PDA

Tüm Versiyonu Göster : Nâzım Hikmet


Sayfalar : 1 2 [3] 4 5

TaintedWhitexx
10-04-08, 22:44
Usta'nın "Ceviz Ağacı" şiirinin hikayesini buldum arkadaşlar!!!

gerçek bir hikayedir. nazım hikmet hakkında tutuklama kararı çıkarılmıştır, nazım hikmet de kaçkın şeklinde yaşamaktadır. sevgilisi ile buluşacaktır nazım hikmet gülhane parkında. daha sonra gülhane parkına polisler gelir ve nazım , ceviz ağacına tırmanır. altından polis geçer, sevgilisi geçer, o hepsini izler ve yakalanmaz. ve onun üzerine "ben bir ceviz ağacıyım gülhane parkında, ne sen bunun farkındasın, ne de polis farkında"

İnternetten buldum. Çok hoşuma gitti :img-icecr

dontspeak
12-04-08, 01:16
21-1-924

Lambayı yakma, bırak,
sarı bir insan başı
düşmesin pencereden kara.
Kar yağıyor
karanlıklara.
Kar yağıyor
ve ben hatırlıyorum.
Kar...
Üflenen bir mum gibi söndü
koskocaman ışıklar..
Ve şehir
kör bir insan gibi kaldı
altında yağan karın.
Lambayı yakma, bırak!
Kalbe bir bıçak gibi giren hatıraların
dilsiz olduklarını anlıyorum.
Kar yağıyor
ve ben hatırlıyorum.

dontspeak
12-04-08, 01:18
AŞK MÖNÜSÜ

Sen sabahlar ve şafaklar kadar güzelsin
sen ülkemin yaz geceleri gibisin
saadetten haber getiren atlı kapını çaldığında
beni unutma
ah! saklı gülüm
sen hem zor hem güzelsin
şiirlerimin ılıklığında açılmalısın
sana burada veriyorum hayata ayrılan buseyi
sen memleketim kadar güzelsin
ve güzel kal
BELKİ BEN
Belki ben
o günden
çok daha evvel,
köprü başında sallanarak
bir sabah vakti gölgemi asfalta salacağım.
Belki ben
o günden
çok daha sonra ,
matruş çenemde ak bir sakalın izi
sağ kalacağım...
Ve ben
o günden
çok daha sonra:
sağ kalırsam eğer,
şehrin meydan kenarlarında yaslanıp
duvarlara
son kavgadan benim gibi sağ kalan
ihtiyarlara,
bayram akşamlarında keman
çalacağım...
Etrafta mükemmel bir gecenin
ışıklı kaldırımları
Ve yeni şarkılar söyleyen
yeni insanların
adımları...

dontspeak
12-04-08, 01:20
BEN SEN O

O, yalnız ağaran tanyerini görüyor
ben, geceyi de
Sen, yalnız geceyi görüyorsun,
ben ağaran tanyerinide.

dontspeak
12-04-08, 01:22
BEN SENDEN ÖNCE ÖLMEK İSTERİM
Ben
senden önce ölmek isterim.
Gidenin arkasından gelen
gideni bulacak mı zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu.
İyisi mi,beni yaktırırsın,
odanda ocağın üstüne korsun
içinde bir kavanozun.
Kavanoz camdan olsun,
şeffaf, beyaz camdan olsun
ki içinde beni görebilesin
Fedakarlığımı anlıyorsun
vazgeçtim toprak olmaktan,
vazgeçtim çiçek olmaktan
senin yanında kalabilmek için.
Ve toz oluyorum
yaşıyorum yanında senin.
Sonra, sen de ölünce
kavanozuma gelirsin.
Ve orada beraber yaşarız
külümün içinde külün
ta ki bir savruk gelin
yahut vefasız bir torun
bizi ordan atana kadar...
Ama biz
o zamana kadar
o kadar
karışacağız
ki birbirimize,
atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz
yan yana düşecek.
Toprağa beraber dalacağız.
Ve bir gün yabani bir çiçek
bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
sapında muhakkak
iki çiçek açacak :
biri sen
biri de ben.
Ben
daha ölümü düşünmüyorum.
Ben daha bir çocuk doğuracağım
Hayat taşıyor içimden.
Kaynıyor kanım.
Yaşayacağım, ama ,çok, pek çok,
ama sen de beraber.
Ama ölüm de korkutmuyor beni.
Yalnız pek sevimsiz buluyorum
bizim cenaze şeklini.
Ben ölünceye kadar da
Bu düzelir herhalde.
Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bugünlerde?
İçimden bir şey :
belki diyor.

dontspeak
12-04-08, 01:23
BEŞ SATIRLA
Annelerin ninnilerinden
spikerin okuduğu habere kadar,
yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,
anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,
anlamak gideni ve gelmekte olanı.

dontspeak
12-04-08, 01:25
BİR ACAYİP DUYGU

Mürdüm eriği
çiçek açmıştır.
— ilkönce zerdali çiçek açar
mürdüm en sonra —
Sevgilim,
çimenin üzerine
diz üstü oturalım
karşı-be-karşı.
Hava lezzetli ve aydınlık
— fakat iyice ısınmadı daha —
çağlanın kabuğu
yemyeşil tüylüdür
henüz yumuşacık...
Bahtiyarız
yaşayabildiğimiz için.
Herhalde çoktan öldürülmüştük
sen Londra'da olsaydın
ben Tobruk'ta olsaydım, bir İngiliz şilebinde yahut...
Sevgilim,
ellerini koy dizlerine
— bileklerin kalın ve beyaz —
sol avucunu çevir :
gün ışığı avucunun içindedir
kayısı gibi...
Dünkü hava akınında ölenlerin
yüz kadarı beş yaşından aşağı,
yirmi dördü emzikte...
Sevgilim,
nar tanesinin rengine bayılırım
— nar tanesi, nur tanesi —
kavunda ıtrı severim
mayhoşluğu erikte ..........»

........ yağmurlu bir gün
yemişlerden ve senden uzak
— daha bir tek ağaç bahar açmadı
kar yağması ihtimali bile var —
Bursa cezaevinde
acayip bir duyguya kapılarak
ve kahredici bir öfke içinde
inadıma yazıyorum bunları,
kendime ve sevgili insanlarıma inat.

dontspeak
12-04-08, 01:27
BİR AYRILIŞ HİKAYESİ

Erkek kadına dedi ki:
-Seni seviyorum,
ama nasıl,
avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp
parmaklarımı kanatarak
kırasıya
çıldırasıya...
Erkek kadına dedi ki:
-Seni seviyorum,
ama nasıl,
kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz,
yüzde yüz, yüzde bin beş yüz,
yüzde hudutsuz kere yüz...
Kadın erkeğe dedi ki:
-Baktım
dudağımla, yüreğimle, kafamla;
severek, korkarak, eğilerek,
dudağına, yüreğine, kafana.
Şimdi ne söylüyorsam
karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana..
Ve ben artık
biliyorum:
Toprağın -
yüzü güneşli bir ana gibi -
en son en güzel çocuğunu emzirdiğini..
Fakat neyleyim
saçlarım dolanmış
ölmekte olan parmaklarına
başımı kurtarmam kabil
değil!
Sen
yürümelisin,
yeni doğan çocuğun
gözlerine bakarak..
Sen
yürümelisin,
beni bırakarak...
Kadın sustu.
SARILDILAR
Bir kitap düştü yere...
Kapandı bir pencere...
AYRILDILAR...

dontspeak
12-04-08, 01:28
BİR CEZAEVİNDE TECRİTTEKİ ADAMIN MEKTUPLARI
I

Senin adını
kol saatimin kayışına tırnağımla kazıdım.
Malum ya, bulunduğum yerde
ne sapı sedefli bir çakı var,
(bizlere âlâtı-katıa verilmez),
ne de başı bulutlarda bir çınar.
Belki avluda bir ağaç bulunur ama
gökyüzünü başımın üstünde görmek
bana yasak...
Burası benden başka kaç insanın evidir?
Bilmiyorum.
Ben bir başıma onlardan uzağım,
hep birlikte onlar benden uzak.
Bana kendimden başkasıyla konuşmak
yasak.
Ben de kendi kendimle konuşuyorum.
Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi
şarkı söylüyorum karıcığım.
Hem, ne dersin,
o berbat, ayarsız sesim
öyle bir dokunuyor ki içime
yüreğim parçalanıyor.
Ve tıpkı o eski
acıklı hikâyelerdeki
yalnayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu yürek,
mavi gözleri ıslak
kırmızı, küçücük burnunu çekerek
senin bağrına sokulmak istiyor.
Yüzümü kızartmıyor benim
onun bu an
böyle zayıf
böyle hodbin
böyle sadece insan
oluşu.
Belki bu hâlin
fizyolojik, psikolojik filân izahı vardır.
Belki de sebep buna
bana aylardır
kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan
bu demirli pencere
bu toprak testi
bu dört duvardır...

Saat beş, karıcığım.
Dışarda susuzluğu
acayip fısıltısı
toprak damı
ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran
bir sakat ve sıska atıyla,
yani, kederden çıldırtmak için içerdeki adamı
dışarda bütün ustalığı, bütün takım taklavatıyla
ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı.

Bugün de apansız gece olacaktır.
Bir ışık dolaşacak yanında sakat, sıska atın.
Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan
bu ümitsiz tabiatın
ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır.
Yine o malum sonuna erdik demektir işin,
yani bugün de mükellef bir daüssıla için
yine her şey yerli yerinde işte, her şey tamam.
Ben,
ben içerdeki adam
yine mutad hünerimi göstereceğim
ve çocukluk günlerimin ince sazıyla
suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla
yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı
seni böyle uzak,
seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi
kafamın içinde duymak...

II

Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar.
Dışarda, bozkırın üstünde birdenbire
taze toprak kokusu, kuş sesleri ve saire...
Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar,
dışarda bozkırın üstünde pırıltılar...
Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet,
suyu donmayan testi
ve sabahları çimentonun üstünde güneş...
Güneş,
artık o her gün öğle vaktine kadar,
bana yakın, benden uzak,
sönerek, ışıldayarak
yürür...
Ve gün ikindiye döner, gölgeler düşer duvarlara,
başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı :
dışarda akşam olur,
bulutsuz bir bahar akşamı...
İşte içerde baharın en kötü saati budur asıl.
Velhasıl
o pul pul ışıltılı derisi, ateşten gözleriyle
bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı
hürriyet denen ifrit...
Bu bittecrübe sabit, karıcığım,
bittecrübe sabit...

III

Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldanmadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım...

typicaladmirer
12-04-08, 10:52
BİR FOTOĞRAFA

Karşımdasın işte...
Bana bakmasan da oradasın, görüyorum seni.
Ah benim sevdasında bencil, yüreğinde sağlam sevdiğim.
Kalbime gömdüm sözlerimi, ceset torbası oldu yüreğim.
Tıkandığım o an,
Elimi nereye koyacağımı şaşırdığım o an işte,
Aklımdan o kadar çok şey geçti ki takip edemedim.
Ellerim boşlukta, ben darda kaldım.
Ellerim buz gibi, ben harda kaldım.
Bir senfoni vardı kulağımda çalınan,
bitti artık hepsi...

Köşeme çekildim, hani hep kaldığım köşeme.
Bakış açım belli oldu yine.
Geride kalan, ardından bakar gidenlerin.
Bir meltem olacak rüzgarım dahi kalmadı benim.
Dağlara çarptım her esişimde.
Yollara küfrettim her gidişinde.

Demiştim sana hatırlarsan:
“Önemli olan ‘zamana bırakmak’ değil,
‘zamanla bırakmamak’tir..”
Şimdi bana, geçen o zamanın
Unutulmaz sancısı kalır

Gittiğim eğer bensem, söyle bana kimden gittim?
Sende yoktum zaten ben, ben yine bende bittim...

typicaladmirer
12-04-08, 11:03
BİR GEMİCİ TÜRKÜSÜ
Rüzgâr,
yıldızlar
ve su.
Bir Afrika rüyasının uykusu
düşmüş dalgalara.
Işıltılı, kara
bir yelken gibi ince
direğinde geminin.
Geçmekteyiz içinden
bir sayısız
bir uçsuz bucaksız yıldızlar âleminin.

Yıldızlar
rüzgâr
ve su.
Başüstünde bir gemici korosu
su gibi, rüzgâr gibi, yıldızlar gibi bir türkü söylüyor,
yıldızlar gibi
rüzgâr gibi
su gibi bir türkü.
Bu türkü diyor ki, «Korkumuz yok!
İnmedi bir gün bile gözlerimize
bir kış akşamı gibi karanlığı korkunun.»
Bu türkü
diyor ki,
«Bir gülüşün ateşiyle yakmasını biliriz
ölümün önünde sigaramızı.»
Bu türkü
diyor ki,
«Çizmişiz rotamızı
dostların alkışlarıyla değil
gıcırtısıyla düşmanın
dişlerinin.»
Bu türkü diyor ki, «Dövüşmek..»
Bu türkü diyor ki, «Işıklı büyük
ışıklı geniş ve sınırsız bir limana
dümen suyumuzda sürüklemek denizi..»
Bu türkü diyor ki, «Yıldızlar
rüzgâr
ve su...»

Başüstünde bir gemici korosu
bir türkü söylüyor;
yıldızlar gibi
rüzgâr gibi,
su gibi bir türkü..

typicaladmirer
12-04-08, 11:06
BİR KÜVET HİKAYESİ
Süleyman'a karısı telefon etti :
— Konuşan ben,
ben, Fahire.
Tanımadın mı sesimden?
Demek çok bağırdım birdenbire.
Çığlık mı?
Belki...
Hayır,
çocuklar hasta değil.
Dinle beni :
işini bırak da gel,
çabuk ol ama.
Telefonda anlatamam,
olmaz.
Daha kıyamet kadar vakit var akşama.
Saatlar, saatlar,
kıyamet kadar.
Sorma.
Dinle beni...
Hemen vapur bulamazsan
Üsküdar'a kayıkla geç.
Bir taksiye atla.
Paran yoksa
patrondan avans al.
Yolda hiçbir şey düşünme,
mümkün mertebe yalansız gelmeye çalış.
Yalan kuvvetliye söylenir
ben kuvvetsizim.
Alay etme kuzum.
Evet kar yağacak,
evet
hava güzel.
Koynuna girdiğim adam gibi
kocam gibi değil,
büyüğüm, akıllım,
babam gibi gel...

Geldi Süleyman,
Fahire, kocası Süleyman'a sordu :
— Doğru mu?
— Evet.
— Teşekkür ederim Süleyman.
Bak işte rahatladım.
Bak işte ağlamıyorum artık.
Nerde buluşuyordunuz?
- Bir otelde.
— Beyoğlu tarafında mı?
— Evet.
— Kaç defa?
— Ya üç, ya dört.
— Üç mü, dört mü?
— Bilmiyorum.
— Bunu hatırlamak bu kadar mı güç Süleyman?
— Bilmiyorum.
— Demek ki bir otel odasında.
Kim bilir çarşaflar nasıl kirliydi.
Bir İngiliz romanında okudum,
bu işlere yarayan otellerde
kırık küvetler varmış.
Sizinkinde de var mıydı Süleyman?
— Bilmiyorum.
— Hele düşün,
toz pembe çiçekli, kırık bir küvet?
— Evet.
— Hiç hediye verdin mi?
— Hayır.
— Çukulata, filân?
— Bir defa.
— Çok mu seviyordun?
— Sevmek mi?
Hayır...
— Başkaları da var mı Süleyman?
— Yok.
— Olmadı mı?
— Hayır.
— Bunu sevdin demek...
Başkaları da olsaydı
daha rahat ederdim...
Çok mu güzel yatıyordu?
— Hayır.
— Doğru söyle, bak ne kadar cesurum...
— Doğru söylüyorum...
— Zaten gösterdiler bana.
İnek gibi karı.
Belimden kalın bacakları...
Fakat zevk meselesi bu...
Bir sual daha, Süleyman :
Niçin?
— Bilmiyorum...
Karanlıkta pencerenin hizasında
karlı, ağır bir çam dalı.
Bir hayli zaman oldu
sofada asma saat on ikiyi çalalı.

Süleyman'ın karısı Fahire
şunları anlattı kocasına ertesi gün :
— ... Dayanılmaz bir acı halindeydi
kendime karşı duyduğum merhamet,
ölmeye karar verdimdi, Süleyman...
Annem, çocuklarım ve en önde sen
bulacaktınız karda ayak izlerimi.
Bekçi, polisler, bir tahta merdiven
ve bir kadın ölüsü çıkaracaktınız
arka arsada bostan kuyusundan.
Kolay mı?
Gece bostan kuyusuna doğru yürümek,
sonra kenarına çıkıp durarak
baş aşağı atlamak karanlığına?
Fakat bulmadınızsa eğer
karda ayak izlerimi
sade korktuğumdan değil.
Bekçi, merdiven, polisler,
dedikodu, kepazelik,
aldatılmış bir zevcenin intiharı :
komik.
Niçin öldüğümü anlatmak müşkül.
Kime? Herkese, sana meselâ.
İnsan, ölmeye karar verirken bile
insanları düşünüyor...
Sen yatakta uyuyordun
yüzün rahat,
her zaman nasıl uyursan
ondan evvel ve o varken.
Dışarda kar yağmaya başladı.
Bir tek gecelikle çıkmak balkona :
Zatürree ertesi gün,
nümayişsiz ölüvermek.
Hayır,
hiç aklıma gelmedi nezle olmak ihtimali.
Yaktım sobamızı.
İyice ısınmak lâzım ilkönce.
Ciğer bir çay bardağı gibi çatlarmış.
Pencereye, kara bakıyorum :
«Eşini gaip eyleyen bir kuş
gibi kar
geçen eyyamı nev baharı arar...»
Babam bu şiiri çok severdi.
Sen beğenmezsin.
«Sağdan sola, soldan sağa lerzânı girizan...»
Lambayı söndürmeden balkona çıktım.
« ... gibi kar
düşer düşer ağlar...»
Oturdum balkonda iskemleye.
Havada çıt yok.
Karanlık bembeyaz.
Uykudayım sanki.
Sanki çok sevdiğim bir insan
korkarak beni uyandırmaktan
yumuşacık dolaşıyor etrafımda.
Üşümüyordum.
Kederim duruluyor
berraklaşıyor.
Odanın camlı kapısından balkona vuran ışık
sıcak bir kumaş gibiydi üstünde dizlerimin.
Ben rehavetli bir mahzunluk içinde
acayip şeyler düşünüyordum :
Feneryolu'ndaki çınar
150 yaşındaymış.
Ömrü bir gün süren böcekler.
Gün gelecek
insanlar çok uzun
çok bahtiyar yaşayacaklar.
İnsanın yüreği ve kafası var...
İnsanın elleri...
İnsan?
Ne zamanki,
nerdeki,
hangi sınıftan?
Onların insanları,
bizim insanlarımız.
Ve her şeye rağmen
yeni bir dünya için yapılan kavga.
Sonra sen
ben
bir kırık küvet
ve benim
kendime karşı duyduğum merhamet...

Kar durdu.
Sökmek üzre şafak.
Utanarak
odaya döndüm.
O anda uyansaydın
sarılıp boynuna...
Uyanmadın.
Evet,
çok şükür nezle bile değilim.
Şimdi?
Zaman zaman hatırlayıp
zaman zaman unutacağım.
Yine yan yana yaşayacağız
beni sevdiğine emin olarak.

Altı ay kadar geçti aradan.
Bir gece karı koca denizden dönüyorlardı.
Gökte yıldızlar, ağaçlarda yaz meyveleri vardı.
Fahire birdenbire durdu
baktı muhabbetle kocasının gözlerine
ve suratına tükürür gibi bir tokat vurdu.

typicaladmirer
12-04-08, 11:08
BULUT MU OLSAM

Denizin üstünde ala bulut
yüzünde gümüş gemi
içinde sarı balık
dibinde mavi yosun
kıyıda bir çıplak adam
durmuş düşünür.

Bulut mu olsam,
gemi mi yoksa?
Balık mı olsam,
yosun mu yoksa? ..
Ne o, ne o, ne o.
Deniz olunmalı, oğlum,
bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla.
BULUTLAR ADAM ÖLDÜRMESİN

Analardır adam eden adamı
aydınlıklardır önümüzde gider.
Sizi de bir ana doğurmadı mı?
Analara kıymayın efendiler.
Bulutlar adam öldürmesin.

Koşuyor altı yaşında bir oğlan,
uçurtması geçiyor ağaçlardan,
siz de böyle koşmuştunuz bir zaman.
Çocuklara kıymayın efendiler.
Bulutlar adam öldürmesin.

Gelinler aynada saçını tarar,
aynanın içinde birini arar.
Elbet böyle sizi de aradılar.
Gelinlere kıymayın efendiler.
Bulutlar adam öldürmesin.

İhtiyarlıkta aklına insanın,
tatlı anıları gelmeli yalnız.
Yazıktır, ihtiyarlara kıymayın,
efendiler, siz de ihtiyarsınız.
Bulutlar adam öldürmesin.

typicaladmirer
12-04-08, 11:09
CENAZE MERASİMİM

Bizim avludan mı kalkacak cenazem?
Nasıl indireceksiniz beni üçüncü kattan?
Asansöre sığmaz tabut,
merdivenler daracık

Belki avluda dizboyu güneş ve güvercinler olacak,
belki kar yağacak çocuk çığlıklarıyla dolu,
belki ıslak asfaltıyla yağmur.
Ve avluda çöp bidonları duracak her zamanki gibi.

Kamyona, yerli gelenekle,yüzüm açık yükleneceksem,
bir şey damlayabilir alnıma bir güvercinden; uğurdur.
Bando gelse de, gelmese de çocuklar gelecek yanıma,
meraklıdır ölülere çocuklar.

Bakacak arkamdan mutfak penceremiz.
Balkonumuz geçirecek beni çamaşırlarıyla.
Ben bu avluda bahtiyar yaşadım bilemediğiniz kadar.
Avludaşlarım, uzun ömürler dilerim hepinize...

typicaladmirer
12-04-08, 11:12
CEVAP NO:2

İki serseri var:
Birinci serseri
köprü altında yatar,
sularda yıldızları sayar geceleri..
İki serseri var:
İkinci serseri
atlas yakalı sarhoş sofralarında
Bağdatlı bir dilencinin çaldığı sazdır.
Fransız emperyalizminin
idare meclisinde ayvazdır.

Ben:
Ne köprü altında yatan,
ne de atlas yakalı sarhoş sofralarında
saz çalıp Arabistan fıstığı satan-
-ların
şairiyim;

topraktan, ateşten ve demirden
hayatı yaratan-
-ların
şairiyim
ben.

İki serseri var:
İkinci serseri
yolumun üstünde duruyor
ve soruyor
bana:
"PROLETER
dediğimin
ne biçim kuş
olduğunu?"

Anlaşılan
Bağdadî şaklaban
unutmuş
Mösyö kimle beraber
Adana-Mersin hattında o kuşu yolduğunu...

İki serseri var:
İkinci serseri
pencerelerden bir gölge gibi girer
geceleri..
İki serseri var:
İkinci serseri
halkın alınterinden altın yapanlara
kendi kafatasında hurma rakısı sunar.

Ben hızımı asırlardan almışım,
Bende her mısra bir yanardağ hatırlatır.
Ben ki halkın ne alınterinden on para çalmışım
ne de bir şairin cebinden bir satır...

İki serseri var:
İkinci serseri
meydana dört topaç gibi saldığım dört eseri
sanmış ki yazmışım kendileri
için.
Halbuki benim
bir serseriye hitap eden
ikinci yazım işte budur:
Atlas yakalı sarhoş sofralarının sazı
Fransız sermayesinin hacı ayvazı
bu yazdığım yazı
örse balyoz salanların şimşekli yumruğudur
katmerli yağ yağ ensende
Ve sen o kemik yaladığın
sofranın altına girsen de
-dostun KARAMAÇABEY gibi-
kaldırıp kaldırıp yere çaaal-
mak için
canını burnundan aaal-
mak için,
bulacağım seni..
Koca göbeklerin Russel kuşağı sen,
sen uşşşak murabbaı,
sen uşşşak mik'abı
satılmış uşşakların uşşşağı sen!!!

typicaladmirer
12-04-08, 11:13
CEVİZ AĞACI

Başım köpük köpük bulut,
içim dışım deniz,
ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında,
budak budak, serham serham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında,
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril.
Koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil
Yapraklarım ellerimdir tam yüz bin elim var,
Yüz bin elle dokunurum sana, Istanbul'a.
Yapraklarım gözlerimdir.Şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim seni, Istanbul'u.
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında
ÇEKİLMEZ BİR ADAM
Çekilmez bir adam oldum yine
Uykusuz, aksi, lanet
Bir bakıyorsun ki ana avrat söver gibi
Azgın bir hayvan döver gibi
O gün çalışıyorum
Sonra birde bakıyorsun ki
Ağzımda sönük bir cigara gibi tembel bir türkü
Sabahtan akşama kadar sırt üstü yatıyorum ertesi gün
Ve beni çileden çıkarıyor büsbütün
Kendime karşı duyduğum nefret ve merhamet
Çekilmez bir adam oldum yine
Uykusuz, aksi, lanet
Yine her seferki gibi haksızım
Sebep yok olması da imkansız
Bu yaptığım iş ayıp rezalet
Fakat elimde değil
Seni kıskanıyorum.

typicaladmirer
12-04-08, 11:15
DAVET. ..

Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim!
Bilekler kan içinde, dişler kenetli
ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak
Bu cehennem, bu cennet bizim!
Kapansın el kapıları bir daha açılmasın
yok edin insanın insana kulluğunu
Bu davet bizim!
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim!
DOSTLUK

Biz haber etmeden haberimizi alırsın,
yedi yıllık yoldan kuş kanadıyla gelirsin.

Gözümüzün dilinden anlar,
elimizin sırrını bilirsin.

Namuslu bir kitap gibi güler,
alnımızın terini silersin.

O gider, bu gider, şu gider,
dostluk, sen yanı başımızda kalırsın
DURUP DURURKEN

Durup dururken içimde bir şeyler kopup tıkıyor boğazımı,
Durup dururken sıçrayıp kalkıyorum yarıda bırakıp yazımı,
Durup dururken rüya görüyorum bir otelde, holde, ayakta,
Durup dururken çarpıyor alnıma kaldırımdaki ağaç,
Durup dururken bir kurt uluyor aya karşı bahtsız, öfkeli, aç,
Durup dururken yıldızlar inip sallanıyor bir bahçede, salıncakta,
Durup dururken mezardaki halim geçiyor aklımdan,
Durup dururken kafamda bir güneşli duman,
Durup dururken hiç bitmeyecekmiş gibi bağlanıyorum başladığım güne,
Ve her seferinde sen çıkıyorsun suyun yüzüne...

typicaladmirer
12-04-08, 11:17
DÜNYAYI VERELİM ÇOCUKLARA

Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türküler söyliyerek yıldızların arasında
dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler
GİDERAYAK İŞLERİM VAR

Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
Ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
Kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
Oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
Kuyudan çektim suyu
ama bardaklara konulamadı.
Güller dizildi tepsiye
ama taştan fincan oyulamadı.
Sevdalara doyulamadı.
Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak. GÖZLERİ SİYAH KADIN

Gözleri siyah kadın o kadar güzelsin ki
Çok sevdiğim başına yemin ediyorum ben
Koyu bir çiçek gibi gözlerin kapanırken
Bir dakika göğsünün üstünde olsa yerim
Ömrümü bir yudumda ellerinden içerim
Gözleri siyah kadın o kadar güzelsin ki.

typicaladmirer
12-04-08, 11:19
GÖZLERİN

Gözlerin gözlerin gözlerin,
ister hapisaneme, ister hastaneme gel,
gözlerin gözlerin gözlerin hep güneşte,
şu Mayıs ayı sonlarında öyledir işte
Antalya tarafında ekinler seher vakti.

Gözlerin gözlerin gözlerin,
kaç defa karşımda ağladılar
çırılçıplak kaldı gözlerin
altı aylık çocuk gözleri gibi kocaman ve çırılçıplak,
fakat bir gün bile güneşsiz kalmadılar.

Gözlerin gözlerin gözlerin,
gözlerin bir mahmurlaşmayagörsün
sevinçli bahtiyar
alabildiğine akıllı ve mükemmel
dillere destan bir şeyler olur dünyaya sevdası insanın.

Gözlerin gözlerin gözlerin,
sonbaharda öyledir işte kestanelikleri Bursa'nın
ve yaz yağmurundan sonra yapraklar
ve her mevsim ve her saat İstanbul.

Gözlerin gözlerin gözlerin,
gün gelecek gülüm, gün gelecek,
kardeş insanlar birbirine
senin gözlerinle bakacaklar gülüm,
senin gözlerinle bakacaklar.
GÖZLERİNE BAKARKEN

Gözlerine bakarken
güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma,
bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde
kayboluyorum...
Yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum,
durup dinlenmeden değişen ebedi madde gibi gözlerin:

sırrını her gün bir parça veren
fakat hiç bir zaman
büsbütün teslim olmayacak olan...

typicaladmirer
12-04-08, 11:20
GÜNEŞİ İÇENLERİN TÜRKÜSÜ

Bu bir türkü:-
toprak çanaklarda
güneşi içenlerin türküsü!
Bu bir örgü:-
alev bir saç örgüsü!
kıvranıyor;
kanlı; kızıl bir meş'ale gibi yanıyor
esmer alınlarında
bakır ayakları çıplak kahramanların!
Ben de gördüm o kahramanları,
ben de sardım o örgüyü,
ben de onlarla
güneşe giden
köprüden
geçtim!
Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi.
Ben de söyledim o türküyü!

Yüreğimiz topraktan aldı hızını;
altın yeleli aslanların ağzını
yırtarak
gerindik!
Sıçradık;
şimşekli rüzgâra bindik!.
Kayalardan
kayalarla kopan kartallar
çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını.
Alev bilekli süvariler kamçılıyor
şaha kalkan atlarını!


Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!


Düşmesin bizimle yola:
evinde ağlayanların
göz yaşlarını
boynunda ağır bir
zincir
gibi taşıyanlar!
Bıraksın peşimizi
kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!

İşte:
şu güneşten
düşen
ateşte
milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!

Sen de çıkar
göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten
düşen
ateşe fırlat;
yüreğini yüreklerimizin yanına at!


Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!


Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
toprak kokuyor bakır sakallarımız!
Neş'emiz sıcak!
kan kadar sıcak,
delikanlıların rüyalarında yanan
o «an»
kadar sıcak!
Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak,
ölülerimizin başlarına basarak
yükseliyoruz
güneşe doğru!

Ölenler
döğüşerek öldüler;
güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!


Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaaaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!


Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor!
Kalın tuğla bacalar
kıvranarak
ötüyor!
Haykırdı en önde giden,
emreden!
Bu ses!
Bu sesin kuvveti,
bu kuvvet
yaralı aç kurtların gözlerine perde
vuran,
onları oldukları yerde
durduran
kuvvet!
Emret ki ölelim
emret!
Güneşi içiyoruz sesinde!
Coşuyoruz,
coşuyor!..
Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde
mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!


Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaaaaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!



Toprak bakır
gök bakır.
Haykır güneşi içenlerin türküsünü,
Hay-kır
Haykıralım!

typicaladmirer
12-04-08, 11:22
GÜNLER

Geçip gitmiş günler gelin
rakı için sarhoş olun
ıslıkla bir şeyler çalın
geberiyorum kederden.

İlerdeki güzel günler
beni görmeyecek onlar
bari selam yollasınlar
geberiyorum kederden.

Başladığım bugünkü gün
yarıda kalabilirsin,
geceye varmadan yahut
çok büyük olabilirsin
GÜZ

Günler gitgide kısalıyor,
yağmurlar başlamak üzre.
Kapım ardına kadar açık bekledi seni.
Niye böyle geç kaldın?

Soframda yeşil biber, tuz, ekmek.
Testimde sana sakladığım şarabı
içtim yarıya kadar bir başıma
seni bekleyerek.
Niye böyle geç kaldın?

Fakat işte ballı meyveler
dallarında olgun, diri duruyor.
Koparılmadan düşeceklerdi toprağa
biraz daha gecikseydin eğer...

typicaladmirer
12-04-08, 11:24
HAPİSTE YATACAK OLANA BAZI ÖĞÜTLER

Dünyadan, memleketinden, insandan
umudum kesik değil diye
İpe çekilmeyip de
Atılırsan içeriye,
Yatarsan on yıl, on beş yıl
Daha da yatacağından başka,
'Sallansaydım ipin ucunda
Bir bayrak gibi keşke''
Demiyeceksin,
Yaşamakta ayak direyeceksin.
Belki bahtiyarlık değildir artık,
Boynunun borcudur fakat,
Düşmana inat
Bir gün fazla yaşamak.

İçerde bir tarafınla yapayalnız kalabilirsin,K
Kuyunun dibindeki taş gibi.
Fakat öbür tarafın
Dünyanın kalabalığına
Öylesine karışmalı ki,
Sen ürpermelisin içerde,
Dışarda kırk günlük yerde yaprak kımıldasa.
İçerde mektup beklemek,
Yanık türküler söylemek bir de,
Bir de gözünü tavena dikip sabahlamak
Tatlıdır ama tehlikelidir.

Tıraştan tıraşa yüzüne bak,
Unut yaşını
Koru kendini bitten,
Bir de bahar akşamlarından;
Bir de ekmeği
Son lokmasına dek yemeği,
Bir de ağız dolusu gülmeyi unutma hiçbir zaman.
Bir de kimbilir,
Sevdiğin kadın sevmez olur,
Ufak bir iş deme,
Yemyeşil bir dal kırılmış gibi gelir,
İçerdeki adama.
İçerde gülü, bahçeyi düşünmek fena,
Dağları, deryaları düşünmek iyi.
Durup dinlenmeden yazmayı,
Bir de dokumacılığı tavsiye ederim sana,
Bir de ayna dökmeyi.
Yani içerde onyıl, on beş yıl,
Daha da fazla hatta
Geçirilmez değil,
Geçirilir,
Kararmasın yeter ki
Sol memenin altındaki cevahir!

typicaladmirer
12-04-08, 11:25
HASRET -01

Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli,
belini sarmayalı,
gözünün içinde durmayalı,
aklının aydınlığına sorular sormayalı,
dokunmayalı sıcaklığına karnının.

Yüz yıldır bekliyor beni
bir şehirde bir kadın.

Aynı daldaydık, aynı daldaydık.
Aynı daldan düşüp ayrıldık.
Aramızda yüz yıllık zaman,
yol yüz yıllık.

Yüz yıldır alacakaranlıkta
koşuyorum ardından.
HASRET -02

Denize dönmek istiyorum!
Mavi aynasında suların:
boy verip görünmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!

Gemiler gider aydın ufuklara gemiler gider!
Gergin beyaz yelkenleri doldurmaz keder.
Elbet ömrüm gemilerde bir gün olsun nöbete yeter.
Ve madem ki bir gün ölüm mukadder;
Ben sularda batan bir ışık gibi
sularda sönmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!

typicaladmirer
12-04-08, 11:29
HAVA SOĞUK

Hava puslu, soğuk
Kırlar koyu, kırmızı
Saman sarısı, ölü yeşil
Kış gelmek üzere oysaki gönül
Kışa girmeye hazır değil
HAYDİ GÜLE GÜLE GÜLÜM

Haydi güle gülü gülüm
haydi güle güle
Hani ağlamak yoktu?
Ağlama kızım,
gözüne batacak sürmelerin.
Taksiye bindin işte,
işte hapishanesinde yattığım şehrin
geçiyorsun içinden.
Şöför belki ben yaşta bir adam
dikiz aynasından bakıyor sana
anlıyor bu güzel kadının ağlamasını.
Belki onunda içerde yatanı vardır,
belki tanır beni, belki kendiside bizdendir.
Biliyorum:
Demirlerden seyrettiğim bu şehir
kaplıcalar
türbeler
ipek fabrikaları ve kocaman bir çınardır.
Ve sahici insanları
benim insanlarım
nasılda perişan...
Fakat yüzlerine güneş vurmuş gibi olmuştur
sen gözyaşları arasından
onlara baktığın zaman.
Sen bu şehre bundan öncede geldin demek?
Sen bu şehre gelesinde beni aramayasın!
Öylemi? AĞLA GÜLÜM!
Hemde hüngür hüngür ağlamalısın.
Hayır ağlama, Allah belamı versin benim ağlama!
Etrafına bak:
Ben ve şehir çoktan arkada kaldık

typicaladmirer
12-04-08, 11:31
HENÜZ VAKİT VARKEN GÜLÜM

Henüz vakit varken, gülüm
Paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken, gülüm,
yüreğim dalındayken henüz,
ben bir gece, şu Mayıs gecelerinden biri
Volter rıhtımında dayayıp seni duvara
öpmeliyim ağzından
sonra dönüp yüzümüzü Notrdam'a
çiçeğini seyretmeliyiz onun,
birden bana sarılmalısın, gülüm,
korkudan, hayretten, sevinçten
ve de sessiz sessiz ağlamalısın,
yıldızlar da çiselemeli,
incecikten bir yağmurla karışarak.
Henüz vakit varken, gülüm,
Paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken, gülüm,
yüreğim dalındayken henüz,
şu Mayıs gecesi rıhtımdan geçmeliyiz
söğütlerin altından, gülüm,
ıslak salkım söğütlerin.
Paris'in en güzel bir çift sözünü söylemeliyim sana,
en güzel, en yalansız,
sonra da ıslıkla bir şey çalarak
gebermeliyim bahtiyarlıktan
ve insanlara inanmalıyız.
Yukarda taştan evler,
girintisiz, çıkıntısız,
birbirine bitişik
ve duvarları ayışığından
ve dimdik pencereleri ayakta uyukluyor
ve karşı yakada Luvur
aydınlanmış ışıklarla
aydınlanmış bizim için
billur sarayımız...

Henüz vakit varken, gülüm,
Paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken, gülüm,
yüreğim dalındayken henüz,
şu Mayıs gecesi rıhtımda, depolarda
kırmızı varillere oturmalıyız.
Karşıda karanlığa giren kanal.
Bir şat geçiyor,
selamlıyalım gülüm,
geçen sarı kamaralı şatı selamlıyalım.
Belçika'ya mı yolu, Hollanda'ya mı?
Kamaranın kapısında ak önlüklü bir kadın
tatlı tatlı gülümsüyor.

Henüz vakit varken, gülüm,
Paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken, gülüm...
Parisliler, Parisliler,
Paris yanıp yıkılmasın...

typicaladmirer
12-04-08, 11:33
HER KİTABIMIN SON SÖZÜ

Sen sanma ki sanatın
damağında tadı var
acı bir hıyar
lezzeti gibi...

Mısralarımda yok benim
gözyaşlarımın tadı,
Şiirlerim içilmez
ingiliz tuzu gibi
HOŞGELDİN KADINIM
Hoş geldin kadınım benim hoş geldin
yorulmuşsundur;
nasıl etsemde yıkasam ayacıklarını
ne gül suyum ne gümüş leğenim var,
susamışsındır;
buzlu şerbetim yok ki ikram edeyim
acıkmışsındır;
beyaz ketenli örtülü sofralar kuramam
memleket gibi yoksuldur odam.

Hoş geldin kadınım benim hoş geldin
ayağını basdın odama
kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi
güldün,
güller açıldı penceremin demirlerinde
ağladın,
avuçlarıma döküldü inciler
gönlüm gibi zengin
hürriyet gibi aydınlık oldu odam...

Hoş geldin kadınım benim hoş geldin.

typicaladmirer
12-04-08, 11:35
HOŞGELDİN...

Hoş geldin!
Kesilmiş bir kol gibi
omuz başımızdaydı boşluğun...
Hoş geldin!
Ayrılık uzun sürdü.
Özledik.
Gözledik...
Hoş geldin!
Biz
bıraktığın gibiyiz.
Ustalaştık biraz daha
taşı kırmakta,
dostu düşmandan ayırmakta...
Hoş geldin.
Yerin hazır.
Hoş geldin.
Dinleyip diyecek çok.
Fakat uzun söze vaktimiz yok.
YÜRÜYELİM.....
İKİ SEVDA

Bir gönülde iki sevda olamaz
yalan
olabilir.
Şehrinde soğuk yağmurların
gece otel odasında sırtüstü yatıyorum
gözlerim tavana dikili
bulutlar geçiyor tavandan
ıslak asfaltı geçen kamyonlar gibi ağır
ve sağda uzakta
ak bir yapı
yüz katlı belki
tepesinde altın iğne parlıyor.
Bulutlar geçiyor tavandan
karpuz kayıkları gibi güneş yüklü bulutlar
Oturmuşum cumbaya
yüzüme suların ışığı düşüyor
bir ırmak kıyısında mıyım
bir deniz kıyısında mı?
O tepsideki ne
o güllü tepsideki
yer çileği mi kara dut mu?
Fulya tarlasında mıyım
karlı kayın ormanın da mı?
Gülüp ağlıyor sevdiğim kadınlar
iki dilde

Dostlar nasıl bir araya geldiniz?
Birbirinizi tanımazsınız.
nerde bekliyorsunuz beni?
Beyazıt' ta Çınarlı Kahve' de mi Gorki parkında mı?
Şehrinde soğuk yağmurların
gece otel odasında sırtüstü yatıyorum
gözlerim yanıyor gözlerim alabildiğine açık
bir hava çalındı
armonikle başladı utla bitti.
İçimde sarmaş dolaş karmakarışıktı
büyük uzak iki şehrin hasreti.

Fırlamak yataktan koşmak altında yağmurun
istasyona koşmak
---- Sür kardeşim Makinist
götür beni oraya.
--- Nereye?

typicaladmirer
12-04-08, 11:37
KADINLARIMIZ

Toprak öyle bitip tükenmez, /dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişemeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşaleden tekerlekleriyle
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık kısacıktılar
ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
toprak,
toprak,
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
oyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
birbirlerinden gizleyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehriban başlı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve onbeşlik şaraplenin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üzerinden Afyon`a doğru.

typicaladmirer
12-04-08, 11:38
KAR YAĞIYOR

Lambayı yakma, bırak,
sarı bir insan başı
düşmesin pencereden kara.
Kar yağıyor karanlıklara.
Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum.
Kar...
Üflenen bir mum gibi söndü koskocaman ışıklar...
Ve şehir kör bir insan gibi kaldı
altında yağan karın.

Lambayı yakma, bırak!
Kalbe bir bıçak gibi giren hatıraların
dilsiz olduklarını anlıyorum.
Kar yağıyor
ve ben hatırlıyorum.
KARIMA MEKTUP

11-11-1933
Bursa
Hapishanesi

Bir tanem!
Son mektubunda:
'Başım sızlıyor yüreğim sersem! ' diyorsun.
'Seni asarlarsa seni kaybedersem;
diyorsun;
'yaşıyamam! '
Yaşarsın karıcığım,
kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgarda; yaşarsın kalbimin
kızıl saçlı bacısı
en fazla bir yıl sürer
yirminci asırlılarda
ölüm acısı.
Ölüm
bir ipte sallanan bir ölü.
Bu ölüme bir türlü
razı olmuyor gönlüm.
Fakat
emin ol ki sevgilim;
zavallı bir çingenenin
kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli
geçirecekse eğer
ipi boğazıma,
mavi gözlerimde korkuyu görmek için
boşuna bakacaklar
Nazıma!

Ben,
alaca karanlığında son sabahımın
dostlarımı ve seni göreceğim,
ve yalnız
yarı kalmış bir şarkının acısını
toprağa götüreceğim...

Karım benim!
İyi yürekli
altın renkli,
gözleri baldan tatlı arım benim:
ne diye yazdım sana
istendiğini idamımın,
daha dava ilk adımında
ve bir şalgam gibi koparmıyorlar
kellesini adamın.

Haydi bunlara boş ver.
Bunlar uzak bir ihtimal.
Paran varsa eğer
bana fanila bir don al,
tuttu bacağımın siyatik ağrısı,
Ve unutma ki
daima iyi şeyler düşünmeli
bir mahpusun karısı.

typicaladmirer
12-04-08, 11:40
KARLI KAYIN ORMANINDA

Karlı kayın ormanında
yürüyorum geceleyin.
Efkârlıyım, efkârlıyım,
elini ver, nerde elin?

Ayışığı renginde kar,
keçe çizmelerim ağır.
İçimde çalınan ıslık
beni nereye çağırır?

Memleket mi, yıldızlar mı,
gençliğim mi daha uzak?
Kayınların arasında
bir pencere, sarı sıcak.

Ben ordan geçerken biri:
'Amca, dese, gir içeri.'
Girip yerden selâmlasam
hane içindekileri.

Eski takvim hesabıyle
bu sabah başadı bahar.
Geri geldi Memed'ime
yolladığım oyuncaklar.

Kurulmamış zembereği
küskün duruyor kamyonet,
yüzdüremedi leğende
beyaz kotrasını Memet.

Kar tertemiz, kar kabarık,
yürüyorum yumuşacık.
Dün gece on bir buçukta
ölmüş Berut, tanışırdık.

Bende boz bir halısı var
bir de kitabı, imzalı.
Elden ele geçer kitap,
daha yüz yıl yaşar halı.

Yedi tepeli şehrimde
bıraktım gonca gülümü.
Ne ölümden korkmak ayıp,
ne de düşünmek ölümü.

En acayip gücümüzdür,
kahramanlıktır yaşamak:
Öleceğimizi bilip,
öleceğimizi mutlak.

Memleket mi, daha uzak,
gençliğim mi, yıldızlar mı?
Bayramoğlu, Bayramoğlu,
ölümden öte köy var mı?

Geceleyin, karlı kayın
ormanında yürüyorum.
Karanlıkta etrafımı
gündüz gibi görüyorum.

Şimdi şurdan saptım mıydı,
şose, tirenyolu, ova.
Yirmi beş kilometreden

typicaladmirer
12-04-08, 11:44
KIZ ÇOCUĞU

Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.

Hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâat gibi yanan çocuk.

Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin,
şeker de yiyebilsinler.
KIZIL SAÇLISINA

Pembe yanaklı al dudaklı bir karım olursa eğer..
Olursa 24 ayar ahlaklı..
Anama bakar gibi bakar..
İlaha tapar gibi taparım..!

Ama...!
Kalleş çıkarsa karım..
Anam avradım olsun bir teneke benzin döker yakarım...!

Kimine göre kadın..!
Soğuk kış gecelerinde sarılıp yatmak içindir..

Kimine göre kadın..!
Sıcak harman gecelerinde zil takıp oynatmak içindir..

Kimine göre kadın..!
Ömür boyunca omuzumuzda taşıdığımız..
En büyük sevabımız ve en büyük vebalimizdir..

Ama sen KADINIM..!
Benim için sen..
Ne o..
Ne bu..
Şusun sen..!
Benim can yoldaşım kavga arkadaşımsın...

typicaladmirer
12-04-08, 11:46
KOCALMAYA ALIŞIYORUM

Kocalmaya alışıyorum dünyanın en zor zanaatına,
kapıları çalmaya son kere,
durup durmadan ayrılığa.
Saatler, akarsınız, akarsınız, akarsınız...
Anlamaya çalışıyorum inanmayı yitirmenin pahasına.
Bir söz söyleyecektim sana söyleyemedim.
Dünyamda sabahleyin aç karına içilen cıgaramın tadı.
Ölüm kendinden önce bana yalnızlığını yolladı.
Kıskanıyorum öylelerini kocaldıklarının farkında bile değiller,
öylesine başlarından aşkın işleri

KOSMOSUN KARDEŞLİĞİ ADINA

Kosmosda bizden başka düşünen var mı
var
bize benzer mi
bilmiyorum
belki bizden güzeldir
bizona benzer mesela ama çayırdan nazik
belki de akarsuyun şankına benzer
belki çirkindir bizden
karıncaya benzer mesala ama tıraktörden iri
belki de kapı gıcırtısına benzer
belki ne güzeldir bizden ne de çirkin
belki tıpatıp bize benzer
ve yıldızlardan birinde
hangisinde bilmiyorum
yıldızlardan birinde konuşacak elçimiz
hangi dilde bilmiyorum
yıldızlardan birinde konuşacak elçimiz onunla
Tovariş diyecek
söze bu sözle başlayacak biliyorum
Tovariş diyecek
ne üs kurmaya geldim yıldızına
ne petrol ne yemiş imtiyazı istemeğe
Kola-kola satacak da değilim
selamlamaya geldim seni yeryüzü umutları adına,
bedava ekmek ve bedava karanfil adına
mutlu emeklerde mutlu dinlenmeler adına
"Yarin yanağından gayrı her yerde her şeyde hep beraber"
diyebilmek adına
evlerin
yurtların
dünyaların
ve kosmosun kardeşliği adına

typicaladmirer
12-04-08, 11:47
MASALLARIN MASALI
Su basında durmuşuz,
çınarla ben.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana.

Su basında durmuşuz,
çınarla ben, bir de kedi.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim, bir de kedinin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana, bir de kediye.

Su basında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, bir de güneş.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, bir de günesin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, bir de güneşe.

Su basında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, günesin, bir de ömrümüzün.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.

Su basında durmuşuz.
Önce kedi gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra ben gideceğim,
kaybolacak suda suretim.
Sonra çınar gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra su gidecek
güneş kalacak;
sonra o da gidecek...

Su basında durmuşuz.
Su serin,
Çınar ulu,
Ben şiir yazıyorum.
Kedi uyukluyor
Güneş sıcak.
Çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.... MAVİ LİMAN

Çok yorgunum, beni bekleme kaptan.
Seyir defterini başkası yazsın.
Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman.
Beni o limana çıkaramazsın...


MAZİ

Kalbimde maziden bugün izler var
Her siyah saatım bu izle erir
Ruhumu geçmişin hicranı sarar
Doğanlar ölür ölen dirilir

Anladım hayatmış mazinin adı
Yıllara karışan her şey ses verir
Hasretle doludur geçmişin yadı
Mazinin elemi bile tatlıdır.

typicaladmirer
12-04-08, 11:49
MEKTUPLAR-01

Saat dört
yoksun
Saat beş
yok
Altı, yedi,
ertesi gün, daha ertesi
ve belki
kim bilir...
Hapisane avlusunda
bir bahçemiz vardı.
Sıcak bir duvar dibinde on beş adım kadardı.
Gelirdin,
yan yana otururduk,
kırmızı ve kocaman
muşamba torban dizlerinde...
Kelleci Memedi hatırlıyor musun?
Sübyan koğuşundan.
Başı dört köşe,
bacakları kısa
ve kalın
ve elleri ayaklarından büyük.
kovanından bal çaldığı adamın
taşla ezmiş kafasını.
'hanım abla' derdi sana.
Bizim bahçemizden küçük bir bahçesi vardı,
tepemizde,
yukarda,
güneşe yakın,
bir konserve kutusunun içinde...
Bir cumartesi gününü,
hapisane çeşmesiyle ıslanan
bir ikindi vaktini hatırlıyor musun?
Bir türkü söylediydi kalaycı Şaban Usta,
aklında mı:
'Beypazarı meskenimiz, ilimiz,
kim bilir nerede kalır ölümüz....? '
O kadar resmini yaptım senin
bana birini bırakmadın.
Bende yalnız bir fotoğrafın var:
bir başka bahçede
çok rahat
çok bahtiyar
yem verip tavuklara gülüyorsun.
Hapisane bahçesinde tavuklar yoktu,
fakat pek ala gülebildik
ve bahtiyar olmadık değil.
Nasıl haber aldık
en güzel hürriyete dair,
nasıl dinledik ayak seslerini
yaklaşan müjdelerin,
ne güzel şeyler konuştuk
hapisane bahçesinde... MEKTUPLAR-02

Bir akşamüstü
oturup
hapisane kapısında
rubailer okuduk Gazalî'den:
'Gece:
büyük lâciverdî bahçe.
Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin.
Ve tahta kutularda upuzun yatan ölüler.

Bir gün eğer,
benden uzak,
karanlık bir yağmur gibi,
canını sıkarsa yaşamak
tekrar Gazalî'yi oku.
Ve Pîrâyende'm benim,
ben eminim
sen sadece merhamet duyacaksın
ölümün karşısında onun
ümitsiz yalnızlığı
ve muhteşem korkusuna.

Bir akar su getirsin Gazalî'yi sana:
'- Toprak bir kâsedir
çömlekçinin rafında tâcidar,
ve zafer yazıları
yıkılmış duvarlarında Keyhüsrevin...'

Birikip sıçramalar.
Soğuk
sıcak
serin.

Ve büyük lâciverdi bahçede
başsız ve sonsuz
ve durup dinlenmeden
devranı rakkaselerin...

Bilmiyorum, neden
aklımda hep
ilkönce senden duyduğum
Çankırılı bir cümle var:
'Pamukladı mıydı kavaklar
kiraz gelir ardından.'
Kavaklar pamukluyor Gazalî'de,
fakat
görmüyor, üstat,
kirazın geldiğini.
Ölüme ibadeti bundandır.

Şeker Ali yukarda, koğuşta bağlama çalıyor.
Akşam.
Dışarda çocuklar bağrışıyorlar.
Çeşmeden akıyor su.
Ve jandarma karakolunun ışığında
akasyalara bağlı üç kurt yavrusu.
Açıldı demirlerin dışında
büyük, lâciverdî bahçem.
A s l o l a n h a y a t t ı r...

Beni unutma Hatçem...

typicaladmirer
12-04-08, 11:51
MEKTUPLAR- 03
Bugün çarşamba:
- biliyorsun -
Çankırı'nın pazarı.
Demir kapımızdan geçip
kamış sepetimizde bize kadar gelecek
yumurtası, bulguru,
yaldızlı, mor patlıcanları...

Dün köylerden inenleri seyrettim:
yorgundular,
kurnaz
ve şüpheli,
ve kaşlarının altında keder.
Erkekler eşeklerde,
kadınlar çıplak ayaklarının üstünde geçtiler.
Herhalde içlerinde senin bildiklerin vardır.
Herhalde iki çarşambadır pazarda:
kırmızı başörtülü
'kibirsiz' İstanbulluyu aramışlardır...

MEKTUPLAR - 04

Sıcaklar bildiğin gibi değil
ve ben ki yalı uşağıyım,
deniz ne kadar uzak...

İkiyle beş arası
cibinliğin altına uzanarak
ter içinde
kımıldanmadan
gözlerim açık
dinliyorum sineklerin uğultusunu.
Biliyorum:
şimdi avluda
duvarlara çarpıyorlardır suyu,
kızgın, kırmızı taşlar tütüyordur.
Ve dışarda, otları yanmış kalenin eteğinde
bir kezzap aydınlığı içindedir
simsiyah kiremitleriyle şehir...

Geceleri birdenbire rüzgâr çıkıyor.
sonra kayboluyor birdenbire.
Ve karanlıkta canlı bir mahluk gibi soluyup,
yumuşak, tüylü ayaklarıyla dolaşarak
bizi bir şeylerle tehdit ediyor sıcak.
Ve zaman zaman
ürpermelerle duyuyoruz derimizin üstünde
bir korku halinde tabiatı...

Bir zelzele olabilir.
Zaten üç günlük yere geldi,
salladı çapanoğlu Yozgad'ı.
Ve yerlilerin kavlince:
altı tekmil tuz madeni olduğundan
yıkılacak Çankırı şehri
kıyametten kırk gün önce.
Yatıp bir gece
başın bir kalasla ezilmiş,
çıkmamak sabaha...
Ölümün bu kadar körü ve mendeburu...
Ben yaşamak istiyorum biraz daha,
daha bir hayli yaşamak.
Bunu birçok şey için istiyorum,
birçok
çok mühim şeyler.

typicaladmirer
12-04-08, 11:53
MEKTUPLAR - 05

Saat beşte akşam oluyor:
insanın üstüne doğru yürüyen bulutlarla.
Yağmur taşıdıkları belli.
Birçoğu
elle tutulacak kadar alçaktan geçiyorlar...
Bizim odanın yüz mumluğu,
terzilerin gaz lambası yandı.
Terziler ıhlamur içiyorlar...
Kış geldi demektir...
Üşüyorum.
Fakat kederli değilim.
Yalnız bize mahsus bir imtiyazdır:
kış günleri hapisanede,
sade hapisanede değil, MEKTUPLAR -06

Hint Okyanusu'nu seyrettim bu sabah.
Okyanuslar üstüne bir çift sözüm var sana:
Kıyısından seyredilen okyanus
farksızdır Marmara açıklarından.
Yani demek istediğim:
Okyanuslar büyük sevdalar gibidir Tulyakova
seyredilmeğe gelmez,
Okyanus yaşanılır.

MEKTUPLAR -07

Çarşı pazar dolaştım karıcığım,
not ettim fiyatları.
Tanganika dehşetli ucuzluk.
Mesela, güneş,
hem de en olgunu, en kırmızısı,
yağmur mesela,
hem de aylarca şakırdayanı artsız arasız,
yahut da boy boyu, çeşit çeşidi sıtmaların,
yahu da kopkoyu esmer eller,
turfandası da, olgunu da,
hem de hepsinin tırnaklarıyla avuçları pembe,
hatta muz,
beş kiloluk hevenkleri,
bir şişe Pepsi Kola'dan ucuz.
Sana bunları yazdım, iki gözüm, düşünüyorum,
Tanganika'dan pahalı mı benim Anadolu?
Kimi yerlerinde yağmur çok daha pahalı,
kimi mevsimlerinde güneş,
ama sıtmaların fiyatı,
yahut da ellerin,
hele parmakalrı kınalı olanların,
hiç de bundan pahalı değil.
Muza gelince,
bizde yetişmez,
ama soğanla tuz,
beş kilosu değil, birer kilosu,
burdaki muz fiyatına.


bu kocaman
bu ısınası
bu ısınacak dünyada
üşüyüp
kederli olmamak...

typicaladmirer
12-04-08, 11:54
MEKTUPLAR-08

Nasılsın Tulyakova, ne alemlerdesin?
Saman sarısı saçlar nasılsınız?
Ne alemlerdesiniz mavi kirpikler?
Mavi kirpikler yol verin,
gözlerinizin içini görmek istiyorum,
dolaşmak içinde gözlerinizin ve rastlamak kendime,
belki satırları arasında bir kitabın,
belki ikinci Pesçannaya'da otobüs durağında,
rastlamak kendime içinde gözlerinizin
ve 'Merhaba Nazım! ' demek, 'Nicesin, mutlu musun? '
Moskova Irmağı'na selam ederim.
Kızıl Meydan'a fabrika bacalarına, tiyatroların tümüne selam ederim,
evimizin, kapısına selam ederim,
İstanbul'un duvarda asılı resmine selam!

Beni sorarsanız, ben burda Kuzeydeyim iki gündür,
Aruşa'da, Moşi'de,
karlı Klimancora dağının dolaylarında.
Turistik bir dağ.
Otellerde konforu İsviçre turistlerinin.
Cagga kabilesi yaşıyor Moşi'de.
Otellerde, kahveliklerde ve sizalllıklarda çalışıyorlar.
Sizallıklar İngilizlerin, Hintlilerin, rumların.
Cagga halkı güler yüzlü, akıllı, yumuşak.
Erkekleri gömlekli, şortlu, ama yalyanak çoğu
ve bisiklete meraklıo.
Kadınları salınarak yürüyor alaca entarileri içinde ve başlarında kendilerinden büyük yükler taşıyorlar bütün Afrika kadınları gibi.
Genç kızlar gördüm.
kara biberim, badem şekerim
ve naylon eteklikleri kabarık,
ve okur yazarlık Anadolu'dan yüksek.

Ngorongoro kıraterine gittim.
Volkanın ağzı çayırlar ve ağaçlarla kaplanmış.
İki yüz kilometre kare, dediler.
Turistik gergedanları gördüm,
turistik zürafaları, filleri.
Sürülerle gezip tozuyorlar.
Aralarından geçiyor jipimiz, burunlarının dibinden,
başlarını kaldırıp şöyle bir bakıyorlar,
tanıyorlar markasını otomobilin:
Landrover
ve kederle çeviriyorlar başlarını öte yana,
bıkkınlık.
Bir antiloplar alışamamış Landrover'e,
sıçraya sıçraya kaçtılar.
Bir de bir akşam bir Amerikan turisti sızmış çayırlıkta,
arslanlar beklemiş başında sabaha kadar.
Bakmışlar ayılmıyor,
yemişler.
Mezarını gördüm.
Taşında yazılı hikayesi.

Dolaylarda Masailer yaşıyor çırılçıplak
bir avrat mahalleri örtülü.
İri yarı insanlar.
Kahverengine düşkün.
Kahverengine boyanıyorlar.
Kadınlarının kulak memeleri omuzlarına sarkıyor.
bir ağırlıkla filan uzatıyorlar.
Masailer göçebe.
Davarcı.
Sığırlarının etini yiyor, sütünü ve kanını içiyorlar sıcak sıcak.
Ve sürüye saldıran arslanı mızraklıyorlar kulaklarından tutup.

Otelde bir kaat verdiler bize:
Kıraterde en çok neyi beğendiniz?
Filleri mi?
Gergedanları mı?
Antilopları mı?
MEKTUPLAR- 09

Hapisten çıktığım günleri hatırlıyorum,
hapisten çıkarıldığım günleri değil, çıktığım,
içerde kendimin dışarda dostların ve zamanların zorlamasıyla çıktığım günleri hapisten.,
Sevinç.
Düğün, bayram.
Sevinç,
kibirli biraz,
biraz şaşkın.
Sevinç.
dallarında hayallerin ve umutların parıltısı,
yemişleri değil, parıltısı.
Ve yüksek sesle anlatmak hapisaneyi herkese ve kendine.
Hapisane hala düşlerine girer,
uyanırsın sıçrayarak.
Yakanı bırakmaz alışkanlıklarıyla yasakları hapisane yıllarının.
Kapatamazsın mektuplarının zarflarını,
karavana vakitlerini, beklersin,
ve akşamlar kararınca kapının dışardan kilitlenmesini,
yanmasını ampullerin kendiliğinden.
Sevinç.
Düğün, bayram.
Ama bayram günlerinin de sonu var bütün günler gibi.
Bakarsın, evinin damı akıyor,
pencereler, kapılar onarılmak ister,
su getirtmek, açtırmak gazı, elektriği,
yatak çarşafı almak, tabak, çanak, kitap.
Kolların hazır çalışmağa,
onlar içerde de çalıştırıldılar,
ama bilgi'n uyutuldu.
Paran da yok.
Borca batmak da tehlikeli.
Nerden, neresinden, nasıl kurmağa başlamalı evini hürriyetinin?
hapisten çıkanın haline benziyor hali Tanganika'nın.

typicaladmirer
12-04-08, 11:56
MEMEDE SON MEKTUBUMDUR
Bir yandan cellatlar girdi araya,
Bir yandan, oyun etti bana
bu mendebur yürek,

Nasip olmayacak Memed'im yavrum,
seni bir daha görmek.

Biliyorum,

buğday başağı gibi delikanlı olacaksın,
ben de öyleydim gençliğimde,
kumral, ince, uzun;

gözlerin ananınkiler gibi kocaman,
bazen de bir parça bir tuhaf mahzun;
alnın alabildiğine aydınlık;
herhalde sesin de olacak
- berbattı benimkisi -

türküler döktüreceksin yanık mi yanık...
Konuşmasını mı bileceksin
- ben de becerirdim o işi
sinirlenmediğim zamanlar -

bal damlayacak dilinden.
Vay, Memet, kızların çekeceği var
senin elinden.

Müşküldür
babasız büyütmek erkek evladı.

***** üzme oğlum,
ben güldürmedim yüzünü,
sen güldür.

Anan,
ipek gibi kuvvetli, ipek gibi yumuşak;
anan,
nineliğinde bile güzel olacak
onu ilk gördüğüm günkü gibi,
Boğaziçi’nde,
on yedisinde
ay ışığı, gün ışığı, can eriği,
dünya güzeli.

Anan,
ayrıldık bir sabah,
buluşmak üzre,
buluşamadık.

Anan,
anaların en iyisi en akıllısı,
yüz yıl yaşar inşallah...

Ölmekten, oğlum korkmuyorum,
ama ne de olsa
iş arasında bazen
irkilip ansızın,

yahut yalnızlığında uyku öncesinin
günleri saymak biraz zor.

Dünyada doymak olmuyor, Medet,
doymak olmuyor...

Dünyada kiracı gibi değil,
yazlığa gelmiş gibi de değil,
yaşa dünyada babanın eviymiş gibi...
Tohuma, toprağa, denize inan.
İnsana hepsinden önce.

Bulutu, makineyi, kitabi sev,
insani hepsinden önce.

Kuruyan dalın
sönen yıldızın
sakat hayvanın
duy kederini,
hepsinden önce de insanın.

Sevindirsin seni cümlesi nimetlerin
sevindirsin seni karanlık ve aydınlık,
sevindirsin seni dört mevsim.
ama hepsinden önce insan sevindirsin seni.
Memet,
memleketler içinde bir şirin memlekettir
Türkiye,
bizim memleket,
insanı da,
su katılmamışı,
çalışkandır, ağırbaşlı, yiğittir,
ama dehşetli fakir.

.............
...............

Memet,
ben dilimden, türkülerimden,
tuzumdan, ekmeğimden uzakta,
anana hasret, sana hasret,
yoldaşlarıma, halkıma hasret öleceğim,
ama sürgünde değil,
gurbet ellerde değil,

öleceğim rüyalarımın memleketinde,
beyaz şehrinde en güzel günlerimin.

typicaladmirer
12-04-08, 11:58
NASILSIN

İyi günlerimde çok eller uzanır ellerime,
Resmimi, suratımı baş köşeye asarlar...
Fakat demir kapıların her kapanışında üzerime,
Ardında taş duvarların her kaldığım zaman,
Ne arayan beni, ne soran...

Eeeehh, daha iyi be, bunun böyle olduğu...
Minnetim ve borçluluğum yalnız sana kalsın.
İyi günlerimde benim unuttuğum insan eli
Nasılsın?...
NE GÜZEL ŞEY HATIRLAMAK SENİ

Ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...

Ne güzel şey hatırlamak seni:
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının...
İçimde ikinci bir insan gibidir
seni sevmek saadeti...
Parmakların ucunda kalan kokusu sarduya yaprağının,
güneşli bir rahatlık
ve etin daveti:
kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
sıcak koyu bir karanlık...

Ne güzel şey hatırlamak seni,
yazamak sana dair,
hapiste sırt üstü yatıp seni düşünmek:
filanca gün, falanca yerde söylediğin söz,
kendisi değil
edasındaki dünya...

Ne güzel şey hatırlamak seni.
Sana tahtadan birşeyler oymalıyım yine:
bir çekmece
bir yüzük,
ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
Ve hemen
fırlayarak yerimden
penceremde demirlere yapışarak
hürriyetin sütbeyaz maviliğine
sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...

Ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinde,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...

typicaladmirer
12-04-08, 12:44
O MAVİ GÖZLÜ BİR DEVDİ

O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Kadının hayali minnacık bir evdi,
bahçesinde ebruliii
hanımeli
açan bir ev.
Bir dev gibi seviyordu dev.
Ve elleri öyle büyük işler için
hazırlanmıştı ki devin,
yapamazdı yapısını,
çalamazdı kapısını
bahçesinde ebruliiii
hanımeli
açan evin.

O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Mini minnacıktı kadın.
Rahata acıktı kadın
yoruldu devin büyük yolunda.
Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
girdi zengin bir cücenin kolunda
bahçesinde ebruliiii
hanımeli
açan eve.

Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:
bahçesinde ebruliiiii
hanımeli
açan ev..

OTOBİYOGRAFİ...
1902'de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üç yaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova'da komünist Üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim

kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin

hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık gırevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir

otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini
verdiler de
otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu
elli dokuzumda on sekiz saatta uçtum Pırağ'dan Havana'ya

Lenin'i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924'de
961'de ziyaret ettiğim anıtkabri kitaplarıdır

partimden koparmağa yeltendiler beni
sökmedi
yıkılan putların altında da ezilmedim

951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü

sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın

içtim ama akşamcı olmadım
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana

başkasının hesabına utandım yalan söyledim
yalan söyledim başkasını üzmemek için
ama durup dururken de yalan söyledim

bindim tirene uçağa otomobile
çoğunluk binemiyor
operaya gittim
çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın
çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri
camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye
ama kahve falıma baktırdığım oldu

yazılarım otuz kırk dilde basılır
Türkiye'mde Türkçemle yasak

kansere yakalanmadım daha
yakalanmam da şart değil
başbakan filân olacağım yok
meraklısı da değilim bu işin
bir de harbe girmedim
sığınaklara da inmedim gece yarıları
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında
ama sevdalandım altmışıma yakın
sözün kısası yoldaşlar
bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da
insanca yaşadım diyebilirim
ve daha ne kadar yaşarım
başımdan neler geçer daha
kim bilir.

typicaladmirer
12-04-08, 12:47
ÖLÜME DAİR
Buyrun, oturun dostlar,
hoş gelip sefalar getirdiniz.
Biliyorum, ben uyurken
hücreme pencereden girdiniz.
Ne ince boyunlu ilâç şişesini
ne kırmızı kutuyu devirdiniz.
Yüzünüzde yıldızların aydınlığı
başucumda durup el ele verdiniz.
Buyrun, oturun dostlar
hoş gelip sefalar getirdiniz.

Neden öyle yüzüme bir tuhaf bakılıyor?
Osman oğlu Hâşim.
Ne tuhaf şey,
hani siz ölmüştünüz kardeşim.
İstanbul limanında
kömür yüklerken bir İngiliz şilebine,
kömür küfesiyle beraber
ambarın dibine...

Şilebin vinci çıkartmıştı nâşınızı
ve paydostan önce yıkamıştı kıpkırmızı kanınız
simsiyah başınızı.
Kim bilir nasıl yanmıştır canınız...
Ayakta durmayın, oturun,
ben sizi ölmüş zannediyordum,
hücreme pencereden girdiniz.
Yüzünüzde yıldızların aydınlığı
hoş gelip sefalar getirdiniz...

Yayalar-köylü Yakup,
iki gözüm, merhaba.

Siz de ölmediniz miydi?
Çocuklara sıtmayı ve açlığı bırakıp
çok sıcak bir yaz günü
yapraksız kabristana gömülmediniz miydi?
Demek ölmemişsiniz?

Ya siz?
Muharrir Ahmet Cemil?
Gözümle gördüm
tabutunuzun toprağa indiğini.

Hem galiba
tabut biraz kısaydı boyunuzdan.
Onu bırakın Ahmet Cemil,
vazgeçmemişsiniz eski huyunuzdan,
o ilâç şişesidir
rakı şişesi değil.
Günde elli kuruşu tutabilmek için,
yapyalnız
dünyayı unutabilmek için
ne kadar çok içerdiniz...
Ben sizi ölmüş zannediyordum.
Başucumda durup el ele verdiniz,
buyrun, oturun dostlar,
hoş gelip sefalar getirdiniz...

Bir eski Acem şairi:
«Ölüm âdildir» — diyor, —
«aynı haşmetle vurur şahı fakiri.»

Hâşim,
neden şaşıyorsunuz?
Hiç duymadınız mıydı kardeşim,
herhangi bir şahın bir gemi ambarında
bir kömür küfesiyle öldüğünü? ...

Bir eski Acem şairi:
«Ölüm âdildir» — diyor.
Yakup,
ne güzel güldünüz, iki gözüm.
Yaşarken bir kerre olsun böyle gülmemişsinizdir...
Fakat bekleyin, bitsin sözüm.
Bir eski Acem şairi:
«Ölüm âdil...»
Şişeyi bırakın Ahmet Cemil.
Boşuna hiddet ediyorsunuz.
Biliyorum,
ölümün âdil olması için
hayatın âdil olması lâzım, diyorsunuz...

Bir eski Acem şairi...
Dostlar beni bırakıp,
dostlar, böyle hışımla
nereye gidiyorsunuz?

PENCERELER

Sabaha karşı mıydı bilmiyorum
yoksa akşamüstü müydü
belkide gece yarısı
bilmiyorum
girdi odama pencereler
perdeli perdesiz
ben basma perdeleri severim
ama tül perdeler de vardı
kara ustorlar da
ustorları çekip çekip bırakıyordum
bir daha inmez oldu kimisi
kimisi bir daha çıkamadı yukarı
ve camları kırık pencereler
elimi kestim
kimi camsızdı büsbütün
camsız pencereler içime dokunur
camsız gözlükler gibi

Pencereler
yağmur yağıyordu camlarınıza
kızıl saçları kederli uzun
ben alt dudağımda cıgaram
türkü söylüyordum içimden
yağmur sesini kendi sesimden çok severim

Pencereler
beşinci katta güneşli boşluğunuzda bir deniz
bir deniz mavi yüzük taşından
serçe parmağıma geçirdim usulcacık
üç kere öptüm ağlayarak
öpüp alnıma koydum üç kere

Pencereler
çıktım kırmızı velenseli yataktan
çocuk burnumu dayadım terli camına pencerenin
oda sıcaktı ve genç anamın kokusu vardı odada
dışarda kar yağıyordu
ben kızamık çıkarıyordum

Pencereler
sabaha karşı mıydı bilmiyorum
belki de gece yarısı
bilmiyorum
odamın içindeydi yıldızlar
ve gece kelebekleri gibi
çırpınıyorlardı camlarınızda
ben onlara dokunmaktan çekinerek
açtım sizi pencereler
salıverdim yıldızları geceye
aydınlık sınırsız hür geceye
yapma ayların geçtiği geceye

kurtlar duruyor ayın altında
hasta aç kurtlar
kurtlar duruyor önünde pencerenin
kadife perdeleri kapasam da sımsıkı
ordadırlar bilirim
gözetliyorlar beni

Pencereler
düştüm bir pencereden
bir güzele bakarken
dünya halime güldü
güzel dönüp bakmadı
belki farkında değildi

Pencereler
pencereler
kırk evin penceresi odama girdi
ben oturdum birinin içine
sarkıttım ayaklarımı bulutlara
bahtiyarım
diyebilirdim belki

typicaladmirer
12-04-08, 12:54
PİRAYE İÇİN YAZILMIŞ 21-22 ŞİİRLERİ
22 Eylül 1945

Kitap okurum:
içinde sen varsın,
şarkı dinlerim:
içinde sen.
Oturdum ekmeğimi yerim:
karşımda sen oturursun,
çalışırım:
karşımda sen.
Sen ki, her yerde "hâzırı nâzır"ımsın,
konuşamayız seninle,
duyamayız sesini birbirimizin:
sen benim sekiz yıldır dul karımsın...


23 Eylül 1945

O şimdi ne yapıyor
şu anda, şimdi, şimdi?
Evde mi, sokakta mı,
çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı?
Kolunu kaldırmış olabilir,
- hey gülüm,
beyaz, kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi...

O şimdi ne yapıyor,
şu anda, şimdi, şimdi?
Belki dizinde bir kedi yavrusu var,
okşuyor.
Belki de yürüyordur, adımını atmak üzredir,
- her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren
sevgili, canımın içi ayaklar!..
Ve ne düşünüyor
beni mi?
Yoksa
ne bileyim
fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi?
Yahut, insanların çoğunun
neden böyle bedbaht olduğunu mu?

O şimdi ne düşünüyor,
şu anda, şimdi, şimdi?..


24 Eylül 1945

En güzel deniz:
henüz gidilmemiş olandır.
En güzel çocuk:
henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz:
henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:
henüz söylememiş olduğum sözdür...


30 Eylül 1945

Seni düşünmek güzel şey
ümitli şey
dünyanın en güzel sesinden en güzel
şarkıyı dinlemek gibi bir şey.
Fakat artık ümit yetmiyor bana,
ben artık şarkı dinlemek değil
şarkı söylemek istiyorum...


1 Ekim 1945

Dağın üstünde:
akşam güneşiyle yüklü olan bir bulut var
dağın üstünde.
Bugün de:
sensiz, yani yarı yarıya dünyasız geçti
bugün de.
Birazdan açar
kırmızı kırmızı:
gecesefeları birazdan açar kırmızı kırmızı.
Taşır havamızda sessiz, cesur kanatlar
vatandan ayrılığa benzeyen ayrılığımızı...


6 Ekim 1945

Bulutlar geçiyor: haberlerle yüklü, ağır.
Buruşuyor hâlâ gelmeyen mektup avucumda.
Yürek kirpiklerin ucunda uzayıp giden toprak uğurlanır.
Benim bağırasım gelir: -"Pîrâye, Pîrâye!.." diye

typicaladmirer
12-04-08, 12:58
PİRAYE İÇİN
Ne güzel şey hatırlamak seni;
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...

Ne güzel şey hatırlamak seni:
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının...
İçimde ikinci bir insan gibidir
seni sevmek saadeti...
Parmaklarının ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,
güneşli bir rahatlık
ve etin daveti:
kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
sıcak
koyu bir karanlık...

Ne güzel şey hatırlamak seni,
yazmak sana dair
hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek:
filanca gün, falanca yerde söylediğin söz,
kendisi değil
edasındaki dünya...

Ne güzel şey hatırlamak seni.
Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine:
bir çekmece
bir yüzük,
ve üç metre kadar ince ipek dokumalıyım.
Ve hemen
fırlayarak yerimden
penceremde demirlere yapışarak
hürriyetin sütbeyaz maviliğine
sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...

Ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...

typicaladmirer
12-04-08, 13:00
SALKIM SÖĞÜT

Akıyordu su
gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.
Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!
Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere
koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!
Birden
bire kuş gibi
vurulmuş gibi
kanadından
yaralı bir atlı yuvarlandı atından!
Bağırmadı,
gidenleri geri çağırmadı,
baktı yalnız dolu gözlerle
uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!

Ah ne yazık!
Ne yazık ki ona
dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak,
beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!

Nal sesleri sönüyor perde perde,
atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!

Atlılar atlılar kızıl atlılar,
atları rüzgâr kanatlılar!
Atları rüzgâr kanat...
Atları rüzgâr...
Atları...
At...

Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!

Akar suyun sesi dindi.
Gölgeler gölgelendi
renkler silindi.
Siyah örtüler indi
mavi gözlerine,
sarktı salkımsöğütler
sarı saçlarının
üzerine!

Ağlama salkımsöğüt
ağlama,
Kara suyun aynasında el bağlama!
el bağlama!
ağlama!
SAMAN SARISI

Seher vakti habersizce girdi gara ekspres
kar içindeydi
ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım
peronda benden başka da kimseler yoktu
durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri
perdesi aralıktı
genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı
üst ranzada uyuyanı göremedim
habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini
baktım arkasından
üst ranzada ben uyuyorum
Varşova'da Biristol Oteli'nde
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu
oysa karyolam tahtaydı dardı
genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
ak boynu uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
oysa karyolası tahtaydı dardı
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu
oysa karyolalar tahtaydı dardı
iniyorum merdivenleri dördüncü kattan
asansör bozulmuş yine
aynaların içinde iniyorum merdivenleri
belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor sağ elimde kederli bir
gül açıldı ağır ağır
Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde
taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden
şair Nikolas Gilyen Havana'ya döndü çoktan
yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup içtikti yudum
yudum şehirlerimizin hasretini
iki şey var ancak ölümle unutulur
anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü
kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık
yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
çıktılar önüme ansızın
oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı
bir mangaydılar
kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri
kolları kollarında gamalı haç işaretleri
elleri ellerinde otomatikleri vardı
omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu
omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu
hattâ yakaları boyunları vardı ama başları yoktu
ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler
yürüdük
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
gözlerinden belli diyemem
başları yok ki gözleri olsun
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
belli çizmelerinden
korku belli mi olur çizmelerden
oluyordu onlarınki
korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız
bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara
her sese her kımıltıya ateş ediyorlar
hattâ Şopen Sokağı'nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler
ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor
ve kurşun seslerini benden başka duyan yok
ölüler bir SS mangası da olsa ölüler öldüremez
ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek
ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli
bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce
bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi
derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun saçlarından sicim
ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin içinde sıcak
bir fırancala gibi
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
Belveder yolunda düşündüm Lehlileri
kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca
Belveder yolunda düşündüm Lehlileri
bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler
tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı
girdim büyük salona genç bir kadınla
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu
bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler bebekevlerindeki gibi
ve sen bundan dolayı
bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin
belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne
uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada
ak boynun uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu
ve işte Kırakof şehrinde Kapris Barı
vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında
onu oraya sen koydun
bir taş kuyunun dibindeki suydu
bakıyorum eğilip
bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz
sesleniyorum
seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları
ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde
gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın
kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin
cıgaranın ucunda senin
ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda
ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi
aklından geçenlerdeydi ayrılık
benden gizlediklerinde gizlemediklerinde
ayrılık rahatlığındaydı senin
senin güvenindeydi bana
büyük korkundaydı ayrılık
birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın
oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin
ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin
ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi diyemem
tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama kendisi vardı
vakit hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize
yürüdük yıldızlara değen Ortaçağ duvarlarının karanlığında
vakit hızla akıyordu geriye doğru
ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu
ardımızdan koşuyordu önümüze
Yegelon Üniversitesi'nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dolaşıyor
bozmağa çalışıyor Kopernik'in Araplardan kalma usturlabını
ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında rok end rol oynuyor Katolik öğrencilerle
vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
vuruyor bulutlara kızıltısı Nova Huta'nın
orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte
ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara
ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur
Meryem Ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan borozan gece
yarısını çaldı
Ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi
şehre yaklaşan düşmanı verdi haber
ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın
borazan iç rahatlığıyla öldü
ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden öldürülmenin acısını
düşündüm
vakit hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir vapur
iskelesi gibi arkada kaldı
seher vakti habersizce girdi gara ekspres
yağmurlar içindeydi Prag
bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı
kapağını açtım
içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna
habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık
yağmurlar içindeydi Prag
sen yoksun
uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada
üst ranza bomboş
sen yoksun
yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı
içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı
söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse
yitirilmiş akşamlar gibi Vıltava suyu akıyor köprülerin altından
sokaklar bomboş
bütün pencerelerde perdeler inik
tıramvaylar bomboş geçiyor
biletçileri vatmanları bile yok
kahveler bomboş
lokantalar barlar da öyle
vitrinler bomboş
ne kumaş ne kristal ne et ne şarap
ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu
ne bir karanfil
şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yalnızlıkta on kat
artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için Lejyonerler Köprü-
sü'nden martılara ekmek atıyor
gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp
her lokmayı
vakitleri yakalamak istiyorum
parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının
yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı
üst ranzada uyuyanı göremedim
ben değilim bir uyuyan varsa orda
belki de üst ranza boş
Moskova'ydı üst ranzadaki belki
duman basmış Leh toprağını
irest'i de basmış
iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor
ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden geçiyorlar
Berlin'den beri kompartımanda bir başımayım
karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah
yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim
garson kız tanıdı beni
iki piyesimi seyretmiş Moskova'da
garda genç bir kadın beni karşıladı
beli karınca belinden ince
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
tuttum elinden yürüdük
yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata
o yıl erken gelmişti bahar
o günler Çobanyıldızına haber uçurulan günlerdi
Moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık
yitirdim seni ansızın Mayakovski Alanı'nda yitirdim ansızın seni oysa
ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda elinin sıcaklığını senin
sonra elinin yumuşak ağırlığını yitirdim avucumda sonra elini
ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan
ama yine de ansızın yitirdim seni
asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun
bulvarlar karlı
seninkiler yok ayak izleri arasında
botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde tanırım
milisyonerlere sordum
görmediniz mi
eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz
elleri gümüş şamdanlarda mumlardır
milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor
görmedik
İstanbul'da Sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör ardında üç
mavna
gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları
seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan romorkörün kaptanına seslenemedim çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki sesimi duyamazdı
yorgundu da kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu
seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan
görmedik
girdim giriyorum Moskova'nın bütün sokaklarında bütün kuyruklara
ve yalnız kadınlara soruyorum
yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar
al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife
ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık
belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlar da var ama onlardan
bana ne
güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz
görmediniz mi
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman
Prag'da aldı
görmedik
vakitlerle yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben
onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye ödüm
kopuyor
ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem koşuyor
önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telâştır alıyor beni
tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum
Bolşoy'a girmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin
Kalamış'ta Balıkçının Meyhanesine girdim ve Sait Faik'le tatlı tatlı
konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri
sancılar içindeydi ve dünya güzeldi
lokantalara giriyorum estırat orkestraları yani cazları ünlülerin
sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara
gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum
görmedik
çaldı geceyarısını Stırasnoy Manastırı'nın saat kulesi
oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan
yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda
oralarda on dokuz yaşıma rastladım
birbirimizi birden tanıdık
oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı bile
ama yine de birbirimizi birden tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik
ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor
uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir
ve Stırasnoy Alanı'na şimdi Puşkin Alanı kar yağmaya başladı
üşüyorum hele ellerim ayaklarım
oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü
çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri çıplak
ağzında ham bir elmanın tadı dünya
on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki
gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış
ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden
onun başına gelecekleri bir ben biliyorum
çünkü inandım onun bütün inandıklarına
sevdim seveceği bütün kadınları
yazdım yazacağı bütün şiirleri
yattım yatacağı bütün hapislerde
geçtim geçeceği bütün şehirlerden
hastalandım bütün hastalıklarıyla
bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri
bütün yitireceklerini yitirdim
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman
görmedim

On dokuz yaşım Beyazıt Meydanı'ndan geçiyor çıkıyor Kızıl Meydan'a
Konkord'a iniyor Abidin'e rastlıyorum da meydanlardan konuşuyoruz
evveli gün Gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü Titof da dolaşıp
dönecek hem de on yedi buçuk kere dolanacak ama daha bundan
haberim yok
meydanlarla yapılardan konuşuyoruz Abidin'le tavan arasındaki otel
odamda
Sen ırmağı da akıyor Notr Dam'ın iki yanından
ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum Sen
ırmağını rıhtımında yıldızların
bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda Paris damlarının
bacalarına karışmış
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saman sarısı saçları bigudili mavi kirpikleriyse yüzünde bulut
çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz Abidin'le
meydanda fırdönen Celâlettin'den konuşuyoruz
Abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor
ben renkleri yemiş gibi yerim
ve Matis bir manavdır kosmos yemişleri satar
bizim Abidin de öyle Avni de Levni de
mikroskobun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar renkler
ve şairleri ressamları çalgıcıları onların
hamlenin resmini yapıyor Abidin yüz elliye altmışın meydanlığında
suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem öyle görüp
öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan vakitleri tuvalinde Abidin'in
Sen ırmağı da bir ay dilimi gibi
genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde
onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip kaç kere
bulacağım
işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir parçasını Sen ırmağına
Sen Mişel Köprüsü'nden
ömrümün bir parçası Mösyö Düpon'un oltasına takılacak bir sabah çiselerken aydınlık
Mösyö Düpon çekip çıkaracak onu sudan Paris'in mavi suretiyle birlikte
ve hiçbir şeye benzetemiyecek ömrümün bir parçasını ne balığa ne
pabuç eskisine
atacak onu Mösyö Düpon gerisin geriye Paris'in suretiyle birlikte suret
eski yerinde kalacak.
Sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük mezarlığına ırmakların
damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım
parmaklarımın ağırlığı yok
parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar salına salına
dönecekler başımın üstünde
sağım yok solum yok yukarım aşağım yok
Abidin'e söylemeli de resmini yapsın Beyazıt Meydanı'nda şehit düşenin
ve Gagarin Yoldaşın ve daha adını sanını kaşını gözünü bilmediğimiz Titof Yoldaşın ve ondan sonrakilerin ve tavan arasında yatan
genç kadının
Küba'dan döndüm bu sabah
Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı bir
çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya
sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini
sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
1961 yazı ortalarında Küba'nın resmini yapabilir misin
çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının
resmini yapabilir misin üstat
yazık yazık Havana'da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin
bir el gördüm Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısına yakın
bir duvarın üstünde bir el gördüm
ferah bir türküydü duvar
el okşuyordu duvarı
el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının
on yedi yaşındaydı el ve Mariya'nın memelerini okşuyordu avucu nasır
nasırdı ve Karayip denizi kokuyordu
yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun
yirmi beş yaşındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan
otuz yaşındaydı el ve Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz
kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu
okşuyordu duvarı
sen el resimleri yaparsın Abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini
Kübalı balıkçı Nikolas'ın da elini yap karakalem
kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya kavuşan ve
okşamayı bir daha yitirmeyecek Kübalı balıkçı Nikolas'ın elini
kocaman bir el
deniz kaplumbağası bir el
ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el
artık bütün sevinçlere inanan bir el
güneşli denizli kutsal bir el
Fidel'in sözleri gibi bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp
yeşerip ballanan umutların eli
1961'de Küba'da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler ve çok rahat evler
gibi ağaçlar diken ellerden biri
çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri
mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el
yalansız hürriyetin eli
Fidel'in sıktığı el
ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kâadına hürriyet sözcüğünü
yazan el
hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları Kübalıların balkutusu bir
karpuzu kesiyorlarmış gibi
ve gözleri parlıyor erkeklerinin
ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne
ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor
mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının
akşam oluyor Paris'te
Notr Dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve Paris'in bütün eski
yeni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü
bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı filan düşünüyorum ve anlıyorum ki
bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri
sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla dökülüyor
onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir odur.
Paris'te bir kestane ağacı olacak
Paris'in ilk kestanesi Paris kestanelerinin atası
İstanbul'dan gelip yerleşmiş Paris'e Boğaz sırtlarından
hâlâ sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filân olmalı
gidip elini öpmek isterdim
varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabın kâadını yapanlar yazısını
dizenler nakışını basanlar bu kitabı dükkânında satanlar para verip
alanlar alıp da seyredenler bir de Abidin bir de ben bir de bir saman
sarısı, belâsı başımın.

typicaladmirer
12-04-08, 13:01
SEBASTIAN BACH
Güz sabahı üzüm bağında
Sıra sıra büklüm büklüm
Kütüklerin tekrarı.
Kütüklerde salkımların,
Salkımlarda tanelerin,
Tanelerde aydınlığın.

Geceleyin çok büyük çok beyaz evde,
Herbirinde ayrı ışık,
Pencerelerin tekrarı.

Yağan bütün yağmurların tekrarı
Toprağa, ağaca, denize,
Elime, yüzüme, gözüme
Ve camda ezilen damlalar.

Günlerimin tekrarı
Birbirine benzeyen,
Benzemeyen günlerimin.

Örülen örgüdeki tekrar,
Yıldızlı gökyüzündeki tekrar
Ve bütün dillerde 'seviyorum'un tekrarı
Ve yapraklarda ağacın tekrarı.
Ve her ölüm döşeğinde acısı tez biten yaşamanın.

Yağan kardaki tekrar,
İncecikten yağan karda,
Lapa lapa yağan karda,
Buram buram yağan karda
Esen tipide savrularak
Ve yolumu kesen kardaki tekrar.


Çocuklar koşuyor avluda.
Avluda koşuyor çocuklar.
İhtiyar bir kadın geçiyor sokaktan.
Sokaktan ihtiyar bir kadın geçiyor.
Geçiyor sokaktan ihtiyar bir kadın.

Geceleyin çok büyük, çok beyaz evde
Herbirinde ayrı ışık,
Pencerelerin tekrarı.

Salkımlarda tanelerin,
Tanelerde aydınlığın.

Yürümek iyiye, haklıya, doğruya
Dövüşmek yolunda iyinin, haklının, doğrunun
Zaptetmek iyiyi, haklıyı, doğruyu.

Sessiz gözyaşın ve gülümsemen gülüm,
Hıçkırıkların ve kahkahan gülüm.
Pırıl pırıl bembeyaz dişli kahkahanın tekrarı.

Güz sabahı üzüm bağında
Sıra sıra, büklüm büklüm
Kütüklerin tekrarı.
Kütüklerde salkımların,
Salkımlarda tanelerin,
Tanelerde aydınlığın,
Aydınlıkta yüreğimin.

Tekrardaki mucize gülüm,
Tekrarın tekrarsızlığı!

typicaladmirer
12-04-08, 13:03
SEN BENİM SARHOŞLUĞUMSUN

Sen benim sarhoşluğumsun
ne ayıldım
ne ayılabilirim
ne ayılmak isterim
başım ağır
dizlerim parçalanmış
üstüm başım çamur içinde
yanıp sönen ışığına düşe kalka giderim.
SEN.. ..

En güzel günlerimin
üç mel'un adamı var:
Ben sokakta rastlasam bile tanımayım diye
en güzel günlerimin bu üç mel'un adamını
yer yer tırnaklarımla kazıdım
hatıralarımın camını..
En güzel günlerimin
üç mel'un adamı var:
Biri sensin,
biri o,
biri ötekisi..
Düşmanımdır ikisi..
Sana gelince...
Yazıyorsun..
Okuyorum..
Kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa,
insanın
bu rütbe alçalabilmesinden korkuyorum..
Ne yazık!..
Ne kadar
beraber geçmiş günlerimiz var;
senin
ve benim
en güzel günlerimiz..
Kalbimin kanıyla götüreceğim
ebediyete
ben o günleri..
Sana gelince, sen o günleri -
kendi oğluyla yatan,
kızlarının körpe etini satan
bir ana gibi satıyorsun!.
Satıyorsun:
günde on kaat,
bir çift rugan pabuç,
sıcak bir döşek
ve üç yüz papellik rahat
için...
En güzel günlerimin
üç mel'un adamı var:
Biri sensin,
Biri o,
biri ötekisi...
Kanlı bıçaklı düşmanımdır ikisi...
Sana gelince...
Ne ben Sezarım,
Ne de sen Brütüssün...
Ne ben sana kızarım
ne de zatın zahmet edip bana küssün..
Artık seninle biz,
düşman bile değiliz..

typicaladmirer
12-04-08, 13:05
SENİ DÜŞÜNMEK

Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey,
Dünyanın en güzel sesinden
En güzel şarkıyı dinlemek gibi birşey...
Fakat artık ümit yetmiyor bana,
Ben artık şarkı dinlemek değil,
Şarkı söylemek istiyorum.
SENİ DÜŞÜNÜRÜM
Seni düşünürüm
Anamın kokusu gelir burnuma
Dünya güzeli anamın

Binmişsin atlıkarıncasına içimdeki bayramın
Fırdönersin eteklerinle saçların uçuşur
Bir yitirip bir bulurum al al olmuş yüzünü

Sebebi ne
Seni bir bıçak yarası gibi hatırlamamın
Sen böyle uzakken senin sesini duyup
Yerimden fırlamamın sebebi ne?

Diz çöküp bakarım ellerine
Ellerine dokunmak isterim
Dokunamam
Arkasından camın
Ben bir şaşkın seyircisiyim gülüm
Alaca karanlığımda oynadığım dramın

SENİN RESMİNİ BEN YAPACAĞIM

Kimseler yapamaz senin resmini
Kıyıdan açılanın tanyerinden esenin
Aramasınlar seni renklerin atlıkarıncasında
Dayanmış tahta parmaklığa bir bağ taraçasında iklimler

Bizden en uzak gezegenin kederi
Aramasınlar seni uyaklarında ışıkla gölgenin
Sen oyunun dışındasın oylumların da yüzeylerinde
Bir yerlerde bir sevinç günün birinde fışkırır

Kimseler yapamaz senin resmini
Kıyıdan açılanın tan yerinden esenin
Sen kendi resmini kendin de yapamazsın
Gümüş kanatlı bir balık sıçrıyor enginde

Aynaların içine girip ötelere gitme boşu boşuna geceleri
Yitirilmiş erkekler gelir kadınlar koğuşuna geceleri
Sen kendi resmini kendin de yapamazsın
Bir açılıp bir kapanır kapılar yüreğinde

Senin resmini ben yapacağım...

typicaladmirer
12-04-08, 13:08
SENSİZ PARİS

Sensiz paris gülüm bir havai fişeği
Bir kuru gürültü kederli bir ırmak
Yıktı mahfetti beni
Pariste durup dinlenmeden gülüm seni çağırmak.

SESİMİZ

Çeneni avuçlarının içine alıp,
duvara dalıp
kalma! .
Çeneni avuçlarının içine alma! .
Kalk!
Pencereye gel!
Bak!
Dışarda gece bir cenup denizi gibi güzel,
çarpıyor pencerene dalgaları..
Gel!
Dinle havaları:
havalar seslerin yoludur,
havalar seslerle doludur:
toprağın, suyun, yıldızların
ve bizim seslerimizle...
Pencereye gel!
Havaları dinle bir:
Sesimiz yanındadır,
sesimiz seninledir...
SEVGİLİM YALAN SÖYLERSEM

Sevgilim yalan söylersem sana
Kopsun ve mahrum kalsın dilim
Seni seviyorum demek bahtiyarlığından

Sevgilim yalan yazarsam sana
Kurusun ve mahrum kalsın elim
Okşayabilmek saadetinden seni

Sevgilim yalan söylerse sana gözlerim
İki nadim gözyaşı gibi avuçlarıma aksınlar
Ve göremesinler seni bir daha
SEVİYORUM SENİ

Seviyorum seni
ekmeği tuza banıp yer gibi
Geceleyin ateşler içinde uyanarak
ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi
Ağır posta paketini
neyin nesi belirsiz
telaşlı, sevinçli, kuşkulu açar gibi
Seviyorum seni
denizi ilk defa uçakla geçer gibi
İstanbul'da yumuşacık kararırken ortalık
içimde kımıldayan birşeyler gibi
Seviyorum seni
Yaşıyoruz çok şükür der gibi.

typicaladmirer
12-04-08, 13:09
SICAKLARDA

Bu sıcaklarda seni düşünüyorum
çıplaklığını
boynunu bileklerini
minderde ak bir kuş gibi yatan ayağını
senin söylediklerini.

Bu sıcaklarda seni düşünüyorum
bilmiyorum aklımda en çok kalan ne
gözümün önüne gelen
boynun mu bileklerin mi
çıplak ayağın mı
bana benim olurken söylediklerin mi?

Bu sarı sıcaklarda seni düşünüyorum
bu sarı sıcaklarda bir otel odasında seni düşünüp
yalnızlığımı soyunuyorum
biraz da ölüme benzeyen yalnızlığımı.
SOFRA

Şu Varna deli etti beni,
divâne etti.
Sofrada domates, yeşil biber, kalkan tavası,
radyoda "Ha uşaklar!" Karadeniz havası,
rakı kadehte aslan sütü, anason,
uy anason kokusu!
Ahbapça, kardeşçe konuşulan dilim...
A be islâh be, islâh be hâlim...
Şu Varna deli etti beni
divâne etti...
SON OTOBÜS

Gece yarısı.Son otobüs.
Biletçi kesti bileti.
beni ne bir kara haber bekliyor evde,
ne rakı ziyafeti.
Beni ayrılık bekliyor.
Yürüyorum ayrılığa korkusuz ve kedersiz.

İyice yaklaştı bana büyük karanlık.
Dünyayı telaşsız, rahat seyredebiliyorum artık
Artık şaşırtmıyor beni dostun kahpeliği,
elimi sıkarken sapladığı bıçak.
Nafile, artık kışkırtamıyor beni düşman.
Geçtim putların ormanından baltalayarak
nede kolay yıkılıyorlardı.
Yeniden vurdum mihenge inandığım şeyleri,
çoğu katkısız çıktı çok şükür.
Ne böylesine pırıl pırıl olmuşluğum vardı,
ne böylesine hür.

İyice yaklaştı bana büyük karanlık.
Dünyayı telaşsız, rahat seyredebiliyorum artık.
Bakınıyorum başımı kaldırıp işten,
karşıma çıkıveriyor geçmişten
bir söz
bir konu
bir el işareti.

Söz dostça
koku güzel,
el eden sevgilim.
Kederlendirmiyor artık beni hatıraların daveti
hatıralardan şikayetçi değilim.
Hiçbir şeyden şikayetim yok zaten,
yüreğimin durup dinlenmeden
kocaman bir diş gibi ağrımasından bile.

İyice yaklaştı bana büyük karanlık.
Artık ne kibri nazırın, ne katibin şakşağı.
Tas tas ışık döküyorum başımdan aşağı,
güneşe bakabiliyorum gözüm kamaşmadan.
Ve belki, ne yazık,
hatta en güzel yalan
beni kandıramıyor artık.
Artık söz sarhoş edemiyor beni,
ne başkasının ki, nede kendiminki.

İşte böyle gülüm,
iyice yaklaştı bana ölüm.
Dünya, her zamankinden güzel, dünya.
Dünya, iç çamaşırlarım, elbisemdi,
başladım soyunmağa.
Bir tren penceresiydim,
bir istasyonum şimdi.
Evin içerisiydim,
şimdi kapısıyım kilitsiz.
Bir kat daha seviyorum konukları.
Ve sıcak her zamankisinden sarı,
kar her zamankinden temiz.

typicaladmirer
12-04-08, 13:14
SON ŞİİRİ
(Nazım'ın son şiiri....)

Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana

Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm
ŞAŞIP KALMAK
Sevebilirim,
hem de nasıl,
dile benden ne dilersen,
canımı, gözlerimi

Kızabilirim,
ağzım köpürmez,
ama devenin öfkesi haltetmiş benimkinin yanında,
devenin öfkesi, kinciliği değil.

Anlayabilirim
çoğu kere burnumla,
yani en karanlığın, en uzaktakinin bile kokusunu alarak
ve döğüşebilirim,
doğru bulduğum, haklı bulduğum, güzel bulduğum herşey için, herkes için,
yaşım başım buna engel değil,
ama gel gör ki çoktan unuttum şaşıp kalmayı.
Şaşkınlık, alabildiğine yuvarlak açık ve alabildiğine genç gözleriyle bırakıp gitti beni.
Yazık.

VATAN HAİNİ

"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."

Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

typicaladmirer
12-04-08, 13:16
VERA İÇİN

Bir ağaç var içimde
fidesini getirmişim güneşten.
Salınır yaprakları ateş balıkları gibi
yemişleri kuşlar gibi ötüşür.

Yolcular füzelerden
çoktan indi içimdeki yıldıza.
Düşümde işittiğim dille konuşuyorlar,
komuta, böbürlenme, yalvarıp yakarma yok.

İçimde ak bir yol var.
Karıncalar buğday taneleriyle
bayram çığlıklarıyla kamyonlar gelir geçer
ama yasak, geçemez cenaze arabası

İçimde mis kokulu
kızıl bir gül gibi duruyor zaman.
Ama bugün cumaymış, yarın cumartesiymiş,
çoğum gitmiş de azım kalmış, umurumda değil

VERA UYANDI

İskemleler ayakta uyuyor
masa da öyle
serilmiş yatıyor sırtüstü kilim
yummuş nakışlarını
ayna uyuyor
pencerelerin sımsıkı kapalı gözleri
uyuyor sarkıtmış boşluğa bacaklarını balkon
karşı damda bacalar uyuyor
kaldırımda akasyalar da öyle
bulut uyuyor
göğsünde yıldızıyla
evin içinde dışında uykuda aydınlık
uyandın gülüm
iskemleler uyandı
köşeden köşeye koşuştular
masa da öyle
doğrulup oturdu kilim
nakışları açıldı katmer katmer
ayna seher vakti gölü gibi uyandı
açtı kocaman mavi gözlerini pencereler
uyandı balkon
toparladı bacaklarını boşluktan
tüttü karşı damda bacalar
kaldırımlar akasyalar ötüştü
bulut uyandı
attı göğsündeki yıldızı odamıza
evin içinde dışında uyandı aydınlık
doldu saçlarına senin
dolandı çıplak beline ak ayaklarına senin YAŞAMAYA DAİR (1-2-3)

1

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.

1947

2

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...

1948

3

Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.

Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
'Yaşadım' diyebilmen için...

typicaladmirer
12-04-08, 13:20
YİNE SANA DAİR
Sende; ben, kutba giden bir geminin sergüzeştini,
Sende; ben, kumarbaz macerasını keşiflerin,
Sende uzaklığı,
Sende; ben, imkansızlığı seviyorum.

Güneşli bir ormana dalar gibi dalmak gözlerine
Ve kan ter içinde, aç ve öfkeli,
Ve bir avcı iştahıyla etini dişlemek senin.

Sende, ben, imkansızlığı seviyorum,
Fakat asla ümitsizliği değil...

YÜRÜMEK...
yürümek;
yürümeyenleri arkasında boş sokaklar gibi bırakarak,
havaları boydan boya yarıp ikiye
karanlığın gözüne bakarak yürümek..
yürümek;
dost omuzbaşlarını omuzlarının yanında duyup,
kelleni orta yere
yüreğini yumruklarının içine koyup yürümek ..
yürümek;

yolunda pusuya yattıklarını,
arkadan çelme attıklarını bilerek yürümek ..
yürümek;
yürekten gülerekten yürümek ...
YİNE MEMLEKETİMİN ÜSTÜNE SÖYLENMİŞTİR

Memleketim, memleketim, memleketim,
ne kasketim kaldı senin ora işi
ne yollarını taşımış ayakkabım,
son mintanım da sırtımda paralandı çoktan,
şile bezindendi.
Sen şimdi yalnız saçımın akında,
enfarktinda yüreğimin,
alnımın çizgilerindesin memleketim,
memleketim,
memleketim...
YUMDUM GÖZLERİMİ

Yumdum gözlerimi
Karanlıkta sen varsın
Karanlıkta sırtüstü yatıyorsun
Karanlıkta bir altın üçgendir alnın ve bileklerin

Yumulu göz kapaklarımın içindesin sevdiceğim
Yumulu göz kapaklarımın içinde şarkılar
Şimdi orda herşey seninle başlıyor
Şimdi orda hiçbir şey yok senden önceme ait
Ve sana ait olmayan

Bu şiirlerde benden:img-wink:.

typicaladmirer
13-04-08, 14:09
YÜRÜMEK...

yürümek;
yürümeyenleri arkasında boş sokaklar gibi bırakarak,
havaları boydan boya yarıp ikiye
karanlığın gözüne bakarak yürümek..
yürümek;
dost omuzbaşlarını omuzlarının yanında duyup,
kelleni orta yere
yüreğini yumruklarının içine koyup yürümek ..
yürümek;

yolunda pusuya yattıklarını,
arkadan çelme attıklarını bilerek yürümek ..
yürümek;
yürekten gülerekten yürümek ...
Bu şiirlerde benden:img-wink:.

TaintedWhitexx
14-04-08, 22:24
typicaladmirer: Usta'nın güzelim şiirlerini bizimle paylaştığın için teşekkürler.
Eline emeğine sağlık :img-wink:

cicekbenizlim
23-04-08, 20:25
Bu şiirler var mı bilmiyorum ama ben yine de eklemek istedim...

Karıcığım,
Hasretliğin onikinci yılı bu,
on ikinci yılı.

Gönül ağzına kadar dolu.
Sen diyorum İstanbul geliyor aklıma
İstanbul diyorum sen

Sen şehrim kadar güzelsin.
Şehrim senin kadar acılı...

----------------------------------------------------------------

YAŞAMAYA DAİR

1

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi meselâ,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani, o derecede, öylesine ki,
meselâ, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut, kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel, en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak, yani ağır bastığından.

1947

YAŞAMAYA DAİR

2

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da yine sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

Diyelim ki, hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla beraber yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgârıyla
yani, duvarın arkasındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerde olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...

1948

YAŞAMAYA DAİR

3

Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani, bu koskocaman dünyamız.

Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hattâ bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
"Yaşadım" diyebilmen için...

Şubat 1948

Ben bir insan,
ben bir Türk şairi Nazım Hikmet
ben tepeden tırnağa insan
tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret...

Ben hem kendimden bahseden şiirler yazmak istiyorum,
hem bir tek insana, hem milyonlara seslenen şiirler.


Hem bir tek elmadan, hem süpürülen topraktan, hem
zindandan dönen insan ruhundan, hem kitlelerin
daha güzel günler için savaşından, hem bir tek
insanın sevda kederlerinden bahseden şiirler yazmak
istiyorum, hem ölüm korkusundan, hem ölümden korkmamaktan
bahseden şiirler yazmak istiyorum.

Nâzım Hikmet

GÜNEŞİ İÇENLERİN TÜRKÜSÜ

Bu bir türkü: -
toprak çanaklarda
güneşi içenlerin türküsü!
Bu bir örgü: -
alev bir saç örgüsü
kıvranıyor;
kanlı, kızıl bir meşale gibi yanıyor
esmer alınlarında
bakır ayakları çıplak kahramanların!
Ben de gördüm o kahramanları,
ben de sardım o örgüyü,
ben de onlarla
güneşe giden
köprüden
geçtim!
Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi
Ben de söyledim o türküyü!
Yüreğimiz topraktan aldı hızını;
altın yeleli aslanların ağzını
yırtarak
gerindik!
Sıçradık;
şimşekli rüzgâra bindik!
Kayalardan
kayalarla kopan kartallar
çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını.
Alev bilekli süvariler kamçılıyor
şaha kalkan atlarını!


Akın var
güneşe akın
Güneşi zaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!


Düşmesin bizimle yola:
evinde ağlayanların
göz yaşlarını
boynunda ağır bir
zincir
gibi taşıyanlar
Bıraksın peşimizi
kendi yüreğinin kabuğunda yaşıyanlar!
İşte:
Şu güneşten
düşen
ateşte
milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!
Sen de çıkar
göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten
düşen
ateşe fırlat;
yüreğini yüreklerimizin yanına at!


Akın var akın
güneşe akın
Güneşi zaaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!


Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
toprak kokuyor bakır sakallarımız!
Neşemiz sıcak!
kan kadar sıcak
delikanlıların rüyalarında yanan
o "an"
kadar sıcak!
Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak
ölülerimizin başlarına basarak
yükseliyoruz
güneşe doğru!
Ölenler
dövüşerek öldüler;
güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!


Akın var
güneşe akın
Güneşi zaaaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!


Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor!
Kalın tuğla bacalar
kıvranarak
ötüyor!
Haykırdı en önde giden,
emreden!
Bu ses!
Bu sesin kuvveti,
bu kuvvet
yaralı aç kurtların gözlerine perde
vuran,
onları oldukları yerde
durduran
kuvvet!
emret ki ölem
emret!
Güneşi içiyoruz sesinde!
Coşuyoruz,
coşuyor!...
Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde
mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!


Akın var
güneşe akın
Güneşi zaaaaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!

Toprak bakır
gök bakır.
Haykır güneşi içenlerin türküsünü,
Hay-kır
Haykıralım!

(1924)

“VATAN HAİNİ”

"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne,
kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."

Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz,
ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası,
Amerikan donanması, topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.


Nazım Hikmet

KARLI KAYIN ORMANINDA

Karlı kayın ormanında
yürüyorum geceleyin.
Efkârlıyım, efkârlıyım,
elini ver, nerde elin?

Ayışığı renginde kar,
keçe çizmelerim ağır.
İçimde çalınan ıslık
beni nereye çağırır?

Memleket mi, yıldızlar mı,
gençliğim mi daha uzak?
Kayınların arasında
bir pencere, sarı sıcak.

Ben ordan geçerken biri :
"Amca, dese, gir içeri."
Girip yerden selâmlasam
hane içindekileri.

Eski takvim hesabıyle
bu sabah başadı bahar.
Geri geldi Memed'ime
yolladığım oyuncaklar.

Kurulmamış zembereği
küskün duruyor kamyonet,
yüzdüremedi leğende
beyaz kotrasını Memet.

Kar tertemiz, kar kabarık,
yürüyorum yumuşacık.
Dün gece on bir buçukta
ölmüş Berut, tanışırdık.

Bende boz bir halısı var
bir de kitabı, imzalı.
Elden ele geçer kitap,
daha yüz yıl yaşar halı.

Yedi tepeli şehrimde
bıraktım gonca gülümü.
Ne ölümden korkmak ayıp,
ne de düşünmek ölümü.

En acayip gücümüzdür,
kahramanlıktır yaşamak :
Öleceğimizi bilip,
öleceğimizi mutlak.

Memleket mi, daha uzak,
gençliğim mi, yıldızlar mı?
Bayramoğlu, Bayramoğlu,
ölümden öte köy var mı?

Geceleyin, karlı kayın
ormanında yürüyorum.
Karanlıkta etrafımı
gündüz gibi görüyorum.

Şimdi şurdan saptım mıydı,
şose, tirenyolu, ova.
Yirmi beş kilometreden
pırıl pırıldır Moskova...


(14 Mart 1956,
Moskova, Peredelinko)

Nazım Hikmet RAN

HÜRRİYET KAVGASI

Yine kitapları, türküleri, bayraklarıyla geldiler,
dalga dalga aydınlık oldular,
yürüdüler karanlığın üstüne.
Meydanları zaptettiler yine.

Beyazıt'ta şehit düşen
silkinip kalktı kabrinden,
ve elinde bir güneş gibi taşıyıp yarasını
yıktı Şahmeran'ın mağarasını.

Daha gün o gün değil, derlenip dürülmesin bayraklar.
Dinleyin, duyduğunuz çakalların ulumasıdır.
Safları sıklaştırın çocuklar,
bu kavga faşizme karşı, bu kavga hürriyet kavgasıdır.

(1962)

Nazım Hikmet


SALKIMSÖĞÜT



Akıyordu su
gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.
Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!
Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere
koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!
Birden
bire kuş gibi
vurulmuş gibi
kanadından
yaralı bir atlı yuvarlandı atından!
Bağırmadı.
gidenleri geri çağırmadı.
baktı yalnız dolu gözlerle
uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!

Ah ne yazık!
Ne yazık ki ona
dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak,
beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!

Nal sesleri sönüyor perde perde,
atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!

Atlılar atlılar kızıl atlılar,
atları rüzgâr kanatlılar
atları rüzgâr kanat...
Atları rüzgâr...
Atları...
At...

Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!

Akar suyun sesi dindi.
Gölgeler gölgelendi
renkler silindi.
Siyah örtüler indi
mavi gözlerine,
sarktı salkımsögütler
sarı saçlarının
üzerine!

Ağlama salkımsöğüt
ağlama.
Kara suyun aynasında el bağlama!
el bağlama!
Ağlama!

Nâzım Hikmet, (1928)


En güzel deniz;
henüz gidilmemiş olandır.
En güzel çocuk;
henüz büyümedi
En güzel günlerimiz;
henüz yaşamadıklarımız
Ve sana söylemek istediğim
en güzel söz;
henüz söylememiş olduğumdur.
___ ___ ___ ___
Seni düşünmek güzel şey
ümitli şey
dünyanın en güzel sesinden
en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey…
Fakat artık ümit vermiyor bana
ben artık şarkı dinlemek değil
şarkı söylemek istiyorum.

NAZIM HİKMET

DAVET



Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim....

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...

Nazım Hikmet

BİR HAZİN HÜRRİYET




Satarsın gözlerinin dikkatini, ellerinin nurunu,
bir lokma bile tatmadan yoğurursun
bütün nimetlerin hamurunu.
Büyük hürriyetinle çalışırsın el kapısında,
***** ağlatanı Karun etmek hürriyetiyle,
hürsün!

Sen doğar doğmaz dikilirler tepene,
işler ömrün boyunca durup dinlenmeden yalan
değirmenleri,
büyük hürriyetinle parmağın şakağında düşünürsün
vicdan hürriyetiyle,
hürsün!

Başın ensenden kesik gibi düşük,
kolların iki yanında upuzun,
büyük hürriyetinle dolaşıp durursun,
işsiz kalmak hürriyetiyle,
hürsün!

En yakın insanınmış gibi seversin memleketini,
günün birinde, meselâ, Amerika'ya ciro ederler onu
seni de büyük hürriyetinle beraber,
hava üssü olmak hürriyetiyle,
hürsün!

Yapışır yakana kopası elleri Valstrit'in,
günün birinde, diyelim ki, Kore'ye gönderilebilirsin,
büyük hürriyetinle bir çukuru doldurabilirsin,
meçhul asker olmak hürriyetiyle,
hürsün!

Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil
insan gibi yaşamalıyız dersin,
büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi,
yakalanmak, hapse girmek, hattâ asılmak hürriyetiyle,
hürsün!

Ne demir, ne tahta, ne tül perde var hayatında,
hürriyeti seçmene lüzum yok
hürsün.
Bu hürriyet hazin şey yıldızların altında.

(1951)


BİR FOTOĞRAFA...



Karşımdasın işte...
Bana bakmasan da oradasın, görüyorum seni.
Ah benim sevdasında bencil, yüreğinde sağlam sevdiğim.
Kalbime gömdüm sözlerimi, ceset torbası oldu yüreğim.
Tıkandığım o an,
elimi nereye koyacağımı şaşırdığım o an işte,
aklımdan o kadar çok şey geçti ki takip edemedim.

Ellerim boşlukta, ben darda kaldım.
Ellerim buz gibi, ben harda kaldım.

Bir senfoni vardı kulağımda çalınan,
bitti artık hepsi...
Köşeme çekildim, hani hep kaldığım köşeme.
Bakış açım belli oldu yine.
Geride kalan, ardından bakar gidenlerin.
Bir meltem olacak rüzgarım dahi kalmadı benim.
Dağlara çarptım her esişimde.
Yollara küfrettim her gidişinde.

Demiştim sana hatırlarsan:
"Önemli olan
'zamana bırakmak' değil,
'zamanla bırakmamak'tır..."
Şimdi bana, geçen o zamanın
Unutulmaz sancısı kalır.

Gittiğim eğer bensem, söyle bana kimden gittim?
Sende yoktum zaten ben, ben yine bende bittim...
Nazım Hikmet


BENCE SEN DE SIMDI HERKES GIBISIN


Gözlerim gözünde aski seçmiyor
Onlardan kalbime sevda geçmiyor
Ben yordum ruhumu biraz da sen yor
Çünkü bence simdi herkes gibisin

Yolunu beklerken daha dün gece
Kaçiyorum bugün senden gizlice
Kalbime baktim da iste iyice
Anladim ki sen de herkes gibisin

Büsbütün unuttum seni eminim
Maziye karisti simdi yeminim
Kalbimde senin için yok bile kinim
Bence sen de simdi herkes gibisin
AÇLIK ORDUSU YÜRÜYOR


Açlik ordusu yürüyor
yürüyor ekmege doymak için
ete doymak için
kitaba doymak için
hürriyete doymak için.

Yürüyor köprüler geçerek kildan ince kiliçtan keskin
yürüyor demir kapilari yirtip kale duvarlarini yikarak
yürüyor ayaklari kan içinde.

Açlik ordusu yürüyor
adimlari gök gürültüsü
türküleri atesten
bayraginda umut
umutlarin umudu bayraginda.

Açlik ordusu yürüyor
sehirleri omuzlarinda tasiyip
daracik sokaklari karanlik evleriyle sehirleri
fabrika bacalarini
paydostan sonralarinin tükenmez yorgunlugunu tasiyarak.

Açlik ordusu yürüyor
ayi ini köyleri ardinca çekip götürüp
ve topraksizliktan ölenleri bu koskoca toprakta.

Açlik ordusu yürüyor
yürüyor ekmeksizleri ekmege doyurmak için
hürriyetsizleri hürriyete doyurmak için açlik ordusu yürüyor
yürüyor ayaklari kan içinde.

cicekbenizlim
23-04-08, 20:27
BİR CEZAEVİNDE TECRİTTEKİ ADAMIN MEKTUPLARI

I

Senin adını
kol saatimin kayışına tırnağımla kazıdım.
Malum ya, bulunduğum yerde
ne sapı sedefli bir çakı var,
(bizlere âlâtı-katıa verilmez),
ne de başı bulutlarda bir çınar.
Belki avluda bir ağaç bulunur ama
gökyüzünü başımın üstünde görmek
bana yasak...
Burası benden başka kaç insanın evidir?
Bilmiyorum.
Ben bir başıma onlardan uzağım,
hep birlikte onlar benden uzak.
Bana kendimden başkasıyla konuşmak
yasak.
Ben de kendi kendimle konuşuyorum.
Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi
şarkı söylüyorum karıcığım.
Hem, ne dersin,
o berbat, ayarsız sesim
öyle bir dokunuyor ki içime
yüreğim parçalanıyor.
Ve tıpkı o eski
acıklı hikâyelerdeki
yalnayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu yürek,
mavi gözleri ıslak
kırmızı, küçücük burnunu çekerek
senin bağrına sokulmak istiyor.
Yüzümü kızartmıyor benim
onun bu an
böyle zayıf
böyle hodbin
böyle sadece insan
oluşu.
Belki bu hâlin
fizyolojik, psikolojik filân izahı vardır.
Belki de sebep buna
bana aylardır
kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan
bu demirli pencere
bu toprak testi
bu dört duvardır...

Saat beş, karıcığım.
Dışarda susuzluğu
acayip fısıltısı
toprak damı
ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran
bir sakat ve sıska atıyla,
yani, kederden çıldırtmak için içerdeki adamı
dışarda bütün ustalığı, bütün takım taklavatıyla
ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı.

Bugün de apansız gece olacaktır.
Bir ışık dolaşacak yanında sakat, sıska atın.
Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan
bu ümitsiz tabiatın
ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır.
Yine o malum sonuna erdik demektir işin,
yani bugün de mükellef bir daüssıla için
yine her şey yerli yerinde işte, her şey tamam.
Ben,
ben içerdeki adam
yine mutad hünerimi göstereceğim
ve çocukluk günlerimin ince sazıyla
suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla
yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı
seni böyle uzak,
seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi
kafamın içinde duymak...

II

Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar.
Dışarda, bozkırın üstünde birdenbire
taze toprak kokusu, kuş sesleri ve saire...
Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar,
dışarda bozkırın üstünde pırıltılar...
Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet,
suyu donmayan testi
ve sabahları çimentonun üstünde güneş...
Güneş,
artık o her gün öğle vaktine kadar,
bana yakın, benden uzak,
sönerek, ışıldayarak
yürür...
Ve gün ikindiye döner, gölgeler düşer duvarlara,
başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı :
dışarda akşam olur,
bulutsuz bir bahar akşamı...
İşte içerde baharın en kötü saati budur asıl.
Velhasıl
o pul pul ışıltılı derisi, ateşten gözleriyle
bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı
hürriyet denen ifrit...
Bu bittecrübe sabit, karıcığım,
bittecrübe sabit...

III

Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldanmadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım...

NAZIM HİKMET

ÇEKİLMEZ BİR ADAM

Çekilmez bir adam oldum yine
Uykusuz, aksi, lanet
Bir bakıyorsun ki ana avrat söver gibi
Azgın bir hayvan döver gibi
O gün çalışıyorum
Sonra birde bakıyorsun ki
Ağzımda sönük bir cigara gibi tembel bir türkü
Sabahtan akşama kadar sırt üstü yatıyorum ertesi gün
Ve beni çileden çıkarıyor büsbütün
Kendime karşı duyduğum nefret ve merhamet
Çekilmez bir adam oldum yine
Uykusuz, aksi, lanet
Yine her seferki gibi haksızım
Sebep yok olması da imkansız
Bu yaptığım iş ayıp rezalet
Fakat elimde değil
Seni kıskanıyorum.

NAZIM HİKMET

GÖZLERİ SİYAH KADIN

Gözleri siyah kadın o kadar güzelsin ki
Çok sevdiğim başına yemin ediyorum ben
Koyu bir çiçek gibi gözlerin kapanırken
Bir dakika göğsünün üstünde olsa yerim
Ömrümü bir yudumda ellerinden içerim
Gözleri siyah kadın o kadar güzelsin ki.

NAZIM HİKMET

HASRET -01

Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli,
belini sarmayalı,
gözünün içinde durmayalı,
aklının aydınlığına sorular sormayalı,
dokunmayalı sıcaklığına karnının.

Yüz yıldır bekliyor beni
bir şehirde bir kadın.

Aynı daldaydık, aynı daldaydık.
Aynı daldan düşüp ayrıldık.
Aramızda yüz yıllık zaman,
yol yüz yıllık.

Yüz yıldır alacakaranlıkta
koşuyorum ardından.

NAZIM HİKMET

HASRET -02
Denize dönmek istiyorum!
Mavi aynasında suların:
boy verip görünmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!

Gemiler gider aydın ufuklara gemiler gider!
Gergin beyaz yelkenleri doldurmaz keder.
Elbet ömrüm gemilerde bir gün olsun nöbete yeter.
Ve madem ki bir gün ölüm mukadder;
Ben sularda batan bir ışık gibi
sularda sönmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!

NAZIM HİKMET

TaintedWhitexx
26-04-08, 20:23
GÜNEŞİ İÇENLERİN TÜRKÜSÜ

Bu bir türkü: -
toprak çanaklarda
güneşi içenlerin türküsü!
Bu bir örgü: -
alev bir saç örgüsü
kıvranıyor;
kanlı, kızıl bir meşale gibi yanıyor
esmer alınlarında
bakır ayakları çıplak kahramanların!
Ben de gördüm o kahramanları,
ben de sardım o örgüyü,
ben de onlarla
güneşe giden
köprüden
geçtim!
Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi
Ben de söyledim o türküyü!
Yüreğimiz topraktan aldı hızını;
altın yeleli aslanların ağzını
yırtarak
gerindik!
Sıçradık;
şimşekli rüzgâra bindik!
Kayalardan
kayalarla kopan kartallar
çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını.
Alev bilekli süvariler kamçılıyor
şaha kalkan atlarını!


Akın var
güneşe akın
Güneşi zaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!


Düşmesin bizimle yola:
evinde ağlayanların
göz yaşlarını
boynunda ağır bir
zincir
gibi taşıyanlar
Bıraksın peşimizi
kendi yüreğinin kabuğunda yaşıyanlar!
İşte:
Şu güneşten
düşen
ateşte
milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!
Sen de çıkar
göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten
düşen
ateşe fırlat;
yüreğini yüreklerimizin yanına at!


Akın var
güneşe akın
Güneşi zaaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!


Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
toprak kokuyor bakır sakallarımız!
Neşemiz sıcak!
kan kadar sıcak
delikanlıların rüyalarında yanan
o "an"
kadar sıcak!
Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak
ölülerimizin başlarına basarak
yükseliyoruz
güneşe doğru!
Ölenler
dövüşerek öldüler;
güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!


Akın var
güneşe akın
Güneşi zaaaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!


Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor!
Kalın tuğla bacalar
kıvranarak
ötüyor!
Haykırdı en önde giden,
emreden!
Bu ses!
Bu sesin kuvveti,
bu kuvvet
yaralı aç kurtların gözlerine perde
vuran,
onları oldukları yerde
durduran
kuvvet!
emret ki ölem
emret!
Güneşi içiyoruz sesinde!
Coşuyoruz,
coşuyor!...
Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde
mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!


Akın var
güneşe akın
Güneşi zaaaaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!


Toprak bakır
gök bakır.
Haykır güneşi içenlerin türküsünü,
Hay-kır
Haykıralım!

ıslak ıslak
27-04-08, 22:09
http://img227.imageshack.us/img227/6310/normalnazim75vdlp7.jpg (http://imageshack.us)

http://img115.imageshack.us/img115/296/nazimbt3.jpg (http://imageshack.us)

yürümek;
yürümeyenleri arkasinda bos sokaklar gibi birakarak,
havalari boydan boya yarip ikiye
karanligin gözüne bakarak yürümek..
yürümek;
dost omuz baslarini omuzlarinin yaninda duyup,
kelleni orta yere
yüregini yumruklarinin içine koyup yürümek ..
yürümek;
yolunda pusuya yattiklarini,
arkadan çelme attiklarini bilerek yürümek ..
yürümek;
yürekten gülerekten yürümek ...

ebru_kıvançkolik
27-04-08, 23:39
emeklerinize sağlık bu sayfayı boş bırakmamak gerek ...

ıslak ıslak
29-04-08, 22:00
1 Mayıs'a özel...

TÜRKİYE İŞÇİ SINIFINA SELÂM

Türkiye işçi sınıfına selâm!
Selâm yaratana!
Tohumların tohumuna, serpilip gelişene selâm!
Bütün yemişler dallarınızdadır.
Beklenen günler, güzel günlerimiz ellerinizdedir,
haklı günler, büyük günler,
gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan,
ekmek, gül ve hürriyet günleri.



Türkiye işçi sınıfına selâm!
Meydanlarda hasretimizi haykıranlara,
toprağa, kitaba, işe hasretimizi,
hasretimizi, ayyıldızı esir bayrağımıza.



Düşmanı yenecek işçi sınıfımıza selâm!
Paranın padişahlığını,
karanlığını yobazın
ve yabancının roketini yenecek işçi sınıfına selâm!



Türkiye işçi sınıfına selâm!
Selâm yaratana!

blue&blue
30-04-08, 18:06
Edip Akbayram yeni albümünde söylemiş! Ne de güzel söylemiş!

İlle De Memleket

Seni dünya paylaşamıyor, şiirlerin bin dilde
Senin senden okumak varya, seninle aynı dilde
Mezarın orda olsa, burda olsa ne olur
Tepende bir taş olsa, çınar olsa ne olur

Nazım hikmet memleket, memleket nazım hikmet
Kafiye için yazmadık hasret sana memleket.

Kitapların özgür artık, müjdeler olsun nazım
Sen yazmaya devam et, hasreti yazma nazım
Varna önlerindeydin, sen artık döndün nazım
Karadeniz küpürdü, memlekettesin nazım

Nazım hikmet memleket, memleket nazım hikmet
Kafiye için yazmadık hasret sana memleket.

"Ölürsem...o günden önce yani, öyle gibi de görünüyor..
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni.
Ve de uyarına gelirse, tepemde bir de çınar olursa taş maş ta istemez hani.."

Nazım hikmet memleket, memleket nazım hikmet
Kafiye için yazmadık hasret sana memleket.

Söz-Müzik: İlhan Şeşen

cicekbenizlim
03-05-08, 17:16
Bu şiirler var mı bilmiyorum ama ben yine de eklemek istedim...

Karıcığım,
Hasretliğin onikinci yılı bu,
on ikinci yılı.

Gönül ağzına kadar dolu.
Sen diyorum İstanbul geliyor aklıma
İstanbul diyorum sen

Sen şehrim kadar güzelsin.
Şehrim senin kadar acılı...

----------------------------------------------------------------

YAŞAMAYA DAİR

1

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi meselâ,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani, o derecede, öylesine ki,
meselâ, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut, kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel, en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak, yani ağır bastığından.

1947

YAŞAMAYA DAİR

2

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da yine sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

Diyelim ki, hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla beraber yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgârıyla
yani, duvarın arkasındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerde olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...

1948

YAŞAMAYA DAİR

3

Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani, bu koskocaman dünyamız.

Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hattâ bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
"Yaşadım" diyebilmen için...

Şubat 1948

Ben bir insan,
ben bir Türk şairi Nazım Hikmet
ben tepeden tırnağa insan
tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret...

Ben hem kendimden bahseden şiirler yazmak istiyorum,
hem bir tek insana, hem milyonlara seslenen şiirler.


Hem bir tek elmadan, hem süpürülen topraktan, hem
zindandan dönen insan ruhundan, hem kitlelerin
daha güzel günler için savaşından, hem bir tek
insanın sevda kederlerinden bahseden şiirler yazmak
istiyorum, hem ölüm korkusundan, hem ölümden korkmamaktan
bahseden şiirler yazmak istiyorum.

Nâzım Hikmet

GÜNEŞİ İÇENLERİN TÜRKÜSÜ

Bu bir türkü: -
toprak çanaklarda
güneşi içenlerin türküsü!
Bu bir örgü: -
alev bir saç örgüsü
kıvranıyor;
kanlı, kızıl bir meşale gibi yanıyor
esmer alınlarında
bakır ayakları çıplak kahramanların!
Ben de gördüm o kahramanları,
ben de sardım o örgüyü,
ben de onlarla
güneşe giden
köprüden
geçtim!
Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi
Ben de söyledim o türküyü!
Yüreğimiz topraktan aldı hızını;
altın yeleli aslanların ağzını
yırtarak
gerindik!
Sıçradık;
şimşekli rüzgâra bindik!
Kayalardan
kayalarla kopan kartallar
çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını.
Alev bilekli süvariler kamçılıyor
şaha kalkan atlarını!


Akın var
güneşe akın
Güneşi zaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!


Düşmesin bizimle yola:
evinde ağlayanların
göz yaşlarını
boynunda ağır bir
zincir
gibi taşıyanlar
Bıraksın peşimizi
kendi yüreğinin kabuğunda yaşıyanlar!
İşte:
Şu güneşten
düşen
ateşte
milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!
Sen de çıkar
göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten
düşen
ateşe fırlat;
yüreğini yüreklerimizin yanına at!


Akın var akın
güneşe akın
Güneşi zaaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!


Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
toprak kokuyor bakır sakallarımız!
Neşemiz sıcak!
kan kadar sıcak
delikanlıların rüyalarında yanan
o "an"
kadar sıcak!
Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak
ölülerimizin başlarına basarak
yükseliyoruz
güneşe doğru!
Ölenler
dövüşerek öldüler;
güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!


Akın var
güneşe akın
Güneşi zaaaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!


Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor!
Kalın tuğla bacalar
kıvranarak
ötüyor!
Haykırdı en önde giden,
emreden!
Bu ses!
Bu sesin kuvveti,
bu kuvvet
yaralı aç kurtların gözlerine perde
vuran,
onları oldukları yerde
durduran
kuvvet!
emret ki ölem
emret!
Güneşi içiyoruz sesinde!
Coşuyoruz,
coşuyor!...
Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde
mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!


Akın var
güneşe akın
Güneşi zaaaaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!

Toprak bakır
gök bakır.
Haykır güneşi içenlerin türküsünü,
Hay-kır
Haykıralım!

(1924)

“VATAN HAİNİ”

"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne,
kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."

Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz,
ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası,
Amerikan donanması, topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.


Nazım Hikmet

KARLI KAYIN ORMANINDA

Karlı kayın ormanında
yürüyorum geceleyin.
Efkârlıyım, efkârlıyım,
elini ver, nerde elin?

Ayışığı renginde kar,
keçe çizmelerim ağır.
İçimde çalınan ıslık
beni nereye çağırır?

Memleket mi, yıldızlar mı,
gençliğim mi daha uzak?
Kayınların arasında
bir pencere, sarı sıcak.

Ben ordan geçerken biri :
"Amca, dese, gir içeri."
Girip yerden selâmlasam
hane içindekileri.

Eski takvim hesabıyle
bu sabah başadı bahar.
Geri geldi Memed'ime
yolladığım oyuncaklar.

Kurulmamış zembereği
küskün duruyor kamyonet,
yüzdüremedi leğende
beyaz kotrasını Memet.

Kar tertemiz, kar kabarık,
yürüyorum yumuşacık.
Dün gece on bir buçukta
ölmüş Berut, tanışırdık.

Bende boz bir halısı var
bir de kitabı, imzalı.
Elden ele geçer kitap,
daha yüz yıl yaşar halı.

Yedi tepeli şehrimde
bıraktım gonca gülümü.
Ne ölümden korkmak ayıp,
ne de düşünmek ölümü.

En acayip gücümüzdür,
kahramanlıktır yaşamak :
Öleceğimizi bilip,
öleceğimizi mutlak.

Memleket mi, daha uzak,
gençliğim mi, yıldızlar mı?
Bayramoğlu, Bayramoğlu,
ölümden öte köy var mı?

Geceleyin, karlı kayın
ormanında yürüyorum.
Karanlıkta etrafımı
gündüz gibi görüyorum.

Şimdi şurdan saptım mıydı,
şose, tirenyolu, ova.
Yirmi beş kilometreden
pırıl pırıldır Moskova...


(14 Mart 1956,
Moskova, Peredelinko)

Nazım Hikmet RAN

HÜRRİYET KAVGASI

Yine kitapları, türküleri, bayraklarıyla geldiler,
dalga dalga aydınlık oldular,
yürüdüler karanlığın üstüne.
Meydanları zaptettiler yine.

Beyazıt'ta şehit düşen
silkinip kalktı kabrinden,
ve elinde bir güneş gibi taşıyıp yarasını
yıktı Şahmeran'ın mağarasını.

Daha gün o gün değil, derlenip dürülmesin bayraklar.
Dinleyin, duyduğunuz çakalların ulumasıdır.
Safları sıklaştırın çocuklar,
bu kavga faşizme karşı, bu kavga hürriyet kavgasıdır.

(1962)

Nazım Hikmet


SALKIMSÖĞÜT



Akıyordu su
gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.
Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!
Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere
koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!
Birden
bire kuş gibi
vurulmuş gibi
kanadından
yaralı bir atlı yuvarlandı atından!
Bağırmadı.
gidenleri geri çağırmadı.
baktı yalnız dolu gözlerle
uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!

Ah ne yazık!
Ne yazık ki ona
dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak,
beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!

Nal sesleri sönüyor perde perde,
atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!

Atlılar atlılar kızıl atlılar,
atları rüzgâr kanatlılar
atları rüzgâr kanat...
Atları rüzgâr...
Atları...
At...

Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!

Akar suyun sesi dindi.
Gölgeler gölgelendi
renkler silindi.
Siyah örtüler indi
mavi gözlerine,
sarktı salkımsögütler
sarı saçlarının
üzerine!

Ağlama salkımsöğüt
ağlama.
Kara suyun aynasında el bağlama!
el bağlama!
Ağlama!

Nâzım Hikmet, (1928)


En güzel deniz;
henüz gidilmemiş olandır.
En güzel çocuk;
henüz büyümedi
En güzel günlerimiz;
henüz yaşamadıklarımız
Ve sana söylemek istediğim
en güzel söz;
henüz söylememiş olduğumdur.
___ ___ ___ ___
Seni düşünmek güzel şey
ümitli şey
dünyanın en güzel sesinden
en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey…
Fakat artık ümit vermiyor bana
ben artık şarkı dinlemek değil
şarkı söylemek istiyorum.

NAZIM HİKMET

DAVET



Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim....

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...

Nazım Hikmet

BİR HAZİN HÜRRİYET




Satarsın gözlerinin dikkatini, ellerinin nurunu,
bir lokma bile tatmadan yoğurursun
bütün nimetlerin hamurunu.
Büyük hürriyetinle çalışırsın el kapısında,
***** ağlatanı Karun etmek hürriyetiyle,
hürsün!

Sen doğar doğmaz dikilirler tepene,
işler ömrün boyunca durup dinlenmeden yalan
değirmenleri,
büyük hürriyetinle parmağın şakağında düşünürsün
vicdan hürriyetiyle,
hürsün!

Başın ensenden kesik gibi düşük,
kolların iki yanında upuzun,
büyük hürriyetinle dolaşıp durursun,
işsiz kalmak hürriyetiyle,
hürsün!

En yakın insanınmış gibi seversin memleketini,
günün birinde, meselâ, Amerika'ya ciro ederler onu
seni de büyük hürriyetinle beraber,
hava üssü olmak hürriyetiyle,
hürsün!

Yapışır yakana kopası elleri Valstrit'in,
günün birinde, diyelim ki, Kore'ye gönderilebilirsin,
büyük hürriyetinle bir çukuru doldurabilirsin,
meçhul asker olmak hürriyetiyle,
hürsün!

Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil
insan gibi yaşamalıyız dersin,
büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi,
yakalanmak, hapse girmek, hattâ asılmak hürriyetiyle,
hürsün!

Ne demir, ne tahta, ne tül perde var hayatında,
hürriyeti seçmene lüzum yok
hürsün.
Bu hürriyet hazin şey yıldızların altında.

(1951)


BİR FOTOĞRAFA...



Karşımdasın işte...
Bana bakmasan da oradasın, görüyorum seni.
Ah benim sevdasında bencil, yüreğinde sağlam sevdiğim.
Kalbime gömdüm sözlerimi, ceset torbası oldu yüreğim.
Tıkandığım o an,
elimi nereye koyacağımı şaşırdığım o an işte,
aklımdan o kadar çok şey geçti ki takip edemedim.

Ellerim boşlukta, ben darda kaldım.
Ellerim buz gibi, ben harda kaldım.

Bir senfoni vardı kulağımda çalınan,
bitti artık hepsi...
Köşeme çekildim, hani hep kaldığım köşeme.
Bakış açım belli oldu yine.
Geride kalan, ardından bakar gidenlerin.
Bir meltem olacak rüzgarım dahi kalmadı benim.
Dağlara çarptım her esişimde.
Yollara küfrettim her gidişinde.

Demiştim sana hatırlarsan:
"Önemli olan
'zamana bırakmak' değil,
'zamanla bırakmamak'tır..."
Şimdi bana, geçen o zamanın
Unutulmaz sancısı kalır.

Gittiğim eğer bensem, söyle bana kimden gittim?
Sende yoktum zaten ben, ben yine bende bittim...
Nazım Hikmet


BENCE SEN DE SIMDI HERKES GIBISIN


Gözlerim gözünde aski seçmiyor
Onlardan kalbime sevda geçmiyor
Ben yordum ruhumu biraz da sen yor
Çünkü bence simdi herkes gibisin

Yolunu beklerken daha dün gece
Kaçiyorum bugün senden gizlice
Kalbime baktim da iste iyice
Anladim ki sen de herkes gibisin

Büsbütün unuttum seni eminim
Maziye karisti simdi yeminim
Kalbimde senin için yok bile kinim
Bence sen de simdi herkes gibisin
AÇLIK ORDUSU YÜRÜYOR


Açlik ordusu yürüyor
yürüyor ekmege doymak için
ete doymak için
kitaba doymak için
hürriyete doymak için.

Yürüyor köprüler geçerek kildan ince kiliçtan keskin
yürüyor demir kapilari yirtip kale duvarlarini yikarak
yürüyor ayaklari kan içinde.

Açlik ordusu yürüyor
adimlari gök gürültüsü
türküleri atesten
bayraginda umut
umutlarin umudu bayraginda.

Açlik ordusu yürüyor
sehirleri omuzlarinda tasiyip
daracik sokaklari karanlik evleriyle sehirleri
fabrika bacalarini
paydostan sonralarinin tükenmez yorgunlugunu tasiyarak.

Açlik ordusu yürüyor
ayi ini köyleri ardinca çekip götürüp
ve topraksizliktan ölenleri bu koskoca toprakta.

Açlik ordusu yürüyor
yürüyor ekmeksizleri ekmege doyurmak için
hürriyetsizleri hürriyete doyurmak için açlik ordusu yürüyor
yürüyor ayaklari kan içinde.

cicekbenizlim
03-05-08, 17:18
BİR CEZAEVİNDE TECRİTTEKİ ADAMIN MEKTUPLARI

I

Senin adını
kol saatimin kayışına tırnağımla kazıdım.
Malum ya, bulunduğum yerde
ne sapı sedefli bir çakı var,
(bizlere âlâtı-katıa verilmez),
ne de başı bulutlarda bir çınar.
Belki avluda bir ağaç bulunur ama
gökyüzünü başımın üstünde görmek
bana yasak...
Burası benden başka kaç insanın evidir?
Bilmiyorum.
Ben bir başıma onlardan uzağım,
hep birlikte onlar benden uzak.
Bana kendimden başkasıyla konuşmak
yasak.
Ben de kendi kendimle konuşuyorum.
Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi
şarkı söylüyorum karıcığım.
Hem, ne dersin,
o berbat, ayarsız sesim
öyle bir dokunuyor ki içime
yüreğim parçalanıyor.
Ve tıpkı o eski
acıklı hikâyelerdeki
yalnayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu yürek,
mavi gözleri ıslak
kırmızı, küçücük burnunu çekerek
senin bağrına sokulmak istiyor.
Yüzümü kızartmıyor benim
onun bu an
böyle zayıf
böyle hodbin
böyle sadece insan
oluşu.
Belki bu hâlin
fizyolojik, psikolojik filân izahı vardır.
Belki de sebep buna
bana aylardır
kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan
bu demirli pencere
bu toprak testi
bu dört duvardır...

Saat beş, karıcığım.
Dışarda susuzluğu
acayip fısıltısı
toprak damı
ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran
bir sakat ve sıska atıyla,
yani, kederden çıldırtmak için içerdeki adamı
dışarda bütün ustalığı, bütün takım taklavatıyla
ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı.

Bugün de apansız gece olacaktır.
Bir ışık dolaşacak yanında sakat, sıska atın.
Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan
bu ümitsiz tabiatın
ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır.
Yine o malum sonuna erdik demektir işin,
yani bugün de mükellef bir daüssıla için
yine her şey yerli yerinde işte, her şey tamam.
Ben,
ben içerdeki adam
yine mutad hünerimi göstereceğim
ve çocukluk günlerimin ince sazıyla
suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla
yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı
seni böyle uzak,
seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi
kafamın içinde duymak...

II

Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar.
Dışarda, bozkırın üstünde birdenbire
taze toprak kokusu, kuş sesleri ve saire...
Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar,
dışarda bozkırın üstünde pırıltılar...
Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet,
suyu donmayan testi
ve sabahları çimentonun üstünde güneş...
Güneş,
artık o her gün öğle vaktine kadar,
bana yakın, benden uzak,
sönerek, ışıldayarak
yürür...
Ve gün ikindiye döner, gölgeler düşer duvarlara,
başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı :
dışarda akşam olur,
bulutsuz bir bahar akşamı...
İşte içerde baharın en kötü saati budur asıl.
Velhasıl
o pul pul ışıltılı derisi, ateşten gözleriyle
bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı
hürriyet denen ifrit...
Bu bittecrübe sabit, karıcığım,
bittecrübe sabit...

III

Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldanmadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım...

NAZIM HİKMET

ÇEKİLMEZ BİR ADAM

Çekilmez bir adam oldum yine
Uykusuz, aksi, lanet
Bir bakıyorsun ki ana avrat söver gibi
Azgın bir hayvan döver gibi
O gün çalışıyorum
Sonra birde bakıyorsun ki
Ağzımda sönük bir cigara gibi tembel bir türkü
Sabahtan akşama kadar sırt üstü yatıyorum ertesi gün
Ve beni çileden çıkarıyor büsbütün
Kendime karşı duyduğum nefret ve merhamet
Çekilmez bir adam oldum yine
Uykusuz, aksi, lanet
Yine her seferki gibi haksızım
Sebep yok olması da imkansız
Bu yaptığım iş ayıp rezalet
Fakat elimde değil
Seni kıskanıyorum.

NAZIM HİKMET

GÖZLERİ SİYAH KADIN

Gözleri siyah kadın o kadar güzelsin ki
Çok sevdiğim başına yemin ediyorum ben
Koyu bir çiçek gibi gözlerin kapanırken
Bir dakika göğsünün üstünde olsa yerim
Ömrümü bir yudumda ellerinden içerim
Gözleri siyah kadın o kadar güzelsin ki.

NAZIM HİKMET

HASRET -01

Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli,
belini sarmayalı,
gözünün içinde durmayalı,
aklının aydınlığına sorular sormayalı,
dokunmayalı sıcaklığına karnının.

Yüz yıldır bekliyor beni
bir şehirde bir kadın.

Aynı daldaydık, aynı daldaydık.
Aynı daldan düşüp ayrıldık.
Aramızda yüz yıllık zaman,
yol yüz yıllık.

Yüz yıldır alacakaranlıkta
koşuyorum ardından.

NAZIM HİKMET

HASRET -02
Denize dönmek istiyorum!
Mavi aynasında suların:
boy verip görünmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!

Gemiler gider aydın ufuklara gemiler gider!
Gergin beyaz yelkenleri doldurmaz keder.
Elbet ömrüm gemilerde bir gün olsun nöbete yeter.
Ve madem ki bir gün ölüm mukadder;
Ben sularda batan bir ışık gibi
sularda sönmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!

NAZIM HİKMET

ebru_kıvançkolik
08-05-08, 23:58
http://img147.imageshack.us/img147/1079/ustayasayggq0.jpg

ebru_kıvançkolik
09-05-08, 00:01
http://www.trtube.com/vi/73745.gif

ebru_kıvançkolik
09-05-08, 00:03
http://img54.imageshack.us/img54/9936/nazmer8.jpg

http://www.siirparki.com/nazimpiraye.jpg

ebru_kıvançkolik
09-05-08, 18:58
BİR CEZAEVİNDE TECRİTTEKİ ADAMIN MEKTUPLARI

I

Senin adını
kol saatimin kayışına tırnağımla kazıdım.
Malum ya, bulunduğum yerde
ne sapı sedefli bir çakı var,
(bizlere âlâtı-katıa verilmez),
ne de başı bulutlarda bir çınar.
Belki avluda bir ağaç bulunur ama
gökyüzünü başımın üstünde görmek
bana yasak...
Burası benden başka kaç insanın evidir?
Bilmiyorum.
Ben bir başıma onlardan uzağım,
hep birlikte onlar benden uzak.
Bana kendimden başkasıyla konuşmak
yasak.
Ben de kendi kendimle konuşuyorum.
Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi
şarkı söylüyorum karıcığım.
Hem, ne dersin,
o berbat, ayarsız sesim
öyle bir dokunuyor ki içime
yüreğim parçalanıyor.
Ve tıpkı o eski
acıklı hikâyelerdeki
yalnayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu yürek,
mavi gözleri ıslak
kırmızı, küçücük burnunu çekerek
senin bağrına sokulmak istiyor.
Yüzümü kızartmıyor benim
onun bu an
böyle zayıf
böyle hodbin
böyle sadece insan
oluşu.
Belki bu hâlin
fizyolojik, psikolojik filân izahı vardır.
Belki de sebep buna
bana aylardır
kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan
bu demirli pencere
bu toprak testi
bu dört duvardır...

Saat beş, karıcığım.
Dışarda susuzluğu
acayip fısıltısı
toprak damı
ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran
bir sakat ve sıska atıyla,
yani, kederden çıldırtmak için içerdeki adamı
dışarda bütün ustalığı, bütün takım taklavatıyla
ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı.

Bugün de apansız gece olacaktır.
Bir ışık dolaşacak yanında sakat, sıska atın.
Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan
bu ümitsiz tabiatın
ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır.
Yine o malum sonuna erdik demektir işin,
yani bugün de mükellef bir daüssıla için
yine her şey yerli yerinde işte, her şey tamam.
Ben,
ben içerdeki adam
yine mutad hünerimi göstereceğim
ve çocukluk günlerimin ince sazıyla
suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla
yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı
seni böyle uzak,
seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi
kafamın içinde duymak...

II

Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar.
Dışarda, bozkırın üstünde birdenbire
taze toprak kokusu, kuş sesleri ve saire...
Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar,
dışarda bozkırın üstünde pırıltılar...
Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet,
suyu donmayan testi
ve sabahları çimentonun üstünde güneş...
Güneş,
artık o her gün öğle vaktine kadar,
bana yakın, benden uzak,
sönerek, ışıldayarak
yürür...
Ve gün ikindiye döner, gölgeler düşer duvarlara,
başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı :
dışarda akşam olur,
bulutsuz bir bahar akşamı...
İşte içerde baharın en kötü saati budur asıl.
Velhasıl
o pul pul ışıltılı derisi, ateşten gözleriyle
bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı
hürriyet denen ifrit...
Bu bittecrübe sabit, karıcığım,
bittecrübe sabit...

III

Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldanmadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım...

ebru_kıvançkolik
09-05-08, 18:59
BULUT MU OLSAM

Denizin üstünde ala bulut
yüzünde gümüş gemi
içinde sarı balık
dibinde mavi yosun
kıyıda bir çıplak adam
durmuş düşünür.

Bulut mu olsam,
gemi mi yoksa?
Balık mı olsam,
yosun mu yoksa? ..
Ne o, ne o, ne o.
Deniz olunmalı, oğlum,
bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla.

ebru_kıvançkolik
09-05-08, 19:02
DÜNYAYI VERELİM ÇOCUKLARA

Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türküler söyliyerek yıldızların arasında
dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler

ebru_kıvançkolik
09-05-08, 19:04
KIZIL SAÇLISINA

Pembe yanaklı al dudaklı bir karım olursa eğer..
Olursa 24 ayar ahlaklı..
Anama bakar gibi bakar..
İlaha tapar gibi taparım..!

Ama...!
Kalleş çıkarsa karım..
Anam avradım olsun bir teneke benzin döker yakarım...!

Kimine göre kadın..!
Soğuk kış gecelerinde sarılıp yatmak içindir..

Kimine göre kadın..!
Sıcak harman gecelerinde zil takıp oynatmak içindir..

Kimine göre kadın..!
Ömür boyunca omuzumuzda taşıdığımız..
En büyük sevabımız ve en büyük vebalimizdir..

Ama sen KADINIM..!
Benim için sen..
Ne o..
Ne bu..
Şusun sen..!
Benim can yoldaşım kavga arkadaşımsın...

ebru_kıvançkolik
09-05-08, 19:06
NE GÜZEL ŞEY HATIRLAMAK SENİ

Ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...

Ne güzel şey hatırlamak seni:
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının...
İçimde ikinci bir insan gibidir
seni sevmek saadeti...
Parmakların ucunda kalan kokusu sarduya yaprağının,
güneşli bir rahatlık
ve etin daveti:
kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
sıcak koyu bir karanlık...

Ne güzel şey hatırlamak seni,
yazamak sana dair,
hapiste sırt üstü yatıp seni düşünmek:
filanca gün, falanca yerde söylediğin söz,
kendisi değil
edasındaki dünya...

Ne güzel şey hatırlamak seni.
Sana tahtadan birşeyler oymalıyım yine:
bir çekmece
bir yüzük,
ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
Ve hemen
fırlayarak yerimden
penceremde demirlere yapışarak
hürriyetin sütbeyaz maviliğine
sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...

Ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinde,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...

ebru_kıvançkolik
09-05-08, 19:07
SENİN RESMİNİ BEN YAPACAĞIM

Kimseler yapamaz senin resmini
Kıyıdan açılanın tanyerinden esenin
Aramasınlar seni renklerin atlıkarıncasında
Dayanmış tahta parmaklığa bir bağ taraçasında iklimler

Bizden en uzak gezegenin kederi
Aramasınlar seni uyaklarında ışıkla gölgenin
Sen oyunun dışındasın oylumların da yüzeylerinde
Bir yerlerde bir sevinç günün birinde fışkırır

Kimseler yapamaz senin resmini
Kıyıdan açılanın tan yerinden esenin
Sen kendi resmini kendin de yapamazsın
Gümüş kanatlı bir balık sıçrıyor enginde

Aynaların içine girip ötelere gitme boşu boşuna geceleri
Yitirilmiş erkekler gelir kadınlar koğuşuna geceleri
Sen kendi resmini kendin de yapamazsın
Bir açılıp bir kapanır kapılar yüreğinde

Senin resmini ben yapacağım...

ebru_kıvançkolik
09-05-08, 19:12
ŞAŞIP KALMAK

Sevebilirim,
hem de nasıl,
dile benden ne dilersen,
canımı, gözlerimi

Kızabilirim,
ağzım köpürmez,
ama devenin öfkesi haltetmiş benimkinin yanında,
devenin öfkesi, kinciliği değil.

Anlayabilirim
çoğu kere burnumla,
yani en karanlığın, en uzaktakinin bile kokusunu alarak
ve döğüşebilirim,
doğru bulduğum, haklı bulduğum, güzel bulduğum herşey için, herkes için,
yaşım başım buna engel değil,
ama gel gör ki çoktan unuttum şaşıp kalmayı.
Şaşkınlık, alabildiğine yuvarlak açık ve alabildiğine genç gözleriyle bırakıp gitti beni.
Yazık.

ebru_kıvançkolik
09-05-08, 19:14
SEVGİLİM YALAN SÖYLERSEM

Sevgilim yalan söylersem sana
Kopsun ve mahrum kalsın dilim
Seni seviyorum demek bahtiyarlığından

Sevgilim yalan yazarsam sana
Kurusun ve mahrum kalsın elim
Okşayabilmek saadetinden seni

Sevgilim yalan söylerse sana gözlerim
İki nadim gözyaşı gibi avuçlarıma aksınlar
Ve göremesinler seni bir daha

ebru_kıvançkolik
09-05-08, 19:16
KADINLARIMIZ

Toprak öyle bitip tükenmez, /dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişemeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşaleden tekerlekleriyle
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık kısacıktılar
ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
toprak,
toprak,
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
oyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
birbirlerinden gizleyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehriban başlı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve onbeşlik şaraplenin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üzerinden Afyon`a doğru.

ebru_kıvançkolik
12-05-08, 18:19
http://img89.imageshack.us/img89/6307/nazim1pp.jpg

ebru_kıvançkolik
12-05-08, 18:21
http://www.sak.itu.edu.tr/resimler/hikmet/images/71_jpg.jpg

ebru_kıvançkolik
12-05-08, 18:23
http://www.68dayanisma.org/ftp_folder/area/nazim01.JPG

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 12:13
http://www.ortakantin.com/photos/groups/2/225_20073_3_23_57_14.jpg

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 12:20
NAZIM HİKMET KRONOLOJİSİ

1902 : 15 Ocak'ta Selânik'te dünyaya gelir.
1913 : "Feryad-ı Vatan" başlığını taşıyan ilk şiirini yazar. Galatasaray Sultanisi'nde ortaokula başlar.
1914 : Ekonomik nedenlerle Nişantaşı Sultanisi'ne geçer.
1917 : Bahriye Mektebine girer.
1918 : İlk kez bir şiiri yayınlanır. Yeni Mecmua'da yayınlanan bu ilk şiiri "Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı" başlığını taşır.
1920 : Bahriye'yi bitirmesine birkaç ay kala sağlık nedeniyle ayrılmak zoruna kalır. İstanbul işgal altındadır.
Arkadaşı Vâ-lâ Nurettin ile birlikte gizlice Anadolu'ya geçer. Ankara Hükümeti tarafından Bolu'ya öğretmen olarak atanır.
1921 : Azerbaycan üzerinden Moskova'ya gider. Devrimin ilk yıllarına tanık olur. Ekonomi politik öğrenim görür. Sanat çalışmalarına katılır.
1924 : Moskova'da yayınlanan ilk şiir kitabı "28 Kânunisani" sahnelenir. 12 Mart günü Pravda'da bu gösteri övgüyle yer alır. Türkiye'ye döner ve Aydınlık Dergisi'nde çalışmaya başlar.
1925 : Ankara İstiklâl Mahkemesi'nde gizli örgüt üyesi olduğu gerekçesiyle yokluğunda yargılanarak "on beş yıl küreğe konulma cezası" verilir. Bu durum onun ülkeden ayrılmasına yol açar. Moskova'ya gider.
1926 : Viyana'ya geçerek ileride suçlanmasına konu olarak "parti" toplantısına katılır. Türk Ceza Kanunu'nun yürürlüğe girmesiyle, "küreğe konulma" cezası ortadan kalkar.
1927 : Katılmış olduğu "Viyana Konferansı" nedeniyle İstanbul Ceza Mahkemesi'nde yokluğunda yargılanır. Üç ay hapis cezası verilir.
1928 : Yurda dönmek üzere Moskova'daki Büyükelçiliğe başvurur. Pasaport almak istemektedir. Ancak kendisine yanıt verilmez bunun üzerine gizlice sınırı geçerse de Hopa'da yakalanır. İstanbul üzerinden Ankara'ya götürülür. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi'nde, daha önce yokluğunda yapılan yargılamalar yinelenir. Üç ay hapis cezası verilir. Cezaevinde geçirdiği süre gözönüne alınarak serbest bırakılır.
1929 : Resimli Ay Dergisi'nde çalışır. İlk şiir kitabı "835 Satır" yayınlanır. Bunu diğerleri izler.
1930 : "Sesini Kaybeden Şehir" başlıklı şiir için dava açılır. Yargıtayca aklanır.
1931 : "1+1=1", "835 Satır", "Jokond ile Si-Ya-U" ile bir kez daha "Sesini Kaybeden Şehir" ve "Varan 2" adlı kitapları hakkında dava açılır. Hepsinden aklanır.
1932 : "Kafatası" oyunu İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda sahneye konur.
1933 : "Gece Gelen Telgraf" şiirinden dolayı yargılanır. Altı ay üç gün hapis cezası verilir. Babası bir kaza sonrası ölür. Onun ölümü üzerine "Hiciv Vadisinde Bir Tecrübei Kalemiye" başlıklı şiiri yazar. Şiirde babasının patronu Süreyya Paşa'ya hakaret ettiği gerekçesiyle hakkında dava açılır. Bir yıl hapis, 200 lira para cezasına çarptırılır. Bu sıralarda "gizli örgüt" kurduğu savıyla Bursa Ağır Ceza Mahkemesi'nde açılan ayrı bir davada idamı
istenir. Dört yıl ağır hapisle cezalandırılır.
1934 : Cumhuriyetin 10. Yılı nedeniyle çıkarılan af yasasından yararlanır. Serbest bırakılır.
1936 : Gizli örgüt kurmak ve yönetmek savıyla yargılanır ve aklanır.
1937 : "Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı" yayınlanır.
1938 : Askeri öğrencileri isyana teşvik suçlamasıyla da "Donanma" davaları açılır. Toplam 28 yıl 4 ay ağır hapisle cezalandırılır.
1941 : Bursa'da "Memleketimde İnsan Manzaraları" nı yazmaya başlar.
1943 : Cezaevi arkadaşı Orhan Kemal tahliye olur. Balaban'ın resim çalışmalarına yardımcı olur, yetişmesini sağlar.
1944 : Karaciğer ve kalp rahatsızlıkları başlar.
1949 : Basında haksız mahkumiyetine ilişkin yazılar artmaya başlar. Ahmet Emin Yalman, Vatan Gazetesi'nde "Tevfik Fikret ve Nâzım Hikmet" başlığını taşıyan bir yazı yayımlayarak dikkatleri Nâzım'ın haksız mahkumiyeti çeker.
1950 : Yurt içinde ve dışında çeşitli kuruluşlarca "Nazım'a Özgürlük Kampanyaları" açılır. Meclis'in gündeminde bulunan Af Kanunu'nu çıkarmadan tatile girmesi üzerine, Nazım, 8 Nisan'da açlık grevine başlar. Aynı gün, Bursa'dan İstanbul'a Paşakapısı Cezaevi'ne götürülür. 23 Nisan'da grevini avukatlarının isteği üzerine geçici olarak durdurur. Ağır hastadır, doktorlar üç ay bir hastanede tedavi görmesi gerektiğini belirtirler. Ancak durumunda hiçbir değişiklik olmayınca 2 Mayıs'ta yeniden greve başlar. Açlık grevi kamuoyunda büyük yankı uyandırır. İmza kampanyaları başlatılır. "Nâzım Hikmet adlı bir dergi çıkarılır 9 Mayıs'ta annesi Celile Hanım 10 Mayıs'ta şair Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rıfat açlık grevine başlarlar. 14 Mayıs seçimleri sonucunda ortaya çıkan yeni durum üzerine, 19 Mayıs'ta greve ara verir. Çıkarılan Genel Af Kanunu'yla serbest bırakılır. 22 Kasım'da Dünya Barış Konseyi tarafından Pablo Picasso, Paul Robeson, Wanda Jakubowska ve Pablo Neruda'yla birlikte "Uluslararası Barış Ödülü"nü almaya hak kazandığı açıklanır. Kendisinin katılamadığı törende ödülünü
Neruda alacaktır.
1951 : Oğlu Memed dünyaya gelir. Askere çağrılır, 49 yaşındadır ve hastadır. Üstelik askeri okulda öğrenci olarak geçirdiği sürelerin yasa gereği askerliğe sayılması gerekmektedir. Yaşamına yönelik tehditler üzerine ülkeden ayrılır. 15 Ağustos günü resmi gazetede, Bakanlar Kurulu kararıyla "yurttaşlıktan çıkarıldığı" duyurulur. Dünya Barış Konseyi'nin bir yıl önce kendisine verdiği "Uluslararası Barış Ödülünü" Prag'da düzenlenen bir törenle alır.
1952 : Çine'e gider. Ancak hastalanınca gezisini yarım bırakmak zorunda kalır. Enfaktüs geçirmiştir. Dört ay yatar. Bundan sonraki yaşamı artık doktor gözetiminde geçecektir.
1953 : Uluslar arası toplantılara katılmayı sürdürür. "Bir Aşk Masalı" oyunu Moskova'da sahnelenir. Bunu diğer oyunlarının sahnelenmesi izler.
1958 : Paris'e gider. Aralarında Aragon ve Picasso'nun da bulunduğu çok sayıda yazar ve sanatçıyla görüşür.
1962 : Sovyet Yazarlar Birliği tarafından 60. yaş günü kutlanır. Yazarlar Evi'nde düzenlenen gecenin ertesinde Politeknik Müzesi'nde, okuyucuları için ikinci bir toplantı gerçekleştirilir. Gecenin yöneticiliğini İlya Ehrenburg yapar.
1963 : Afrika'ya, Tanganika'ya gider. "Cenaze Merasimim" başlıklı şiirini kaleme alır. (Nisan) 3 Haziran sabahı Moskova'da evinde ölür.

rebelious_dark
19-05-08, 22:49
4 Eylül 1945

En güzel deniz :
henüz gidilmemiş olanıdır.
En güzel çocuk :
henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz :
henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz :
henüz söylemememiş olduğum sözdür...

rebelious_dark
19-05-08, 22:51
ebrucum cnm yazıların için saol

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 22:52
canım kırmayıp geldiğin için sağol seninde emeğine sağlık...

rebelious_dark
19-05-08, 22:55
saol cnm ya ne demek

rebelious_dark
19-05-08, 22:57
18 Ekim 1945

Kale kapısıdan çıkarken ölümle buluşmak üzre,
son defa dönüp baktığımızda şehre,
sevgilim, şu sözleri söyleyebileceğiz :
"- Pek de öyle güldürmedinse de yüzümüzü,
çalıştık gücümüzün yettiği kadar
seni bahtiyar
kılalım diye.
Devam ediyor bahtiyarlığa doğru gidişin,
devam ediyor hayat.
İçimiz rahat,
gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk,
gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi,
işte geldik gidiyoruz
şen olasın Halep şehri..."

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 22:59
Güney Dağlarının Hatırasında Kalan

Kuzeyden indim bu güney dağlarının memleketine ikindi üzeri...
Yanımda genç, ak bir kadın vardı,
Yüzüne mavi bir tanyeri gibi çekilmiş olan gözleri,
Dümdüz saman sarısı saçlarıyla...
Kuzeyden indim bu güney dağlarının memleketine ikindi üzeri.

Bu dağlar,
insanların, ineklerin, kamyonların arasında yaşıyorlardı.
Söğütler, elmalar, meşeler ve çam ağaçlarıyla,
kaplanlar ve alabalıklarla beraber.

Bu dağlar,
karlıydılar, güneşliydiler, kırmızı ve koyu yeşildiler,
yıkılmış hisarları vardı.

Bu dağlar,
okul defterlerinin yaprakları arasında yaşıyorlardı,
sanatoryumların ve devlet mağazalarının içinde,
kıvrım kıvrım asfalt yollarla tahta köprülerin arasında.

Bu dağlar,
vurulmuş yabankeçilerinin yarasında,
ve göllerin dibinde yaşıyorlardı.

Ve artık
bir kadın vardı,
Yüzüne mavi bir tanyeri gibi çekilmiş gözleriyle
ak bir kadın...

Ve artık biliyorum
yalnız bu mavi tanyeri kalacak aklında
bu güney dağlarının...

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 23:00
Kırkıncı Yılımız

Hepimiz kırk yıl önce doğduk,
kırk yıl önce sabahleyin
kırk yıl önce gün ışırken Bedreddin'in İznik Gölü'nde
çamlı bellerinden birinde Köroğlu'nun
ve Sibirya'dan, esirlikten dönen Bolşevik Osman
pusuya düşürürken Urfa yolunda seher vakti Fıransızı.

Hepimiz kırk yaşındayız
yirmisine basanımız da
altmışını geçenimiz de
atılıp ölenimiz de İstanbul'da Müdüriyet penceresinden.

Bu kırkıncı yılımızda
ne bir ormanız
ne şose boyunda tek tük kavak ağacı
bir tarlayız tohumu saçılmış.

Hepimiz kırkına bastık bu sabah
hapiste yatanımız,
işyerindekilerimiz, muhacirimiz.
Hepimiz kırkına bastık bu sabah.
Yoldaşlar yeni yeni yıllara!

rebelious_dark
19-05-08, 23:00
Bu bir türkü:-
toprak çanaklarda
güneşi içenlerin türküsü!
Bu bir örgü:-
alev bir saç örgüsü!
kıvranıyor;
kanlı; kızıl bir meş'ale gibi yanıyor
esmer alınlarında
bakır ayakları çıplak kahramanların!
Ben de gördüm o kahramanları,
ben de sardım o örgüyü,
ben de onlarla
güneşe giden
köprüden
geçtim!
Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi.
Ben de söyledim o türküyü!

Yüreğimiz topraktan aldı hızını;
altın yeleli aslanların ağzını
yırtarak
gerindik!
Sıçradık;
şimşekli rüzgâra bindik!.
Kayalardan
kayalarla kopan kartallar
çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını.
Alev bilekli süvariler kamçılıyor
şaha kalkan atlarını!


Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!


Düşmesin bizimle yola:
evinde ağlayanların
göz yaşlarını
boynunda ağır bir
zincir
gibi taşıyanlar!
Bıraksın peşimizi
kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!

İşte:
şu güneşten
düşen
ateşte
milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!

Sen de çıkar
göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten
düşen
ateşe fırlat;
yüreğini yüreklerimizin yanına at!


Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!


Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
toprak kokuyor bakır sakallarımız!
Neş'emiz sıcak!
kan kadar sıcak,
delikanlıların rüyalarında yanan
o «an»
kadar sıcak!
Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak,
ölülerimizin başlarına basarak
yükseliyoruz
güneşe doğru!

Ölenler
döğüşerek öldüler;
güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!


Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaaaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!


Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor!
Kalın tuğla bacalar
kıvranarak
ötüyor!
Haykırdı en önde giden,
emreden!
Bu ses!
Bu sesin kuvveti,
bu kuvvet
yaralı aç kurtların gözlerine perde
vuran,
onları oldukları yerde
durduran
kuvvet!
Emret ki ölelim
emret!
Güneşi içiyoruz sesinde!
Coşuyoruz,
coşuyor!..
Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde
mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!


Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaaaaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!



Toprak bakır
gök bakır.
Haykır güneşi içenlerin türküsünü,
Hay-kır
Haykıralım!

NAZIM HİKMET

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 23:02
Mavi Liman

Çok yorgunum, beni bekleme kaptan.
Seyir defterini başkası yazsın.
Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman.
Beni o limana çıkaramazsın...

rebelious_dark
19-05-08, 23:03
HENÜZ VAKİT VARKEN GÜLÜM (28368 Hit)

Henüz vakit varken, gülüm
Paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken, gülüm,
yüreğim dalındayken henüz,
ben bir gece, şu Mayıs gecelerinden biri
Volter rıhtımında dayayıp seni duvara
öpmeliyim ağzından
sonra dönüp yüzümüzü Notrdam'a
çiçeğini seyretmeliyiz onun,
birden bana sarılmalısın, gülüm,
korkudan, hayretten, sevinçten
ve de sessiz sessiz ağlamalısın,
yıldızlar da çiselemeli,
incecikten bir yağmurla karışarak.
Henüz vakit varken, gülüm,
Paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken, gülüm,
yüreğim dalındayken henüz,
şu Mayıs gecesi rıhtımdan geçmeliyiz
söğütlerin altından, gülüm,
ıslak salkım söğütlerin.
Paris'in en güzel bir çift sözünü söylemeliyim sana,
en güzel, en yalansız,
sonra da ıslıkla bir şey çalarak
gebermeliyim bahtiyarlıktan
ve insanlara inanmalıyız.
Yukarda taştan evler,
girintisiz, çıkıntısız,
birbirine bitişik
ve duvarları ayışığından
ve dimdik pencereleri ayakta uyukluyor
ve karşı yakada Luvur
aydınlanmış ışıklarla
aydınlanmış bizim için
billur sarayımız...

Henüz vakit varken, gülüm,
Paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken, gülüm,
yüreğim dalındayken henüz,
şu Mayıs gecesi rıhtımda, depolarda
kırmızı varillere oturmalıyız.
Karşıda karanlığa giren kanal.
Bir şat geçiyor,
selamlıyalım gülüm,
geçen sarı kamaralı şatı selamlıyalım.
Belçika'ya mı yolu, Hollanda'ya mı?
Kamaranın kapısında ak önlüklü bir kadın
tatlı tatlı gülümsüyor.

Henüz vakit varken, gülüm,
Paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken, gülüm...
Parisliler, Parisliler,
Paris yanıp yıkılmasın...

NAZIM HİKMET

rebelious_dark
19-05-08, 23:05
KOSMOSUN KARDEŞLİĞİ ADINA (7294 Hit)

Kosmosda bizden başka düşünen var mı
var
bize benzer mi
bilmiyorum
belki bizden güzeldir
bizona benzer mesela ama çayırdan nazik
belki de akarsuyun şankına benzer
belki çirkindir bizden
karıncaya benzer mesala ama tıraktörden iri
belki de kapı gıcırtısına benzer
belki ne güzeldir bizden ne de çirkin
belki tıpatıp bize benzer
ve yıldızlardan birinde
hangisinde bilmiyorum
yıldızlardan birinde konuşacak elçimiz
hangi dilde bilmiyorum
yıldızlardan birinde konuşacak elçimiz onunla
Tovariş diyecek
söze bu sözle başlayacak biliyorum
Tovariş diyecek
ne üs kurmaya geldim yıldızına
ne petrol ne yemiş imtiyazı istemeğe
Kola-kola satacak da değilim
selamlamaya geldim seni yeryüzü umutları adına,
bedava ekmek ve bedava karanfil adına
mutlu emeklerde mutlu dinlenmeler adına
"Yarin yanağından gayrı her yerde her şeyde hep beraber"
diyebilmek adına
evlerin
yurtların
dünyaların
ve kosmosun kardeşliği adına

NAZIM HİKMET

rebelious_dark
19-05-08, 23:07
SENİN RESMİNİ BEN YAPACAĞIM (32874 Hit)

Kimseler yapamaz senin resmini
Kıyıdan açılanın tanyerinden esenin
Aramasınlar seni renklerin atlıkarıncasında
Dayanmış tahta parmaklığa bir bağ taraçasında iklimler

Bizden en uzak gezegenin kederi
Aramasınlar seni uyaklarında ışıkla gölgenin
Sen oyunun dışındasın oylumların da yüzeylerinde
Bir yerlerde bir sevinç günün birinde fışkırır

Kimseler yapamaz senin resmini
Kıyıdan açılanın tan yerinden esenin
Sen kendi resmini kendin de yapamazsın
Gümüş kanatlı bir balık sıçrıyor enginde

Aynaların içine girip ötelere gitme boşu boşuna geceleri
Yitirilmiş erkekler gelir kadınlar koğuşuna geceleri
Sen kendi resmini kendin de yapamazsın
Bir açılıp bir kapanır kapılar yüreğinde

Senin resmini ben yapacağım...

NAZIM HİKMET

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 23:08
Teftiş

Sayfada saygıyla göze çarpsın diye
komuşlar fotoğrafı baş köşeye.
İzmir'de, Kordon'da, Memetleri teftiş.
Vakit öğle, hava sıcak, gün uzun belli.
Önde Amerikan paşası kafayı dikmiş
ve sırmalı şapkasında eli
kasap bıçağı gibi parlıyor keskin, geniş
ve küfredip sesini duyuyorum
toprağıma tokat gibi inen adımlarının.
Türk paşası on beş adım geride.
Yüzünü göremiyorum, gölgeli.
Belki alışmış,
belki utanıyor, belki öfkeli.
Memetlere bakıyorum :
Dişleri kenetli, gözleri karanlık,
gözleri dikilmiş yere.
Sanıyorum yakındır, bir daha çıkmayacaklar
İzmir'de, Kordonboyu'nda böyle teftişlere...

rebelious_dark
19-05-08, 23:09
15 ocak 1902’de Selanik’te dünyaya gelen Nazım Hikmet Ran, ‘Feryad-ı Vatan’ başlığını taşıyan ilk şiirini 1913’te yazar. Aynı yıl Galatasaray Sultanisi’nde ortaokula başlar. Heybeliada Bahriye Mektebi’ne 1917’de girer. Yeni Mecmua’da yayınlanan ilk şiiri ‘Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı’ başlığını taşır. Sağlık nedeniyle Bahriye’yi bitirmesine birkaç ay kala ayrılmak zorunda kalır. Bu sırada Hamidye Kruvazör’ünde güverte subayıdır. Bolu’ya öğretmen olarak atanır. Daha sonra Batum üzerinden Moskova’ya giderek Doğu Emekçileri Kominist Üniversitesi’ne yazılır. Burada siyasal bilimler ve iktisat okur. 1921’de gittiği Moskova’da devrimin ilk yıllarına tanık olur. 1924’te Moskova’da yayınlanan ilk şiir kitabı ’28 Kanunisani’ sahnelenir. Aynı yıl Türkiye’ye döner ve Aydınlık Dergisi’nde çalışmaya başlar. Aynı dergide yayınlanan şiir ve yazılarından dolayı on-beş yıl hapsi istenince yeniden Sovyetler Birliği’ne gider. 1928’de af kanunundan yararlanır ve yurda geri döner. Bu kez Resimli Ay dergisinde çalışmaya başlar. 1938’de yirmi-sekiz yıl hapis cezasına çarptırılır. Çankırı ve Bursa cezaevlerinde yatar. 1950’de özgürlüğüne kavuştuysa da sürekli takip altındadır. Askere alınması kararlaştırılınca Romanya üzerinden Moskova’ya geçer. Sağlığı gittikçe daha da kötüleşir. Kırk-dokuz yaşındadır. 1951’de T.C. vatandaşlığından çıkarılır. 3 haziran 1963’te bir kalp krizi sonucu Moskova’da hayatı sona erer.

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 23:10
Rubailer - I. Bölüm

1
Bir gerçek âlemdi gördüğün ey Celâleddin, heyûlâ filân değil,
uçsuz bucaksız ve yaratılmadı, ressamı illetî-ûlâ filân değil.
Ve senin kızgın etinden kalan rubailerin en muhteşemi :
«Suret hemi zıllest...» filân diye başlayan değil...

2
Ruhum ne ondan önce vardı, ne ondan ayrı bir sırrın kemâlidir,
ruhum onun, o dışımdaki âlemin bende akseden hayâlidir.
Ve aslından en uzak ve aslına en yakın hayâl
bana ışığı vuran yârimin cemâlidir...

3
Sevgilimin hayâli dile geldi aynanın üzerinde :
«- O yok, ben varım,» - dedi bana günün birinde.
Vurdum, düştü parçalandı ayna, kayboldu hayâl
ve lâkin çok şükür sevgilim duruyor yerli yerinde...

4
Muşambanın üstüne resmini bir kerecik çizdim ama
günde bin kere resmin çıktı bende tepemden tırnağıma,
fakat ne tuhaf şey hayâlin onda daha çok kalacak
benden uzun ömürlüdür muşamba...

5
Sarılıp yatmak mümkün değil bende senden kalan hayâle.
Halbuki sen orda, şehrimde gerçekten varsın etinle kemiğinle
ve balından mahrum edildiğim kırmızı ağzın, kocaman gözlerin gerçekten var
ve âsi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki dokunamıyorum bile...

6
Öptü beni : «- Bunlar, kâinat gibi gerçek dudaklardır,» - dedi.
«Bu ıtır senin icâdın değil, saçlarımdan uçan bahardır,» - dedi.
«İster gökyüzünde seyret, ister gözlerimde :
«körler onları görmese de, yıldızlar vardır,» - dedi...

7
Bu bahçe, bu nemli toprak, bu yasemin kokusu, bu mehtaplı gece
pırıldamakta devâmedecek ben basıp gidince de,
çünkü o ben gelmeden, ben geldikten sonra da bana bağlı olmadan vardı
ve bende bu aslın sureti çıktı sadece...

8
«- Paydos...» - diyecek bize bir gün tabiat anamız, -
«gülmek, ağlamak bitti çocuğum...»
Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak :
görmeyen, konuşmayan, düşünmeyen hayat...

9
Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha,
güzelim dünya elvedâ,
ve merhaba
k â i n a t . . .

10
Balla dolu petek
yani gözlerin güneşle dolu...
Gözlerin, sevgilim, gözlerin toprak olacak yarın,
bal başka petekleri doldurmakta devâmedecek...

11
Ne nurdan
ne çamurdan,
sevgilim, kedisi ve kedinin boynundaki boncuk
yuğrumlarındaki farkla hepsi aynı hamurdan...

12
Lahana, otomobil, veba mikrobu ve yıldız
hep hısım akrabayız.
Ve ey güneş gözlü sevgilim, «Cotigo, ergo sum»1 değil
bu haşmetli ailede varız da düşünebilmekteyiz...

1 Düşünüyorum, demek ki varım.

13
Aramızda sadece bir derece farkı var,
işte böyle kanaryam,
sen kanatları olan, düşünemeyen kuşsun,
ben elleri olan, düşünebilen adam...

rebelious_dark
19-05-08, 23:10
AÇLIK ORDUSU YÜRÜYOR

Açlık ordusu yürüyor
yürüyor ekmeğe doymak için
ete doymak için
kitaba doymak için
hürriyete doymak için.

Yürüyor köprüler geçerek kıldan ince kılıçtan keskin
yürüyor demir kapıları yırtıp kale duvarlarını yıkarak
yürüyor ayakları kan içinde.

Açlık ordusu yürüyor
adımları gök gürültüsü
türküleri ateşten
bayrağında umut
umutların umudu bayrağında.

Açlık ordusu yürüyor
şehirleri omuzlarında taşıyıp
daracık sokakları karanlık evleriyle şehirleri
fabrika bacalarını
paydostan sonralarının tükenmez yorgunluğunu taşıyarak.

Açlık ordusu yürüyor
ayı ini köyleri ardınca çekip götürüp
ve topraksızlıktan ölenleri bu koskoca toprakta.

Açlık ordusu yürüyor
yürüyor ekmeksizleri ekmeğe doyurmak için
hürriyetsizleri hürriyete doyurmak için açlık ordusu yürüyor
yürüyor ayakları kan içinde.

9 Ağustos 1962

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 23:12
Rubailer - II. Bölüm

1
«- Şarapla doldur tasını, tasın toprakla dolmadan,» - dedi Hayyam.
Baktı ona gül bahçesinin yanından geçen uzun burunlu, yırtık pabuçlu adam :
«- Ben, bu nimetleri yıldızlarından çok olan dünyada açım,» - dedi,
«şaraba değil, ekmek almaya bile yetmiyor param...»

2
Ölümü, ömrün kısalığını tatlı bir kederle düşünerek
şarap içmek lâle bahçesinde, ayın altında...
Bu tatlı keder doğduk doğalı nasibolmadı bize :
bir kenar mahallede, simsiyah bir evde, zemin katında...

3
Ömür gelip geçiyor, vakti ganimet bil uyanılmaz uykulara varmadan :
yâkut şarabı billûr kadehe doldur, seher vaktidir ey delikanlı uyan...
Perdesiz, buz gibi odasında uyandı delikanlı,
gecikmeyi affetmeyen fabrikanın canavar düdüğüydü uğuldayan...

4
Geçmiş günün hasretini çekmem
- yalnız bir yaz gecesi bir yana -
ve gözümün son mavi pırıltısı bile
gelecek günün müjdesini verecek sana...

5
Ben, bir insan,
ben, Türk şairi komünist Nâzım Hikmet ben,
tepeden tırnağa iman,
tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibâret ben...

6
Ben, spiker, konuştum,
sesim bir tohum gibi ağır ve çıplak :
- Kalbimin saat ayarını veriyorum,
gonga tam şafak vakti vurulacak.

rebelious_dark
19-05-08, 23:12
BİR CEZAEVİNDE, TECRİTTEKİ ADAMIN MEKTUPLARI



1

Senin adını
kol saatımın kayışına tırnağımla kazıdım.
Malum ya, bulunduğum yerde
ne sapı sedefli bir çakı var,
(bizlere âlâtı-katıa verilmez),
ne de başı bulutlarda bir çınar.
Belki avluda bir ağaç bulunur ama
gökyüzünü başımın üstünde görmek
bana yasak...
Burası benden başka kaç insanın evidir?
Bilmiyorum.
Ben bir başıma onlardan uzağım,
hep birlikte onlar benden uzak.
Bana kendimden başkasıyla konuşmak
yasak.
Ben de kendi kendimle konuşuyorum.
Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi
şarkı söylüyorum karıcığım.
Hem, ne dersin,
o berbat, ayarsız sesim
öyle bir dokunuyor ki içime
yüreğim parçalanıyor.
Ve tıpkı o eski
acıklı hikâyelerdeki
yalnayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu yürek,
mavi gözleri ıslak
kırmızı, küçücük burnunu çekerek
senin bağrına sokulmak istiyor.
Yüzümü kızartmıyor benim
onun bu an
böyle zayıf
böyle hodbin
böyle sadece insan
oluşu.

Belki bu hâlin
fizyolojik, psikolojik filân izahı vardır.
Belki de sebep buna
bana aylardır
kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan
bu demirli pencere
bu toprak testi
bu dört duvardır...

Saat beş, karıcığım.
Dışarda susuzluğu
acayip fısıltısı
toprak damı
ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran
bir sakat ve sıska atıyla,
yani, kederden çıldırtmak için içerdeki adamı
dışarda bütün ustalığı, bütün takım taklavatıyla
ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı.

Bugün de apansız gece olacaktır.
Bir ışık dolaşacak yanında sakat, sıska atın.
Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan
bu ümitsiz tabiatın
ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır.
Yine o malum sonuna erdik demektir işin,
yani bugün de mükellef bir daüssıla için
yine her şey yerli yerinde işte, her şey tamam.
Ben,
ben içerdeki adam
yine mutad hünerimi göstereceğim
ve çocukluk günlerimin ince sazıyla
suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla
yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı
seni böyle uzak,
seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi
kafamın içinde duymak...


2

Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar.
Dışarda, bozkırın üstünde birdenbire
taze toprak kokusu, kuş sesleri ve saire...
Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar,
dışarda bozkırın üstünde pırıltılar...
Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet,
suyu donmayan testi
ve sabahları çimentonun üstünde güneş...
Güneş,
artık o her gün öğle vaktine kadar,
bana yakın, benden uzak,
sönerek, ışıldayarak
yürür...
Ve gün ikindiye döner, gölgeler düşer duvarlara,
başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı :
dışarda akşam olur,
bulutsuz bir bahar akşamı...
İşte içerde baharın en kötü saatı budur asıl.
Velhasıl
o pul pul ışıltılı derisi, ateşten gözleriyle
bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı
hürriyet denen ifrit...
Bu bittecrübe sabit, karıcığım,
bittecrübe sabit...

3

Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldanmadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım...

1938

naz_özge12
19-05-08, 23:13
Pablo Neruda (1904-1973) Şilili şair

GÜZ ÇİÇEKLERİNDEN NÂZIM'A ÇELENK

Niçin öldün Nâzım?
Ne yaparız şimdi biz
şarkılarından yoksun?
Nerde buluruz başka bir pınar ki
onda bizi karşıladığın gülümseme olsun?
Seninki gibi ateşle su karışık
acıyla sevinç dolu,
gerçeğe çağıran bakışı nerde bulalım?

Kardeşim,
öyle derin duygular, düşünceler yarattın ki bende,
denizden esen acı rüzgâr
kapacak olsa bunları
bulut gibi, yaprak gibi sürüklenir,
yaşarken seçtiğin
ve ölümden sonra sana barınak olan
oraya, uzak toprağa düşerler.

Al sana bir demet Şili kasımpatlarından,
al güney denizleri üstündeki ayın soğuk parlaklığını,
halkların savaşını, kendi dövüşümü
ve yurdumun kederli davullarının boğuk gürültüsünü
kardeşim benim, dünyada nasıl yalnızım sensiz,
çiçek açmış kiraz ağacının altınına benzeyen yüzüne hasret,
benim için ekmek olan, susuzluğumu gideren, kanıma güç
veren dostluğundan yoksun.

Hapisten çıktığında karşılaşmıştık seninle,
zorbalık ve acı kuyusu gibi loş hapisten,
zulmün izlerini görmüştüm ellerinde,
kinin oklarını aramıştım gözlerinde,
ama parlak bir yüreğin vardı,
yara ve ışık dolu bir yürek.

Ne yapayım ben şimdi?
Tasarlanabilir mi dünya
her yana ektiğin çiçekler olmadan?
Nasıl yaşamalı seni örnek almadan,
senin halk zekânı, ozanlık gücünü duymadan?
Böyle olduğun için teşekkürler,
teşekkürler türkülerinle yaktığın ateş için.







Gerçekten çok duyguLayıcı...

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 23:13
Rubailer - III. Bölüm

1
İnsan
ya hayrandır sana, ya düşman.
Ya hiç yokmuşsun gibi unutulursun
ya bir dakka bile çıkmazsın akıldan...

2
Çürüksüz ve cam gibi berrak bir kış günü
sımsıkı etini dişlemek sıhhatli, beyaz bir elmanın.
Ey benim sevgilim, karlı bir çam ormanında nefes almanın
bahtiyarlığına benzer seni sevmek...

3
Kim bilir belki bu kadar sevmezdik birbirimizi
uzaktan seyredemeseydik ruhunu birbirimizin.
Kim bilir felek ayırmasaydı bizi birbirimizden
belki bu kadar yakın olmazdık birbirimize...

4
Gün iyiden iyiye ışıdı artık,
tortusu dibe çöken bir su gibi duruldu, berraklaştı ortalık.
Sevgilim, sanki seninle yüz yüze geldim birdenbire :
aydınlık, alabildiğine aydınlık...

rebelious_dark
19-05-08, 23:14
BİR GEMİCİ TÜRKÜSÜ


Rüzgâr,
yıldızlar
ve su.
Bir Afrika rüyasının uykusu
düşmüş dalgalara.
Işıltılı, kara
bir yelken gibi ince
direğinde geminin.
Geçmekteyiz içinden
bir sayısız
bir uçsuz bucaksız yıldızlar âleminin.

Yıldızlar
rüzgâr
ve su.
Başüstünde bir gemici korosu
su gibi, rüzgâr gibi, yıldızlar gibi bir türkü söylüyor,
yıldızlar gibi
rüzgâr gibi
su gibi bir türkü.
Bu türkü diyor ki, «Korkumuz yok!
İnmedi bir gün bile gözlerimize
bir kış akşamı gibi karanlığı korkunun.»
Bu türkü
diyor ki,
«Bir gülüşün ateşiyle yakmasını biliriz
ölümün önünde sigaramızı.»
Bu türkü
diyor ki,
«Çizmişiz rotamızı
dostların alkışlarıyla değil
gıcırtısıyla düşmanın
dişlerinin.»
Bu türkü diyor ki, «Dövüşmek..»
Bu türkü diyor ki, «Işıklı büyük
ışıklı geniş ve sınırsız bir limana
dümen suyumuzda sürüklemek denizi..»
Bu türkü diyor ki, «Yıldızlar
rüzgâr
ve su...»

Başüstünde bir gemici korosu
bir türkü söylüyor;
yıldızlar gibi
rüzgâr gibi,
su gibi bir türkü..

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 23:15
Türküler

İnsanların türküleri kendilerinden güzel,
Kendilerinden umutlu,
Kendilerinden kederli,
Daha uzun ömürlü kendilerinden.
Sevdim insanlardan çok türkülerini.
İnsansız yaşayabildim
Türküsüz hiçbir zaman.
Hiçbir zaman beni aldatmadı türküler de.
Türküleri anladım hangi dilde söylenirse söylensin.
Bu dünyada yiyip içtiklerimin,
Gezip tozduklarımın,
Görüp işittiklerimin
Dokunduklarımın, anladıklarımın
Hiçbiri, hiçbiri
Beni bahtiyar etmedi türküler kadar...

rebelious_dark
19-05-08, 23:16
BULUTLAR ADAM ÖLDÜRMESİN


Analardır adam eden adamı
aydınlıklardır önümüzde gider.
Sizi de bir ana doğurmadı mı?
Analara kıymayın efendiler.
Bulutlar adam öldürmesin.



Koşuyor altı yaşında bir oğlan,
uçurtması geçiyor ağaçlardan,
siz de böyle koşmuştunuz bir zaman.
Çocuklara kıymayın efendiler.
Bulutlar adam öldürmesin.



Gelinler aynada saçını tarar,
aynanın içinde birini arar.
Elbet böyle sizi de aradılar.
Gelinlere kıymayın efendiler.
Bulutlar adam öldürmesin.



İhtiyarlıkta aklına insanın,
tatlı anıları gelmeli yalnız.
Yazıktır, ihtiyarlara kıymayın,
efendiler, siz de ihtiyarsınız.
Bulutlar adam öldürmesin.


Şubat 1955

naz_özge12
19-05-08, 23:16
Abidin Dino (1913-1993)


"Günün birinde, durup dururken haşarı küçük Nâzım bir cam kıracak olmuş.
"'Neden kırdın bu camı?' sorusuna çocuğun karşılığı aydınlatıcı :
"'Camdan bir uçak yapmak için!'
"Belki yeni bir şiir türünün başlangıcı sayılabilirdi bu söz. Çok sonra Bursa Hapishanesi'ne 'Taş tayyare' adını koyacaktı tutuklu şair. Acayip bir ilişkisi olacaktı Nâzım'ın uçaklarla. Pekin'de geçirdiği 'enfarktüs' krizi üstüne apar topar Moskova'ya dönüş serüveni örneğin...
"Havana'ya uçuşu bir sevinç olmuştu, ona karşılık Tanganika'ya uçuşta yüreği çok ağrımıştı. Ve elbette oralara kadar gitmesi kesinlikle doğru değildi. Hangi sersem bu yolculuğu istemişti Nâzım'dan? Lübnan'a giderken uçak Türkiye toprakları üzerinden geçmişti, öylesine yüksekten ki, türkiye boz bir kilime benziyordu.
"Kederli kederli anlatmıştı Nâzım uçak lombozundan memleket manzaralarını seyredişini. Aşkla seyretmişti bozkırları, dağları, ırmakları, ovaları son kez." (24 Eylül 1990'da yazdığı "Yazılmamış Bir Kitaba Başlangıç" başlıklı yazısından.)

rebelious_dark
19-05-08, 23:18
BU VATANA NASIL KIYDILAR


İnsan olan vatanını satar mı?
Suyun içip ekmeğini yediniz.
Dünyada vatandan aziz şey var mı?
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?



Onu didik didik didiklediler,
saçlarından tutup sürüklediler.
götürüp kâfire : «Buyur...» dediler.
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?



Eli kolu zincirlere vurulmuş,
vatan çırılçıplak yere serilmiş.
Oturmuş göğsüne Teksaslı çavuş.
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?



Günü gelir çarh düzüne çevrilir,
günü gelir hesabınız görülür.
Günü gelir sualiniz sorulur :
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?


1959

naz_özge12
19-05-08, 23:18
Philippe Soupault (1897-1990)


"Nâzım Hikmet bir insandı, büyük bir şairdi. Onunla hep rastlantıyla karşılaşmışımdır. Daha ilkinden, sevinçle benimsedim onun parlaklığına tutulmayı. Yaşamının bazı dönemlerini tanıyordum yalnızca; uğradığı ve üstesinden geldiği deneylerin bazılarını biliyordum. Masallaşmıştı. Bakışıyla karşılaşınca insan, onun kaderinin örnek bir kader olduğunu görmezden gelemiyordu. Korkunç acı çekti uzun zaman, ama hiç yenilmedi. (...) Şiirleri, bilindiği gibi, hayran olunası şiirlerdi. Şiirlerini okuyanlardan, dinleyenlerden hiçbiri, okumalarından, dinlemelerinden önceki gibi kalmadılar. (...)
"Çağımızda şairin yeri, yalnızca doğrulanmış değil, aynı zamanda yükseltilmiş oldu onunla." (1964'te, Paris'te yayımlanan Nâzım Hikmet Şiini Antolojisi'ne yazdığı önsözden.)

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 23:19
Sevgilim

Sevgilim yalan söylersem sana
Kopsun ve mahrum kalsın dilim
Seni seviyorum demek bahtiyarlığından

Sevgilim yalan yazarsam sana
Kurusun ve mahrum kalsın elim
Okşayabilmek saadetinden seni

Sevgilim yalan söylerse sana gözlerim
İki nadim gözyaşı gibi avuçlarıma aksınlar
Ve göremesinler seni bir daha

naz_özge12
19-05-08, 23:20
Sen!
Sen, esirliğim ve hürriyetimsin,
Çıplak bir yaz gecesi gibi
Yanan etimsin,
Sen, memleketimsin.
Sen, ela gözlerinde yeşil hareler,
Sen, büyük, güzel ve muzaffer
Ve
Ulaşıldıkça ulaşılmaz olan Hasretimsin...

Nazım HİKMET

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 23:20
Kocalmaya Alışıyorum

Kocalmaya alışıyorum dünyanın en zor zanaatına,
kapıları çalmaya son kere,
duruq durmadan ayrılığa.
Saatler, akarsınız, akarsınız, akarsınız...
Anlamaya çalışıyorum inanmayı yitirmenin pahasına.
Bir söz söyleyecektim sana söyleyemedim.
Dünyamda sabahleyin aç karına içilen cıgaramın tadı.
Ölüm kendinden önce bana yalnızlığını yolladı.
Kıskanıyorum öylelerini kocaldıklarının farkında bile değiller,
öylesine başlarından aşkın işleri.

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 23:22
İnci

Yüzlerce senen evvel çok güzel bir kız varmış.
Ayağına kapanıp bütün gençler yalvarmış
Bu eşi bulunmayan güzeli almak için.
Erimişler aşk denen alevden için için,
Güneşin sızağıyla eriyen karlar gibi;
Hepsinin bu sevdadan hicran olmuş nasibi...
Böyle yaşıyorlarken dünyalarına küskün,
Güzel kız davet etmiş aşıklarını bir gün.
Demiş:"Elbet veremem gönlümü hepinize,
Fakat bir müsabaka açıyorum ben size:
En güzel en kıymetli inciyi bana her kim
Getirirse onunla artık evleneceğim..."
Aşıklar mallarını feda edip satmışlar,
Dört taraftan en büyük inciyi aratmışlar.
Yüzlerce sene evvel bir saz şairi varmış;
Bu gencin de gönlünü o kızın aşkı sarmış.
Aklını alıvermiş gök ela renkli gözler;
Her dakika biricik sevgilisini özler,
Her dakika ağlarmış, sızlarmış, ah edermiş;
perişanmış, mahzunmuş, derbedermiş..
Duymuş müsabakayı bu aşık da nihayet,
"İnci nedir" diyerek o anda etmiş hayret.
Çünkü o ana kadar inciyi bilmiyormuş.
"İnci nasıl şey?" diye bir ihtiyara sormuş:
"Ben onu hiç görmedim gezdim de diyar diyar."
Demiş ki zavallıya gülümseyip ihtiyar:
"Güzel bir taştır inci, kadınların süsüdür;
Durduğu yer onların açık, beyaz göğsüdür.
Denizden çıktığından pahalıdır gayetle..
Bu sözleri duyunca aşık bakar hayretle,
Der ki:"Ben deniz nedir, onu da bilmiyorum."
İhtiyar denizi de anlatır: "Dinle yavrum,
Bu öyle bir susur ki ufuğa kadar açık,
Bazen dalgalar kıyısında ufacık;
Bazen fırtına çıkar, hava olunca lodos,
Deniz birden kudurup kayalara vurur tos.
Sen karada gezmişsin belli bu yaşa kadar.
Bu dağların ardında çok uzak bir deniz var.
Pek merak ediyorsan yürü, memleketler aş."
Saz şairi, bu sözler bitince, yavaş yavaş
Denizi bulmak için seyahate koyulur;
Uzun yollar üstünde harap olur, yorulur.
Nihayet gök toprağa ışığını dökerken
Bir sahile yaklaşır, henüz şafak sökerken....

Aradan bir yıl geçip nihayet mühlet bitmiş,
Aşıklar akın akın kızın yanına gitmiş.
Hepsi de dizilmişler önüne birer birer;
Ellerinin üstünde donuk, beyaz inciler.
Güzel kız seyre dalmış,oturarak yerine;
İpek elbisesinin uzun eteklerine
Bütün delikanlılar koymuş hediyesini!
Gözlerini açarak herkes kesmiş sesini:
"Acaba hangisini kabul edecek ?"diye.
Dışardan bir gürültü duyulmuş o saniye:
"Bırakın muradıma ben bugün ereceğim,
Bırakın sevgilime inciler vereceğim..."
"O da getirsin" diye güzel kız vermiş izin,
Şair içeri girmiş tereddüt etmeksizin.
Anlatmış kalbindeki sızlayan bir yarayı,
Anlatmış uzun uzun bütün bu mecarayı.
"Ben bir şair aşıkım, elimde bir kırık saz,
Yapyalnız yaşıyorum, derdim çok, sevincim az.
O güzel gözlerine bir pınar gibi gönlüm
Yıllarca aka aka tükendi tahammülüm.
Fakat seni unutmak gelmiyordu elimden.
Ve bir gün işittim ki inci istemişsin sen.
Ama bu ana kadar görmemiştim ben onu,
Öğrendim bu incinin denizde olduğunu.
Deniz nerde diyerek arıyordum bu sefer;
Aşkının kuvvetiyle aştım dağlar tepeler.
Nice ülkeler gezdim nice dağlar dolaştım,
Bir sabah sonu gelmez bir denize ulaştım:
Güneş içinden doğup içinden batıyordu;
Sular arzın üstüne yaslanmış yatıyordu.
Rüzgar yavaş esiyor,engin sessiz, durgundu;
Vücudum aylar süren yolculuktan yorgundu.
İndim büyük denizin o büyük sahiline
İncileri topladım ,uğraşıp didinerek."
Aşıkın sözlerini dinlerken kadın erkek;
Şair omuzundaki bir torbayı uzatmış,
Yere bağını çözüp, incileri boşaltmış.
Fakat o anda herkes kahkahalarla gülmüş:
Çünkü inci yerine çakıl taşı dökülmüş.
Güzel kız genç aşıka demiş: "Bunu iyi bil:
Bu, parayla alınan incilere mukabil,
Senin çakıl taşların pek değerlidir elbet;
Şair! Yaşayacağım seninle ilelebet.."

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 23:24
İstiklal

Bu zırhları, bu orduları tanırım,
benim de sularım girdiler,
benim de toprağıma asker çıkardılar geceleyin.
Kanıma susamıştılar.
Çalmak istiyorlardı gözlerimin nurunu,
hünerini ellerimin.
Döktük denize onları
1922'ydi yıllardan...

Mısırlı kardeşim;
şarkılarımız kardeştir,
isimlerimiz kardeş,
yoksulluğumuz kardeştir,
yorgunluğumuz kardeş.

Şehirlerimde güzel, ulu, canlı ne varsa:
insan, cadde, çınar,
savaşında senin yanındalar.
Köylerimde Kelam-ı Kadim okunuyor
senin dilinle,
senin zaferin için...

Mısırlı kardeşim,
biliyorum, biliyorum,
istiklal otobüs değil ki
birini kaçırdın mı, öbürüne binesin...
İstiklal sevgilimiz gibidir
aldattın mı bir kere
zor döner bir daha.

Mısırlı kardeşim,
kanalın sularına karıştı kanın.
İnsanın yurdu bir kat daha kendinin olur
toprağına, suyuna karıştıkça kanı.
Yaşanmış sayılmaz zaten
yurdu için ölmesini bilmeyen millet...

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 23:25
Giderayak

Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
Ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
Kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
Oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
Kuyudan çektim suyu
ama bardaklara konulamadı.
Güller dizildi tepsiye
ama taştan fincan oyulamadı.
Sevdalara doyulamadı.
Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.

naz_özge12
19-05-08, 23:27
BİR ŞEY

I

Bir şey ki hava gibi ekmek gibi su gibi
Lazım insana lazım onsuz yaşanılmıyor
Ana baba gibi dost gibi yavuklu gibi
Kalp titremeden göz yaşarmadan anılmıyor.

Bir şey ki gözümüzde memleket kadar aziz
Aşk ettiğimiz kendimize dert ettiğimiz
Adını çocuklarımıza bellettiğimiz
Bir şey ki artık hasretine dayanılmıyor.

II

Bir şey daha var yürekler acısı
Utandırır insanı düşündürür
Öylesine başka bir kalp ağrısı
Alır beni ta Bursa'ya götürür.

Yeşil Bursa'da konuk bir garip kuş
Otur denmiş oracıkta oturmuş
Ta yüreğinden bir türkü tutturmuş
Ne güzel şey dünyada hür olmak hür.

Benerci Jokond Varan Üç Bedrettin
Hey kahpe felek ne oyunlar ettin
En yavuz evladı bu memleketin
Nâzım ağbey hapislerde çürür.

Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956)


PayLaşımLar için çok teşekkürLer..:good::img-wink:

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 23:27
Ellerinize ve Yalana Dair

Bütün taşlar gibi vekarlı,
hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli,
bütün yük hayvanları gibi battal, ağır
ve aç çocukların dargın yüzlerine benziyen elleriniz.
Arılar gibi hünerli, hafif,
sütlü memeler gibi yüklü,
tabiat gibi cesur
ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizleyen elleriniz.
Bu dünya öküzün boynuzunda değil,
bu dünya ellerinizin üstünde duruyor.
Ve insanlar, ah, benim insanlarım,
yalanla besliyorlar sizi,
halbuki açsınız,
etle, ekmekle beslenmeye muhtaçsınız.
Ve beyaz sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya,
göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan.
insanlar, ah, benim insanlarım,
hele Asyadakiler, Afrikadakiler,
Yakın Doğu, orta Doğu, Pasifik adaları
ve benim memleketlilerim,
yani bütün insanların yüzde yetmişinden çoğu,
elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız,
elleriniz gibi meraklı, hayran ve gençsiniz.
İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
Avrupalım, Amerikalım benim,
uyanık, atak ve unutkansın ellerin gibi,
ellerin gibi tez kandırılır,
kolay atlatılırsın...
İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
antenler yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa rotatifler,
kitaplar yalan söylüyorsa,
beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların,
dua yalan söylüyorsa,
ninni yalan söylüyorsa,
rüya yalan söylüyorsa,
meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı,
söz yalan söylüyorsa,
ses yalan söylüyorsa,
ellerinizden geçinen
ve ellerinizden başka her şey
herkes yalan söylüyorsa,
elleriniz balçık gibi itaatli,
elleriniz karanlık gibi kör,
elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,
elleriniz isyan etmesin diyedir.
Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız
bu ölümlü, bu yaşanası dünyada
bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.

naz_özge12
19-05-08, 23:29
Tristan Tzara (1896-1963)

"Baştan başa Türk ulusunun umutlarını soluyarak Nâzım Hikmet'in şiiri bütün ulusların ortak dileklerinin alabildiğine insansı anlatımını kucaklıyor. Bu anlamda, Nâzım'ın şiiri günümüz insanının ekinsel alanının sahibidir ve tarihsel değerinin gürlüğüyle sürekli bir hakikat değeri kazanır. "Her ne kadar yadsınamaz bir özgünlüğü de olsa, Nâzım'ın şiiri çağdaş Batı şiirinin yapısına yabancı değildir. Özellikle Mayakovski ve Garcia Lorca'nın yapı çizgisindedir. (...) "Nâzım'ın memleketinin edebiyatında oynadığı tarihsel rolün bilincine varanlar artık biliyorlar ki, Nâzım'ın adı, yığınların karşıdevrimin karanlık kuvvetlerine karşı yapmakta olduğu gürlütüsüz ama güçlü savaşla bağlantıdadır." ("Nâzım Hikmet Üstüne" başlıklı yazısından.)
Çeviri : Mehmet Tuncay

Louis Aragon (1897-1982)

"Nâzım, senden bana ilk 1934'te söz ettiler, sen hapisteydin, o zaman bir şeyler yazabildim. Dostluğumuz otuz yıl sürmedi. Ne kadar az, otuz yıl. 1950'de, bizler, yani Türk halkı ile dünyanın her köşesindeki şairler seni hapisten kurtardığımız zaman, bir on dört temmuz günü dosdoğru hayatın içine daldın. Ama bu yıl, sabırsızlığından, temmuzu bekleyemedin... Hapisane dışında on üç yıl, ya da buna yakın bir şey, kırk sekizinden altmış birine dek, güzel bir yaşam bu. On üç yıl, çok şey. Hapisane dışında öldün, bu da çok şey." ("Nâzım Hikmet İçin" başlıklı yazısından.)
Çeviri : Bertan Onaran

Philippe Soupault (1897-1990)

"Nâzım Hikmet bir insandı, büyük bir şairdi. Onunla hep rastlantıyla karşılaşmışımdır. Daha ilkinden, sevinçle benimsedim onun parlaklığına tutulmayı. Yaşamının bazı dönemlerini tanıyordum yalnızca; uğradığı ve üstesinden geldiği deneylerin bazılarını biliyordum. Masallaşmıştı. Bakışıyla karşılaşınca insan, onun kaderinin örnek bir kader olduğunu görmezden gelemiyordu. Korkunç acı çekti uzun zaman, ama hiç yenilmedi. (...) Şiirleri, bilindiği gibi, hayran olunası şiirlerdi. Şiirlerini okuyanlardan, dinleyenlerden hiçbiri, okumalarından, dinlemelerinden önceki gibi kalmadılar. (...) "Çağımızda şairin yeri, yalnızca doğrulanmış değil, aynı zamanda yükseltilmiş oldu onunla." (1964'te, Paris'te yayımlanan Nâzım Hikmet Şiini Antolojisi'ne yazdığı önsözden.)
Çeviri : Afşar Timuçin

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 23:29
Çınarı Yıkmak İçin Baltayı Köküne Vururlar

Çınarı yıkmak için
baltayı köküne vururlar.
evi yıkmak için
sokarlar kundağı temele.
Kartal uçmaz olur
kanadı kırılınca.
düşünebilir miyiz
başımız vurulunca?

Onlar köküdür memleketin,
dallara yürüyen su
bu kökte saklıdır.
Onlar umudun temeli,
onlar kanadı hürriyetin,
halkın aklıdır.

Kaç kere kaç yerde baltalandı kök
yürümez oldu su
dallar kurudu.
Kırıldı kanat
öldürdüler aklı;
Ve sonra yolladılar insanları salhaneye.
Çünkü böyledir
asrımızın gerçeklerinden biri.

naz_özge12
19-05-08, 23:30
Memet Fuat (d.1926)
"Nâzım Hikmet Türk kültürünün bütün insanlığa armağan ettiği uluslarüstü bir değerdir. İngiliz şairi Shakespeare ne kadar İngiltere'ninse, ya da İspanyol şairi Lorca ne kadar İspanya'nınsa, Türk şairi Nâzım Hikmet de ancak o kadar Türkiye'nindir." (Ocak 1989'da yapılmış bir konuşmadan.)

Selahattin Hilav (d.1928)


"Nâzım'ı zindanlarda çürütenler, şiirlerini, güzel el yazılarıyla not defterlerine geçirirlerdi. Kendi rütbelerinden kapıkulları arasında (yani yabancının, yani halkın bulunmadığı yerde), coşkunluğa kapıldıkları zaman ezbere okumaktan da geri kalmazlardı. Sormaya kalkışsanız, Nâzım'ı niçin beğendiklerini de kendilerince mantıki bir temele oturtup açıklarlardı : 'Büyük şairdir, sanatçıdır, ama kişiliği ve şahsi fikirleri bizi ilgilendirmez,' derlerdi... 'Biz onun sadece şair yanını sever ve beğeniriz.' Aradan yıllar geçti, Doğu faşizminin yıllar boyunca hem kendisini, hem şiirlerini sürgün ettiği 'söz sultanı' eserleriyle geri geldi. Türk şiirinin gerçek sahibi dönmüştü; istense de, istenmese de tartışmanın merkeziydi artık. Çeşitli sosyal olayların sonucu olarak resmi yasaklamalardan sıyrılmıştı ama, daha gizli ve geniş bir engellemeyle karşı karşıyaydı : 'Nâzım bir mittir [efsanedir]; sanat alanındaki başarısını kişisel serüvenine borçludur, yazdığı şiire değil,' denildi bu sefer de... 'Büyük şairdir ama kişiliği, serüvenleri ve fikirleri bizi ilgilendirmez', yani bunlar yanlıştır, batıldır diyenler onun şairliğini kabul ediyorlardı, ama bir mit haline gelmiş olan yanın kabul etmiyorlardı; yıllar sonra mit haline gelmiş yanını kabul ettiler, ama şairliğini kabul etmediler. Bu iki iddianın, temel bakımından aynı olduğu ve iddialardan herbirini teşkil eden çifte yargılarda (Nâzım şairdir, mit değildir / Nazım mittir, şair değildir) sadece yüklemlerin yer değiştirmiş olduğu gözden kaçtı... Mit olmayı ve şair olmayı birbirinden ayırmanın mümkün olduğunu sanan köhne bir düşünce yatıyordu bu iddiaların altında. Şüphesiz ki Nâzım aynı zamanda bir mittir. Ama yirminci yüzyılın bağrından çıkan iki üç mitten biri... (...) Mit kelimesinin içinde, şişirilmiş ve sahte kıymetlerin yanı sıra eserlerini kanlarıyla yazanlar ve hayatlarını eserleri kadar coşkunluk, düşündürme ve duygulandırma kaynağı haline getirmiş olanlar da var. Nietzsche'yi, Rimbaud'yu, Mayakovski'yi, Artaud'yu düşünelim Kâzip şöhretler ilgilendirmez bizi; onların hakkından zaman gelir. Ama yukarda adlarını andığımız kimseler ve onların benzerleri, yani, hayatlarıyla eserlerini sınırsız bir çilenin, feragatın, cesaretin ve acının içinde eriterek yepyeni gerçekleri keşfeden ve herkesten önce sezdikleri bu gerçekleri insanoğlunun bilincine sanat aracılığı ile armağan edenler bizi ilgilendirir. (...)
"Diyelim ki, Nâzım bizim 'mit' ihtiyacımızı karşılıyor; bundan ötürü onun sanat değerini değil de mit yanını görüyoruz. Diyelim ki, biz 'mit'e muhtaç bir ulusuz. Peki Sovyet halkları, peki Çin halkları, peki Güney Amerika halkları, peki Kübalılar, peki Vietnamlılar da mı mite muhtaç? Onlar da mı Nâzım'ın mit tarafını önemseyip, sanat değeri konusunda aldanıyorlar?" ("Son Sanat Tartışmaları ve Nâzım Hikmet" başlıklı yazısından.)

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 23:31
Çocuklarımıza Nasihat

Hakkındır yaramazlık.
Dik duvarlara tırman
yüksek ağaçlara çık.
Usta bir kaplan
gibi kullansın elin
yerde yıldırım gibi giden bisikletini..
Ve din dersleri hocasının resmini yapan
kurşunkaleminle yık
Mızraklı İlmihalin
yeşil sarıklı iskeletini..
Sen kendi cennetini
kara toprağın üstünde kur.
Coğrafya kitabıyla sustur,
seni "Hilkati Âdem"le aldatanı..
Sen sade toprağı tanı
toprağa inan.
Ayırdetme öz anandan
toprak *****.
Toprağı sev
anan kadar...

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 23:33
Bir Acayip Duygu

Mürdüm eriği
çiçek açmıştır.
ilkönce zerdali çiçek açar
mürdüm en sonra
Sevgilim,
çimenin üzerine
diz üstü oturalım
karşı-be-karşı.
Hava lezzetli ve aydınlık
" fakat iyice ısınmadı daha "
çağlanın kabuğu
yemyeşil tüylüdür
henüz yumuşacık...
Bahtiyarız
yaşayabildiğimiz için.
Herhalde çoktan öldürülmüştük
sen Londra'da olsaydın
ben Tobruk'ta olsaydım, bir İngiliz şilebinde yahut...
Sevgilim,
ellerini koy dizlerine
" bileklerin kalın ve beyaz "
sol avucunu çevir :
gün ışığı avucunun içindedir
kayısı gibi...
Dünkü hava akınında ölenlerin
yüz kadarı beş yaşından aşağı,
yirmi dördü emzikte...
Sevgilim,
nar tanesinin rengine bayılırım
" nar tanesi, nur tanesi "
kavunda ıtrı severim
mayhoşluğu erikte ..........
.......... yağmurlu bir gün
yemişlerden ve senden uzak
" daha bir tek ağaç bahar açmadı
kar yağması ihtimali bile var "
Bursa cezaevinde
acayip bir duyguya kapılarak
ve kahredici bir öfke içinde
inadıma yazıyorum bunları,
kendime ve sevgili insanlarıma inat.

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 23:35
Bugün Pazar

Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün
bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldamadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım...

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 23:36
Ayağa Kalkın Efendiler

Behey! kaburgalarında ateş bir yürek yerine
idare lambası yanan adam!
Behey armut satar gibi
san'atı okkayla satan san'atkar!
Ettiğin kar
kalmayacak yanına!
soksan da kafanı dükkanına,
dükkanını yedi kat yerin dibine soksan;
yine ateşimiz seni
yağlı saçlarından tutuşturarak
bir türbe mumu gibi damla damla eritecek!
Çek elini san'atın yakasından
çek!
Çekiniz!

Bıyıkları pomadlı ahenginiz
süzüyor gözlerini hala
koyda çıplak yıkanan Leyla'ya karşı!
Fakat bugün
ağzımızdaki ateş borularla
çalınıyor yeni san'atın marşı!
Yeter artık Yenicami tıraşı,
yeter!
Ayağa kalkın efendiler...

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 23:38
Bayramoğlu

Mahpusanedeyim.
Mahpusanede kalbimin
kanayan çıplak ayakları
ne zaman çok uzun bulsa yolunu,
hatırlarım bilmem neden
Azeri yoldaşım Bayram Oğlunu:
Baki.
Gece saat iki
sularında ..
Karaşehrin kara damlarında yatanlar
görüyor kanlı renklerin nescini uykularında ..
Yıldızların altında kara neft burguları
hışırdıyor servilikler gibi derinden
yüreğinden.
Bakıyor uykulu sarı gözler
kara topraktaki yağlı neft birikintilerinden.
Gök kara,
yıldızlar sarı.
Tek katlı,
düz damlı dört köşe tas dükkanların
kapalı kara kapıları.
Karaşehrin kara damlarında yatanlar
görüyor kanlı renklerin nescini uykularında.
Baki.
Gece saat iki
sularında
Taşlarda yuvarlanan
nal ve tekerlek sesleri.
Seslerde seslenen sesler ..
İşte bir fayton geçiyor
geçmede
geçti:
son evlerin yakınından
uzağından
ırağından..
Kara bir lanettir ki bu,
kopmuş geliyor gecenin dudağından...
Bu faytonun fenerinde dehşeti var:
hançerle oyulmuş
kor
ve derin
gözlerin..
Taşlarda yuvarlanan
nal ve tekerlek sesleri
Gittikçe uzaklaşan,
gittikçe alçalan sesler...
Ortada demiryolu,
sağ yanda Karaşehir;
solda fabrikaların
duvarları yükselir.
Karşıdan fayton gelir.
içinde Bayram Oğlu.
Bağlanmış kolu
Bayram Oğlunun..
Karşıdan fayton gelir
içinde
Bayram Oğlu.
Jandarma sağı,
Jandarma solu
Bayram Oğlunun...
Kolunu bağlamışlar
kanadı kırık değil ..
Gözünde toplanan
hıçkırık değil...
Gözleri ışık dolu
Bayram Oğlunun.
Karşıdan fayton gelir,
içinde
Bayram Oğlu.
Ölümdür yolu
Bayram Oğlunun
Bayram
Oğlunun..."

Kalbimi bunaltan bu dört duvar mı?
Ölümden öteye köy var mı?

naz_özge12
19-05-08, 23:39
Afşar Timuçin (d.1939)
"Nâzım Hikmet'in şiiri gerçek anlamda bir arayışın şiiridir. Her sanat arayıştır, her yapıt bir insan araştırmasıyla ilgilidir. Ancak bazı yapıtlar insanı daha genel açıdan, daha bildik, daha alışılmış görünümleriyle ele alırken, bazı yapıtlar insana daha köklü, daha köktenci bir tutumla yönelirler. Dehanın özelliği insanı ortaya çıkarmak adına kılı kırk yarmasıdır. Şiir dehası Nâzım Hikmet insana kabataslak bakmakla yetinmez, insanı bilgece ele alır, filozofça tartışır. Bunun bir bilgi işi olduğu kesindir. Sanatçının gündelik bilgiyle yetinemeyeceği de kesindir. Nâzım Hikmet'in büyüklüğü, bütün bir insanlık kalıtından en yüksek düzeyde yararlanabilecek bir bilinç yüksekliğine ulaşmış olmasından gelir. Anlamak için bilmek, bilmek için anlamak gerekir. Sanatçı da bu zorunluluktan kaçamaz. Nâzım Hikmet bu zorunluluğu erkenden sezmiş, kendini her şeyden önce bir bilgi insanı olarak yetiştirmenin yollarını aramıştır.
"Nâzım Hikmet son derece bilgi tutkunu bir sanatçı olduğu gibi, etkilenmelere de son derece açık bir sanatçıdır. Onun sanatındaki etkilerden söz ederken domuzuna bıyık altından gülmeye çalışan insanlar, sanatçının en yüksek düzeyde etkiler alabilen bir kişi olması gerektiğini bile bilmeyecek kadar boş insanlardır. Herkes etki alamaz, herkes aldığı etkiyi sağlıklı bir biçimde özümleyemez. Bir Mayakovski'den, bir Baudelaire'den, bir Aragon'dan etkilenebilmek için onların bilinç düzeyine ulaşmış olmak gerekir. Sanatta gerçek etkilenme, yüksek düzeyde etkilenme alt düzeyde bir bilinçle, gündelik bilgilerden oluşmuş bir bilinçle sağlanamaz. Rahatça, çekinmeden, hiçbir sinsi eğilim icinde olmadan şunu söyleyebiliriz : Nâzım Hikmet'in şiiri büyük etkilerle kurulmuş bir şiirdir. Onda her şey bilgece ya da bilgince düşünülmüştür, hiçbir şey raslantıya bırakılmamıştır. Kimi sanatçı denize olta sarkıtır gibi kendi içine bir tarayıcı salar ve oradan sezgiler, duygular, düşünceler derleyerek yapıtını oluşturmaya girişir. Nâzım Hikmet'in şiiri böylesi bir gelişigüzellikten uzaktır. Nâzım Hikmet'in şiirinde her şey üst düzeyde bir kavrayış ve üst düzeyde bir açıklama adına uzun uzun tartışılmıştır. (...)
"Her sanatçı sanatını, bu arada estetiğini kendi yaşam koşulları içinde, kendi yaşam koşullarına göre geliştirir.
"Sanatçının sanat deneyleri, başka sanatçıların sanat deneyleriyle güçlendiği ve bütünleştiği ölçüde önem kazanır. Bu, başka sanat çabalarının bize yol göstermesidir. İşte etkilenme bu noktada önemli olur, bu noktada kurucu bir anlam kazanır. Sanatçı yalnızca sevip saydığı üç beş sanatçının değil, bütün bir insanlık tarihinin etkilerine açık olmayı bilen kişidir. Bir sanatçının büyüklüğü, almış olduğu etkilerin büyüklüğünden gelir. İnsanlığın güçlü kalıtından yararlanabilmek, bunu ne kadar söylesek azdır, ancak yüksek bir bilgi düzeyinde olmakla olasıdır. Bu yüksek bilgi düzeyi, Nâzım Hikmet'te de gördüğümüz gibi, aralıksız tartışmalar düzeyidir. Her şeyin yaşamsal zorunluluklar gereği enine boyuna tartışmalarla kurulduğu bir dünyada sanat da tartışmalar içinde varolacaktır. Bu tartışma yapıtın doğasına katılır, varlığına siner, her şeyinde yansır. Her yapıt bize daha ilk adımda tartışmasız bir insan yaşamı olmayacağı gerçeğini duyurur. Bu yüzden sanatçı bakışıyla tekçi bakış, sanatçı gözüyle bütüncü insan gözü bağdaşmalardan uzak iki ayrı kutup oluşturur. Bir başka deyişle, her şeyi bir biçim görmek isteyen insan sanatla uzak yakın ilişkisi olmayan, olamayacak olan insandır.
"Nâzım Hikmet bilen, bildiği için de iyi gören bir sanatçıdır. Bakışı kaygan değildir, tersine kesinliklidir. Ancak bu kesinliklilik bir tekyanlılıktan kaynaklanmaz. Kimi sanatçı bakışını nerdeyse her şeye olur demeye hazır çok geniş bir açıdan dünyaya salar. Bu tür sanatçılar bize kesinliklerden çok kayganlıkları duyururlar. Nâzım Hikmet gibi sanatçılar, daha belirgin bir dünya görüşü içinde yer alan sanatçılar bu tür kayganlıklardan uzak kalırlar. (...)
"O hem bir sanatçı, hem gerçek anlamda bir düşünür olarak bize her şeyden önce insanın büyüklüğünü, insan olmanın değerini öğretir. Şiiri tepeden tırnağa insandır. Ondan öğrendiğimiz bir başka şey, sanatçının bilgili olma zorunluluğudur. (...) Salt duyarlılık, salt sezgi, salt öngörü yetkin sanat yapıtlarını oluşturmaya yetmeyecektir. Duyarlılık da, sezgi de, öngörü de ancak bilgiyle gelişebilen şeylerdir. Nâzım Hikmet bize ayrıca şunu öğretmiştir : Gerçek bilgi toplumun ve tarihin bilgisidir, insan yaşamı zorunlu olarak toplumsaldır ve tarihseldir, buna göre gerçek insan kendisini toplumsal bir varlık olarak duyan insandır. İnsan ancak başkalarıyla insandır.
"Bu bakış açısı doğal olarak Nâzım Hikmet'in estetiğine temel anlamını verir, ana özelliklerini kazandırır. Onun şiiri tekbiçim, tekyanlı, tekdüze, öğretici, bildirici, kafa açıcı, adam edici, kandırıcı, insanları doğru yola yöneltici bir şiir değildir; onun şiiri toplumda olduğu gibi, insan yaşamında olduğu gibi, değişik öğelerin, tam bir uyum içinde, hatta tam bir çatışkılı uyum içinde bir araya geldiği bir şiirdir. Onun bir yerinden baktınız mı koskoca bir dünyayı görürsünüz. (...)
"Nâzım Hikmet gerçek anlamda çok yapılı bir bütünselliğin yaratıcısıdır. 'Bana göre büyük adam odur ki, sanattan politikaya kadar kendi işinde, en önde yürür, dönemeçleri önde geçer, olanı kavrar, olacağı sezer ve bu kavrayışla sezişe dayanarak yaratır.' Nâzım Hikmet bu tanımına uyan kişiliğiyle şiirimizin en büyük anıtı ve doruk noktasıdır. Onda her zaman koskoca bir tarihin insani özünü, şimdinin bütün boyutlarıyla ve bütün sancılarıyla kuruluşunu ve tam anlamında bir gelecek inancını buluruz." (Eylül 1990 tarihli, "Nâzım Hikmet'in Şiiri" başlıklı yazısından.)

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 23:40
Beş Satırla

Annelerin ninnilerinden
spikerin okuduğu habere kadar,
yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,
anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,
anlamak gideni ve gelmekte olanı.

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 23:42
Cevap Numara Dört

Onlar istiyorlar ki
çift ağızlı baltalarıyla
yuvarlansın kafalarımız önüne yarın -
o kara gömlekleri beyaz kordonlu
golf pantolonlu
kadroların..
KARDEŞLER!
Onlara sokakta rastlarsanız eğer
ölümü görmüş gibi çevirin başınızı.
Kirpiksiz sarı gözler gözünüze bakarken
arkadan sırtınıza bir
bıçak girebilir...
Onlar istiyorlar ki
kara toprağın kalbi durana kadar
biz pazarda kelepir bir mal gibi satalım
kafamızın ışığını, gücünü kolumuzun..
Kadınlarımızı karşılarında oynatalım.
Ve dumanlanmağa başlayınca
gözümüzün bakışı,
yavaşlayınca
damarlarımızda kanın akışı
karaya vurmuş balıklar gibi
köprü altlarında yatalım..
KARDEŞLER!
Onlara elleriniz dokunmuşsa eğer
yedi tas su dökün ellerinize.
Yırtarak bayramlık gömleğimi ben
peşkir yaparım size...
Biz
ayrı dillerde aynı şarkıyı okuyanlar,
Biz
aynı yastıkta yatar gibi
toprağa başlarını yan yana koyanlar,
Biz,
yüzümüzün derisi koyu açık yanmış diye,
saçlarımız ayrı ayrı boyanmış diye
barsaklarımızı birbirimizin avucuna dökerek
birbirimizin gırtlağını dişimizle sökerek
gebereceğiz...
Ve kadrolar
parlatarak
kara gömleklerinin beyaz kordonlarını
gömecekler kadife koltuklara
golf pantolonlarını...
KARDEŞLER!
Onların adına benziyorsa adınız eğer
adınızı değiştirin.
Vebanın girdiği kapıdan girin
onların evine atmayın ayak....
Onlar istiyorlar ki
çift ağızlı baltalarıyla
yuvarlansın kafalarımız önüne yarın
o kara gömlekleri beyaz kordonlu
golf pantolonlu
kadroların......

naz_özge12
19-05-08, 23:42
Cemal Süreya
"Nâzım Hikmet'in önemi şurda : Bir devrim düşüncesini toptan üstlenmiş ve sonuna kadar götürmek cesaretini göstermiştir. Öte yandan şiirinde - anlatımında, kullandığı imgelerde, dil tutumunda - düşüncesinin, hayatının, varoluşunun karşılığını bulmuştur. Başka şairlerde görmeye alıştığımız, düşüncenin süs ve biçim olarak, iğreti olarak serpilişi, fikrin biçim cilveleri ve anlam oyunları halinde kalıp sırıtışı yoktur onda. Düşünce biçimsel olarak değil, yapısal [structurel] olarak yerleşir Nâzım Hikmet'in şiirine. Tümdengelmez onda düşünce. Daha çok hayatın verilerinden çıkışını yapar. Bu yüzden Tevfik Fikret gibi düşünceye boğulmaz. 'Bereketli bir ırmak' gibi çoğala çoğala büyür.
"Nâzım Hikmet, şiirini hayatıyla tam doğrulamış bir şairdir. Ama daha önemlisi, siyasal tutumdaki birçok şairin aksine, hayatını şiiriyle eksiksiz bir planda doğrulamayı da bilmiştir. Devrim düşüncesiyle şiirsel yük müthiş bir bütünlenme içindedir onda. Ve bu bizim şiirimizde Nâzım Hikmet'e kadar rastlanmayan, dünya şiirinde de seyrek rastlanan bir özelliktir. Şiirsel onur yiğitlik tavrıyla bir arada gider Nâzım Hikmet'te. Şiirin en büyük deneylerinden biri." ("Sonuna Kadar" adlı yazısından)

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 23:43
Bir Dakika

Deniz durgun göl gibi, gitgide genişliyor
Sular kayalıklarda nurdan izler işliyor,
Engine sarkan gökler baştan başa yıldızlı..
Şimdi göğsümde kalbim çarpıyor hızlı hızlı.

Göklerden bir yıldızın gölgesi düşmüş suya
Dalmış suyun koynunda bir gecelik uykuya
Bazan uzunlaşıyor, bazan da kıvranıyor
Durgun suyun altında bir mum gibi yanıyor

Yakın olayım diye bu gökten gelen ize
Öyle eğilmişim ki kayalardan denize
Alnımdan düşen saçlar yorulmuş suya değdi
Baktım geniş ufuklar başımın üstündeydi

Bilemem nasıl oldu geldi ki öyle bir an
Yenilmez bir haz duyup denize atılmaktan
Kurtulmak ne kolaymış faniliğimden dedim
Doğruldum atılırken bir dakika titredim

Bir dakika sonsuzluk doldu taştı gönlümden
Bir dakika bir ömrü kurtarmıştı ölümden.

naz_özge12
19-05-08, 23:44
Gülten Akın (d.1933)

NÂZIM NÂZIM
Suç çağında suçsuzluğa katlananları
Ben şairim, nasıl bağışlarım
Gül değse incinen bu yürek
Yandı bir başka biçimde
Nâzım Nâzım
Tavus tüylerine şiir dizdiler
Can gözüyle baktım ayağını gördüm
Yani çirkinliği gördüm, yani cüceliği gördüm
Ömrümde kişiye şiir yazmadım
Nâzım Nâzım
Yurdunu satanın adını anmam
Hayına hırsıza yok sözüm
Duydum ki dünyayı aşıyorlar
Yadellerin yiğitleri, dal boyluları
Ne sağcı oldular ne solcu
Beni aşsın diye doğurduklarım
Bir kez daha yandık, bir kez daha yandım
Nâzım Nâzım
Her bilgi bir yeni burjuva
Her üst okul birkaç kuru başı çekip çıkarmaya
Ne alçalma bir lokma bir çul için
Bir yol bulup kurtulan kurtulana
İttin sınıfını rahatını, düştün mapusa yokluğa
Bey soylum paşa soylum güzel emekçim
Nâzım Nâzım
Ülkende şiirlerin dolanıyor
Kavgan içten içe sürüp dayanıyor
Uzak mezarında bir kırmızı karanfil
Ne denli tutsam kendimi
Usul usul bir yerlerim kanıyor
Sonsuz gurbetçim, koca şairim
Nâzım Nâzım
Suç çağında suçsuzluğa katlananları
Ben şairim, nasıl bağışlarım
Gül değse incinen bu yürek
Yandı bir başka biçimde
Nâzım Nâzım

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 23:45
Güneşte

denizin sonunda mavi bir duman gibi
gözümde tutuyorsun.
Yeşil bir erik dalı yüreğim
sen altın tuylu bir yemiş
sallanıyorsun.
Fakat ben seni böyle bir yemiş ve bir duman gibi görmenin yerine
sahiden görmek istiyorum çıplak ayaklarını
sahiden dokunmak istiyorum uzun parmaklı ellerine

naz_özge12
19-05-08, 23:46
Kemal Özer (d.1933)

3 HAZİRAN 1973
korkmadan yazdı şiirlerini sokağa çıkar gibi rahat
ancak yalan söylemeyenler korkmaz rahat yazmaktan
sokağa çıkarken bildi karıştığını kimlerin arasına
kimlerin yanında yer alacağını kimlere karşı
bildi bir kavgaya raslayınca kaçmayacağını
güçlüyse bir yanı kavganın bir yanı haklı
bildi yerini alacağını haklının yanında
savaşacağını yılmadan boyun eğmeden güçlüye

apaçık yazdı şiirlerini bir avuç su içer gibi yalın
ancak haklı olanlar korkmaz yalın konuşmaktan
ırmağa bakarken dedi su nasıl her şeyi gösterirse
hangi kaynaktan çıktığını döküleceğini hangi denize
ağaç nasıl sererse gözler önüne tohumu ve çiçeği
duru olmalı öyle konuşulan söz de eylem de
insana aykırıdır çünkü doğaya aykırı olan
çünkü engelleyen yok bulanıklıktan başka gerçeği

umutla yazdı şiirlerini sabahı bekler gibi doluyürek
ancak emek verenler korkmaz yarını beklemekten
içeri girerken düşündü bir gün açılacağını kapıların
toprakta tohum neyse insan odur dört duvar arasında
ne çaresizlik yaraşır ona ne eli kolu bağlı oturmak
yeter ki bilsin terden varılacağını mutluluk harmanına
bilsin girdi mi savaşa dayanmak gerekeceğini
güneşin er geç buluttan çıkacağını ihanet etseler de

verimli bir şafak dölüdür nâzım'ın şiiri
inmiş yeryüzü tarlasına insan dilinden
eğitir bilinç ocağında kiminin yüreğini
kiminin ateş yağmurudur ter dökmeyen alnına

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 23:47
Fevkalâde Memnunum Dünyaya Geldiğime

Fevkalâde memnunum dünyaya geldiğime,
toprağını, aydınlığını, kavgasını ve ekmeğini seviyorum.
Kutrunun ölçüsünü santimine kadar bilmeme rağmen
ve meçhulüm değilken güneşin yanında oyuncaklığı
dünya, inanılmayacak kadar büyüktür benim için.
Dünyayı dolaşmak,
görmediğim balıkları, yemişleri, yıldızları görmek isterdim.
Halbuki ben
yalnız yazılarda ve resimlerde yaptım Avrupa yolculuğumu.
Mavi pulu Asya'da damgalanmış
bir tek mektup bile almadım.
Ben ve bizim mahalle bakkalı
ikimiz de kuvvetle meçhulüz Amerika'da.
Fakat ne zarar,
Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar
her mili bahride, her kilometrede dostum ve düşmanım var.
Dostlar ki bir kerre bile selâmlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz.
Ve düşmanlar ki kanıma susamışlar
kanlarına susamışım.
Benim kuvvetim
bu büyük dünyada yalnız olmamaklığımdır.
Dünya ve insanları yüreğimde sır
ilmimde muamma değildirler.
Ben kurtarıp kellemi nida ve sual işaretlerinden,
büyük kavgada
açık ve endişesiz
girdim safıma.
Ve dışında bu safın
toprak ve sen
bana kâfi gelmiyorsunuz.
Halbuki sen harikulâde güzelsin
toprak sıcak ve güzeldir.

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 23:49
Güz

Günler gitgide kısalıyor,
yağmurlar başlamak üzre.
Kapım ardına kadar açık bekledi seni.
Niye böyle geç kaldın?

Soframda yeşil biber, tuz, ekmek.
Testimde sana sakladığım şarabı
içtim yarıya kadar bir başıma
seni bekleyerek.
Niye böyle geç kaldın?

Fakat işte ballı meyveler
dallarında olgun, diri duruyor.
Koparılmadan düşeceklerdi toprağa
biraz daha gecikseydin eğer...

naz_özge12
19-05-08, 23:50
Özdemir İnce (d.1936)
OZAN
I.

Kar yağdı bütün kış. Bir ağır düş.
Kar yağdı bütün kış kederli ülkemize
ormanın soluğu ıslak toprakla birleşti
karayel budayıp geçti bütün yamaçları
ak kefenler sarardı ve çürüdü durup dinlenmeden
buruştu çocuklar silinip gitti çoğu
kızamık gülleri açmıştı omuzlarında

Kar yağdı bütün kış
ve ben düşledim seni
Ülkemiz yurdumuz sevdamız kardeşliğimiz
ülkemiz yurdumuz aydınlığımız gençliğimiz
yedi yaşında otuz yaşında yetmiş yaşında
çağların tuzlu kemiklerinde birleşen
ülkemiz yurdumuz yani yenilmez umudumuz
ülkemiz yurdumuz kocamayan gelinimiz
yazan kalemimiz öfkeli sevincimiz
alın yazımız bitmez çilemiz

Ülken ve yurdun
ıslak hücreler dar odalar ağır anahtarlar
yetesin diye bu taşlar ormanında
kulak zarın yırtılsın diye sessizlikten
sararsın diye sesin demir parmaklıklarda
kireç tutsun paslansın diye eklem yerlerin
ülkeler ve yurtlar kurdular sana
kara anahtarlar ve soğuk odalardan

Kar yağdı bütün kış
kederli ovaya

Bir madenciydin ayağa kalkışınla
bir sabır yarattın köylü duyarlığınla
dostlar her zaman dost olmasa bile
metrelerle ölçülse de genişlik
bir işçi bir köylü gibi yaşadın günü-geceyi
umudun işçisi sabrın köylüsü
bayram yeri gibi onurlu yüreğin
dostlara pay ettin yıllar boyunca.

II.

Sen memleketten uzak
hasretin bir türlüsüyle delik deşik yürek
dalgın yorgun ve yalnız
bir otel odasında
malın-mülkün olmadı
hasretten başka

Sen memleketten uzak
hasretin bin türlüsüyle delik deşik yürek
dalgın yorgun ve yalnız bir otel odasında
tepeden tırnağa âşık
sevilen her kadına
tepeden tırnağa âşık
mavi tana köpüren suya yeşeren ota
kırmızı balıkların

Kara gözlü karıncaların dostu
trenlerin uçakların vapurların eksilmez yolcusu
on dokuzunda delikanlı
altmışında delikanlı
usanmaz ve uslanmaz sevdalı
belki Paris'tesin St. Michael Rıhtımı'nda
hava güneşli ve sancımıyor yüreğin
sen memleketten uzak
hasretin bin türlüsüyle delik deşik yürek
bir güvercin gibi geçer İstanbul
mavi gözlerinin içinden
Sarayburnu Kadıköy Gülhane Parkı
bir acı sözünle geçer
mavi kederli gözlerinin içinden
belki uçarsın karlı Ukrayna ovalarını
aklında Tuz Gölü Konya Ovası
aklında ülken sekiz bin metre yukarlarda
Lejyonerler Köprüsü'ndesin belki Prag'da
Vıltava suyunun köpüklerinde gözün
ama aklın İstanbul'da Beyazıt Meydanı'nda
Bursa'da Çankırı'da Diyarbakır'da
yaşarsın en belalısını sanatların
yaşlı yorgun ülkenden uzak
ekmeğini kendi öz kanına banarak
kederli bir ırmak gibi çoğalarak
kendi sıcak dost masmavi denizlerinden uzak
yaşarsın en kanlısını sanatların

Sen memleketten uzak gurbet işçisi
hasretin bin türlüsüyle yaralı ozan
senden öğrendim umudun söz dizimini
senden öğrendim inancın tatlı dilini
sen on dokuzunda sevdalı ve delikanlı
sen altmışında sevdalı ve delikanlı
sen memleketten uzak gurbet işçisi
hasretin bin türlüsüyle yaralı ozan
ustam benim! hasretlerin, ayrılıkların ozanı!

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 23:51
Hasret

Denize dönmek istiyorum!
Mavi aynasında suların:
boy verip görünmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!

Gemiler gider aydın ufuklara gemiler gider!
Gergin beyaz yelkenleri doldurmaz keder.
Elbet ömrüm gemilerde bir gün olsun nöbete yeter.
Ve madem ki bir gün ölüm mukadder;
Ben sularda batan bir ışık gibi
sularda sönmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 23:53
İki Serseri

İki serseri var:
Birinci serseri
köprü altında yatar,
sularda yıldızları sayar geceleri..

İki serseri var:
İkinci serseri
atlas yakalı sarhoş sofralarında
Bağdatlı bir dilencinin çaldığı sazdır.
Fransız emperyalizminin
idare meclisinde ayvazdır..

Ben:
ne köprü altında yatan,
ne de atlas yakalı sarhoş sofralarında
saz çalıp Arabistan fıstığı satan-
-ların
şairiyim;
topraktan, ateşten ve demirden
hayatı yaratan-
-ların
şairiyim ben.

İki serseri var
İkinci serseri
yolumun üstünde duruyor
ve soruyor
bana
"PROLETER
dediğimin
ne biçim kuş
olduğunu?"
Anlaşılan
Bağdadi şaklaban
unutmuş,
Mösyö bilmem kimle beraber
Adana - Mersin hattında o kuşu yolduğunu...

İki serseri var:
İkinci serseri
halkın alınterinden altın yapanlara
kendi kafatasında hurma rakısı sunar.

Ben hızımı asırlardan almışım,
bende her mısra bir yanardağ hatırlatır.
Ben ne halkın alınterinden on para çalmışım
ne bir şairin cebinden bir satır...

İki serseri var:
İkinci serseri,
meydana dört topaç gibi saldığım dört eseri
sanmış ki yazmışım kendileri
için.
Halbuki benim
bir serseriye hitap eden
ikinci yazım işte budur:
Atlas yakalı sarhoş sofralarının sazı,
Fransız sermayesinin hacı ayvazı,
bu yazdığım yazı
örse balyoz salanların şimşekli yumruğudur
katmerli kat kat yağlı ensende..
Ve sen o kemik yaladığın
sofranın altına girsen de,
- dostun KARAMAÇA BEY gibi -
kaldırıp kaldırıp yere çaaal-
-mak için
canını burnundan al-
-mak için,
bulacağım seni..
Koca göbeklerin RUSEL kuşşağı sen,
sen uşşak murabbaı,
sen uşşak mik'abı,
satılmış uşşakların aşşağı sen!!!

naz_özge12
19-05-08, 23:53
Metin Demirtaş (d.1938)

SORGUDA

İlerlemiş bir saatinde gecenin
Sorgudayım
Uykusuz ve yorgunum
Karanlık, sidik kokan
Bir mahzende geçiyor günlerim
Suçluyum Nâzım'ı okumaktan
Emperyalizme karşı olmaktan
Halkımı sevmekten

Soruyorlar
Söylüyorum budur suçlarım
Biri bir tokat savuruyor yüzüme
Biri bir tekme
Ama ben devam ediyorum yine
Suçlarımı sayıp dökmeye

Tarlalarda ekip biçenlerin
Fabrikalarda dokuyanların
Tütün yolunda tükenip gidenlerin
Dostuyum
Düşmanıyım onları sömürenlerin
Ve bilmiyorum ne ad veriyorsunuz
Bütün bunlara
"Müesses nizamı yıkmak" mı
"Bir sınıfı bir sınıfa düşürmek" mi
Ama bir şey var çok iyi biliyorum
Yüzyıllardır değişmemiş bir gerçek
Fakat değişecek.

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 23:54
İstanbul'da, Tevkifane Avlusunda

İstanbul'da, Tevkifane avlusunda,
güneşli bir kış günü, yağmurdan sonra,
bulutlar, kırmızı kiremitler, duvarlar ve benim yüzüm
yerde, su birikintilerinde kımıldanırken,
ben, nefsimin ne kadar cesur, ne kadar alçak,
ne kadar kuvvetli, ne kadar zayıf şeyi varsa
hepsini taşıyarak
dünyayı, memleketimi ve seni düşündüm...

İstanbul Tevkifanesi - Şubat 1939

naz_özge12
19-05-08, 23:57
Tristan Tzara (1896-1963)

"Baştan başa Türk ulusunun umutlarını soluyarak Nâzım Hikmet'in şiiri bütün ulusların ortak dileklerinin alabildiğine insansı anlatımını kucaklıyor. Bu anlamda, Nâzım'ın şiiri günümüz insanının ekinsel alanının sahibidir ve tarihsel değerinin gürlüğüyle sürekli bir hakikat değeri kazanır.
"Her ne kadar yadsınamaz bir özgünlüğü de olsa, Nâzım'ın şiiri çağdaş Batı şiirinin yapısına yabancı değildir. Özellikle Mayakovski ve Garcia Lorca'nın yapı çizgisindedir. (...)
"Nâzım'ın memleketinin edebiyatında oynadığı tarihsel rolün bilincine varanlar artık biliyorlar ki, Nâzım'ın adı, yığınların karşıdevrimin karanlık kuvvetlerine karşı yapmakta olduğu gürlütüsüz ama güçlü savaşla bağlantıdadır." ("Nâzım Hikmet Üstüne" başlıklı yazısından.)
Çeviri : Mehmet Tuncay

ebru_kıvançkolik
19-05-08, 23:58
Ölçü

Sevdiğin müddetçe
ve sevebildiğin kadar,
sevdiğine her şeyini verdiğin müddetçe
ve verebildiğin kadar gençsin.

naz_özge12
19-05-08, 23:59
Louis Aragon (1897-1982)
"Nâzım, senden bana ilk 1934'te söz ettiler, sen hapisteydin, o zaman bir şeyler yazabildim. Dostluğumuz otuz yıl sürmedi. Ne kadar az, otuz yıl. 1950'de, bizler, yani Türk halkı ile dünyanın her köşesindeki şairler seni hapisten kurtardığımız zaman, bir on dört temmuz günü dosdoğru hayatın içine daldın. Ama bu yıl, sabırsızlığından, temmuzu bekleyemedin... Hapisane dışında on üç yıl, ya da buna yakın bir şey, kırk sekizinden altmış birine dek, güzel bir yaşam bu. On üç yıl, çok şey. Hapisane dışında öldün, bu da çok şey." ("Nâzım Hikmet İçin" başlıklı yazısından.)
Çeviri : Bertan Onaran

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 00:00
Türk Köylüsü

Topraktan öğrenip
kitapsız bilendir.
Hoca Nasreddin gibi ağlayan
Bayburtlu Zihni gibi gülendir.
Ferhad'dır
Kerem'dir
ve Keloğlan'dır.
Yol görünür onun garip serine,
analar, babalar umudu keser,
kahbe felek ona eder oyunu.
Çarşambayı sel alır,
bir yâr sever
el alır,
kanadı kırılır
çöllerde kalır,
ölmeden mezara koyarlar onu.
O, «Yûnusû biçâredir
baştan ayağa yâredir,»
ağu içer su yerine.
Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeyegörsün önlerine
ve bir kerre vakterişip :
«-Gayrık yeter!...»
demesinler.
Ve bir kerre dediler mi :
«İsrafil sürunu urur
mahlukat yerinden durur»,
toprağın nabzı başlar
onun nabızlarında atmağa.
Ne kendi nefsini korur,
ne düşmanı kayırır,
«Dağları yırtıp ayırır,
kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmaya...»

naz_özge12
20-05-08, 00:01
Philippe Soupault (1897-1990)
"Nâzım Hikmet bir insandı, büyük bir şairdi. Onunla hep rastlantıyla karşılaşmışımdır. Daha ilkinden, sevinçle benimsedim onun parlaklığına tutulmayı. Yaşamının bazı dönemlerini tanıyordum yalnızca; uğradığı ve üstesinden geldiği deneylerin bazılarını biliyordum. Masallaşmıştı. Bakışıyla karşılaşınca insan, onun kaderinin örnek bir kader olduğunu görmezden gelemiyordu. Korkunç acı çekti uzun zaman, ama hiç yenilmedi. (...) Şiirleri, bilindiği gibi, hayran olunası şiirlerdi. Şiirlerini okuyanlardan, dinleyenlerden hiçbiri, okumalarından, dinlemelerinden önceki gibi kalmadılar. (...)
"Çağımızda şairin yeri, yalnızca doğrulanmış değil, aynı zamanda yükseltilmiş oldu onunla." (1964'te, Paris'te yayımlanan Nâzım Hikmet Şiini Antolojisi'ne yazdığı önsözden.)
Çeviri : Afşar Timuçin

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 00:02
Veda

Hoşça kalın
dostlarım benim
hoşça kalın!
Sizi canımda
canımın içinde,
kavgamı kafamda götürüyorum.
Hoşça kalın
dostlarım benim
hoşça kalın...
Resimlerdeki kuşlar gibi
dizilip üstüne kumsalın,
mendil sallamayın bana.
İstemez...
Ben dostların gözünde kendimi
boylu boyumca görüyorum...

A dostlar
a kavga dostu
iş kardeşi
a yoldaşlar a..!!.
Tek hecesiz elveda..

Geceler sürecek kapımın sürgüsünü,
pencerelerde yıllar örecek örgüsünü.
Ve ben bir kavga şarkısı gibi haykıracağım
mapusane türküsünü.

Yine görüşürüz
dostlarım benim
yine görüşürüz...
Beraber güneşe güler,
beraber dövüşürüz...

A dostlar
a kavga dostu
iş kardeşi
a yoldaşlar a..!!.
ELVEDA..!!.......

naz_özge12
20-05-08, 00:03
Yakup Kadri (1889-1974)
"835 Satır Türk şiirindeki, hatta Türk dilindeki inkılabın ilk satırıdır. (...) O, yalnız Türk şiirinde çığır açmış bir edebiyat inkılapçısı değil, hiç görmeğe alışık olmadığımız yepyeni bir şair tipidir."

Memet Fuat (d.1926)
"Nâzım Hikmet Türk kültürünün bütün insanlığa armağan ettiği uluslarüstü bir değerdir. İngiliz şairi Shakespeare ne kadar İngiltere'ninse, ya da İspanyol şairi Lorca ne kadar İspanya'nınsa, Türk şairi Nâzım Hikmet de ancak o kadar Türkiye'nindir." (Ocak 1989'da yapılmış bir konuşmadan.)

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 00:03
Vera'nin Uykudan Uyanişi

Iskemleler ayakta uyuyor
masa da öyle
serilmiş yatiyor sirtüstü kilim
yummuş nakişlarini
ayna uyuyor
pencerelerin simsiki kapali gözleri
uyuyor sarkitmiş boşluga bacaklarini balkon
karşi damda bacalar uyuyor
kaldirimda akasyalar da öyle
bulut uyuyor
gögsünde yildiziyla
evin içinde dişinda uykuda aydinlik
uyandin gülüm
iskemleler uyandi
köşeden köşeye koşuştular
masa da öyle
dogrulup oturdu kilim
nakişlari açildi katmer katmer
ayna seher vakti gölü gibi uyandi
açti kocaman mavi gözlerini pencereler
uyandi balkon
toparladi bacaklarini boşluktan
tüttü karşi damda bacalar
kaldirimlar akasyalar ötüştü
bulut uyandi
atti gögsündeki yildizi odamiza
evin içinde dişinda uyandi aydinlik
doldu saçlarina senin
dolandi çiplak beline ak ayaklarina senin

naz_özge12
20-05-08, 00:05
Mahmut Dikerdem (1916-1993)
NÂZIM HİKMET VE BARIŞ
"Nâzım Hikmet'in her yönüyle zengin, cömert kişiliğinin ülkemizde en az tanınan yanı onun barışçılığı, barış savaşımına ve dünya barış hareketine katkılarıdır. Nâzım'ın yaşamı ve yapıtları üzerinde yapılan incelemeler, yayımlanan yazılar bu konuyu yeteri kadar aydınlatmamıştır. Bunun başlıca nedeni, sanırım, onun sanatçı kişiliğinin ve görkemli, sarsıcı, büyüleyici şiirlerinin hep öne çıkarak tüm ilgi ve dikkatleri üstünde toplamasıdır. Diğer bir neden ise barış savaşımına yurt dışında iken, zoraki sürgünlük döneminde katılmış olmasıdır. Çünkü o yıllarda Nâzım Hikmet'in adı gibi 'barış' sözcüğü de Türkiye'de yasaklı idi, Türk dış politikası doludizgin savaş kışkırtıcılığı yapıyordu. Gerçi dost bildiği birkaç kişi Nâzım'ın barış hareketindeki etkinliklerine yurt dışında tanık olmuşlardır, ama onlar da büyük ozanın barışçı yönünü çarpıtarak yansıtmışlardır. Nitekim bunlardan biri Nâzım'ın barış kongrelerini kapitalist ülkeleri ziyaret edebilmek için bir vesile saydığını yazacak kadar büyük haksızlıkta bulunmuştur.
"Oysa Nâzım Hikmet'in gerçek bir tutku ile sarıldığı barış ülküsü yaşamının son on yıllık dönemine ayrı bir anlam kazandırmış, yurdundan ve halkından ayrı kalmanın acısına katlanabilmesine bir ölçüde yardımcı olmuştur. Bunu, dünyanın çeşitli ülkelerine yaptığı barış gezilerinin izlenimlerini taşıyan eşsiz güzellikteki şiirlerinden anlayabiliyoruz.
"Nâzım'ın dünya barış hareketi ile tanışması Moskova'ya varışından hemen sonra olmuştur. O sırada dünyada soğuk savaş rüzgârları tüm şiddetiyle esmeye başlamıştı. Hiroşima'nın üstünde patlatılan atom bombası tam 40 yıl sürecek bir siyasal çatışma dönemini, aynı zamanda bloklar arası çılgın bir silahlanma yarışını başlatmıştı. Öte yandan ise, insanlığın mutlak bir felakete doğru sürüklendiğinin bilincine varan, çeşitli ülkelerdeki bilim, sanat adamları, düşünürler, yazarlar - siyasal inançları ne denli değişik olursa olsun - militarizme, savaş kışkırtıcılığına karşı koymak, evrensel barışı savunmak amacıyla bir araya geldiler. Böylece 1950 yılında dünya barış hareketi ve onun örgütsel birliğini temsil eden Dünya Barış Konseyi doğdu. Kurucuları arasında Picasso, Neruda, Aragon, Paul Robeson, Langston Hughes'un da bulunduğu Konsey'in ilk başkanlığına ünlü Fransız fizik bilgini Frédéric Julot-Curie seçildi. Kısa zamanda Konsey'in bünyesinde insanlığın yüzakı olan büyük bilginler, sanatçılar ve devlet adamları toplandı. Bunlardan biri de Türkiyeli büyük ozan Nâzım Hikmet idi. İlerki yıllarda dünya barış hareketi bir çığ gibi büyüyecek, başta işçi sınıfı olmak üzere geniş yığınları kucaklayacaktır. Nâzım Hikmet yorgun kalbinin son atışına değin barış hareketinin içinde, savaşsız ve sömürüsüz bir dünya uğrunda mücadele verenlerin ön safında yer alacaktır.
"Barış uğraşı Nâzım için hiçbir zaman kişisel hevesini tatmin ya da boş zamanını değerlendirme aracı olmadı. Barış savaşımı onun yaşamının son yıllarındaki çalışmalarının önemli bir parçası haline geldi. Asya, Afrika ve Latin Amerika'yı kapsayan gezilerinde hem sanat gücü, hem sıcak kişiliğiyle kitleleri dalgalandırarak, çevresinde toplanan gençliğe coşku aşılayarak dünya barış hareketinin canlılık ve etkinliğine katkıda bulundu. Bu gönüllü eylemlerinden dolayıdır ki Nâzım Hikmet Dünya Barış Ödülü'ne layık görülmüştür. Onun Hiroşima'da ölenlere ağıt niteliğindeki 'Kız Çocuğu' başlıklı kısa ama okuyanı derinden kavrayan şiiri birçok dillere çevrilmiş, İngilizce çevirisi Amerikalı ünlü zenci ozan Paul Robeson tarafından bestelenerek barış kurultaylarında bir ağızdan söylenen bir türkü olmuştur.
"Nâzım Hikmet'in barışçılığı yalnız yüreğindeki engin insan sevgisinden değil, kendisini adadığı davanın doğasından da kaynaklanmıştır. Tüm değerlerin yaratıcısı olan insan emeğinin savaşla yok olmasına en başta emekçi sınıflar razı olamazdı. Nâzım da kendini bildiğinden beri onların yılmaz, yiğit savunucusu olmuştu. Bu kimliği ile de katıldığı barış hareketindeki seçkin yeri unutulmayacaktır." (Eylül 1990 tarihli yazısı.)

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 00:05
Vera'ya

Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana

Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm

naz_özge12
20-05-08, 00:07
Selahattin Hilav (d.1928)


"Nâzım'ı zindanlarda çürütenler, şiirlerini, güzel el yazılarıyla not defterlerine geçirirlerdi. Kendi rütbelerinden kapıkulları arasında (yani yabancının, yani halkın bulunmadığı yerde), coşkunluğa kapıldıkları zaman ezbere okumaktan da geri kalmazlardı. Sormaya kalkışsanız, Nâzım'ı niçin beğendiklerini de kendilerince mantıki bir temele oturtup açıklarlardı : 'Büyük şairdir, sanatçıdır, ama kişiliği ve şahsi fikirleri bizi ilgilendirmez,' derlerdi... 'Biz onun sadece şair yanını sever ve beğeniriz.' Aradan yıllar geçti, Doğu faşizminin yıllar boyunca hem kendisini, hem şiirlerini sürgün ettiği 'söz sultanı' eserleriyle geri geldi. Türk şiirinin gerçek sahibi dönmüştü; istense de, istenmese de tartışmanın merkeziydi artık. Çeşitli sosyal olayların sonucu olarak resmi yasaklamalardan sıyrılmıştı ama, daha gizli ve geniş bir engellemeyle karşı karşıyaydı : 'Nâzım bir mittir [efsanedir]; sanat alanındaki başarısını kişisel serüvenine borçludur, yazdığı şiire değil,' denildi bu sefer de... 'Büyük şairdir ama kişiliği, serüvenleri ve fikirleri bizi ilgilendirmez', yani bunlar yanlıştır, batıldır diyenler onun şairliğini kabul ediyorlardı, ama bir mit haline gelmiş olan yanın kabul etmiyorlardı; yıllar sonra mit haline gelmiş yanını kabul ettiler, ama şairliğini kabul etmediler. Bu iki iddianın, temel bakımından aynı olduğu ve iddialardan herbirini teşkil eden çifte yargılarda (Nâzım şairdir, mit değildir / Nazım mittir, şair değildir) sadece yüklemlerin yer değiştirmiş olduğu gözden kaçtı... Mit olmayı ve şair olmayı birbirinden ayırmanın mümkün olduğunu sanan köhne bir düşünce yatıyordu bu iddiaların altında. Şüphesiz ki Nâzım aynı zamanda bir mittir. Ama yirminci yüzyılın bağrından çıkan iki üç mitten biri... (...) Mit kelimesinin içinde, şişirilmiş ve sahte kıymetlerin yanı sıra eserlerini kanlarıyla yazanlar ve hayatlarını eserleri kadar coşkunluk, düşündürme ve duygulandırma kaynağı haline getirmiş olanlar da var. Nietzsche'yi, Rimbaud'yu, Mayakovski'yi, Artaud'yu düşünelim Kâzip şöhretler ilgilendirmez bizi; onların hakkından zaman gelir. Ama yukarda adlarını andığımız kimseler ve onların benzerleri, yani, hayatlarıyla eserlerini sınırsız bir çilenin, feragatın, cesaretin ve acının içinde eriterek yepyeni gerçekleri keşfeden ve herkesten önce sezdikleri bu gerçekleri insanoğlunun bilincine sanat aracılığı ile armağan edenler bizi ilgilendirir. (...)
"Diyelim ki, Nâzım bizim 'mit' ihtiyacımızı karşılıyor; bundan ötürü onun sanat değerini değil de mit yanını görüyoruz. Diyelim ki, biz 'mit'e muhtaç bir ulusuz. Peki Sovyet halkları, peki Çin halkları, peki Güney Amerika halkları, peki Kübalılar, peki Vietnamlılar da mı mite muhtaç? Onlar da mı Nâzım'ın mit tarafını önemseyip, sanat değeri konusunda aldanıyorlar?" ("Son Sanat Tartışmaları ve Nâzım Hikmet" başlıklı yazısından.)

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 00:08
Yolculuk

Bir şair yolculuk ediyor
bir denizinde dünyamızın
bakarak bir yıldıza.

Yolculuk ediyor şairin biri
yıldızlardan birinde bir denizde
bakarak dünyamıza.

Yolculuk ediyor şairler
denizlerinde kâinatın
bakarak birbirine.

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 00:09
Şehitler

Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,
mezardan çıkmanın vaktidir!
Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,
Sakarya'da, İnönü'nde, Afyon'dakiler
Dumlupınar'dakiler de elbet
ve de Aydın'da, Antep'te vurulup düşenler,
siz toprak altında ulu köklerimizsiniz
yatarsınız al kanlar içinde.
Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,
siz toprak altında derin uykudayken
düşmanı çağırdılar,
satıldık, uyanın!
Biz toprak üstünde derin uykulardayız,
kalkıp uyandırın bizi!
Uyandırın bizi!
Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,
mezardan çıkmanın vaktidir!

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 00:11
Sen

sen esirliğim ve hürriyetimsin,
çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin,
sen memleketimsin.

Sen ela gözlerinde yeşil hareler,
sen büyük, güzel ve muzaffer
ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin...

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 00:13
O ve Aksakallılar

Yeşil selviler, beyaz mezar taşları ve elyazma kitaplar vardı manzarada.
Gün akşama yakındı ve durgundu.

Bir yemiş sofrasının başında bağdaş kurmuş gibi
oturmuşlardı etrafına ibret aynasının.
Aksakalları bilgin, gözleri genç, elleri yorgundu,
ilhamlı, vahim ve dalgındılar.
O, birdenbire meclise geldi
dedi :
« - İbret aynasından bakıp
çubuklarını yakıp
şerh ü izah edenler.
Değişmekte olanı görüp
içine girip
değiştirmektir hüner.
Ve sanmayın ki değişen başı boş bir oktur,
kanunu ve nizamı yoktur.
Ben, bilip bildiririm ki :
Rab ve kitap
ve saçı rüzgârda uçan «kahraman» değil,
(karanlık orman, tuzlanmamış deri,
budaklı lobut ve taş baltadan beri)
Onlar'dır büyük macerayı yapan.
Onlar ki toprakta karınca
suda balık
havada kuş kadar
çokturlar.

Korkak, cesur
cahil, hakîm
ve çocukturlar.
Ve kahreden
yaratan ki Onlar'dır,
şarkılarımda yalnız Onlar'ın maceraları vardır...»

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 00:15
Niyazalant Sömürgesi

Afrika, Niyazalant sömürgesi.
Saat sabahın dördü.
Dipçikler kapıları dövdü
ve işte fotoğraf :
Zenci kardeşlerim bir don bir gömlek
ve ayakları çıplak
ve pembe avuçlu elleri kıvırcık başlarının üzerinde
dizilmişler duvar diplerinde.

Tıpkı bizim gibi,
bizim de dipçikle dövüldü kapılarımız,
bizim de ellerimiz havada, ayaklarımız çıplak,
ama bizde de bize bağlı
duvar diplerinde esir kalıp kalmamak.

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 00:16
İnsan

Ya hayrandır sana
ya düşman
Ya hiç yokmuş gibi
unutulursun
Ya da bir dakka bile
çıkmazsın akıldan

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 00:18
Kosmosun Kardeşliği Adına

Ustamız Eluard’ın izinden

Kosmosta bizden başka düşünen var mı
var
bize benzer mi
bilmiyorum
belki bizden güzeldir
bizona benzer mesela ama çayırdan nazik
belki de akarsuyun şavkına benzer
belki ne güzeldir bizden ne de çirkin
belki tıpatıp bize benzer
ve yıldızlardan birinde
hangisinde bilmiyorum
yıldızlardan birinde konuşacak elçimiz
hangi dilde bilmiyorum
yıldızlardan birinde konuşacak elçimiz onunla
Tovariş diyecek
söze bu sözle başlayacak biliyorum
Tovariş diyecek
ne üs kurmağa geldim yıldızına
ne petrol ne yemiş imtiyazı istemeğe
Koka-kola satacak da değilim
selamlamaya geldim seni yeryüzü umutları adına,
bedava ekmek ve bedava karanfil adına
mutlu emeklerle mutlu dinlenmeler adına
"Yarin yanağından gayrı her şeyde hep beraber"
diyebilmek adına
evlerin
yurtların
dünyaların
ve kosmosun kardeşliği adına.

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 00:20
ben çıkıyorum emeklerinize sağlık eklenen herşey mükemmel...

rebelious_dark
20-05-08, 11:27
Dipnot: Nazım Hikmet Hatıra Parası
--------------------------------------------------------------------------------

Nazım Hikmet anısına 5 Nisan 2004 tarihinde hatıra parasının basıldığını biliyor muydunuz? Nominal değeri 15.000.000 TL olan bu madeni para 999 ayar gümüşten, 5000 adet basıldı

rebelious_dark
20-05-08, 11:30
DÜNYANIN EN TUHAF MAHLUKU


Akrep gibisin kardesim,
korkak bir karanlik içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardesim,
serçenin telasi içindesin.
Midye gibisin kardesim,
midye gibi kapali, rahat.
Ve sönmüs bir yanardag agzi gibi korkunçsun, kardesim.
Bir degil,
bes degil,
yüz milyonlarlasin maalesef.
Koyun gibisin kardesim,
gocuklu celep kaldirinca sopasini
sürüye katiliverirsin hemen
ve âdeta magrur, kosarsin salhaneye.
Dünyanin en tuhaf mahlukusun yani,
hani su derya içre olup
deryayi bilmiyen baliktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eger
ve hâlâ sarabimizi vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demege de dilim varmiyor ama —
kabahatin çogu senin, canim kardesim!


1947

rebelious_dark
20-05-08, 11:32
Eski - Yeni Kavgası

"Resimli Ay"da yazmaya başladıktan sonra Nâzım Hikmet dost düşman pek çok kişinin ilgiyle izlediği, hayranlık duyduğu bir şair durumuna gelmişti.
Güzel Sanatlar Birliği Genel Sekreteri olan Peyami Sefa Bey (Safa), Alay Köşkü'nde düzenlenen toplantılarda, şiir okuması için onu izleyicilerin önüne çıkarırken "büyük şair" diye tanıtıyordu.
Aralarındaki dostluk "Cumhuriyet" gazetesindeki bir olay sonucu başlamıştı. Nâzım Ankara'da tutukluyken gazetenin edebiyat sayfasını yöneten Peyami Sefa Bey, onun "Yanardağ" adlı şiirini üç sütun olarak çerçeve içinde yayımlamış, ertesi gün ise gazetenin birinci sayfasında bir özür dileme yazısı yer almıştı. "Mahkûm bir adamın kaleminden çıkmış olan bu manzume"nin yazıişleri müdürüne gösterilmeden yayımlandığı belirtiliyor, "mesleği mesleğimize katiyyen uymayan bir muharrire ait" diye nitelenen şiirin gazetede yayımlanmış olmasından dolayı okurlardan özür dileniyordu.
Nâzım Hikmet İstanbul'a gelip bu olayı öğrenince, kendisi yüzünden gazete yönetimiyle arası açılan Peyami Sefa'yı aradı, arkadaşlık etmeye başladılar. Alay Köşkü'nde düzenlenen toplantılarda birlikte şiir okudukları Necip Fazıl (Kısakürek) ile de Bahriye Mektebi'nde başlayan yarışmalı dostlukları sürüyordu.

Ahmet Halit Kitabevi'nin 1929 mayısında yayımladığı 835 Satır adlı kitabı ise çok büyük bir ilgiyle karşılandı.
Nurullah Ataç'la başlayan övgüler, A.B.D.'de öğrenim gören Nermin Muvaffak'ın (Menemencioğlu) imzasını taşıyan "Yeni Türkiye'nin Şairi" başlıklı bir yazıyla, New York'ta yayımlanan "The Bookman" adlı dergiye kadar uzandı.
Alay Köşkü'ndeki toplantılarda ise, eski yeni birçok ünlü şair şiirlerini okuyor, en çok alkış alan Nâzım Hikmet oluyordu.
Böylesine parlak bir çıkışın sanatçılar arasında kıskançlık yaratmaması olanaksızdı. Arkadan arkaya yapılan yerici konuşmalar, giderek yazılara da yansımaya, önceleri olumlu sözler edenlerin de düşünceleri değişmeye başladı.
Hava bayağı gerginleşmişti.
Yakup Kadri Bey (Karaosmanoğlu), "Milliyet" gazetesinde birbirini izleyen yazılarla, hem Nâzım Hikmet'i, hem de genç kuşağı topluca yeren birtakım görüşler ileri sürdü :
"Ferdiyetçi şair, cemiyetçi şair... Bunlardan biri tabiat ve insanlar içinde münzevidir. Yalnız kendi ıstıraplarını, kendi heyecanlarını, kendi ümitlerini, kendi sevinçlerini çağırır. Öbürü Victor Hugo'nun bir tarifine göre, 'kâinatın ortasında bir taninli yankıdır.' Cemiyetin olsun, tabiatın olsun, bütün hayatın tecellilerini kendisinden aksettirir ve her şey, her beşeri hadise onda en ahenktar, en şuurlu ifadesini bulur. Denebilir ki bu tür şairler beşeriyetin haykıran vicdanıdır. Lakin işte bu nevi şairler, bunun içindir ki, beşeriyet gibi ipsiz sapsız, beşeriyet gibi karışık, beşeriyet gibi gürültücü, patavatsız, kaba, behimi ve onun gibi mantıksızdırlar. Yaptıkları şeyde klasik sanatın ilahi intizamından, ezeli ahenginden eser yoktur, bütün estetikleri insanların idare ettiği cemiyetler gibi anarşiktir. Nâzım Hikmet'in dediği gibi bu tarz şiirler Bethoven'in sonatlarını asla değil, fakat bir bando mızıkayı, bir panayır yerinde bir fanfarı andırır. Bittabi, böyle bir musiki sokaktan başka bir yerde çalınmaz. Onun içindir ki, Nâzım Hikmet'in şiirlerinin bugünkü Türk cemiyetinde hiç yeri olmadığını zannediyorum. Çünkü bizde bu orkestranın, cehennemi velvelesini dinleyebilecek kocaman, koyu ve dalgalı insan kitleleri henüz yetişmemiştir, yakın bir atide yetişmesinin imkânını da göremiyoruz." (Milliyet, 14. 5. 1929)
"İnkârdan müspet bir şey çıkmasının imkânı yoktur. Halbuki Namık Kemal'den bugünün en genç Türk şairine kadar, gelmiş geçmiş ne kadar müceddidimiz varsa, hepsi de işe kendilerinden evvelkileri inkâr ile başlamışlardır. Onun için hepsi *** kaldı. Edebiyatta babasız dehâ yoktur." (Milliyet, 20. 5. 1929)
Bir sonraki yazısında Yakup Kadri Bey yeni kuşağa yönelttiği eleştirilerinde çok daha ileri gidiyordu :
"Bugün yeni nesil veyahut yeni yetişenler namı altında toplanan zümrenin gösterdiği tereddi ve hezal manzarasına bakıp da ümitsizliğe düşmemelidir. Bu zavallı nesil bize bin beladan arta kalmıştır. (...) Eğer daha ilk adımda dizleri titriyor ve gözleri uyuşuyor, kulakları uğulduyor, kafaları sersemleşiyorsa bunun kabahati kendilerinde değil, yetiştikleri devrin sayısız fecaatindedir. Düşünün ki en büyüğü Harb-i Umumi'de daha yirmisini bulmamış bu gençler, ekmek yerine saman karışık hamurla beslendiler ve irfan yerine Babıâli gündelik matbuatının ısmarlama harp edebiyatından başka bir şey okumadılar." (Milliyet, 30 Mayıs 1929)

Peyami Sefa Beyin on beş günde bir çıkmaya başlayan "Hareket" adlı dergisi ile "Resimli Ay" bu saldırıyı birlikte karşılama kararı aldılar. Yakup Kadri Bey Ankara'ya yakın, Mustafa Kemal Paşanın sofrasında yer alan bir yazardı. Dikkatli davranılmalıydı. Zekeriya Bey (Sertel) ile Sabiha Hanımın (Sertel) olurları da alınınca kavgaya girişildi.

İlk yazıların ardından, Nâzım Hikmet'in "İmzasız" imzasıyla, "Putları Yıkıyoruz" başlığı altında, "Resimli Ay"ın Haziran ile Temmuz 1929 sayılarında, önce "dâhi-i âzam" denilen Abdülhak Hâmit'i (Tarhan), arkasından "milli şair" denilen Mehmet Emin'i (Yurdakul) incelemeye alması savaşın patlamasına yetti.
Basında büyük yankılar uyandıran bu yazıların başlama nedeni, "Resimli Ay"da Geceleyin Sokaklar adlı romanı eleştirilirken, "Mahmut Yesari'yi biz başka lisanlara korkmadan tercüme edebiliriz, onun yazısı bundan hiçbir şey kaybetmez. Halbuki, Dahi-i âzam (?!) Abdülhak Hâmit Bey de dahil olmak üzere, kaç yazıcımız böyle bir imtihandan geçebilir? (...) Dâhi-i âzamın en kuvvetli yazısını başka bir dile çevirin, bakın nasıl sırıtır. Başka bir dile değil, hatta bugün konuştuğumuz Türkçeye tercüme edin, bakın dâhinin dehası nasıl sabun köpüğü gibi dağılıveriyor..." denmesi üzerine, "Cumhuriyet" gazetesinde yazın çevrelerini savunmaya çağıran bir karşı yazı yayımlanmış olmasıydı.

"Putları Yıkıyoruz, No. 1, Abdülhak Hâmit"te yazın alanında kimlere "dâhi" denilebileceği özetleniyor, şu yargıya varılıyordu : "Hâmit Bey devri için yeni, kuvvetli bir Osmanlı şairidir, işte o kadar." Yazının son tümcesi ise şöyleydi : "Hakiki dehayı bulmak için sahte dehaları, kafalarımıza zorla dikilen putları yıkalım..."

"Putları Yıkıyoruz, No. 2, Mehmet Emin Beyefendi"de ise yazın alanında kimlere "milli şair" denilebileceği özetleniyor, şu yargıya varılıyordu : Mehmet Emin Beyin şairliği bile bir göz aldanmasıyken, milli şairlik sıfatı bilgisizliğin aldanmasından başka bir şey değildir.

Hamdullah Suphi Bey (Tanrıöver) bu yazılara "İkdam" gazetesinde sövgü dolu bir yazıyla karşılık verdi :
"Abdülhak Hâmit bir dâhidir. Bunlar putları değil, milli ediplerimizi, dâhilerimizi yıkmak istiyorlar. Bu edebiyat tartışması değil, komünizm propagandasıdır."
(...)
"Karşımızdakiler kimlerdir?
"Bolşevik kapısının müseccel köpekleri!
"Putları kıranlar bunlardır."

Hamdullah Suphi Bey işi yazından siyasaya kaydırmak, yeni sanat adına konuşanları sindirmek istiyordu. Merkez Heyeti Başkanı olduğu Türk Ocağı'nda, milliyetçi gençleri kışkırtıyor, birtakım kararlar aldırıp basına yansıtıyordu :
"İcab ederse daha müessir surette görürüz ki, Türk vatanının sevdiği adamlar, vatansızların tecavüzlerine uğrayacak kadar yalnız değillerdir."

Böylece, gerekirse daha ileri gidileceği, kaba güce başvurulacağı bildirilerek gözdağı veriliyordu. Devlet önlem almazsa, üniversite gençlerinin dergi yönetim yerlerini basıp dağıtacakları, yöneticileri dövecekleri söyleniyordu.

"Hareket" dergisi yapılan jurnalcılığı "Biz Komünist Değiliz" başlıklı bir yazıyla açıklayarak kınadı : "Bu biçarelere komünizm nedir diye sorsanız, onu da doğru dürüst bilmezler. Çünkü samimiyetten, idrakten, fikirden nasibi olmayanlar bu gibi nazariyeleri öğrenmekten ziyade vatandaşlarına ağız dolusu pislik sıçratmaktan zevk duyarlar."

"Resimli Ay" ise olaya şöyle yaklaştı :
"Resimli Ay, sayfalarını sadece edebi bir münakaşaya açmıştır. Buna komünizm süsü verenler çok çirkin bir demagoji yapıyorlar. Bu, doğrudan doğruya eski ile yeninin mücadelesidir. Abdülhak Hâmit dâhi değil, Mehmet Emin milli şair değil demekle komünizm arasında ne münasebet var? (...)
"Eğer bu iddialar yanlışsa aksini ispat edin. Demokrasi içerisinde her fikir müdafaa ve münakaşa edilebilir. Nümayiş ve gürültü ile fikri boğmak, yirminci asır gençliği için çok geri bir harekettir. Gençlik her yerde maziye hürmet eder, fakat bu hürmet, her fikrin serbest münakaşa edilmesine, ortaya yeni fikirler atılmasına mani olmaz.
"Ortada komünizm meselesi yoktur. Eski ve yeni mücadelesi vardır."

Peyami Sefa Bey "Hareket"te genç kuşağı savunuyor, şair olarak Nâzım Hikmet'e güvenini belirtiyor, yenilikçilere yapılan saldırılara ağır sözlerle karşılık veriyordu.
"Biz : 'Varız!' diyen nesiliz, bizde kuvvetimizin şuuru var. Henüz otuz yaşına gelmeyen şairlerimizin bile mısraları, bütün bir neslin hafızasıyla dudakları arasında gidip geliyor, yığınları coşturuyor. Halkı da, güzideyi de, ayrı ayrı teşhir etmesini bilen romancılarımız var.En fena iktisadi anlarda bile kitaplarını karie okutabilen bir nesiliz. Dört çift garazkâr topuğun tozlu döşemeden yaptığı kuru gürültü ve kıskançlıktan gerilmiş dudaklardan çıkan ıslıkla karışık hava kabarcıkları, alkışlar arasında boğuluyor.
"Yığınlar ayaklanıyor ve 'Yaşa!' diye haykırıyorlar.
"Çünkü büyük bir edebiyat doğuyor.
"Galeyan var!
"Kaçılınız, yol veriniz!"

"Nâzım Hikmet, dünya edebiyatında kendine çok has bir nev'in yaratıcısı olmuştur. O ne bir fantezi heveslisi, ne bir garaipperest, ne de yeni moda müptelası bir edebiyat züppesidir.
"O, sadece, ağlamayan ve haykıran, zekâsının malzemesini eski insanlıktan aldığı halde, çatısını yeni bir teknikle kuran, ona müstakbel dünyaların rengini veren büyük bir kafa mimarıdır. En yeni binalarda kullanılan taşlar da bu dünya kadar eskidir. Nâzım bilir."

Peyami Sefa Bey gençleri "saman karışık hamurla" beslenmiş olduklarını söyleyerek aşağılayan Yakup Kadri Beye ise, "Biz Sizden Değiliz" diye karşılık veriyordu :
"Şimdi de Büyük Harpte yedikleri tereyağlı ekmeklerle iftihar etmeye başladılar. (...)
"Büyük Harpte ve Sakarya'da memleket kapısından düşmanı kovan gençliğin yüzüne doğru kokmuş ağızlarını açarak geğiriyorlar ve yağma sofralarında ziftlendikleri havyarın, içtikleri şampanyanın hasreti ile mest olarak bütün bir kahraman gençliğe bühtanlar savuruyorlar. (...)
"Büyük Harpte yüz binlerce genç saman ekmeği yiyerek sararıp solarken, onlar, Alp dağlarının ceyyit havası ile on dört kilo artmışlarsa, gençliğin bu feragatı karşısında, utançlarından ölünceye kadar iki büklüm durmalı idiler."

Yakup Kadri Bey bunun üzerine, 16 Haziran 1929 tarihli "Milliyet" gazetesinde, bir açıklama yapmak gereğini duydu :
"Benim o makalemde bahsettiğim gençlik ile bugün Darülfünun'da okuyan gençlik arasında hiçbir münasebet olamayacağını Türkçe bilen her ferd ilk bakışta anlardı. (...)
"Bu avarelerin başı üstünde acayip, müthiş ve uğultulu bir cinnet havası esiyor. Çıkardıkları yaygaradan kulaklar tıkanıyor; her biri kargıdan atın üstüne binmiş, ellerinde kamıştan birer mızrak, sağa sola saldırıyorlar, zavallı ücra edebiyat arsasında tozu dumana katıyorlar; göz gözü görmüyor.
"İkide bir : 'Varda, çekilin, biz geliyoruz!' naraları.
"Buyurun gelin. Edebiyat arsası o kadar tenha ki, burada pek-âlâ deliler ve garipler için de barınacak bir köşe bulunur.
"Ne gelen var, ne giden!
"Yine 'Varda, çekilin, biz geliyoruz!' naraları. Biçarelerin muhayyilesi o kadar bozuk, o kadar hasta ki, önlerinde kesif bir ordu, onları yürümekten alakoyuyor vehmindedirler.
"İşte şimdi düşünün, bunlarla Darülfünun gençliğinin ne münasebeti olabilir? Bunlarla, bütün yarına ait ümitlerimizi kendilerine tevdi ettiğimiz Darülfünun gençliği şöyle dursun, hatta en umumi manası ile her sınıf Türk gençliğinin hiçbir alakası olmamak lazım gelir."

On bir gün sonra, 27 Haziran 1929 tarihli "İkdam" gazetesinde, Yakup Kadri Beyle yapılmış bir konuşma yayımlandı. Bu konuşmada doğrudan Nâzım'ın kişiliğine saldırılıyordu :
"Bazıları ipten ve kazıktan kurtulmuş kaşarlı sabıkalılardır. Bunların içinde öyleleri varmış ki, daha yirmi beş yaşına basmadan hayatlarının en güzel çağını zindan köşelerinde çürütmüşlerdir. Bir kısmı ise komünist çekalarının Türk ırkdaşlarımızın kanı ile bulanmış ellerini öpmeyi ve onlara dair kasideler terennüm etmeyi bir maişet vasıtası haline koymuşlardır.
"Anadolu harbi sırasında düşmana karşı çıkmaktan ürkerek, Maarif Vekâleti'ni dolandıran ve çaldıkları para ile Karadeniz'i aşıp bolşeviklere iltihak eden iki vatansızdan bir tanesi şimdi Akşam gazetesinin sütunlarında bir halayık ismi ve bir halayık şivesiyle, bir nevi ortaoyunu soytarılığı yaparak, halkı güldürmeye çalışıyor. (...)
"Yalnız hayasızlıktan ve kıskançlıktan kuvvet alan bu gibi taarruzlardan, gözümün önüne gelen manzara şudur :
"Eski İstanbul'un viranelikleri arasından kendi halinde bir adam işine giderken, ansızın bir sürü aç ve uyuz köpeğin hücumuna uğrar. Elindeki bastonunu, bu pis deriden ve kırık kemikten mahlukatın üzerine indirir, indirir. Fakat köpekler, gene saldırışlarına devam ederler; çünkü açlığın ve kuduzluğun verdiği bir fena ateş bunlardaki hayvani hassasiyeti de iptal etmiştir."

Bunun üzerine Nâzım Hikmet "Resimli Ay"ın Temmuz 1929 sayısında "Cevap" adlı şiirini yayımladı. Değişik sesiyle belleklere kazınıp dillerden düşmez olan bu yergi şiiri şöyleydi :
Behey!
Kara boynuz gibi kaşlı
mukaddes Apis başlı
adam;
Behey!
Kara maça bey!
Sen şiirin asil kamusuyla konuşuyorsun,
ben asaletten anlamam.
Şapka çıkarmam konuştuğun dile,
düşmanıyım asaletin
kelimelerde bile.
Behey!
Kara maça bey!
Ben bilirim
bu tehevvür bu şikâyaaat niçin?
Bilirim
beni uykumda boğmak için
bekliyorsun geceyi..
Ben ki bileklerimde tel kelepçeyi
bir altın bilezik gibi taşımışım,
ben ki ilmikleri sabunlu iplere bakıp
kıllı kalın ensemi kaşımışım,
tehdidine pabuç
bırakır mıyım hiç?
Behey!
Kara boynuz gibi kaşlı
mukaddes Apis başlı
adam,
Behey!
Kara maça bey,
behey, yüzü kara.
Ruhunu bir zenci esir gibi çıkardın pazara,
bir ****** odası yaptın kafatasını...
Hâki ceketli ölülerin ceplerinden
çalarak parasını
satın aldın kendine
İsviçre dağlarının havasını.
Ve işte bundandır ki, bugün
ablak sarı suratında senin
kanlı altınların kızıllığı var..

Acayip rüzgârlar esmiyegörsün başımdan.
Yoksa musahhih maaşımdan
haftada üç papel taksite bağlayıp seni
bir şamar oğlanı gibi kullanırım.
Beyimin böyle işlerle ülfeti var sanırım,
mükemmel yapar vazifesini..

Behey!
Kara maça bey!
Halka ahmak diyen sensin.
Halkın soyulmuş derisinden
sırtına frak giyen sensin.
Yala bal tutan beş parmağını
beş çürük muz gibi,
homurdanarak dolaş besili bir domuz gibi.
Meydan senin...
mi dersin?
Hata edersin,
bizde o göz var mı baksana!!
Ben içirmek için sana
kendi kara kanını
bir ateş çemberle çevirdim dört yanını!
Sağa git
yok geçit,
sola git yok,
ileri
geri
yok.
Kıvır kuyruk kalemini kalbine sok
bir akrep gibi intihar et...

Dili, tonlaması, uyak örgüsü, benzetmelere dayanan yergileriyle bu şiir, tartışmaya bambaşka bir hava getirmiş, eski yazını savunanları büsbütün kızdırmıştı.
Ne var ki Nâzım Hikmet'in çevresinde oluşan sevgi ortamının çok genişlemesi, daha önce ondan yana sözler eden orta yaşlı, hatta genç şairlerin de tedirgin olmalarına yol açmıştı.
Örnekse Yusuf Ziya Bey Nâzım'ın put kırıyorum derken pot kırdığını, yaptığının barbarlık olduğunu yazıyor, Necip Fazıl Bey de sağda solda şairliğini yeren sözler ediyordu.

Hamdullah Suphi Bey ise olayı kesinlikle bir yazın tartışması olarak ele almamakta direniyordu. "Karşımızdakiler komünistlerdir, bolşeviklerdir!" diye sürekli kışkırtarak, Türk Ocağı'ndaki gençleri, sonunda, "Resimli Ay"ın yönetim yerini dağıtmaya, yöneticilerini hırpalamaya, böylece Nâzım Hikmet'in gözünü korkutmaya göndermeyi başardı.

7 Temmuz 1929 Pazar günü, aralarında bir iki sivil polisin de bulunduğu düşünülen otuz kadar genç, "Resimli Ay"ın yönetildiği basımevine geldiler. Olay için özellikle pazar günü seçilmişti, basımevi kırılıp dökülür, yöneticiler tartaklanırken çevrede kimse olmasın, işe halk ya da polis karışmasın istenmişti.
Ertesi gün gerçi "İkdam" gazetesinde "Asil Türk Gençliği Kendini Göstermeye Başladı" diye başlık atıldı, üniversitelilerin "Resimli Ay"ı basıp "sahiplerine layık oldukları dersi" verdikleri yazıldı. Sonra da güya "İkdam"a gidip sevgi gösterilerinde bulunmuşlardı. Oysa olay hiç de öyle gelişmemişti.
Zekeriya Beyin anlattığına göre, Nâzım yol üstündeki odasından kalabalık bir gençlik grubunun geldiğini görünce, hemen koşup Sabiha Hanımla ona haber vermiş. Arkasından aşağıda, merdivenlerde gürültüler, bağırıp çağırmalar duyulmuş. Derken kapı hızla açılıp delikanlılar içeri doluşmuşlar.
"Siz bizim büyüklerimizi öldürüyorsunuz, mukaddesatımızı yıkıyorsunuz!" gibi sözlerle yumruklarını gösteriyorlarmış.
"Çocuklar, siz kimsiniz, kimin adına konuşuyorsunuz?" diye sormuş Zekeriya Bey.
"Biz üniversite gençliği adına konuşuyoruz."
"Öyleyse ayaklarınızla değil, başınızla düşünürsünüz. Sokak çocukları gibi bağırmak size yakışmaz. Oturun konuşalım. Bizi yanlış bir iş yaptığımıza inandırabilirseniz, bu kampanyadan vazgeçeriz."
Bunun üzerine bağrışma sona ermiş, gençlerin önde gelenleri oturup düşüncelerini söylemişler. Ayaktakiler suskun, onları dinliyorlarmış. Sonra Zekeriya Bey yanda ayakta duran Nâzım'a söz vermiş. Sabiha Hanımın söylediğine göre, Nâzım yapılan tartışmanın bir yazın tartışması olduğunu, her değişen devirde sanatların da yeni nitelikler kazandığını o kadar güzel anlatmış ki, gençler onu büyük bir ilgiyle, hatta biraz utanarak dinlemişler. Sonra da sessizce ayrılmışlar basımevinden.

Bu olay Türk Ocağı'nda tartışmalara yol açtı. Talebe Birliği'nden bazı gençler "saman ekmeğiyle beslenmiş nesil" sözünü içlerine sindiremiyorlardı. Yakup Kadri Bey Türk Ocağı'na gelip açıklamalarda bulunmak gereğini duydu. "İkdam" gazetesinde "Gençliğe Hitap" başlıklı yazılar yayımladı. Yazın alanındaki gençlere karşı söylediği ağır sözler yüzünden üniversite gençliğinin desteğini yitirmek istemiyordu.

Bu arada başka yollardan da "Resimli Ay" ile Nâzım Hikmet'in üstüne gidilmeye başlanmıştı. Dergide "İsimsiz Adam" imzasıyla yayımlanan "Sesini Kaybeden Şehir" adlı şiir yüzünden, 18 Eylül 1929 günü Yazıişleri Müdürü Behçet Bey ile avukatı İrfan Emin Bey (Kösemihaloğlu) kendilerini İstanbul 3. Ceza Mahkemesi'nde buldular. Dava 10 gün hapis, on lira para cezasıyla sonuçlandı, ceza ertelendi.

Ama işin arkasını bırakmış değillerdi. Kararı temyiz ettiler. Bozma kararına karşın mahkeme eski kararında direndi. Dava gene temyize gönderildi. Aklanmaları ancak altı ay sonra, 1930 yılı martında, Yargıtay Genel Kurulu'ndan gelen ikinci bozma kararına mahkemenin uymak zorunda kalmasıyla sağlanabildi.

rebelious_dark
20-05-08, 11:33
Başlangıçta Nâzım Hikmet için olumlu konuşan Ahmet Haşim Bey de, eskilerin yanında yer alarak gençleri alaya alan, suçlayan yazılar yazmaya başladı. Bu arada, nedense "işçi şairi" sözüne de takılmak gereğini duymuştu.
Nâzım Hikmet ona yönelttiği "Cevap No 2" adlı yergisinde bu konuya da değiniyordu :
İki serseri var :
Birinci serseri
köprü altlarında yatar,
sularda yıldızları sayar geceleri..
İki serseri var :
İkinci serseri
atlas yakalı sarhoş sofralarında
Bağdatlı bir dilencinin çaldığı sazdır.
Fransız emperyalizminin
idare meclisinde ayvazdır...
Ben :
Ne köprü altında yatan,
ne de atlas yakalı sarhoş sofralarında
saz çalıp Arabistan fıstığı satan-
-ların
şairiyim;
topraktan, ateşten ve demirden
hayatı yaratan-
-ların
şairiyim
ben.
İki serseri var :
İkinci serseri
yolumun üstünde duruyor
ve soruyor
bana :
"P R O L E T E R
dediğimin
ne biçim kuş
olduğunu?"
Anlaşılan
Bağdadî şaklaban
unutmuş,
Mösyö bilmem kimle beraber
Adana - Mersin hattında o kuşu yolduğunu...
İki serseri var :
Birinci serseri
pencerelerden bir gölge gibi girer
geceleri...
İki serseri var :
İkinci serseri
halkın alınterinden altın yapanlara
kendi kafatasında hurma rakısı sunar.

Ben hızımı asırlardan almışım,
bende her mısra bir yanardağı hatırlatır.
Ben ne halkın alınterinden on para çalmışım
ne bir şairin cebinden bir satır...

İki serseri var :
İkinci serseri,
meydana dört topaç gibi saldığım dört eseri
sanmış ki yazmışım kendileri
için.
Halbuki benim
bir serseriye hitap eden
ikinci yazım işte budur :
Atlas yakalı sarhoş sofralarının sazı,
Fransız sermayesinin hacı ayvazı,
bu yazdığım yazı
örse balyoz salanların şimşekli yumruğudur
katmerli kat kat yağlı ensende..
Ve sen o kemik yaladığın
sofranın altına girsen de,
-dostun KARA MAÇA BEY gibi -
kaldırıp kaldırıp yere çaaal-
-mak için
canını burnundan aaal-
-mak için,
bulacağım seni...
Koca göbeklerin RUSEL kuşağı sen,
sen uşşak murabbaı,
sen uşşşak mik'abı,
satılmış uşşakların uşşşşağı sen!!!


"Cevap No 3 / Bir Komik Âdem" ise, Nâzım Hikmet'e, dolayısıyla "Resimli Ay"a karşı saldırının kışkırtıcısı, hem de baş örgütleyicisi durumunda olan, Türk Ocağı Merkez Heyeti Başkanı Hamdullah Suphi Beye yönelikti.
Yerginin sonuna bir de not eklenmişti :
"Bu yazının kâfi derecede kuvvetli olmadığını muterifim. Kabahat bende değil. İlham edende."

Gözleri, kulakları, elleri, ayaklarıyla,
han, hamam, apartıman ve konaklarıyla,
çatal, bıçak, tabak ve bardaklarıyla,
16 sayfaları, baskı makinaları - tanklarıyla,
yamak ve yardaklarıyla
hücuma kalktılar!..
Hele içlerinde öyle bir tanesi var,
öyle bir tanesi var ki:
İnsanın yüzüne öyle bakar,
öyle melûl bakar ki;
toka edersin eline hemen papelini.
Ve sıkar sıkmaz onun belini
sivri dilli, zilli bir bebek gibi çırpar elini..

O bir komik âdemdir.
Portakal Oğlu zâdemdir.

Han, hamam, apartıman ve konaklarınızla,
çatal, bıçak, tabak ve bardaklarınızla,
yamak ve yardaklarınızla
hücuma kalktınız!
Hak varsa eğer,
hücuma kalkmak hakkınız..

Efendiler,
ikinizle teker teker
paylaştık kozumuzu!
Şimdi sıra onun,
gelsin o!!.
Gel.
Sen :
itlerini öne itip
karanlıkta yol kesen
hatip!!!
Sen :
Beşinci Mehmedin saltanatını,
Halifenin altın nallı kır atını,
papellerin kat katını
ve teneke suratını
doldurup torbana
sıska sırtında taşıyorsun..
Torbanı doldurmak için yaşıyorsun.
Bana gelince,
ben :
geniş omuzlarımda dimdik bir kelle taşıyorum.
Ve yaşıyorum :
Kellemin
içindeki
için..
Farkındayım niçin :
Kan
fışkırıyor
bana bakan
"âteş feşan?!"
gözlerinden...

Ve niçin :
cümleler ezberlemişin
Fehim Paşanın sözlerinden...
Fehim Paşanın hayrülhalefi,
bize sökmez afi...
Çıkmak istediğim yaldızlı bir merdiven yok.
Kalbimin elinde ipekli eldiven yok..
Çıplak bir yumruk gibi kalbimi soymuşum.
Kellemin
içindeki
için,
kellemi koymuşum...
Sen...
Hayır...
Seninle böyle konuşmak istemem...
Hem,
ben ki yegâne asaleti
dişli düşmanla boğuşmakta bulanım,
seninle boğuşmak istemem..
Sen bir komik âdemsin.
Portakal oğlu zâdemsin.
Toka ederler papelini,
sıkarlar senin belini,
sivri dilli, zilli bir bebek gibi çırparsın elini.
Sen bir komik âdemsin!.
Sen...
Fehim Paşanın hayrülhalefi............
Bu kadarı kâfi.....

Bir yandan siyasaya kaydırılmaya çalışılırken, bir yandan da ölçülü uyaklı yürütülen, bu bol sövgülü eski-yeni kavgası, yergi alanında, serbest nazmın değişik bir uygulaması olup çıkmıştı. Aynı anlayışı daha sonra, özellikle Nâzım Hikmet'e karşı, Peyami Sefa Bey, Behçet Kemal Bey (Çağlar), Abdülbâki Bey de (Gölpınarlı) kullandılar.

Peyami Sefa Bey gençlerin kavgayı kazandığı görüşündeydi :
"Gösterdiğimiz delillere ve vesikalara cevap vermeleri için icab eden müddet geçti. Susuyorlar. Yalnız kulaklarımızda, kervanımız ilerledikçe akisleri azalan bir yaygaranın hafif uğultusu kaldı. Delillerimizin hiçbirinin aksini ispat edemedikleri için bu yaygarayı sükût addediyoruz."

Kadro'culara Karşı

Gece Gelen Telgraf'ta Nâzım Hikmet'in komünizmden dönmüş eski dostlarıyla ilgili iki yergi vardı.
"Cevap Numara Dört" adlısı, herhalde başta Şevket Süreyya Bey olmak üzere, "Kadro"culara karşı yazılmıştı.
Üstüne bir not ekliydi : "Bu yazı gizli bir din halinde bir nevi Neo-faşist bir ideoloji yaptıkları halde, bunu ikrardan sakınanlara aittir. Böyle bir halt karıştırmıyoruz, diyenler üzerlerine alınmıyabilirler."

Onlar istiyorlar ki
çift ağızlı baltalarıyla
yuvarlansın kafalarımız önüne yarın -
o kara gömlekleri beyaz kordonlu
golf pantolonlu
kadroların..
KARDEŞLER!
Onlara sokakta rastlarsanız eğer
ölümü görmüş gibi çevirin başınızı.
Kirpiksiz sarı gözler gözünüze bakarken
arkadan sırtınıza bir
bıçak girebilir....

Onlar istiyorlar ki
kara toprağın kalbi durana kadar
biz pazarda kelepir bir mal gibi satalım
kafamızın ışığını, gücünü kolumuzun..
Kadınlarımızı karşılarında oynatalım.
Ve dumanlanmağa başlayınca
gözümüzün bakışı
yavaşlayınca
damarlarımızda kanın akışı
karaya vurmuş balıklar gibi
köprü altlarında yatalım..

KARDEŞLER!
Onlara elleriniz dokunmuşsa eğer
yedi tas su dökün ellerinize.
Yırtarak bayramlık gömleğimi ben
peşkir yaparım size...

Biz
ayrı dillerde aynı şarkıyı okuyanlar,
Biz
aynı yastıkta yatar gibi
toprağa başlarını yan yana koyanlar,
Biz
yüzümüzün derisi koyu açık yanmış diye,
saçlarımız ayrı ayrı boyanmış diye
barsaklarımızı birbirimizin avucuna dökerek
birbirimizin gırtlağını dişimizle sökerek
gebereceğiz...
Ve kadrolar
parlatarak
kara gömleklerinin beyaz kordonlarını
gömecekler kadife koltuklara
golf pantolonlarını...

KARDEŞLER!
Onların adına benziyorsa adınız eğer
adınızı değiştirin.
Vebanın girdiği kapıdan girin
onların evine atmayın ayak....

Onlar istiyorlar ki
çift ağızlı baltalarıyla
yuvarlansın kafalarımız önüne yarın -
o kara gömlekleri beyaz kordonlu
golf pantolonlu
kadroların.......


Vâlâ Nureddin Vâ-Nû'ya karşı

Gece Gelen Telgraf'taki "Sen" adlı yergi ise gençlik günlerinin unutulmaz arkadaşı Vâlâ Nureddin'e karşı yazılmıştı :

En güzel günlerimin
üç mel'un adamı var :
Ben sokakta rastlasam bile tanımayım diye
en güzel günlerimin bu üç mel'un adamını
yer yer tırnaklarımla kazıdım
hatıralarımın camını..

En güzel günlerimin
üç mel'un adamı var :
Biri sensin
biri o,
biri ötekisi..
Düşmanımdır ikisi..
Sana gelince...
Yazıyorsun..
Okuyorum..
Kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa
insanın
bu rütbe alçalabilmesinden korkuyorum..

Ne yazık!..
Ne kadar
beraber geçmiş günlerimiz var;
senin
ve benim
en güzel günlerimiz..
Kalbimin kanıyla götüreceğim
ebediyete
ben o günleri..
Sana gelince, sen o günleri -
kendi oğluyla yatan,
kızlarının körpe etini satan
bir ana gibi satıyorsun!.
Satıyorsun :
günde on kâat,
bir çift rugan pabuç,
sıcak bir döşek
ve üç yüz papellik rahat için....

En güzel günlerimin
üç mel'un adamı var :
Biri sensin,
biri o,
biri ötekisi...
Kanlı bıçaklı düşmanımdır ikisi...
Sana gelince...

Ne ben Sezarım,
ne de sen Brütüssün...
Ne ben sana kızarım
ne de zatın zahmet edip bana küssün..
Artık seninle biz,
düşman bile değiliz..


Böylece kendisine kömünist arkadaşlarından uzaklaşması için baskı yapan, egemen kadrolardan gelen birtakım önerilere aracılık eden Vâlâ Nureddin'le arkadaşlığına kesinlikle son veriyordu. Öbürleriyle kanlı bıçaklı düşmandılar, ama onunla artık düşman bile değildi.

rebelious_dark
20-05-08, 11:35
"Sol" Geçinen Delikanlılara Karşı

Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bereddin Destanı'nda, "sol" geçinen delikanlılardan gelebilecek eleştirilere karşı bir not vardır.
Dokuzuncu bölümde Şehzade Murat'ın ordusuyla Bedreddin yiğitleri arasında "mübalağa cenk olunur".

Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yHarin yanağından gayrı her şeyde
her yerde
hep beraber!
diyebilmek
için
on binler verdi sekiz binini...
Yenildiler.

Bedreddin yiğitleri "boşanan yağmur içinde gün inerken akşama" Şehzade Murat ordusuna yenik düşmüşlerdir. Bu yenilgi karşısındaki üzüntüsünü şair şöyle açıklar :

Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
zaruri neticesi bu!
deme, bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek
o, bu dilden anlamaz pek.
O, "Hey gidi kambur felek,
hey gidi kahbe devran hey,"
der.
Ve teker teker,
bir an içinde,
omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
yüzleri kan içinde
geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlupları..*


Nâzım Hikmet bu sözlerine şöyle bir not düşmek gereğini duymuştu :

(*) Şimdi ben bu satırları yazarken, "Vay, kafasıyla yüreğini ayırıyor; vay, tarihsel, sosyal, ekonomik şartları kafam kabul eder amma, yüreğim yine yanar, diyor. Vay, vay, Marksiste bakın..." gibi laflar edecek olan bazı "sol" geçinen delikanlıları düşünüyorum. Tıpkı yazımın ta başında tarihi kelâm müderrisini düşünüp kahkahasını duyduğum gibi.
Ve şimdi eğer böyle bir istidrad [açıklama] yapıyorsam bu o çeşit delikanlılar için değil, Marksizmi yeni okumaya başlamış, sol züppeliğinden uzak olanlar içindir.
Bir doktorun verem bir çocuğu olsa, doktor, çocuğunun öleceğini bilse, bunu fizyolojik, biyolojik, bilmemne-lojik bir zaruret olarak kabul etse ve çocuk ölse, bu ölümün zaruretini çok iyi bilen doktor, çocuğunun arkasından bir damlacık gözyaşı dökmez mi?
Paris Komunasının devrileceğini, bu devrilişin bütün tarihi, sosyal, ekonomik şartlarını önceden bilen Marksın yüreğinden Komunanın büyük ölüleri "bir ıstırap şarkısı" gibi geçmemişler midir? Ve Komuna öldü, yaşasın komuna! diye bağıranların sesinde bir damla olsun acılık yok muydu?
Marksist, bir "makina-adam", bir ROBOTA değil, etiyle, kanıyla, sinir ve kafası ve yüreğiyle tarihi, sosyal, konkre bir insandır.

Bu nottaki kaygılanıştan anlaşılacağı gibi, Nâzım Hikmet'e soldan gelen saldırılar onu bayağı üzüyordu. Partili komünistler de, kimi alttan alta, kimi açıktan açığa, onunla uğraşıyorlardı.
Komintern'e bağlı yasadışı Türkiye Komünist Partisi'nden "anti-Stalinist" nitelemesiyle "ihraç" edilmişti. Çeşitli nedenlerle kendisi gibi örgütsüz kalmış arkadaşlarıyla kurmayı denedikleri ikinci bir yasadışı partiye de Komintern kucak açmamıştı. Zaten çok geçmeden bu parti kovuşturmalar, tutuklamalar, mahkûmiyetlerle kendiliğinden dağılmıştı. Hikmet Kıvılcımlı ile yandaşları ise Nâzım Hikmet'e düşman gibiydiler.
Kısacası, o artık örgütsüz bir komünistti.
Bir yazar, bir şair olarak, Babiâli'de, çevresindeki Naci Sadullah, Suat Derviş, Mahmut Yesari, Nizamettin Nazif, Sabiha Sertel gibi ileri düşünceli gazetecilerle arkadaşlık ederek, faşizme, nazizme, kendilerini "milliyetçi" diye tanımlayan ırkçılara, turancılara karşı, hiçbir örgütten destek almadan, savaşım veriyordu.
Bu durumdan pek hoşlanmayan partili yoldaşlar, sürekli onun bir açık vermesini bekliyor, her davranışını olumsuz yorumlamak için kendilerini bayağı zorluyorlardı.

Örnekse Piraye'nin teyzesinin kocası Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu'nun "Yeni Adam" dergisinde, 1936 yılı temmuzunda, "Kısa tetkik ve tenkitler" başlıklı ona buna takılma sütunlarında şöyle bir alaycı haber yer almıştı :
"Bir gün Dr. Fuat Sabit, Kerim Sadi'ye : Nâzım Hikmet Beyoğlu'nda bir apartman yaptırmış kapıları elektrikle açılıyor, dedi. Kerim Sadi bir an düşündükten sonra şu cevabı verdi : Nâzım'ın apartmanındaki kapılar bir şey mi, sen gel de benim Kuzguncuk'ta sekiz liraya tuttuğum yalıyı gör, kapılar rüzgârdan kendiliğinden açılıyor."
"Yeni Adam" anti-faşist bir dergi oluşuyla o günlerde ilericilerin en etkili dergisiydi. Çevresinde solun güçlü yazarları, ressamları, bu arada doğal olarak derginin işlerini yüklenen partili gençler vardı. Kim bilir kim yazmıştı bu aşağılayıcı takılmayı.
Nâzım için solcuların daha önce de yaptıkları, "O artık burjuva oldu!" dedikodusu, Cihangir'de kaloriferli bir apartman dairesine taşınmasıyla büsbütün alevlenmiş, "Yeni Adam"a da işte böyle yansımıştı.
Nâzım Hikmet soldan kendisine sataşanları, bu notunda, "sol geçinen delikanlılar" ya da "sol züppeliği" gibi nitelemelerle anıyor. Ayrıca, açıklamasının onlar için olmadığını da özellikle belirtiyor. Demek ki onlarla tartışmak, onlara bir şey anlatmak olanaksız. Böylesine umutsuz karşısındaki Marx'çılardan.

rebelious_dark
20-05-08, 11:39
Burjuva Oldu Suçlamasına Karşı

Nâzım Hikmet'e soldan gelen sataşmaların başında ise "burjuva oldu" suçlaması yer alırdı. Cihangir, Nişantaşı gibi semtlerde apartmanlarda yaşıyor, Orhan Selim adıyla patron gazetelerinde suya sabuna dokunmayan yazılar yazıyordu, demek ki burjuva olmuştu. Portreler'de yer alan "Orhan Selim" başlıklı şiirin son dizeleri ardı arkası kesilmeyen bu suçlamalara karşılıktır :
Yalnız unutma bir şeyi :
yorulur da
ayağın kayarsa eğer
seni herkesten önce ben
taşlarım!
Fakat bugün
sende beni sattığını gösteren
bir tek satır bulanın
alnını karışlarım!

rebelious_dark
20-05-08, 11:41
Howard Fast (1914-199?) A.B.D.'li romancı

NÂZIM HİKMET'E

Kendi duvarların nasıl tutamadıysa kelimelerini,
bizim duvarlarımız da tutamadı, kardeşim,
kelimelerin buldu bizi.
O gün cezaevinde geldi yanıma
pek iyi bildiğin cezaevi fısıltısıyla
o ince yazar, Albert Maltz...
Hayatı anlatan şeyler söylemekti onun suçu da,
barışı, umudu, özlenen şeyleri...
Özgür olduğunu söyledi bana.
Özgür, dedi, Nâzım Hikmet özgür artık,
özgürlük içinde dolaşıyor kendi ülkesinde,
açık alınla söylüyor türkülerini bütün insanlar için.
Nasıl anlatırım dostum, yoldaşım, kardeşim,
hiç görmediğim ama çok yakından bildiğim,
başımın üstünde tuttuğum kardeşim benim...
nasıl anlatırım bunun anlamını sana?
O anda biz de kurtulmuştuk çünkü.
Çünkü seninki gibi bir türkü tutturmuştu benim kalbim de,
kimseyi senin kadar yakından tanımadım,
senin kadar, senin gibiler, bizim gibiler kadar,
ulusların üstünde bir kardeşlik kuran;
bir de bizi susturacaklarını sanıyorlar,
suspus edeceklerini duvarların ardında.
Senin uğruna ufak bir tokat atmıştık bir zamanlar,
ama sen oldun bizi kurtaran
ülkenden millerce ötedeki bir ülkenin iki yazarını,
kötülerin kötü işler çevirdikleri bir ülkenin,
özgürlüğün utançla başını eğdiği bir ülkenin,
ama uyanacak bir ülkenin yazarlarını.
Sen kurtulunca anladık biz
kısa süresini kendi duvarlarımızın,
soytarıların, yılışık katillerin kurduğu duvarların;
ışığa, zafere giden yolda kısa bir süredir bu...
ama bunları anlatmanın ne gereği var,
sen zaten biliyorsun yüreğimizin türkülerini!


Çeviren: Ülkü Tamer

rebelious_dark
20-05-08, 11:43
Pablo Neruda (1904-1973) Şilili şair

GÜZ ÇİÇEKLERİNDEN NÂZIM'A ÇELENK

Niçin öldün Nâzım?
Ne yaparız şimdi biz
şarkılarından yoksun?
Nerde buluruz başka bir pınar ki
onda bizi karşıladığın gülümseme olsun?
Seninki gibi ateşle su karışık
acıyla sevinç dolu,
gerçeğe çağıran bakışı nerde bulalım?

Kardeşim,
öyle derin duygular, düşünceler yarattın ki bende,
denizden esen acı rüzgâr
kapacak olsa bunları
bulut gibi, yaprak gibi sürüklenir,
yaşarken seçtiğin
ve ölümden sonra sana barınak olan
oraya, uzak toprağa düşerler.

Al sana bir demet Şili kasımpatlarından,
al güney denizleri üstündeki ayın soğuk parlaklığını,
halkların savaşını, kendi dövüşümü
ve yurdumun kederli davullarının boğuk gürültüsünü
kardeşim benim, dünyada nasıl yalnızım sensiz,
çiçek açmış kiraz ağacının altınına benzeyen yüzüne hasret,
benim için ekmek olan, susuzluğumu gideren, kanıma güç
veren dostluğundan yoksun.

Hapisten çıktığında karşılaşmıştık seninle,
zorbalık ve acı kuyusu gibi loş hapisten,
zulmün izlerini görmüştüm ellerinde,
kinin oklarını aramıştım gözlerinde,
ama parlak bir yüreğin vardı,
yara ve ışık dolu bir yürek.

Ne yapayım ben şimdi?
Tasarlanabilir mi dünya
her yana ektiğin çiçekler olmadan?
Nasıl yaşamalı seni örnek almadan,
senin halk zekânı, ozanlık gücünü duymadan?
Böyle olduğun için teşekkürler,
teşekkürler türkülerinle yaktığın ateş için.


Çeviren: Ataol Behramoğlu

rebelious_dark
20-05-08, 11:45
evgeni Yevtuşenko (d.1933) Sovyet şairi

NÂZIM'IN YÜREĞİ

Usanınca gerçeklerin yalanından,
kaygan, yüzsüz baskıdan,
tunç Nâzım'ı anımsarım
ve sesini
biraz hançerimsi :
"Merhaba kardaşım...
Ne o, neden yüzün asık öyle
Boş ver!
Yoksa şiir mi takıldı bir yerde?
Gel, birlikte bitirelim.
Paran mı yok?
Bakarız bir çaresine, dert değil.
Kız mı?
Aldırma bulunur..."
Oysa asıl kendisinde var bir şey,
içini kemiren
yüz çizgilerinden dehşetle akan :
"Hepsi iyi de,
şu yürek ağrısı...
Adam sen de
ağrıyadursun, yaşıyoruz ya..."
Kimisi için şiir bir roldür,
Kimisine bir dükkân,
kazançtır.
Onun içinse ağrıdır şiir,
rol değil.
Nâzım'ın yüreği de ağrıdı durdu işte.
Üzerine titreyen doktoru bir gün,
hani pek de güvenemeyerek,
uyarmıştı beni :
"Bakın" demişti,
"keskin konulardan kaçının ki
ağrımasın Nâzım'ın yüreği..."
Hey gidi doktor...
Hastanız gitti.
Yaramadı çabalarınız.
Yüreğiyse onun
gizli gizli çarparak
sürdürdü ağrısını
ölümünden sonra da.
İçindeki acı için ağrıyor,
Türkler için, Ruslar için ağrıyor,
kendisi gibi mahpusta özgür olanlar için
özgürlükte mahpus gibiler için
ağrıyor.
Hapishane acılarıyla yanan o yürek
- ölümden sonra bile -
dinlemiyor doktorları,
korkak olduğumuz zaman
ağrıyor.
Neme gerek dersek
ağrıyor.
Onun gibi açık yürekle :
"Merhaba kardaşım..."
diyemezsek ağrıyor...

Varsın ağrısın
hepsi için yüreklerimiz,
tek ağrımasın Nâzım'ın yüreği.


Tristan Tzara (1896-1963)

"Baştan başa Türk ulusunun umutlarını soluyarak Nâzım Hikmet'in şiiri bütün ulusların ortak dileklerinin alabildiğine insansı anlatımını kucaklıyor. Bu anlamda, Nâzım'ın şiiri günümüz insanının ekinsel alanının sahibidir ve tarihsel değerinin gürlüğüyle sürekli bir hakikat değeri kazanır.
"Her ne kadar yadsınamaz bir özgünlüğü de olsa, Nâzım'ın şiiri çağdaş Batı şiirinin yapısına yabancı değildir. Özellikle Mayakovski ve Garcia Lorca'nın yapı çizgisindedir. (...)
"Nâzım'ın memleketinin edebiyatında oynadığı tarihsel rolün bilincine varanlar artık biliyorlar ki, Nâzım'ın adı, yığınların karşıdevrimin karanlık kuvvetlerine karşı yapmakta olduğu gürlütüsüz ama güçlü savaşla bağlantıdadır." ("Nâzım Hikmet Üstüne" başlıklı yazısından.)

Jean-Paul Sartre (1905-1980)

"Ben her şeyden önce onun insan olarak büyüklüğünü ve kabına sığmaz enerjisini hatırlatmak istiyorum. Onu ağır hastalığı sırasında tanımış, yaşamak ve savaşmak iradesi karşısında şaşıp kalmıştım. Ama beni asıl etkileyen onun hüzünlü ve alaycı uyanıklığı oldu. Eziyetlerden, ölümlerden kaçıp kurtulan bu adam - başkalarının yaptığı gibi - dinlenmiyordu. Biten hiçbir şey yoktu onun için. Dıştaki düşmanla savaşırken içteki dostların hatalarına karşı da kardeşçe bir savaşı sürdürüyordu. Herkesle birlikte barış uğruna, emperyalizme ve faşizme karşı savaştığı sırada bile, Moskova'da oynanan bir piyesinde, bürokrasinin tehlikelerine karşı arkadaşlarını uyarıyordu. Ne militan disiplininden geçti, ne de yazar eleştiriciliğinden. Bu çelişmeyi sonuna kadar yaşadı. Bu sürekli gerginlik, son yıllarda, mahpusluktan artakalan güçlerini de yedi bitirdi. Ama asıl bu yönüyle bugün bir örnek insan olarak kalıyor aramızda.
"Vefalı dost, yiğit militan, insan düşmanlarının amansız düşmanı, her yerde hizmet etmek ama hiçbir şeyi görmezden gelmek istemiyordu. (...)
"Durup dinlenmeden nöbet tutan bir insanın eserleri, ölümünden sonra da, sizin için aynı işi yapıyor." ("Nâzım Hikmet'e Saygı" başlıklı yazısından.)


Philippe Soupault (1897-1990)

"Nâzım Hikmet bir insandı, büyük bir şairdi. Onunla hep rastlantıyla karşılaşmışımdır. Daha ilkinden, sevinçle benimsedim onun parlaklığına tutulmayı. Yaşamının bazı dönemlerini tanıyordum yalnızca; uğradığı ve üstesinden geldiği deneylerin bazılarını biliyordum. Masallaşmıştı. Bakışıyla karşılaşınca insan, onun kaderinin örnek bir kader olduğunu görmezden gelemiyordu. Korkunç acı çekti uzun zaman, ama hiç yenilmedi. (...) Şiirleri, bilindiği gibi, hayran olunası şiirlerdi. Şiirlerini okuyanlardan, dinleyenlerden hiçbiri, okumalarından, dinlemelerinden önceki gibi kalmadılar. (...)
"Çağımızda şairin yeri, yalnızca doğrulanmış değil, aynı zamanda yükseltilmiş oldu onunla." (1964'te, Paris'te yayımlanan Nâzım Hikmet Şiini Antolojisi'ne yazdığı önsözden.)


Louis Aragon (1897-1982)

"Nâzım, senden bana ilk 1934'te söz ettiler, sen hapisteydin, o zaman bir şeyler yazabildim. Dostluğumuz otuz yıl sürmedi. Ne kadar az, otuz yıl. 1950'de, bizler, yani Türk halkı ile dünyanın her köşesindeki şairler seni hapisten kurtardığımız zaman, bir on dört temmuz günü dosdoğru hayatın içine daldın. Ama bu yıl, sabırsızlığından, temmuzu bekleyemedin... Hapisane dışında on üç yıl, ya da buna yakın bir şey, kırk sekizinden altmış birine dek, güzel bir yaşam bu. On üç yıl, çok şey. Hapisane dışında öldün, bu da çok şey." ("Nâzım Hikmet İçin" başlıklı yazısından.)


Kemal Özer (d.1933)

3 HAZİRAN 1973

korkmadan yazdı şiirlerini sokağa çıkar gibi rahat
ancak yalan söylemeyenler korkmaz rahat yazmaktan
sokağa çıkarken bildi karıştığını kimlerin arasına
kimlerin yanında yer alacağını kimlere karşı
bildi bir kavgaya raslayınca kaçmayacağını
güçlüyse bir yanı kavganın bir yanı haklı
bildi yerini alacağını haklının yanında
savaşacağını yılmadan boyun eğmeden güçlüye

apaçık yazdı şiirlerini bir avuç su içer gibi yalın
ancak haklı olanlar korkmaz yalın konuşmaktan
ırmağa bakarken dedi su nasıl her şeyi gösterirse
hangi kaynaktan çıktığını döküleceğini hangi denize
ağaç nasıl sererse gözler önüne tohumu ve çiçeği
duru olmalı öyle konuşulan söz de eylem de
insana aykırıdır çünkü doğaya aykırı olan
çünkü engelleyen yok bulanıklıktan başka gerçeği

umutla yazdı şiirlerini sabahı bekler gibi doluyürek
ancak emek verenler korkmaz yarını beklemekten
içeri girerken düşündü bir gün açılacağını kapıların
toprakta tohum neyse insan odur dört duvar arasında
ne çaresizlik yaraşır ona ne eli kolu bağlı oturmak
yeter ki bilsin terden varılacağını mutluluk harmanına
bilsin girdi mi savaşa dayanmak gerekeceğini
güneşin er geç buluttan çıkacağını ihanet etseler de

verimli bir şafak dölüdür nâzım'ın şiiri
inmiş yeryüzü tarlasına insan dilinden
eğitir bilinç ocağında kiminin yüreğini
kiminin ateş yağmurudur ter dökmeyen alnına

rebelious_dark
20-05-08, 11:47
rif Damar (d.1925)

FERHAT'IN KAZMASI DÜŞMEZ ELİNDEN

Bizim Anadolu'muz var ya Erzurum Yaylası Palandökenler
Ağrı Çukurova'mız
Aklıma düşünce öyle bir seviniyor öyle bir seviniyorum ki
Bizim çetin halkımız
Çanakkale Kurtuluş Savaşı'mız
Şeyh Bedreddin Pir Sultan Nâzım Hikmet
Aklıma düşünce öyle bir seviniyor öyle bir seviniyorum ki
Kızılırmak Yeşilırmak Dicle Fırat
Bütün öteki akarsular
Hep birlikte akıyorlar akıyorlar akıyorlar
Aklıma düşünce öyle bir seviniyor öyle bir seviniyorum ki

DÖRTLÜK

Büyük şairdi sevdi sevdalandı Nâzım Hikmet
Karasevdamızı sevdi türküsünü güzel de söyleyerek
O kadar aşk her şey türküsünü sürdürmek içindi
Karasevda emekçinindi emek içindi



Cemal Süreya (1931-1990)

KALIN ABDAL

ağıtı önce söylenen
sen nereye uçuyorsun,
ağıtı önce söylenen
ölüm korkusunu atar,
sen nereye uçuyorsun
boynu usul telli turna

Pir Sultan benim ağıtım
ben de senin ağıtınım
uzar gideriz bu yolda,
sen nereye uçuyorsun
gökyüzünde kana kana

benim söylendi ağıtım
yazda kışta haziranda,
ben hep zindanlarda yattım,
en müşkülü daha sonra
kendi kendim sürgün ettim,
sen nereye gidiyorsun
bir yerlere konmayana

silah çatuben askerler,
neden silah çatıyorsun
dostum dostum aslan dostum
sen nereye uçuyorsun,
Kerem Aslı'nın koynunda
çiçeği hiç solmayana
biz ki Nâzım'dık dünyada
rumelli kalın abdal,
uçan kuşa selam saldık
sevdik oluklar boşaldık,
cemi cümle bir sofrada
muhannetlik kalmayana



ŞİİR ÜSTÜNE DÜŞÜNCELER

Gerçek şair kendi aşkı, kendi mutluluğu ve acısıyla uğraşmaz. Onun şiirlerinde halkının nabzı atmalıdır... Şair başarılı olmak için, yapıtlarında maddi yaşamı aydınlatmak zorundadır. Gerçek yaşamdan kaçan ve onunla bağıntısız konuları işleyen kimse, saman gibi anlamsızca yanmaya yargılıdır. (Babayef, Nâzım Hikmet, ss. 140-141)

*

Yeni şair, şiir lisanı, vezin lisanı, konuşma lisanı diye ayrı ayrı lisanlar tanımıyor... O, bir tek lisanla yazıyor : Uydurma, sahte, sun'i olmayan; canlı, geniş, renkli, derin ve sade lisanla. Bu lisanın içinde, hayatın bütün unsurları vardır. Şair, şiir yazarken başka şahsiyet, konuşurken veya kavga ederken başka şahsiyet değildir! Şair, bulutlarda uçtuğunu vehmeden dejenere değil, hayatın içinde, hayatı teşkilâtlandıran bir vatandaştır! (Babayef, Nâzım Hikmet, s. 141)

*

Şairin dünyası, en az, bir romancının dünyası kadar büyük olmalı. Bak, bugün bizim şiir piyasasında çok istidatlı delikanlılar var, fakat ekserisinin dünyası daracık, soluğu yok, tıknefes. Ve bu dar dünyalı oluşlarını, tıknefesliklerini örtbas için, sözde kendi iç âlemlerine kulak verdikleri iddiasındalar. Halbuki bir metodoloji bakımından ayrılsa bile, gerçekte iç âlem dış âlem diye bir şey yoktur, şairin iç âlemi gerçekte dış âlemin bir inikâsından [yansımasından] başka bir şey değildir, bundan dolayı da dış dünyası dar olanın, iç dünyası da daracık olur. (Memet Fuat'a Mektuplar, s.70)

*

Sanatkâr, ressam, şair, romancı, mimar, aktör vesaire, her şeyden önce insandır. İnsan her şeyden önce mücerret bir varlık değil, konkre [somut] bir varlıktır. Yani her insan muayyen, belirli, belli bir tarih devrinde, belli bir sosyetede [toplumda], belli bir sınıfın insanı olarak vardır. Yoksa umumiyetle, mücerret [soyut] olarak insan denilen bir şey, bir anlam mevcut değildir. Birçok mektubumda bu meselenin üzerinde durdum sanıyorum, fakat bunu çok iyi anlamanı isterim. şimdi, bundan dolayı, sanatkâr da konkre bir insandır. Muayyen bir fizyolojisi, belli bir maddi fizyolojik, biyolojik yapısı vardır. Bu yapı belli bir tarih devrinde, belli bir sosyetenin içinde yaşar, o belli sosyetede çeşitli sınıflar ve tabakalar vardır. Sanatkâr insan bütün bu şartlar içinde eserini verir. Onun üzerinde doğumundan başlayarak bütün bu sayıp döktüğüm şartlar tesirini gösterir. Ve maddi-şahsi yapısı konkre muhitinden aldığı intibaları, bulunduğu tarih devrine, bağlı olduğu sosyeteye ve sınıfa göre aksettirir. Fakat bu aksettirme işi, bu muhteva esas olmakla beraber, kullandığı aletin, boyanın, kelimenin, notanın filan teknik imkânlarıyla da sınırlanmıştır. Bu suretle muhteva [içerik] ile şekil [biçim] arasında muhteva esas olmak üzere karşılıklı bir tesir vardır. (...) Şairle çevresi arasındaki münasebet pasif bir münasebet değildir. Yani şair sadece tespit etmekle kalmaz, onun tespit ettiği şey sosyal çevresine tesir eder, onun değişmesinde derece derece amil de olur. (Memet Fuat'a Mektuplar, ss. 61-62)

*

Dönemlerinin karanlık güçleriyle savaşan ilerici sanatçılara her ülkede ve her çağda raslanır. İnsanların mutluluğu ve dünyada güzel bir yaşam için savaşa giren bu ilerici sanatçılar her zaman karanlık güçlerce kuşatılmış, kovuşturulmuş, baskıya uğratılmış, hapsedilmiş ve öldürülmüşlerdir. Fakat onlar hiçbir baskı ve tehdidin, hiçbir ölümün, hiçbir yalanın; tarihin akışını, iyiye, güzele, haklıya ve mutluluğa yönelişini durduramayacağını bilirler. Ve bu yazarların yapıtları ve bütün yaşamları gelecek kuşaklara örnek olur. (Babayef, Nâzım Hikmet, s. 140)

*

Evvela, bir metodoloji meselesi olarak şunu kabul etmeli : şekilden öze, muhtevaya değil; muhtevadan, özden şekle. İlkönce muhteva [içerik], sonra şekil [biçim]. Şeklin nasıl olacağını tayin edecek muhtevadır. Tabii bu metodoloji bakımından böyledir, yoksa şekille muhteva bir birliktir. Lakin bu birlikte, karşılıklı tesirleri olmakla beraber eninde sonunda tayin edici unsur muhtevadır. (...) Kafiye ve vezin mutlak olarak kullanılmamalı diye bir kaide, her mutlak kaide, her mücerret iddia gibi insanı yobazlığa, softalığa götürür. Tıpkı bunun gibi, konuşma dilinin ahengini mutlak, mücerret [soyut] bir esas olarak kabul etmek de bir yobazlıktır; kafiyeyi, vezni mutlak surette, mücerret bir görüşle inkâr ve umumiyetle konuşma dili ahengi diye bir şey kabul etmek ve bundan başka ahenk ihtimallerini red ve inkâr yenilik değil, kafiyeyi, vezni mutlak olarak kabul ve başka türlü ahengi kabul etmeyenlerinki gibi geriliktir. (...) Öyle muhtevalar vardır ki, onlarda kafiye istemez, konuşma dili - bazen şehirlinin, bazen köylünün, bazen münevverin, bazen işçinin, bazen külhanbeyinin, bazen ev kadınının vs. konuşma dili - ahengi ve imkânları yeter ve en uygun olanıdır. Lakin bazı muhtevalar vardır ki, kafiye ister - kafiye de çeşit çeşit olabilir, kafiye imkânları da hudutsuzdur - ve bazı muhtevalar vardır ki, konuşma dili yetmez, daha geniş, daha mücerret, belki bundan dolayı daha renksiz bir dil ister. Hasılı bu getirdiğim misalleri istediğin kadar çoğaltabilirsin. Yalnız, bir şey yapma, dogmatizme saplanma, gençlikte dogmatizme, değişmeyen, ebedi hakikatlere saplanmak ve bunları kabul etmek ileri bir işmiş gibi gelir insana. Bak ben, yıllardır, hiç kafiyesi olmayan şiirler yazdım, konuşma dillerinin çeşidiyle şiirler yazdım, içinde bol resim olan, yahut hiç resim olmayan şiirler yazdım, kitap diliyle şiirler yazdım, çeşitli kafiye telakkileriyle yazdım, hasılı, muhtevama, o şiirdeki, o muayyen, müşahhas yazıdaki muhtevaya uygun şekli bulmaya çalıştım. Yanlış bir iş yaptığıma da kani değilim. şiirimizin genel olarak - bazen çok güzel şeylere de rastlanıyor - bugünkü sefaleti şairlerimizin bir dönüm noktasında iki çeşit, birbirine zıt iki yobazlığa, yani hareketsizliğe, yani ölülüğe saplanmış olmaları, şekil meselesini, kendilerinin kabul ettiği bir tek şekli esas olarak almalarıdır. (Memet Fuat'a Mektuplar, ss. 52-53)

*

Artık şiirlerimi tiyatro sahnesinden işçilere yüksek sesle okumam imkânı yoktu. (...) Bu durum şiirimin hem muhtevasına, hem de şekline tesir etti. "Kerem" gibi bazı şiirlerde, hele hicviyelerde kesin kafiye ve sürprizli hayal imkânlarını kullanmakla beraber, ana hattında, şiirlerimde lirik eleman, bundan sevda elemanını anlamıyorum, gitgide kuvvetlendi, kafiyeler yumuşadı, dil şairin bir kişiyle, yahut birkaç kişiyle konuşması oldu. (...)
Beynelmilel olaylar şiirimde önemli bir yer tutmakta devam ediyordu. Bunları, o günkü memleket şartlarında, bir çeşit dumanla örtmek zorundaydım, ancak böylelikle bunları bastırabilirdim. (...)
Bu bir sıra poemin sonuncusu Bedreddin Destanı'dır. Burada şekil bakımından, halk vezni unsurları, Divan edebiyatı unsurları bence azami haddinde kullanılmıştır. Diğer taraftan bu kitap, şekil bakımından, o zamana kadar elde edebildiğim bütün şekil imkãnlarının bir muhasebesiydi. (...)
Bu kitaptan sonra, şekil meseleleri, hele hapse girdikten sonra, kafamda bir kat daha berraklaştı sanıyorum. Evvela, hiçbir şekil imkânını, tarzını inkâr etmiyorum. (...) şekli öylesine öze uydurmak istiyorum ki, şekil, özü bir kat daha belirtsin, ama kendisi, yani şekil belli olmasın. Güzel bir kadın bacağını bir kat daha güzelleştiren, fakat kendisi belli olmayan ince bir çorap gibi. Bu bugün tercih ettiğim şekildir, ama elbette ki, yarın rengârenk şekilleri de tercih edebilirim. (...)
Sanat bahsinde sekterlik [yobazlık] en büyük düşmanımızdır. Sekterlik nihilistliğin [yadsımacılık] bir çeşididir. Sekter, bir şeyden, kendi zevkinden başka her şeyi, bütün görüşleri inkâr eder. Hele şekil meselesinde sekterliğin kötülükleri sayılamayacak kadar çoktur. Kafiyeli, vezinli şiir yazılmaz diyenler de, kafiyesiz, vezinsiz şiir yazılmaz diyenler kadar dar kafalıdır. şiir öyle de yazılır, böyle de. Edebiyat dili, hele şiir dili hayallerle, teşbihlerle falanla ortaya çıkar, ancak böyle bir dil şiir dilidir demek ne kadar yanlışsa, tersini kabul etmek de o kadar yanlıştır. Gençliğimde, ben de az sekter değildim. Klasik halk vezinleri ve kafiyeleriyle şiir yazdıktan sonra, şekilde yenilikler aramaya başladım, kendime göre bir çeşit serbest vezinle yazmaya başladım. Bunun temelinde yine de halk şiirinin ölçüleri, hatta bazen aruz vardı, kafiye ve dil bahsinde de öyle, ama şiirin yalnız böyle yazılacağını, bunun biricik şiir şekli olduğunu iddiaya kalkıştım. Uzun zaman sevda şiiri yazmadım. Hatta şiirlerimde "yürek" kelimesini kullanmadım, yürek şuurun değil, duygunun sembolüdür diye. Zaman oldu en renkli, en ahenkli şekillerin peşinde koştum. Halka söylemek istediklerimi bu şekillerle söylersem daha hoşa gider, daha kolay dinlenir, daha dokunaklı olur diye düşündüm. Zaman oldu, büsbütün tersine, en sade, en göze görünmez şekillerle halka türkümü dinletmek istedim. Bence öylesi de lazım, böylesi de, daha nice nicesi de. Sanatkâr, halka türküsünü dinletmek için en uygun şekilleri durup dinlenmeden, ömrünün sonuna kadar aramak zorundadır. Bazen bu araştırmalar aylarca süren bir baş ağrısından, sinir bozukluğundan başka sonuç vermez. Olsun. (...)
Ben şimdi bütün şekillerden faydalanıyorum. Halk edebiyatı vezniyle de yazıyorum, kafiyeli de yazıyorum. Tersini de yapıyorum. En basit konuşma diliyle, kafiyesiz, vezinsiz de şiir yazıyorum. Sevdadan da, barıştan da, inkılaptan da, hayattan da, ölümden de, sevinçten de, kederden de, umuttan da, umutsuzluktan da söz açıyorum, insana has olan her şey şiirime de has olsun istiyorum. İstiyorum ki okuyucum bende, yahut bizde, bütün duyguların ifadesini bulabilsin. 1 Mayıs Bayramı'na dair şiir okumak istediği zaman da bizi okusun, karşılıksız sevdasına dair şiir okumak istediği vakit de bizim kitaplarımızı arasın. (Babayef, "Nâzım Hikmet Kendi şiirini Anlatıyor", Konuşmalar, ss. 180-186)

rebelious_dark
20-05-08, 11:50
YAPITLARI

Nâzım Hikmet'in ilk şiir kitabı Bakû'de yayımlanmıştır :
Güneşi İçenlerin Türküsü (1928)
(Bu kitaptaki şiirler daha sonra Türkiye'de basılan kitaplarında şairin yasaları gözeterek yaptığı bir iki değişiklikle yer aldı.)

Türkiye'de 1929-1938 arası yayımlanan şiir kitapları :
835 Satır (1929)
Jokond ile Sİ-YA-U (1929)
Varan 3 (1930)
1+1=1 (1930)
Sesini Kaybeden şehir (1931)
Benerci Kendini Niçin Öldürdü (1932)
Gece Gelen Telgraf (1932)
Portreler (1935)
Taranta-Babu'ya Mektuplar (1935)
Simavne Kadısı Oğlu şeyh Bedreddin Destanı (1936)

Oyunları :
Kafatası (1932)
Bir Ölü Evi (1932)
Unutulan Adam (1935)

Çeşitli :
Şeyh Bedreddin Destanına Zeyl, Millî Gurur (1936)
İt Ürür Kervan Yürür (Orhan Selim adıyla fıkralar, 1936)
Alman Faşizmi ve Irkçılığı (inceleme, 1936)
Sovyet Demokrasisi (inceleme, 1936)

1949'da, Nâzım Hikmet cezaevindeyken, Ahmet Halit Kitabevi, Ahmet Oğuz Saruhan takma adıyla La Fontaine'den Masallar'ı yayımladı.
Bu çeviri yapıt dışında, tam 29 yıl Nâzım Hikmet'in kitapları Türkiye'de basılmadı.

Ölümünden iki yıl sonra, 1965'te, "Yön" dergisinin Kurtuluş Savaşı Destanı'nı yayımlaması gözü pek bir davranış olarak değerlendirildi.
Arkasından, başta İzlem ile Dost Yayınevleri olmak üzere, ilerici yayınevleri, önce şairin sağlığında Türkiye'de basılmış kitaplarını, sonra dış ülkelerde Türkçe olarak yayımlanmış kitaplarını yayımlamaya başladılar. Bu yayınlar sürekli olarak kovuşturmalara uğradı. Bazıları toplatıldı, davalar açıldı.

Piraye ile Nâzım Hikmet'in üvey kardeşi Metin Yasavul'un sahibi oldukları, Memet Fuat'ın yönetimindeki De Yayınevi ise, şairin Bursa Cezaevi'ndeyken basıma hazırlayıp Piraye'ye bırakmış olduğu kitapların yayımına başladı. Bunlar içerde dışarda daha önce basılmamış kitaplardı. şair ölmeden önce yaptığı konuşmalarda bu kitaplardan bazılarının kaybolmuş olduğunu söylemişti.

De Yayınevi'nde birinci basımı yapılan kitaplar :
Saat 21-22 şiirleri (1965)
Dört Hapisaneden (1966)
Rubailer (1966)
Ferhad ile şirin (1965)
Sabahat (1965)
Memleketimden İnsan Manzaraları (5 cilt, 1966-1967)

Bütün bu kitapları basıma Memet Fuat hazırlamıştı. Saat 21-22 şiirleri ile Dört Hapisaneden için iki kez mahkemeye verildiyse de sonuçta beraat etti.
Ferhad ile Şirin'in daha önce dışarda yapılmış olan, yarıdan sonrası kaybolduğu için yeniden yazılmış bir basımı vardı. De Yayınevi'nin bastığı şairin Bursa Cezaevi'nde yazdığı asıl metindi.
Bulgaristan'da yayımlanan Memleketimden İnsan Manzaraları ise De Yayınevi basımının tekrarıydı.

Bilgi Yayınevi, 1968'de, Cevdet Kudret'in basıma hazırladığı Kuvâyi Milliye'yi yayımladı. Bu Nâzım Hikmet'in cezaevinden çıktıktan sonra İnkılap Kitabevi için hazırladığı Kurtuluş Savaşı Destanı'nın yeni bir düzenlemesiydi. şair gerçi bu destanı Memleketimden İnsan Manzaraları'nın içine yerleştirmişti, oradan çıkarılıp ayrı olarak yayımlanmasını istemiyordu. Ama cezaevinden çıktıktan sonra gerçek bir özgürlük ortamında olmadığını gördü. Kimse onun yapıtlarını yayımlamayı göze alamıyordu. İnkılap Yayınevi'nin yaptığı öneriyi çok parasız kaldığı bir dönemde kabul ederek Kuvâyi Milliye'yi düzenledi. Ama İnkılap Yayınevi parasını peşin ödediği bu kitabı bile yayımlamaktan çekindi, on yedi yıl sonra, Cevdet Kudret aracılığıyla Bilgi Yayınevi'ne devretti.

Gene 1968'de Bilgi Yayınevi Kemal Tahir'e Mapusaneden Mektuplar'ı; De Yayınevi Cezaevi'nden Memet Fuat'a Mektuplar'ı yayımladılar. İki yıl sonra da Cem Yayınevi Bursa Cezaevi'nden Vâ-Nû'lara Mektuplar'ı yayımladı.
1975'te De Yayınları arasında Memet Fuat'ın Nâzım ile Piraye'si çıktı. Bu kitap Nâzım Hikmet'in Piraye'ye yazdığı mektuplardan bölümler seçerek şairin yaşamıyla şiirleri arasındaki iç içeliği gösteren duyarlı bir çalışmaydı. Mektupların tümü değildi, ama öyle sanıldı.
(Yirmi üç yıl sonra, 1998'de, Adam Yayınevi Piraye'ye Mektuplar adıyla Nâzım Hikmet'in cezaevi yılları boyunca Piraye'ye yazdığı mektupların tümünü iki cilt olarak yayımladı.)

1975-1980 arasında Cem Yayınevi Nâzım Hikmet'in Tüm Eserleri dizisini yayımladı. şerif Hulusi ile birlikte notlar yazarak başladıkları 9 kitaplık bu diziyi, çalışma arkadaşının ölümü üzerine Asım Bezirci yalnız tamamladı.

1980'de Kemal Sülker Yazko Yayınları'nda Nâzım Hikmet'in Bilinmeyen İki şiir Defteri'ni yayımladı.

1988-1990 arasında Adam Yayınevi Nâzım Hikmet'in bütün yapıtlarını 28 kitaplık bir dizide topladı. Dizinin editörlüğünü Memet Fuat, araştırmacılığını Asım Bezirci yaptılar. Bugün satışta bulunan bu dizideki kitapların dökümü şöyledir :
Şiir :
1. 835 Satır (835 Satır; Jokond ile Sİ-YA-U; Varan 3; 1+1=1; Sesini Kaybeden şehir)
2. Benerci Kendini Niçin Öldürdü (Benerci Kendini Niçin Öldürdü; Gece Gelen Telgraf; Portreler; Taranta-Babu'ya Mektuplar; Simavne Kadısı Oğlu şeyh Bedreddin Destanı; şeyh Bedreddin Destanı'na Zeyl)
3. Kuvâyi Milliye (Kuvayi Milliye; Saat 21-22 şiirleri; Dört Hapisaneden; Rubailer)
4. Yatar Bursa Kalesinde
5. Memleketimden İnsan Manzaraları
6. Yeni şiirler
7. Son şiirleri
8. İlk şiirler
9. La Fontaine'den Masallar
(Sekizinci kitap Nâzım Hikmet'in çocukluk şiirleriyle hece şiirlerini içeriyor. şair bunların büyük bir bölümünün toplu şiirleri arasına alınmasını herhalde istemezdi. Dokuzuncu kitap takma adla yayımlanan La Fontaine çevirileridir.)

Oyun :
10. Kafatası (Ocak Başında; Kafatası; Bir Ölü Evi; Unutulan Adam; Bu Bir Rüyadır)
11. Ferhad ile şirin (Yolcu; Ferhad ile şirin; Sabahat; Enayi)
12. Yusuf ile Menofis (Allah Rahatlık Versin; Evler Yıkılınca; Yusuf ile Menofis; İnsanlık Ölmedi Ya; İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?)
13. Demokles'in Kılıcı (İstasyon; İnek; Demokles'in Kılıcı; Tartüf - 59)
14. Kadınların İsyanı (Kadınların İsyanı; Yalancı Tanık; Kör Padişah; Her şeye Rağmen)
(On ikinci kitapta yer alan Evler Yıkılınca Nâzım Hikmet'in kaybolduğunu söylediği oyunlarından biridir. Piraye'nin sakladığı yapıtlar arasında şairin el yazısıyla temize çekilmiş olarak bulunmuş, ilk olarak bu dizide yayımlanmıştır.)

Roman, Öykü, Masal :
15. Kan Konuşmaz
16. Yeşil Elmalar
17. Yaşamak Güzel şey Be Kardeşim
18. Hikâyeler
19. Çeviri Hikâyeler
20. Masallar
(Nâzım Hikmet yalnızca Yaşamak Güzel şey Be Kardeşim adlı romanıyla Sevdalı Bulut adlı masallar kitabını kendi adıyla yayımlamıştı. Ötekiler para kazanmak için acele yazılıp gazetelerde takma adlarla yayımlanmış ürünlerdir.)

Yazılar :
21. Sanat, Edebiyat, Kültür, Dil
22. Yazılar (1924-1934)
23. Yazılar (1935)
24. Yazılar (1936)
25. Yazılar (1937-1962)
26. Konuşmalar
(Nâzım Hikmet'in bu kitaplarda yer alan yazılarının büyük çoğunluğu çeşitli takma adlarla gazetelere yazdığı köşe yazılarıdır.)

Mektuplar :
27. Nâzım ile Piraye
28. Cezaevinden Memet Fuat'a Mektuplar
(1998'de Adam Yayınevi'nin Piraye'ye Mektuplar adıyla iki cilt olarak yayımladığı yapıt da bu bölüme eklenmelidir.)

Ayrıca gene Adam Yayınları arasında Memet Fuat'ın hazırladığı Nâzım Hikmet'in Seçme Şiirler kitabı da yer almaktadır.

rebelious_dark
20-05-08, 11:54
# Nazım Hikmet Londra'da şiirleriyle anıldı

Ünlü şair Nazım Hikmet, doğumunun 100.yıldönümünde, Londra`da düzenlenen ve çok sayıda sanatçının katıldığı bir programla anıldı. Ünlü şairin en bilinen şiirlerinin okunduğu Queen Elizabeth Hall`daki gecenin bütün biletleri satılırken, salonu dolduran Türk ve İngilizler gösteriyi beğeniyle izledi.

İngiliz tiyatro ve sinema oyuncuları Julie Christie ve Femi Elufowoju ile yazar Mark Rylance, şair, edebiyatçı ve çevirmen Adrian Mitchell`in katıldıkları geceye adları programda yer aldığı halde gelemeyen ünlü tiyatro oyuncusu Vanessa Redgrave ve yönetmen-oyun yazarı Harold Pinter ise birer mesaj gönderdi.

Sahnede Nazım Hikmet`in şiirlerini seslendiren tiyatro oyuncuları Haluk Bilginer ve Genco Erkal da alkışlardan büyük pay aldı.

1902 yılında Selanik`te doğan Nazım Hikmet`in, bazı bölümleri seslendirilen şiirleri arasında şiirsel bir anlatımla kaleme aldığı otobiyografisi ve vasiyeti ile Mavi Gözlü Dev, Taranta Babu`ya Mektuplar, Saat 21.00-22.00 Şiirleri, Memleketimden İnsan Manzaraları ve Şeyh Bedrettin Destanı yer aldı. Ünlü şairin, Karlı Kayın Ormanı ve Hiroşima adlı eserleri ise müzik eşliğinde seslendirildi.

Akerdeondan saza, tamburdan kemana, piyanodan uda kadar pek çok enstrümanın eşlik ettiği şiir resitalinin bitiminde salonu dolduran izleyiciler sahnedeki sanatçıları uzun uzun alkışlayarak beğenilerini gösterdiler.

Nazım Hikmet`in 100. doğum yıldönümü anma programı çerçevesinde önümüzdeki günlerde Londra`da bazı panel ve toplantılar da yapılacak.





# NAZIM HİKMET KÜLTÜR VE SANAT VAKFI BASIN BÜLTENİ

2002 Uluslararası Nazım Hikmet Yılı:

2002 yılı,yirminci yüzyılın en büyük şairlerinden Nazım Hikmet'in 100. doğum yılı,ülkemizde olduğu gibi tüm dünyada da saygın bir yeri olan Nazım Hikmet,Nazım Hikmet Vakfı ve Kültür Bakanlığı tarafından önerilen ve Unesco tarafından Uluslararası Nazım Hikmet Yılı olarak kabul edilen 2002 yılı yılında çeşitli etkinliklerle anılıcak.Uluslararası Nazım Hikmet Yılı'nın açılışı Nazım Hikmet Vakfı ve Şişli Belediyesi'nin işbirliğiyle,Kültür Bakanlığı'nın desdeğiyle 14 ocak'ta Atatürk Kültür Merkezi'nde düzenleniyor.Nazım Hikmet Fotağraf Sergisi'nin açılışıyla başlayacak gece Can Dündar'ın yönettiği Nazım Hikmet belgeselinin gösterimiyle sürecek.Gecenin son bölümünde ise Zülfü Livaneli ve Genco Erkalın'ın müzik ve şiir dinletisiyle Nazım Hikmet'in dizeleri havada uçuşaçak.

ULUSLARARASI NAZIM HİKMET SEMPOZYUMU

2002 yılı etkinlikleri içinde Nazım Hikmet Vakfı,Nazım Hikmet'i evrensel boyutuyla ele alarak yaşamı, sanatı ve yapıtlarını tüm yönleriyle inceleyen ve bilimsel yaklaşımla gelecek kuşaklara aktaracak uluslararası bir sempezyum düzenliyor.Yurt içinden ve dışından yaklaşık otuz kadar bilim insanı,araştırmacı ve edebiyatçının katılımıyla gerçekleştirelecek bu sempozyum İstanbul'da,Mimar Sinan Üniversitesi Oditoryum'unda 25-26-27 Ocak 2002 tarihlerinde altı oturum olarak düzenlenecek.Sepozyumda Nazım Hikmet'in yaşamı ve düşünce dünyası,şiiri,tiyatrosu,sineması,öykü ve romanları,kültür ve sanat dünyasına ilişkin yazıları ve sanat dünyasına ilişkin yazıları ve değerlendirmeleri ele alınacak. Sempozyuma katılacak isimler şöyle;Erik Stinus,Nedim Gürsel,Richard Mckane,Monica Carbe,John Berger,Adonis,Cevat Çapan,Ataol Behramoğlu,Mava Pinhas Cohen,Özdemir İnce,Titos Patrikios,Erdal Alova,Oğuz Makal,Margarita Malayeva,Zehra İpşiroğlu,Antonina Sverçevskaya,Ayşegül Yüksel,Konur Ertop,Doğan Hızlan,Atilla Çoşkun,Akşin Baheyev,Turgay Fişekçi,Svetlana Uturgauri,Cengiz Aytmatov,Anar Rızaev,Timur Muhittin,Feridun Andaç,Necati Sönmez.

Nazım Hikmet Vakfı,2002 yılı boyunca Nazım Hikmet'i tüm yönleriyle ele alan etkinliklerini sürdürecek.Vakfın kültür merkezinde düzenlenecek anma toplantılarının,şiir günlerinin yanı sıra,Nazım Hikmet Fotağrafları Sergisi,Nazım Hikmet Afiş Sergisi,Nazım Hikmet filmlerinin gösterimi etkinliklerin sadece birkaçı.






# Londra'da Nazım Hikmet gecesi

Ünlü şair Nazım Hikmet`in 100. doğum yıldönümü dolayısıyla Londra`da bir anma gecesi yapılacak. Kentin ünlü konser ve sanat merkezi Queen Elizabeth Hall`de bu akşam (8 Ocak) düzenlenecek programa katılacak ünlü İngiliz sanatçıları arasında Julie Christie, Vanessa Redgrave, Harold Pinter, şair Adrian Mitchell ve sanat yönetmeni Mark Raylance`nin adları geçiyor.

Anma programında Türkiye`den de Haluk Bilginer ve Genco Erkal gibiiki ünlü tiyatro sanatçısının hazır bulunması bekleniyor. Arcola Tiyatrosu ile Nazım Hikmet`in Yüzyılı grubunun ortaklaşa düzenlediği anma programına ilişkin açıklamada, şairin bütün yönleriyle ele alınıp tanıtıldığı bir programın hazırlanmasına özen gösterildiği vurgulandı. Nazım Hikmet`in İngiliz şiirseverlere tanıtılmasını hedefleyenanma programının biletleri 10 ve 12.50 sterlinden (22 milyon TL ile 26milyon TL arasında) satışa sunuldu.





# USTAYA SELAM SÖYLE VERA

Çok şükür çok şükür/Bügünleri de gördüm/Ölsem gam yemem gayrı'nınne demek olduğunu belki de ilk kez bu kadar somut gördüm Vera'nın gözlerinde.

Moskova'daki Nova Deviçe Mezarlığı ilk kez bu kadar kalabalık bir Türk grubuna ev sahipliği yapıyordu. 2000 yılının 3 haziran'ında , kan kırmızı karanfillerden bir dağ vardı adeta 'rüzgara karşı yürüyen adam ' figürünün önününde. Granitten bir taştı Nâzım'ın başucundaki. Ve hala yürüyordu Nâzım rüzgara karşı.

Ölümünün 37. yılında bu kez biz geldik el ele Moskova'ya. 'Yeni Kızlar Mezarlığı'nda Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı ile Rus-Türk İşadamları Birliği'nin anma toplantısı az sonra başlayacaktı. Kıpır kıpırdı içim. Elimde kamera ancak bir merdivenin tepesinden alabiliyorum mezarlığı hıncahınç dolduran insanları. Türkler, Ruslar... Nâzım'ı seven herkes koşmuş Vera'yı bekliyordu.

USUL USUL SÜZÜLDÜ VERA...

Bir yandan gazetecilik merakı, bir yandan da kadınca bir kıskançlıkla belki de eşi benzeri olmayan bir dehaya adanmış kadınlığın çağlayanını bekliyorum. Usul usul süzüldü Vera, yanında torunu ve arkadaşlarıyla. Nasıl anlatmalı ki o anı... Irkının o geçirgen cam gibi güzelliği ve yüzünde sıcacık bir gülümseme. herkesle tokalaşıyordu, öpüşüyordu Vera. Nâzım Hikmet'in son kadını ya da bilinen son kadını. Saman sarısı saçlarına, mavi kirpiklerine şiirler yazdığı Vera Tulyakova. Mavi gözlü deviyle bir sevişme sonrasının mutluluğunda çıkıyordu mezarlıktan; " Türkiye geldi Nâzım'a" dedi yumuşak, titreyen sesiyle. Eskişehirden gelen üç yaşındaki çınarı Nâzım'ın dalgalı saçları gibi okşamıştı Vera." Memleketim..... Memleketim"den gelen poşetler içindeki toprakları itinayla, adeta okşayarak dökmüştü çınarın dibine.

Hepimizin gözleri Vera kadar ıslanmıştı. Ama hiçbirimizin gözleri Nâzım'ı Vera kadar görmemişti.

Nova Deviçe mezarlığı'ndan çıkarken "Nâzım'a yakışır bir tören oldu " dedi Vera, mavi kirpikleri ışıl ışıldı. Gözlerindeki o sevgi kıvılcımını Nâzım gibi bir dizeye hapsedip Süryani bir kuyumcu titizliğiyle mümkün müydü acep ?

Meşhur Arbat Sokağı'nda aylak aylak dolaşıyorum. İlk başkaldırının olduğu yerde orak-çekiçli zippo çakmakları, Lenin siluetli çelik mataraları; Marks, Engels ve Lenin'in heykellerini satarak geçiniyor Arbat Sokağı'nın 'asi' çocukları . O sırada bir kez daha aklıma düşüyor Nâzım, sevdalıyız, komüninisttir" derken. Herkese bir yerlere dağılmış. Bir anda çalan telefonla Arbat'taki çocuklar bile şaştı kaldı sevinç çığlıklarıma. İki saat sonra Nâzım'la birlikte yaşadığı evde Vera'yla özel raportaj yapacağım.

4 HAZİRAN'A DÜŞÜLMÜŞ NOTLAR

Nâzım Hikmet'in son 12 yılını geçirdiği ev, Moskova'nın Sokov semtinde. Sade küçümençik bir apartman dairesi. Daireye çıkana kadar " Nâzım buraya da basmıştır, buradan da yürümüştür " diye seke seke bir hal oldum. Girişte küçük bir hol var. Karşıki duvarda asılı duran Abidin Dino'nun "Faşizmin gerçek yüzü" tablosu kaşılıyor bizi. Vera bu tabloyu Nâzım hikmet vakfına hediye etti o akşam: "Bizden de bir hediye gitsin Türkiye'ye.

Vera yorgundu ama bir yandan da aman "Kamerada kötü görünmeyeyim" diyerek pudrasını, allığını, rujunu tazeliyordu. Baktım. Ne kadar güzel bir kadın..... Hala çok güzel.

Hemen solda Nâzım'ın çalışma odası. Aynen bıraktığı gibi. Hiçbir şeye dokunmamış Vera. Çalışma masası yemyeşil bahçeye bakıyor. Daktilosu, yanıbaşında 4 haziran için aldığı notları o günkü gibi duruyor. Ellerimle hissetmeye çalışırken Nâzım'ı daktilosunda, Vera'ya yakalandım.Hadi bakalım röportaj başlıyor.

"Çok mutluyum" diye başladı: "Onu ölüm Moskova'da buldu. O zaman anladım ki ne Türk toprakları, ne de çınar, onun için olmayacak ama, istediği çınar ve toprak Türkiye'den geldi.En önemlisi de hiç alışılmadıktı yaşadıklarım, gördüklerim. Mezarlığa girdiğimde, o koskocaman yerde Nâzım'ın şiirleri yankılanıyordu. Bana kalırsa, bügün düzenlenen anma töreni Nâzım'a layıktı."

Vera o yumuşacık sesiyle konuşurken gözlerine takıldım kaldım.

Söylediklerinden bir şey anlamıyordum ama omavi kirpiklerin ardındaki gözlerle aynı dili konuşuyorduk sanki. Nâzım'ın son 48 saatini anlattı Vera. özlemle yanıp tutuşuyordu, yorgundu. Sabah gazetelerini alırken düşüp kalmıştı, vatanını öyle özlemişti ki.....

ARTIK SAKLANMIYOR GÖZYAŞLARI

Karşılıklı ağlaşıyoruz.

Artık saklanmıyordu gözyaşları. Vera mı Nâzım'a ağlıyordu, ben mi Vera'ya ağlıyordum; kestiremedim.

Nâzım'ın yeniden Türk vatandaşlığına alınması gerektiğini söylüyordu Vera. Çünkü artık şartlar değişmişti ve Nâzım'ın ruhu böyle huzur bulacaktı.

Sarmaş dolaştık Vera'yla. Tek tek anlattı evdeki herşeyi. Balkonun penceresinden uzaklara, ta ufka uzandık birlikte. Nâzım'la el ele yürüdükleri günlere gitti. En çok kanal sularına saatlerce bakmayı severmiş Nâzım. Belki de İstanbul Boğazı'nın suları gibi aktığı için. Yedi tepeli şehrini hayel edermiş o karanlık sularda. Geride bırakılmış 'gonca güllerini ' hayel edermiş belki de.

Anlatıyordu. Tanışmalarını, Paris'teki balayını anlatıyordu çoşkuyla. Yaşadığı acılarıdan bahsetmedi hiç. Sadece Nâzım'la yaşadığı güzellikler vardı anlattıklarında. Bir an sanki Vera Nâzım'la doğmuş diye düşündüm. Öncesi yoktu. Nasıl bir aşktı bu böyle? Aklım almıyor. Oysa yaşadığı acıları hepimiz biliyorduk.

Nâzım'a sarılır gibi sarıldım Vera'ya. Akşam görüşmek üzere ayrıldık. Elimizde Abidin Dino'nun tablosu, ver elini Küçük Tiyatro.

"Yüreği çarık olan " adamın özlemiyle yaşanıyordu o akşam. "Garda genç bir kadın karşıladı beni,/beli karınca belinden ince/saçları saman sarısı, kirpikleri mavi..." Hala saman sarısı saçları, mavi kirpikleri, mavi kirpikleri, kırmızı dolgun dudaklarıyla işte sahnede Vera Tulyakova Hikmet Ran.

"Bügün yalnızca Türkçe konuşuldu" diye başladı söze " Nâzım'ı hatırladım o an. Türkçe konuşmaya başladığında herkes susardı. Türkçe anlamıyan insanlar bile onu dikkatle dinlerdi. Melodiyi hissederlerdi. Ben de bugün güzel, güçlü bir müzik gibi Türkçeyi dinledim. " Nâzım'ın şiirleri, şarkıları ve muhteşem bir konserle bitti gece. Vera yıllar öncesiydi sanki. ilk kez böylesine anılmıştı Nâzım, ona layık olan biçimiyle. Bir de vatandaş olsaydı ah..

Mezarının Nâzım'ın yanıbaşında olmasını istiyordu Vera ama mutlaka vatandaşlığı geri verilmeliydi. Gece vedalaşırken bunun son olacağını aklıma bile getirmemiştim. Olmadı be Nâzım'ın kadını. Veda etmeye elim varmıyor ama, hoşça kal beli karınca belinden ince, , mavi kirpikleri, saçları saman sarısı, kırmızı dolgun dudaklı Vera. Selam söyle ustaya !



20. YÜZYILIN EN ÇOK KONUŞULAN ADAMI

Nâzım Hikmet, 20.Yüzyıl'ın en çok konuşulan kimliklerinden biri oldu. İdeolojisi, şiiri, yaşam serüveni, aşkları, özlemleriyle dilimizden düşmedi. Yalnızca Türkiye'de değil, dünya edebiyat çevrelerinin de ilgi odağı oldu NÂzım.İşte onun için söylenenlerden bir derleme:


NURULLAH ATAÇ
"Bir manzume, bilhassa bir bestedir; manası, yani güfte, o besteyi bulmamıza yardım eden vasıtadan başka bir şey değildir. Nâzım Hikmet'in şiirini o manada 'okumak' ise, itiraf edelim ki pek kolay değildir. Şeyh Bedrettin Destanı'nı okuyun, bestesini keşfe çalışın. Bulursanız emeğinize acımazsınız; çünkü bulacağınız ahenk gerçekten asil bir ahenktir."

BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU
"Sana kökü dışarda diyenlerin kökleri kurusun / Kurusun murdar ilikleri dilleri çürüsün / Şiirin gökyüzü gibi herkesin / Sen Kızılırmak'casına bizimsin / En büyük demircisi dilimizin / Canımız ciğerimizsin"

ATTİLA İLHAN
"Gördün sessizce buluştuğunu Nâzım'la nedim'in / lacivert ıssızlığında yıldızlı bir serviliğin / birinin elinde vâ ridat'ı simavnalı Bedreddin'in / birinin ağzında gül elinde mey kâsesi vardı."

AZİZ NESİN
"Ne yazık, Türkiye'de ulusallığı aşıp evrenselleşmiş değerlerimizin sayısı çok azdır. Lütfen sayar mısınız? Nedenleri ne olursa olsun, büyük Yunus bile dünyada yeterince tanınmış bir şairimiz değildir... Her yerde söylediğim şu;' Dünyanın neresine giderseniz gidin, Türkiye denilince şu üç adı bilirler: Nasreddin Hoca, Mustafa Kemal, Nâzım Hikmet..."

LOIS ARAGON
"Hayır, yazamam, şimdi olmazirica ederim. Bırakın benim için bütünüyle ölsün, yoksa, daha önce, altmış yaşındaki bu delikanlı, bu sarışın boğa, ne hapisanenin, ne hastalığın, ne yaşın etkileyebildiği bu insan içimde terütaze yaşadıkça hiçbir şey yazamam. Şimdi olmaz. Daha sonra. Söz veriyorum size, yazacağım, hatta bu dergide, daha başka bir konu üzerine: Ölümünden değil, yaşamından söz edeceğim."

PABLO NERUDA
"Şimdi ben ne yapayım? Nasıl tanımlanır / senin her yerden derlediğin çiçekler olmaksızın bu dünya. / Nasıl dövüşülür, senden örnek almaksızın, / senin halksal bilgeliğinden ve yüce şair onurundan yoksun? / Teşekkürler,böyle olduğun için! / Teşekkürler o ateş için / Türkülerinle tutuşturduğun, sonsuzca."


JEAN-PAUL SARTRE
"Vefalı dost,y iğit militani insan düşmanlarının amansız düşmanı, her yerde hizmet etmek ama hiçbirşeyi görmezden gelmek istemiyorum. Biliyordu ki, insan yapılacak birşeydir ve hiçbir yerde yapılmamıştır. Gerekli olan, durmadan düşmanla savaşarak kendi kendini yaratmıştır: Sözün kısası, Pascal'ın Hristiyan için dediği ve bugün militan için , Nâzım Hikmet dolayısıyla aydın militan için, denilebileceği gibi, 'asla uyumamak' gerekliydi. O asla uyumadı. Harikulade olan şudur ki, ölüm onun ilk ve son uykusu oldu.





# COŞKULU BİR SENFONİ; MEMLEKET GİBİ...

Mehmet Eryılmaz'ın yönettiği "Nâzım Hikmet Şarkıları" belgeseli, yanında hazırlanan bir kitapla birlikte piyasada

Sanat, sadeliğin sarsıcı sonuçlar yaratabilmesidir. Alçak gönüllülüğün coşkuyla ve görkeme akması, yalınlığın göz kamaştırması, imgenin sahicilikle buluşabilmesidir sanat. Tıpkı Nâzım'ın şiirleri gibi… Nâzım'ın dizelerinden yapılan şarkılar gibi… Ve kendi adıma son günlerde seyredip dinlediğim en heyecan verici yapıt olan, karşı konulmaz tatlı bir ürperti yayan "Nâzım Hikmet Şarkıları" belgeseli gibi.

Büyük şairimizin 100. Doğum yıldönümü, 2002'nin 'Uluslararası Nâzım Hikmet Yılı' kabul edilmesi, yurttaşlığının iadesi için gösterilen çabalar arasında, yönetmen Mehmet Eryılmaz'ın Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı için hazırladığı yaklaşık 75 dakikalık belgesel film "Rüzgara karşı yürüyen adama", neden "Bir şarkısın sen" dendiğini çok iyi anlatıyor. Kalplerimizin kâh Anadolu, kâh en uzak yıldızla birlikte çarpmasını sağlayan bir çalışmaya imza atmış Eryılmaz. Kültür Bakanlığı'nın desteğiyle proje yapımcılığını Hasan Özgen'in yürüttüğü "Nâzım Şarkıları", binlerce belgenin taranması ve tanıklıklara başvurulmasıyla, orijinal dokümanter görüntüler, ropörtajlar, mektuplar, şarkılar, şiirler eşliğinde usul usul, gürül gürül akıyor gözlerimizin önünden ve 'gönül tellerimizi titreten' seslerle kulaklarımızı okşuyor.

"Kuvay-ı Milliye Destanı Kadınlarımız"ı Ruhi Su'dan dinlemek, Ruhi Su'nun saz çalıp Nâzım'ın şiir okuduğu geceyi hayal etmek ve düşünmek… Çok genç yaşta aramızdan ayrılan, mimarlık eğitiminin yanında konservatuarı da bitiren ve tam beş yıl, her gün Ruhi Su'dan ders alan Sümeyra'nın o benzersiz yorumuyla, ABD'nin nrükleer denemesi sırasında ölen 'Japon balıkçısı' için ağlamak… Münir Nurettin Selçuk'un 1933'de Mes'ud Cemil bestesiyle okumuş olduğu "Kanatları Gümüş"e, İnci Çayırlı'nın insanı allak bullak eden yorum gücüyle kulak vermek… Timur Selçuk'un, Nâzım'ın şiirlerindeki 'mimari' üzerine söylediklerinden öğrenmek, zenginleşmek, 'güneşin sofrasında, dostların arasında bulunmak… Esin Afşar ve Tarık Öcal'la birlikte "Tahir ile Zühre" olmak, 'yürekte, yürekte yani…' diyebilmek… Zülfü Livaneli'yle "Karlı Kayın Ormanı"nın derinliğine, sıcaklığına dalmak, 'girip yerden selamlamak, hane içindekileri'… Cem Karaca'yla o büyük hasrete kapılmak, çınarlı, kubbeli, mavi limanı bir iç sızısı olarak hissetmek, "Beni bekleme kaptan" diye fısıldamak… Nadir Göktürk'le, Emin İgüs'le ve "Seni Düşünmek"le ruhumuzu arındırmak…

Belgeselin girişinde, İstanbul Üniversitesi'nin önünde genç bir kıza mikrofon uzatılmış ve Nâzım denilince aklına ne geldiği sorulmuş. Sadece 'Nâzım Hikmet…Memleket… İlk aklıma gelen bu' diyerek her şeyi özetliyor genç kız. İşte bu 'memleketi', memleket şairinini, memleket sevgisini anlatıyor elimizdeki Video CD-kitap. Hem de Sıdıka Su'nun çivi gibi çakılan şu sözleriyle: "Nâzım Hikmet'i Bursa Hapishanesi'nde ziyarete gittiğimizde söylediklerini hiç unutmam; Memleketinizi sevin, demişti, ama bütün pisliği ile sevin. Güzellikleri herkes sever. Siz memleketi her şeyiyle birlikte sevin. Yumurtadan çıkıp kabuğunuzu beğenmemezlik etmeyin".

1984'den bu yana kamera arkasında duran, deneysel drama ve belgeseller üzerine yoğunlaşıp, 'Bedr Sinemada Bir Dolunay/ Tuncel Kurtiz Belgeseli'nden 'Türkiye'nin Dağlarına, 'Köçekceler'den 'Ecel Atı'na, 'Sessiz'den Türk Musikisi'nin Alaaddin Yavaşça, Selahattin İçli, Bekir Sıtkı Sezgin, Kani Karaca, Necdet Yaşar gibi üstadlarının belgesel portrelerine kadar pek çok saygın çalışmaya imza atan yönetmen Mehmet Eryılmaz ve tüm yapım ekibi, karınca gibi, büyük bir aşkla çalışmışlar. Ortaya konan şeye bir 'senfoni' demek mümkün. Özgürlük ve gerçek aşkıyla görülüp dinlenecek bir senfoni.

Memleket gibi…

Belgeselin sonunda, Timur Selçuk ve 'yerinde duramayan' piyanosundan Nâzım Hikmet 'in seslenişini duyuyoruz: 'Hoşçakalın dostlarım, hoşçakalın. Görüşürüz… Beraber güneşe güler, beraber dövüşürüz.'




Nâzım Hikmet'in son eşi Vera Tulyakova, dün sabah 9.30'da kansere yenik düşerek hayata veda etti.

68 yaşındaki Nâzım Hikmet'in Vera, bir yıldan beri kansere karşı savaş veriyordu. 2000 yılı ortalarında ameliyat olmasına rağmen, ilerlemiş kanser hastalığına yenik düşen Vera'nın ölümü ile ilgili açıklama yapan kızı Anna, annesinin, Nâzım Hikmet'in mezarının bulunduğu Novadeviçi mezarlığında toprağa verileceğini, ancak yer yetersizliği nedeni ile Vera'nını bedeni yakılarak külerinin Nâzım Hikmet'in yanına gömüleceğini söyledi.

Daha iki hafta önce Hürriyet muhabiri ile telefonda konuşan Vera Tulyakova, "En büyük isteğim daha ben hayattayken Nâzım Hikmet'in tekrar Türk vatandaşlığına kabul edilmesidir" demişti. Son günlerini yaşadığını belirten Tulyakova, Türkiye'de bu kararın çıkacağını beklediğini söylemişti. Ancak bu günleri görmek nasip olmadı.

1951 yılında Moskova'ya ayak basan Nâzım Hikmet Vera Tulyakova 1955 yılında tanışmışlar ve 1959 yılında da evlenmişlerdi. Vera, Nâzım'ı tanıdığında 23 yaşındaydı. Nâzım ise 53. Aralarındaki yaş farkına rağmen büyük bir aşktı yaşadıkları. Vera'nın bu büyük aşkı yaşamının sonuna kadar sürdü. Şimdi ise aynı mezarda sonsuza kadar yaşayacak.

FENA KIZ DEĞİL AMA GÖĞÜSLERİ DÜZ

Vera, Nâzım Hikmet'le geçen yıllarını Nâzım'la Son Söyleşimiz adlı adlı kitabında anlatmıştı. Vera ile Nâzım'ın tanışmaları bir belgesel için Vera'nın ona telefon etmesiyle olmuş.

" Alo, Nâzım Hikmet mi ? Sizinle redaktör Vera Tulyakova konuşuyor." Bu sözlerin ardından Vera bilgi almak için Nâzım Hikmet'in evine gider. Nâzım kendisine gerekli bilgileri verir. odada şair Ekber Babeyev de vardır. Vera tam kalkarken Nâzım, Babayev'e dönerek "Fena kız değil, ilginç, ama göğsü düz". der. Tatarca söylenen bu cümleyi Vera anlamış ve yüzü kıpkırmızı kesilmiştir. Nâzım'a bir çok aşk şiirini yazdıracak olan büyük aşk işte böyle başlamıştı.

Nâzım Hikmet'in Vera'ya son vasiyeti ise çok sevdiği ve hasret kaldığı ülkesini gidip gezmesi olmuştu. Vera bu vasiyeti 1990 yılında anı kitabının Türkiye'de yayınlanması üzerine Tüyap Kitap Fuarına gelerek gerçekleştirmişti.

Vera, Moskova'daki küçük bir Anadolu evi gibi döşediği, duvarlarında Nâzım fotağraflarıyla donatılmış evinde anılarıyla yaşayarak geçirdi.









# GÜRTUNA NÂZIM'IN MEZARINDA

Nâzım Hikmet'in 100'üncü doğum yıldönümü nedeniyle yeniden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına kabulü ve mezarının anavatanına nakli konusunda başlatılan kampanyalara, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna da destek verdi.
18-20 Ocak günlerinde yaptığı Rusya gezisi sırasında Nâzım Hikmet'in Moskova'daki mezarını da ziyaret eden Gürtuna, toplumsal uzlaşma ve hoşgörü ortamının sağlanması için bu tür girişimleri desteklediğini söyledi. Gürtuna,"Rusya'ya gittiğimde Moskova'da Nâzım Hikmet'in mezarını ziyaret etmeden dönemedim. Hakikaten büyük şair. Vatan hasreti ile orada hayatını kaybetmiş. O duygularla mezarına gittim ve duygulu anlar yaşadım. Bende hoş bi r hatıra olarak kalacak" dedi.

Nâzım Hikmet'in tüm şiirlerini okuduğunu, en çok `Kuvay-ı Milliye Destanı'nı ve bütün İstanbul şiirlerini çok beğendiğini belirten Gürtuna,"Rusya gezimde, yol boyunca da okudum. Çok okurum Nâzım'ın şiirlerini" dedi. Gürtuna, Nâzım'ın en çok sevdiği mısralarını ise ezberden şöyle seslendirdi:
"Tahir olmak da ayıp değil/ Zühre olmak da/ hatta/ sevda yüzünde ölmek de ayıp değil/ Bütün iş Tahir ile Zühre olmakta/ yani/ yürekte..."




# NÂZIM'A 100 YAŞ JESTİ : VATANDAŞLIK

99. yaş günü törenle kutlanan şair Nâzım Hikmet,bir yıl sonraki 100'üncü doğum gününde, bir jestle onurlandırılacak. Jest müjdesini, Kültür Bakanı İstemihan Talay dün ilan etti:
Büyük şair, TC vatandaşlığına geri alınacak.

Bakan Talay, "Halkımızın çoğunluğu, büyük şairimizin yeniden vatandaşlığa alınmasını arzu etmektedir. Bu sabah İçişleri Bakanı Tantan'la görüştüm. Her türlü yardıma hazır olduğunu söyledi. Yazılı başvuru yapacağız" dedi.

rebelious_dark
20-05-08, 11:56
Nâzım Hikmet ilk şiirlerini hece vezniyle yazmakla birlikte, içerik bakımından hececilerden oldukça uzaktı. Onların bireyci şiirlerinin tuzağına düşmemiş, toplumsal içerikli bir şiire yönelmiş, Tevfik Fikret, Mehmet Emin ve Mehmet Âkif gibi şairlerin yoluna girmişti.
Giderek şiirinin gelişen içeriğine, hece ölçüsünün dar kalıpları yetmez oldu, yeni biçim arayışlarına yöneldi. Sovyetler Birliği'nde kaldığı ilk yıllarda (1922-1925), bu biçim arayışları doruğuna ulaştı.
Hece ölçüsünün kalıplarını kırarak, Türkçe'nin zengin ses özelliklerine büyük uyum sağlayan serbest nazma geçti. Bu değişiklikte Mayakovski'nin ve Gelecekçilik'i savunan öbür genç Sovyet şairlerinin etkileri olmuştu.
"Üç telinde üç sıska bülbül öten / üç telli saz"la çağdaş bir türkü söylenemeyeceğine inanıyordu. Yaşamın gerçeklerinden kaçarak kendi kabuğuna çekilenlerden, sanatsal etkinlikleri yalnızca aydınlara özgü etkinlikler olarak görenlerden, halkı küçümseyenlerden alabildiğine uzaklaşmıştı.
Türkiye'de 1929'da 835 Satır adlı ilk kitabı yayımlandığında, bu kitaptaki şiirler karşısında, sanat çevreleri önce büyük bir şaşkınlığa düştü. Sonra çağın ünlü yazarlarından umulmadık övgüler geldi. Ahmet Haşim, Yakup Kadri gibi sanatçılar bile şairliğini öven sözler ettiler.
Nâzım Hikmet, izleyen yapıtlarıyla da etkisini sürdürdü, serbest nazmın benimsenmesini kısa sürede sağladı. 1936'ya değin yayımlanan kitaplarıyla, Cumhuriyet dönemi şiirinin değer yargılarını kökünden sarstı.
Şeyh Bedreddin Destanı'nda ise şiirini tam anlamıyla ulusal bir bireşime ulaştırdı. Divan ve Halk şiiri söyleyişlerini çağdaş bir anlayış içinde eritti.
Başyapıtı olan Memleketimden İnsan Manzaraları'nı 1941'de Bursa Cezaevi'nde yazmaya başlamıştı. İkinci Meşrutiyet'ten II. Dünya Savaşı sonrasına kadar çok geniş bir zaman diliminin öyküsünü (1908-1959) bu kitapta destanlaştırdı.
Düzyazı, şiir, senaryo tekniklerinin iç içe kullanıldığı Memleketimden İnsan Manzaraları, bütünüyle şiir, roman, öykü, oyun, senaryo, destan denemeyen yeni bir türün habercisi oldu.
Nâzım Hikmet cezaevi yıllarında en yüksek noktasına ulaşan verimliliğiyle birbirinden güzel şiirler yazmıştı. Yurt dışına çıktıktan sonra uzun süre ustalığına sığınarak benzer şiirlerle yetindiği, bir aşama yapamadığı izlendi. 1959'dan sonra ise "Saçları saman sarısı, kirpikleri mavi" şiirleriyle yepyeni bir havaya girerek sanatının üst düzeydeki son ürünlerini verdi.
1938'de şairin cezaevine girmesiyle yasaklanıp ortadan kaldırılmış olan Nâzım Hikmet şiiri, Türkiye'de ancak ölümünden iki yıl sonra 1965'te yeniden ortaya çıkabildi.
Türk şiirinin en büyük ustalarından biri olan Nâzım Hikmet romanlar, oyunlar da yazmıştı. Toplumcu gerçekçi oyun yazarlığının kuramsal sorunlarına çözümler getirmek amacındaki oyunlarından film, bale, opera uygulamaları yapıldı.
Ayrıca çeşitli konularda çok sayıda makalesi, eleştiri yazıları da vardır.


"Nâzım Hikmet Türk şiirinde en göze batan biçimsel devrimi yapmış olan şairdir.
"Şiiri siyasal bir kavga aracı sayması, bunu açıkça söyleyerek başarılı örneklerini vermesi de elbette yazın dünyamız için etkili bir yenilikti. Ama ondan önce de, Namık Kemal, Tevfik Fikret, Mehmet Âkif gibi ünlü şairler toplumsal, siyasal, güncel sorunları doğrudan ele alan şiirler yazmışlardı. Nâzım Hikmet'in şiiri siyasal düşüncelerini savunmak için kullanışında onlara benzemeyen yan toplumsalcı oluşudur.
"Biçim alanında gerçekleştirdiği yenileşme ise şiirimizin bütünü için kökten bir dönüşüme yol açmıştır...

"1920'lerin başında Türk şiiri içine kapanmış bir görünümdeydi. En sevilen şairler, Yahya Kemal ile Ahmet Haşim'di. Hececiler aruzdan heceye geçişleriyle 'ulusal ölçü'yü öne çıkarmış olmanın onurunu paylaşıyorlardı. Genç yetenekler olarak bakılan Yedi Meşaleciler arasında da toplumsal sorunlara ağırlık veren yoktu. Ama olsaydı, bunu kimse yadırgamaz, bir yenilik diye bakmazdı. Nitekim Hececilerin çevresinde kendilerine yer arayan kimi genç şairler işgalcilere karşı şiirler yazmaktaydılar. Yetenekli bir şair adayı olarak tanınan Nâzım Hikmet de bunların arasındaydı.

"1929'da yayımlanan 835 Satır'ın Türk şiirinde bir bomba gibi patlaması, öncelikle biçim alanında yarattığı devrimden, bir de ses tonundan kaynaklanmıştır.
"Türkiye'de toplumsalcılık bilinmeyen bir öğreti değildi. Toplumsalcılar Osmanlı İmparatorluğu yönetimi altındayken de parti kuruyor, dergiler çıkarıyor, düşüncelerini savunuyorlardı. Örnekse Tevfik Fikret bazı şiirlerini bir toplumsalcı olan Nüzhet Sabit'in dergisinde yayımlamıştı.
"Salt Marx'çı, Lenin'ci düşünceleriyle bir şair böylesine güçlü bir etki yaratamazdı.
"Ama Moskova'da öğrenim görürken Mayakovski'yi tanımış, Futuristleri okumuş olan Nâzım Hikmet'in 'serbest Nâzım' diye adlandırdığı şiir ölçüsü ile dizelerinden yansıyan ses tonu Türk şiirinde daha önce ne görülmüş, ne de duyulmuştu.
"835 Satır'ın bir bomba gibi patlaması hem getirdiği bu yenilikten, hem de şiir okurlarına bu yeniliği kolayca benimsetmesindendi.
"Devrim niteliğinde yenilikler genellikle tepkiyle karşılanır.
"Nâzım Hikmet örneğinde öyle olmadı. Tutucu sanatçılardan gelen direnme de şiir okurlarının baskısıyla kısa sürede kırıldı.

"Ahmet Haşim gibi ta öbür uçlarda gezinen bir şair bile,
"'Nâzım Hikmet Bey, tarzını kendi icat etmedi, bu biçimde şiirler şimdi dünyanın her tarafında yazılıyor. Nâzım Hikmet Bey bu tarzı anlamış, Türkçeleştirmiş, bu iklimin toprağında tutturabilmiş büyük bir yeni şairimizdir. Bu şiirin eskisine nazaran ruçhanı muhakkak. Eskiden şiir bir tek düdükle söylenirdi. Nâzım Hikmet Bey bir tek alet yerine koca bir orkestra takımı vücuda getirmiş. Fakat bu zengin orkestra, yalnız marş nevinden birtakım heyecanlı havalar çalıyor,' demek gereğini duydu.
"Bu sözler hem aşırı övgülere sapanları uyarmayı amaçlıyor, hem ortaya konanın daha marş düzeyini aşmadığını belirten bir olumsuz eleştiri getiriyor, hem de şairin uyguladığı yeni tarzın üstünlüğünü kabul ediyordu. Şiir kamuoyundan gelen olumlamanın etkisiyle söylendikleri açık...

"Neydi böylesine hızlı bir başarıyı getiren?
"Bugün 'özgür koşuk' dediğimiz 'serbest Nâzım' kesinlikle ölçüsüzlük değildi. Yer yer gene hece kalıpları kullanılıyordu. Ama kurallara bağlı kalınmadan, 'serbest' olarak davranılıyor, kalıptan kalıba geçiliyor, ya da hiçbir kalıba uyulmuyordu. Sözcüklerin birbirine bağlanışı, vurgular, harflerin sesleri, dilin müziği, bütün bunları saran bir uyum şairin işçiliğindeki en belirgin özelliklerdi.
"Bu titiz işçiliğin amacı ise içeriğin şiirini ortaya çıkarmak, söyleneni etkili kılmaktı...
"Şiir yalnız biçimde değil, içerikte de aranıyor, yalnız söyleyişin değil, söylenenin de şiirsel olmasına çaba gösteriliyordu.
"Nâzım Hikmet şiir okurken konuşma tonlamalarıyla yetinmez, heceleri değişik vurgular, sesleri yuvarlar, uzatır, kalınlaştırırdı. Ona göre şiir okumak, tıpkı şarkı söylemek gibi, doğal konuşmanın dışında bir işti.
"Yazışı da bu anlayışa dönüktü. Şiirlerini, nasıl seslendirileceklerini düşünerek yazıyordu. Sürekli ayakta dolaşarak dizeleri yüksek sesle yineler, beğendiği biçime ulaşınca oturup kâğıda geçirirdi.
"Şairi hep bir kalabalığa şiir okurken düşlüyor olmalıydı. Ona göre şiir birinin seslendirdiği, birilerinin de dinlediği bir şeydi.
"Başka bir söyleyişle, Türk şiirinde en göze batan biçimsel devrimi yaparken, Nâzım Hikmet şaire bir eylemci olarak yığınları kışkırtma görevini veriyordu.

"Bütün bunlar şiir kamuoyunu olumlu yönde etkileyecek şeyler değil...
"Çünkü şiir kamuoyu bütünüyle ilerici aydınlardan oluşmaz. Nitekim özgür koşuğu benimseyenler arasında toplumsalcılığa karşı olanlar çoktu.
"Neydi öyleyse Nâzım Hikmet'in kolay başarıya ermesini sağlayan?
"Böylesine göze batan bir biçimsel değişikliği izlerken ayrımına varılması hiç de kolay olmayan bir özellik, şairin sonraki şiirleriyle gelen durulma içinde kendiliğinden ortaya çıktı : Nâzım Hikmet şiirde bir devrim yapmış, ama aşılması, arkada bırakılması gerektiğine inandığı şiir anlayışlarının güzelliklerine gözlerini yummamıştı. Şiir geleneğimizden derlediklerini şaşılası bir tazelikle yeni şiire katmanın değişik yöntemlerini bulmuş, bazen göstere göstere, bazen alttan alta eskiyle yeninin bileşimini gerçekleştirmişti. Ölçü, uyak, uyum, sözcüklerin bağlanışı, dizeler, Divan şiiri, Halk şiiri, sonraki dönemler, en yakın ustalara kadar, herkes, her şey onun şiirlerinde yerini alıyordu.
"1920'lerde, yığınlara yüksek sesle okunacak şiirler yazdığı dönemde Yahya Kemal'den yararlanmış olması bu bileşimin inanılması güç bir örneğidir. Kendisi açıklamasa kimsenin anlayamayacağı kadar incelikli bir usta çırak ilişkisi...

"Nâzım Hikmet Türkiye'de yığınların karşısına çıkamayacağını anladıktan sonra daha yumuşak, daha alçak sesli şiirlere yöneldi. Hele cezaevindeyken türler arasındaki engelleri zorlayışına da değişik bir hava geldi, seslendirilmeden okunacak şiiri, romana kadar genişletti. Memleketimden İnsan Manzaraları'nın (Human Landscapes) ABD'de 'An epic novel in verse' diye basılmış olması ilginçtir. Türkiye'den ayrıldıktan sonra yazdığı uzun dizeli şiirlerinde de konuşma tonlamalarına iyice yaklaştı.

"Nâzım Hikmet, biçim alanında büyük bir devrim yaparken, içeriğini toplumsalcı dünya görüşünün insancılığıyla beslerken, şiire yaşamın bütün görünümlerini sokarken, ki bunlar hepsi yazınımız için önemli yeniliklerdi, geleneksel Türk şiirinin güzelliklerini özümseyen bir anlatıma, eskiyle yeninin yapay olmayan bir bileşimine ulaşmış olmasa kendisini şiir kamuoyuna böylesine kolay benimsetemezdi.
"1936 yılında yayımlanan Şeyh Bedreddin Destanı onun Divan şiirinden, Halk şiirinden nasıl yararlandığını gösteren çok açık bir örnek olduğu gibi, 'Yağmur çiseliyor' bölümüyle, 1940'tan sonra Türkiye'de yazılacak şiirin de habercisi gibidir." (Memet Fuat'ın Biçemden Biçeme adlı kitabında yer alan 20 Temmuz 1996 tarihli yazısı.)




"Nâzım Hikmet şair olarak adını ilkin Hececiler çevresinde duyurmuş olsa da temelde onlardan çok ayrı bir anlayışın sanatçısıydı. Hece ölçüsünde yazdığı şiirlerinde, Namık Kemal, Tevfik Fikret, Mehmet Akif, Mehmet Emin gibi, toplumsal görüşlerini, siyasal düşüncelerini savunuyordu. İşgal altındaki bir ülkede, halkı işgalcilere karşı kışkırtıcı şiirler yazan bir direnişçiydi. Deniz Harp Okulu'nda eğitim görmüş olması, gerektiğinde memleketi için her şeyi göze almaktan kaçınmayan özverili bir kişilik edinmesinde herhalde etkili olmuştu. 1921 başlarında Kurtuluş Savaşı'na katılmak için Anadolu'ya geçtiğinde, Bolu'da öğretmenlikle görevlendirilmeyip özlediği gibi ateş hattına gönderilseydi, belki de bu coşkulu genç şairi Kurtuluş Savaşı şehitlerimiz arasında anacaktık.
"Bolu'da Türk halkının yaşam koşullarını yakından görüp dinsel yobazlığın baskısıyla karşılaşınca, düşünüşü çok değişik boyutlar kazandı.
"Bolu'dan Moskova'ya hececi bir şair olarak gitmişti; dönüşünde, özellikle 1920'lerin ikinci yarısında yazdıklarıyla Türkçede 'yepyeni bir şair' olarak nitelenmeye başlandı. 'Serbest Nâzım' diye adlandırılan yeni bir tarzın öncüsüydü.
"Basamaklı dizeler, serbest uyaklar, gerçi getirilen yeniliğin dış biçimde olduğu izlenimini veriyordu, ama asıl yenilik içerikteydi : Şiirin alışılmış konularının, temalarının dışına taşılmış, bunun sonucu olarak da dil, ton, ritim, söyleyiş değişmişti.
"Çok aşırı görünen bu yenilik, sanki her şeyi yıkmak, Türk şiir geleneğinin üstünü örtmek istiyor gibiydi. Bir devrimdi Serbest Nâzım, ama çok kısa bir sürede benimsenip tadına varıldı; Nâzım Hikmet övgülere boğuldu. Böylesine aşırı bir yeniliğin neden kolaylıkla kabul edildiği üzerinde pek durulmamıştır. Bu bütün direnmeleri kıran başarının gizi neydi?
"Daha ikinci kitabı Jokond ile Sİ-YA-U'da, Nâzım Hikmet'in geleneksel şiirimizle bağlarını kopartmak istemediği, bir bireşim arama özlemi içinde olduğu açıkça görülüyordu. Bu 'yepyeni şair' hem Divan şiirinden, hem de Halk şiirinden etkiler aldığı, alıştığımız güzellikleri yeni bir biçim içinde değerlendirdiği için yadırganmıyordu.
"Serbest Nâzım, özellikle başlangıçta, hece kalıplarının serbest kullanılışı diye nitelenebilir. Üçlü, dörtlü, beşli hecelerle sıralanan basamaklı dizelere örnekler verelim: Bakmıyor/kayığa/sarılan/sulara; /Bakmıyor/çatlayıp/yarılan/sulara! (3). Değil bir kaç/değil beş on/ otuz milyon/otuz milyon (4). Dalga bir dağdır/Kayık bir geyik!/Dalga bir kuyu/Kayık bir kova!/Çıkıyor kayık/İniyor kayık, (5).
"Nâzım Hikmet'in eski şiirin güzelliklerinden yararlanışı her zaman çok açık da değildi. Örnekse 'ustam' diye andığı Yahya Kemal'in 'Bendim geçen ey sevgili sandalla denizden' dizesi ile Nâzım'ın 'Hazer'de dost gezer, e...y!../düşman gezer!' dizeleri arasındaki benzerliği herkesin görmesi beklenemez.
"Çok aşırı görünen bir yeniliğin böylesine kolay benimsenmiş olması Nâzım Hikmet'in Türk şiir geleneğine bağlılığından, bu geleneği çok iyi özümlemesinden doğmuştur.
"Şeyh Bedreddin Destanı Divan şiirinden, Halk şiirinden aldığı etkilerle şairin özlediği bireşimin çok başarılı bir örneği olduğu gibi, 'Yağmur çiseliyor' bölümüyle de şiirimizin sonraki gelişmelerine işaret eder gibidir.
"1938'de başlayan cezaevi yıllarında ise, şiirini 'fazla haykıran bir propaganda edası'ndan kurtarmak amacıyla, yeni arayışlara giren şair, bir yandan daha alçak tonda lirik şiirler yazarken, bir yandan da yakın tarihin bir panoraması niteliğindeki Memleketimden İnsan Manzaraları'nı yazmaya başlamış, zamanla, bu büyük yapıtın şiir, tarih, roman, öykü, oyun, senaryo türlerini birleştiren 'yeni bir anlatı türü' niteliğine büründüğünü görmüştür.
"Türkiye'den ayrılmak zorunda kaldığı 1950 yılı sonrasında ise, bir süre ustalığına yaslanarak şiirlerini herhangi bir atılım yapmadan çoğalttığı söylenebilir. Kolay kullandığı bir araçla düşüncelerini, duygularını iletir gibidir. Ama 1960'lara doğru 'Saçları saman sarısı kirpikleri mavi' şiirleri diye anılan uzun dizeli şiirleriyle yepyeni bir çoşkuyu yaşadığı görülür.
"Nâzım Hikmet sanat yaşamının değişik dönemlerinde değişik anlayışlarla şiir yazmış, denemekten, yeni aranışlara girmekten hiç vazgeçmemiş, hep yenilikçi kalmıştır. Türk şiir geleneğinin dışına düşmeden sürekli yenilenmiş, değişmiştir. Değişmeyen yanı düşünceleri, bir de gerektiğinde memleketi için hiçbir şeyi göze almaktan kaçınmayan özverili kişiliği olmuştur." (Memet Fuat'ın Özgünlük Avı adlı kitabında yer alan 18 Ocak 1990 tarihli yazısı.)






KENDİ PORTRELERİ


OTOBİYOGRAFİ

1902'de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üçyaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova'da komünist üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim


kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin
hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık gırevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir
otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini
verdiler de

otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu
elli dokuzumda on sekiz saatte uçtum Pırağ'dan Havana'ya

Lenin'i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924'te
961'de ziyaret ettiğim anıtkabri kitaplarıdır

partimden koparmağa yeltendiler beni
sökmedi
yıkılan putların altında da ezilmedim

951'de bir denizde gençbir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü

sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın
içtim ama akşamcı olmadım
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana

başkasının hesabına utandım yalan söyledim
yalan söyledim başkasını üzmemek için
ama durup dururken de yalan söyledim

bindim tirene uçağa otomobile
çoğunluk binemiyor
operaya gittim
çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın
çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri
camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye
ama kahve falıma baktırdığım oldu

yazılarım otuz kırk dilde basılır
Türkiye'mde Türkçemle yasak

kansere yakalanmadım daha
yakalanmam da şart değil
başbakan filan olacağım yok
meraklısı da değilim bu işin
bir de harbe girmedim
sığınaklara da inmedim gece yarıları
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında
ama sevdalandım altmışıma yakın

sözün kısası yoldaşlar
bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da
insanca yaşadım diyebilirim

ve daha ne kadar yaşarım
başımdan neler geçer daha
kim bilir.

Bu otobiyografi 1961 yılı 11 Eylülünde
Doğu Berlin'de yazıldı.

rebelious_dark
20-05-08, 11:58
ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER



KIYAMET SURELERİ

1

ALÂMETLER SURESİ

Yedi kat yerin altından uğultular geliyor.
Çok alâmetler belirdi, vakit tamamdır.
Haram sevaboldu, sevap haramdır.
Ak kurt, kara tahtayı daha bir yol kemir,
çekin ki körükleri
ateşe girdi demir.

Çok alâmetler belirdi, vakit tamamdır.
Duyuldu kim ölüm satılıp kâr edile,
kendi kendilerin reddü inkâr edile
ve duyuldu kabuğuna tık ettiği civcivin.
Duyuldu uykusundan uyandığı
zincirinden başka kaybedecek şeyi olmayan devin.

Yedi kat yerin altından uğultular geliyor.
Medet yoktur, bakma geri.
Kantarma zapteylemez oldu beygiri.
Çıkmış üzengiden, ayağı yok mu?
Kan sızar, şâk olmuş, dudağı yok mu?
Gider, böyle gider, dahi gider
bu âteş yolların durağı yok mu?
Bu yol orda biten yoldur.
"Türabolmak ne müşküldür..."

Çekin ki körükleri
ocağa girdi demir.
Bir ateş külçesi düştü buzların ortasına.
Alâmetler belirdi, kıyamet alâmetleridir.
Haberdir, erişmekte kaynayan su galeyan noktasına.

2

TEBAHHUR SURESİ

Pehlivanlar cümle libastan soyunmuş, üryan idiler,
herbiri aşikâr etmişti zamirin.
Gök kubbe sıcaktı ve kan kokuyordu,
encam
tavı gelmiş demirin.

Vadenin irişip çattığını bildiler,
kavaklar titreşip yere eğildiler,
ve çınar ağaçları
gördüler haykıraraktan,
köklerinin yılan ölüleri gibi
koptuğunu topraktan.

Pehlivanlar cümle libastan soyunmuş, üryan idiler.
Kızıl kanatlı kuşlar kayalarda
hazırdı atlamaya.
Vadenin irişip çattığını bildiler,
kabardı, köpüklendi dalgalar
başladılar çatlamaya.

Gök kubbe sıcaktı ve kan kokuyordu.
Ve rûzigâr
yükseldi ağır ağır, çoğaldı gitgide
birikti, birikti ve ânı-vahitte
"Ah edildi derinden
yer oynadı yerinden,"
yıkıldı köprüler kemerlerinden,
yazılı taşlar kapandı yüzükoyun.

Bu dem kıyamet demidir,
bu, buhara inkılâbıdır kaynayan suyun...





MAVİ GÖZLÜ DEV, MİNNACIK KADIN
VE HANIMELLERİ

O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Kadının hayali minnacık bir evdi,
bahçesinde ebruliii
hanımeli
açan bir ev.

Bir dev gibi seviyordu dev.
Ve elleri öyle büyük işler için
hazırlanmıştı ki devin,
yapamazdı yapısını,
çalamazdı kapısını
bahçesinde ebruliiii
hanımeli
açan evin.

O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Mini minnacıktı kadın.
Rahata acıktı kadın
yoruldu devin büyük yolunda.
Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
girdi zengin bir cücenin kolunda
bahçesinde ebruliiii
hanımeli
açan eve.

Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
dev gibi sevgilere mezar bile olamaz :
bahçesinde ebruliiiii
hanımeli
açan ev..




ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER



KEREM GİBİ

Hava kurşun gibi ağır!!
Bağır
bağır
bağır
bağırıyorum.
Koşun
kurşun
erit-
-meğe
çağırıyorum...

O diyor ki bana :
- Sen kendi sesinle kül olursun ey!
Kerem
gibi
yana
yana...
"Deeeert
çok,
hemdert
yok"
Yürek-
-lerin
kulak-
-ları
sağır...
Hava kurşun gibi ağır...

Ben diyorum ki ona :
- Kül olayım
Kerem
gibi
yana
yana.
Ben yanmasam
sen yanmasan
biz yanmasak,
nasıl
çıkar
karan-
-lıklar
aydın-
-lığa...

Hava toprak gibi gebe.
Hava kurşun gibi ağır.
Bağır
bağır
bağır
bağırıyorum.
Koşun
kurşun
erit-
-meğe
çağırıyorum.....







ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER



KARIMA MEKTUP

33 - 11 - 11
Bursa
Hapisane

Bir tanem!
Son mektubunda :
"Başım sızlıyor
yüreğim sersem!"
diyorsun.
"Seni asarlarsa
seni kaybedersem;"
diyorsun;
"yaşıyamam!"
Yaşarsın karıcığım,
kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgârda;
yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı
en fazla bir yıl sürer
yirminci asırlılarda
ölüm acısı.
Ölüm
bir ipte sallanan bir ölü.
Bu ölüme bir türlü
razı olmuyor gönlüm.
Fakat
emin ol ki sevgili;
zavallı bir çingenenin
kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli
geçirecekse eğer
ipi boğazıma,
mavi gözlerimde korkuyu görmek için
boşuna bakacaklar
Nâzıma!

Ben,
alacakaranlığında son sabahımın
dostlarımı ve seni göreceğim,
ve yalnız
yarı kalmış bir şarkının acısını
toprağa götüreceğim...
Karım benim!
İyi yürekli,
altın renkli,
gözleri baldan tatlı arım benim;
ne diye yazdım sana
istendiğini idamımın,
daha dâva ilk adımında
ve bir şalgam gibi koparmıyorlar
kellesini adamın.
Haydi bunlara boş ver.
Bunlar uzak bir ihtimal.
Paran varsa eğer
bana fanile bir don al,
tuttu bacağımın siyatik ağrısı.
Ve unutma ki
daima iyi şeyler düşünmeli
bir mahpusun karısı.







ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER



ŞEYH BEDREDDİN DESTANI'NDAN

1.

Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi,
duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
gümüş ibriklerde şarap,
bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.
Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup
yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak
Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi.
Çelebi hünkâr idi amma
Âl Osman ülkesinde esen
bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgâr idi.
Köylünün göz nuru zeamet
alın teri timar idi.
Kırık testiler susuz
su başlarında bıyık buran sipahiler var idi.
Yolcu, yollarda topraksız insanın
ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar
köpüklü atlar kişner iken
çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
tarumar idi.
Velhasıl hünkâr idi, timar idi, rüzgâr idi,
ahüzar idi.

2.

Bu göl İznik gölüdür.
Durgundur.
Karanlıktır.
Derindir.
Bir kuyu suyu gibi
içindedir dağların.

Bizim burada göller
dumanlıdırlar.
Balıklarının eti yavan olur,
sazlıklarından ısıtma gelir,
ve göl insanı
sakalına ak düşmeden ölür.

Bu göl İznik gölüdür.
Yanında İznik kasabası.
İznik kasabasında
kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü.
Çocuklar açtır.
Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
Ve delikanlılar türkü söylemez.

Bu kasaba İznik kasabası.
Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
Bu evde
bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
Boyu küçük
sakalı büyük
sakalı ak.
Çekik çocuk gözleri kurnaz
ve sarı parmakları saz gibi.

Bedreddin
ak bir koyun postu üstüne
oturmuş.
Hattı talik ile yazıyor
"Teshil"i.
Karşısında diz çökmüşler
ve karşıdan
bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
Bakıyor :
Başı tıraşlı
kalın kaşlı
ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
Bakıyor :
Kartal gagalı Torlak Kemâl..
Bakmaktan bıkıp usanmayıp
bakmağa doymıyarak
İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar..

9.

(...)
En yumuşak, en sert,
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadın :
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.
Sıcaktı.
Bulutlar doluydular.
Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.
Birden-
-bire
kayalardan dökülür
gökten yağar
yerden biter gibi,
bu toprağın verdiği en son eser gibi
Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına
çıktılar.
Dikişsiz ak libaslı
baş açık
yalnayak ve yalın kılıçtılar.

Mübalâğa cenk olundu.

Aydının Türk köylüleri,
Sakızlı Rum gemiciler,
Yahudi esnafları,
on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın
düşman ormanına on bin balta gibi daldı.

Bayrakları al, yeşil,
kalkanları kakma, tolgası tunç
saflar
pâre pâre edildi ama,
boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
on binler iki bin kaldı.

Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
her yerde
hep beraber!
diyebilmek
için
on binler verdi sekiz binini..

Yenildiler.

Yenenler, yenilenlerin
dikişsiz, ak gömleğinde sildiler
kılıçlarının kanını.
Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
Edirne sarayında damızlanmış atların
eşildi nallarıyla.

Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
zarurî neticesi bu!
deme, bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek
o, bu dilden anlamaz pek.
O, "hey gidi kambur felek,
hey gidi kahbe devran hey,"
der.
Ve teker teker,
bir an içinde,
omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
yüzleri kan içinde
geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları..

10.

Karanlıkta durdular.
Sözü O aldı, dedi :
"- Ayasluğ şehrinde pazar kurdular.
Yine kimin dostlar
yine kimin boynun vurdular?"

Yağmur
yağıyordu boyuna.
Sözü onlar alıp
dediler ona :
"- Daha pazar
kurulmadı
kurulacak.
Esen rüzgâr
durulmadı
durulacak.
Boynu daha
vurulmadı
vurulacak."

Karanlık ıslanırken perde perde
belirdim onların olduğu yerde
sözü ben aldım, dedim :
"- Ayasluğ şehrinin kapısı nerde?
Göster geçeyim!
Kalesi var mı?
Söyle yıkayım!
Baç alırlar mı?
De ki vermeyim!"

Sözü O aldı, dedi :
"- Ayasluğ şehrinin kapısı dardır.
Girip çıkılmaz.
Kalesi vardır,
kolay yıkılmaz.
Var git al atlı yiğit
var git işine!.."

Dedim : "- Girip çıkarım!"
Dedim : "- Yakıp yıkarım!"
Dedi : "- Yağış kesildi
gün ağarıyor.
Cellât Ali,
Mustafayı
çağırıyor!
Var git al atlı yiğit
var git işine!..."

(...)

14.

Yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkânının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.

Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
çırılçıplak etidir.

Yağmur çiseliyor.
Serez çarşısı dilsiz,
Serez çarşısı kör.
Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

Yağmur çiseliyor.





ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER



DAVET

Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim...

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...

rebelious_dark
20-05-08, 12:00
ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER



JAPON BALIKÇISI

Denizde bir bulutun öldürdüğü
Japon balıkçısı genç bir adamdı.
Dostlarından dinledim bu türküyü
Pasifik'te sapsarı bir akşamdı.

Balık tuttuk yiyen ölür.
Elimize değen ölür.
Bu gemi bir kara tabut,
lumbarından giren ölür.

Balık tuttuk yiyen ölür,
birden değil, ağır ağır,
etleri çürür, dağılır.
Balık tuttuk yiyen ölür.

Elimize değen ölür.
Tuzla, güneşle yıkanan
bu vefalı, bu çalışkan
elimize değen ölür.
Birden değil, ağır ağır,
etleri çürür, dağılır.
Elimize değen ölür...

Badem gözlüm beni unut.
Bu gemi bir kara tabut,
lumbarından giren ölür.
Üstümüzden geçti bulut.

Badem gözlüm beni unut.
Boynuma sarılma, gülüm,
benden sana geçer ölüm.
Badem gözlüm beni unut.

Bu gemi bir kara tabut.
Badem gözlüm beni unut.
Çürük yumurtadan çürük,
benden yapacağın çocuk.
Bu gemi bir kara tabut.
Bu deniz bir ölü deniz.
İnsanlar ey, nerdesiniz?
Nerdesiniz?





ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER



ANGİNA PEKTORİS

Yarısı burdaysa kalbimin
yarısı Çin'dedir, doktor.
Sarınehre doğru akan
ordunun içindedir.

Sonra, her şafak vakti, doktor,
her şafak vakti kalbim
Yunanistan'da kurşuna diziliyor.

Sonra, bizim burda mahkûmlar uykuya varıp
revirden el ayak çekilince
kalbim Çamlıca'da bir harap konaktadır
her gece,
doktor.

Sonra, şu on yıldan bu yana
benim, fakir milletime ikrâm edebildiğim
bir tek elmam var elimde, doktor,
bir kırmızı elma :
kalbim...

Ne arteryo skleroz, ne nikotin, ne hapis,
işte bu yüzden, doktorcuğum, bu yüzden
bende bu angina pektoris...

Bakıyorum geceye demirlerden
ve iman tahtamın üstündeki baskıya rağmen
kalbim en uzak yıldızla birlikte çarpıyor...

Nisan 1948




ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER



HAPİSTE YATACAK OLANA BAZI ÖĞÜTLER

Dünyadan memleketinden insandan
umudun kesik değil diye
ipe çekilmeyip de
atılırsan içeriye
yatarsan on yıl on beş yıl
daha da yatacağından başka
sallansaydım ipin ucunda
bir bayrak gibi keşke
demeyeceksin
yaşamakta ayak direyeceksin.

Belki bahtiyarlık değildir artık
boynunun borcudur fakat
düşmana inat
bir gün fazla yaşamak.

İçerde bir tarafınla yapyalnız kalabilirsin
kuyunun dibindeki taş gibi
fakat öbür tarafın
öylesine karışmalı ki dünyanın kalabalığına
sen ürpermelisin içerde
dışarda kırk günlük yerde yaprak kıpırdasa.

İçerde mektup beklemek
yanık türküler söylemek bir de
bir de gözünü tavana dikip sabahlamak
tatlıdır ama tehlikelidir.

Tıraştan tıraşa yüzüne bak
unut yaşını
koru kendini bitten
bir de bahar akşamlarından.

Bir de ekmeği
son lokmasına dek yemeyi
bir de ağız dolusu gülmeyi unutma hiçbir zaman.

Bir de kim bilir
sevdiğin kadın seni sevmez olur
ufak iş deme
yemyeşil bir dal kırılmış gibi gelir
içerdeki adama.

İçerde gülü bahçeyi düşünmek fena
dağları deryaları düşünmek iyi
durup dinlenmeden okumayı yazmayı
bir de dokumacılığı tavsiye ederim sana
bir de ayna dökmeyi.

Yani içerde on yıl on beş yıl
daha da fazlası hattâ
geçirilmez değil
geçirilir
kararmasın yeter ki
sol memenin altındaki cevahir.









ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER



BAHRİ HAZER

Ufuklardan ufuklara
ordu ordu köpüklü mor dalgalar koşuyordu;
Hazer rüzgârların dilini konuşuyor balam,
konuşup coşuyordu!
Kim demiş "çört vazmi!"
Hazer ölü bir göle benzer!
Uçsuz bucaksız başı boş tuzlu bir sudur Hazer!
Hazerde dost gezer, e.....y!..
düşman gezer!

Dalga bir dağdır
kayık bir geyik!
Dalga bir kuyu
kayık bir kova!
Çıkıyor kayık
iniyor kayık,
devrilen
bir atın
sırtından inip,
şahlanan
bir ata
biniyor kayık!

Ve Türkmen kayıkçı
dümenin yanına bağdaş kurup oturmuş.
Başında kocaman kara bir papak;
bu papak değil :
tüylü bir koyunu karnından yarıp
geçirmiş başına!
Koyunun tüyleri düşmüş kaşına!

Çıkıyor kayık
iniyor kayık

Ve kayıkçı
"Türkmenistanlı bir Buda heykeli" gibi
dümenin yanına bağdaş kurup oturmuş,
fakat, sanma ki Hazerin karşısında elpençe divan durmuş!
O bir Buda heykelinin
taştan sükûnu gibi kendinden emin
dümenin yanına bağdaş kurup oturmuş.

Bakmıyor
kayığa
sarılan
sulara!
Bakmıyor
çatlayıp
yarılan
sulara!

Çıkıyor kayık
iniyor kayık ,
devrilen
bir atın
sırtından inip
şahlanan
bir ata
biniyor kayık!

- Yaman esiyor be karayel yaman!
Sakın özünü Hazerin hilesinden aman!
Aman oyun oynamasın sana rüzgâr!

- Aldırma anam ne çıkar?
Ne çıkar
kudurtsun
karayel
suları,
Hazerde doğanın
Hazerdir mezarı!

Çıkıyor kayık
iniyor kayık
çıkıyor ka...
iniyor ka...
Çık...
in...
çık ...
1928

"Salkımsöğüt" ile "Bahri Hazer" Nâzım Hikmet'in ününün sanat çevrelerini aşmasını ilk sağlayan şiirleridir.
Odeon firmasının şairin kendi sesinden plağa aldığı bu şiirler kahvelerde çalınıp dinlenmeye başlamıştı.
Nâzım Hikmet yazarken düşündüğü bir ahenge uyarak şiirlerini çok güzel okurdu.

Okunup dinlenmelerine herhangi bir yasal engel bulunmayan bu şiirlerin şairin adını çok yaygınlaştırdığı düşünülerek Odeon firması plağa yeni basımlar yapmaması için uyarılmıştı.





ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER



SEBASTİAN BAH'IN
1 NUMARALI DOMİNÖR KONÇERTOSU

Güz sabahı üzüm bağında
sıra sıra, büklüm büklüm kütüklerin tekrarı,
kütüklerde salkımların,
salkımlarda tanelerin,
tanelerde aydınlığın.

Geceleyin çok büyük, çok beyaz evde
her birinde ayrı ışık
pencerelerin tekrarı.

Yağan bütün yağmurların tekrarı,
toprağa, ağaca, denize,
elime, yüzüme, gözüme
ve camda ezilen damlalar.

Günlerimin tekrarı,
birbirine benzeyen,
benzemeyen günlerimin.

Örülen örgüdeki tekrar,
yıldızlı gökyüzündeki tekrar,
ve bütün dillerde "seviyorum"un tekrarı,
ve yapraklarda ağacın tekrarı,
ve her ölüm döşeğinde acısı tez biten
yaşamanın.

Yağan kardaki tekrar,
incecikten yağan karda,
lapa lapa yağan karda,
buram buram yağan karda,
esen tipide savrularak
ve yolumu kesen kardaki tekrar.
Çocuklar koşuyor avluda,
avluda koşuyor çocuklar.
İhtiyar bir kadın geçiyor sokaktan,
sokaktan ihtiyar bir kadın geçiyor,
geçiyor sokaktan ihtiyar bir kadın.

Geceleyin çok büyük, çok beyaz evde
her birinde ayrı ışık
pencerelerin tekrarı.

Salkımlarda tanelerin,
tanelerde aydınlığın.

Yürümek iyiye, haklıya, doğruya
dövüşmek yolunda iyinin, haklının, doğrunun
zaptetmek iyiyi, haklıyı, doğruyu.

Sessiz gözyaşın ve gülümsemen, gülüm,
hıçkırıkların ve kahkahan, gülüm,
pırıl pırıl beyaz dişli kahkahanın tekrarı.

Güz sabahı üzüm bağında
sıra sıra, büklüm büklüm kütüklerin tekrarı
kütüklerde salkımların
salkımlarda tanelerin
tanelerde aydınlığın
aydınlıkta yüreğimin.

Tekrardaki mucize gülüm,
tekrarın tekrarsızlığı...






ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER



CENAZE MERASİMİM

Bizim avludan mı kalkacak cenazem?
Nasıl indireceksiniz beni üçüncü kattan?
Asansöre sığmaz tabut,
merdivenlerse daracık.

Belki avluda dizboyu güneş ve güvercinler olacak,
belki kar yağacak çocuk çığlıklarıyla dolu,
belki ıslak asfaltıyla yağmur.
Ve avluda çöp bidonları duracak her zamanki gibi.

Kamyona, yerli gelenekle, yüzüm açık yükleneceksem,
bir şey damlayabilir alnıma bir güvercinden : uğurdur.
Bando gelse de, gelmese de çocuklar gelecek yanıma,
meraklıdır ölülere çocuklar.

Bakacak arkamdan mutfak penceremiz.
Balkonumuz geçirecek beni çamaşırlarıyla.
Ben bu avluda bahtiyar yaşadım bilemediğiniz kadar.
Avludaşlarım, uzun ömürler dilerim hepinize...






ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER



GELİYOR SIRAM

Geliyor sıram
ansızın atlayacağım boşluğa
ne çürüyen etimden haberim olacak
ne gözlerimin çukurunda dolaşan böceklerden

durup dinlenmeden ölümü düşünüyorum
sıram yakın demek.







ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER



SOFRA

Şu Varna deli etti beni,
divâne etti.
Sofrada domates, yeşil biber, kalkan tavası,
radyoda "Ha uşaklar!" Karadeniz havası,
rakı kadehte aslan sütü, anason,
uy anason kokusu!
Ahbapça, kardeşçe konuşulan dilim...
A be islâh be, islâh be hâlim...
Şu Varna deli etti beni
divâne etti...







ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER



PİRİ REİS'İN HARTASI

Piri Reis düşlerimizi çizmiş hartasına
boyamış serin deniz sabahlarının renkleriyle.
Piri Reis düşlerimizi çizmiş hartasına
göz görmemiş, el değmemiş yıldız hevenkleriyle.
Piri Reis düşlerimizi çizmiş hartasına
varılan kıyılardan ayak basmamış kumsallara doğru
hayırsız adalarla yeşil papağanların arasından
billûr köşklere giden yolu.

Reis'in hartasında kıtalardan büyük boynuzlu balıklar
ve timsah başlı maymunlar yanardağlardan iri
Reis'in hartasında yelkenliler yürek kadar
ama balıklarla maymunlar yutamıyor yelkenlileri.

Yolculuklar başlamaz yürek çağırmasa
akıl yorulabilir, yılabilir, ama yüreğin sırtı gelmez yere.
Yelkenlilerle gidiliyor kosmosa
Piri Reis'in hartasında yüzen yürek kadar yelkenlilerle.

29 Aralık 1960, Moskova

rebelious_dark
20-05-08, 12:02
ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER



AŞI

1

tarla hazırdı
koyu esmer eti anadan doğma çırılçıplak
tarla hazırdı
şişkin ıslak dudaklarını açmıştı yarı yarıya
uzun sürmedi bekleyiş
sabah aydınlığında canlı küçük kurtlar gibi yukardan saçılıp aktı tohum
hazla ürperdi toprak
içine çekti akanı
açılıp kapanarak
açılıp kapanarak
sonra da mahmur
bir kat daha güzel
terli kabarık
gerindi
ben ölümden kuvvetliyim diyebilirdi
gebeydi artık

2

arılar fırladı güneşe doğru
en önde kızoğlankız yeni beyarı
nazlı bir vızıltıdır zar gibi ince şeffaf kanatları
beli koptu kopacak
altın tüylü süzme karnında da üç kızıl kuşak
yetişip önledi onu erkeklerin en güçlüsü
sonra yukarda boşlukta güneşin orda
dikenli incecik bacakları karıştı birbirine
bir saniye sürdü aşı
silkinip kurtuldu dişi
düştü erkek
içinden kopan etleriyle toprağa

3

odalarının penceresi ormana açık
ağır yaz bulutlarının altında orman
bir yumurtalık gibi de nemli ılık
erkeğin yüzünde aşağıdan
kadının gözlerinden vuran ışık
ormanın üstüne yağmur boşandı ansızın
yeşil elâ gözlerini yumdu kadın
yarı açık ağzında ıslak dişleri berrak duru
içinde taa yüreğinin kökünde sıcak sıcak duydu yağmuru

4

atan bir damar gibi akıyor nehir
acı yemişleri dikenli dallarıyla duruyor ağaç
duruyor kıraç yabani
güneşte bir şarkı gibi parladı balta
kesildi ağacın gövdesi orta yerinden
ihtiyardı esmerdi ıslaktı makta
kanayacaktı da âdeta
aşı bıçağıyla açıldı yarık
sokuldu ucu kalemin
bu kesik
bu yabani gövdede müjdesi vardı artık
dikensiz dalları
ince kabuklu tatlı yemişleri
geniş yapraklarıyla gelecek olan
yepyeni bir âlemin.

1948






ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER



SAMAN SARISI

Vera Tulyakova'ya derin saygılarımla

I

Seher vaktı habersizce girdi gara ekspres
kar içindeydi
ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım
peronda benden başka da kimseler yoktu
durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri
perdesi aralıktı
genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı
üst ranzada uyuyanı göremedim
habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini
baktım arkasından
üst ranzada ben uyuyorum
Varşova'da Biristol Oteli'nde
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu
oysa karyolam tahtaydı dardı
genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
ak boynu uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
oysa karyolası tahtaydı dardı
vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu
oysa karyolalar tahtaydı dardı
iniyorum merdivenleri dördüncü kattan
asansör bozulmuş yine
aynaların içinde iniyorum merdivenleri
belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım
vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor sağ elimde kederli
bir gül açıldı ağır ağır
Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde
taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden
şair Nikolas Gilyen Havana'ya döndü çoktan
yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup içtikti yudum yu-
dum şehirlerimizin hasretini
iki şey var ancak ölümle unutulur
anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü
kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık
yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm
vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
çıktılar önüme ansızın
oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı
bir mangaydılar
kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri
kolları kollarında gamalı haç işaretleri
elleri ellerinde otomatikleri vardı
omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu
omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu
hattâ yakaları boyunları vardı ama başları yoktu
ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler
yürüdük
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
gözlerinden belli diyemem
başları yok ki gözleri olsun
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
belli çizmelerinden
korku belli olur mu çizmelerden
oluyordu onlarınki
korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız
bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara
her sese her kıvıltıya ateş ediyorlar
hattâ Şopen Sokağı'nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler
ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor
ve kurşun seslerini benden başka duyan yok
ölüler bir SS mangası da olsa ölüler öldüremez
ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek
ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli
bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce
bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi
derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun saçlarından
sicim
ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin içinde
sıcak bir fırancala gibi
vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
Belveder yolunda düşündüm Lehlileri
kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca
Belveder yolunda düşündüm Lehlileri
bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler
tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı
girdim büyük salona genç bir kadınla
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu
bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler bebekevlerindeki
gibi
ve sen bundan dolayı
bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin
belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne
uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada
ak boynun uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu
ve işte Kırakof şehrinde Kapris Barı
vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında
onu oraya sen koydun
bir taş kuyunun dibindeki suydu
bakıyorum eğilip
bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz
sesleniyorum
seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları
ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde
gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın
kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin
cıgaranın ucunda senin
ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda
ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi
aklından geçenlerdeydi ayrılık
benden gizlediklerinde gizlemediklerinde
ayrılık rahatlığındaydı senin
senin güvenindeydi bana
büyük korkundaydı ayrılık
birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın
oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin
ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin
ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi diyemem
tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama kendisi vardı
vakıt hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize
yürüdük yıldızlara değen Ortaçağ duvarlarının karanlığında
vakıt hızla akıyordu geriye doğru
ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu
ardımızdan koşuyordu önümüze
Yagelon Üniversitesi'nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dola-
şıyor
bozmağa çalışıyor Kopernik'in Araplardan kalma usturlabını
ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında rok end rol oy-
nuyor Katolik öğrencilerle
vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
vuruyor bulutlara kızıltısı Nova Huta'nın
orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte ruhlarını da alev alev
döküyor yeni kalıplara
ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur
Meryem Ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan borozan gece
yarısını çaldı
Ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi
şehre yaklaşan düşmanı verdi haber
ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın
borazan iç rahatlığıyla öldü
ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden öldürülmenin acı-
sını düşündüm
vakıt hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir vapur is-
kelesi gibi arkada kaldı
seher vaktı habersizce girdi gara ekspres
yağmurlar içindeydi Pırağ
bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı
kapağını açtım
içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna
habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık
yağmurlar içindeydi Pırağ
sen yoksun
uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada
üst ranza bomboş
sen yoksun
yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı
içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı
söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse
yitirilmiş akşamlar gibi Vıltava suyu akıyor köprülerin altından
sokaklar bomboş
bütün pencerelerde perdeler inik
tıramvaylar bomboş geçiyor
biletçileri vatmanları bile yok
kahveler bomboş
lokantalar barlar da öyle
vitrinler bomboş
ne kumaş ne kıristal ne et ne şarap
ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu
ne bir karanfil
şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yalnızlıkta on
kat artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için Lejyonerler Köprü-
sü'nden martılara ekmek atıyor
gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp
her lokmayı
vakıtları yakalamak istiyorum
parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının
yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı
üst ranzada uyuyanı göremedim
ben değilim bir uyuyan varsa orda
belki de üst ranza boş
Moskova'ydı üst ranzadaki belki
duman basmış Leh toprağını
Birest'i de basmış
iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor
ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden geçiyorlar
Berlin'den beri kompartımanda bir başımayım
karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah
yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim
garson kız tanıdı beni
iki piyesimi seyretmiş Moskova'da
garda genç bir kadın beni karşıladı
beli karınca belinden ince
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
tuttum elinden yürüdük
yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata
o yıl erken gelmişti bahar
o günler Çobanyıldızına haber uçurulan günlerdi
Moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık
yitirdim seni ansızın Mayakovski Alanı'nda yitirdim ansızın seni oysa
ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda elinin sıcaklığını
senin sonra elinin yumuşak ağırlığını yitirdim avucumda sonra
elini
ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan
ama yine de ansızın yitirdim seni
alfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun
bulvarlar karlı
seninkiler yok ayak izleri arasında
botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde tanırım
milisyonerlere sordum
görmediniz mi
eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz
elleri gümüş şamdanlarda mumlardır
milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor
görmedik
İstanbul'da Sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör ardında üç mavna
gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları
seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan romorkörün kaptanına seslene-
medim çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki sesimi duyamaz-
dı yorgundu da kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu
seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan
görmedik
girdim giriyorum Moskova'nın bütün sokaklarında bütün kuyruklara
ve yalnız kadınlara soruyorum
yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar
al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife
ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık
belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlar da var ama onlar-
dan bana ne
güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz
görmediniz mi
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman
Pırağ'da aldı
görmedik
vakıtlarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben
onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye ödüm
kopuyor
ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem koşuyor
önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telaştır alıyor beni
tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum
Bolşoy'a girmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin
Kalamış'ta Balıkçının Meyhanesine girdim ve Sait Faik'le tatlı tatlı konu-
şuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri san-
cılar içindeydi ve dünya güzeldi
lokantalara giriyorum estırat orkestraları yani cazları ünlülerin
sırmalı kapıcılara bahşişsever dalgın garsonlara
gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum
görmedik
çaldı gece yarısını Stırasnoy Manastırı'nın saat kulesi
oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan
yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda
oralarda on dokuz yaşıma rastladım
birbirimizi birde tanıdık
oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı bile
ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik
ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor
uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir
ve Stırasnoy Alanı'na şimdi Puşkin Alanı kar yağmağa başladı
üşüyorum hele ellerim ayaklarım
oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü
çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri çıplak
ağzında ham bir elmanın tadı dünya
on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki
gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış
ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden
onun başına gelecekleri bir ben biliyorum
çünkü inandım onun bütün inandıklarına
sevdim seveceği bütün kadınları
yazdım yazacağı bütün şiirleri
yattım yatacağı bütün hapislerde
geçtim geçeceği bütün şehirlerden
hastalandım bütün hastalıklarıyla
bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri
bütün yitireceklerini yitirdim
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman
görmedim

II

On dokuz yaşım Beyazıt Meydanı'ndan geçiyor çıkıyor Kızıl Meydan'a
Konkord'a iniyor Abidin'e rastlıyorum da meydanlardan konuşu-
yoruz
evveli gün Gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü Titof da dolaşıp
dönecek hem de on yedi buçuk kere dolanacak ama daha bun-
dan haberim yok
meydanlarla yapılardan konuşuyoruz Abidin'le tavan arasındaki otel
odamda
Sen ırmağı da akıyor Notr Dam'ın iki yanından
ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum Sen ırma-
ğını rıhtımında yıldızların
bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda Paris damlarının
bacalarına karışmış
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saman sarısı saçları bigudili mavi kirpikleriyse yüzünde bulut
çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz Abidin'le
meydanda fırdönen Celâlettin'den konuşuyoruz
Abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor
ben renkleri yemiş gibi yerim
ve Matis bir manavdır kosmos yemişleri satar
bizim Abidin de öyle Avni de Levni de
mikroskobun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar renkler
ve şairleri ressamları çalgıcıları onların
hamlenin resmini yapıyor Abidin yüz elliye altmışın meydanlığında
suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem öyle görüp
öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan vakıtları tuvalinde Abidin'in
Sen ırmağı da bir ay dilimi gibi
genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde
onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip kaç kere
bulacağım
işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir parçasını Sen ırma-
ğına Sen Mişel Köprüsü'nden
ömrümün bir parçası Mösyö Düpon'un oltasına takılacak bir sabah çise-
lerken aydınlık
Mösyö Düpon çekip çıkaracak onu sudan Paris'in mavi suretiyle birlikte
ve hiçbir şeye benzetemiyecek ömrümün bir parçasını ne balığa
ne pabuç eskisine
atacak onu Mösyö Düpon gerisin geriye Paris'in suretiyle birlikte suret
eski yerinde kalacak
Sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük mezarlığına ırmakla-
rın
damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım
parmaklarımın ağırlığı yok
parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar salına salına
dönecekler başımın üstünde
sağım yok solum yok yukarım aşağım yok
Abidin'e söylemeli de resmini yapsın Beyazıt Meydanı'nda şehit düşenin
ve Gagarin Yoldaşın ve daha adını sanını kaşını gözünü bilmedi-
ğimiz Titof Yoldaşın ve ondan sonrakilerin ve tavan arasında ya-
tan genç kadının
Küba'dan döndüm bu sabah
Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı bir çekir-
dek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya
sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığın-
kini
sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
1961 yazı ortalarındaki Küba'nın resmini yapabilir misin
çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının
resmini yapabilir misin üstat
yazık yazık Havana'da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir mi-
sin
bir el gördüm Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısına yakın
bir duvarın üstünde bir el gördüm
ferah bir türküydü duvar
el okşuyordu duvarı
el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının
on yedi yaşındaydı el ve Mariya'nın memelerini okşuyordu avucu nasır
nasırdı ve Karayip denizi kokuyordu
yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun
yirmi beş yaşındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan
otuz yaşındaydı el ve Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyı-
sında bir duvarın üstünde gördüm onu
okşuyordu duvarı
sen el resimleri yaparsın Abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini
Kübalı balıkçı Nikolas'ın da elini yap karakalem
kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya kavuşan ve
okşamayı bir daha yitirmeyecek Kübalı balıkçı Nikolas'ın elini
kocaman bir el
deniz kaplumbağası bir el
ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el
artık bütün sevinçlere inanan bir el
güneşli denizli kutsal bir el
Fidel'in sözleri gibi bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp ye-
şerip ballanan umutların eli
1961'de Küba'da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler ve çok rahat ev-
ler gibi ağaçlar diken ellerden biri
çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri
mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el
yalansız hürriyetin eli
Fidel'in sıktığı el
ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kâadına hürriyet sözcüğünü
yazan el
hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları Kübalıların balkutusu
bir karpuzu kesiyorlarmış gibi
ve gözleri parlıyor erkeklerinin
ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne
ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor
mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının
akşam oluyor Paris'te
Notr Dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve Paris'in bütün eski ye-
ni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü
bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı filân düşü-
nüyorum ve anlıyorum ki
bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri
sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla dökülüyor
onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir odur
Paris'te bir kestane ağacı olacak
Paris'in ilk kestanesi Paris kestanelerinin atası
İstanbul'dan gelip yerleşmiş Paris'e Boğaz sırtlarından
hâlâ sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filân olmalı
gidip elini öpmek isterdim
varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabın kâadını yapanlar yazısını
dizenler nakışını basanlar bu kitabı dükkânında satanlar para
verip alanlar alıp da seyredenler bir de Abidin bir de ben bir de
bir saman sarısı belâsı, başımın.

Tiren, Varşova - Krakof - Pırağ
Moskova - Paris - Havana -Moskova
1961







ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER



BÜYÜK İNSANLIK

Büyük insanlık gemide güverte yolcusu
tirende üçüncü mevki
şosede yayan
büyük insanlık.

Büyük insanlık sekizinde işe gider
yirmisinde evlenir
kırkında ölür
büyük insanlık.

Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter
pirinç de öyle
şeker de öyle
kumaş da öyle
kitap da öyle
büyük insanlıktan başka herkese yeter.

Büyük insanlığın toprağında gölge yok
sokağında fener
penceresinde cam
ama umudu var büyük insanlığın
umutsuz yaşanmıyor.

7 Ekim, Taşkent, 1958







ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER



SON OTOBÜS

Gece yarısı. Son otobüs.
Biletçi kesti bileti.
Beni ne bir kara haber bekliyor evde,
ne rakı ziyafeti.
Beni ayrılık bekliyor.
Yürüyorum ayrılığa korkusuz
ve kedersiz.

İyice yaklaştı bana büyük karanlık.
Dünyayı telâşsız, rahat
seyredebiliyorum artık.
Artık şaşırtmıyor beni dostun kahpeliği,
elimi sıkarken sapladığı bıçak.
Nafile, artık kışkırtamıyor beni düşman.
Geçtim putların ormanından
baltalayarak
ne de kolay yıkılıyorlardı.
Yeniden vurdum mihenge inandığım şeyleri,
çoğu katkısız çıktı çok şükür.
Ne böylesine pırıl pırıl olmuşluğum vardı,
ne böylesine hür.

İyice yaklaştı bana büyük karanlık.
Dünyayı telâşsız, rahat
seyredebiliyorum artık.
Bakınıyorum başımı kaldırıp işten,
karşıma çıkıveriyor geçmişten
bir söz
bir koku
bir el işareti.

Söz dostça
koku güzel,
el eden sevgilim.
Kederlendirmiyor artık beni hâtıraların dâveti.
Hâtıralardan şikâyetçi değilim.
Hiçbir şeyden şikâyetim yok zaten,
yüreğimin durup dinlenmeden
kocaman bir diş gibi ağrımasından bile.

İyice yaklaştı bana büyük karanlık.
Artık ne kibri nâzırın, ne kâtibinin şakşağı.
Tas tas ışık dökünüyorum başımdan aşağı,
güneşe bakabiliyorum gözüm kamaşmadan.
Ve belki, ne yazık,
hattâ en güzel yalan
beni kandıramıyor artık.
Artık söz sarhoş edemiyor beni,
ne başkasınınki, ne kendiminki.

İşte böyle gülüm,
iyice yaklaştı bana ölüm.
Dünya, her zamankinden güzel, dünya.
Dünya, iç çamaşırlarım, elbisemdi,
başladım soyunmağa.
Bir tiren penceresiydim,
bir istasyonum şimdi.
Evin içerisiydim,
şimdi kapısıyım kilitsiz.
Bir kat daha seviyorum konukları.
Ve sıcak her zamankinden sarı,
kar her zamankinden temiz.

rebelious_dark
20-05-08, 12:04
ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER



KADINIM BREST'E KADAR

Kadınım Brest'e kadar benimle geldi,
indi tirenden peronda kaldı,
ufaldı, ufaldı, ufaldı,
uçsuz bucaksız mavilikte buğday tanesi oldu,
sonra raylardan başka şey göremedim.

Sonra, Leh toprağından seslendi karşılık veremedim.
"Nerdesin gülüm, nerdesin?" diye soramadım,
"Yanıma gel!" dedi, yanına varamadım,
hiç durmayacakmış gibi gidiyordu tiren,
boğuluyordum kederden.

Sonra, kumlu toprakta kar parçaları çürüyordu,
sonra, birden anladım ki, kadınım beni görüyordu,
"Beni unuttun mu, beni unuttun mu?" diye soruyordu,
baharsa çamurlu çıplak ayaklarıyla gökyüzünde yürüyordu.

Sonra, yıldızlar inip kondu telgıraf tellerine,
karanlıksa yağmur gibi çarpıyordu tirene,
kadınım telgıraf direklerinin altında duruyordu,
koynumdaymış gibi de yüreği küt küt vuruyordu,
direkler gelip geçiyordu o kımıldanmıyordu yerinden,
hiç durmayacakmış gibi gidiyordu tiren
boğuluyordum kederden.

Sonra birden anladım ki, yıllardır, ama uzun yıllardır bu tirende yaşıyorum.
- ama, bunu nasıl, neden anladığıma hâlâ şaşıyorum -
ve hep aynı büyük, aynı umutlu türküyü söyleyerek
sevdiğim şehirlerle sevdiğim kadınlardan boyuna uzaklaşıyorum
ve hasretlerini etimin içinde işleyen bir yara gibi taşıyorum
ve bir yerlere yaklaşıyorum, bir yerlere yaklaşıyorum.

Mart 1960, Akdeniz



KOCALMAĞA ALIŞIYORUM

Kocalmağa alışıyorum dünyanın en zor zanaatına,
kapıları çalmağa son kere,
durup durmadan ayrılığa.
Saatlar, akarsınız, akarsınız, akarsınız...
Anlamağa çalışıyorum inanmayı yitirmenin pahasına.
Bir söz söyleyecektim sana söyleyemedim.
Dünyamda sabahleyin aç karına içilen cıgaramın tadı.
Ölüm kendinden önce bana yalnızlığını yolladı.
Kıskanıyorum öylelerini kocaldıklarının farkında bile değiller,
öylesine başlarından aşkın işleri.




ELLERİNİZE VE YALANA DAİR

Bütün taşlar gibi vekarlı,
hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli,
bütün yük hayvanları gibi battal, ağır
ve aç çocukların dargın yüzlerine benziyen elleriniz.

Arılar gibi hünerli, hafif,
sütlü memeler gibi yüklü,
tabiat gibi cesur
ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizliyen elleriniz.

Bu dünya öküzün boynuzunda değil,
bu dünya ellerinizin üstünde duruyor.

Ve insanlar, ah, benim insanlarım,
yalanla besliyorlar sizi,
halbuki açsınız,
etle, ekmekle beslenmeğe muhtaçsınız.
Ve beyaz bir sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya,
göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan.

İnsanlar, ah, benim insanlarım,
hele Asya'dakiler, Afrika'dakiler,
Yakın Doğu, Orta Doğu, Pasifik adaları
ve benim memleketlilerim,
yani bütün insanların yüzde yetmişinden çoğu,
elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız,
elleriniz gibi meraklı, hayran ve gençsiniz.

İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
Avrupalım, Amerikalım benim,
uyanık, atak ve unutkansın ellerin gibi,
ellerin gibi tez kandırılır,
kolay atlatılırsın...


İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
antenler yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa rotatifler,
kitaplar yalan söylüyorsa,
duvarda afiş, sütunda ilan yalan söylüyorsa,
beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların,
dua yalan söylüyorsa,
ninni yalan söylüyorsa,
rüya yalan söylüyorsa,
meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı,
söz yalan söylüyorsa,
renk yalan söylüyorsa,
ses yalan söylüyorsa,
ellerinizden geçinen
ve ellerinizden başka her şey
herkes yalan söylüyorsa,
elleriniz balçık gibi itaatli,
elleriniz karanlık gibi kör,
elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,
elleriniz isyan etmesin diyedir.
Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız
bu ölümlü, bu yaşanası dünyada
bu bezirgân saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.






ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER



YİRMİNCİ ASRA DAİR

- Uyumak şimdi,
uyanmak yüzyıl sonra, sevgilim...

- Hayır,
kendi asrım beni korkutmuyor
ben kaçak değilim.
Asrım sefil,
asrım yüz kızartıcı,
asrım cesur,
büyük
ve kahraman.
Dünyaya erken gelmişim diye kahretmedim hiçbir zaman.
Ben yirminci asırlıyım
ve bununla övünüyorum,
Bana yeter
yirminci asırda olduğum safta olmak
bizim tarafta olmak
ve dövüşmek yeni bir âlem için...

- Yüz yıl sonra, sevgilim...

- Hayır, her şeye rağmen daha evvel.
Ve ölen ve doğan
ve son gülenleri güzel gülecek olan yirminci asır
(benim şafak çığlıklarıyla sabaha eren müthiş gecem)
senin gözlerin gibi, Hatçem,
güneşli olacaktır.

rebelious_dark
20-05-08, 12:06
ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER



TÜRK KÖYLÜSÜ

Topraktan öğrenip
kitapsız bilendir.
Hoca Nasreddin gibi ağlayan
Bayburtlu Zihni gibi gülendir.
Ferhad'dır
Kerem'dir
ve Keloğlan'dır.
Yol görünür onun garip serine,
analar, babalar umudu keser,
kahbe felek ona eder oyunu.
Çarşambayı sel alır,
bir yâr sever
el alır,
kanadı kırılır
çöllerde kalır,
ölmeden mezara koyarlar onu.
O, "Yunusu biçâredir
baştan ayağa yâredir",
ağu içer su yerine.
Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmesin önlerine
ve bir kerre vakterişip
"- Gayrık yeter!.."
demesinler.
Bunu bir dediler mi,
"İsrâfil surunu urur,
mahlukat yerinden durur",
toprağın nabzı başlar
onun nabızlarında atmağa.
Ne kendi nefsini korur,
ne düşmanı kayırır,
"Dağları yırtıp ayırır,
kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa..."






ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER



CEVİZ AĞACI

Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril,
koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil.
Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var.
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a.
Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u.
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.






ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER



BİR CEZAEVİNDE, TECRİTTEKİ ADAMIN
MEKTUPLARI

1

Senin adını
kol saatımın kayışına tırnağımla kazıdım.
Malum ya, bulunduğum yerde
ne sapı sedefli bir çakı var,
(bizlere âlâtı-katıa verilmez),
ne de başı bulutlarda bir çınar.
Belki avluda bir ağaç bulunur ama
gökyüzünü başımın üstünde görmek
bana yasak...
Burası benden başka kaç insanın evidir?
Bilmiyorum.
Ben bir başıma onlardan uzağım,
hep birlikte onlar benden uzak.
Bana kendimden başkasıyla konuşmak
yasak.
Ben de kendi kendimle konuşuyorum.
Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi
şarkı söylüyorum karıcığım.
Hem, ne dersin,
o berbat, ayarsız sesim
öyle bir dokunuyor ki içime
yüreğim parçalanıyor.
Ve tıpkı o eski
acıklı hikâyelerdeki
yalnayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu yürek,
mavi gözleri ıslak
kırmızı, küçücük burnunu çekerek
senin bağrına sokulmak istiyor.
Yüzümü kızartmıyor benim
onun bu an
böyle zayıf
böyle hodbin
böyle sadece insan
oluşu.
Belki bu hâlin
fizyolojik, psikolojik filân izahı vardır.
Belki de sebep buna
bana aylardır
kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan
bu demirli pencere
bu toprak testi
bu dört duvardır...

Saat beş, karıcığım.
Dışarda susuzluğu
acayip fısıltısı
toprak damı
ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran
bir sakat ve sıska atıyla,
yani, kederden çıldırtmak için içerdeki adamı
dışarda bütün ustalığı, bütün takım taklavatıyla
ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı.

Bugün de apansız gece olacaktır.
Bir ışık dolaşacak yanında sakat, sıska atın.
Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan
bu ümitsiz tabiatın
ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır.
Yine o malum sonuna erdik demektir işin,
yani bugün de mükellef bir daüssıla için
yine her şey yerli yerinde işte, her şey tamam.
Ben,
ben içerdeki adam
yine mutad hünerimi göstereceğim
ve çocukluk günlerimin ince sazıyla
suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla
yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı
seni böyle uzak,
seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi
kafamın içinde duymak...

2

Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar.
Dışarda, bozkırın üstünde birdenbire
taze toprak kokusu, kuş sesleri ve saire...
Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar,
dışarda bozkırın üstünde pırıltılar...
Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet,
suyu donmayan testi
ve sabahları çimentonun üstünde güneş...
Güneş,
artık o her gün öğle vaktine kadar,
bana yakın, benden uzak,
sönerek, ışıldayarak
yürür...
Ve gün ikindiye döner, gölgeler düşer duvarlara,
başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı :
dışarda akşam olur,
bulutsuz bir bahar akşamı...
İşte içerde baharın en kötü saatı budur asıl.
Velhasıl
o pul pul ışıltılı derisi, ateşten gözleriyle
bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı
hürriyet denen ifrit...
Bu bittecrübe sabit, karıcığım,
bittecrübe sabit...

3

Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldanmadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım...

rebelious_dark
20-05-08, 12:08
Nâzım Hikmet Ran lakabı "Güzel Yüzlü Şair"dir. (d. 20 Kasım 1901[1] 15 Ocak 1902[2], Selanik - ö. 3 Haziran 1963, Moskova) Türk şair ve oyun yazarı. Türkiye'de serbest nazımın ilk uygulayıcısı ve çağdaş Türk şiirinin öncüsü. Uluslararası bir üne ulaşmış ve adı 20. yüzyıl'ın ilk yarısında yaşamış olan dünyanın en büyük şairleri arasında anılmıştır.[3] Eserleri birçok yabancı dile çevrilmiştir. Mezarı halen Moskova'da bulunmaktadır. Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyesi olup ayrı ayrı toplam 11 davadan yargılanmıştır.

Eserleri birçok ödül almıştır. Ancak Türkiye'deki yaşamının çoğunu hapiste geçirmiş daha sonra Moskova'ya gitmiş ve Türk vatandaşlığından çıkarılmıştır.

1938'de şairin cezaevine girmesiyle yasaklanıp ortadan kaldırılmış olan Nâzım Hikmet şiiri, Türkiye'de ancak ölümünden iki yıl sonra 1965'te yeniden ortaya çıkmıştır.



ilk şiirleri hece vezni yazmaya başlamasına rağmen içerik bakımından diğer hececilerden uzaktı. Şiirsel gelişimi arttıkça hece vezni ile yetinmemeye ve şiiri için yeni formlar aramaya başladı. Sovyetler Birliğinde yaşadığı ilk yıllar olan 1922-1925 arası bu arama tepe noktasına ulaştı. O dönemdeki bir çok şairden farklıydı.

Hece vezninden ayrılarak Türkçe'nin vokal özellikleri ile harmoni oluşturan serbest vezini benimsedi. Mayakovski ve gelecekçilik taraftarı genç Sovyet şairlerinden esinlendi. Şiirlerinden bir çoğu müzisyen Zülfü Livaneli tarafından bestelendi. Ünol Büyükgönenç tarafından özgün bir şekilde yorumlanmış olan küçük bir kısmı ise 1979'da "Güzel Günler Göreceğiz" ismiyle kaset olarak çıktı. Bir kaç şiiri ise Yunanlı besteci Manos Loïzos tarafından bestelendi. Ayrıca bazı şiirleri Yeni Türkü'nün eski üyesi Selim Atakan ve Cem Karaca tarafından bestelenmiştir.




Babası, Matbuat Umum müdürlüğü ve Hamburg konsolosluğu yapmış olan Hikmet Bey, annesi Ayşe Celile Hanım'dır.

Çok güzel ve alımlı bir kadın olan Celile Hanım, bir dilci, eğitimci olan Enver Paşa'nın (Mustafa Celalettin Paşa'nın oğlu) kızıdır. Evinde piyano çalan, ressam denilebilecek ölçüde iyi resim yapan, Fransızca bilen bir kadındır. Annesinin baba tarafından dedesi, Polonya'dan 1848 Ayaklanmaları sırasında Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden Polonezlerden Konstantin Borzecki'dir. Bu göçün ardından Osmanlı vatandaşı olunca Mustafa Celaleddin Paşa adını almış ve Osmanlı Ordusu'nda subay olarak görev yapmıştır. Türk tarihinde önemli bir eser olan "Les Turcs anciens et meternes" (Eski ve yeni Türkler) kitabını yazmıştır.Nazım Hikmet anneannesi tarafından da kuzey kafkasya çerkezlerindendir.

Babası Hikmet Bey, Selanik'te, Hariciye'de (Dışişleri) çalışan bir memurdur. Diyarbakır, Halep, Konya, Sivas valilikleri yapmış olan Nazım Paşa'nın oğludur. Mevlevi tarikatından olan Nazım Paşa aynı zamanda bir özgürlükçüdür. Kendisi Selanik'in son valisidir. Hikmet Bey henüz Nazım'ın çocukluğunda memuriyetten ayrılır ve ailece Halep'e, Nazım'ın dedesinin yanına giderler. Orada yeni bir iş, hayat kurmaya çalışırlar. Başarısız olunca İstanbul'a gelirler. Hikmet Bey'in İstanbul'daki iş kurma denemeleri de nihayetinde iflâsla neticelenir ve hiç hoşlanmadığı memuriyet hayatına geri döner. Fransızca bildiği için yeniden Hariciye'ye (Dışişleri) atanır.

Hayatı [değiştir]
Nazım Hikmet, Heybeliada Bahriye Mektebi'nde öğrenciyken
Nazım Hikmet, Heybeliada Bahriye Mektebi'nde öğrenciyken

Selanik'te doğdu. Aslen 20 Kasım 1901 olan doğum tarihi ailesi tarafından sene kaybetmemesi için 15 Ocak 1902 olarak kaydettirildi.[1]

İlk şiiri ‘Feryad-ı Vatan’'ı 1913'te yazar. Aynı yıl Galatasaray Sultanisi'nde ortaokula başlar. 1917'de Heybeliada Bahriye Mektebi'ne girer. Daha sonra Kurtuluş Savaşı için Anadolu'ya geçer. Fakat sağlık nedenleri ile bahriyeden ayrılmak zorunda kalır. Bu sırada Hamidye Kruvazörü'nde güverte subayıdır.

Bolu'ya öğretmen olarak atanır. Daha sonra Batum üzerinden Moskova'ya giderek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde siyasal bilimler ve iktisat okur. 1921'de gittiği Moskova’da devrimin ilk yıllarına tanık olur ve komünizm ile tanışır. 1924'te Moskova’da yayınlanan ilk şiir kitabı ’28 Kanunisani’ sahnelenir. O yıl Türkiye’ye dönerek Aydınlık Dergisi’nde çalışmaya başlar. Dergide yayınlanan şiir ve yazılarından dolayı on beş yıl hapsi istenince yeniden Sovyetler Birliği’ne gider. 1928’de af kanunundan yararlanır ve Türkiye'ye geri döner. Bu kez Resimli Ay dergisinde çalışmaya başlar. 1938’de yirmi sekiz yıl hapis cezasına çarptırılır. 12 sene süren tutukluluktan sonra askere alınacağı ve öldürüleceği endişesiyle Sovyetler Birliğine gitmek zorunda kalır. Bu yüzden DP hükümeti tarafından ülke vatandaşlığından çıkarılır ve Nazım Hikmet, mecburen büyük dedesi Mahmut Celaleddin Paşa (Konstantin Borzecki)'nın memleketi olan Polonya vatandaşlığına geçer ve Borzecki soyadını alır. Moskova'da 3 Haziran 1963 tarihinde kalp krizinden ölür.

Davaları ve sürgün [değiştir]
Nazım Hikmet, Çankırı Cezaevi'nde
Nazım Hikmet, Çankırı Cezaevi'nde
Nazım Hikmet, Bursa Cezaevi'nde
Nazım Hikmet, Bursa Cezaevi'nde

1925 yılından başlamak üzere şiirleri ve yazıları yüzünden birçok kere yargılandı. 1938 yılında orduyu ayaklanmaya kışkırtmaya çalıştığı gerekçesiyle 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın kaldı. Bursa cezaevinde kaldığı yılları anlatan Mavi Gözlü Dev adlı film 2007 yılında vizyona girmiştir. 1950 yılında bir af yasasıyla salıverildi. Ancak sürekli izlendiği ve çürüğe ayrıldığı halde 48 yaşında yeniden askerlik yapmaya çağrılması ve öldürüleceği yolundaki duyumlar üzerine yurtdışına kaçtı. 25 Temmuz 1951 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından Türk vatandaşlığından çıkarılmasına karar verildi. Sovyetler Birliği'nde Moskova yakınlarındaki yazarlar köyünde ve daha sonra da, eşi Vera Tulyakova (Hikmet)ile Moskova'da yaşadı. Memleket dışında geçirdiği yıllarda Bulgaristan, Macaristan, Fransa (Paris), Havana, Mısır gibi dünya memleketlerini dolaştı, buralarda konferanslar düzenledi, savaş ve emperyalizm karşıtı eylemlere katıldı, radyo programları yaptı. Budapeşte Radyosu ve Bizim Radyo bunlardan bazılarıdır. Bu konuşmaların bir kısmı bugüne ulaşmıştır.

Davaları

* 1925 Ankara İstiklal Mahkemesi Davası
* 1927-1928 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
* 1928 Rize Ağır Ceza Mahkemesi Davası
* 1928 Ankara Ağır Ceza Mahkemesi Davası
* 1931 İstanbul İkinci Asliye Ceza Mahkemesi Davası
* 1933 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
* 1933 İstanbul Üçüncü Asliye Ceza Mahkemesi Davası
* 1933-1934 Bursa Ağır Ceza Mahkemesi Davası
* 1936-1937 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
* 1938 Harp Okulu Komutanlığı Askeri Mahkemesi Davası
* 1938 Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi Davası

Ölümü ve sonrası [değiştir]
Nazım Hikmet'in mezarı, Moskova
Nazım Hikmet'in mezarı, Moskova

3 Haziran 1963 sabahı saat 06:30'da gazetesini almak üzere 2. kattaki dairesinden apartman kapısına yürümüş ve tam gazetesine uzanırken geçirdiği kalp krizi sonucunda yaşama veda etmiştir. Ölümü üzerine Sovyet Yazarlar Birliği salonunda yapılan törene yerli yabancı yüzlerce sanatçı iştirak etmiş ve tören siyah beyaz olarak kaydedilmiştir. Ünlü Novo-Deviçye Mezarlığı'nda (Новодевичье кладбище) gömülüdür. Mezar taşı siyah bir granitten olup meşhur şiirlerinden biri olan rüzgâra karşı yürüyen adam figürü taş üzerinde ebedileştirilmiştir.

2006 yılında Bakanlar Kurulunun Türk vatandaşlığından çıkarılmalar ile ilgili yeni bir düzenleme yapması durumu belirdi. Yıllardır tartışılmakta olan Nazım Hikmet'in Türk vatandaşlığına yeniden kabul edilmesi yolu açılmış gibi gözükmesine rağmen Bakanlar Kurulu bu maddenin sadece yaşamakta olanlar için düzenlendiğini ve Nazım Hikmet'i kapsamadığını öne sürerek bu öneriyi reddetti.[4]

Şair Nazım Hikmet'in 2008 yılının ilk günlerinde, eşi Piraye'nin torunu Kerem Bengü tarafından, Piraye'nin evrakları arasında, “Dört Güvercin” adında bir şiiri ve 3 adet tamamlanmamış roman taslağı bulundu

rebelious_dark
20-05-08, 12:12
NAZIM HİKMETİN BAŞKA SANATÇILARI DEĞERLENDİRİŞİ


Barbusse (1873-1935)

"Paris'in halk mahallelerinden bir ölü arabası geçiyor. Dekorsuz, boyasız ve yaldızsız bir ölü arabası. Arabanın arkasında gözle görülüp sayısı kestirilemeyecek kadar çok bir insan kalabalığı. Önde, üstleri eski, fakat temiz genç kızlar, ellerin üzerinde kitaplar taşıyor. İki yanda, yine sayısı sayılamayacak bir insan kalabalığı...
"Ölen adam bir şair, bir romancı, bir yazıcı. Fakat öz soyundan bir insan. Adı Henri Barbusse. Fransa halkı dirisinin ve ölüsünün peşinden gideceği insanları seçmesini biliyor."


Beethoven (1770-1827)

"Dün gece Beethoven'i daha iyi anladım. Büyük Fransız Devrimi'nin atlayışını, haykırışını müzikleştiren ve bununla kalmayıp daha ilerisini, daha ötesini bir sezişli melodi biçiminde yüreğinin orkestrasına koyan Beethoven'in büyüklüğü bir tabiat büyüklüğü gibi doldurdu içimi."



Shakespeare (1564-1616)

"Kanaatımca, bu büyük sanatkârın üzerinde durulması gereken en mühim başarısı, bir sosyal intikal, hatta sosyal bir inkılap devri başlangıcında, göçmekte olanı ve gelmekte bulunanı sezmesidir. Onun için şöyle derler : 'Shakespeare ebedi insan karakterlerini, ebedi ihtirasları, kederleri, sevinçleri, iyilikleri ve kötülükleri en mükemmel şekiller içinde tespit etmiş olan sanatkârdır.' Bence, bu cümleyi şöyle tashih etmek lazım : 'Shakespeare göçmekte olan sosyal münasebetler içinde hâlâ yaşamaya çalışan ve bir tarih devresinin mahsulü olan ihtiraslar, karakterler filan falanla, gelmekte olan bir sosyal münasebetler çerçevesi içinde ve tabii yine bir tarih devresine ait, yoksa ebedi değil, karakterleri, ihtirasları falan filan tespit etmiş büyük bir sanatkârdır.' Meseleyi böyle koyduktan sonra bugün bir sanatkârın Shakespeare'den alacağı en büyük ders ve miras şudur : 'Bugünün içinde de, bugünün sosyal münasebetleri içinde de ve bu münasebetlerle - ana hattında - tayin edilen insan karakterlerini, ihtiraslarını, göçmekte ve gelmekte olanları tespit etmek, tebaruz ettirmek.' Shakespeare için gelmekte olan münasebetlerin ifadesi insan karakterleri, ihtirasları, bugün göçmekte olan münasebetlerin ifadesidir. Bundan başka Shakespeare'den alınacak bir ders, bir miras daha vardır : Herkes tarafından bilinen ve işlene işlene canı çıkarılmış mevzular dahi yeni bir muhteva [içerik] görüşüyle ve bu yeni muhteva görüşüne en uygun yeni bir şekille [biçimle] pekâlâ işlenebilir. Sanat eserinde, tiyatrodan şiire kadar, resimden musikiye kadar, bütün sanat verimlerinde en önemli şey işin hikâye tarafı değildir, orijinalliği, hikâye tarafında değil, bu hikâyeyi görüş, telakki ediş [anlayış], koyuş ve sonra onu en uygun şekille sentetize edişte [bütünleştirişte] aramak gerekir."


Goethe (1749-1832)

"Ben Faust'u biraz keçiboynuzuna benzetirim. Bir araba odun yemek, çiğnemek lazımdır. Fakat bu bir araba odun ve tahta parçası çiğnendikten sonra elde edilen lezzet birçok bakımlardan harikalıdır. Faust'un felsefesi idealisttir, fakat kullandığı metot diyalektiktir. Faust'ta bütün bir tarihi devrin ihtirası ve arzuları vardır."


Leo Tolstoy (1828-1910)

"Tolstoy'a gelelim. Halis muhlis dev. Fakat bu devin bir çocuk yüreği var. Dehşetli bir şey. Bir bakıma realizmin şaheseri onda. Sana Tolstoy'un tekniği - ne harikulade, ne basit, bundan dolayı da nasıl güç - hakkında uzun uzadıya yazacağım. (...) Dostoyevski'ler filan falan Tolstoy'un yanında - yüksek müsaadenizle - çok hilebaz herifler. Ben Tolstoy kadar hileye tenezzül etmeyen sanatkâr az gördüm. Kurnazlık yapsa bile bir devin çocuk kurnazlığı. Zaten başka türlü de olamaz, kuvvetine güvenen insan kurnaz değildir."



Dostoyevski (1821-1881)

"Bilirsin ki, Dostoyevski de romanlarını bazan gazete tefrikası halinde neşretmiştir. Hatta bunun damgasını da taşır. Fakat gerek o zamanki daha az tüccar gazetecilik yüzünden, gerekse elbette, Dostoyevski'nin ustalığı dolayısıyla bu romanlar ciddi değerlerinden hiçbir şey kaybetmemiş gibidir."


Anatole France (1844-1924)

"Anatole France'ta ben seninle hemfikir değilim. Anatole France'ın kusurları vardır : bunlar zaman zaman alaycı bir bedbinliğe ve ümitsizliğe kaçışı, yer yer süse püse, boyaya rastığa önem vermesi. Fakat genel olarak Anatole France dünya edebiyatının yüksek tepelerinden biridir. Her şeye rağmen insanın eninde sonunda muzaffer olacağına inanmıştır - bu inanış bazan acayip sapıklıklara düşmekten onu alıkoyamazsa da - sonra sınıflı cemiyetlerin yalancılığına, düzenbazlığına, yobazlığına karşı kavga etmiş bir adamdır."

Aziz Nesin (1915-1995)

"Burada Aziz Nesin mizah yazarlarının başlıcalarından oldu. Onun bu haklı başarısına seviniyorum."


Yahya Kemal Beyatlı (1884-1958)

"Yahya Kemal'i, beni lütfen iyi anla, şair olarak değil, USTA olarak, Türk şiirinin tekniğine büyük hizmetler etmiş bir insan olarak, kendi tarzında ve zihniyetinde kültürlü ve çok zevkli bir hoca olarak pek sever ve pek beğenirim. Ve bu taraflarını inkâr etmem ve edenlere karşı kavgaya hazırım. Fakat, sanatkârlığını atarsam, şairliği, anlatabiliyor muyum, iki gözüm, ŞAİRLİĞİ mühim değildir. Politikada ve cemiyette tesiri ise, benim telakkime göre geri ve mürtecidir..."



Brecht (1898-1956)

"Bertolt Brecht'in ve daha birçok Batı tiyatro ustalarının üstünde Asya tiyatrosunun etkisini görmemek için kör olmalı..."

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 12:33
Bir Ayrılış Hikayesi

Erkek kadına dedi ki:
- Seni seviyorum,
ama nasıl?
avuçlarımda camdan bir parça gibi kalbimi sıkıp
parmaklarımı kanatarak
kırasıya,
çıldırasıya...
Erkek kadına dedi ki:
- Seni seviyorum,
ama nasıl?
kilometrelerce derin, kilometrelerce dümdüz,
yüzde yüz, yüzde bin beşyüz
yüzde hudutsuz kere yüz...
Kadın erkeğe dedi ki:
- Baktım
dudağımla, yüreğimle, kafamla;
severek, korkarak, eğilerek,
dudağına, yüreğine, kafana.
Şimdi ne söylüyorsam
karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana...
Ve artık
biliyorum:
Toprağın
Yüzü güneşli bir ana gibi
En son, en güzel çocuğunu emzirdiğini...

Fakat neyleyim
saçlarım dolanmış
ölmekte olanın parmaklarına
başımı kurtarmam kâbil
değil!
Sen
yürümelisin,
yeni doğan çocuğun
gözlerine bakarak...

Sen
yürümelisin,
beni bırakarak...

Kadın sustu.

SARILDILAR

Bir kitap düştü yere...
Kapandı bir pencere...

AYRILDILAR...

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 12:35
NAZIM HİKMET------AŞK ÜZERİNE...

Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.




Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır. Hani ağzınla kuş tutsan "Bu kuşun kanadı neden beyaz değil?" diye bir soruyla bile karsılaşabilirsin.. iki ucu keskin bıçaktır bu işin. Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi halin cezanda indirim sağlamaz.




Sen, "Ama senin için şunu yaptım" derken o, "şunu yapmadın" diye cevap verecektir. Ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksındır. Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın.Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın. "Peki o ne yaptı" deme. Herkes kendinden sorumludur aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için? Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın.




Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. "Acılara tutunarak" yaşamayı öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki.... Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana.Yine içeceksin rakını balığın yanında. Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası....




Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun aslolan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini...

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 12:37
OTOBİYOGRAFİ

1902'de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üçyaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova'da komünist üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim


kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin
hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık gırevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir
otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini
verdiler de

otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu
elli dokuzumda on sekiz saatte uçtum Pırağ'dan Havana'ya

Lenin'i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924'te
961'de ziyaret ettiğim anıtkabri kitaplarıdır

partimden koparmağa yeltendiler beni
sökmedi
yıkılan putların altında da ezilmedim

951'de bir denizde gençbir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü

sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın
içtim ama akşamcı olmadım
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana

başkasının hesabına utandım yalan söyledim
yalan söyledim başkasını üzmemek için
ama durup dururken de yalan söyledim

bindim tirene uçağa otomobile
çoğunluk binemiyor
operaya gittim
çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın
çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri
camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye
ama kahve falıma baktırdığım oldu

yazılarım otuz kırk dilde basılır
Türkiye'mde Türkçemle yasak

kansere yakalanmadım daha
yakalanmam da şart değil
başbakan filan olacağım yok
meraklısı da değilim bu işin
bir de harbe girmedim
sığınaklara da inmedim gece yarıları
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında
ama sevdalandım altmışıma yakın

sözün kısası yoldaşlar
bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da
insanca yaşadım diyebilirim

ve daha ne kadar yaşarım
başımdan neler geçer daha
kim bilir.

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 12:38
Kemal,
Bursadayım.1933 senesinden beri Bursa hapishanesinin duvarları,pencereleri,malta boyları değişmemiş,ne eskimişler ne yenileşmişler.Hatta o zamandan kalma bir iki mahkuma dahi rastladım.Yalnız onlar beni,ben onları biraz ihtiyarlamış bulduk.
Sana burasını birçok defalar anlatmıştım,tayyare biçimi bir bina.Benim oda kuyrukta,üçüncü katta,sol tarafta.Ordaki odadan biraz küçük.İçinde iki kişi yatıyoruz.Oda arkadaşımın adı Kemal(mektuplarda Raşit Kemal diye geçen bu oda arkadaşı romancı Orhan Kemaldir).Evet ''Kemal''senin adın gibi.Sana yalnız adı benzemiyor,senin gençliğine benzeyen taraflarıda var.Şiire meraklı,heyecanlı.94'üncü maddeden 5 yıla mahkum.Belkide adından başka hiçbir şeyi sana benzemiyor da ben böyle bir benzetiş ihtiyacındayım.Her ne hal ise.Oda arkadaşımdan memnunum.Onunla senden konuşabiliyoruz.Senin vaktiyle Yedigün'de çıkan hikayelerini okumuş.Ona seni anlatıyorum.Bu suretle seninle konuşmuş gibi oluyorum.Hele bu ''gibi''dün akşam son haddini buldu,kapı açılıp içeri girivereceksin sandım.Sarıyer muhasebecisi Emin bey vardı,hatırlarladın mı?Esmer,dazlak kafalı,hoşsohbet,prafa,piket,briç,meraklısı,biz İstanbuldayken Üsküdar'a sevkedilmişti,senin çok ahbabındı,Sarıyerli Emin bey,o burada,geldi.Bastık kahkahayı,iki saat fasılasız senden konuştuk.İstanbul tevkifhanesinden haberler verdi.Süleymanın cezası tasdik edilmiş(casusluktan on beş yıla mahkum bir Sovyet vatandaşı.Süleyman Nuri)Üsküdar'a göndermişler oradan da Sinop'a sevkedileceğini duymuş.Ahmet'ten mektup almış,oğlan parasızmış,sıkıntıdaymış.Yayalar köylü İbrahim Efendi İmralı'ya sevkedilmiş,orada gayet rahatmış.Adliyeci Emin Bey hala yatıyormuş.İşte bugünlük Bursa havadisleri bu kadar.Sen Sinip'tan mektup aldınmı?Orada ne var ne yok?Müdür bey gittimi?Aman Kemal kendine iyi bak,üşütme,nezle olma,zayıflama,seni turp gibi bıraktımdı;yine öyle,hatta daha şişman bir turp gibi bulayım,
Soranların,beni ananların cümlesine hasret ve selam.Gözlerinden öperim kardeşim.

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 12:40
Kemal,
Bu ikinci mektubumda sana iki sevinilecek haber vereceğim.Birincisi,bugün akşam üstü,alacakaranlıkta Ziya Meriç Bey geldi,Ziya Beyi tanıdın.Nafia Vekaleti hukuk müşaviri.Dayı Paşa(Nazım Hikmet'in dayısı general Ali Fuat Cebesoy)göndermiş.Elinde bir istida müsveddesinin notları.Dayı paşa başvekille ve fırka grubu erkanıyla görüşüp prensip itibarıyle mutabık kalmışlar.Af meselesi hallonulmuş.İstida başvekile hitaben.Davanın hukiki kısmından bahsetmiyeceğim denildikten sonra,kısaca nasıl kusursuz ve taksiratsız mahkum edildiğim kaydolunuyor.Etrafıyla üç senedir hapishane köşelerinde çürüdüğüm anlatılıyor.Milli birlikteki yerimi veriniz fikrinin inkişafıyla ve kusursuz,kabahatsiz uğradığım cezayı af yoluna gidiniz diye bitiyor.Hepsi bir daktilo sayfası kadar tuttu.Ana hattında vaktiyle İstanbul tevkifhanesinde Meclise yaptığımız af talebi istidasına benzemekte,yani hususi af talebi.Ziya Bey,artık bu sefer mesele bitmiştir,diyor.Çok yakında,bir aya varmaz çıkacaksınız tebşir ederim,dedi.Ve sizin bu teşebbüs neticelendikten sonra,diyor,arkadaşlarda emsal zikriyle müraacatta bulunurlar,böylelikle artık herkes tarafından iç yüzü anlaşılmış bir davanın haksızlığı tamir olunur,dedi.Mesele böyle kardeşim.Siz isterseniz derhal ayrı ayrı müracat edin,isterseniz,benim müracatın neticesini bekleyip emsal zikriyle müracatta bulunun.Ben vaziyeti objektif olarak yazıyorum.Şimdiye kadarki tecrübelerde aldığım dersle bu husuta ne kadar bedbin olduğumu bilirsiniz.Hatta Ziya Beye de bu bedbinliğimi söyledim,bu seferki katidr,dedi,görüyorsunuz ya Bursa'ya gelmişken burada akrabalarıma bile uğramadan yarın sabah hareketle istidayı Başvekile götüreceğim,hebinizi tebşir ederim dedi.İşte bütün teferruatıyla birinci haber bu.İkinciye gelince,Pazartesi günü Piraye(Nazım Hikmet'in 1950 de ayrıldığı karısı)geldi.Yarın gidiyor.Bir ay sonra yine gelip burada bir ay kalacak.Fakat Ziya Bey bugün o gittikten sonra geldiği için ve yarın sabah erkenden Piraye yola çıkacağından kızcağız bu son teşebbüsten haberdar değil.Ona meseleyi mektupla bildireceğim.Fakat o da duymuş,Vedat'a benim bacanağa,ahbablarından birisi bir mebustan duyarak,bundan bir hafta,on gün evvvel,Nazım çıkacak demiş.Sonra Pirayenin babası da aynı haberi üstü kapalı ima etmiş,yahut Piraye babasının sözlerinden o manayı çıkarmış.Her ne hal ise şimdi benden mektubu alıp Ziya Bey'in Dayı Paşa'dan getirdiği haberi öğrenince kendi işittikleriyle son hadiseyi birleştirip bir hayli sevinecek.Allah vere de kızın bu son sevinci boşa çıkmasa.
Kızcağız sana çok selam söyledi.Senin mektubunu,ilk mektubunu,pazartesi günü Pirayeyle konuşurken verdiler.Beraber okuduk.Gözleri dolu dolu oldu.''keşke Kemal'i bırakıp gelmeseydin''dedi.Sonra yeni müdürünüzden ne kadar memnun olduğunuzu anlatan satırları okuyunca biraz teselli buldu.''her şeye rağmen Kemal benim için oğlum Memed'in biraz büyüğü olan ağabeyidir ve Kemal gibi koskoca bir oğlum olduğunu düşündükçe hem seviniyorum,hem karı koca ne kadar ihtiyarladığımızı görüp içime tatlı bir keder düşüyor''dedi.
Burada rahatım iyidir.Müdürümden ben de çok memnunum.Fakat beni de bilhassa sevindiren sizin müdürünüz Mekki Beyden memnun oluşunuzdur.Kendisine gıyabi selamlarımı söyleyin.
Halamdan mektup aldım,parayı oraya göndermiş,benim imzam olmadan sana vermezler sanıyorum.Alabilirsen al.yarısını bana yolla,alamazsan başefendiye reca et,posta havalesini gidip benim namıma gelen parayı Bursaya havale ettirsin.Riyaseti Cumhur Orkestrası şefi Ferit Beyden Toska operasının tercüme parasından kalan bakiyeyi hala alamadık.Piraye buraya Memed'in(nazım Hikmet'in üvey oğlu memed fuat)sünnet düğününde oğlana verilen onbeşlirayı sermaye yaparak gelmiş.Kız meteliksiz.Ferit'e yazacağım,parayı bir an önce göndersin.
Oda arkadaşım,şiire,edebiyata meraklı,nazik bir genç.(Orhan Kemal)Gayet iyi geçiniyoruz.Size çok çok gıyabi selamları var.Sen sinop'tan Nuri Tahir'den(Beraber mahkum oldukları deniz astsubayı,Kemal Tahir'in küçük kardeşi)mektup aldınmı?Yahu,aynasızlıktan şikayet ediyorsun.Senin Asri'de kendi elimle resmini çizip çerçevesini yaptırdığım koskoca bir aynan var.Bu mektup böyle biter.Hasretini dehşetli duyuyorum.Sorup soruşturanların cümlesine selam.

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 12:42
Kemal,
İkinci mektubunu aldım.Bu üçüncü mektubumdur.İkinci mektubumda,Ziya Bey'in buraya geldiğini,Başvekalete hitaben bir istida yazdığımı,Ziya Beyin Dayı Paşadan naklen söylediğine göre bu sefer haksızlığın tamir edilip mutlak çıkacağımızı,teşebbüslerin teker teker,her teşebbüstenten netice alındıktan sonra yapılması lazım geldiğini tafsilatıyla yazmıştım.Yine hülasa edişimin sebebi ikinci mektubumu belki almamış olduğun ihtimalidir.
Sana borcumu ceste ceste ödeyiceğimi söylemiştim.Bu ay beş lirayı yarın sana posta havalesiyle yollıyacağım.Gelecek ay belki 7,5 lira belki de daha fazla yollıyabilirim.
Gazetelerini,toptan gelirse bana,toptan göndereceğim.Şimdilik hergün okuduğum gazeteyi postaya veriyorum.Yarından itibaren ilk paketi yola çıkarıyorum.
Daha kaplıcalara gitmedim.Yakında tedavi başlayacak.Yalnız biraz pahalı,50 kuruş,temizi,olduğundan haftada bir iki gün ancak gidebileceğim.
Sana şimdilik günlerimin nasıl geçtiğini anlatayım.Sabah saat sekizde kapılar açılıyor.Dokuza kadar yıkanmak,çay,dolaşmak.Dokuzda biraz okumak,daha doğrususenin adaşın Fransızcasını ilerletmek için Metod Berliç'ten hikayeler okumak.Saat onda resme oturuyorum.Ve aşağı yukarı ortalık kararıncaya kadar yani saat akşam beşe kadar,öğle yemeği fasılası müstesna,resme çalışıyorum.Akşam saat sekizde kapılar kapanıyor.Bu kapanışa kadar Sarıyerli Emin Beyle filan laflıyoruz.Kapılar kapandıktan sonra hala okuyacak bir şeyim olmadığı için dokuzda filan yatağa giriyorum.İşte şimdilik sensiz hapishane hayatım böyle geçiyor.Şiir yazmıyorum.Bilmem neden ama bu hususta bir teraküm olduğunu zaman zaman hissediyorum.Yazarsam iyi şeyler yazabileceğim belki.
Nuri Tahir'e hala mektup yazmadım.Yarın da ona yazacağım.Bana büyücek bir kafa resmini göndermesini,renklerini yazmasını söyleyeceğim,bir portresini yapıp göndereceğim.
Emin ol Kemal'ciğim senin gibi mektup yazabilmek için çok şey verirdim.Mesela resim yapacağıma senin gibi mektup yazmasını becerebilseydim.
Erkek kardeşim yok diye çok üzüldüğüm zamanlar olmuştur.Şimdi sen ve Nuri iki tane birden var ve ben sizi sizden uzak olan bir ağabey gibi düşünmekle nasıl bahtiyar oluyorum tahmin edemezsin.Çünkü senin iki tane erkek kardeşin var.Belki sende kız kardeşin hasretini çekmişsindir.
Çnkırı cezaevi insanları odamızla gözümde tütüyor.Hasretini çekiyorum.Asri'nin aynacı dükkanı,Bekirin terzi dükkanı,marangozhane,küçük usta ne güzel günlermiş.
Burada da rahatım.Fakat rahatlık her şey demek değil.Her şey olan insandır insanlardır.
Hikmet'e de(beraber mahkum edildiği dr Hikmet Kıvılcım)senin gibi iki mektup yazdım.Birine cevap alamadım.Üstad meşguldür,bilirim,ama mektup yazamıyacak kadar meşgul olduğunu bilmezdim.Yoksa yine kabahati sana yükleyip mektup postaya verilirken ''Kemal haber vermedimi?''diyecek.Ve hakikaten kabahat sendemi?
Piraye geldi,gitti.Gelecek.Babasının benimle bilhassa alakadar olduğunu,artık damadı bendenize eskisi gibi kızmadığını söyledi.İnşallah doğrudur.Çünkü ben kayınbabamı hakikaten severim.
Soranlara selam.Başefendiye,gardiyanlara.
Hasretle seni kucaklarım kardeşim.

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 12:44
Kemal,
Bu dördüncü mektup.Evvela görüyorsun ya o kimselere vermeye kıyamadığım,zengin,merhum enişte mirasıaltın uçlu mürekkepli kalemimin ucu kırıldı.Hayırdır inşallah.Yenisine delalettir ki,yenisini de ancak dışarıda tedarik kabil olduğuna göre,hürriyetimize kavuşacağız demektir.Senin anlıyacağın ben bu işten işte o kadar ümit varım.Yeni hiçbir haber yok.Mektubundan anladım ki sen benim müracaatın sonunu bekleyeceksin,Hikmet ise müreddit.Dahi-i Azam tereddütünü nasıl hayal etti?Niye karar verdi?
Sana muntazaman gazete ve mecmua gönderiyorum.Alıp almadığını bildir.
Bugün sabah,siftah banyoyu yaptık.Bana 175 kuruşa mal oldu.Kül oldum.Siyatiği tedavi edelim derken açlık tehlikesi baş gösterecek.Beş lira gönderdim alıp almadığını bildir kardeşim.
Sana bunları yazarken Sarıyerli Emin bey aznif oynuyor.Ben kendisini yenmekten bıkıp usandığım için bir başka partöner buldu.Görsen tanırsın.Ertuğrul adında bir muhtelis.İstanbul tevkifhanesindeydi gençten bir zat.
Piraye gitti.Yazmıştım.Gelmedi.Gelemedi.Feritden opera tercümesinin paralarını bekliyor.Ben geldim geleli iki üç portre yaptım.Dört yastık boyadım.Boyalarım bitti.Öyle avare avare dolaşıp duruyorum.Yazı filan yazdığım yok.Yalnız geçen gece,başıma ilk defa geliyor,rüyamda bir şiir söyledim.Uyanınca aklımda iki mısrası kaldı:
En uzak kartal yuvasından
motor sesi geliyor
en yalnız dalganın üzerinde
konserve kutuları...
Eş mana,diyeceksin?senayileşme falan,filan,belki;ama niye bunun rüyasını gördüm,bu iki mısra,daha doğrusu dört satır,ben mısra deyince tamam iki nokta arasındaki bir cümleyi anlıyorum da ondan iki mısra dedim,pek parlak değil.Fakat rüyama girmiş,rüyamda söylediğim iki mısra oldukları için bir tuhaflıkları var bana göre.
Kalemin ucu boyuna kağıda takılıyor.
Senin gömlek için Pirayeye yazdım.Zaten o buradayken senden uzun uzun konuştuk.Naci'den alacakların varmış,kızcağız projeler yaptı.Kemal'in alacaklarını toplayın dedi.
Kalemin ucu.
Orada ucuz ve iyi pekmez bulursan kapat.Bana yaz.Bedelini gönderirim.Buradan sana,biraz elim para tutunca kestane yollayacağım.
Asri,bekir usta,arkadaşları,ne alemdeler?Kelleciye selam ederim.Benim kırk kişiye bedel olduğumu söylemiş.Aman bunu her yerde söylemesin.Bir de pehlivanmış diye adım çıkar da başıma o yüzden de beklenmedik belalar gelir.
Burada radyo var.Her akşam dinliyorum.Kalemde.Şimdi meydan yerine hoparlör koyacaklar.Rahat rahat bütün koğuşlar dinliyecek.Buranın bir derdi var.Kömür verilmiyor.Günde on kuruştan fazla kömür parası harcıyoruz.
Kalemin ucu.Hoş ben onun gençliğinide bilirim ya...
Kemal,Başefendiye,gardiyan efendilere,Asri'ye,Bekir'e Abdurahman'a,velhasıl soranların hepsine ayrı ayrı selam.Hasret.Müdürünüze ayrıca hürmetlerimi bildir.
Kemal,kardeşi,gözümde buram buram tütüyorsun.Zaman zaman çıngırak gibi sesini duyar gibi oluyorum.

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 12:45
Merhaba,
Evvela umumi vaziyet;Baştan aşağı,kan tahlilleri dahil,rontgen içinde,muayene edildim.Dalak bir hayli büyümüş,umumi zafiyet.Tartıldık,70 kilo.Halbuki son defa İstanbul Tevkifhanesinde çekiyle vurulduğum zaman 82 kiloydum.Bu şerait altında çok kibar,çok nazik ve hazik sertabib va dahiliye mütehassısı el birliği oldular,beni bir müddet burada besiye çekmeye ve kat'i bir tamirden geçirmeye karar verdiler.
Ateşim düştü.Fakat halsizliğim öyle kötü bir şekilde devam ediyorki,canımın dehşetli sıkılmasına rağmen şimdilik itiraz etmedim.
Kemal,şiirin çok güzeldi.Şiir yazmamakla eşeklik-affedersin-ediyorsun.
Yahu iki kelimecik olsun yazmakHikmet'in aklına gelmiyormu?Sinoptakiler gibi ben de başlıyacağım.Bana da bu işte sun-u taksirin olmadığını ispat için bir iki sayfa yazacaksınmesele kalmayacak.Ben de memnun olacağım sen de.
Kemal,müdüre sor,içinde benim şiirim ve senin uzun mektubun olan-bunu iyice tasrih et-mektubu Pirayeye göndermişmi?Belki masasının gözünde filan unutmuştur.
Parayı aldım.Teşekkür.
Bana:Ana romanını,şu yağlı boya manzaralar olan Almanca kitabı,Semihanın(opera sanatçısı Semiha berksoy)gönderdiği meşhur Alman ressamının tabloları olan kitabı,bir de güzel,ağır başlı Klarte filan gibi Fransızca bir roman gönder.
Bay Asri'ye Rıfat ustaya,Bekir ustaya,Hacı babaya,Şaban ustaya,Şehoya,nöbetçi Mehmede,Şeker Aliye,Kelleciye,Ahmede,Küçük ustaya,büyük ustaya,sorup sual edenlerin cümlesine selam.

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 12:47
Kardeşim Kemal,
Arzuyu umumi üzerine eski harflerle mektup yazmaya başladım.Bu kısmı irticamı Cenabı Hak af buyursun.Eski harfleri o kadar unutmuşum ki her kelimeyi yazarken şöyle bir durup dinleniyorum.Zaten eskidende imlam pek ahım şahım değildi.Şimdi şah iken şahbaz olmuş.Amma belki yeni harflerle okumak eski harflerle okumaktan daha kolaydır.Ve benim yeni harflerim de hüsnü hat cihetinden bir faciadır.Bu suretle kıraati kolaylaştırmış olurdum.Bu kısa mukademmeden sonra sadede gelelim.
Af meselesinden yeni hiç bir şey yok.Üzülme.Madem ki siz de hemen müracaatı doğru buldunuz.Benim şahsen affım mevzuubais idiyse ki bu hususta senin mektubundan sonra biraz daha düşündüm.Affın mevzuu bahis idiysede sizin müraacatınızla bu herhangi bir suretle,geri kalırsa,ne yapalım elle gelen düğün bayram.Yani bu mesele etrafında fazlaca düşünmeye değimez.Yalnız temenni edelim kiak mı kara mı önümüze çabuk düşsün.
Benim de oda arkadaşı Raşit Kemal'i bundan iki,ikibuçuk ay evvel geri kalan cezasının affı için meclise müraacat etmiş.Geçen gün bu talebini 11.10.940 tarihinde varid görülmediğine dair kendisine resmi gazete gönderildi.Aynı suretle bu gazete fatma Yalçının(Nazım Hikmetle bahriye harp divanında 10 yıl hapse mahkum edilen bir bayan)da böyle bir müraacatta bulunduğunu bilmiyorduk.Demekki etmiş.Her ne hal ise.
Hikmet'le yaptığınız Halide Edip hakkındaki edebi münakaşaya gelince,benim,bu husustaki kanaatim şudur:Halide edip'in eserlerini hem kronolojik hem de ideolojik sırayla üçe ayırmak mümkün.
1-Harap mabetler devri
2-En kuvvetli verimini''Mevud Hüküm''romanında veren devre(Ateşten Gömlek de geçit olarak dahil)
3-Sinekli bakkal ve son romanları
Birinci devrede hakim muhteva,mazi hasreti,lirik ve mistik felsefi idealizmdir.İkinci devrede de hakim unsur cinsiyet kavgasıdır.Kadın ve erkek cinsleri birbirine düşman iki kutuptur.
Üçüncü devrede kendi bakımından sosyal meseleler ön plana gelir.
İkinci devrede de üçüncüsünün belki muhteva bakımından ayrı fakat sosyal meselelerle alaka bakımından var olan ruşeymlerini görürüz.Yani birinci devrede kadın erkek cinslerinin kavgasını(?!)tohum halinde görürüz.
İkinci devrede bu tohum hakim unsurdur.Fakat aynı zamanda Turancı Halide Edip'te milliyetçi ve mazisever Halide Edip'te vardır.Üçüncü derece devrede kadın erkek cinsiyet kavgası arka plana geçmiş,onun yerine Turancı,şoven,milliyetçi değil fakat maziseverliği baki,islahatçi,demokrat,Gandi'ci Halide Edip sosyal meseleyi bu bakımdan birinci plana almıştır.Ha şunuda söyliyeyim hatta ikinci devrenin en bariz eseri olanMevud Hüküm'de dahi bütün kadın erkek cins düşmanlığının arasında İslahatçı,halkçı bir doktora ve fikirlere rastlarız.Yani hülasa edecek olursak,Halide Edip'te cinsiyet düşmanlığı ikinci devrede azami inkişafını bulduktan sonra bugün ancak moloz,bekaya,''teressübat''olarak görülür.romanın bir sosyal tezi olması,sosyal bir davayı gütmesi ise bugün birinci planda hakim unsur halindedir ki,bu unsur ilk devreden itibaren bazı değişikliklere uğrayarak mütemadiyen inkişaf etmiştir.
Halide hanımdaki bu değişmelerin sosyal,psikolojik,hatta fizyolojik amilleri,tayin edici sebebleri üzerinde durmayacağım.Çünkü bunları sen kolayca tesbit edebilirsin.Konkre muhtevası ve inkişafıyla,sosyal damgasıyla,teknik romancılığına gelince romancı Halide Edip'in eski yazdığı lisandan, kullandığı dilden belki değil fakat bu husutaki yeni verimlerdenNudiye hanım filan gibi belki tam realist ve sosyalman doğru muhtevalı romanlar yazmak hüsnüniyetini beslediği söylenen amatörler değil bizim gibi profesyoneller de bir hayli istifade edebiliriz kanaatindeyim.Hele formalizm cihetinden değil fakat sırf roman kuruluşu tekniği cihetinden Halide Edip'in bütün romanlarını büyük bir ciddiyetle tetkik etmek ve bu bakımdan bir çok şey öğrenmek,faydalanmak kabildir kanaatindeyim.Malum ya hasta ıstırap çeker,ağrıyı,sızıyı duyar fakat hastalığını tedavi edemez.Hastalığı doktorlar tedavi ederler.Hasta doktor olursa hastalığının sebebini anlıyabilir.İlacını verir.Yani tıp ilmi için hasta olmak kafi değildir.Tıp ilmini,hastalıkların sebeblerini tetkik eden ve bu sebebleri ortadan kaldırarak tedaviye çalışan bilgiyi öğrenmek lazımdır.Romancılık da böyledir.Mesela hapishaneye ait bir roman yazmak için sadece hapiste yatmak kafi değildir.Kafi gelseydi on,onbeş sene yatan katillerin hepsi romancı olurdu.Hapishaneye ait roman yazmak için hem hapiste yatmak lazımdır diyelim hem de roman nasıl yazılır bilmek icab eder,sosyal,psikolojik,fizyolojik,biyolojik bir imkana sahip bulunmak icab eder diyelim.Bu bahis uzun sürdü.Kusura bakma.Senin bildiklerini sana söylüyorsam bu bilgilerimiz arasındaki beraberlikten geliyor.Ve unutma ki seninle saatlerce tek kelime konuşmadan yanyana dolaştıklarımız oldu.Çünkü bir çok meselelerde birbirimize yeni bir şey söylemiyecek kadar aynı şeyi düşünürdük.Onlar güzel günlerdi.Hasretini çekmiyorsam kahrolayım.Gözümde tütüyorsun.En münasebetsiz küfürlerine,en hayali nikbinliklerine,dalga geçişlerine dahi razıyım.Dalga geçmek,hayal kurmak iyi şeydir demişler,eğer realitenin akışına uyuyorsa bizi daha faal yapar,uymuyorsa zararı sadece bizedir.
Soranların cümlesine,müdürünüze selamlar

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 12:49
Kardeşim Kemal,
Kurban bayramında biz de bir iki kurban verdik:Evvela,ara yere bayram girdi mektubum geç kaldı.Bundan evvel Halide Edip'in romanları hakkında düşüncelerimi kısaca yazdığım mektup ile bu mektubun arası,bayram münasebetiyle,on gün kadar uzamış oldu.O mektubu herhalde almışsındır.Bana daha cevabı gelmedi.Sonra halam para göndermiş fakat yine bayram münasebetiyle hala elime ulaşmadı.Parasız kaldım.Sanada gönderemedim.Sen de parasız kaldın.Bu iki türlü kurban verişimizi siz azmı görüyorsunuz?
Piraye hala İstanbulda.Ferit beyden haber yok ki kızcağız operadan geri kalan tercüme hakkını alsın da gelebilsin.Bugünlerde ondan da mektup alamıyorum.Onun mektuplarının arası uzayınca nasıl üzülürüm bilirsin.O da bunu pekala bilir.Fakat yine mektupların arasını açar.Karıcığımın şikayetçi olduğum biricik kusuru budur.
Sultani tembelliğim devam ediyor.Tembellik de değil.Düşünmediğim,yani üzerinde durup sistemli bir surette düşünmediğim halde kafam edebiyetın,bilhassa şiirin şekle ait kıymetleri hakkında asabımı bozucu bir mesai yapıyor.Son zamanlarda Çankırı'da yaptığım bir iki tecrübeyi de hatalı,noksan buluyorum.O tarzın en büyük kusuru tek taraflılığı.Yani realist şiir şeklinde,renk koku,resim,mimari,musiki ve sair unsurların da bulunması lazım değilmi?Realitede bu unsurlar mevcut değilmi?Sonra realizm yaparken basit bir formalizmle naturalizme kaçmak temayülleri gösterilmedimi?Velhasıl kafiye unsurları da dahil olmak üzere diyalektikman sentetik,aktif bir realist şiir şeklinde,ruhların mühendisi olan şairin,ahengi,kokuyu,resmi filan adeta nazarı itibare almaksızın basite kaçması ,kolayı araması doğrumudur?Şekli tayin eden muhtevasıdır..İyi doğru.Fakat muhtevada renk,koku,ahenk,resim falan filan en muğlak akışlarıyla mevcut...kaldıki bu muhtevayı aktif olarak,sadece fotoğraf adsesi gibi değil,bu muhteva üzerinde,müesisir olarak en uygun çerçevesinde şekilleyecek uslubun ne kadar çok taraflı olması lazım.
Velhasıl işte şimdi sana yazarken bile çimdik çimdik makarna uslubuyla sayıp döktüğüm bu bu düşünceler,mütemadiyen kafamda işliyor...bir iki mısra yazıyorum bozuyorum.Beğenmiyorum.Realite ile her şeye rağmen bağım kopmuş değil.Binaenaleyh bu buhranı kalıpçı,taslakçı bir zihniyetle,böyle bir iddia ile izah doğru değil.Bilakis realite ile bağımın bulunması ve bu bağı seneler geçtikçe daha kuvvetli hissetmekliğimdir ki zaman zaman beni böyle buhranlar içine atıyor.Realiteyi,daha yüksek daha doğru ona daha layık bir şekilde ifadeyi araştırıyorum.Buldum sanıyorum.Bu bir merhale oluyor benim için.Sonra yeni bir merhaleye ulaşmak..velhasıl biliyorsun işte...fakat bildiklerini sana yazarken konuşmuş gibi oluyorum.Ve ''konuşmak''diyalektik bir şeyirdir.Bu da malum.Sana meçhulün olduğun olan şeyleri söylemek istemiyorum zaten.
Birkaç Fransızca eski püskü roman filan geldi.Okuduklarımı sana derhal gönderirim.Gazete ve mecmuaları muntazaman yolluyorum.Alıyormusun?
Burda oturduğumuz yerden daha rahatça dinlediğimiz bir radyomuz vardı.Fakat iki üç gündür bozuldu.Mahrum kaldık.İnşallah yakında tamir olunur da yine istifade ederiz.
Müdürümüzden,katip beyimizden pek memnunum.Yalnız ben değil bütün hapishane memnun.Burada senden başka eksiğim yok.Burnum da tütüyorsun Kemal...hay allah layığını versin ben sana müthiş alışmışım...
Oda arkadaşım Kemali'den pek memnunum.Sana benzeyen tarafları da var.Harıl harıl Fransızcaya çalıştırıyorum.Emin bey,Ertuğrul bey sabahtan akşama kadar yanımızda.Hoşça vakit geçiriyoruz.Velhasıl günler geçiyor...
Bizim Hikmet'in evliya çelebi üslubuyla modern espiriler yapayım derken,itiraf edeyim ki içlerinden güzelleri de var,evet bizim doktor bazen meramını anlatamıyor yahut ben anlamıyorum.Yahu bari sen yaz.Hikmet'in Bursaya nakil işi ne oldu.Ankara'ya havale edildi diyor.Ankaraya havale edilen nedir?Bu hususta sen bana mufassal malumat ver.Benim sizden öğrendiğime göre orada doktorlar doktorun hastalığından anlamamışlar...peki sonra?
Şimdi sana bu mektubu yazarken Emin bey saçlarının letafetine dair konferans veriyor.Saçları filhakika seyrekçe imiş ama ipek gibiymiş...kendisine''tepsi yanığı kel''denirmiş.Esasen keller,sıvama,kaytanlı,üç yerde elim gibi,at kapağı,tepsi yanığı,badi sabah olmak üzere bölük bölük ayrılırlarmış.Senin saçlar bu tasnifte hafif tepsi yanığı başlangıcı imiş.
Yine şiir bahsi.Çankırıda yaptığım tecrübeler ana kanunu bulmak için tecrit,abstraksiyon metodunun kullanılması gibi olmuş.Filhakika ana kanunun bulunmasında bu metodun kullanılmasının faydaları vardır.Her ne hal ise.
Yahu,Kemal,sen Sinop'a gitmek için,doktor raporu nazarı itibare alınmadıktan sonra bir de istida yazmışsın.O istidaya cevap geldimi?Mektuplarında sadece madem ki beni Sinopa göndermediler falan,diyorsun.Cevap geldi de ondan mı?Yoksa öylemi tahmin ediyorsun?Rica ederim bunu bana da bildir.
Semihadan mektup aldım,çok çok selam söylüyor.
Sorup sual edenlere selam.Hasretle.

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 12:51
Kemal,
Kurban bayramı münasebetiyle-bu tabire bayılıyorum,bana tuluat kampanyalarının ilanlarını hatırlatıyor ama ben tuluat kampanyalarına sayın bay İsmail Hakkı tarzında taraftar değilim bilirsin,sadece çocukluğumu her iki manada hatırlattıkları için bizim İstanbul'un tuluat kampanyalarına karşı zaafım vardır-evet bayram münasebetiyle intizamına helal arız olan perşembe postalarıma bir minvali sadık devam ediyorum.Evvela görüyorsun ki kurşun kaleminden yazı kalemine avdet ettim yine.Emin bey ve Ertuğrul bey elbirliği edip birisi kırılan ucu tenekeye sürtüp tesviye etti,öbürüsü bozulan pompaya yorgan tiresi sardı ve bende bu meşkur faaliyet sayesinde hattı biraz daha kalınlaşmış,kağıdın üzerinde biraz daha güçlükle kayan fakat herhalde yazan,yazabilen bir mürekkepli kaleme sahip oldum.
Semihadan arka arkaya iki mektup aldım.Kendisine bayramdan önce mektup yazmış ve dayımı görerek konuşmasını rica etmiştim.Seni inandıracağını değil fakat alakadar sandığım pasajlarını aynen naklediyorum:
''7.1.1941-Mektubunuzu aldığımın ertesi günü pazardı.Ancak pazartesi faaliyete geçebildim.Pek yakında hürriyetinize kavuşabileceğinizi dayınız bana katiyetle söyledi ve size böyle yazmamı rica etti....Toska'ya önümüzdeki aylar içinde oynuyoruz ve siz tercüme ettiğiniz bu eserin ilk temsil gecesi tiyatroda olabilirsiniz....''
''12.1.1941-Bu akşam Ankaraya gidiyorum.İnşallah bu yakınlarda kurtulursunuz.Ankarada görüşürüz.Dayınız dedilerki:bu defa ümit pek çok....
son posta gazetesinin bir başlığı vardır:İster inan ister inanma...

Halamdan hala para gelmedi.Ben nasılsa burada borç harç yuvarlanıp gidiyorum.Fakat sana borcumu gönderemediğim için orada sıkıntı çekmeye başladığını düşünerek tasavvur edemiyeceğin kadar üzülüyorum.Eskiden bir pirayeyi düşünürdüm.
Şimdi derdim ikileşti.Mamafih öyle sanıyorum ki dört beş güne kadar imdadına yetişirim...Canım kardeşim Kemalciğim...Birisinden bir yerlerden borç et...Gıdanıda kesme....Nasıl olsa ödersin.
Tüylü,hatta tüysüz havlu gönderebilmem için benim tüylenmem lazım.Böyle tüysüz bir haldeyken havlu tedariki kabil değil....ama ilk fırsatta havluları derhal gönderirim...sana ve bildiklere bir iki çoban sakızı çam armağanı Bursa hapishanesi mamulatı aldım...Daha doğrusu ağızlık...Seninkisi hançer biçiminde ama daha doğrusu daha doğrusu bunların da siparişleri verildi,hazır,yalnız ödeme emrini bekliyorlar.Daha doğrusu seninkiler urada gözümün önünde duruyor.Kemal'inin,senin adaşın,sandığından çıktı,derhal sana münasip gördüm ve aldım.Ötekilerde hazır olunca hep bir arada yollıyacağım.
Halide Edip hakkında yazdıklarımla hemfikir değilmisin ki,yahut üzerinde fikir beyanına lüzum olmayacak kadar sudan ve beylikmi buldunki bu husuta mektubunda hiç bir şey yazmıyorsun.Mamafi bu bahside fazla uzatmaya değmez...
Pirayeden mektup alıyorum.Çankırıdayken daha sık alırdım.Sinirleri yine bozuk.Hakkı da var.Hep seni sorar...üzülür...''Bursa'ya ne diye geldin''der...''oğlan orada ne halt eder şimdi''der..Velhasıl der efendim der...Ferit beyimizden opera tercümesinin parası gelsinki kızcağız kalkıp kalkıp buraya beni görmeye gelebilsin.Tencereyi aldığım.İstanbulun burnu dibine geldiğim halde iyi olmuş...siz orada tedarik etmişsinizdir.Fakat ben burada tenceresiz kalacaktım...Kemalinin...senin adaşının tenceresi var ama tencere değil kuşhane imiş.Şaka ediyorumkeşke tencereyi size bıraksaydım.Bilmem neden bilmem bir mal sahipliğim tuttuydu galiba.Mamafi bu huy herhalde senden bana geçmedi...Sende bu huyun zerresi yoktur.Bende de pek yoktur sanıyorum.Muvakkaten böyle bir huyu bana geçiren kim oldu dersin?Üzüm üzüme baka baka kararırmış...Her ne hal ise...Mal canın yongası derler,benim yongam değildir bilirsin.Ama sen tenceresiz kaldın.Ben pekala burada Kemalinin,senin adaşının tenceresini kullanabilirmişim.
Senin adaş uzun uzun yazıyor.Zarfı şişirmemek ve ona on onbeş günde bir yazmak sırası geldiği için sırasının keyfini doya doya çıkarmasına mani olmamak için kısa kısa kesiyorum...yine görüşürüz...benim bir eski şiirim vardır.

Yine görüşürüz,dostlarım benim,yine görüşürüz
Beraber güneşe güler
Beraber döğüşürüz.
Falan filan diye bir yerleri vardır.Aklıma o geldi şimdi...Ha,birde Moris Şovalyenin bir şarkısı vardır:
Allahısmarladık.hayır yine görüşelim!
Adyö,no,orvar...
der...bunlar da nereden aklıma geldi,aksiliğe bak.Bu seferde boyuna yazmak istiyorum.Hasretle gözlerinden öperim kardeşim.Soranlara selam.

Hamiş:
Sana bugünkü postayla iki roman gönderiyorum.Okuyunca Pirayenin adresine iade et.Hikmettede bir roman kalmış olacak,o da onu bunlarla beraber sana versin.Sen hepsini okuyunca İstanbula gönder.Sinopa mektup yolladım.Ama sen yinede her seferinde sanki ben yanındaymışım gibi benden selam değil,beni yaz.

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 12:53
Kemal,
Seninle hikmet'e bir,sana iki,olmak üzere iki mektup yolladım.Bu üçüncüsü.Alıp almadığını ve bursada baharın gelişini görerek,uyanan tabiat karşısındaki-yukarıya münderiç-yazı hakkındaki fikirlerini yaz.Sana beş lira ve gazeteler yolladım.Bir iki güne kadar ikibuçuk lira daha gönderebileceğimi sanıyorum.Bu hususlarda da malumat ver.Şimdilik yeni bir haber yok.Bekliyoruz.El intizareşeddü minnenar.Bak yine farkında olmadan yeni harflere dökmüşüm işi.Müdür bey ve sen kusura bakmayın.Hasretle gözlerinden öperim.Kabahat-mektubun kısa oluşundaki kusur-bir değil birçok,evvela şiir,sonra dalgınlıkla yeni harflere müraacat edişim.Ne yapayım alışmış kudurmuştan beter...
Haydi hoşçakal.Her şeye rağmen hak ve adalet yerini bulur.Kavuşuruz...
kardeşin.
Kemal,Tam bu mektubu verirken mektubun geldi.Sevindim.Çok meraktaydım.Bir sual:Hikmet'ten mektup yok.Halbuki ona da yazmıştım.Sebeb?Her ne hal ise...Küçük haberler:Bitlendim.Yeni bir şiire başlamak üzereyim...şu yukarı sana yazdığımı okudum,beğenmedim.Yenisi bundan iyi ve başka keyfiyette olacak.Pirayeden mektup aldım.Senin mektuplarında ona dair yazdıklarını kopya edip kendisine göndermiştim.Cevabını aynen naklediyorum.
''Kemal'e selamlar yaz.Beni gözünde büyütmesin.Sonra sukutu hayale uğrar.Ben basit,kendi halinde bir kadınım.İyi kalpliyim.Namusluyum.İşte o kadar...''
Hikmet'in nakil işinden ne haber?Senin çalışman beni tasavvurun haricinde sevindirdi.Çok yaşa Kemalciğim.

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 12:54
Kemal'ciğim,
Dün perşembeydi.Mektubunu yazdım.Tam o sırada mektubun geldi.Bir gün geciktirerek yenisini yazıyorum.Evvela bir şey soracağım.Hikmet'e yazdığım son mektuba cevap vermedi.Bunun sebebini bundan evvelki mektupta da sana sormuştum.Malum ya ben bu noktaları''i lerin üzarine koymaya meraklı bir adamımdır.Bu merakında yenimi çıktı?diyeceksin.Eskidir amma''i''lerin büyüklüğü ve küçüklüğüne göre noktalarında hacmi tayin edeceğinden ve şimdiye kadar nadiren büyük noktaları büyük''i''lere koymak nasip olduğundan pek gözüne batmamıştır..Her ne hal ise.Hikmet'in mektupları kesmesindeki sebebi bana anlatmaya çalış.Sonra onun nakil işi ne oldu?Ondan haber ver.Bu iki sualin cevabını mutlaka isterim ihmal etme....
Çalışmanın hesabını verirken nasıl neşeli bir halin var.Gözlerim yaşardı.Mağrur oldum.Senin büyük mikyasta yazıcı olacağından o kadar emindim ki artık dünyanın en güzel ve her şeye rağmen yaşamının mükemmel olduğuna bir kere daha iman getirdim.Seni müthiş göresim gelmiştir.39 yıl demeyeyim,fakat en aşağı 15 yılkafası kafama yüzde yüz uygun ve meşrebi meşrebime muvafık fazlaca kalleş olmayan,görüyorsun yayüzde yüz kalleş olmayan demiyorum,normal,mümkün mertebe bugün kabil olabildiği kadar normal,benim kendimde gördüğüm kötü bayağılıklar derecesinde bayağı velhasıl melayike değil kendim kadar iyi,kendim kadar fena olan,bir arkadaş aradım.Rastladığımı sandım.Kimi benden fena çıktı ve bu hususi münasebette ölçü kendi fenalıklarımın hududu olduğu için kazıklandığımı vehmettim.Kimisi,düşman oldu,hususi münasebetlerde değil,büyük mikyasta velhasıl çok kere kendimi mağdur görmek komikliğine kadar düşerek belkide yeni çağlarda yeni bir muhtevayla ortaya çıkacak arkadaş denen nesneyi inatla aradım.Bilirsin ki bir tane buldum.Karım Pirayemdir.Kırmızı saçlı bacımız ablamızdır.Bir taneside sensin galiba Kemal.Hem sana arkadaşım derken bana ağbi demen tahmin edemiyeceğin kadar hoşuma gidiyor,içimi açıyor,ferahlıyorum,gurulanıyorum.Raşit Kemalinin yeni adam mecmuaları var.Geçen gün karıştırırken portreler sutununda-o zamanların ölmüş olan mizah hikayecisi İlya İlf hakkında Hasan Ali ediz imzasını taşıyan ve mesul neşriyattan parçalar iktibas eden bir yazıya rastladım.Bazı satırlarını aynen alıyorum.
''İlya İlf her şeyden önce namuslu ve prensip sahibi bir insandı.Yalanı hiç sevmezdi.Doğruluk onun başlıca yol göstericisiydi.Doğru ve hak bildiği fikirlerini söylemekten onu hiç bir kuvvet men edemezdi.İlya İlfi yi iyi bir arkadaştı.Ondan yardım isteyen herkese yardım ederdi.Sözünde durmasını çok severdi.Vaat ettiğini mutlak yapardı.Çok çalışırdı...''
İlya ilf in ahlakına dair yazılan bu yazılar bize ne mükemmel bir yarının insanını anlatıyor.İlya İlf ile ne rahat arkadaş olabilir insan.Sen de ben de İlya değiliz.Fakat çok şükür ki İlya İlf in ahlakını anlıyoruz.
Ve bu meziyetlerin bir çoğuna,bizde olmadığı halde,olmadığı için de küçük burjuva karakterleri filan deyip mürtecicesine damga vurmuyoruz.Sözünde durmak,yardım isteyen arkadaşa yardım etmek yani kıskanmamak,doğru ve hak bildiği şeyi söylemekten çekinmemek,namuslu ve pransip sahibi insan olmak...bizde biraz daha,biraz daha öyle olmaya çalışalım kardeşim...Ben kendimde de,sende de bu kabiliyeti görüyorum.Çünkü kötü taraflarımızı kendi ağzımızla itiraftan ve bunları düzeltmek için en başta kendimiz amansız bir düşman olarak mücadele etmekten korkmayacak kadar -senin çok sevdiğin bir tabirle-cesuruz.Canım kardeşim Kemalciğim.Seni müthiç göresim gelmiştir.
Benim şiir hakkında yazdıklarını okudum.Şiiri heyeti umumiyetiyle beğenmiş olmana sevindim.Çünkü ben hala onu beğenmiyorum.Teknik husutaki mütaalalarına gelince:''çalkalanmak''yerine ''kımıldanmak''yani ''kımıldanan su''demek daha doğru olacak.Sonra birinci kısımdaki taktir tehirleri yapacağım.Bir müddet sonra bir mukayese ederiz.En iyi şekil hangisi ise onda karar kılarız.Mamafih şimdiden senin söylediğin varyasyon daha güzel geliyor bana...Kış unsuru hakkında seninle aynı fikirde değilim.Bence şiirin içinde bahara yakın mevsim,doğum arefesi mühim unsurdur.Belki bu taraf lazım geldiği kadar kuvvetle verilmemiş.Buna diyeceğim yok.Şiirin kuruluş itibariyle Çankırıda yazdığım gece yazısına benzediği gayet yerinde bir ihtar.Bunun esasen farkındayım.Fakat bir taraftan da bu kuruluşu inkişaf ettirmek,bir koldan da bu istikamette yürümek istiyorum.Yalnız bu hususiyet o kadar bariz ki temelde,fonda bırakılması güç oluyor.Diğer husularda hele gece manzaraları hakkındaki görüşlerin doğru.Sonra en sade tarifiyle,manzara çizip onlara dayanarak intibaları vermek elbette ki bir kısırdır,tek cephelidir.Bu husuta hatta seninle bir gün münakaşa yaptığımızı,bangır bangır bağırdığımızı zevkle hatırlıyorum.O zaman aklıma gelen ve bu işte asıl zorluğu teşkül edeceğini söylediğim husulara bugün senin de temas etmekliğin ne yalan söyliyeyim''bunu ben önce düşünmüştüm''kabilinden bir küçüklükle bir bayağılıkla beni mağrur etti.
''Hayız zamanların kokusu''şöyle oldu:''Dişi bir ten kokusu''yani:
''Buna rağmen havada
dişi bir ten kokusu
ve yüklü bir yumurtalığın sıcaklığı''
........sonra
''paylaşmak allahlığı''
mısrasını attım.''Aydınlıktılar''ı ''aydınlıktı''yapacağım...Velhasıl bu şiir hakkında da bundan fazla konuşmaya değmez.
Anatol Frans'ın penguenler adası isimli romanını bir kere daha okuyorum.Bu roman hakkındaki düşüncelerimi romanı sana gönderdiğim vakit yazarım.Fakat bir pasajında resimde,dolayısıyla,umumiyetle sanatta akspresyonizm ve hatta empresyonizim hakkında mütalalar var ki çok doğru sözlere tesadüf ediliyor.Eksprezyonizm,primitivizim filan gibi cereyanların temellerindeki idealist,papazcasına dünya telakkilerini güzel anlatıyor.Hacimden,kitleden,röliyeften,ebattan kaçan bu cereyanların bu sanat telakkilerinin,içtimaiş köklerini değilse de,bu köklere dayanan felsefi temellerini mükemmel anlatıyor.
Ha,birde Halide Edip in bu cereyanlar hakkında şöyle bir yazısına rastaladım.Fikir dermeyen etmeksizin kürüyozite kabilinden aynen yazıyorum:
''eski ,yeni,ne isim alırsa alsın sanattaki ifadesi mutlak üç şekilden birini alıyor:
1-Yunanizm,yani ifade edilen mana ve fikirle taknik arasında tam bir ahenk ve ölçü olan sanat.Buna sanatın merkez noktası diyebiliriz.Her meslek bu noktadan sağa veya sola atılan bir hamledir.Hürriyet ve manaya doğru giden tarafa empersyonizim.şekil ve intibaa doğru giden tarafa kübizm demek kabildir.
2-Merkezden fazla uzaklaşan yani mana ile ifadesi arasındaki ölçüyü bozan herhangi sanat mesleği er geç tereddi ediyor.Bir tarafı anarşiye,öbür tarafı cansız bir şekilciliğe varıyor.Demek ki sanatkar için gözetilicek şey evvela:deruni hürriyeti muhafaza etmek,sonra düşünce ve his ifade ederken şekli,ölçüyü,uslubu aynı ciddiyetle ve ehemmiyetle telakki etmek kendisine uyan bir kalıp bulmaktır.''
Piarayeden bugün mektup aldım.Pazartesi yahut salıya gelecek.Sana resimlerimizi göndeririz.Sorup sual eden olursa selam.Çünkü son mektuplarında selam sabah yok kimseden.Mamafih yine bizden selam...yayalar köylü İbrahim efendi burada,çok çok selam eder.Emin bey,Ertuğrul bey,Dimitri selam ederler.Müdür beye selam ederim.Benim bu kargacık burgacık yazılarım içinden nasıl çıkacak!Allah yardımcısı olsun.Seni hasretle kucaklarım kardeşim.

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 12:56
Kemal'ciğim,
Mektup biraz gecikti.Sebebleri çok.Evvela Piraye gelsin de havadis vardır onuda yazarım diye bekledim.Piraye gecikti.Araya pazar girdi.Piraye geldi.Sana çok çok selamları var.''Ayrıca ben oğlana mektup yazacağım'' dedi.Bekledim mektubu getirsin de onu da göndereyim diye.Halbuki o sana ayrıca,ayrı zarf içinde yazacakmış.Velhasıl olan benim mektuba oldu.Gecikti.Afedersin.
Mektubunu aldım.Üzüldüm.Üzüldüğüne üzüldüm.En münasebetsiz hatta muzır insanlarla dahi münasebetinde emniyetli bir rahatlığa kavuşmak merhalesi vardır.Bunu benim söylediğime hayret etme,bütün harici tezahürlere rağmen ben zaman zaman muayyen insanlar için,belki uzun bir didişmeden sonra böyle emniyetli,unutkan bir rahatlığakavuşurum.Senin için de temennim budur.Sonra be birader,Hikmet'in buraya nakli işiyle alakamın romantik tarafı yok,bilakis gayet realistim...Lütfen bu husuta buraya gelmesi işi ne oldu,ne olacak,malumatın varsa bana açıkça bildir.Bu bahis de bu kadar.
Senin anlattığın manada romantizm elbette sakattır.Çok yerinde tenkitler yapmışsın.Fakat nasıl diyeyim,fertleri ve hadiseleri yerinde ve icabında bütün zaaflarıyla,kahramanlaştırmak-realizm için bazen lazımdır.Yapıcı aktif,müesir realist edebiyatta bu tesir vasıtasını ihmal etmemek lazım.Edebiyatta yeni ve bizim realizmin bir taraftan da bugün bir kahramanlar ve kahramanlık şarkısı söylemesi ve kahramanlarıyla,kahramanlıklarıyla,biraz mübağalandırılmış,dozunda şişirilmiş kahraman ve kahramanlıklarıyla müessiriyet rolünü daha müessir ve kolay ve rahat oynayabilmesi mümkündür.Bu kahraman ister fert,ister kitle olsun.Edebiyatta,sırf edebiyatta,güzel sanatardaki romantizmin bir tarafını ihmal etmemeiliyiz.Aynı şeyi lirizm için de söyleyebilirim.Lirizim topyekün inkar,realitedeki bir vakayı inkar demek olur ki bunun realizm ile alakası yoktur.Lirizm dozunda,ayarında realist bir sanat için,herşeyden evvel realite üzerinde bilmukabele müessir olmak isteyen faal bir sanat için bu müesseriyeti daha kuvvetli kılan bir unsurdur.Hülasa edersek:Kahraman kahramanlık cephesiyle-senin mektubundaki bahisle ve ima ile alakası yok-romantik cereyandan ve amiyane tabiriyle kalbe dokunan cephesiyle lirizimden unsurlar almak.-Esasen bugün her ikiside realitede mevcut olduğundan-tesirci bir realist sanatı daha tam ve kamil ve faal yapar.Aynı şeyi hatta entrik,grift mevzu,hikaye nakletmek bahisleri için de söylemek mümkündür.Balzak hikaye anlatır,polisiye entrikler kurar,alakamızı ve üzerimizdeki müessirliğini bu vasıtalarla da bir kat daha artırır.Aynı hadiseyi şolohof da dahi görürüz.Yani yıkıcı ve yapıcı,hedefçi realizmin okuyuucu üzerinde bütün tesir vasıtalarını kullanması lazımdır kanaatindeyim...bu bahis de bu kadar.
Büyük şiirimize başlamak üzereyim.Ara yerde bir küçük şiir yazdım.Üzerimde amil olan hadise bizim çok şükür muharebeye girmemiş olmamızın verdiği inşirahtır.Harbe girmeyen bir Türkiyenin bahtiyarlığını duyarak yazdığım bu şiire yemiş bahçesi ismini verdim.Aynen aşağıya naklediyorum.
YEMİŞ BAHÇESİNDE
Mürdüm eriği
çiçek açmıştır
-ilkönce zerdali çiçek açar
mürdüm en sonra-

sevgilim
çimenin üzerine
diz üstü aturalım
karşı be karşı...

hava lezzetli ve aydınlık
-fakat ısınmadı daha-
çağlanın kabuğu
yemyeşil tüylüdür
henüz yumuşacık...


Bahtiyarız
yaşayabildiğimiz için...

Herhalde çoktan öldürülmiştük
Sen Londrada,Berlinde olsaydın,
Ben Tobrukta olsaydım-bir ingiliz şilebinde yahut-

Sevgilim
ellerini koy dizlerine
-bileklerin kalın ve beyaz-
sol avucunu çevir.
Gün ışığı avucunun içindedir
kayısı gibi...

Dün geceki taaruzda ölenlerin
yüz kadarı beş yaşından aşağı
yirmidördü emzikte..

sevgilim
nar tanesinin rengine bayılırım,
-nar tanesi nur tanesi-
kavunda ıtırı severim
mayhoşluğu erikte...

Yağmurlu bir gün
yemişlerden ve senden uzak
-daha bir tek ağaç bahar açmadı
kar yağması ihtimali bile var-
Bursa cezaevinde
inadına yazıyorum bunları;
Onlar böyle kolay
-hatta bazıları büyük bir marifetmiş gibi mağrur-
öldürülmeğe
razı oldukları için;
-bu nedendir
malumum iken-


Görüyorsun ya,gürültü patırtı içinde dünya yanarken,bir Türk şair olup böyle rahat yazmak ne zevkli şey.Haydi Allah rahatlık versin Kemalciğim.Sorup soran,selam eden yok,anlaşılan senin selamın yeter bana.
Kardeşin.

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 12:58
Kemal'ciğim,
Postayı yine yoluna koydum.İnşallah bir daha aksamaz.Bugün banyoya gittim.Yıkandım.Rahatladım.O kadar rahatım ki sana bu mektubu yazarken adata utanıyorum.Çünkü bu rahatlığın içinde adeta gevşemiş,ılık su ile yumuşamış,yolda güneşle ısınmış-burada üç gündür havalar yaz gibi-beden,et ve kemik rahatlığı var.''Bunda utanacak ne var?''Diyeceksin...Çok şey var ya,mesela sen bu kadar rahat değilsindir.Yani bana utanç veren bu rahatlığın fazla miktarda hodbin ve şahsi oluşudur.
Pirayeye senin romantizm hakkındaki mütaalalarla dolu son mektubunu okudum.Dehşetli üzüldü.''oğlancağazım sıkıntıda''dedi.Romantizm meselesiyle bana yaptığın hücumlara hak verdi.''Ben sana bunları hep söylerdim zaten''dedi.Velhasıl sırf ikinci bakımdan romantizmin sahasını kullanarak yürüttüğün kanaatlerde hem seni çok yalnız kalmış görerek bana hiddetlendi,hem de senin benim için onun dediklerine gelmiş olduğundan dolayı galiba sana kızdı.Baktım ki sinirlendi,eline bundan evvelki mektubunu verdim.Kocaman gözbebekleri yumuşayarak okudu.''Güzel yazıyor hınzır oğlan''diyerek gülümsedi.Velhasıl bu meselede bu suretle kapanmış oldu.
Kemal,gözüme ara sıra,sağlı sollu şairlerin yazıları çarpıyor.Tasavvur edeceğini tahmin ettiğim bir dikkatle,ümitle,hatta biraz da mağrur bir şefkatle okuyorum.Ve beğenmiyorum.Çok kötü yazıyorlar Kemalciğim...Çünkü evvela samimi değiller,samimi olabilmek çok güç biliyorum.Fakat hiç olmazsa gençliğin,acemiliğin verdiği bir çocuk samimiyeti vardir.Bunlar da o da yok.Hepsi kırım kırım kırıtıyorlar,poz alıyo,müteşair,şairane,ukala keratalar.İçlerinde bir tane Sefer Aytekin var,fena değil...Amma korkuyorum ki o da şairane,münevver,ukalalığına başlıyacak.Bu şairanelik yalnız fecri ati,edebiyatı cedide,hececiler uslubunda olmaz ve sadece bunun unsuru lirizmi sulandırmakla yapılmaz,bu bir küçük burjuva münevverliği hastalığıdır ki en olmaz sanıla temayüllerde,en sağlam ideolojiyi benimseyişlerinde dahi eski manasıyla en şairaneliğe gayri müsait tarz ve kelimelerle kendini gösterir...diğer taraftan en geri,en hart zort eden politika nutuklarında bile bu şairaneliğe rastlanır.Mossolini,şairane bir heriftir.nutukları en bayağı cinsten şairanedir.''Yunanistan'ın ciğerini sökeceğiz''derken şairanelik aşağılılığının en bariz misallerinden birini verir.Demek istediğim şairaneliğin kelimeleşmiş ifadeleri sade mavi ufuklar,pembe bulutlar filan değildir.''Vesikali yarim''de şairanedir.Behçet Kemal de şairane.İ.Dinamo isimli genç şairde şairane...Tabir caizse realist lirizm ile şairanelik arasındaki hududu,kelimelerin,imajların,hatta söylenen fikirlerin cinsiyle değil,evvela sosyalman şairin işgal ettiği mevkii ile benimsediği en sağlam ideolojiyi dahi kitabilikten çıkarıp hazmetmiş,adeta insiyaki hale getirebilmiş olmasının derecesiyle,bunun için pratikteki aksiyonuyla,sonra da en sade manasıyla şair olup olmamasıyla ayırmak mümkün.Şimdi yeniden göz atıyorum da,beni bir yana bırak,bu şairanelik bende de bir hayli varmış,hemen olmaz sanılan en kabadayı sanılan şiirlerimde en kalın kalın haykıran mısralarımda,dedim ya,beni bir yana bırak,fakat Pasternak'ta da,Moyakofski'de de şairanelik bol bol mevcut.Hemde üzülerek söylüyorum bu üstadlarda benden fazla...Kemalciğim ben şairanelikten kurtulduğum gün,elbette kurtulacağım merak etme,tam şair olacağım ve güveniyorum kendime,hiç bir satır yazı neşretmemiş,fakat dehşetli şahaserler yazacağına emin bir şiir heveslisi delikanlı gibi samimiyetle güveniyorum kendime,hakikaten dehşetli şeyler yazabileceğim.Sana tavsiyem,yazılarını bir de bu bakımdan gözden geçir...bu şairanelik romantizm falan değildir.Zola naturalistti,fakat şairaneliği boldur.Balzakta'da hele Şolohof'ta şairaneliğin daniskası vardır.Yani bu şairanelik,klasiklerden yeni realistlere kadar her mektepta kendini gösterebilir bir hastalıktır.İstanbul külhanbeyleri şairanedir,daha doğrusu samimi olmayanları müthiş şairanedir.
Piraye geçen gün bana dediki''Nazım,insan senden çok şey öğrenir,ama sen bunu insana öyle öğretirsin ki senden öğrendiğinin farkına varmaz,bunları ben kendim buldum,zaten biliyordum zanneder''hakkımda söylenen bu söz üzerinde duracak değilim,belki karımın bir iltifatıdır.Fakat bu sözü,beni bir yana bırak,iyice düşünürsek iyi bir neticeye varırız zannediyorum...Aktif,tesirci,öğretici,yapıcı realizmde bu hususa dikkat etmek lazım.Okuyucu bir ruh mühendisi olan realis muharrir tarafından,ruhi istihsal seyrinde işleniyorsa yoğrulduğu ve şekil değiştirdiği zaman bu istihsalin hususiyeti dolayısıyla,bunun farkına varmazsa daha kolay mukavemetsiz işlenir...Görüyorsun ya Kemalciğim,ikidir bu nokta üzerinde ısrar ediyorum.Bence bugün yeni realist edebiyatın en ön planda göz önünde tutulması lazım gelen tarafı,tesirciliği,öğreticiliği,okuyucuya hayatla,pratikte daha müessir kılabilmek için ona yol göstericiliğidir...Bunu ise çok usta bir surette yapmak lazım.Aksi taktirde roman roman olmaz sadece panfile,yahut vaız ve nasihatlar olurki bundarda lazım olmakla beraber şiir,roman,hikaye nev'ine dahil değildir.Mevzuumuzun ise şiir,roman,hikayedir.Edebiyat bahsi bu kadar yetişir.
Sana beş lira gönderdim.İkibuçuk daha gönderebileceğimi zannediyorum.Mektubunda parayı aldığını bana bildirmeyi unutmazsın...Müdür beye selam.Sorup soranlar olursa selam.Emin Beyin,Ertuğrul Beyin,Yyalar köylü İbrahim Efendinin,Dimitrinin selamları.
Raşit Kemali sana hikayesini gönderecek ve ayrıca mektup yazacak.
Şimdilik tümen tümen selam ediyor.
Kardeşin.
Hamiş:
Sana bu mektubun içinde Piraye ile beraber Bursa cezaevi avlusunda çekitirdiğimiz bir fotoğrafı gönderiyorum.

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 13:00
Kemal'ciğim,
Çok şükür mektubun geldi.Az daha telgraf çekiyordum.Hastalandın diye düşündüm.Sinirlendim.Üzüldüm.Bilirsin ya,Çankırı'danda Pirayeden mektup gelmeyince ne hale girerdim.Bugün o haldeydim ve Pirayede:''Şimdi bana neden öyle ikide bir telgraf çekermişsin anlıyorum''dedi.Her ne hal ise fırtına geçti.Rahatım.
Sana arka arkaya beş ve ikibuçuk lira gönderdim.Alıp almadığını bildir.Gazateleride postaya verdim bugün.Mektupla birlikte eline ulaşırlar.Gelecek posta kitap da bulup gönderirim.Şeker,çikolata gönderemediğim öyle içime dokundu,öyle yüzüm kızardı,ilk imkanda,şu hafta içinde derhal yollarım.Sana gazetelerden birinin içinde bir ağızlık göndermiştim aldınmı?Eğer çıkma,hürriyete kavuşma işi daha uzayacaksa seni buraya aldırmak için bütün imkanları seferber edeceğim.Yol parasını buluruz.Üzülme.Orada daha fazla yalnız kalman manasız.Hele bir nisanın sonuna kadar bekleyelim.Ondan sonra ya dışarıda kavuşuruz ya içerde...Sen vardın Pirayeye hasrettim,Piraye var sana hasretim.Piraye mektubunu hazırladı.Yollayacak.Bugün onunla bol bol şiir okuduk..Senden bahsettik.Zaten her sefer yanımızdasın canım kardeşim.
Şiirim hakkında yaptığın tenkitler doğru.''Kayısı gibi''lüzumsuz herhalde.Yemyeşil de öyle.''Çimenin üzerine''diye başlayan kısımdaki şark minyatür resminin anlaşılmamasına bayağı çocuk gibi sevindim.Çünkü bunu yazarken Emin bey yanımdaydı.''Bir minyatür resmi gibi oturalım sevgili ile istiyorum''dedim.o bundan pek bir şey anlamadıamma nazikane gülümsedi.Mamafi bunun senin tarafından anlaşılması henüz benim bunda muavaffak olup olmadığıma delil değildir.Senin şiir denen şeyi çok iyi gördüğüne,ona elle dokunacak kadar yontulmuş olmana alamettir.Gel gelelim şairanelik bahsine.Bu tabirle neyi kastettiğimi anlatmıştım.Şimdi bir sual soruyorsun,bundan sonra da istifade edilmeyecekmi?Bence aktif,terbiyeci,tesirci,realist edebiyatta bu unsurdan istifaede edilemez.Çünkü,evvela-tabir caizse-''gayri edebidir''saniyen demogojiktir,pratiktede faal realist edebiyatın sanat çerçevesi içinde kaldığı müddetçe demogojiden sakınması lazımdır kanaatindeyim.Demogoji bazen müüssir ve hatta lüzumlu bir silah olabilir,kullanılması lazım gelen yerler ve şartlar vardır ve buralarda kullanılmaması belki hata ve sekterlik olur.Fakat bu silahın tesiri muvakkattir,geçicidir,halbuki realist edebiyatın terbiyeci rolü devamlı,gitgide artan,derinleşen,anlatarak,izah ederek inandıran ve partikte bu suretle müassir olan bir roldür.Kısaca demek istiyorum ki realist edebiyatın benim anladığım manada bir ajitasyon vasıtası değildir.Fakat hatta ajitasyon da terbiyeci,müessir bir rol oynar.Doğru.Ama o başka edebiyat unsurlarıyla yapılır.
Geçen gün senin adaşınla konuşuyorduk.Güzel olacağını zannettiğim bir uzun hikaye yazıyor.Hikaye,roman,büyük hikaye neviilerinin arasındaki farkı sordu.Düşündüm.Galiba sende bir mektubunda''benim sağır dere yüz sayfayı geçti,galiba roman olacak,roman,hikaye arasındaki fark sayfa adeti farkımı bilemem?''diyordun.Bu husus şöyle bir hamlede dağınık olarak düşündüklerimi sana yazayım.Nasıl seninle konuşurken sadece aklı muhakememi yüksek sesle yaparsam öyle yazıyorum.Bana öyle geliyorki hikaye ile roman arasındaki fark kemiyette değil keyfiyettedir.Hatta değil yalnız büyük,küçük hikaye ve roman,bunlarla şiir arasındaki esas fark da böyle.Zaten şiir ile diğer edebiyat neviileri arasındaki farkı böyle görmeye başladığım için herşeyden evvel bence bir kemiyet meselesi olan lisan meselesindeki ayrılığı kaldırmaya çalışıyorum.Şimdiye kadar ana hattında ayrı bir şiir lisanı-şiir hangi mektebe mensup olursa olsun esası değişmez-ve ayrı bir nesir lisanı varmış.Hele türkçenin cümle kuruluşu huususiyetleri dolayısıyla fiilleri başa aldınmı, ortaya aldınmı şiir lisanı oluverirmiş.Nesir lisanının konuşma dilinden tut da ilim kitaplarındaki cümle turnürlerine kadar hudutsuz ifade imkanları olduğu halde şiir lisanı muaayyen turnürlerin kalıbı içinde sıkışıp kalmış.Binaenaleyh şiir lisanına evvela nesir dili kadar geniş imkanlar vermek ve şiir lisanı nesir lisanı diye mevcut ikiliği kaldırmak lazım.-Bu bir şekil meselesi...şekil tayin eden muhtevadır,fakat muhteva tarafından tayin olunan şekillerin nasıl diyalektikman muhteva üzerinde müeesir oldukları ve kemiyete de olsa değişen muhteva üzerinde nasıl bir muhafazakar,mürteci rol oynadıkları malum.-Binaenaleyh şiir lisanıyla,nesir lisanı arasındaki farkı gözetmezsek şiirle roman,hikaye arasındaki fark nerededir,bunu bir misalle anlatayım:bir manzaranın resmini kara kalemle,sulu boya ile,yağlı boya ile,fotoğrafla,gravürle almak kabil.Bütün bu resim neviilerini yapan realist ressam realiteyi aynı ebatta,aynı hacimde,aynı tablo cesamatinde aksettirebilir.Fakat yaptığı eserlerden bir yağlı boya,diğeri sulu boya,üçüncüsü kara kalem,ilah olur.Binaenaleyh edebiyata gelelim.Roman da üçyüz sayfa olabilir.Hikaye de üçyüz sayfa olabilir.Fark sayfalarda değil.Ama diyeceksinki roman iki sayfa olmaz,buna mukabil hikaye bir tek hatta yarım sayfa da olabilir.Doğru.Bu hattı asgari meselesi resimde de vardı.Kurşun kalemle yapılan bir manzara resmini bir iki santimetre murabbaına sığdırmak mümkündür.Buna mukabil yağlı boyayıda minyatür usukü ile çalışan aynı manzarayı yarım santimetre murabbaına sığdıramazsın.Fotoğrafa gelince o aynı manzarayı yarım santimetre murabbaına da sokabilir...Yani bu asgari hatlar,dikkat et azami hatlar değil.sırf neviilerin icrasındaki teknik hususiyetlerden gelir ve pratikte nadirattandır.Bir satırlık bir hikaye de olamaz sanıyorum.Olsa da,hatta yarım sayfalık bir marifet diye bakılır ki resim için de bu bir marifettir.Yani ana hattında edebiyat neviileri arasındaki fark bence sayfa sayısından gelmiyor.Şimdi hatırlıyorum da,roman diye okuduğum,hemde beğenerek,halada beğeniyorum,200,300 hatta 400 sayfalık eserler hakikatte hikaye imişler ve hikaye diye okuduğum 100,150 sayfalık hatta 75,50 sayfalık eserler hakikatte romanlarmış.O halde romanla hikaye arasındaki fark ne?Bna öyle geliyor ki bu farkı mesela,kara kalemle,yağlı boyayla,sulu boya ilah arasındaki farka benzer.Ayrılıklarda aramak lazım.Bu farklar bence nelerdir?Gelecek mektubumda yazarım.Bu usulüde sen çıkardın...fena usul değil tefrika gibi oluyor.
Oradaki bildiklere ayrı ayrı selam ederim.Çankırıyı göresim geldi Kemal.Ben bozkırı bu yumuşak Bursa manzaralarından daha çok seviyorum.Bozkır beni ciddi yaptı,içimi ağır başlı yaptı.Müdür beyehürmetler...
Hasret mektubunu beklerim Kemalciğim.

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 13:01
Kemal'ciğim,23.2.941 tarihli mektubunu bugün aldım.Derhal cevap yazıyorum.Arada cevapsız kalan benim ve Raşit Kemalinin bir mektubuyla Yine Raşit Kemalinin bir hikayesi var.Herhalde onlarıda çoktan almışsındır.Pirayenin mektubunuda almış olacağını zannediyorum.
Geçen mektubumda,roman,hikaye,büyük hikaye,şiir filan gibi neviiler arsındaki farklara dair aklıma gelenleri yazmış,sonunu getirememiştim.Devam ediyorum:resimde kara kalem ile yağlı ve suluboya ve sair çeşitlerin arasındaki farkı ebat ve mevzu yaratmıyor.Aynı ebatta,aynı mevzuu muhtelif resim çeşitleriyle işlemek kabil.Farkı her çeşidin o mevzuu verirken kullandığı teknik,renk,renk pırıltısı ve saire tayin ediyor.Mesela:bir manzara resmi kara kalemle yapılırken renk yalnız siyah ve beyaz tonların imtizacıdır,bu iki zıt rengin vahdetidir.Bundan dolayı bu teknik o manzarada bilhassa bu unsurları birinci plana alıyor.Yağlıboyada renkler daha çok,suluboyada aynı renk bolluğu var fakat yağlıboya gibi ağır değil hafif ve saire...şimdi bu misali edebiyata getirirsek bana öyle geliyor ki aynı mevzuu romanda birçok kalın hatların kuvvetle inkişafı ve mimarisi demektir.Halbuki hikayede bir tek kalın hat etrafında ince çizgilerin sarmaş dolaş olmaları var.Bundan dolayı mesela sayfa çokluğunda değil,tek kalın hattın mimarisiyle kurulan mevzu-ince çizgiler yukarıda söylediğim gibi mevcut olabilir-kaç sayfada işlenirse işlensin hikayedir.Buna mukabil bir çok kalın hatların-incelerde yine olabilir-mimarisi ile kurulan aynı mevzu aynı sayfa içinde de olsa-bu sayfa miktarının bir asgari hattı vardır elbette-romandır.Burada bir nokta var.Birçok hikayelerin aynı mevzu etrafında toplanmış olsada bir araya gelmeleri roman olmaz.Romandaki kalın hatların ana vakaların çokluğu basit bir cem ameliyesi neticesi değildir.Roman ayrı keyfiyette bir vahdettir.Bu ölçüye göre-tabi şimdi şöyle üstün körü tesbite çalışacağım-mikyasa göre Reşat Nurinin çalıkuşusu bir büyük hikayedir.Kızılcık dallarıda keza.Halbuki Şolohofun mesela sakin don kitabı bütün ciltleriyle romandır.Yalnız birinci ciltten itibaren kalsaydı-cilt bölümü biraz daha teknik bir bölüm olduğuna göre-büyük hikaye olarak kalırdı.(halbuki bu birinci cilt üçyüz bu kadar sayfadır)
Gelelim realizmi tarif meselesine.Ben bu bahsi şöyle hülasa ediyorum:Edebiyatta modern realizm şuurlu olarak edebiyat sahasına diyalektik materyalizmin tatbikidir.Bu felsefi görüş romancı ile mevzu arasındaki münasebeti faal olarak kabul eder.Binaenaleyh sadece realitenin bir forografik görüşü,aksettirişi kafi gelmez.Romancının-bu felsefi görüşe nazaran-mevzuu üzerinde yani aksettirmek istediği realite üzerinde faal bir rolü vardır.Yine bu görüşe göre şuur.sadece mihaniki bir surette realiteyi aksettirmekle kalmaz onu işler,tahlil ve terkip eder,mimarisini,yapısını işler,ona azami santkarane bir şekil ve tertip vermeye çalışır.Bu bakımdan yeni adam mecmuasında çıkan hikayenin realist edebiyatla hiç bir alakası yoktur.Burada yine kısaca şairanelik bahsine temas edeyim.Bilmem hatırındamı ben bu bahsi kurcalarken bunun sebeblerinden biride samimi olmamaktır yazmıştım.Sen de samimiyet bahsine dokundun.Çok doğru.Samimi olan şeyin şairane olması kabil değildir.Halk şarkılarında lirizim vardır.Fakat bazı halk şarkıları samimiyetlerini kaybederler.Şairane olur.Ne yapalım.Sonra çok ustaca,kuyumcu hüneri ile yapılmış şairanelikler vardır.Bilhassa Divan Edebiyatında bunlar mahiranedir.Ama ne yapalımki şairanedir.Şairaniliğin mahirane olması onu bir marifet,bir nevi yüksek hokkabazlık derecesine çıkarırsada sanat sahasına sokamaz.Sanatta en büyük ustalık ustalığı belli etmemektedir.Bunun için ise bu ustalığı bir gaye olarak değil bir vasıta olarak kullanmak lazım gelir ki ancak bu suretle iptidailik ile alakası olmayan,sanatkarcasına samimiyete ulaşmak mümkündür.Çocuk gördüğü bir manzaranın resmini çarpuk çurpuk yaparken samimidir.Ama bu samimiyet o resmin bir sanat eseri olması için kafi değildir.Yine realizme gelelim.Diyalektik materyalist felsefeye göre maddi ve ruhi hadiseleri seyirlerinde görmek lazımdır.Realist edebiyatçı içinde aksettirdiği-sanatkarane inikas ettirdiği-mevzunun böyle bir akış halinde vermesi icab eder.Diyeceksin ki Balzak büyük realistti.Ama felsefede diyalektik materyalistçi değildi.Doğru.Velakin Balzakı realist yapan şey realiteye sadakatinden dolayı istemeyerek,farkında olmayarak diyalektik metodu kullanmasındandır.Çünkü onun romanlarında bir devrin Fransası,mazisi,hali,istikbal unsurları ile inikas eder.Halbuki natüralist Zolada bu yoktur.Realist balzak ile bu asrın yeni realist Kemal tahiri arasındaki fark birisinin farkında olmayarak yaptığı işi ötekisinin şuurla yapması lazım geldiğindendir.Bundan dolayıda madern realist romancının realizmi kralcı Balzakın realizminden ileri olacaktır.Bu Balzak misalini bugün bile bir çok ilim sahalarında görebiliriz.Bir çok biyoloji alimleri var ki ilmi araştırmalarında iyalektik materyalist metodu kullandıkları halde felsefelerinde idealist,mürtecidirler.Hatta ilmi araştırmalarından çıkardıkları neticeleri bile kendi mürteci felsefe kanaatlerine uygun bir delil olarak kullanmaya kalkarlar.Realizmi,yaptığım tarifine göre izaha devam edelim:yalektik için hakikatler mücerret değil,konkredir.realist edebiyatçı içinde mesela,şair için bu konkre hakikat meselesi realist şiirin esaslarından biri olmalıdır.Velhasıl,felsefedeki diyalektik materyalizmin edebiyata şuurlu,tatbiki yeni realizmi meydana getirir.Hatta bu bahsi ince eleyecek olursak usluba kadar bunun tesiri olur.Realist şiir,roman uslubu nasıl olmalıdır meselesi de yine yukarıda söylediğim felsefi görüş tarafından tayin edilir.Maalesef kısaca yazmaya mecbur olduğum bu bahside burada keselim.
Senin Göl İnsanları.''TAN''gazetesinde tefrika edilecek.Naci Sadullah Refik Halid,Ulunay bunun etrafında epeyce hazırlık yaptılar.Çok sevindim.Ama nasıl sevindim bilemezsin.Bugün Piraye ile beraberdik,gazetede senin göl insanları için yapılan reklamı okurken dünyaya bir çocuğumuz gelmiş gibi mağrur ve bahtiyardık.Bizi mağrur ve bahtiyar kılabildiğin için sana teşekkür ederiz kardeşim.Fizyolojik imtidadın ne olduğunu bilmiyorum.Çünkü çok sevdiğim iki çocuğum var ama bu fizyolojikman benim imtidadım değil.Sen bana fikri imtidadın zevkini verdin.Düşündüğüm,hazırladığım bir yığın sanat ruşeylerinin sende inkişafı benim ömrümü senin ömrünce uzatacak.Çok yüksek bir yere çıkıp haykırmak istiyorum.Şu göl insanları hikayelerini yazanı biliyormusunuz?O daha ne güzel ne güzel şeyler yazacaktır.ve hepsinin içinde,temelinde benim tohumlarım var.Fizyolojik babalıkta böyle bir şey olacak.Ve analara yavuları bundan dolayı zümrütü anka görünüyorlar galiba.Bu platonik bir muhabbet değil.Bu,neslin,nevin,soyun,muhafazası,idamesi,gal abesi kavgasının bir gayet reel bir ifadesi.Şimdi nail filan gibi,çoğu maalesef kof bir yığın insanla niçin uğraştığımı anlıyorum.Ve bu uğraşmaya neden dolayı devam etmeye mahkum bulunduğumu kavrıyorum.Bu genç kabiliyetleri keşfetmek,onlara yardım etmek gibi palavra hayırseverlik falan değil gibi hislerin neticesi değil.Bu nevimin,neslimin idamesi kavgası...''ölürsem gözüm arkada kalmayacak''derler.Bu sözde müthiş hayvani-kötü manada değil-bir insiyak gizlidir.Şimdi aynı insiyakla söylüyorum:''Gözüm arkada kalmayacak Kemal!''Amma çok çalış Kemal...daha çok,daha çok...
Raşit Kemalinin sana gönderdiği hikayeyi nasıl bulacaksın bilmem.Fakat şimdi yeni bir hikaye üzerinde çalışıyor.İyi olacak.Eğer şartlar vefa ederse,şartlar uygun düşerse senin peşinden onu salacağım dünya üzerine.Daha genç acemiliği var.Evvela bir lisan öğrenmesi lazım.Fransızcaya çalışıyor.Bir iki sene sonra şartlar vefa ederse bir hikayeci daha gelecek dünyaya...haydi hayırlısı...müdür beye selamlar.Gözlerinden öpreim senin.
Kardeşin

rebelious_dark
20-05-08, 14:07
emeğine sağlık cnm

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 14:50
Kemal'ciğim,
Senin sağırdere'nin ilk forması geldi.İkinciyi merakla,sabırsızlıkla bekliyorum.Ancak ikişer ikişer okuduktan sonra beyanı mütaalaya karar verdik.Yani bu kararı Piraye,ben,Kemal verdik.Hepimiz her iki formada bir fikrimizi sana yazacağız.Piraye dedi ki:''ben hala oğlana mektup yazamadım.Romanı hakkında ben söylerim sen yazarsın,mektup yerinede geçmiş olur''
Tan'da çıkan Göl İnsanları hızını aldı.Kitap halinde de basılacak herhalde ki sütunları böyle uzun dizmişler.Dehşetli seviniyorum.Senden o kadar defa dinlediğim adeta bir çok satırlarınıbaşlarken sonunu getirecek kadar hatırladığım ilk hikayeyi yine büyük bir lezzetle,iştah ile ve gurula okuyorum.
Hakkımızı isteriz.İlk büyük eserinden ve ilk alacağın para ile bana Pirayeye pekmezmi gönderirsin,bal mı gönderirsin ne göndereceksen gönder.Piraye balı ben pekmezi tercih ederim.
Sana burada çektirdiğim iki fotoğrafı bu mektupla gönderiyorum.Nasılda arslan gibi çıkmışım,görüyorsun ya...Yayalar köylü İbrahim efendi yere bakan yürek yakan,Emin Bey Çin padişahı,Raşit Kemali varmı bana yan bakan,Dimitri,Ertuğrul Beyin arkasında mütebessüm...Son yunan seferleri oğlanı bu hale soktu.
Bu mektubum peşinen söyliyeyim kısa olucak.İki fotoğraf görecek olan zarfa fazla kaatta girerse pul parası fazlalaşır...Banyo tedavisi bütçemizi bir hayli sarstığı için iktisada riayet eder oldum
Raşit Kemali çok selam eder ve mektubunun cevabını,hikayesinin tenkidini bekler.
Ben bugünlerde yine kendimi resme verdim.Sırf müstakbel''sergim''için-şaşma ben de bir sergi açıp şair ressamlara,ressam şair olarak rekabet edeceğim-iki portre ile iki manzara resmi hazırladımFakat yarından itibaren yine şiire başlıyorum.Büyük şiirin parçaları öylece durur galiba.Daha evvel sana bir iki küçük etüd daha yollıyacağım.
Yeni adliye vekili Hasan Bey acaba şu bizim teyzenin,münevver hanımın damadı olan eski adliye müsteşarı olan Hasan Beymi?Merak ettim.Öğreneceğim.Eğer bu Hasan bey,o Hasan bey ise herhalde akrabalık makrabalık diye iyiliği dokunur...
Senin buraya nakil işini burada konuştum.Bir ay kadar bekleyelim,belki de yirmi gün kadar.Sonra burada bir mahkum var Çankırıya nakledilmek istiyor.Onunla becayiş etmek kabilmiş.Yol parası sana ve ona ait olmak üzere.Bu husuta daha mufassal malumatı öteki mektubumda veririm.
Sinoptaki kardeşinden ne haber?Çocukların işi yine eskisi gibi yolunda gidiyormu?Onlara gelecek haftadan itibaren mektup yazabileceğim.
İşte sana noktali noktali bir mektup...
Seni dehşetli göresim geldi.Burnumda buram buram tütüyorsun.
Müdür beye ve sorup sual edenlere selamlar...
Kardeşin
Sana birde resim yaparken farkında olmaksızın alınmış bir fotoğrafımı gönderiyorum.Bu suretle üç adet fotoğraf almış oluyorsun.Hiç olmazsa sen de bir adet fotoğraf gönder.Şimdi mektubun ve hikayenin ikinci forması geldi.Haftaya uzun mektubumu bekle kardeşim.

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 14:52
Kemal'ciğim,
Seni bir hafta mektupsuz bıraktım.Hastalandım.Romanın hakkındaki görüşlerimi yazmak için bekledim.Tefrikaları önce piraye okudu.Velhasıl bir hafta alacağın var benden.Borcumu öderim.Uzun uzun edebiyat bahsine girişmeden ''fani gündelik''işleri temizleyelim.Beş lira yolladım.Aldınmı?Gazete ve mecmualar yolladım,geldimi?Senin buraya naklin(bu mesele fani değil benim için edebiyat kadar mühim)mümkün olacak ümidindeyim.Sevincindeyim.Fakat bir müddet daha intizar lazım...
Piraye sana yazacak ya,üç tefrikayı okuyup bana aynen dediki:''Çok meraklı,çok güzel,heyecanla okudum,bir çok şey öğrendim.Fakat Kemalin telaşlı bir hali vardır.O telaşlılık romanda da var.Şöyle sindire sindire,doyura doyura okutmuyor insana...Daha başka düşündüklerim de var.Onları da ona ben yazarım.''Pirayeye ne yazacağını sormadım.Kanaatleri üzerinde müessir olmamak için...fakat sana ne yazarsa yazsın,ilk intibaı müthişti.Hani sana Çinli bir ananın romanını tavsiye ederken nasıl heyecanlı ise öyle heyecanlı idi.Bunu bir müşahade olarak kaydediyorum.
benim kanaatlerime gelince:
1-Evvela bazı teferruat üzerinde durayım:
a)Hırsız İsmail ile Vahit ve Mustafanın ilk muhavereleri uzun.
b)Mustafanın Nailden yana çıkması Vahite ihaneti birden bire insanı şaşırtacak kadar ani.
c)Sahur davulunu kızların evinin önünde duyuyorlar,bir müddet sonra orman askerlerinin sahur yemeklerini yiyip derin uykuya vardıklarını görüyorlar.Bu iki hadise arasındaki zaman az.
d)Aradan iki ay geçtiği çok geç belli oluyor.
e)Hırsız İsmailin doktor,eczacı ve sergardiyan hakkındaki mütalaaları tekrar ediyor.Bu tekrarda bir fikri sabit mevzuubahs ise başka türlü üzeinde durmak lazımdı.
Daha bunlar gibi senin de bir iki kere okuduktan sonra farkına varacağın ufak tefek aksaklıklar.Bütün bunlar teferruata ait.Esasa,prensip meselesine gelince:
A-Eserin bir büyük hikaye olarak başlandığı ve bu şekliyle öyle kalmaya mahkum olduğu görülüyor.Bir büyük hikaye olarak,sayfa dozunu da ayar etmek şartıyla,muvaffak bir eser,sana layık gördüğüm,Senden ümit ettiğim bir eser başlangıcı ve ilerleyişidir.Fakat ilk romanın değil.Hatta ilk roman başlangıcı ve ilerleyişi dahi değil.Ama bunu üçyüz sayfa yazarsın ve sayfa adetince bakıp bir roman derlermiş,o başka...Nice nice büyük hikayelere roman diyorlar.Hatta geçen harp sonu Fransız edebiyatında mesela,küçük hikayeyi iki yüz,dört yüz sayfaya şişirerek roman dedikleri oldu.İsitrat kabilinden şunu da kaydedeyim:Pirayenin gördüğü telaş,eseri roman diye okumaya başlamasındandır.Eğer hikaye diye okumaya başlasaydı,telaşı görmeyecekti.Ona sordum,''peki senin beğendiğin o Çin'e dair romanda da böyle telaş varmıydı?'' ''vardı''dedi.''mesela Şolohfta bu telaş yok''dedi.''Elbette''dedim.''Şolohofun uyandırılmış toprağı romandı.Pearl Buck'ın Çinli Anası hikayeyi zorla roman yapmaktı da onadan...''
B-Konkre konuşalım:Roman,hikaye,küçük hikayedeki müşterek vasıflardan biri de merakla okunabilmesidir.Merakla sonu ne olacak diye okunmayan eser ne romandır,ne hikayedir.Binaenaleyh sağırderenin merakla okunması onun lehinedir,fakat onu roman yapan hususiyet değildir.
C-Bir mektubumda demiştim ki:Romanla hikaye arasındaki fark sayfa sayısında değildir fakat onların kuruluşundadır,örmesinden,nescindendir.Kalın hatlar,ince hatlar meselesini nesç,örme imajı ile tarif daha sarih olacak.Şimdi kanaatimce sağırderenin roman nescine,örmesine malik olabilmesi,böyle örülebilmesi için ne lazımdı:
1)-Vahit,Nahil kabilesi içindeki aynı kabileye mensup muhtelif sosyal durumlardaki fertler arasında düşmanlıklar,ayrılıklar,iğbirarlar,maddi temelleri ve ruhi tahlilleri ile mUstafa,Bahar,Vahid,Ayşe aşka münasabetleri,,Vahid-Nail kavgası kadar birinci planda bulunacaktı...Hırsız ismail ilk yapraklardan itibaren bizi alakadar ediyor.Aynı alakanın hatta çok daha kuvvetlisini Vahit-Nail kabilesi içindeki ihtilaflara karşı duyacaktık.Yani bu hat bir kalın hat olarak işlenecekti.Ve bize bu sadece vaka olarak Naille Vahitin arasında bir kız meselesinden çıkan bir unsurla gösterilmeyecekti.Bu kalın hattın inkişaf etmemesi bu ailenin bir hususiyetleri hakkında sadece bir iki satırla izahat verilmesi onu ince yardımcı bir hat haline sokuyor.Ve sağırdereye büyük hikaye örmesiyle başlandığını gösteriyor.
2)-Şimdiye kadarki tefrikalarda eserin tek bel kemiği alaka ve merak uyandıran tarafın temeli,kendinin de söyledi gibi,cinsi münasebetlerdedir.Bu temelin yanında aynı ailenin muhtelif dalları arasındaki iğbirar,dargınlık ve sairenin inkişafı ve eserin alaka ve merak uyandıran belkemiği olsaydı iki belkemikli iki kalın hatlı sağırdere romanı biraz daha yakınn olurdu.Kaldı ki senden beklediğim roman dört beş belkemikli,dört beş merak ve alaka unsurlu hakiki romandır.
3)-Eğer sağırdere romanı nesciyle dokunsaydı,Vahit-Nail-Mustafa münasebeti de Mustafanın ruh hallerindeki değişiklik bütün emilleri ile kuvvetle işlenecek ve bu muayyen bir köy ailesine mensup çocuğun arkadaşı Vahiti espiyonlamaya kadar varan ruhi haleti büyük bir facia olarak değil,belki,meraklı bir vaka olarak önümüze konacaktı.
4)-Bak mesela,fevkalade enteresan bir telefon hadisesi var-bu büyük hikayede,büyük hikaye örmesinde,nescinde,ilk defa telefon eden köylü çocuğu o çerçeve içinde senin yaptığın gibi verilir.Fakat bir roman nsci örmesi için o telefon hadisesi hiç de o kadar incecik,hatıra kabilinden çizilicek bir çizgi değildir.Üzerinde hatıra olarak değil vaka olarak durulması lazım gelir.
5)-Eser tam bir büyük hikaye nesciyle o kadar mükemmel ve bütün şartlarını cami olarak kurulmuştur ki Pirayenin bir çok şey öğrendim dediği mahalli hususiyetler,vergi münasebetleri filan organik olarak esere girmemiş,büyük hikaye tekniği ile fonda kalmıştır.mesela:roman nescinde ferfene yiyen kızların ferfene yemaleri bir vakadır,etrafıyla anlatılırçBu husuta sadece istitratla izahat verilmez.Senin kurduğun büyük hikaye nescinde ise senin yaptığın gibi ferfeneyide başağalık,yarenlık meselelerini öyle istitratla vermek çok doğrudur,Hikaye örmesinin icabıdır...
6)-Velhasıl sağırderenin bu haliyle roman olabileceğini zannetmiyorum.Mükemmel bir büyük hikayedir.İsterse döryüz sayfa olsun.
Muhaverelerin edası fevkalade tebrik ederim.Çankırı köy konuşmasını mükemmelen taklide,meddahlığa düşmeden vermişsin.Bu büyük bir zorluğu yenmektedir.Aşkolsun.
Aklıma gelmişken şunuda söyliyeyim:Çehof.Tolstoy,Gorki,Şolohof gibi köy edebiyetına büyük eserler vermiş insanların en mühim hususiyetlerinden biri de,köylü de,okumuş yazmış bir münevver gibi başka tezahürlerle fakat o derinlikte ruhi buhranların,psikolojik derinliklerin hatta çok kere münevver küçük burjuvaya nazaran daha mürekkep olarak mevcudiyetini anlamalarını ve bize bunu anlatmalarıdır...Bence köylü,muhtelif tabakalarıyla,ruhi haletleri hiç de basit olmayan bilakis çok mürekkep ve derin ruh haletleri geçiren bir insandır.Bilhassa bu tarafa basman lazım gelir.Bizim edebiyatımızda köylü bir satıh olarak verilmiştir.Derinliğe inilmemiştir.Fransız edebiyatında ise köylü yalnız küçük mülkçülüğü üzerinde durulan bir adamdır.Halbuki Tolstoy Rus köylüsüne toprakla olan bağının bütün ruh tezahürleri ile vermeye çalışmıştır.Tevekkeli değil onun için''köylüyü en iyi tanıyan kont''dememişler.Sen de köylünün cinsi münasebetlerdeki ruhiyatı gitgide inkişaf ediyor.Bunun üzerinde çok durduk.Fakat bunun kadar hatta bundan çok daha enteresan diğer taraflarını aynı kuvvetle vermeye çalışmalısın.
Üç tefrikadan aldığın kanaatle sağırdere böyle kalabilir.Güzel bir büyük hikaye olur.Sağırderede nesiç değişir,aynı insanlra aynı vakayı roman örmesiyle yaşarlar,roman olur.Sağırderenin roman olabilmesi için bence gölgede kalan hadiselerin de kuvvetle güneşe çıkması lazımdır.Bunu sonradan romanın seyri çıkarırım dersen olmaz.Bilirsinki mevzubahs olan basit bir cem amelesi değil,ayrı bir keyfiyettir.bir dokumadır.
Bir iki teferruat meselesi daha:Büyük hikaye için de lazım.Kırk sayfa okuduk hala köyün evlerini harici biçimleri ile olsun tanımıyoruz.İnsanların nasıl giyindiklerine dair ise zıpka ve kasketten başka bilgimiz yok.Mesela hayvanlar,sirkat hayvanlar,derede fakat bir tekenin büyüklüğü müstesna öteki hayvanlar,yani köy hayvanları hakkında,büyük müdürler,sıhhatlimidirler fikrimiz yok.
Anlıyorum ki sağırderenin büyük hikayelikten çıkmasına mani şeylerden biri de başladığımız romana benzememesi endişesidir.Haklısın...Çnkırı köyleri hakkında hapishanede,sırf müşahade kuvvetiyle arka,arkaya birbirine benzemeyen iki roman yazabilmek çok müşkül iştir.
Ben,senin yerinde olsam sağırdereyi aynı tempo ile bir büyük hikaye olarak bitiririm.Çünkü bizde şuurla büyük hikaye olarak yazılmış ilk köy eseri olur.Üzerine de neşrettiğin zaman büyük hikaye dersin,kırk yılda ilk defa büyük hikayenin ne demek olduğu anlaşılır...
Müdür beye selamlar...hasretle gözlerinden öperim kardeşim.Emin beyin,ertuğrul beyin,Dimitrinin,Yayalar köylü İbrahim efendinin selamları...
Seni çok özledim kardeşim Kemalciğim.

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 14:53
Kemalciğim,
Ressam togonun karikatür albümü gelmedi.Bekliyoruz.Harp ve sulh romanının hülasasını gönderebilirsen memnun oluruz.Adaşın okumamış,okurda istifade eder.
Senin Göl İnsanlarını oldukça berbat ettiler.Fakat üzülme bu halleriyle dahi çok güzel ve sana layıktır.Sağırdereyi bitirdikten sonra gönder.
Refik Halit'in sürgün romanını okudum.Evvela roman değil büyük hikaye...saniyen kötü bir eser...en iptidai hikaye yazmak muktesebatından mahrum.Hala Fransız romancıları gibi yazıyor.Hem de kötü Fransız romancıları gibi.Zola gibi,Mopasan gibi falan değil,ne haddine,Pol Burje tekniğini geçen harp sonrası aşağılık Fransız romancılığı ile karıştırılmış,lsan berbat.Yer yer yüzleri boyalı tasvirler,teşbihler...muhit ile vaka ve şahıslar arasında çok defa organik rabıta yok.İnsanlar ölü,uydurma,Velhasıl fazla söze nacet bırakmıyacak kadar kötü.
Sürgün ''romanını''okuduktan sonra gözümde ve gönlümde bir kat daha sevgili yazıcı oldun.Aman Kemal gayret.Senin sağırderenin Bir pasajına bütün sürgünü değişmem.Sabahattin ali,hatta Sait Faik mi ne,o oğlan bile.Refik Halit'den çok iyi hikayeci ve romancıdırlar.
Ben korkunç bir tembellik içindeyim.Ne resim yapıyorum,ne de yazı yazıyorum.Sade okuyorum.Okumaya fazla hasret kalmışım anlaşılan.Mütemadiyen,durup dinlenmeden okumak istiyorum,gözlerim de bozuldu.İlaç damlatıyorum.
Doktor Hikmet'de benim bir kitabım kaldıydı.Lütfen onu bana buraya adresime,göndersin.
Bu mektubum da gecikti.Ve kısa olacak.Sen bu ay beni affet.Muntazam ve uzun yaz.Gelecek ay herhalde bu iki kusurumu bağışlatırım.
Yurt ve Dünya isimli Ankara'da bir mecmua çıkıyor.Dört nüshasını aldım.Okuyunca sana gönderirim.Fena değil...
Geçen ay sana ancak beş lira yollayabildim.Çok üzüldüm.Fakat imkansızlık.Kimbilir orada nasıl sıkıntı çekmişsindir.
Piraye İstanbul'a gidiyor.Bugün,yahut yarın.
Dünya böyle işte.Haydi hayırlısı.
Müdür beye selam.Soranlara selam.
Hasretle seni kucaklarım kardeşim Kemalciğim.
Raşit'in Emin beyin Ertuğrulun yayalar köylünün dimitrinin selamları.

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 14:55
Kemal'ciğim,
Derhal şunu söyliyeyim ki,sağırdereyi bıraktığına çok üzüldüm.Fena bir iş.Derhal devam et..Hem anlaşılıyor,bana her hafta birer forma göndermen lazım.Zaten bırakmak için vesile arıyormuşsun.Olmaz..Katiyen razı değilim...sağırdere bitmeli...
Gözlerimde bir nevi çapak hasıl oldu.İlacı ondan dolayı damlatıyorum.İyileşiyor.
Yeniden felsefeye merak saldım.Elimden geldiği kadar,felsefe okuyorum.Diderot'nun le Neveu de Ramaeau isimli 1762'de neşredilmiş bir romanı varmış ki-şimdiye kadar bilmiyordum,ne çok şey bilmiyorum,cehaletime dehşetli düşmanım-bu roman için Engels''Diyalektiğin şahaseri''dermiş ve almanca tercümesini Göte yapmış.Şimdi şı Diderot'nun romanını elime geçirmek için bir ay kuru ekmeğe razıyım...Romanda diyalektiğin hem de Engels ağzıyla şahaser tatbiki mühim mesele...pirayeye yazacağım,Haşette bulursa göndersin.
Refik Halit'i ben şahsen çocukluğumda bir defamı ne görmüştüm.Benimle,benim şiirlerimle alakadar olduğunu,hatta benim şair filan olduğumu bildiğini bile tahmin etmiyordum.Halbuki bana gönderdiği Sürgün'e ''Büyük şairimiz sevgili Nazım Hikmet'e''diye bir ithaf yazmış.Filhakika Naciden sürgün romanını Refik Halit'den istemesi için ben rica etmiştim.Belki bundan dolayı üstat böyle bir nezaketi pohpohlu ithaf yazdı.Aman ne yalan sçyliyeyim Refik Halit'in şiirlerimi sevmesini gönlüm istemez değil,fakat öyle ayrı iki dünya insanıyız ki''şairimz''deki ''miz''i bir tuhaf buldum.
Yahu, Hikmet şu benim felsefe kitabını Bursa hapishanesi adresine göndersin.Şöyle doya doya rahat rahat geniş bir felsefi şiir yazmak istiyorum.Bir tanesini,hatta bir iki tanesini gençliğimizde yazdık,birde şimdi yazalım arada fark olacakmı,meraktayım...
Üslup meselesindeki tercihini bir fantazi olarak kabul ederim.Sabahattin Ali o işi yaptı.Fakat bu iş bir inkişaf merhalesinde zıddına dönüyor ve kötü manasıyla üslupkarlık,üslupçuluk oluyor.Dostoyevski'nin ''mühmel''üslubu hakkında iki noktayı nazar vardır:Birincisi bunu bilhassa yaptığı,ikincisi başka türlü yapamadığından,yani samimi olarak böyle yazdığıdır.Mamafih unutmamak lazım ki,Dostoyevskinin muhtevası,üslubunun şeklini tayin eden esas unsurdur.Tolstoy'un Gorki'nin üslupları temiz işlenmiş üsluplar ise bu her ikisinde de insana,okuyucuya saygı beslediklerinden ve muhtevalarının aydınlık,inanmış,marazilikten uzak bulunuşundandır.binaenaleyh yeni tecrübesinde sana muvaffakiyet dilemekle beraber tefekürrürünü faydasız bulduğumu söylemekten kendimi alamadım.
Piraye gitti.
Çankırıyı dehşetli göresim geldi.
Bir gün piraye ile Çankırı ve Bursa iklimleri hakkında konuşuyorduk,bana dedi ki:''Seni,Bursa ovası gibi yumuşak,yeşilliği rahatça fışkıran,az emekle çok verensin.Bundan dolayı''ruhunun''zıddı olan Çankırı iklimini seviyorsun.Ben ise dedi22Çankırı gibi haşinim.bundan dolayıBursa iklimini sevmiyorum.Zaten birbirimizi de bundan dolayı seviyoruz.''
Doğrumu yanlışmı düşünmedim.Fakat sende.Kemal,Bursalisin..Bilhassa az emekle çok verim vermek cihatinden...Çünkü yazdıklarını,bir başkası,senin sarfettiğin emeğin iki üç katını sarfederek yazabilirdi.
Benim en ağrıma giden noksanlarımdan birisi de tabii ilimleri.kimyayı,fiziği,biyolojiyi falan çok az,kepazelik derecesinde az bilmekliğimdir.Zaten bizim safımızdakilerde bu noksan-Türkiye münevverlerinden bahsediyorum;umumi gibi.Ampiriokritizim ve materyalizmin Fransızcasını tekrar okuyorum.Bu noksanımızı bir an evvel telafi etmeliyiz,çünkü bana öyle geliyor ki sen bu husuta benden yayasın.Diyalektik materyalizmi sanat sahasında tatbik etmek isteyen sanatkarlar için-bu işin sosyoloji ve felsefe cephesiyle uğraşanlar için de elbet-tabii ilimlerin hatta en son keşiflerinden haberdar olmamak tarihi materyalizm ile alakadar olmamaya yakın bir eksiklik.Tabii ilimlere vakıf olmadan diyalektik materyalist felsefeyi anlamadan ise modern manada realist sanatkar olmak kabil değil...
Piraye gitti.ikide bir Piraye gitti diye yazmak geliyor içimden.Aşık olmayan bir bok olamaz...Sevdiğim,saydığım bütün büyük insanlar aşık oldular...Aşıktılar.Öyle hak aşığı,mücerret manada umumiyetele aşk filan değil,etiyle,kemiğiyle,ruhuyla bir kadına aşıktılar.Üstadlarıma hiç olmazsa bu hususta benzediğimden müftehirim.
İhtiyarlık korkusunu atlattım.yani alıştım.Ve kendimi dehşetli genç addediyorum.Meraklanma.
Bana şu eski harflerle yazı yazdırdığınız için kan tepeme çıkıyor.Satırlar öyle kargacık burgacık oluyor ki...yeni harflede bu hal harflerin şekli icabı o kadar göze batmaz.Halbuki eski harfler zaten kargacık burgacık,birde muntazam tasnif edilmezse rezalet oluyor.Sonra imlayıda bal gibi unutmuşum...Boş vakitlerimde,bütün ajans haberleri saatinde,sabah saat sekiz,öğle arası saat 12.50,akşam saat 7.30 ve hatta bazen 10.30 da radyonun başındayım.Bazan Çankırı plaklarımızın birini çalıyor,hele''incecikten bir kar yağar''ı çaldığı zaman Çankırı,odamız,o sidik kokan koridor,oradaki tanışlar,senin keleş kafan,doktorun mini mini burnu gözümde tütüyor.Müşterek kavga ve kötü günler hatıram olan insanları unutmama imkan yok.En acaibini bile böyle anlarda seviyorum.Demek ki onlara hiç bir zaman düşman olamıyorum.Yalnız bazan bazı şartlar içinde unutmuşsam bir daha hiç bir hatıra onları bana sevdiremiyor.Mesela,Nail,şu bursa hapishanesinde beraber yattığımız koğuşlar bana onu bir gün bile hatırlatmadı.Şimdi misal ararken aklıma geldi.Ama unutmak düşman olmak değil.
Sana yine uzun bir mektup yazdım.Hem de kendimi zorlamadan.Ali Kantan'ın(Bahriye harp divanında Nazımla beraber 15 yıla mahkum olmuş biz assubay)hastalığına senin kadar ve senin gibi üzüldüm.
Sana mecmua gazete ve beş lira gönderdim.İlk fırsatta ikibuçuk lira daha yollıyacağım.Gazatelerin arası uzadıysa bana da geç geldiği içindir,parada öyle...Toska operasından alacağımı hala alamadım.
Raşit Kemalinin çok çok selamları var.Emin bey,Ertuğrul bey,Dimitri,selam ederler.Yayalr köylü İbrahim ameliyat oldu,basur memesi varmış,hastahanede.
Müdür beye,sorup soranlara,doktor Hikmet'e selamlar.Radyoda yine bizim plaklardan birini çalıyorlar.Seni hasretle kucaklarım kardeşim.
Pirayenin adresi:Etem efendi caddesi.Taş mektep sokak.No.22Erenköy İstanbul

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 14:57
Kemal'ciğim,
Bermutat telgraf çektiğimin ertesi günü mektubunu aldım.Piraye ve sen beni bu telgraf yüzünden kahredeceksiniz.Allah rızası için benden mektup al,alma,her hafta muntazaman bana iki satırcık olsun yaz.Yakın da buraya gelirsin de bu dertten kurtulurum.
Evvela sana kendime dair haber vereyim.Ertuğrul Muhsin iki senaryo sipariş etti.Birisini iki günde şişirdim.Bir masal.İkincisinin-dram olup Muhsin oynayacakmış-mevzuunu buldum.Yazdım,gönderdim.Mevzuu beğenirse onuda şişiririz.Fakat Kemal,bizdeki sinema senaryosu için dahi olsa,ikidir,bizim masallarla uğraşmak icab etti.Bu sefer şöyle bir kanaate geldim.Bizim kitaba geçmiş masallarımızda realizm ile efsane unsuru birbiri peşinde birbiri içinde.Mesala bir helvacı güzeli var.Burada bir müezzinin minareden bakıp kendisine emanet edip hacılığa giden adamın kızına aşık olması,sonra bu kızı kandırtıp hamama getirtmesi ve orada kızın müezzinin kafasını gözünü bir iyi sabunlayıp herife bir dayak atması var ki dehşetli realist ve müthiş komik.Sonra bir şey daha,masallardaki komik unsur herhangi bir Molyer'i yaya bırakacak kadar,facia unsuruda Şekspir-yen...İnsan ihtirasları,devirlerinin ifadesi ve muhtevasıyla en korkunç,en çıplak,en dramatik şekillerinde...Bu dramatik ve komik unsurlara efsane ve masalların karışması eseri bir kat daha korkunç ve komik yapıyor.
Bu hafta senaryo işlerinden sonra,felsefeyide bir yana,amma muvakkaten bırakarak doludizgin kendimi şiire verdim.Geçen mektubumda yazdığım gibi Meşhur adımlar ansiklobedisindeki insanları harekete geçiriyorum.Bak sana bir şey söyliyeyim.o ansiklopediyi Pirayeye okuduğum zaman bana:''bunlar bir romanın veyahut piyesin eşhası mı olacaklar?''dediydi.Doğrusu oradaki adamlardan bazıları hareket halindedirler,yaşarlar.Bazıları ise senin bir mektubunda yazmış olduğun gibi mezar taşlarıdır.Ben onlara daha yüzlercesini katarak ölüleri dahi canlılarla bağlamaya çalışarak bir vahdet halinde memeleketimin muayyen bir tarihi devrindeki insanların en tipik mümesilleriyle vermeye uğraşacağım.Şimdiden 300 mısra oldu.Hesabım 10000 mısradır.
Sabiha hanım ziyaretime geldi.Senin Göl insanlarını fevkalade beğenmiş,hayran olmuş.Eserin değil,kadın bir kat daha gözüme girdi.Safiye,Müsafayı milliye Vekili Saffet Arıkanla ve lazım gelen diğer zevatla görüşmüş,senin Bursaya naklin için söz almış.Bunu duyan sabiha hanım Safiyeye telefon ederek teşekkür etmiş.Bunu duyan gazeteci meslaktaşlarının seninle ne kadar yakından alakadar olduklarını bildirmek için yazıyorum.
Piraye burada değil Erenköyünde.Mektup yaz kadıncağıza.Pran varmı?Yokmu?derhal bildir bana.
Felsefe notlarından''ihsaslarımızda verilen''ile ''objektif realiteyi''bu iki tabiri açıklamamı söylüyorsun.Evvela objektif realite.varlığı bizim,yani ihsas uzuvlarına sahip insanın,şuurun,yani insan şuurunun-şuur yalnız insanda vardır,varlığına bağlı olmayan yani insandan evvelde mevcut olan,insan soyu yeryüzünden gaip olsada var olacak olan realite demektir.İdealist felsefe böyle bir realiteyi kabul etmez.Ona göre mesela,Şopenhavar'e''dünya iradedir''Rehmke'ye göre,dünya,zihni tasavvur ve tahayyüldür!Hegel'e göre dünya mutlak fikirdir.Schuppe'ye göre varlık şuurdur.Mataryelizme göre objektif realite sonra ihsas,sonra idrak-şuur gelir.İdealizm temelde şuuru görür.Mach vesaire ise temelde ihsas görürler.İhsasın kaynağı olan objektif realiteyi,yani varlığı varlığımıza bağlı olmayan ve ihsas uzuvlarımızla varlığını hissettiğimiz yani bize ihsaslarımızla verileni yani maddeyi kabul etmezler...Bu izahat da seni tatmin etmez ise biraz sabreyle.Gelecek mektubumda hazırlamakta olduğum kitabın bu faslını olduğu gibi yazar gönderirim.Yani notların bu bahse ait olanlarını mümkün mertebe tasnif eder yollarım.Amma mesele anlaşıldı ise.Bildir ki,yine tasnifinden önce sana notları göndermekte devam edeyim.
Yolunu hasretle gözlüyorum canım,kardeşim Kemalciğim.

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 14:58
Kemalciğim,
Bu mektubum biraz geç kaldı.Sana bir küçük şiir yollıyayım diye oldu bu iş.Şiiri birazdan okursun.Son mektubunda tezgaha attığın yazıların,projelerin istatistiği beni tasavvur edemiyeceğin-hayır,edeceğin-kadar sevindirdi.Ne yapalım?Madem ki küçük hikaye bu kadar canını sıkıyor,yazma.Mamafi küçük hikaye müthiş silahtır,çok da güç şeydir.Bunları yine seni kışkırtmak için yazıyorum.Fakat doğrudur.Dört başı mamaur küçük hikaye tıpkı dört başı mamur rubai gibidir.Akıldan çıkmaz.Fakat mademki tecrübe dahi etmek istemiyorsun yazma...Bana Malatya,romanından hiç bahsetmedindi.Şunun planını görmek isterdim.Çok merak ediyorum.
Senin buraya naklin işi için ben de yine sağa sola başvurdum.Beylik bir laf vardır:Saadetler kaybedilince saadet olduklarını anlarız,diye bir şey.Beylik meylik ama doğru.Tabi bir bakımdan.
Bana bir gün Ahmet Haşim,''kendikendini tekraralamaktan sakın ve kork''demişti.Haşim'de bu korkuyu anlıyorum.O hakikaten kendi kendini tekrarladığı için değil tekraraladığı şey,yani kendisi,yani şiirinin ana hattı çok basit,tekrarlanmaya değmeyecek ve tekraralandığı zaman zaman yaldızını kaybeden bir nesne olduğundan böyle bir korkuya düşebilir ve bana bu halden sakınmamı söyleyebilirdi.Fakat ben şahsen bizim için-diyalektik materyalist realist muharrir olmak isteyenler için-böyle bir korkunun varit olmayacağını sanıyorum.Söylemek istediğimiz şey ve iddiamız öyle çok taraflı,öyle derin ve mürekkepki biz''kendimizi''tekrara etmekten değil bilakis edememekten korkmalıyız.Çünkü ancak bu tekrarla,pratikte o tükenmez kaynağın işlenmesi kabil olur.Biraz karışık yazdım ama sen arifsin leb demeden leblebiyi anlarsın.Bir misalle-istersen-işi tasvir edeyim.1939 senesinde İstanbul tevkifhanesinde yazdığım bir şiircağız vardı,dünyaya geldiğimden fevkalade memnun olduğumdan,toprağını,kavgasını,ekmeğini,hürriyetin i filan sevdiğimden ve bu dünya üzerinde yalnız olmamaklığımın ve kavgada açık ve endişesiz safına girdiğimden filan bahseden bir yazı.Hatırladınmı? Şimdi 1941 senesinde bir şiir daha yazdım.Aşağıda okuyacaksın.Onda da ana hat,20 ci asırla övündüğüm-yani ilk şiirdeki dünyaya gelişten memnuniyet-olduğum safta olmanın bana yettiği-yani ilk şiir-de saf ve kavga-ilah...Fakat bence bu öyle bir mevzudur ki bütün genişliği ve derinliği ve taraflılığı ile tespiti için daha birçok defalar,bir tek şair tarafından değil hatta birçoklarınca da tekrarlanabilir vetekrarlandıkça künhüne biraz daha yaklaşılmış olur.Her ne hal ise şimdi yeni şiiri yazayım.



YİRMİNCİ ASIRLI OLMAK

Uyumak şimdi
Uyanmak yüz yıl sonra sevgilim...
hayır,
kendi asrım beni korkutmuyor,
ben kaçak değilim.
Asrım sefil
asrım yüz kızartıcı,
asrım cesur
büyük
ve kahraman.
Dünyaya erken gelmişim diye kahretmedim hiç bir zaman.
Ben yirminci asırlıyım
ve bununla övünüyorum.
Yeter bana
Yirminci asırda olduğum safta olmak
bizim tarafta olmak
ve dövüşmek yeni bir alem için...
Yüz yıl sonra sevgilim...
Hayır,
her şeye rağmen daha evvel,
ve ölen ve doğan
ve son gülenleri güzel gülecek olan yirminci asır;
(Benim şafak çığlıklarıyla sabaha eren müthiş gecem);
senin gözlerin gibi Hatçem
güneşli olacaktır...


İşte bu kadar.Mamafi bu temayı daha çok tekrarlamak niyetindeyim.Mzide melce aramak kaçaklıktır,ama bir asır sonrasının dalgasına düşmek de kaçaklık.Asrımızı bütün sefalet ve büyüklüğüyle,ölen ve doğan unsurlarıyla anlarsak ve faal olarak asrımızın kavgasına''hayat''cephesinden iştirak edersek ve kendi asrımızın saadete kavuşacağına inanırsak yaşadık diyebiliriz.Şimdi şiir için,roman için,hikaye için olsun bu temanın ne geniş,ne teferuatlı ve tekrarlana tekrarlana bitmeyecek imkanlar verebileceğini düşün.
Milli destanı İsmet İnönü'den izin alıp neşretmek hususundaki teklifini kemali ciddiyetle mütaala etmekteyim.Çok alakalandırıcı bir teklif.Zaten sende zaman zaman böyle hamleci,sezici görüşler vardır.
Benim kız Suzan hasta.Verem başlangıcı olmasından korkuyorum.Piraye her mektubunda seni anar.
Bütün selam ettiklerinin selamı var.
Odan yine eski odamı,yoksa değiştirdinmi?
Gözlerinden öperim kardeşim

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 15:01
Kemal'ciğim,
11.6.941 tarihli mektubunu aldım.Sende yine Raşit Kemalinin şiirli ve benim uzun bir mektubum olacak.Bundan başka bugün sana iki paket mecmua yolladım.Kemal,sana para yollaması için Naci'ye yazdım.Mamafi paran yoksa bildir.Ben derhal sana para yollayayım telgrafla.Sabiha hanım ziyaretime geldiBurada tedavi için kaplıcalara gelmiş.Sana bol bol selam yolluyor.
Sana bir vakadan bahsedeyim:Suat Derviş'in hikayesini Emin bey okudu ben dinledim.Yarıya geldik.Emin bey''Sonu malum''dedi,kesti:Ben de,''evet sonu malum''dedim ve sonunu okumadım.Raşit kemali gece okuduydu kendi kendine.Bugün senin mektup gelince ona sordum:''Yahu hikayenin sonunda birşeyler oluyormuş galiba,ne oluyor?''dedim.''Sonuna kadar okuyamadım,canım sıkıldı.Zaten sonu malum''dedi.Bu bir vaka.Ben her vakit şu kanaatteyim ki,hikaye hikaye,roman roman filan olabilmek için her şeyden evvel merakla okunması lazım.Yani nefes alabilmek yaşamanın nasıl en iptidai ve bahse dahi,münakaşaya dahi değmez malum şartı ve hakikati ise,hikaye ve romanın bizi alakayla sürüklemesi de öyledir.Bu esas olmadan roman roman,hikaye hikaye olmaz.Bu alaka,bu merak sade,yalnız ve mutlaka polisiye,bir entrika olmayabilir.Vaka ve hadise ve insanlar ve bunların terkibi o suretle kurulabilir ki sürprizli,esrarengiz kaziyeler ve dönüm noktaları olmadan da daha ilk satırda yahut ilk dönemeçte bize''Ha, sonu malum''dedirtmeden kendini okutabilir.Sana dahasını söyliyeyim,ben şahsen bilhassa tak veyahut çift hatlı romanlarınArsen Lüpenler müstesna,mevzuunu evvelden bilirsem Don Kişot ve emsalide müstesna,onu oturup okuyamıyorum.Yahut okumak merakını duymuyorum.Mesela Halide Edip'in Tatarcık'ırafta durup durur.Elim kitabı raftan almaya bir türlü varmıyor.Abidin Dinonun sözlerinde hakikat yok değil.Aksiyon,hareket en mühim sanat esaslarından biridir.Ve bütün büyük romancılar Balzak,Tolstoy,Gogol,Servantes filan yapılarını hareket üzerine kurmuşlardır.
Suat Drevişin hikayesine gelince,bir teşebbüs olarak-okuduğum yere kadar,maalesef sonunu okuyamıyacağım-fena değildi,aferin kıza,Çalışırsa ve işi ciddiye alır ve diyalektik,materyalist''realismi''tatbik edecek kadar cesaret gösterirse,siyasi cesaret değil,namuslu sanatkar cesareti,yani insanları oldukları ve olmak üzere bulundukları gibi vermeye ve en sevdiği kahramanını dahi büyük nedametlere düşmeyen kepazelikleriyle ve çok basit fakat harkulade iyilikleriyle verebilirse istikbal onundur.Fakat sana bütün samimiyetimle söyliyeyim ki amele muhitini vermekte rekor bence hala yazıları henüz intişar etmeyen Raşit Kemalinindir.Mamafi yine söylüyorum,suatı taktir ediyorum.
Gelelim şiirlere:Kemalciğim evvela sana şunu söyliyeyim ben şimdi şiir olsun,roman olsun,hikaye olsun,resim olsun,musiki olsun velhasıl bütün güzel sanat şubelerinde yirminci asrın vatandaşı,yirminci asrın konkre insanı olarak şu suali soruyorum:Bundan-''bana''da dahil-bize ne?Şair şiir yazmış,sevgilisi için,o sadece ikisinin arasında bir hadise ise ve o şair aşkını yirminci asrın mayyen bir ''bizi alakar eden-beni alakadar edende dahil-hususiyeti ve tarafıyla''bağlamamışsa banane,bize ne?Yirminci asır bir muazzam asırdır.Yirminci asırda yaşayan şairin,muharririn,ressamin filan kıymeti,konkre olarak yirminci asrın bütünü yahut hiç olmazsa parçalarını aksettirdiği nispette vardır.Şair şiir yazmış,şu veya bu cümle turnürü veya hayal oyunuyla kemdi faniliğinden bahsediyor.Bize ve bana ne?Ama bu fanilik günün birinde ölmek lazım geldiği vakıasını yirminci asrın bir küçücük tarafıyla olsun bağlamış,ümitli,hatta ümitsiz,okurum.Ümitli,neşeli ise yirminci asrın ümitli ve neşeli insanlarının yani istikbalinin sözünü ediyordur,ümitsiz ise göçmeye mahkum olan yirminci asırlıların ifadesidir.Fakat mücerret,umumiyetle,yirminci asırda bu bu asrın içindeki memleketler,sınıflar ve kavgalarla ufak da olsa elle tutulur gözle görülür,bağı bulunmayan şiiri filan okumam.Çünkü bu şiir de dolayısıyla yirminci asrın bir çeşit insanlığının ifadesidir.Ama,dolayısılerle tahtında müstetirlelerle niye uğraşayım,onların kuvvetlileri,aşikarları varken,Bodler'i okurum.19 cu asırla açıktan açığa,dolayısıyla değil,tahtında müstetir değil.göçen tarafla alakası vardır.Balzak'ı okurum.Apaşikar bir 19 cu asır muhiti,bir yirminci asır unsurlarını taşır.Yani senin anlıyacağın,Kemalciğim mihenk olarak kullanmaya başladığım bu ''bize ne?''sualine maruz kalanlar bu suali sordurmayı icap ettirenler bu harkulade yirminci asırda okunmaya değmez muharrirleridir.
Ben 940 senesinde Türkiye'den İnsan Manzaraları gibi bir isim koymayı düşündüğüm esere başladım.Günde elli mısra yazıyorum.Altı ayda bitecek.10.000 mısra olacak.Şimdiye kadar programı bozmadım.650 mısra yazdım.Şekil meselesinde.cümle turnirleri,fiil şekilleri,kafiye meseleleri ile filan uğraşmıyorum.Bunları mümkün mertebe muhtevayı rahatça ve en iyi tarzda,en tam tarzda-en orjinal,en yapılmamış değil-versinler diye bir alet gibi kullanıyorum.Bunları müstakilen mücerret olarak şekil araştırmalarına elveda.Muhteva,muhteva,muhteva,Muhtevayı en uygun en basit,en berrak bir tarzda kalıplayan şekil.Düzgün,mum gibi parmaklara en sıkı sıkıya yapışan,en pürüzsüz,en süssüz eldivenler yaraşır.Süslü eldivenlerle parmaklarını güzelleştirmek isteyen bilhassa çirkin,kambur kambur parmaklı zengin kadınlarıdır.İş hayatında kambur kambur olmuş kadın parmakları o kadar feci ve hürmete şayandırlar ki onlara hiç bir eldiven istemez.Yine tıpkı bunun gibi öyle muhtevalar vardır ki yegane eldivenleri kendi derileridir.Şekli eldivenlikten de çıkarıp deri haline getirdiğimiz nispette muhtevayı ön plana,esasa aldığımız nispette muvaffak olacağız.Biliyorum bu gayet zor iştir.Bu zorluğu halletmenin yegane çaresi muhtevadan şekle gitmektir.Tbii şeklin muhteva üzerindeki mukabil-fakat kemiyetteki-tesirinide unutmayarak.
Kemal,kendimi tam forumumda bir boksör,bir pehlivan,bir futbolcu,pir plot filan gibi hissediyorum.Kendimi bıraksam günde 100 mısra da yazacağım,fakat tutuyorum.100 sene yaşayacakmışım gibi geldiği halde başka insanlar gibi ölmek icap ettiğine şu son günlerde akıl erdiremediğim halde,diğer taraftan altı aydan evvel şu başladığım yazıyı bitirmeden evvel başıma bir hal gelecek diye de zaman zaman ürpermeler geçiriyorum. Ve ben ne bahtiyar bir insanım ki,Kemal, bütün bunları yazabilecek senin gibi bir dostum var.
Raşit Kemali,güzel,temiz,planlı çalışıyor.ondan çok memnunum.Senin yeni hikayelerini dört gözle bekliyorum.Mükemmel şeyler yazman lazım.Ve yazacaksın!Dayan Kemal.Yirminci asırda dünyaya geldiğimiz için hapishanelerimizle sevinelim.Yirminci asırda ve bizim safta dünyaya gelmek saadettir.Yirminci asırda doğmakla mağrurum.
Müdür beyimizin,katip beyimizin selamları.Müdür beyinize selam gösterdiği insaniyetten dolayı ben de çok çok teşekkür ederim.Herkesin selamları var.Çabuk gel.

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 15:03
Kemal'ciğim,
Evvela senin buraya nakil işine dair:muharrir Naci Sadullah Ankaraya Matbuat kongresine murahhas olarak gittiği zaman yani bir hafta filan evvel,cezaevleri umum müdürü Baha Arıkandan söz almış,ayrıca mebus Aka Gündüz de senin işinle uğraşmayı taaahhüt eylemiş.Mamafi,bu haberi ben dolayısıyle aldım.Kati bir netice elde etmeden Naci bana bildirmek istemiyormuş.Ben de tekrar Baha Arıkana ve adliye vekaletinde bildiklere müraacat ettim.Haydi hayırlısı.
Yeni odaya taşınmış olmana çok sevindim.Radyonuzu almaları canımı sıktı.Bizim burada bir çok koğuşlarda radyo var.Bir de meydan yerinde umumi radyomuz bulunuyor.Oda arkadaşlarına gıyabi selamlarımı söyle...seni hoş tutarlarsa kendilerinden kilometrelerce uzakta ve adını bile duymadıkları bir başka mahpusu şad edecekler...
Sait Faik'in bir hikayesini okumuştum.Karmakarışıklığı içinde şöyle bir mesele koymuş:bir insanın hayatını kurtaracağınızı bilseniz Süleymaniye camiiinin yıkılmasına razı olurmusunuz?İlk nazarda müthiş bir mesele gibi gelen ve Saik Faik'in bir türlü halledemediği bu işi sen mektubunda diyalektik metodu harikulade,beni meth ve sena etmek bahsinde ne doğru halletmişsin..Sait Faik insanı mücerret olarak aldığı için işin içinden-sade bu sefer değil her sefer-çıkamıyor.Ne doğru söylüyorsun,bizim kahramanlardan birinin üşümesi ve döğüşte daha az kabiliyet göstermesi büyük bir elektrik santralinin yıkılmasındar daha fecidir.Diğer taraftan,Parisi müdafaa için ölmek imkanından mahrum bırakılılanlar da çok feci bir durumdadırlar.Harikulade küçük ihtiyar da insandı,mesela,Hitler de insan.Birinin ömrünü bir saat uzatmak için yıkılmasını tercih etmeyeceğimiz abide yoktu.Diğer taraftan ötekinin gebermesi bir kiraz dalının kırılmasıyla ölçülemiyecek kadar müdaafaya değmez,bilakis,bir an evvel gebermesi için elden gelen yapılır.Bu da böyle.Velhasıl mektubundaki o satırları o satırlarda ifade olunan fikri bütün derinliği ile,etraflılığı ile işliyecek bir hikaye yazsan çok güzel olur.Bizim taraftakilerden birinin kılına halel gelmemesi için feda edilemeyecek ne vardır?Diğer taraftan bizim taraftakilerden yüz binlercesinin kavganın stratejik anında bir anda ölmeleri icap ederse ölmelidirler.
Hikayeni büyük bir merekla bekliyorum.Romanın planını da gönder.
Bizim kız iyileşti oldukça.Yazılarını Pirayeye yazacağım.Sana bir şey söyliyeyimmi Kemal,Piraye için yazdıkların beni fevkalade sevindiriyor.Amma bazen benim için öyle şeyler yazıyorsun ki okurken mahcup oluyorum.Aşağıdan yukarıya doğru yükselen üç büyük ölüden bahsediyorsun.Sonra bana benden bahsediyorsun.Kemal sayıyla kendine gel.Seni resmen azarlıyorum.
Altı ay evvel başlayıp biraz çalıştıktan sonra bıraktığım yazıyı bu mektupta sana yolluyorum.
Kemal,buraya gelmen çok iyi olacak.Seni çok göresim geldi.Piraye her mektubunda seni sorar.Onu da görmeyeli üç aya yakındır.Prasızlıktan yerinden kımıldanamıyor.
Yayalar köylü İbrahim efendi burada sana çok selam ediyor.Bütün bildiklerin selamı var.
Haydi şimdi şiirimi okumaya başla.

Bu bir salı akşamı vukua geldi.
Şehir aydınlık
hava güzeldi.
Belediye bahçesinde kalabalık
dondurma yiyiyp
gazoz içerek
ajans haberlerini dinliyordu.
Bir çocuk ağladı.
Jandarma teğmeninin kurt köpeği
koştu kapıya doğru.
Birdenbire mavili kadın
en büyük tankların tonajını sordu.
Ve dehşetini bembeyaz elinin
götürürken ağzına
gözlüklü fizik hocası
hoparlörün mekanizmasına dair
bilgi veriyordu ki sakat kızına
bir yaprak düştü kestane ağacından.
Bir adam
uzanarak burnunu sildi
Ve tam
altıyı on geçerek
dediğim hadise vukua geldi.
Piraye ,Kemal ve ben
bahçenin dışındayız.
Hoparlör içeride,karşıda
hoparlör yeşil boyalı.
Hoparlör duruyor tepesinde
çıplak,uzun,demir bir direğin,
ıslak bir kadın sesiyle konuşuyordu:
''-harekat esnasında düşman
pek çok ölü bırakmıştır.
Bütün bu motorlu kolordu...''
''-korkma hemşire!
ne tuhaf bakıyorsun
cephede bırakılan ölülere.
Ölüler insana fenalık etmez.
şöyle çekil biraz
bir çift sözümüz var.
beş dakikalık
beş dakika biz konuşacağız...
Ben Mafeo,
Ben con,
Ben hans,
Ben jilber,
Dört adet nefer
yaşayan ölülerden!...''


Kemal kamburunun altında.
Kemal burnundan soluyor.
Pirayenin altun damarlı yeşil gözleri...
Ben not almayı aklediyorum...
ve akşam ki sözleri
işte aynen aşağıya naklediyorum:
''-dört adet nefer
yaşayan ölülerden.
Ellerimiz yok.
Başımız yok.
Bir öğle sıcağında
düştük toprağa yüzükoyun.
Ellerimizle örttük başımızı.
Ve ağır tanklar geçti üzerilerinden...
Bedenimiz yok.
Fakat acımıyoruz ona
ellerimizle başımıza acıdığımız kadar.

Ben
Jilber
ellerimle övünürdüm.
Kocaman ve kıllıydılar.
Kaç defa dizlerimin üstünde yorgun
düşündüklerini gördüm.
Her halde benden akıllıydılar.
Ben Jilber
Ben bröton köylülerinden.


Ben

Mafeo!
Çok severdim başımı.
Yüreğim onun içindeydi.
Haftada üç gün aç
fakat kendinden emin
dururdu üstünde gövdemin
ince siyah bıyıklarıyla o...
Ben Mafeo.
Ben Napoliten bestekar.

Ben

Con.
Ellerim
iki albatroz gibiydiler
kollarımın ucunda
ve kırmızı bıçak yarası vardı
soldakinin avucunda.

Ben
Con
Ben Liverpol limanında ateşçi...

Ben

Hans.
Ellerimin soyu meşhurdur
İlkönce Mançister tezgahlarında göründü ceddi
ve 89'da Fransa'ya kan içinde girdiler
ve 48'de Engels'le beraberdiler
ve sonraları ne zaman çocuklardan biri
karanlık görse hayatını
büyük amca ona anlatırdı hatıratını
1871
Paris komunasına dair.
Ellerimin soyu meşhurdur.
Babaları 917 de muzaffer oldu.
Bavyera'da kurşuna dizildi kardeşleri
ve teyze çocukları
dövüştü iki yıl İspanya'da.
Tarihin en meşhur ailesindendi bu eller...
Ben Hans.
Ben Prusyalı proleter...

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 15:04
Kemal'ciğim,
şiirim hakkında uzun tenkitlerle dolu mektubunu aldım.Bazı hususlarda haklısı,bazılarında haksız,kafiyeler meselesinde söylediklerin çok doğru,ben de farkındayım.Hatta bir nokta daha bu hususta.500 mısra içinde ler kafiyeleri 12 tane olursa çok değildir.Buna rağmen çokmuş gibi geliyor.Buna sebeb bence kafiyelerin''ler''olmasından değil,cümle kuruluşlarının birbirine benzeyişinde.Yani öyle mıdralar var ki-ve o kadar bunlar çok ki-kafiyeleri''ler''olmadığı halde kuruluşları bakımından''ler''kafiyeli mısraların aynı.İşte çok haklı olarak işeret ettiğin ''benzeyiş''bolluğunu bu yapıyor.Ben de bunun farkındayım.Fakat evvela sana önceden de söylemiş olduğum gibi,bu gibi tashihleri ancak büyük parçalar tamamlandıktan sonra yapacağım.Her şeyden evvel işin üremesi lazım,kalın hatlarla kontürlerin çıkması lazım.Detaylar sonra işlenir.İşte bu bakımdan mektubundaki ikinci bir mütaalanın varit olmadığını söyliyeceğim.Yani bu yazıda kelimelerin yerini değiştirmemek şöyle dursun,kelimeler,cümle kuruluşları,hatta büyük pasajlar yerlerini değiştirecekler,değiştirebilirler.Hatta tamamen süprüntü sepetine atılabilir.Mamafi bütün bunlar teferruat.Asıl meseleyi koyuluşundaki esas noktalara gelelim.
1)Bugünlerde böyle bir büyük yazı üzerinde çalışmaya değermi?
2)Bugünlerde lazım olan şiirlerin hitabet unsurları birinci planda olmalı değilmidir?
Evvela birinci sualine cevap vermeye çalışayım.Ben bu yazıya altı ay evvel başladım.İki hafta çalıştım.Sonra birden bire bıraktım.Ve demek oluyor ki ben şahsen hapishane olmama rağmen dışarıda değişen şartlar beni tam altı ay bu çeşit bir yazı üzerinde çalışmaktan bilfiil alıkoymuş.Bu bir vakıa.bu vakıa senin tarafından konulan meselenin birinci noktasının yarısını senin lehine halleder.Yani bu çeşit bir yazı bitirilse dahi şimdilik müsvedde halinde kalmaya mahkumdur.Fakat bu çeşit bir yazı üzerinde işlememek lazımdır neticesini doğurmaz.Nasıl senin sağırdere romanını,iki arkadaş büyük hikaye yazmaklığın lazımsa benim de bu çeşit bir yazı üzerinde elimizdeki vasıtaların bana yeni şartlara uymak için-çok güzel söylediğin gibi daha büyük imkanlar verdiği halde-çalışmam icap eder.Niçin?bu niçinin cevabı kısmen ikinci noktada verilecek,kısmen ise şimdi.Yani bu niçin hitabetli şiir meselesi ile de alakadar,fakat ondan evvelde verilecek cevap var.Şöyle ki ben bugün ki şartlar içinde,yani hem dışarıda değişen şartlar, hem de içeri de değişmeyen,eskisi gibi kalan-hala hapishanede neşriyat imkanından mahrum bulunuşumun-şartlar dahilinde 1941 senesinde kendi memeleketimin insanları ve bu insanların arasındaki münasebetlerle hesaplaşmak mecburiyetindeyim.1941 senesi bütün dünya ve bu meyanda memeleketim içinde bir dönüm noktası oldu.Binaenaleyh altı ay evvelkine nazaran bu hesaplaşma şimdi daha mühimdir.Ve ben şimdiye kadar böyle geniş ve etraflı bir muhasebe yapmadım.Bu yazı bana o muhasebeyi yapmak imkanının veriyor.Sen birinci planda roman ve hikayeye çalıştığın için her satırınla bu muhasebeleşmeyi doğrudan doğruya yapmaktasın.Bu husuta senin vasıtaların benim şiir vasıtama nazaran daha hemde çok daha müsait.Bura da şunuda söyliyeyim-esasa taalluk etmez artık malum bir meseledir amma tekrarı faydasız değil memeleketimin 1941 senesindeki insanlarını mazileri,halleri ve istikballeri ile ve aralarında münasebetlerle neden doğrudan doğruya roman,hikaye,nesirle değilde şiirler yazıyorum?Çünki şiir silahıyla yapılacak muhasebe çok daha geniş meseleleri çok daha kısa belki teferruaztsız fakat kuvvetle ana hattında toplu olarak vermek gibi bir imkana sahiptir.Bu imkandan şiirin istifade etmemesi kendi,kendini kısırlaştırmasını,faaliyet sahasını daraltması demek olur.
2)Gelelim ikinci meseleye yani,hitabetli şiir meselesine.Elbetteki bugün bu tarz şiir birinci plana gelmiştir.Fakat kemal hitabetli şiir günün meseleleri ile sıkı sıkıya alakadar,bilfiil pratik üzerinde günü gününe müessir olması da lazım gelen bir tarzdır.Bneim içinde bulunduğum hapishane şartları ve neşriyat imkanların dahilinde yazacağım hitabetli şiirler bugün ancak iki üç kişinin okumasına arz edilebiliyor.Binaenaleyh bu sahada sarf edeceğim emek yerine,yarın gündelik meseleler başka şartlara girdikleri zaman da okunacak hem bugünü anlatacak hemde o gelecek günler için faydalı olacak yazılar yazarsam sarf edeceğim emek daha yerinde olur kanaatindeyim.Dişarıda olsam o duvarın çok daha mükemmellerini derhal yazıp sahaya sürerdim ve bügün bundan başka yapılacak iş yok derdim.Fakat hususi hapislik şartları beni bugün bu işten alıkoyuyor ve tesirleri daha devamlı,özleri daha derin yazılar yazmak imkanını veriyor.Bütün bu sözlerden şiirde,hatta lirik aşk şiirinde hitabet unsurunun lazım olduğunu inkar ediyorum zannetme.''Hitabet''unsuru şiirin ayrılmaz bir unsurudur.Ve elbette bu yazıda da o unsuru bol bol kullanmaya çalışacağım.Eğer son senelerde bu unsur bende bir hayli miktarda ikinci plana gitmişse her şeyden evvel bunu evvela:bu unsuru besleyen şartlardan yani ilk önce neşretmek imkanından uzaklaşmış olmamala-biliyorsun ya İstanbulda bu imkana biraz sahip olunca orada yazdığım şiirlere-destanlar ve ayetler dahil-derhal hitabet unsuru girivermişti-diğer taraftan ise hitabet unsurunda dahi yeni sesler ve imkanlar aramak yolunda bulunmaklığımla kabili izahtır.
İşte son yazı hakkında koyduğum ana meseleleri kısaca yukarıdan beri bu suretle halletmeye çalıştım.Bugün bu yazdıklarım seni tatmin ettimi?Orasını tahmin edemiyorum.Çünkü koyduğun mesele cidden çok aktüel bir meseledir.Son bir cümle ile hülasa edersek:sen bir taraftan sağırdereyi yazacaksın,yazmaya mecbursun,ben de bir taraftan 941 senesinde Türkiyeden İnsan Manzaralarını yazacağım,yazmaya mecburum.Diğer taraftan sen de bende,Raşit Kemalide ve hapishanede şiirler,edebiyatla meşgul ahbabalarda günün meseleleri üzerinde müessir olabilecek yazılar yazmaya ve bunları okutturmaya borçluyuz.Gelelim ikinci derecedeki meselelere,ben bu yazının 6000 mısra kadar belki de daha fazla olacağını sanıyorum.İnsanlardan birçoğu zaman zaman tekrar meydana çıkıp içtimai tahlillerini yapacaklardır.
Kitabı okuyup bitirdiğimiz zaman kafamızda kalmasını arzu ettiğimiz şey 941 senesinde muayyen tarih şartlaruyla gelen bir memleketteki insan mahşerinin bütün sınıf ve tabakalarıyla durumu hakkında sanat çerçevesi içinde bir hülasasıdır.Alinin ölmesi,Galip usta ile Ömerin yanyana oturmaları ve saire gibi keskin tesadüfler bence hayatta vardır.Reeldir.Kaldı ki yazının gayesi itibariyle de böyle rakursiler bence zarurettir.Mamafi bu teferruat üzerinde sonradan da uzun uzadıya konuşabiliriz.Güzel tenkidin için bir kere daha sana teşekkür ederim kardeşim.Zaten seninle mektuplaşmasam düşündüklerimi,arzularımı,hatalarımı ve sevaplarımı düsturlaştırmak imkan ve fırsatını dahi bulamıyacağım.Şimdi gelelim şiirim mabedine:büyük destanı işlemeye gelince ilk fırsatta o işe de başlayacağım Kemal.Tavsiyelerine taşakkür ederim.Fakat öyle sanıyorum ki bu yazdığımı biraz daha yoluna koymak lazım.Ondan sonra ötekisini yine tezgaha alırız.Bu arada sana hitabet unsurlu yeni şiirler de göndermeye uğraşırım.Malum ya Piraye ve sen,sen ve Piraye bugün benim okuyucu ve münekkit inhisarımı alımış iki insansınız.Sizin gönlünüzü hoş edemezsem okuyucum ve münekkidim kalmaz.Herkesin çok çok selamları var.Sinoptakilere-hele şükür-bir mektup yolladım.Sana bugün posta ile 5 lira yolladım.Paraya ihtiyacın varsa derhal bildir.Hemen bir miktar daha göndereyim.Dört gün kadar nezleden yatakta yattım.Başım hala ağrıyor.Radyonuza çabuk kavuşun.Radyosuzluk feci şey...Ben sabah,öğle,akşam ve gece radyonun başındayım.Bizim makina 936 modeli,Ankaradan başka bir yeri almıyor.Amma o da kafi...Nüdür,katip ve sergardiyan beylerimizin selamları var.Yolunu gözlüyorlar Hikayeni sabırsızlıkla bekliyorum.
Hasretle........

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 15:06
Kardeşim Kemal'ciğim,
Senin para işin için Naci'ye tekrar tekrar yazdım.Gömlek ve saire gönderilmesinide bilhassa kaydettim.Mamafi,ne olursa olsun,ben sana yine bermutat,her ay beş lira yollarım.Hala hanım bizim 15'i 10'a indirdi ama,ona mukabil hemşire 5 lira yolluyor.Mesele yok.Yengen geldi gitti.Hep senden konuştuk.Otuz yaşından aşkın bir çocuğumuz olduğu için kendimizi çok ihtiyar,fakat bu çocuğumuza çok güvendiğimizden kendimizi çok genç bulduk.Senin buraya nakil işinden hala bir haber yok.Halbuki senin buraya gelmeni dehşetli istiyorum.Şiirlerimden şimdilik sana göndermiyeceğim.Hele biraz sabret.Orada resim çektirmedinmi?Çektirdiysen bana derhal yolla...Sana bu haftaki posta ile bir yığın mecmua ve gazete yolluyorum...doya doya okursun...
Sana bir şey söyliyeyim mi Kemal:iki insan arasındaki çeşitli ruh,akıl,bilgi,görüş münasebetleri silsilesiyle birbirine gayet uygun olursa dostluk denen hadise dehşetli bir kuvvet oluyor.Düşünüyorum.Seninle benim aramdaki münasebetlerin silsilei meratibi temelden yukarıya doğru menşurdan geçen renkler gibi vazıh,berrak ve birbirine imtizaç edici...Bilhassa bugünlük teferruatın,asabi tezahürlerin üçüncü ve dördüncü derecedeki tesirlerinden uzak kaldığımız zaman kendini gösterdi.Yani bizim dostluğumuzun ana kanununu anlamak için tecrit,abstraksiyon metodunu mesafe ve zamana tatbik edince seninle ne kadar müthiş arkadaş olduğum meydana çıktı...ve bana öyle geliyor ki tekrar buluştuğumuz vakit karşılıklı bir daha avaz avaz bağırmıyacağız ve belkide bundan dolayı zaman zaman canımız sıkılacak.Romanına hikayelerine hemen başla...durma...çalış..
Sinopta'ki kardeşine ve arkadaşlarına çok çok selam ederim.Onlara mektup yazamıyorum.Kusuruma bakmazlar.Bilirlerki yazabilseydim mutlaka yazardım...
Tahmin edemiyeceğin kadar soğukkanlı ve neşeliyim...çok derinlerdeki bir sızıya rağmen dünyayı güllük gülüstanlık görüyordum...Son gülenin gülmesi dudaklarımdadır.Haydi hayırlısı.
Müdür beyimizin,katip beyimizin mahsus selamları var.Ben de müdür beye selam ederim.Seni bilenler tanıyanlar gözlerinden öperler.Yahu,Hikmet'den haber yokmu?Ne yapıyor deli oğlan?Adaşının sana bol bol selamı var.
Hasretle seni kucaklarım Kemal kardeşim.

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 15:08
Kemal'ciğim,
Mektubunu aldım.Kısaydı.Ama mükemmeldi.Benimki de kısa olacak.Fakat mükemmel olacağını zannetmiyorum.Tevazu değil bilakis.Gurur.Mükemmel ve kısa mektup yazamayacaak kadar,hatta sana ve hatta Pirayeye,kendimi ikinizin yanında ve ikinizede söyleyecek tek sözü olmayan adam halinde hissediyorum.Yan yana olsaydık ne konuşacaktık?Hangimiz ağzımızı açarsak ötekimiz ne söyleneceğini bilecekti.Aynı şeyi düşünmek insanları sükuti yapıyor.Hey anam hey,hay canına!içimden birden bire böyle bir nara atmak geldi.En aşağı yüzbin ağızdan söylenen çok kalın sesli bir şarkı söyleseler de ben de bağıra bağıra katılsam aralarına.Bir zaman ki şiirlerimin hayalleri,imajları farkına varmadan kalemin ucuna geliyor,yani aklıma geliyor.19 yaşındayım.19 yaşım...
Sana bu hafta beş lira yolluyorum.Mecmua filan da göndereceğim.
Şiirleri,daha doğrusu uzun yazıdan ilk kısımları şöyle bir müsait zamanda ince ince temize çekip sana gönderirim.
Piraye için yazdığın cümle bir ihtilal avazı gibi harikuladeydi.Bugünlerde Piraye yengen gelecek.
Ne tuhaf,farkına varmadan işi yeni harflere dökmüşüm.
Sağ ol.
Başkada yazacak sözüm yok...
Herkesin selamları.
Kardeşin.

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 15:10
Kemal'ciğim,
İki mektubunu birden aldım.Sevindim.Sana bu mektupta Raşit Kemali de,ben de(insan manzaralarının devamı)şiir yolladığımız için zarf kabardı.Mektubum maalesef kısa olacak.Evvela sorduklarına cevap vereyim.Naci Tan'dan çıktı.Ankaradaymış.Orada ayağıda kırılmış,bana Ertuğrul Şevketle beraber telefon ettiler.Nacinin sesini duymak beni sevindirdi.Senin Bursaya naklin için lazım gelen makamlarla konuşmuş ve söz almış.Haydi hayırlısı.
Suat Derviş'in Reşat Fuatla evlenmesi yıl oluyor.Onlarada hayırlısı.
Yeni türkçe kelimeler hakkında yazdıklarınla-anahattında hemfikirim-uzun bir mektupta bunu konuşuruz.
Sana mecmualar yolladık.Alınca bildir.
Sinoptan mektup aldım dünyalar benim oldu.
Piraye bir aydır hasta yatıyor.Telefonla görüştük.Grip olmuş.Ateşi 39-40 arasında.Çok üzüldüm.Artık öyle günlere yaklaşıyoruz ki,bu gibi şeylere tekrar doya doya üzülebilmek bahtiyarlığına kavuşacağız.
Yayalar köylü ibrahim efendi,Ertuğrul ve selam yazdıkların selam ederler.
Oda arkadaşlarına ve dostlarına çok selam.Yeni parçam hakkında fikirlerini beklerim.Henüz bunun da ve bundan sonrakilerin de ham oldukları-bilhassa seslerde-tabiidir.
Hasretle,mütehassir kardeşin.

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 15:12
Kemal,
Mektubuma biraz geç ve yeni harflerle cevap verişimin sebebi,vatanımıza tam hizmet edeceğimiz bir sırada hapishanede oluşumuzdan dolayı duyduğum hisleri sana şiir diliyle yazmak iştiyakındandır.Dinle bakalım:

''Malatya''diyorum
senin çatık kaşlarından başka bir şey gelmiyor aklıma...
Bursa'da kaplıcalar
Amasya'da elma
''Sinop'ta Mustafa suphi atelyesi''
Diyarbakır'da karpuz ve akrep;
fakat senin oranın
-Malatya'nın-
nesi meşhurdur,
yemişlerinden ve böceklerinden hangisi,
suyu mu havası mı?
Düşün ki hapishanesi hakkında bile fikrim yok.
Yalnız
bir oda
bir tek penceresi var
çok yüksek olan
tavana yakın.
Sen ordasın;
dar ve uzun bir kavanozda
çok küçük bir balık gibi.
Teşbihim hoşuna gitmiyebilir.
hele bugünlerde
kendini kafeste arslana benzetiyorsundur.
Haklısın Kemal Tahir,
emin ol ben de öyle,
muhakkak ki arslanız;
-şaka etmiyorum,
hatta daha dehşetli bir şey:
insanız
hemde hangi tarihte,hangi sınıftan,
malum,-
lakin demir kafesle kavanoz bahsinde iş değişmiyor,
ikiside bir:
hele bugünlerde.
-Bunu içerde rahat ve masum
yatan bilir.-


Hele bugünlerde
Sarıyerli emin Bey'in fıkralarına gülmek,
sevgili kitapların ve domatesin lezzeti,
tahta kurularına rağmen uyku
-günde üç tatlı kaşığı Adonly şurubuyla da olsa-
ve Tahir'in oğlu Kemal
hatta mektup gelmese senden,
ve hatta ses duymak,dokunmak,görebilmek havanın ışığını:
karıma olan aşkımdan başka
nefsimin herhangi bir rahatlığını
affedemiyorum...

Fartı hassasiyet?
Değil!
Dövüşememek;
bir mavzer kurşunu kadar olsun
bilfiil
doğrudan doğruya...
Biliyorsun,
ancak kavgada vurulan acı duymaz,
ve kavga edebilmek hürriyetidir
en mühimi hürriyetlerin!..
İçerim yanıyor Kemal
dışarım serin...
Anlıyorsun,
zaten ettiğim laf
bizim laflarımızdan herhangi biri,
çok konuşulmuş
konuşulmakta olan
bizim laflarımız.
Şimdi kimbilir kaç yerde,kaç insan
dizlerinde atıl ve çaresiz yatan ellerine küfredip
acıyarak
bu lafı ediyorlar.
Anlıyorsun:
zarar yok,
ben anlatacağım yine.
Elden hiç bir şey gelmediği zaman
konuşup anlatmanın alçak tesellisi...
Belki evet,
belki hayır...
Hayır öyle değil!
-Hangi teselli bırak be dinini seversen bırak!
Bu düpedüz.
başın önde,olduğun yerde dolanarak
kükremek,böğürüp bağırmak,Kemal!..

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 15:14
Kemalciğim,
İkidir mektubuna geç cevap veriyorum.Çünkü ikidir sana şiir yolluyorum.Bilirsin ya benim milli kurtuluş hareketine dair bir büyük ve yazılmakta olan destanım vardı,hani dayı Ali Fuat paşa ile İsmet Paşa pek beğenmişlerdi,işte onu devam ettiriyorum.Sana oradan bir parçayı,zafer arifesinde bir mücahit ağzından söylenen bir şiiri yolluyorum.Bakalım beğenecekmisin?

ZAFERE DAİR

Korkunç ellerinle bastırıp yaranı
dudaklarını kanatarak
dayanılmakta ağrıya.
Gayrı çıplak ve merhametsiz
bir çığlık oldu ümid...

Ve zafer
artık hiç bir şeyi affetmeyecek kadar
tırnakla sökülüp koparılacaktır.

Günler ağır.
Günle ölüm haberleriyle geliyor.
Düşman haşin
zalim
ve kurnaz..
Ölüyor çarpışarak insanlarımız,
-halbuki nasıl haketmişlerdi yaşamayı
ve toprakta herkesten fazla
onlar buna layıktılar-
Ölüyor insanlarımız,
-ne kadar çok-
sanki şarkılar ve bayraklarla
bir bayram günü nümayişe çıktılar
öyle genç ve fütursuz...
Günler ağır.
Günler ölüm haberleriyle geliyor.

En güzel dünyaları
yaktık ellerimizle
ve gözümüzde kaybettik ağlamayı,
-bizi bir parça hazin ve dimdik bırakıp
gözümüzden gözyaşlarımız gittiler-;
ve bundan dolayı
biz unuttuk bağışlamayı...

Varılacak yere
kan içinde varılacaktır.
Ve zafer
artık hiç bir şeyi affetmeyecek kadar
tırnakla sökülüp koparılacaktır...

Bursa Cezaevi.13.9.641


Gözümüzden gözyaşlarımız gittiler satırının aslı''Gözyaşları gittiler''di.Sonra anlaşılmıyor denildi.''Gözyaşlarımız gittiler''yaptım.Yine de anlaşılmıyor denildi.''Gözümüzden gözyaşlarımız gittiler''oldu.Senin fikrin ne?Demek istediğim ''bizi bir parça hazin ve dimdik bırakıp''gidenin gözyaşlarımız,mecazi manada değil tam mutenasıyla''göz yaşı''olduğudur.Bu hususta fikrini mutlaka yaz

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 15:16
Kemal'ciğim,
Sana sekiz lira yolladım.Alıp almadığını bildir.Bir hafta kadar hasta yattım.Soğuk algınlığı,boğaz.Piraye'ye-düşün-mektup yollayamadım.Telgraf çekti kız.Sevindim.-her zaman telgrafları ben çekecek değilim-telgrafına talgrafla cevap verdim:''hastaydım,iyileştim''diye.Meğerse o da hastaymış.Telimi alınca öldüm zannetmiş.38 ateşle kalkıp geldi.Bir gün kaldı,tekrar hasta yatağına gitti.Senin onun için yazdıklarını okuduk.Ve dedim ki:''Kemal'e dehşetli kızıyorum,en sevdiğim insan için öyle doğru ve güzel şeyler yazdı ki bana yazacak bir şey bırakmadı''Piraye bahtiyar gülümsedi.Sonra,''Kemal beni senden iyi anlıyor çünkü ben onu hepinizin anladığından daha iyi anlıyorum''dedi.Sen ta Çankırıdayken sana mektup yazmış sen cevabını vermemişsin.Ablanıza mektup yaz.Senin gömlek işini yazdım.Para işini de,pijamanı da...Burada şekerci ve dondurmacı ve ertuğrul ile birlikte çektirdiğimiz-bir çeşit kağıthane sefası-fotoğrafımızı yolluyorum.Ümitliyim,kaviyim,merhametsizim ve inanıyorum.Müdür ve katip beylerimizin sergardiyanlarımızın selamları.Müdür beyine.katip beye,sergardiyan beye ve fotoğraflarıyla tanıştığım arkadaşlarına çok çok selamlar...
Gözlerinden öperim Kemalim.

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 15:18
Kardeşim Kemal Tahir,
Bana ve Raşit'e yazdığın uzun mektubunu aldım.Bundan evvel sana yine böyle daktilo ile kısa bir mektup,uzun bir şiir yollamıştım.Herhalde almışsındır.Şiir''bir şimal kilisesinde şeytan ile rahibin maceralarına''dairdi.(bu mektup ve şiir savcılıkça Kemal Tahire verilmemiştir)O şiirin bir noksan yeri vardır.Biliyorum,fakat o noksanı belki gelecek sene bu vakitler filan tamamlarım.Rahibin medeniyeti kurtarmak için yapılan!?harpte medeniyeti yıkmak isteyenlerin nasıl nasıl dövüşüp muzaffer olduklarını anlatması için biraz beklemek lazım.Diyeceksin ki onların hiç olmazsa nasıl kavga ettiklerini anlatabilirdi.Gönlüm razı olmadı.Sadece kavgayı değil neticeyi de muhterem pedere söylemek istiyorum.Her ne hal ise.Gelelim günlük fani meselelere.Sana mecmualar ve birde kötü Fransızca roman yollamıştım.Aldın mı?Yarın sana beş lira yolluyorum.Yarın diyorum çünkü bu mektubu şimdi cuma gününün,birinci teşrinin 17'nci gecesi yazıyorum.Saat dokuza geliyor.Biraz evvel radyo gazetesini dinlerken mektubunu getirdiler.Bundan dolayı yarın sabah bu mektupla beş lirayı postaya attıracağım.Kitap istemek için muharrir arkadaşlarına ve bildiklerine müracat etmek mükemmel bir fikirdir.Ben şahsen Halide Edip'ten bu vasıtayla iki kitap getirttim.
Fani işlerden konuşalım demekle acele etmişim.Sözümü geri alıyorum.Senin buraya naklin işiyle uğraşılıyor.Bu husuta Halide Edip hanıma,Reşat Nuri'ye Sadri Ertem'e filan sen de bir mektup yazsan fena olmaz.Seni tasavvur edemiyeceğin kadar göresim geldi.Burada olsan hapislik bana çok ama çok daha az koyacak.Uykusuzluğa alıştığım için gürültü ve patırtın vız gelir ve sinirlerimi kaybettiğimden en akla gelmez münasebetsizliklerinin farkında bile olmam.Sana bir şey söyliyeyim,1941 senesi teşrinievvel ayında,konkre olarak,Bursa hapishanesinde eksikliğini hissettiğim,benden uzaktaki fertler Piraye,Kemal Tahir ve şimdi çok uzaklarda olan belkide ölmüş bulunan ve bugüne kadar nadiren hatırladığım bir eski mektep arkadaşımdır.Belki ondan sana hiç bahsetmemişimdir.Çünkü lalettayin bir darülfünün arkadaşımdı.Fakat şimdi ziyarete gelseydi dehşetli sevinirdim.Daha garibini söyliyeyim mi adını bile iyice hatırlıyamıyorum.Yalnız Kafkasyalıydı.Ve iki parmak enliliğinde sarı bir kalpağı ve sol yanağında bir kurşun yarası vardı.Her ne hal ise.Annemi de görsem sevinirim tabii.Samiye'yi ve yeğenlerimi de görsem sevinirim.Fakat hiç biriyle bu aralık bir çatı altında burun buruna bir haftadan fazla yaşamak bana büyük bir zevk olmazdı.Yalan yok,malum ya,Sinoptakiler de yanımda olsalar bahtiyar olurdum.Hem de dehşetli.Fakat aynı koğuşta değil,yan yana,aynı koridora bakan iki ayrı koğuşta.Beraber yemek,beraber çalışmak fakat burun buruna olmamak şartıyla.Halbuki Piraye,sen ve o adını unuttuğum Kafkasyalı arkadaşla Bursa cezaevinin bir koğuşunda burun buruna yaşamak güzel şey.
Raşit Kemali'den her gün biraz daha memnunum.Münasebetsizlikler etmiyor değil,ediyor.Hem de bol bol.Hıık demiş,bir çok huyu,senin iki sene evvelki hatta bazen Çankırıda ki burnundan düşmüş.Fakat onunla aynı koğuşta yaşamak beni sıkmıyor.Daha bir iki sene de-dilim kurusun-icabederse rahat rahat yaşayabilirim sanıyorum.Ha birde oğlum Memed var.Fertleri sayı bakımından bu kadar aza indirişim bu günlerde insanları yığın yığın sevmeye ve insanlardan yığın yığın nefret etmeye daha iyi alışmaya başladığımdandır.
Piraye'ye yazdığın ve bundan evvel ki mektubunda bana gönderdiğin şiirlerdeki lirismden memenun ol Kemal Tahir.Lirisim tabirinin çok aşağılık adiliklere alem olması lirismin kötü bir şey olduğuna delalet etmez.Sağlam ve sihhatli lirisim-senin o yazılarındaki gibi-bütün güzel sanat şubelerinin temel taşlarından biridir.Hakikat manasıyla lirik olmayan adam ne şair ne de romancı olabilir.En büyük realistlerde sağlam lirismin payı ve hissesi vardır.
Raşit'in hikayesi için yazdığın tenkit hoşuma gitti.Bazen öyle üslup inceliklerine temas etmişsin ki-meme ve göğüs meselesi,parmakların karıştırılması gibi-Bu işlerde artık şuurlu çalıştığını;kendini inkar etmene rağmen,bal gibi ortaya çıkarıyor.Yalnız bir noktaya işaret edeceğim.O hikaye bence realist çeşnili bir atmosfer hikayesiydi.Şimdi bu bakımdan hikayeyi nasıl tenkit edeceksin,şunuda bir yap.Anlıyorsun ya;insanları ikinci plana-fert olarak-alıp münasebetlerinin ve muhitin atmosferini birinci plana alan bir hikaye.Bu maksatla yazıldığını farzet ve ona göre tenkit et.Çok enteresan bir tenkit ve mümerese yapmış olursun,adaşın da istifade etmiş bulunur.Malum ya Sait Faik'in bu maksatla yazılmış hikayeleri vardır.Fakat onların temeli realist değildir,snop ve züppedir,felsefede idealisttir.Şimdi realist temelli bir atmosfer küçük hikayesinin nasıl yazılması lazım gelir.Bu hususta elindeki misalin üzerinde fikir yürüt.
Yahu ben babamın hatırı için kötü bir şeye iyi demem.Senin o şiirin iyiydi.İyi dedim.Kötü olsaydı kötü derdim.Binaenaleyh''yazdığım şiir için medhü senaya kermi vermişsin''ne mene sözdür.O şiirin realist bir şiir tarzının inkişaf etmiş,işlenmiş ve o sahada yeni imkanlar açan mükemmel bir örneği idi.Bu yaştan sonra sana kötü şeyler yazarsan''teşvik mahiyetinde''laflar edecek değilim ya.O şiir güzeldi.
Müdürünüze,katibinize,sergardiyanınıza selam ederim.Senin selamını bizim müdüre,katibe ve sergardiyana söyledim.Selam ederler.Hapis arkadaşlara selam.Hapis arkadaşların selamları var.
Kemal,senin şu odanın rutubeti çok canımı sıktı.Yahu tez gelmen kabil olmazsa mangal yak.Yalnız dikkat et kömür çarpmasın.Ben burada Raşit Kemali ile,kendi arzumuz üzerine,kışın soba yandığından revire taşındık.Bir oda da üç kişiyiz;ben,o birde Ertuğrul.Ertuğrul revirin işlerine bakıyor.Pek rahatız karyoladayız.Odamız aydınlık.Hay aksi şeytan.Sen orada rutubet içindesin,muhterem bay müdürünüze rica ederim,bay müddeiumumiye de,sen zaten hastalıklı bir adamsın,seni rahatça bir yere koysunlar.İstersen Bahaya da bir daha mektup yazayım.Hay aksi şeytan.
Gözlerinden öperim kardeşim Kemal

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 15:20
Kemalciğim,
Mektubun geldi.Sende bir mektubum daha olacak.Onun da cevabı postadadır herhalde.5 lira yolladım.Almışsındır.Ses mecmuaları yolluyorum,alırsın.Naci Sadullah ve Suat Dervişin sana Fransızca roman yollamlarını reca ettim.Buraya naklin için teşebbüsler devam etmekte.
Büyücek şiirim hakkında yazdıkların beni çok sevindirdi.Haddimi ve daha iyisini,daha mükemmelini yazmak lazım geldiğini,buna mecbur olduğumu bu husustaki ihtirasımı bilmesem ömrümde ilk defa yazdığım bir yazıdan gurur duyacaktım.Fakat biliyorum ki Kemal yazdıklarımla ölçülemeyecek kadar mükemmel şeyler yazmak,dövüşür gibi yazmak vazifemdir.Dövüşte yapılan vazife ise gurur filan gibi şeylerden uzak,sadece vazifedir.İtirazlarının çoğu doğru,tashih edeceğim.Fakat seni şoke eden''içirmişlerdi''mısrasını,hergeleler,bu kelimeyi ve onun ifade ettiği hissi gayet iyi anlıyorum,evet hergeleler içmeden de hayvan sürüleri gibi hücuma kalktıkları muhakkak olmasına rağmen değiştirmiyeceğim.O mısra bugünkü haleti ruhiyem içinde ana avrat sinsilelerine,biçare hayvanlıklarına küfretmekten beni men eden bir supaptır.Yoksa,hangi şartlar,hangi zaruretler içinde olursa olsun koskoca bir milletin,namuslu bir tarihi olan bir halk yığınının böyle namussuzca gebermesini ve katledilmesini affetmek kabil değil,onları ancak bir şey affettirebilir:Silahlarını geriye çevirmeleri.Belki ilmi konuşmuyorum.Fakat 1941 senesi 26 ilkteşrininde bana hatta alaman amelesini affettirecek,mazur gösterecek,-şu anda şu mektubu yazdığım sırada-soğukkanlı herhangi bir ilim yoktur.Anlıyorsun ya,''içirmişlerdi''-ki buda bir hakikat-mısrasına nasıl sarılmışım.
Sana gelecek mektubumda şu benim yazmaya başlayıp iki üç aydan beri el sürmediğim büyük yazının baş taraflarını yollarım.
Gel gelelim sana.sağırdere ağır yürüyor.Küçük hikaye yazamıyorsun.Sağırdereyi hızlı yürütmeye ve derhal ses de yahut yeni edebiyat ta neşredebilecek küçük hikayeler yazmaya mecbursun.Her iki mecmuanın hikaye cephesi pek külüstür.İmdatlarına yetiş Kemal.Banada derhal ne yazdınsa yolla ve neler yazdığını,tezgaha neler koyduğunu uzun uzadıya anlat.
''Roamantik''romantik olacak.Daktilo hatası.
Kemal,sana-laf olsun diye değil-Bir şey söyliyeyim mi dehşetli nikbinim,ama nasıl nikbin,bildiğin gibi değil,her kötü haber kayadan akan yılan gibi üzerimde en ufak iz bırakmadan akıp gidiyor.Yılanın soğukluğunu bile duymuyorum.Asabım hiç bir zaman-uykusuzluğun devamına rağmen bu kadar kuvvetlenmemişti.Son gülen güzel güler.
Müdür beyine,katip ve sergardiyan beye ve hapishane arkadaşlarına selamlar.Seni hasretle kucaklarım kardeşim.
Piraye her mektubunda seni sorar.Bugünlerde meteliksiz,gelemiyor.
Adaşının çok çok selamları var.
Müdür,katip ve sergardiyanımız selam ederler.Burada bildiklerin gözlerinden öperler.

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 15:22
Ceviz Ağacı İle Topal Yunus'un Hikayesi

Burda bir dostumuz var
Çerkeş'in
Kavak köyünden.
Büyük kitaplar gibi
içinde bir şeyler saklı.
Akıllı adamlara
ajans haberlerine
ve bilmeceye meraklı.
Adı : Yunus.
Ateşimizi yakıp
suyumuzu veriyor.
Ağaçlardan
ve günlerden konuşuyoruz.
Herhal ilerdedir
yaşanacak günlerin
en güzelleri.
Şimdilik
sohbetimizde kederi :
kesilip
satılmış
bir ceviz ağacının...

Onu tanıyoruz :
avlunun içinde
kapının solundaydı.
Ve altı yaşında
dalından düştü Yunus,
topallığı ondandır.

Öküzler topalları sever,
çünkü topallar ağır yürürler.
Öküzler topalları sever,
ceviz ağaçları sevmez topalları :
çünkü topallar sıçrayamazlar yemişlere,
çünkü üzerlerine çıkıp
silkeleyemezler dalları.
Ceviz ağaçları sevmez topalları...

Bir acayiptir muhabbet bahsi :
mutlaka kendini dereye atmaz
sevilmeyenlerin hepsi.
İnsanların hünerleri çoktur :
insanlar
sevilmeden de sevmesini bilirler...

Bir acayiptir muhabbet bahsi,
bir acayiptir
ceviz ağacı ile
topal Yunus'un hikâyesi...

..... Cevizlerini Eylülde döker,
yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.
Ve Çerkeş yolu üzerinden
sabah namazı ışıyıp geldiği zaman,
kadınlardan önce uyanırdı dalları.
Altından geçerken düşünürdü Yunus...

..... Düşünmek :
ne mukaddes bir iş
ne felâket
ne de bahtiyarlıktı,
ve ölüm :
mutlaka varılıp dönülmeyen,
fakat üzerinde düşünülmeyen
bir köydü Yunus için...

..... Cevizlerini Eylülde döker,
yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.
Güneşte gölgesi hain olurdu,
rüzgârda konuşurdu kendi kendine,
dalları yukardan Yunus'a bakar...

..... Gündüzleri yıldızların niye söndüğünü,
dünyanın yuvarlak olduğunu
ve güneşin etrafında döndüğünü
bilmiyordu Yunus.
Bunları biz anlattık ona
şaşıp kalmadı...

..... Cevizlerini Eylülde döker,
yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.
Yüksekti, genişti alabildiğine.
Üç kişi el ele versen
kütüğünü çeviremezdin.
Gece altında oturdun muydu
yıldızları göremezdin.
Her gece altında otururdu Yunus...

..... Çinli müslümanlara,
burunları tek boynuzlu gergedanlara,
ve bir damla suda bir milyon mikroba dair
fikri yoktu Yunus'un.
Bunları bizden öğrendiği gün
hayret etmedi...

..... Cevizlerini Eylülde döker,
yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.
Toprağın içinde gider kökleri,
karanlık bir sudur tepende akar.
Her akşam altından geçerdi Yunus...

..... Bir gün ateşimizi yakıp
verirken suyumuzu :
"- Biz hizmetkârınız senin,
sen efendimizsin" - dedik.
Şaşırıp kaldı Yunus...

..... Cevizlerini Eylülde döker,
yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.
Rüzgârda konuşurdu kendi kendine.
Yüksekti, genişti alabildiğine.
Gece altında oturdun muydu
yıldızları göremezdin.
Karanlık bir sudur tepende akar,
toprağın içinde gider kökleri,
dalları, yukardan Yunus'a bakar...

"- Köy işi zordur katiyen
vücut ezilir bir defa.
Toprağa çömelip bak dört tarafa :
bela hangi inde pusmuş
bilinir mi?
Mümkünü yok vurulsun..."

Vurmuş belâ, ciğerinden Yunus'u...

"- Biz hiç dünyada yaşamış değiliz.
Geldik
gidiyoruz öylesine...
Tevatür güzelmiş İstanbul şehri,
varıp görülmesi nasibolmadı.
Velâkin niye tiftiği yok
altmış haneden otuzunun?..."

Tiftiği yoktu Yunus'un...

"- Attığın taş
dediğin kuşu vurmuyor.
Dünya trene bindi.
Gayrı dünya öküzün boynuzunda durmuyor.
Elimiz ayağımız : öküz.
Çok zor olur öküzü satmak,
yarı ölümdür yani.
Öküz gitti mi korkulursun..."

Sattılar öküzünü Yunus'un...

"- Herhal yolların sonu göründü.
Bu olan işleri akıl almaz.
Toprak sabuna döndü
kayar insanın elinden.
Cümle mahlukatın mekânı vardır
kurdun mekânı olmaz.
Toprağın elinden kaydı mıydı
bir mekânsız kurt olursun..."

Kaydı toprağı elinden Yunus'un...
Cevizlerini Eylülde döker,
yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.
Güneşte gölgesi hain olurdu.
Yunus durmadan
Yunus kaybettikçe onu düşünür,
o, bir şey isteyip, bir şey sormadan
rüzgârda konuşurdu kendi kendine...

Çocuklara ana,
tohuma toprak
ve karı lâzımdır erkek kısmına...

Bir kız kaçırdı Yunus :
Çünkü düğün pahalı
kız kaçırmak ucuz...

Fakirin karısı kavi olmaz...

Ve bir gün
Çerkeş yolu üzerinden
sabah namazı ışıyıp geldiği zaman
giderlerdi.
Yunus'un arkasında yuvarlandı yere,
kırmızı peştemalının içinde ölüverdi...

Topraksız, öküzsüz ve kadınsız,
kaldılar dünyada bir başlarına
ceviz ağacı ile Yunus.
Yalnızlık koydukça koydu Yunus'a.
El toprağında ter döker oldu.
Cevizi karanlıkta kaybolur sanıp
uyumaz beklerdi sabaha kadar.
Yalnızlık umrunda değil cevizin,
toprağın içinde gider kökleri,
dalları yukardan Yunus'a bakar...

Cevizden konsol yaparlar,
topal Yunus ne işe yarar?

Zemheriler geldi barınamazsın.
Cevizden konsol yaparlar.
Gayrı daha fazla sürünemezsin.
Sat Yunus cevizini...

Yün yorgan değil bu sarınamazsın.
Cevizden konsol yaparlar.
Bir cansız ağaçtır yaranamazsın.
Sat Yunus cevizini...

Varlılar varsıza dokur mu kilim,
vay cevizin hali, vay benim halim...

Mekânsız kurda mekândı.
Cevizden konsol yaparlar.
Yarı ağaç, yarı insandı.
Sat Yunus cevizini...

Cenaze çırçıplak, kara uzandı.
Cevizden konsol yaparlar.
Kesildi dalları, dallar budandı.
Sattı Yunus cevizini...

Varlılar varsıza dokur mu kilim,
vay cevizin hali, vay benim halim...

Sabahın sahibi vardır.
Gün daima bulutta kalmaz.
Herhal ilerdedir
yaşanacak günlerin
en güzelleri...
Şimdilik
sohbetimizde kederi :
kesilip
satılmış
bir ceviz ağacının...

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 15:24
Çocuklar Yarın Ölebilir

....
Çocuklar ölebilir yarın,
hem de ne sıtmadan ne kuşpalazından
düşerek de değil kuyulara filân;
çocuklar ölebilir yarın,
çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın,
çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında,
ne bir santim kemik, ne bir damla kan,
çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında
arkalarında bir avuç kül bile değil
arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan.

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 15:27
Gözlerimiz

Gözlerimiz
şeffaf
temiz
damlalardır.
Her damlada
demire can veren dehamızın
bir küçücük
zerresi vardır..

Şeffaf
temiz
damlalarıyla gözlerimiz
bir umman içinde o kadar birleşti ki,
kaynıyan suda buzu
nasıl eritirsiniz,
işte biz de
birbirimizde
öyle kaybolduk.
Yükseldi gözlerimizin şaheseri
demire can veren dehayı bulduk.

Şeffaf
temiz
damlalarıyla gözlerimiz,
bir umman içinde birleşmeseydi eğer,
her zerre
dağılsaydı başka bir yere,
dinamolarla türbinleri çiftleştirerek,
çelik dağları suda kof bir kelek gibi döndüremezdik..
Ve gözlerimizi yakan
gecenin ateşini
şamasız kibrit gibi söndüremezdik..

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 15:29
http://cezve.files.wordpress.com/2007/06/nazim.jpg

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 15:31
http://www.ykykultur.com.tr/linkler/nh/bio/assets/24-nazim-1951.jpg

naz_özge12
20-05-08, 16:19
http://img113.imageshack.us/img113/3434/nazimhikmetbursacezaevixz5.jpg (http://imageshack.us)

naz_özge12
20-05-08, 16:22
Çankırı Hapishanesinden Mektuplar-2

Bir akşamüstü
oturup
hapisane kapısında
rubailer okuduk Gazalî'den :
«Gece :
büyük lâciverdî bahçe.
Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin.
Ve tahta kutularda upuzun yatan ölüler.>

Bir gün eğer,
benden uzak,
karanlık bir yağmur gibi,
canını sıkarsa yaşamak
tekrar Gazalî'yi oku.
Ve Pîrâyende'm benim,
ben eminim
sen sadece merhamet duyacaksın
ölümün karşısında onun
ümitsiz yalnızlığı
ve muhteşem korkusuna.

Bir akar su getirsin Gazalî'yi sana :
«— Toprak bir kâsedir
çömlekçinin rafında tâcidar,
ve zafer yazıları
yıkılmış duvarlarında Keyhüsrevin...»

Birikip sıçramalar.
Soğuk
sıcak
serin.

Ve büyük lâciverdi bahçede
başsız ve sonsuz
ve durup dinlenmeden
devranı rakkaselerin...

Bilmiyorum, neden
aklımda hep
ilkönce senden duyduğum
Çankırılı bir cümle var :
«Pamukladı mıydı kavaklar
kiraz gelir ardından.»
Kavaklar pamukluyor Gazalî'de,
fakat
görmüyor, üstat,
kirazın geldiğini.
Ölüme ibadeti bundandır.

Şeker Ali yukarda, koğuşta bağlama çalıyor.
Akşam.
Dışarda çocuklar bağrışıyorlar.
Çeşmeden akıyor su.
Ve jandarma karakolunun ışığında
akasyalara bağlı üç kurt yavrusu.
Açıldı demirlerin dışında
büyük, lâciverdî bahçem.
A s l o l a n h a y a t t ı r ...

naz_özge12
20-05-08, 16:28
http://img113.imageshack.us/img113/1812/lirp6.png (http://imageshack.us)

VATAN HAİNİ"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet.Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne,kapkara haykıran puntolarla,bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amiraliAmerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira."Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet.Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.Vatan çiftliklerinizse,kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması, topuysa,vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,ben vatan hainiyim.Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. (28.7.962)

naz_özge12
20-05-08, 16:40
http://img113.imageshack.us/img113/7081/nazim1ic5.jpg (http://imageshack.us)

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 19:37
emeğine sağlık canım..

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 19:39
http://www.alinteri.org/img/nazim-kolaj1.jpg

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 19:41
http://www.bilkent.edu.tr/~kanat/nazim.jpg

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 19:42
http://www.yesilcam.gen.tr/turksinema/seslendirme/nazim.jpg

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 19:45
http://www.ykykultur.com.tr/linkler/nh/bio/assets/16-nazim-1951.jpg

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 19:47
http://ozanyayincilik.com/images/nazim.jpg

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 19:48
http://images.google.com.tr/url?q=http://img267.imageshack.us/img267/371/nazmhikmet1custom29ja.jpg&usg=AFQjCNE_FrfkjRxKigPUbzyYaEnvMpxrtQ

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 19:50
http://dosyalar.hurriyet.com.tr/nazimhikmet/album/images/nazim8_jpg.jpg

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 19:53
http://www.netpano.com/uploads/media/haberler/nazim.jpg

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 19:55
http://img386.imageshack.us/img386/4949/3481972yb6.jpg

ebru_kıvançkolik
20-05-08, 19:58
http://www.siyasalkitap.com/imgs/nazim_.jpg

ebru_kıvançkolik
21-05-08, 19:45
Ağlamak Meselesi

Nasıl etmeli de ağlayabilmeli
farkına bile varmadan?
Nasıl etmeli de ağlayabilmeli

rebelious_dark
22-05-08, 20:44
BENİM OĞLAN FOTOĞRAFLARDA BÜYÜYOR



İçimde acısı var yemişi koparılmış bir dalın,
gitmez gözümden hayali Haliçe inen yolun,
iki gözlü bir bıçaktır yüreğime saplanmış
evlât hasretiyle hasreti İstanbulun.

Ayrılık dayanılır gibi değil mi?
Bize pek mi müthiş geliyor kendi kaderimiz?
Elâleme haset mi ediyoruz?
Elâlemin babası İstanbulda hapiste,
elâlemin oğlunu asmak istiyorlar
yol ortasında
güpegündüz.
Bense burda rüzgâr gibi
bir halk türküsü gibi hürüm,
sen ordasın yavrum,
ama asılamıyacak kadar küçüksün henüz.
Elâlemin oğlu katil olmasın,
elâlemin babası ölmesin,
eve ekmekle uçurtma getirsin diye,
orda onlar aldı göze ipi.

İnsanlar,
iyi insanlar,
seslenin dünyanın dört köşesinden
dur deyin,
cellât geçirmesin ipi.

rebelious_dark
22-05-08, 20:47
CEVAP NUMARA DÖRT


Onlar istiyorlar ki
çift ağızlı baltalarıyla
yuvarlansın kafalarımız önüne yarın -
o kara gömlekleri beyaz kordonlu
golf pantolonlu
kadroların..


KARDEŞLER!
Onlara sokakta rastlarsanız eğer
ölümü görmüş gibi çevirin başınızı.
Kirpiksiz sarı gözler gözünüze bakarken
arkadan sırtınıza bir
bıçak girebilir...
Onlar istiyorlar ki
kara toprağın kalbi durana kadar
biz pazarda kelepir bir mal gibi satalım
kafamızın ışığını, gücünü kolumuzun..
Kadınlarımızı karşılarında oynatalım.
Ve dumanlanmağa başlayınca
gözümüzün bakışı,
yavaşlayınca
damarlarımızda kanın akışı
karaya vurmuş balıklar gibi
köprü altlarında yatalım..


KARDEŞLER!
Onlara elleriniz dokunmuşsa eğer
yedi tas su dökün ellerinize.
Yırtarak bayramlık gömleğimi ben
peşkir yaparım size...
Biz
ayrı dillerde aynı şarkıyı okuyanlar,
Biz
aynı yastıkta yatar gibi
toprağa başlarını yan yana koyanlar,
Biz,
yüzümüzün derisi koyu açık yanmış diye,
saçlarımız ayrı ayrı boyanmış diye
barsaklarımızı birbirimizin avucuna dökerek
birbirimizin gırtlağını dişimizle sökerek
gebereceğiz...
Ve kadrolar
parlatarak
kara gömleklerinin beyaz kordonlarını
gömecekler kadife koltuklara
golf pantolonlarını...


KARDEŞLER!
Onların adına benziyorsa adınız eğer
adınızı değiştirin.
Vebanın girdiği kapıdan girin
onların evine atmayın ayak....
Onlar istiyorlar ki
çift ağızlı baltalarıyla
yuvarlansın kafalarımız önüne yarın -
o kara gömlekleri beyaz kordonlu
golf pantolonlu
kadroların....

rebelious_dark
22-05-08, 20:48
HABER


Onlardan haber geldi.
Oradan
onlardan.
Gömlekleri kirli değil
çatık değilmiş kaşları.
Yalnız biraz
uzamış tıraşları.
"Yandık!"
dememişler.
Dayanmışlar biliyorum.
"Dayandık!"
dememişler.
Gözleri gülerek
bakıyorlarmış adama.
Şakaklarında taze bir yara varmış ama,
çatık değilmiş kaşları.
Yalnız biraz
uzamış tıraşları





KANTER İÇİNDE

Yapıcılar türkü söylüyor
Yapı türkü söyler gibi yapılmıyor ama.
Bu iş biraz zor.
Yapıcıların yüreği
bayram yeri gibi cıvıl cıvıl
ama yapı yeri bayram yeri değil.
yapı yeri toz toprak.
Çamur, kar.
Yapı yerinde ayağın burkulur
ellerin kanar.

Yapı yerinde ne çay her zaman şekerli
her zaman sıcak,
ne ekmek her zaman pamuk gibi yumuşak
ne herkes kahraman
ne dostlar vefalı her zaman.
Türkü söyler gibi yapılmıyor yapı
bu iş biraz zor,
zor ama
yapı yükseliyor, yükseliyor.
Saksılar konuldu pencerelere
alt katlarında.
İlk balkonlara güneş taşıyor kuşlar
kanatlarında.
Bir yürek çarpıntısı var her putrelinde
her tuğlasında
her kerpicinde.
Yükseliyor, yükseliyor yapı
kanter içinde.







NERDEN GELİP NEREYE GİDİYORUZ?


Başlangıç

Doğrultup belimizi kalktığımızdan beri iki ayak üstüne,
kolumuzu uzunlaştırdığımızdan beri bir lobut boyu
ve taşı yonttuğumuzdan beri
yıkan da, yaratan da biziz,
yıkan da yaratan da biziz bu güzelim, bu yaşanası dünyada.

Arkamızda kalan yollarda ayak izlerimiz kanlı,
arkamızda kalan yollarda ulu uyumları aklımızın, ellerimizin, yüreğimizin,
toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve pılastikte.

Kanlı ayak izlerimiz mi önümüzdeki yollarda duran?
Bir cehennem çıkmazında mı sona erecek önümüzdeki yollar?



1

Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler,
günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların,
çocukların avuçlarında yeşerecekler.

Çocuklar ölebilir yarın,
hem de ne sıtmadan, ne kuşpalazından,
düşerek de değil kuyulara filân;
çocuklar ölebilir yarın,
çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın,
çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında
arkalarında bir avuç kül bile değil,
arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan.
Negatif resimcikler boşluğun karanlığında.
Kırematoryum, kırematoryum, kırematoryum.
Bir deniz görüyorum
ölü balıklarla örtülü bir deniz.
Negatif resimcikler boşluğun karanlığında,
yaşanmamış günlerimiz
çocukların avuçlarıyla birlikte yok olan.



2

Bir şehir vardı.
Yeller eser yerinde.
Beş şehir vardı.
Yeller eser yerinde.
Yüz şehir vardı.
Yeller eser yerinde.
Yok olan şehirlere şiirler yazılmayacak,
şair kalmayacak ki.

Pencerende bir sokak bulvarlı.
Odan sıcak.
Ak yastıkta üzüm karası saçlar.
Adamlar paltolu, ağaçlar karlı.
Penceren kalmayacak,
ne bulvarlı sokak,
ne ak yastıkta üzüm karası saçlar,
ne paltolu adamlar, ne karlı ağaçlar.
Ölülere ağlanmayacak,
ölülere ağlayacak gözler kalmayacak ki.
Eller kalmayacak.
Negatif resimcikler dalların altındaki
yok olmuş olan dalların altındaki.
Yok olmuş olan dalların üstünden
o bulutlardır geçen.
Güneye götürmeyin beni,
ölmek istemiyorum...
Ölmek istemiyorum,
Kuzeye götürmeyin beni...
Batıya götürmeyin beni,
ölmek istemiyorum...
Ölmek istemiyorum,
Doğuya götürmeyin beni...
Bırakmayın beni burda,
götürün bir yerlere.
Ölmek istemiyorum,
ölmek istemiyorum.
O bulutlardır geçen
yok olmuş olan dalların üstünden.



3

Tahta, beton, teneke, toprak, saman damlarımızla iki milyardan artığız,
kadın, erkek, çoluk çocuk.
Ekmek hepimize yetmiyor,
kitap da yetmiyor,
ama keder
dilediğin kadar,
yorgunluk da göz alabildiğine.
Hürriyet hepimize yetmiyor.
Hürriyet hepimize yetebilir
ve sevda kederi,
hastalık kederi,
ayrılık kederi,
kocalmak kederinden
gayrısı aşmayabilir eşiğimizi.
Kitap hepimize yetebilir.
Ormanlarınki kadar uzun olabilir ömrümüz.
Yeter ki bırakmayalım, yaşanmamış günlerimiz yok olmasın çocukların
avuçlarıyla birlikte,
boşluğun karanlığına çıkmasın negatif resimcikler,
yeter ki ekmek ve hürriyet yolunda dövüşebilmek için yaşayabilelim.


Çağırı

Tanrı ellerimizdir,
Tanrı yüreğimiz, aklımız,
her yerde var olan Tanrı,
toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve pılastikte
ve bestecisi sayılarda ve satırlarda ulu uyumların.

İnsanlar sizi çağırıyorum :
kitaplar, ağaçlar ve balıklar için,
buğday tanesi, pirinç tanesi ve güneşli sokaklar için,
üzüm karası, saman sarısı saçlar ve çocuklar için.

Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler,
günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların,
çocukların avuçlarında yeşerecekler.


22 Kasım 1962








TEFTİŞ


Sayfada saygıyla göze çarpsın diye
komuşlar fotoğrafı baş köşeye.
İzmir'de, Kordon'da, Memetleri teftiş.
Vakit öğle, hava sıcak, gün uzun belli.
Önde Amerikan paşası kafayı dikmiş
ve sırmalı şapkasında eli
kasap bıçağı gibi parlıyor keskin, geniş
ve küfredip sesini duyuyorum
toprağıma tokat gibi inen adımlarının.
Türk paşası on beş adım geride.
Yüzünü göremiyorum, gölgeli.
Belki alışmış,
belki utanıyor, belki öfkeli.
Memetlere bakıyorum :
Dişleri kenetli, gözleri karanlık,
gözleri dikilmiş yere.
Sanıyorum yakındır, bir daha çıkmayacaklar
İzmir'de, Kordonboyu'nda böyle teftişlere...


1962









TÜRKİYE İŞÇİ SINIFINA SELÂM



Türkiye işçi sınıfına selâm!
Selâm yaratana!
Tohumların tohumuna, serpilip gelişene selâm!
Bütün yemişler dallarınızdadır.
Beklenen günler, güzel günlerimiz ellerinizdedir,
haklı günler, büyük günler,
gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan,
ekmek, gül ve hürriyet günleri.



Türkiye işçi sınıfına selâm!
Meydanlarda hasretimizi haykıranlara,
toprağa, kitaba, işe hasretimizi,
hasretimizi, ayyıldızı esir bayrağımıza.



Düşmanı yenecek işçi sınıfımıza selâm!
Paranın padişahlığını,
karanlığını yobazın
ve yabancının roketini yenecek işçi sınıfına selâm!



Türkiye işçi sınıfına selâm!
Selâm yaratana!

12 Ağustos 1962











ZAFERE DAİR



Korkunç ellerinle bastırıp yaranı
dudaklarını kanatarak
dayanılmakta ağrıya.
Şimdi çıplak ve merhametsiz
bir çığlık oldu ümid...
Ve zafer
artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar
tırnakla sökülüp koparılacaktır...

Günler ağır.
Günler ölüm haberleriyle geliyor.
Düşman haşin
zalim
ve kurnaz.
Ölüyor çarpışarak insanlarımız
— halbuki nasıl hakketmişlerdi yaşamayı —
ölüyor insanlarımız
— ne kadar çok —
sanki şarkılar ve bayraklarla
bir bayram günü nümayişe çıktılar
öyle genç
ve fütursuz...

Günler ağır.
Günler ölüm haberleriyle geliyor.
En güzel dünyaları
yaktık ellerimizle
ve gözümüzde kaybettik ağlamayı :
bizi bir parça hazin ve dimdik bırakıp
gözyaşlarımız gittiler
ve bundan dolayı
biz unuttuk bağışlamayı...

Varılacak yere
kan içinde varılacaktır.
Ve zafer
artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar
tırnakla sökülüp
koparılacaktır...

1941






21 - 1 - 924



Lambayı yakma, bırak,
sarı bir insan başı
düşmesin pencereden kara.
Kar yağıyor
karanlıklara.
Kar yağıyor
ve ben hatırlıyorum.
Kar...
Üflenen bir mum gibi söndü
koskocaman ışıklar..
Ve şehir
kör bir insan gibi kaldı
altında yağan karın.
Lambayı yakma, bırak!
Kalbe bir bıçak gibi giren hatıraların
dilsiz olduklarını anlıyorum.
Kar yağıyor
ve ben hatırlıyorum

rebelious_dark
22-05-08, 20:50
YATAR BURSA KALESİNDE



Sevdalınız komünisttir,

on yıldan beri hapistir,

yatar Bursa kalesinde.



Hapis ammâ, zincirini kırmış yatar,

en âlâ mertebeye ermiş yatar,

yatar Bursa kalesinde.



Memleket toprağındadır kökü,

Bedreddin gibi taşır yükü,

yatar Bursa kalesinde.



Yüreği delinip batmadan,

şarkısı tükenip bitmeden,

cennetini kaybetmeden,

yatar Bursa kalesinde.



YÜRÜMEK



Yürümek;
yürümeyenleri
arkanda boş sokaklar gibi bırakarak,
havaları boydan boya yarıp ikiye
bir mavzer gözü gibi
karanlığın gözüne bakarak
yürümek!..



Yürümek;
dost omuzbaşlarını
omuzlarının yanında duyup,
kelleni orta yere
yüreğini yumruklarının içine koyup
yürümek!..



Yürümek;
yolunda pusuya yattıklarını,
arkadan çelme attıklarını
bilerek
yürümek...



Yürümek;
yürekten
gülerekten
yürümek






YİNE MEMLEKETİM ÜSTÜNE SÖYLENMİŞTİR


Memleketim, memleketim, memleketim,
ne kasketim kaldı senin ora işi
ne yollarını taşımış ayakkabım,
son mintanın da sırtımda paralandı çoktan,
Şile bezindendi.
Sen şimdi yalnız saçımın akında,
enfarktında yüreğimin,
alnımın çizgilerindesin memleketim,
memleketim,
memleketim...


8 Nisan 1958







YAPIYLA YAPICILAR



Yapıcılar türkü söylüyor,

yapı türkü söyler gibi yapılmıyor ama.

Bu iş biraz daha zor.



Yapıcıların yüreği

bayram yeri gibi cıvıl cıvıl,

ama yapı yeri bayram yeri değil.

Yapı yeri toz toprak,

çamur, kar.

Yapı yerinde ayağın burkulur,

ellerin kanar.

Yapı yerinde ne çay her zaman şekerli,

her zaman sıcak,

ne ekmek her zaman pamuk gibi yumuşak,

ne herkes kahraman,

ne dostlar vefalı her zaman.



Türkü söyler gibi yapılmıyor yapı.

Bu iş biraz daha zor.

Zor mor ama

yapı yükseliyor, yükseliyor.

Saksılar konuldu pencerelere

alt katlarında.

İlk balkonlara güneşi taşıyor kuşlar

kanatlarında.

Bir yürek çarpıntısı var

her putrelinde, her tuğlasında, her kerpicinde.

Yükseliyor

yükseliyor

yükseliyor yapı kanter içinde.



1955






VASİYET


Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,
ölürsem kurtuluştan önce yani,
alıp götürün
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni.



Hasan beyin vurdurduğu
ırgat Osman yatsın bir yanımda
ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp
kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda.



Traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın,
seher aydınlığında taze insan, yanık benzin kokusu,
tarlalar orta malı, kanallarda su,
ne kuraklık, ne candarma korkusu.



Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz,
toprağın altında yatar upuzun,
çürür kara dallar gibi ölüler,
toprağın altında sağır, kör, dilsiz.



Ama bu türküleri söylemişim ben
daha onlar düzülmeden,
duymuşum yanık benzin kokusunu
traktörlerin resmi bile çizilmeden.



Benim sessiz komşulara gelince,
şehit Ayşe'yle ırgat Osman
çektiler büyük hasreti sağlıklarında
belki de farkında bile olmadan.



Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,
- öyle gibi de görünüyor -
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse,
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani...


27 Nisan 1953

ebru_kıvançkolik
23-05-08, 21:49
BİR GEMİCİ TÜRKÜSÜ


Rüzgâr,
yıldızlar
ve su.
Bir Afrika rüyasının uykusu
düşmüş dalgalara.
Işıltılı, kara
bir yelken gibi ince
direğinde geminin.
Geçmekteyiz içinden
bir sayısız
bir uçsuz bucaksız yıldızlar âleminin.

Yıldızlar
rüzgâr
ve su.
Başüstünde bir gemici korosu
su gibi, rüzgâr gibi, yıldızlar gibi bir türkü söylüyor,
yıldızlar gibi
rüzgâr gibi
su gibi bir türkü.
Bu türkü diyor ki, «Korkumuz yok!
İnmedi bir gün bile gözlerimize
bir kış akşamı gibi karanlığı korkunun.»
Bu türkü
diyor ki,
«Bir gülüşün ateşiyle yakmasını biliriz
ölümün önünde sigaramızı.»
Bu türkü
diyor ki,
«Çizmişiz rotamızı
dostların alkışlarıyla değil
gıcırtısıyla düşmanın
dişlerinin.»
Bu türkü diyor ki, «Dövüşmek..»
Bu türkü diyor ki, «Işıklı büyük
ışıklı geniş ve sınırsız bir limana
dümen suyumuzda sürüklemek denizi..»
Bu türkü diyor ki, «Yıldızlar
rüzgâr
ve su...»

Başüstünde bir gemici korosu
bir türkü söylüyor;
yıldızlar gibi
rüzgâr gibi,
su gibi bir türkü..

ebru_kıvançkolik
23-05-08, 21:53
GÖMLEK, PANTOLON, KASKET VE FÖTRE DAİR


Bana:
"temiz gömlek
giymek
düşmanıdır," diyenler
varsa eğer,
muazzam hocamın resmine baksın.
Ustalarımın ustası Marks'ın
ceketi rehindeydi,
bir övün yemek yerdi dört günde.
Dalgalanırdı fakat
heybetli sakalı:
bembeyaz
tertemiz
kolalı
bir gömleğin üstünde..
Ütülü pantolana idam hükmü kim verdi?
Tosunlar,
şu bizim tarihi de mek parmak okusunlar:
1848'de kurşunlar
demir bir tarak gibi geçerken başından,
halis İngiliz kumaşından
halis İngiliz modasıyla
ütülü mum gibi bir pantolon giyerdi
-Alanglez-
insanların en büyüğü Engels...
Vladimir İliç Ulyanof Lenin
ateşten bir dev gibi çıktığı zaman
barikata,
yakalığı da vardı
kıravatı da..
Bana gelince:
Ben ki, herhangi bir proleter şairiyim,
Marksisto-Leninist şuur,
30 kilo kemik
7 litre kan,
bir iki kilometre kadar,
damar,
adale, et, sinir ve deriyim;
ne kafamın dışındaki kasket
içindekine delalet
eder,
ne de biricik fötrüm beni
geçmekte olan geçmişe alet
eder....
Buna rağmen
ben:
haftada altı gün kasketliysem eğer,
haftada bir gün
sevgilimle seyrana giderken
biricik fötrümü
tertemiz
giymek içindir bu...
Fakat
neden benim iki fötrüm yok?
Ne dersin üstat?
Tembel miyim?
Hayır!
Günde 12 saat
sayfa bağlamak,
ayakta dikilip
anası ağlamak
sapına kadar çalışmaktır..
Kapkara cahil miyiz?
Hayır!
Mesela:
"Sat-Sin" bey kadar cahilü cühela
olmasam gerek....
Budala mıyım?
Eh,
pek
değil..
Belki biraz derbederim..
Lakin hep
asıl sebep:
proleterim,
be birader,
proleter!!..
Ve benim iki fötrüm,
iki milyon fötrüm, ancak
her
proleter
gibi,
Borsalino-Habik-Mosan-Mançister
tezgahlarının sahibi
olursam-olursak-olacak!...
Ve ilaaaaaaa,
Laaaaaaa!!!!!!!....

ebru_kıvançkolik
23-05-08, 21:56
HASRET


Denize dönmek istiyorum!
Mavi aynasında suların:
boy verip görünmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!



Gemiler gider aydın ufuklara gemiler gider!
Gergin beyaz yelkenleri doldurmaz keder.
Elbet ömrüm gemilerde bir gün olsun nöbete yeter.
Ve madem ki bir gün ölüm mukadder;
Ben sularda batan bir ışık gibi
sularda sönmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!

ebru_kıvançkolik
23-05-08, 21:58
HASRET



Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli,
belini sarmayalı,
gözünün içinde durmayalı,
aklının aydınlığına sorular sormayalı,
dokunmayalı sıcaklığına karnının.

Yüz yıldır bekliyor beni
bir şehirde bir kadın.

Aynı daldaydık, aynı daldaydık.
Aynı daldan düşüp ayrıldık.
Aramızda yüz yıllık zaman,
yol yüz yıllık.

Yüz yıldır alacakaranlıkta
koşuyorum ardından.

ebru_kıvançkolik
23-05-08, 22:01
HİÇBİR AĞAÇ BÖYLE HARİKULADE BİR YEMİŞ VERMEMİŞTİR


Topraktan ateşten ve denizden
doğanların
en mükemmeli doğacak bizden...
.......................................
.......................................
....................................... ve insanlar ellerini
korkmadan
düşünmeden
birbirlerinin ellerine bırakarak
yıldızlara bakarak:
- "Yaşamak ne güzel şey!"
diyecekler;
bir insan gözü gibi derin
bir salkım üzüm gibi serin
bir ferah
bir rahat
bir işitilmemiş şarkı söyliyecekler...
Hiçbir ağaç
böyle harikulâde bir yemiş vermemiş
olacaktır

Ve en vadedici
bir yaz gecesi bile
böyle sesler
böyle inanılmaz renklerle
sabaha ermemiş olacaktır.
Topraktan
ateşten
ve denizden
doğanların
en mükemmeli doğacak bizden.....................

ebru_kıvançkolik
23-05-08, 22:03
HİCİV VADİSİNDE BİR TECRÜBEİ KALEMİYE


Bir varmış
bir yokmuş.
Develer tellallık edip satarken develeri,
bir benim babam varmış,
bir de bir zatımuhteremin pederi.
Benim babam,
dazlak kafalı ufak tefek bir adam.
O bir zatımuhteremin pederi
İkinci Sultan Hamidin
meşhur hırsız seraskeri.
Benim babam,
dolu koymuş
boş çıkmış,
bütün ömrünce çevirmiş simsiyah defterleri.
O, bir zatımuhteremin pederi -
Yemen çölünde açlıktan ölenlerin
suyundan, ekmeğinden çalarak,
kumun üstüne akan kandan
yüzde yüz komisyon alarak
han, hamam, apartıman yapmış...
Ey zatımuhterem!
Şaire, "Kısa kes, diyelim, sözlerini!"
Ölmüş sizin serasker
peder.
Benim de babam öldü.
Ve dünyaya yummadan evvel
ışıklı çocuk gözlerini
siz onun yanındaydınız.
Son beş papelin hesabını vermeden ölmesin, diye
kalbinin atışını saydınız.
Tutmuyordu babamın öpülesi elleri.
O eller..
Babamın gözleri artık
simsiyah defterleri göremiyordu...
Fakat yine siz haklısınız:
o gündü hesap günü.
Taktınız tenezzülen kendi elinizle siz
bir ölünün burnuna gözlüğünü,
beş papelin hesabını istediniz.
İşte o hesabı şimdi ben veriyorum.
Size bir tokat
borcum vardı.
Dikkat!
Kolumu geriyorum.
İkimiz karşı karşıyayız.
Sizin peder ölmüş.
Öldü benim babam.
Karşı karşıya kaldık iki meşhur adam.
Benim şöhretim nerden gelir,
ben neyimle meşhurum -
-MALUM!.
Size gelince:
sizi meşhur eden şey:
hırsız bir babanın kanlı altınlarını çalan
hırsız bir oğlun parasıdır.
Sizin şöhretiniz:
lanetle dolu bir yükün
çuval darasıdır.
Şöhretiniz:
kıvrak çengiler, büyük kemancılar veren
çingene çadırlarının yüz karasıdır.
İnanmazsanız eğer,
karıştırsın alim efendiler
kalın yapraklı kitaplar gibi seneleri:
anlarsınız ki, Edirne boyu
çingeneleri,
görmemiştir soyunuz gibi bir soyu...
Bir varmış
bir yokmuş.
Develer tellallık edip satarken develeri,
bir benim babam varmış,
bir de bir zatımuhteremin pederi.
Ey zatımuhterem!
Ölmüş sizin serasker
peder.
Öldü benim babam.
Karşı karşıya kaldık
iki meşhur adam...

ebru_kıvançkolik
23-05-08, 22:05
HOŞ GELDİN


Hoş geldin!
Kesilmiş bir kol gibi
omuz başımızdaydı boşluğun...
Hoş geldin!
Ayrılık uzun sürdü.
Özledik.
Gözledik...
Hoş geldin!
Biz
bıraktığın gibiyiz.
Ustalaştık biraz daha
taşı kırmakta,
dostu düşmandan ayırmakta...
Hoş geldin.
Yerin hazır.
Hoş geldin.
Dinleyip diyecek çok.
Fakat uzun söze vaktimiz yok.
YÜRÜYELİM.....

ebru_kıvançkolik
23-05-08, 22:06
İYİMSER ADAM



Çocukken sineklerin kanadını koparmadı
teneke bağlamadı kedilerin kuyruğuna
kibrit kutularına hapsetmedi hamamböceklerini
karınca yuvalarını bozmadı
büyüdü
bütün bu işleri ona ettiler
ölürken başucundaydım
bir şiir oku dedi
güneş üstüne deniz üstüne
atom kazanlarıyla yapma aylar üstüne
yüceliği üstüne insanlığın

ebru_kıvançkolik
23-05-08, 22:08
İYİMSERLİK



Şiirler yazarım
basılmaz
basılacaklar ama



Bir mektup beklerim müjdeli
belki de öldüğüm gün gelir
mutlaka gelir ama



Ne devlet ne para
insanın emrinde dünya
belki yüz yıl sonra
olsun
mutlaka bu böyle olacak ama

ebru_kıvançkolik
23-05-08, 22:10
KALBİM


Göğsümde 15 yara var!.
Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak!..
Kalbim yine çarpıyor,
kalbim yine çarpacak!!!



Göğsümde 15 yara var!
Sarıldı 15 yarama
kara kaygan yılanlar gibi karanlık sular!
Karadeniz boğmak istiyor beni,
boğmak istiyor beni,
kanlı karanlık sular!!!

Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak.
Kalbim yine çarpıyor,
kalbim yine çarpacak!...



Göğsümde 15 yara var!.
Deldiler göğsümü 15 yerinden,
sandılar ki vurmaz artık kalbim kederinden!
Kalbim yine çarpıyor,
kalbim yine çarpacak!!!

Yandı 15 yaramdam 15 alev,
kırıldı göğsümde 15 kara saplı bıçak..
Kalbim
kanlı bir bayrak gibi çarpıyor,

ebru_kıvançkolik
23-05-08, 22:12
KAN TER İÇİNDE

Yapıcılar türkü söylüyor
Yapı türkü söyler gibi yapılmıyor ama.
Bu iş biraz zor.
Yapıcıların yüreği
bayram yeri gibi cıvıl cıvıl
ama yapı yeri bayram yeri değil.
yapı yeri toz toprak.
Çamur, kar.
Yapı yerinde ayağın burkulur
ellerin kanar.

Yapı yerinde ne çay her zaman şekerli
her zaman sıcak,
ne ekmek her zaman pamuk gibi yumuşak
ne herkes kahraman
ne dostlar vefalı her zaman.
Türkü söyler gibi yapılmıyor yapı
bu iş biraz zor,
zor ama
yapı yükseliyor, yükseliyor.
Saksılar konuldu pencerelere
alt katlarında.
İlk balkonlara güneş taşıyor kuşlar
kanatlarında.
Bir yürek çarpıntısı var her putrelinde
her tuğlasında
her kerpicinde.
Yükseliyor, yükseliyor yapı
kanter içinde.

ebru_kıvançkolik
23-05-08, 22:13
KEREM GİBİ


Hava kurşun gibi ağır!!
Bağır
bağır
bağır
bağırıyorum.
Koşun
kurşun
erit-
-meye
çağırıyorum...

O diyor ki bana:
— Sen kendi sesinle kül olursun ey!
Kerem
gibi
yana
yana...

«Deeeert
çok,
hemdert
yok»
Yürek-
-lerin
kulak-
-ları
sağır...
Hava kurşun gibi ağır...

Ben diyorum ki ona:
— Kül olayım
Kerem
gibi
yana
yana.
Ben yanmasam
sen yanmasan
biz yanmasak,
nasıl
çıkar
karan-
-lıklar
aydın-
-lığa..

Hava toprak gibi gebe.
Hava kurşun gibi ağır.
Bağır
bağır
bağır
bağırıyorum.
Koşun
kurşun
erit-
-meğe
çağırıyorum.....

ebru_kıvançkolik
23-05-08, 22:16
MERHABA ÇOCUKLAR


Nâzım, ne mutlu sana
cân ü gönülden,
ferah ve emin,
«Merhaba,» diyebildin.

Sene 940.
Aylardan temmuz.
Ayın ilk perşembesi günlerden.
Saat : 9.

Mektuplarınıza böyle mufassal tarih atın.
Öyle bir dünyada yaşıyoruz
ki en kalın kitaptan çok yazısı var :
ayın, günün ve saatın.

Merhaba, çocuklar.

Bir geniş
bir büyük «Merhaba» demek,
sonra bitirmeden sözümü
yüzünüze bakıp gülerek
— kurnaz ve bahtiyar —
kırpmak gözümü...

Biz ne mükemmel dostlarız ki
kelimesiz ve yazısız
anlaşırız...

Merhaba, çocuklar,
merhaba cümleten...

ebru_kıvançkolik
23-05-08, 22:19
NEYİ BİLDİRİR SAYILAR


sayılar bebelerin kundakları
sayılar tabutları şehirlerin
öldürülmüş
öldürülebilecek olan
sayılar yaklaşan bir şeyleri bildirir
sayılar bildirir uzaklaşan bir şeyleri

nedir yaklaşan bize
bizden uzaklaşan nedir

dünya savaşı: I
dünya savaşı: II
14'ten 18'e 39'dan 45'e 10 yıl 54 milyon ölü
49 milyon sakat
ölülerle sakatların memleketi
103 milyon nüfuslu bir memleket
ve ayrıca öksüzleri delileri yanık taşlarıyla

ve gidenlerden biri evimizdendi
gitti dönmedi bir daha
19'unda mıydı 40'ında mıydı aklımda kalmamış
döndü iki gözü kör
gök gözlü müydü kara gözlü müydü aklımda kalmamış
döndü dizkapağından kesik sol bacağı
döndü ve kapısını bulamadı evinin
14'ten 18'e 39'dan 45'e 10 yıl 54 milyon ölü
49 milyon sakat

yeryüzünde yuvarlak hesap ve şimdilik 2,5 milyarız
% 80'imiz aç
dişlerimiz dökülüyor
dişetlerimiz yara içinde
ölü derilerimiz çatlak
hele çocuklarımız
sallanan koca kafaları
kırış kırış yüzlerinde kederli iri gözleriyle
ve eğri büğrü incecik bacakları üstünde karınları
davul gibi

yeryüzünde yuvarlak hesap ve şimdilik 2,5 milyarız
% 80'imiz aç
yıl 1962
62 yılında 2 avcı uçağını sofraya koysak
çevirsek ete ekmeğe şaraba salataya
40 milyon insan doyasıya yer içer
40 milyon kediye de artar ekmekten etten
kediler salata yemez şarap içmez
kedileri ben kattım ziyafete

balistik füzeleri filimlerde seyrettim
2 balistik füze yakıp kül eder 150 kitaplığı daha
kurulmadan onlar
belki benim kitabım da vardır içinde
62 yılında bombardıman uçaklarını gördünüz mü
son modellerini
2 bombardıman uçağı 4 sağlık evini yükler yanına
bombalarının
temeli daha atılmamış 4 sağlık evini koskoca
pırıl pırıl
ve yatakları röntgenleri umutlarıyla
62'de atomlu atomsuz silahlanma yarışı 12 milyar
dolar yılda
10 yılda 120 bin milyar

yıldızların sayısına yakın mı bilmem
120 bin milyar
yahut 150 milyon yapılmamış ev
yapılabilecek ama yapılmamış ev
150 milyon ev hayaleti
5 odalı akarsulu elektrikli banyolu
kapıları merdivenleri pencereleri 150 milyon evin
güneş doğarken camları
gölgeleri akşamüstü
balkonları ayışığında

ayının ini var
sümüklü böceğin kabuğu
bizimse bu işte halimiz ortada
bir adam tanırım
iki elli iki ayaklı
kaytan kara bıyıklı
otuzuna bastı bu yıl
iki oğlundan biri yedisinde öbürü altı aylık
anası karısı kaynatası
ve bir fotoğraf askerlikte çekilmiş ya kendisinin ya
rahmetli babasının
ya kaynatasının
ve bir leğen
ve bir göz oda

150 milyon ev
bu evlerden bir teki
odaları kapıları akarsuyu ve yemek masası bu evin
62'de atomlu atomsuz silahlanma yarışı 120 milyar
dolar yılda
10 yılda 120 bin milyar dolar
yahut 150 milyon yapılmamış ev
yapılabilecek ama yapılamamış
tanıdığım adamınki de içinde
balkonunda ayışığı
62'de atomlu atomsuz silahlanma yarışı 120 milyar
dolar yılda
yahut yuvarlak hesap 1 milyar ölü adayı
ve ölüme hazır en azdan yarısı bütün toprakların
yarısı bütün ağaçların balıkların bütün yağmurların
ve ana rahmine düşenlerin en azdan yarısı ölüme
hazır
tepeden tırnağa silahsızlansak
63'de mi olur 65'te mi artık
atomlu atomsuz silahsızlansak bütün iklimlerde
ve insanca işlesek yeryüzü nimetlerini
çoğaltsak onları -
kazırdık açlığın kökünü üç ayda
dişlerimiz dökülmez olur
kanamaz dişetlerimiz
hele çocuklarımız
keder silinir gözlerinden
eğri büğrü bacakları doğrulur
iner şiş karınları

neyi bildirir sayılar
neyi bildirmeli
yaklaşan nedir size
uzaklaşan nedir bizden.