PDA

Tüm Versiyonu Göster : Dizinin geçtiği dönemle ilgili dökümanlar


- AMON -
31-12-07, 04:07
Makedonyadan Anadoluya Göç


1912-1913 Balkan Savaşları, tıpkı 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı gibi Rumeli Türklüğünün bozgunu oldu. Bu savata Çatalca'ya kadar ilerleyen Bulgar orduları ve onlara yardım eden Bulgar komitacıları, Trakya'da ve Makedonya'da katliamlar yaptılar. Bu katliamlarda can veren masum Türk halk kitlelerinin kesin sayısını bilen yok. Belki hiçbir zaman tam bilinemeyecek. Anap adlı Macar gazetesinin Şubat 1913 günkü sayısında yayımlanan bir rapora göre, Makedonya'da 60.000 Arnavut ve 40.000 Türk öldürülmüştü. Toplam 100.000 Müslüman yalnız Makedonya'da kılıçtan geçirilmiş.

Doğu ve Batı Trakya'da da en az o kadar Türk Müslümanın öldürülmüş olabileceği akla yakındır. Çünkü Bulgar orduları Trakya'da koyu Türk bölgelerini çiğneyip geçmişlerdir ve savaş hukuku kurallarına uymamışlardır. Kısacası, Balkan Savaşında yaklaşık 200.000 Türk Müslümanın öldürüldüğünü söylemek pek yanlış olmaz.

Sistematik katliamlar karşısında, tüm Trakya ve Makedonya Türkleri bir kez daha yerlerinden söküldüler. Canlarını kurtarabilmek için yüz binlerce Rumeli Türkü Anadolu'ya sığınmak için göç yollarına döküldü. Balkan Savaşı göçmenlerinin kesin sayısını da bilmiyoruz. Bir kaynağa göre, Bulgar işgaline düşen Batı Trakya'dan 200.000 kadar Türk, yerlerinden kaçıp Osmanlı topraklarına sığınmışlardır. Makedonya'dan da 240.000 Türk göç etmiştir. Böylece Balkan Savaşında toplam 440.000 kadar Türk, Makedonya ve Trakya'dan Anadolu'ya göç etmiştir (Tevfik Bıyıklıoğlu, Trakya’da Millî Mücadele - I, Ankara, 1955).

Aynı dönemde Balkanlar’ın başka yörelerinden kopan göçmenler de hesaba katılırsa, Balkan Savaşlarında yaklaşık bir milyon kadar Rumeli Türkünün yurtlarından sökülüp atıldığı, bu kitlenin 200.000 kadarının savaş sırasında can verdiği, geri kalanın da Anadolu'ya sığındığı söylenebilir.

Metin kaynağı: bg-turk.com


__________________________________________________ _______________


Saygılarımla.


__________________

- AMON -
31-12-07, 04:24
İlginizi çekebilecek bir kitap


Makedonya 1900


http://img244.imageshack.us/img244/5956/97567ys9.jpg



Yazar: Necati Cumalı
Marka: CUMHURİYET KİTAPLARI


Geçen yızyıl sonlarında yaygınlaşan ulusçuluk akımları, yüzyıllardır bir arada kardeşçe yaşayan Makedonyalıları dil, din ayrılıkları ile birbirine düşürür, kanlı bıçaklı eder. Buna karşılık Makedonya halkı tabanda eski dostluk, kardeşlik ilişkilerini sürdürür. Necati Cumalı, bu kitapta yer alan on bir öyküsünde bu insancıl yakınlığın yaşanmış örneklerini sergilemiştir.

Dil : Türkçe
Yayın Yılı : 1999
Sayfa Sayısı : 197
Kapak Türü : Karton
Ebat : 13,5x19,5 cm
Kağıt Türü : İthal


__________________________________________________ _______________


Saygılarımla.


__________________

- AMON -
31-12-07, 05:04
"Makedonya 1900" adlı yapıtını çevirerek Fransızca yayımlayan tarihçi Prof. Dr. Faruk Bilici ile Necati Cumalı'yı konuştuk


Ütopyasıyla(!) Necati Cumalı

Necati Cumalı'nın "Makedonya 1900" adlı yapıtı, Fransa'da Bibliothèque turque yani Türk Kitaplığı koleksiyonu kapsamında yayımlandı. Fransa'nın önemli yayınevlerinden biri olan Actes-Sud bünyesinde 1998'de Stefan Yerasimos tarafından kurulan koleksiyonda aslında daha çok Osmanlı yazını yayımlanıyor. Necati Cumalı'nın "Makedonya 1900"ünün yayımı ise yayın kurulunun önemli isimlerinden olan ve yapıtı da Fransızcaya çeviren tarihçi Prof. Dr. Faruk Bilici'nin önerisi üzerine koleksiyonun yeniden yapılanması sonucu gerçekleşmiş. Faruk Bilici ile tüm bu süreci, "Makedonya 1900"ü ve Necati Cumalı'yı, ülkemizin kendi edebiyatını başka dillere çevirmek konusunda neden eksik kaldığını ve son olarak da Boğaziçi Üniversitesi'nin işbirliğiyle düzenlenen Çevirmenleri ve Yayıncılarıyla Türk Edebiyatı I. Uluslararası Sempozyumu'nu konuştuk.

Gamze AKDEMİR

Fransa'da yayımlanan Makedonya 1900 adlı kitabın hazırlık süreci nasıl gelişti?- Bir yıl öğrencilerim ve bazı meslektaşlarımla beraber yazarın Makedonya öyküleri üzerinde, bu öyküleri bir araya toplayan bir kitap üzerinde çalıştım. Ayrıca bir tarihçi olarak Makedonya'ya özel bir ilgimin olması da süreci hızlandırdı, hepsi bir zincir gibi ilerledi. Kitabı hazırlarken hem Osmanlı Makedonyası, hem Makedonya tarihinin Osmanlıların son devrine tekabül eden bölümü hem de Necati Cumalı'nın kişisel tarihinde Makedonya'nın yerini ayrı ayrı araştırmam, incelemem gerekti. Tabi öncelikle çevirilerin yapılması gerekiyordu bunun üzerine bir yıl profesör arkadaşlarımla çalıştık. Daha sonra kendim bir yıl daha çalıştım ve sonunda çevrilmiş bir metin topluluğu ortaya çıktı. Yalnız bu arada şöyle bir şey oldu, tesadüfen bir başka kişinin Cumalı'nın Viran Dağları'nı çevirdiğini öğrendim. Ve benim projem daha bitmeden Viran Dağlar, Esprit des Peninsules adlı yayınevince yayımlandı. Daha sonra ben Makedonya 1900'ü yayınlatmak için girişimlerde bulunurken bu sefer de Viran Dağlar'ın, ARTE Televizyonu'nca dizi olarak çekileceğini duydum.- Necati Cumalı Fransa'da ne kadar tanınıyor edebiyat çevrelerinde?- Şöyle söyleyeyim, Nâzım Hikmet, Yaşar Kemal, Sait Faik, Orhan Pamuk kadar çok tanınmıyor. O yüzden de yayınevleri tereddüt edebiliyor. Ama bu hiç bilinmiyor anlamına gelmiyor tabi, Cumalı'nın kendisi ve eşi çok iyi Fransızca biliyorlardı ayrıca daha öncesinde de bazı şiirleri, bazı öyküleri, oyunları Fransızcaya çevrilmişti. Kısıtlı bir çevre tanıyordu. O yüzden yayınevi bulmakta epey zorlandım. Özellikle de öykü deyince yayınevleri çok kararsız. Ama ARTE Televizyonu'nun dizi projesi de beni yüreklendirdi. Bu kitabın yayımlanabilme şansını artıracak iyi bir fırsattı. O nedenle ilk olarak Esprit des Peninsules'e başvurdum. Fakat sonra bu yayınevinin mali sorunları olduğunu fark ettim, hatta birkaç ay önce de kapandı. Başka bir yayınevi ararken Fransa'nın çok önemli yayınevlerinden biri olan Actes-Sud ile çalışmak fırsatı doğdu. Stefan Yerasimos, bu yayınevinde 1998'de bir koleksiyon kurmuştu, koleksiyonun adı da Bibliothèque turque yani Türk Kitaplığı. Bibliothèque turque'ün felsefesi daha çok Osmanlı yazınını yayımlamak. Osmanlının hem klasik hem de daha sonraki devirlerinin, 19. yüzyıl özellikle yazını, işte edebiyat, deneme, hatırat, seyahatname türünde yapıtlar yayımlanıyor. Orada ben de Evliya Çelebi'den seçilmiş bir dizi metni kitaplaştırarak yayımladım mesela. Stefan Yerasimos 2005 Temmuz'unda ölmeden önce koleksiyonun ne olacağı konusunda endişeler belirmişti, ben de koleksiyonun devam etmesi için yayınevinin peşine düştüm. Israrlarım sonucunda Bibliothèque turque koleksiyonunun yeniden planlanması fikrimi kabul ettirdim. Bu yeniden planlamanın birinci kitabını da Necati Cumalı olarak teklif ettim ve onlar da kabul ettiler.

BİR İSTİSNA...

- Çağdaş bir yazar olduğu halde, Osmanlı yazınına ayrılmış bir koleksiyonda çıkıyor, ilginç aslında?- Onun nedeni şu: Necati Cumalı'nın Viran Dağlar'ı olsun Makedonya 1900'ü olsun Osmanlı devrini canlandıran, Osmanlı devrini ilgilendiren metinler, yapıtlardır. O yüzden böyle bir istisna yapabildik. Aslında çağdaş yazar yayımlanmayacaktı koleksiyonda bunun bir nedeni de yayınevinin Çağdaş Türk Edebiyatı Koleksiyonu adlı başka bir koleksiyonunun da olması. Bu arada Cumalı'nın yanı sıra bir istisna isim daha var çağdaş yazarların arasında, o da hem Osmanlı edebiyatını hem de çağdaş Türk edebiyatını ilgilendiren bir yazar olan Ahmet Hamdi Tanpınar. Bibliothèque turque'te o da var.- Bibliothèque turque koleksiyonunda yapıtları yayımlanmış başka hangi yazarlarımız var?- Koleksiyonda çıkan kitapların ilki, 1797'de Paris'e gönderilmiş olan iki elçinin (Moralı Seyyid Ali Efendi ve Seyyid Abdurrahim Muhibb Efendi) yazmış olduğu sefaretnamelerdi. Onun dışında benim Evliya Çelebi'nin katılmış olduğu üç savaşı anlatan Evliya Çelebi metinleri 'La Guerre de Turcs' (Türklerin Savaşı) adı altında yayımlandı.. Bunun dışında 17. yüzyılda Viyana'da 11 yıl esir kalmış olan bir Osmanlı Türk'ü olan Temaşvarlı Osman Ağa'nın 'Prisonnier des Infidèles' (Gâvurların Harp Esiri) adı altında hatıraları yayımlandı. Çok maceralı bir esaret, bununla ilgili bir hatırat Türkçe ve Almancada da yayımlanmıştır. Ayrıca Ali Ufki Bey var. Polonya asıllı bir kişi 20 yıl Osmanlı sarayında içoğlan olarak kalan Ali Ufki Bey, Türk müziğini notaya döken ilk müzisyendir. Koleksiyonda ayrıca Ali Ufki Bey'in İtalyanca olarak yazdığı ve Topkapı merkezli yaşamını anlattığı kitap da Bibliothèque turque'te yayımlandı. Sonra Kanuni döneminde Osmanlı donanmasının Hint Denizi'ndeki başkomutanı olan Seydi Ali Reis'in "Ülkelerin Aynaları" (Mir'at-i Memâlik) adlı hatıratı yayımlandı. Kitapta, Hindistan'a yapmış olduğu bir sefer sırasında çıkan fırtınada donanmasını kaybeden Seydi Ali Reis'in askerleriyle karaya çıkıp, Hindistan'dan Orta Asya'yı katetmesi, İstanbul'a gelene kadar başından geçen uzun maceralar anlatılıyor. Sonra, 20. yüzyılın başında Japonya'ya seyahat etmiş olan ve 10 ciltlik bir kitap bırakmış olan Abdurreşid İbrahim Efendi adlı bir Osmanlı Tatarının seyahatnamesinin de sadece Japonya bölümünü, bir de Lâtıfi'nin, Evsaf-ı İstanbul'u, Risale-i Garibe adlı Anonim bir kitapla beraber yayımlandı.- Koleksiyondan yayımlanan Makedonya 1900'e dönersek, yapıt Necati Cumalı'nın kişisel tarihi de aynı zamanda. Bunu anlatır mısınız?.- Tabii, biliyorsunuz 1923'te Lozan'da Yunanistan ile Türkiye arasındaki yapılan mübadele anlaşması gereği halklar ülkelerini değiş tokuş etmek zorunda kaldılar, büyük acılar ve zorluklar yaşandı. Necati Cumalı da 1921'de Florina'da doğduğu halde Urla'ya gidip yerleşmek zorunda kalanlardan biriydi. Bu olduğunda yaşça çok küçüktü, o nedenle bütün bu öykülerini, romanlarını aslında anne, babasından duyduklarından yola çıkarak yazdı.- Evet ama dikkat çeker, hep birinci şahıs olarak yazmıştır. Ben demiştir.- O ben dediği babası ve dedesidir. Dediğim gibi çok küçüktü, fazla hatırası yoktu ama demek bunu o kadar içselleştirmiş ki anne-babasından duyduklarıyla, kendi hayatı gibi anlatmış. Bir söyleşisinde kendisi de ifade ediyor çok sonraları bir iki defa aynı yerlere giderek, doğduğu evi ziyaret etmiş hatta komşuları, ailesini tanıyan kişilerle tanışmıştır. Yine bir söyleşisinde "gittiğimde sizi Türkiye'ye gelmek için tren garına götüren arabacıya rastladım" der mesela.Makedonya 1900'de o söyleşiyi de yayımladım. Yani aslında babasının, dedesinin otobiyografisi bu. Kendisi ise tamamen içselleştirdiği için Makedonya tarihini de kişisel bir tarih olarak ele almış.- Mübadele yeterince yer almaz edebiyatımızda değil mi?- Türkler pek üzerinde durmamıştır nedense, oysa önemli bir yaradır, yaşanmışlıktır. Ne tarihçiler bunun üzerinde yeterince durmuş/duruyor, ne edebiyatçılar. Oradan gelmiş olan göçmenler kendi yaşamlarını edebiyata yansıtmamışlar yeterince. Oraya gidenler ise tam tersi buradan giden özellikle Ortodokslar Yunanistan'da çok önemli bir edebiyat akımı oluşturdular; 1920'ler edebiyat akımı. Bunların hepsi ya Anadolu'dan gelmiş olan kişilerin kendileri veya çocuklarının hatıraları işte Anadolu'da uğramış oldukları hezimeti anlatan, yansıtan edebiyat yapıtlarıdır. Necati Cumalı da "İyi bir yazar olmaya karar verdim. İyi bir yazar olduğuma inandıktan sonra Makedonya'yı yazacağım" demiştir. Üç tane kitap yazacaktı, biri "Viran Dağlar", biri "Makedonya 1900"dü. Bir tane daha yazacaktı ama vakti olmadı, ömrü yetmedi. Sanırım bugünkü Yugoslavya savaşından önceki dönemi konu edinen bir kitap olacaktı. Yine de Necati Cumalı Makedonya'yı, oradaki hayatı, insanların çok çeşitli toplumların bir arada iyi veya kötü birlikte yaşamasını en iyi anlatan az sayıda yazardan birisi ve belki de en önemlisidir.

GERÇEĞİ ANLATMAK

- Necati Cumalı bunları hiçbir şekilde herhangi bir düşmanlığı körükleyecek bir şekilde yazmamış. Sömürü yapmamış, politize etmemiş. Eli her iki tarafa da uzatılı.- Kesinlikle, "İyi bir yazar olmaya karar verdim. İyi bir yazar olduğuma inandıktan sonra Makedonya'yı yazacağım" derken de, Makedonya'dan gelmiş bir kurban, şikâyet eden bir insan olarak değil, gerçeği anlatan bir insan olabilmek adına diyor bunu. Satırlarında milliyetçiliğin zerresini göremezsiniz. Hatta biliyor musunuz bu kitap Yunancaya çok erken çevrildi, hatta Yunanlılar Florina'da Necati Cumalı Günleri düzenlediler. Bakıyoruz neler demiş Necati Cumalı; "İnsanlar hangi dilden, milletten olsun bir arada yaşayabilirler" diyor. "İnsan insanın katili olamaz" diyor. "İnsan insanın kurdu olamaz" diyor. Olamaz gerçekten, Balkanlar gibi özelikle Makedonya'da Osmanlı döneminde birçok millet, kültür bir arada uzun asırlar bir arada yaşayabildiler, evet çoğu zaman göreceli bir barış içerisinde de olsa bir arada yaşayabildiler. Fakat 20. yüzyılda insanlar bir gün sabahleyin kalkıp onlarca yıl komşu olarak bir arada, yan yana yaşadıkları insanları düşman olarak gördüler. Necati Cumalı'nın savı "bu insanlar tekrar bir arada yaşayabilirler" idi. Olmadı, olamadı. Ancak bu kitabı 70'lerde yazmaya başladı; o zaman işte sosyalizmin tatlı rüyasını görenler vardı, Necati Cumalı da bu insanlardan birisiydi. Ancak Necati Cumalı'nın kendisi maalesef o rüyanın korkunç bir şekilde yıkılmış olduğunu da gördü. Çünkü 2001'de öldü biliyorsunuz Balkanlar Rusya'nın dağılmasından sonra Balkanlar tekrar Necati Cumalı'nın ve ailesinin yaşadığı dönemden çok çok daha büyük bir ateşe, acıya boğuldu. Buna rağmen yine de biz ümidimizi kaybetmemeliyiz, Necati Cumalı bugün yaşasa yine o mesajları vermeye devam ederdi diye düşünüyorum. İnsanlar bir şekilde belli bir vahşet içerisinde gidebilirler ama belli bir zamanda da bir kardeşlik bağı içinde yaşayabilirler diye bir ümit var daima, ütopyadır diye vazgeçilmemeli bundan.

FRANSA'DAKİ YANSIMA...

- Dışarıda nasıl bir ilgi görüyor ve algılanıyor Türk yazını... Fazla Doğu olarak mı yorumlanıyoruz?- Fransa'da bu bir sorun yani Türk edebiyatının dışarıdaki kaderi, o şekilde söylemek lazım. Bu aslında genel bir sorun, Türk edebiyatının dışarıdaki özellikle Fransa'daki yansıması uzun yıllar birkaç yazarı geçmedi, bunun ilki işte Nâzım Hikmet'ti. Fransız okuru hemen hemen ilk Türk yazarı olarak Nâzım'ı tanıdı. Aynı şekilde Yaşar Kemal çok tanınıyor, ve uzun yıllar Nâzım, Yaşar Kemal, biraz Sait Faik ve elbette Nedim Gürsel gibi yazarlarla anıldı-anılıyor Türk yazını. Bunun dışında daha birçok yazar şiirleriyle olsun, öyküleriyle olsun, romanlarıyla olsun tanınıyordu ama Fransa'da böyle yoğunluklu olarak bir Türk edebiyatından bahsetmek zordu. Şimdi son zamanlarda 6-7 yıldan beri özellikle Türkiye'nin AB'ye üyelik müzakereleri süreciyle ilgili başlatılmış olan tartışmalar Türkiye'yi edebiyat dünyasının ortasına itiverdi. Ve bu tartışmalar hem Osmanlı tarihine, hem Çağdaş Türkiye'ye hem de edebiyatına ilgiyi yoğun bir şekilde artırdı.- Necati Cumalı'nın dilini, biçemini, tarzını Fransız insanı nasıl buldu/buluyor sizce? Hitap ediyor mu onlara?- Necati Cumalı'nın üslubu çok yalın ve aslında çok yanıltıcı bir üslup, çünkü çeviren açısından aslında bu bir sorun. Çünkü o sadeliği başka bir dile aynı sadelikte geçirmek ve edebi ağırlığını koruyarak iletmek çok zor. Necati Cumalı'nın özellikle öyküleri, ben Viran Dağları o kadar fazla başarılı bulmuyorum ama özellikle öyküleri burada okumuş olanlardan hareketle söylüyorum çok daha hitap ediyor Fransız okurlara.- Fransız okuru daha çok roman mı tercih ediyor?- Evet şimdilerde romanın her türünü özellikle tarihi roman hâlâ çok revaçta, çok kurgusal romanlar da seviliyor. Ama tarihi roman tahtını kolay kolay kaptırmaz. Da Vinciler de kapış kapış. Ama yine de kitap okuma oranlarının önceki yıllarına göre oldukça düştüğü de bir gerçek.- Fransa'da şiir..- Çok az çeviriliyor maalesef, Fransız şairleri de zorluk içinde yaşıyor. Şiir bu dönemde Fransa'nın zirvesinde asla değil.- Gelelim Necati Cumalı'nın geleceğine..- Klasikleşmiş bir yazar Necati Cumalı, kolay kolay ölmez. Cumhuriyet Kitapları yeniden yayımlıyor mesela, demek ki Necati Cumalı yeni bir hayata doğuyor, hatta bir yerlerden birileri Cumalı'nın İngilizceye çevrilmesi için bazı girişimlerde bulunuyor. Fakat Necati Cumalı'nın başka yapıtlarının da Fransızcaya çevrilmesi lazım.- Mesela hangileri öncelikle çevrilmeli sizce?- Susuz Yaz mutlaka çevrilmeli diye düşünüyorum. İşte Zeliş çevrilebilir, şiirleri aslında çok önemli, bir kısmı çevrildi. Fakat şiir çevirmek çok zor ama maalesef hem para getirmediği için tercih edilmiyor ama özellikle Tütün Zamanı, Zeliş, Yağmurlar ve Topraklar mutlaka çevrilmeli diye düşünüyorum. Bu arada "Viran Dağları"nın cep kitapları arasında yayımlanması projesi söz konusu. Actes-Sud kitabın haklarını Esprit des Peninsules'den satın almayı ve onu cep kitabı yapmayı düşünüyor. Cep kitabı olursa daha çok ve kolay okunur, kaderi değişir hem çok ucuz dolayısıyla kolay satın alınabilen bir kitap olur.- Son soruda Türkiye kendi edebiyatını başka dillere çevirmek konusunda neden eksik kalıyor? Bu kapsamda TEDA projesini de açar mısınız?- Bu konu aslında uzun söyleşileri gerektirir. Kısaca şunlar söylenebilir. Türkiye uzun yıllar kendi edebiyatına hor baktı. Yazarlara hep kuşkulu ve tehlikeli insanlar olarak bakıldı. Değil onları tanıtmak, onlara yardım etmek, daha çok adli yönden, polisiye açısından ilgi gösterildi. Birçokları, mahkemelerde süründü, hapsedildi, işkence gördü; bazıları öldürüldü, bazıları yurtlarını terk etmek zorunda kaldı, Hem içerde hem dışarıda Türkiye'nin gururu olması gereken insanlar her dönemde bağnazlığın çarklarında kıyıldılar. Çok küçük ülkeler bile edebiyatlarının dışarıda tanınması için gayret gösterirken, yüklü miktarda çeviriye, yayına ve tanıtıma yatırım yaparken, Türkiye edebiyat ve kültür adına turizm reklamı yaptı. Türkiye'nin tanıtımı, milyonlarca dolar aktarılan birkaç reklam şirketine aktarılmak olarak algılandı. Bir ulusun gerçek cevherinin edebiyatçılarının, sinemacılarının, ressamlarının, bilim adamlarının olduğu unutuldu. Neyse ki son zamanlarda tarihi yanlık anlaşılmış görünüyor. 2005 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türk Kültür, Sanat ve Edebiyatı ile ilgili Eserlerin Türkçe Dışındaki Dillerde Yayımlanmasına Destek Projesi adı altında bir birim oluşturdu. Makedonya 1900/ Necati Cumalı/ Cumhuriyet Kitapları/ 197 s.

Cumhuriyet Kitap Eki 7 HAZİRAN 2007


__________________________________________________ _______________


Ebrucuk rica ederim, yeni bilgilere ulaştıkça sizlerle paylaşıyorum.


Saygılarımla.


__________________

Nazlıhan
01-01-08, 11:57
XIX. Yüzyılın Ikinci Yarısında Türk-Makedon Iliskileri


XIX. yüzyılın ikinci yarısında hâlâ bir Türk Bölgesi olan Makedonya'nın ne siyasî, ne millî, ne dinsel, ne de etnografik bütünlügü vardi. Bu dönemde, adı geçen bölgede, komsu Balkan devletleri türlü baskı ve propagandalarla Makedonya Slavları'nı eritmeye çalıstılar. Onlar Makedonya'da kendi üstünlüklerini saglamak için, XIX. yüzyılın ilk yarısında sık sık din ve ırk çatısmaları, siddet olayları ve isyanlar çıkarttılar.

Söz konusu dönemde, bu devletler Makedonya Slavları'nın özel ve kamusal hayati üstüne bir korku çöktürdüler. Osmanlı Devleti ise Türk olmayan unsurları egitim, kültür, ekonomik, sosyal ve siyasî hayatta birlestirmeye çalısarak kendi adaletli idaresini sürdürüyordu. Böylesine ayrı, böylesine düsman unsurları yönetip yürütmekteki güçlük çogu kez bu Devlet'in üstünde kendi etkisini gösteriyordu.

XIX. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti'nde yasayan milletlerin, onlar arasında "egemen millet" olan Türkler'in de egitim, kültür, ekonomik, sosyal ve siyasî hayat sartları aynı veya benzerliydi. "Egemen millet" olarak sayılan Türkler'in durumu azınlıkların durumundan pek farklı degildi. Türk Milleti'nin Osmanlı toplumundaki gerçek durumunu en iyi sekilde büyük fikir adamı ve sosyolog Ziya Gökalp izah etmistir. Yüzyıllarca aynı gökkubbe altında sürdürdükleri ortak hayatın neticesinde XIX. yüzyılın ikinci yarısında Türkler ve Makedonya Slavları arasında iyi iliskiler kurulmustu. Bu iliskiler sonucunda Türkler, Makedonya Slavları'nın hayatında oldukça etkili olmuslardı. Türkler'in bu etkileri genis çaplıydı ve Makedonya Slavları'nın hayatındakı her alanda göze çarpıyordu. Türkler'in genis çaptaki bu etkileri Makedonya Slavları'nın yasayıs tarzlarının âdeta ayrılmaz bir parçası olmustu. Söz konusu etkiler özellikle dil, edebiyat, folklor, müzik folkloru, mimari ve diger sahalarda göze çarpıyordu.

Meselâ, Makedonca'da yüzyıllarca 7-8 binden fazla Türkçe kelime kullanılmıstır. Bugün ise bu sayı üç binden fazladır. Söz konusu dönemde Türk Milleti'nin Makedonya Slav halkına karsı tutumu her zaman oldugu gibi oldukça olumluydu. Türkler, Makedonya Slavlarının millî varlıgını, bütün nitelik ve degerlerini tanımıs ve hattâ çogu kez onları takdir etmistir. Bu durumu tarihçi Angel Dinev su sözlerle izah etmektedir: "Aynı devlette yasayan Türkler, Makedonlar'ın sosyo-ekonomik, siyasî ve din haklarını tanıyorlardı".

Türkler ve Makedonya Slavları düzensizligin hâkim oldugu bazı dönemlerde birbirlerine destek oluyorlardı. 1787-1792 yılları arasında yürütülen Türk-Avusturya-Rus Savası'ndan sonra Kırcaali'de beliriveren bazı Bulgar ve baska eskiya çetelerinin saldırılarına karsı Türkler ve Makedonya Slavları birleserek kendilerini korumuslardı.

Türk Milleti, çogu kez Makedonya Slavları'na yardim etmis ve onları kötü durumlardan kurtarmıstır. Bu iyi iliskilerin bir örnegi olarak Köprülü'de Molla Halil Efendi olayı gösterilebilir. Köprülü Kaymakamı'nin Hristiyanlar'a yaptıgı bazı haksızlıkları, 1879 yılında Köprülü Türkleri'nin tepkisini çekmisti. Onlar, aynı yıl, Hrıstiyanlar'la beraber karma bir delegasyon kurarak Selanik'te Dogu Rumeli ile ilgili kurulan Avrupa Komisyonu üyesi Fransız Napoleon de Ring'den yardım istemislerdi. Türkler'e baskanlık eden Molla Halil Efendi, Kaymakam'ın Hrıstiyan halkına yaptıgı haksızlıkları saydıktan sonra Napolen de Ring'e: "Biz Hrıstiyanlar'la beraber idarecimizin degistirilmesini istiyoruz... Din ve ırk farkı yapmadan Hrıstiyan vatandaslarımızla iyi geçinmek istiyoruz..." demistir.

XIX. yüzyılın ikinci yarısında Türkler, Makedonya Slavları'nın sosyo-ekonomik, egitim, kültür, sanat vb. alanlarda ilerlemesini takdir etmis, maddî yardımlarda bulunarak onların güven ve sempatilerini kazanmıslardı. Söz konusu Türkler'den biri Istipli Haci Salih Efendi'dir. Salih Efendi 1877 yılında Istip'te insa edilen "Aya Kiril ve Metodiy" Ilkokulu'na 10 altın lira bagıslarken su sözleri de ilâve etmisti: "Ben Hrıstiyan vatandaslarım için çok iyi seyler duymustum. Fakat bugün gözlerime bile inanamıyorum. Kalbim sevinçten fırlayacak nerdeyse. Sizin böyle bir maneviyata ve parlak bir gelecege sahip olmanız beni çok sevindirdi".

Üsküp Metropoliti Teodosiy'in, Bulgar Eksarh'ı I. Yosife 4 Ekim 1890 yılında Koçana'dan gönderdigi mektupta Türkler'in Hrıstiyanlara karsı gösterdikleri olumlu davranıslardan sözetmistir. Metropolit Teodosiy aynı mektupta 23 Eylül 1890 yılında Istip'te düzenlenen dinî törende ve kendisinin Koçana'ya yaptıgı ziyareti sırasında Türkler'in ona ve Hrıstiyanlara karsı gösterdikleri ilgiden bahsederken "Istip'te oldugu gibi Koçana'da da Türkler Hrıstiyanlara hosgörüyle bakıyorlardı. Karma Türk-Hrıstiyan köylerinden geçtigimiz sırada, Türk köylüleri de beni karsılamaya çıkmıslardı" sözlerini ilâve etmistir.

Makedonya'da, Türk-Hrıstiyan iliskilerini inceleyen ünlü Sloven etnologu K. Gersin Makedonya ile ilgili hatıralarında söyle demektedir: "Türk köy halkı Makedonya'da kendini oldukça temiz tutmus, namusunu korumus, Kur'an ilkelerine baglı kalmıs, içki düskünü ve eskiya olmamıs, cinayetler islememistir. Cinayetleri isleyenler genellikle yabancılardır..." XIX. yüzyılın ikinci yarısında Makedonya Slav halkı kendi "millî" ve dinî bagımsızlıgı için Fener Rum Patrikligi, 1870 yılından sonra Bulgar Eksarhlıgı ve Sırp siyasî propagandasına karsı mücadele etmistir. Bu mücadele sırasında Makedonya'nın bazı yerlerinde, Makedonlar ve Türkler, Makedonlar'ın Rum ve Bulgar kilise taraftarlarıyla geçindiklerinden daha iyi geçinmislerdir. Bu gerçegi Sırp tarihçisi Yovan Haci Vasiliyeviç: "Pirlepe'de Sırplar'la Türkler, Sırplar'ın Eksarhist ve Patriklik taraftarlarıyla geçindiklerinden daha iyi geçiniyorlardı" sözleriyle dile getirmistir.


Alıntı: MAKEDONYA TÜRKLERİ RESMİ SİTESİ
{http://www.makturk.com/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=4}

*******

MAKEDONYA 1900

Yazar: Necati CUMALI

Bu kitapta tam 11 öykü var. Tabanda dostluk, kardeslik iliskilerini sürdüren bir halkın, yaygınlasan ulusçuluk akımları, dil, din ayrılıkları nedeniyle birbirine düsmelerinin öyküleri bunlar. Hem de Makedonyalıların yasadıklarından alınmıs örneklerin sergilendigi, Makedonya dogumlu Cumalı Usta'nın kaleminden. Bu kitabı okuyun lütfen ve etnik kavga denen olay, aslında ne denli yapay bir olgudur tanıklık edin.

Nazlıhan
01-01-08, 11:59
MAKEDONYA'DA YASAYAN TÜRKLER


Nüfus: 91.500

Bulundukları Baslıca sehirler: Üsküp, Manastır, Gostivar, Kalkandelen, Ohri, Resne.

İlk Göç: 14.yy.

Bölgedeki Türk Toplulukları: Bulgaristan Türkleri

Siyasi ve idari konumları: Bulundukları ülkenin idari yapısına uymaktadırlar. Kosova ve Sancak'ta Türk Demokratik Birligi Hareketi Türkler'i temsil etmektedir.

Makedonya'dan bir çok kavim gelip geçmistir. Hunlar, Avarlar, Kumanlar, Peçenekler ve Osmanlı Türkleri uzun süre bölgede yasamıslardır. 1300 yılından sonra da Anadolu'dan Makedonya'ya çok sayıda Türk göçmen yerlestirilmistir. 1953 yılında, Makedonya'da 203.000 Türk yasarken bu nüfus bugün 97.500'e inmiştir.

Makedonya'da Türkler tarım, hayvancılık ve ticaretle ugrasmaktadırlar.

Makedonya'da bugün ''Türk Demokratik Birligi'' kurulmus ve bölgede yasayan Türkleri temsil etmektedir. Makedonya'da Türkçe gazete, dergi yayınlanmakta olup, aynı zamanda Türkçe radyo yayınları da yapılmaktadır.

Makedonya'da Türkler arasında egitim Türkçe'dir. Dogu Makedonya'da dört yıllık Türkçe egitim alma hakkı vardır. Halen mevcut ilkögretim kurumlarında 264 ögretmen görev yapmaktadır. Gostivar'da bir genel lise ve bir meslek lisesi ile Kalkandelen'de bir meslek lisesinde Türkçe ögretim yapılmaktadır. Üsküp'te de bir lisede Türkçe ögretim verilmektedir. Üsküp ve Manastır Üniversitesinde Türklere çok az bir kontenjan ayrılmaktadır. Ülkede ayrıca Türk özel tesebbüsünün açtıgı Türk okulları vardır. Makedonya Türkleri bu okullara yogun ilgi göstermektedir. Ayrıca, Kosova ve Sancak bölgesinde de Türklerin sayısı 2.000'e ulasmıstır. Burada Türkler Türkçe egitim görmekte olup en çok Pristine kentinde toplanmıslardır.

Alıntı: http://www.nihalatsiz.org/makedonyaturkleri.html

Nazlıhan
01-01-08, 12:16
Makedonyada'ki Türk ev ve yapıtlarından seçmeler...

http://img140.imageshack.us/img140/4166/mak9ra71qj1.th.jpg (http://img140.imageshack.us/my.php?image=mak9ra71qj1.jpg) http://img140.imageshack.us/img140/2107/mak10is2os4.th.jpg (http://img140.imageshack.us/my.php?image=mak10is2os4.jpg) http://img140.imageshack.us/img140/2042/mak21wc7ex2.th.jpg (http://img140.imageshack.us/my.php?image=mak21wc7ex2.jpg) http://img140.imageshack.us/img140/189/mak24ii9ht8.th.jpg (http://img140.imageshack.us/my.php?image=mak24ii9ht8.jpg) http://img140.imageshack.us/img140/7404/mak26mo5bs6.th.jpg (http://img140.imageshack.us/my.php?image=mak26mo5bs6.jpg) http://img340.imageshack.us/img340/3696/mak28rf9de1.th.jpg (http://img340.imageshack.us/my.php?image=mak28rf9de1.jpg) http://img104.imageshack.us/img104/8435/makedonyaae4bs4.th.jpg (http://img104.imageshack.us/my.php?image=makedonyaae4bs4.jpg) http://img104.imageshack.us/img104/4736/turkevlerimak1lb5mh2.th.jpg (http://img104.imageshack.us/my.php?image=turkevlerimak1lb5mh2.jpg) http://img140.imageshack.us/img140/6981/turkevlerimak2jc1nv2.th.jpg (http://img140.imageshack.us/my.php?image=turkevlerimak2jc1nv2.jpg)

Nazlıhan
01-01-08, 12:22
http://img267.imageshack.us/img267/6318/400pxrumeliamapsb3qn8.jpg (http://imageshack.us)

RUMELİ

"Rumelia" veya "Roumelia", (Türkçe Rumeli,Batı Kayı Türkçesiyle Urumeli Urumcuk Doğu Roma veya Bizans İmparatorluğu), Rumeli ismi genelde, 15.asırın devamında, Devlet-i Aliye-i Osmaniye konusunda Balkan Yarımadasının bir bölümünü ifade etmek için kullanılmıştır.

Mamafih "Rumeli" kelimesi literatürce tercümesi "Romenia" veya Romanya Doğu Roma İmparatorluğuna nisbet için kullanılır, ve bu cihetten 11. and 12. asırda geniş anlamda Anatolia/Anadolu için kullanılmıştır. Doğu Romadan yeni fethedilen yerler için kullanıldığı gibi.

Arz-ı rum (Erzurum), Samson,(Samsun),Trabzon, Cayzeria (Kayseri),Konia(Konya),Tonia(Tonya)vs gibi

1-Rum diyarı.
2-Osmanlı İmparatorluğu'nun Güneydoğu Avrupa'daki topraklarının tümü.
3-Osmanlıların Balkanlar'da kurdukları eyâletin adı.
4-Osmanlı Devleti döneminde merkezi Manastır olan Vilayetimizin adı olup Rumeli Vilayeti olarak adlandırılır ve Osmanlının yenileşme ve yeni uygulamaları başlattığı ilk ildir. İlk Sandık Emini Zeyfe Emin Efendidir. Evrenuz ya da galatı meşhurla ifade edilirse Evrenos Gazinin Barbaros, ilyas, ishak, oruç reislerin torunlarının vilayetidir. Halkı orijinal fikirler üretebilen ve maceraya çok açık hareketli bir insan topluluğuna sahiptir. Kayıların Rumelide ilk mesken tuttuğu yerdir. Kemal Karpat'ın Ottoman Population'una göre halkı kahir ekseriyetle Türktür.

16.yüzyılda

Rumeli eyâletinin kapsadığı saha günümüz Bulgaristan'ı, güney Sırbistan, Makedonya, Bosna-Hersek, Karadağ, Arnavutluk, ve Tesalya (orta Yunanistan) bölgelerini içermekteydi.


17.yüzyılda

17.yüzyıldan başlayarak kurulan yeni eyâletler sonucunda Rumeli eyâletinin sahası giderek daralmış, ve 1864'e gelindiğinde sadece Arnavutluk ve batı Makedonya mıntıkalarından ibaret olmuştur. 1864'ten sonra yürürlüğe giren Vilâyât-ı Umumiye Nizamnâmesi ile birlikte Rumeli eyâleti ilga edilmiştir.


Daha kesin sınırlarla Rumeli denen coğrafya

Kuzey Bulgaristan ,Batı Arnavutluk ve Mora yarımadası tarafındaki Güney Arnavutluk'u, veya diğer bir ifadeyle içerisinde İstanbul ve Selanik , Trakya ve Makedonya nın dahil olduğu ksdim bölgeleri ifade eder.


Son Olarak Rumeli

Rumeli ismi son olarak daha çok merkezi Arnavutluk'la çizilen ve Garbi (Batı) Makedonya'yı ve Manastır Vilayetini de içine alan bölgenin adıdır. İdari yapıdaki değişikliklerle ,1870 ve 1875 de Rumeli ismi de mülki taksimatla uyumlu hale getirilmiş ve temsili de durdurulmuştur.


Doğu Rumeli

1878 de Berlin Antlaşması ile Osmanlı Devletiyle Özerk Bölge haline getirilmiştir, fakat 18 Kasım 1885 tarihinde savaşsız bir ihtilalden sonra Bulgaristan'la bütünleşti.


Bugün Rumeli

Bugün "Rumeli" ismi bazı zamanlar Türkiye'nin Avrupa yakasındaki bir bölgesini (Edirne, Kırklareli, Tekirdağ vilayetleri ve İstanbul Vilayetinin batı kısımlarını anlatmak için ) kullanılır.


Rumeli ve Trakya isimlerinin mukayesesi

Bazen bu bölgeye Traklara ait bölge anlamıyla Trakya da denir. Ancak Rumeli veya Urumeli Trakyanın daha ötesindeki 100 yıl öncesi Osmanlının olan yabancı işğali altındaki toprakları da çağrıştırır.


İdare

Rumelinin ilk Beyler Beyi(Mir-i Miranı) Lala Şâhin Paşa(Lala Shahin Pasha (Lala , Sahin Pasha, Shahin Pasha) , Özel öğretmen (tutor), mürşid, muallim,hadim, Atabek, sadrazam Murad Hudavendiğarın LALAsıdır.Filibe(Philippopolis) de 1362 den itibaren oturdu. 1382 the Rumelinin başkenti Sofya( Sofia)ya geçti. Şehabettin Paşa (Shehabeddin Pasha) (Sa'd ed-din Pasha) (1436) Yeğen Paşa (Jegen Pasha) (17th century) Ali Paşa (Ali Pasha) (1741-1822) Georgantzoglu Pasha (1905)


Kaynak: Wikipedia

(Not: Sevgili d.cansel'den alıntıdır.)

Nazlıhan
01-01-08, 12:45
MAKEDONYA CUMHURİYETİ


(Makedonca: Republika Makedonija, Arnavutça: Republika e Maqedonisë, Romence: Republika Makedoniya, Bosnakça: Republika Makedonija, Ulahca: Republica Machedonia).

Bayrak:

http://img340.imageshack.us/img340/5634/macedoniaru9vw2.png (http://imageshack.us)

Arma:

http://img104.imageshack.us/img104/710/armabj0ma6.th.gif (http://img104.imageshack.us/my.php?image=armabj0ma6.gif)

Slogan: "Sloboda ili smrt" (Makedonca), "Ya istiklal, ya ölüm".

Ulusal Mars: "Denes nad Makedonija" (Makedonca), "Todey over Macedonia".

Baskent: Üsküp (42°0' N 21°26' E)

En Büyük Sehir: Üsküp (2. büyük sehiri Manastır.)

Resmi Dil(ler): Makedonca, Arnavutça, Türkçe.

Hükümet: Parlementer Demokrasi
- Devlet Baskanı: Branko Crvenkovski
- Basbakan: Nikola Gruevski

Bagımsızlık: Yugoslavya
- Tanınma: 8 Eylül 1991

Yüz Ölçümü:
- Toplam: 25.333 km'2 (148.) / 9.779 sq mi
- Sular: % 1.9

Nüfus:
- 2005 yılında: 2.034.000 (143.)
- 2002 sayımına göre: 2.022.547
- Yogunluk: 79/km'2 (111.) / 205/sq mi

GSMH (2005 tahmini):
(Satın alma gücü paritesi)
- Toplam: 415.78 Milyon $ (121.)
- Kisi basına: 47.645 $ (80.)

Gelismislik Endeksi (2005):
-0.796 (66.) orta

Para Birimi: Dinar (MKD)

Saat Dilimi: CET (UTC+1)
- Yaz dönemi: CEST (UTC+2)

Internet Alan Adı: .mk

Telefon Kodu: +389


Güneydogu Avrupa'da yer alır. Ülke, batıda Arnavutluk, doguda Bulgaristan, kuzeyde Sırbistan kuzeybatıda Karadag ve güneyde Yunanistan ile çevrilidir. Yunanistan ile adlandırma konusunda çıkan anlasmazlık nedeniyle Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti (EYMC) Birlesmis Milletler tarfından geçici resmi bir ad olarak kabul etmisdir. Bu ülkeyi, resmi statüde tanıyan ilk ülke Bulgaristan'dir.

Türkiye - Makedonya Cumhuriyeti iliskileri, 1991 yılında bu ülkenin bagımsızlıgını kazanmasının ardından güçlenmigtir. Türkiye, Makedonya'yı anayasal adıyla (Makedonya Cumhuriyeti) ve "ulus" olarak tanımakta olup, ayrıca Üsküp'e Büyükelçi gönderen ilk devlettir.


Cografi Yapısı

Makedonya Cumhuriyeti ,(38% Makedonya bölgesinin). Batı Balkanlarda, doguda Bulgaristan, güneyde Yunanistan, batıda ise Arnavutluk ile komsu olup, denize sınırı bulunmamaktadır.

Tarihin her devrinde bölgesel problemlerle etkilenen Makedonya, Osmanlı Devletinden ayrılması ile sonuçlanan 1908 sonrası gelismelerinden de oldukça etkilenmistir.

Ikinci Balkan Muharebeleri sonrası haritada görülen genel olarak Makedonya olarak adlandırılan cografya birçok ülke arasında paylastırılmıstır. Bu gün Makedonya Devletinin bölgesel problemleri tarihin derinliklerindeki söz konusu toprakların üzerinde farklı bakıs açıları ile hak iddialarından kaynaklanmakta, çevresindeki bazı ülkelerce devlet olarak tanınmasında veya sınırlarının mesru hale gelmesinde önemli güçlüklerle karsılasmaktadır. Türkiye, Makedonya Devletini ve sınırlarını tanıdıgını açıklamıstır.


Demografik Yapısı

Makedonya'nın etnik ve kültürel yapısının zenginligi aynı zamanda istikrarını ve kalkınmasını etkileyen dahili unsurların basında gelmektedir. 2002 yılında yapılan nüfus sayımına göre 2.056.000 olan ülke nüfusunun etnik ve dinî dagılımı asagıdaki gibidir.

1.4 milyon Makedon, 500.000 Arnavut, 80.000 Türk, 50.000 Roman.


Ülke çok etnik kimlikli bir yapıya sahiptir...

Ileriki yıllarda da olası sorunların gündeme gelmesi beklenmektedir. Avrupa Birligi sürecinin bunları engeleyecegi ya da kısmen azaltacagı beklentisi vardır...

Arnavut nüfus özellikle ülkenin batısında ve kuzeyinde % 90'nın üzerinde çogunluga sahiptir. 2005 yılında Makedonya'nın tam nüfusu 2,2 milyondur.

Her ne kadar Makedon Devleti Arnavut nüfusunu bu sekilde açıklasa bile Arnavut nüfusun yogunlugunun resmi olmayan verilere göre % 35-40 civarında oldugu tahmin edilmektedir.

Ayrıca Arnavut nüfusun dogum oranınında yüksek olması yakın gelecekte sayısal olarak da Arnavutları ülkenin en kalabalık etnik gurubu haline getirecektir.


Makedonya Türkleri

1300 yılından sonra da Anadolu'dan Makedonya'ya çok sayıda Türk göçmen yerlestirilmistir. 1953 yılında, Makedonya'da 203.000 Türk yasarken bu nüfus bugün 80.000'e inmistir.

2002 nüfus sayımında 78.000 olarak açıklanan Türkler tek bir bölgede degil Üsküp, Gostivar ve yöresi, Kalkandelen (Tetovo), Negotino, Resne, Ohri, Manastır (Bitola), Jupa (Kocacik), Radovis, Valandova, Ustrumca, Köprülü bölgelerinde dagınık olarak yasamaktadırlar. Ayrıca Torbes olarak adlandırılan ve çogunlugu kendini Türk sayan sayıları 100.000 civarında olan halk Üsküp, Debre (Papradnik, Rostus, Jirovnica) köyleri, Struga, Kırçova ve Makedonski Brod bölgesinde yasamaktadır.

Türkler, Makedonya ile Türkiye'nin daha iyi iliskiler gelistirmesinde önemli roller üslenmeleri ve Makedonya vatandası olarak huzur içinde yasamaları her iki toplumun da temennisidir.


Makedonya'daki Sehirler Listesi

* Beygova
* Debre
* Delçova
* Demir Kapı
* Demir Hisar
* Doyran
* Egri Palanka
* Gevgeli
* Gostivar
* Istip
* Kalkandelen
* Kavadar
* Kırçova
* Koçani
* Köprülü
* Kratova
* Krusevo
* Kumanova
* Makedonski Brod
* Manastır
* Negotino
* Ohri
* Pirlepe
* Probistip
* Radovis
* Resne
* Struga
* Sveti Nikole
* Ustrumca
* Üsküp
* Valandova
* Vinica

Makedonya haritaları

http://img267.imageshack.us/img267/8391/europemkduc5zt2.th.png (http://img267.imageshack.us/my.php?image=europemkduc5zt2.png) http://img104.imageshack.us/img104/9175/mkharitaen4lw9.th.png (http://img104.imageshack.us/my.php?image=mkharitaen4lw9.png)

Osmanlı döneminde Manastır Mekteb-i Harbiye-i Sahanesi

http://img267.imageshack.us/img267/2928/manastirharbiyemektebikkx5.th.jpg (http://img267.imageshack.us/my.php?image=manastirharbiyemektebikkx5.jpg)

*******
{Kaynak: (Çalıntı(:)) http://tr.wikipedia.org/wiki/Makedonya_Cumhuriyeti)}

Nazlıhan
01-01-08, 12:50
OSMANLI DEVLETI'NIN RUMELI'DE ISKAN SIYASETI VE SAG KOLUN ISKANI


Rumeli

Islam dünyası, Osmanlılardan önce Roma Imparatorlugunun ülkesini Bilâd-ı Rum veya Memleketü'l Rum olarak tanıyordu. Selçuklularla birlikte Türk hakimiyetine geçen Anadolu'da Rum ismi vaktiyle Bizans idaresinde bulunmus olan Anadolu'yu gösteren cografi terim olarak kullanılır oldu. XII. Yüzyıldan itibaren Anadolu'dan geçen batılı gezginler Anadolu'ya; Turquemenie veya Turquie, Bizans Imparatorluguna tabii yerlere Romanie veya Romania demeye basladılar. Kısa süre sonra bu kavram Balkan Yarımadasının tamamı için kullanılır oldu. Osmanlılar, Bizans'dan fethettikleri Balkan Yarımadası toprakları için Romania'dan esinlenerek Rum-ili adını kullanmaga basladılar. Rum adı eski anlamını korudu ve cografi ad olarak devam etti.

Katip Çelebi Cihannüma adlı eserinde, Istanbul bogazının kuzey ve batısında bulunan yerlerin "Rum-ili" unvanı ile söhret buldugunu bildirmektedir. Bu tanım baslangıçtan itibaren cografi bölge adı olarak kullanıldıgı gibi, idari taksimatta da genisligi gittikçe büyüyen idari bir birimi ifade etmistir.

Süleyman Pasa Bizans'a yardım amacıyla Trakya'ya geçtigi andan itibaren Rumeli, Türkler için çok önemli oldu. I. Murad (1360-1389), 1362'de Edirne'nin fethinden sonra Rumeli Beylerbeyligini olusturarak Lala Sahin Pasayı Beylerbeyi atadı. Rumeli Beylerbeyligi kurulusunda; idari olmaktan ziyade askeri bir kimlige sahipti ve Rumeli toprakları Osmanlı sınırlarının dısında kalıncaya kadar ayrıcalıklı statüsünü korudu, daima Anadolu Beylerbeyliginden önde geldi.


Rumeli'de Türklerin Ilk Yerlesmesi

Çesitli Türk kavimleri Kuzey Karadeniz steplerinden gelip VI. Yüzyıldan itibaren Balkan yarımadasına yerlesmislerdir. Fakat Bizans'ın dini baskısı ve önceden yerlesik hayata geçmis olan Slavlarla karısarak ortadan kaybolmuslardır.

Türklerin güneyden gelip Kuzeydogu Bulgaristan'da yerlesmesi Anadolu Selçuklu Sultanı II.Izzeddin Keykavüs'ün (1238-1278) Dobruca'daki sürgün hayatıyla yakından baglantılıdır. Sultana baglılıgı devam eden çok sayıda Türkmen Anadolu'dan gelip Dobruca'ya yerlesti. Türkmenlerin bölgeye gelisi ile ilgili çesitli rivayetler bulunmaktadır. Bunların odak noktasında daima Sarı Saltuk yer almaktadır. Sarı Saltuk, manevi olarak kendisine baglı olan kalabalık sayıdaki Türkmen nüfusla birlikte Rumeli'ye gelmis ve burasını yurt edinmistir.

Sarı Saltuk'un Dobruca'daki faaliyeti ve faaliyet alanıyla ilgili en genis popüler bilgi Evliya Çelebi Seyahatname' sinde bulunmaktadır. Seyahatname'de Evliya Çelebi sık sık gerçeklerle efsaneleri birbirine karısmıstır.

Yazıcızade Ali II. Murad'a ithaf ettigi Tarih-i Âl-i Selçuk'da, Rumeli'ye giden göçmenlerin bir kısmının Halil Ece ile birlikte Karesi Iline geri döndüklerini, kalanların ise Sarı Saltuk'ın etrafında toplandıklarını kaydetmistir.


Rumeli'de Yollar ve Osmanlı Devletinin Fetih Yönleri

Rumeli'ye geçen Süleyman Pasa buradaki ana yollar boyunca akınlar yapmaga baslamıstı. Osmanlı kuvvetleri batıya, kuzey batıya ve kuzey doguya dogru ilerlerken Romalıların yaptırdıgı ve daha sonra Bizans'ın da kullandıgı yollardan yararlandılar. Bu yollar Sol Kol (Via Egnatia - canib-i yesar), Orta Kol (Via Militaris - tarik-i evsat) ve Sag Kol (Kırım - Karadeniz ticaret yolu) olarak biliniyordu.

Sol Kol; Ipsala, Gümülcine, Serez, Karaferiye ve oradan ikiye ayrılıp Tırhala ve Üsküp'e ulasıyordu. Orta kol; Çirmen, Zagara, Filibe ve oradan ikiye ayrılıyordu. Birinci yol Sofya üzerinden Nis ve Belgrat'a ulasıyor, ikinci kol Köstendil üzerinden Üsküp'e baglanıyordu.

Sag kola gelince; Bu yol Trakya'dan baslayarak Kırklareli üzerinden kuzeye dogru devam ediyor, Edirne'den gelen yolla birlesip Tunca vadisini takip ederek Istrancaların ve Balkan Daglarının dogal geçitlerinden geçmek suretiyle Karadeniz'e paralel olarak Tuna nehrine kadar ulasıyordu. Yol büyük merkezlere ulasacak sekilde bazı yerlerde ikiye ayrılarak devam ediyordu. Pravadı'dan batıya giden yol Tırnovo ve Nigbolu'ya ulasıyor, asıl yol kuzeye dogru devam ediyor ve Dobruca'dan geçip Babadag'a geldikten sonra Tuna nehrini geçiyordu. Tekrar ikiye ayrılan yolun doguya dogru devam eden kolu Kırım'a gidiyor, digeri Yas üzerinden Kuzey Denizine kadar ulasıyordu.

Sag kol, askeri anlamda orta kol kadar faal olmamasına ragmen önemini daima korudu. Bu koldan yapılan akınlar Mihal ogullarının denetiminde bulunuyordu. Istanbul'a bugday, et ve tuz saglayan merkezlerin yogunlugu bu güzergahta idi. Bugday ve kesimlik hayvanların kara yolu veya denizyolu ile baskente ulastırılması bu yolun önemini arttırıyordu. Köstence, Varna, Burgaz, Mesembria gibi sag kolun önemli limanlarından her türlü üretim baskente ulastırılıyordu.

Fetihler tamamlanınca uclarda idari, askeri ve stratejik anlamda çesitli konular göz önünde bulundurularak Sancak teskilatı kuruldu. Sancaklar askeri ve idari birim olarak Rumeli Beylerbeyliginin yönetiminde toplandı.


Osmanlı Devletinin Rumeli'de Uyguladıgı Fetih ve Iskan Siyaseti

Osmanlı Devleti, Rumeli'ye geçtigi andan itibaren yerli halkla iyi geçinme politikası uygulamıs, "istimalet" vererek yerli halkın Osmanlı'ya meyletmesini saglamıslardır. Prof. Dr. Halil Inalcık'ın tespitine göre Osmanlı padisahları bürokraside de bu prensibi uygulamıs "Reaya fukarası"nı "zi-kudret ekabire karsı" korumuslardır. Özellikle Balkanların fethinde "Toprak ve reaya sultanındır" prensibini ilan ederek yerli feodallere karsı topragı ve köylü emegini; devlet veya tımar rejiminin garantisi altına sokmuslar, yerel feodallerin yerine merkezi imparatorluk rejimini ihya etmislerdir. Balkan tarihçilerinden N. Iorga; anarsiden bıkmıs olan köylülerin Osmanlının merkeziyetçi yapısını uygun bulduklarını ve benimsediklerini kaydetmistir.

Osmanlıların Balkanlarda görünmesi ile birlikte Ortodoks halk Papalıkla Macar Krallarının Katoliklik propagandasından ve mezhep degistirmek için yaptıkları baskıdan kurtulmustur. Devlet, halkın yanı sıra Ortodoks kilisesine karsı da koruyucu bir politika gütmüs, Ortodoks kilisesinin bütün ayrıcalıklarını ve hiyerarsisini aynen tanımıstır. Kilise gibi Manastırların ayrıcalıklarını, bagısıklıklarını Hıristiyan devletler döneminde nasılsa o biçimde bırakmıs, Balkanlarda Hıristiyan dinini yok etmek isteyen tutucu bir davranıs içine girmemistir. Hatta Yıldırım Bayezid Balkan halklarından sagladıgı askerlere Anadolu Beyliklerine, Ankara savasında Timur'a karsı ordusu içinde yer vermistir.

P. Wittek; kurulusta Osmanlı Devletinin bir Uç gazi devleti karakteri tasıdıgı ve bu özelliginin ön plana çıkarılması gerektigi üzerinde durmaktadır. Ayrıca Uç Kültürünün önemli oldugunu, Osmanlının bunu çok iyi uygulayarak fethedilen yerlerde halka hos görülü davranarak onları kazanmayı basardıgını belirtmektedir. Bu yaklasım Anadolu'da ve Rumeli'de kültürün sürekliligini saglamıstır. P. Wittek özellikle Rumeli'de bu yaklasımın çok yararlı oldugunu, bazı kale ve sehirlerin zorluk çıkarmadan teslim oldugunu yazmıstır. Diger taraftan P. Wittek, Hıristiyan halkın din degistirmeye zorlanmamıs olmasında, cizye gelirinin ortadan kalkacagı için mali bir kaygı duyulmus olabilecegini ve bu yöntemle gayrimüslimlerin idari kadrolarda yer almamasının saglandıgını düsünmüs, ancak devsirme metodu içinde yetistirilen Hıristiyan çocuklarının dikey asama ile devlet hizmetinde en üst makama kadar gelebilmeleri sayesinde bunun dengelendigini görmüstür.

Osmanlı Devletinin Balkanlarda yayılmasında baska faktörler de bulunmaktadır. Devlet köylünün yanı sıra eski Rum, Sırp, Bulgar ve Arnavut feoadal beylerini devlet hizmetine alarak kazanma yönüne gitmis, onlara karsılıklı güvene dayanan görevler vermistir. Voynuk, Martolos, Eflak (ve digerleri...) gibi geri hizmet kurumları içinde hatta tımar sistemi içinde yer almıslar, vergi muafiyeti elde etmislerdir.


Rumeli'nin Iskanı

Osmanlı Devleti, fethettigi topraklarda sömürge siyaseti takip etmedigi için fetihten kısa bir süre sonra Balkan yarımadasının iskanına öncelik verdi. Gelenlerin çogunun gayesi Rumeli'yi yurt edinmekti.

Anadolu'da oldugu gibi Balkanlarda da Türklesme ve Islamlasma, birbirine paralel yürüdü. Ancak Anadolu'nun Türkler tarafından iskanı ile Rumeli'nin iskanı arasında önemli bir fark oldugu görülmektedir.

Anadolu'ya gelenler; Mogol baskısı sonucu göç eden Türkmenlerdir. Asiret reislerinin yönetiminde güvenli ortam bulabilmek amacıyla daha batıya gitmisler ve Anadolu'nun her tarafında yerlesmislerdir. Buna ragmen XV ve XVI. yüzyıllarda Dogu ve Güneydogu Anadolu'da Türk nüfusun Batı Anadolu'dan çok daha az oldugu bilinmektedir.

Anadolu'nun fethiyle birlikte dalgalar halinde Anadolu'ya gelen göçmenler önceki yasam kosullarına uygun olarak göçebe, yerlesik ve kent yasamını genellikle kendileri seçmislerdi. Selçuklu Devleti gelen göçmenleri uçlara iskan edebilmisse karsılıgında onlardan ülkenin sınırlarını savunma ve koruma görevi istemistir. Uçlara gönderilen konar göçerler çok sıkı takip edilmesine ragmen bir türlü denetim altına alınamamıs, göçerler daima devlete problem yaratmıstır. Anadolu Selçuklu Devleti; siyasi zafiyeti nedeniyle XIII. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren kalabalık gruplar halinde gelen göçmenleri iskan edemeyecek hale gelmistir. Buna ragmen asiret reisleri ve gaziler Anadolu'yu yurt edinip yerlesme amacı güttükleri için kendilerini güvencede hissettikleri yerlere konmuslardır. Nitekim bir süre sonra Selçuklu iktidarının zayıflaması ve Mogol istilası nedeniyle Türkmen Beylikleri ayrı ayrı bagımsızlıklarını ilan etmislerdi.

Rumeli'deki yerlesme Anadolu'dakinden farklı olarak daima devletin benimsedigi resmi iskan politikasına uygun olarak gelismistir. Osmanlının Rumeli'deki iskan politikasında, Ortaçagda yaygın olan bir görüsün izleri bulunmaktadır. Buna göre devlet, fethettigi topraklara Anadolu'dan nüfus getirip yerlestirmis, bölge halkını da kolayca denetim altında tutabilmek amacıyla baska yere nakletmistir. Fethedilen topraklarda, ayaklanma potansiyeli olarak görünen kitlelere dikkat edilmis, onlar Türk nüfusun yogun oldugu yerlere tasınıp iskan edilmistir.

Osmanlı Devleti, Rumeli'nin iskanı konusunda çok dikkatli davranmıs ve iskan politikasını hassasiyetle uygulamıstır. Devlet Anadolu'da hayvanlarına otlak bulmak için mevsime göre yer degistiren konar göçerlere iskan konusunda öncelik vermeyi tercih etmistir. Böylece miri arazi haline getirilmis olan Rumeli'de, konar göçerlerin topraga baglanması, askeri sınıfa dahil olmaları, Rumeli'de nüfus ve tımarlı sipahi sayısının arttırılması aynı anda saglanmıs oluyordu.


Rumeli'ye Ilk Yerlestirilenler

Rumeli'nin iskanına öncülük edenler; Çandarlı Ali Pasa ile birlikte sag kolun fethine katılan gaziler, asiret reisleri, asiret mensupları, Anadolu yayaları, akıncılar, dervisler ve tımarlı sipahilerdi. Iskan konusu ön plana alınarak incelendiginde ilk seferin aynı zamanda bir kesif ve yurt arama seferi oldugu görülmektedir. 1388 yılında I. Murad, askeri anlamda kuzey ve kuzeydogu Bulgaristan'ın tamamını denetim altına almıs olmasına ragmen idari yönden bir islem yapmamıstı. Rumeli'nin iskan politikası Yıldırım Bayezid döneminde sancak teskilatı kurulduktan sonra uygulamaya konuldu.

Bayezid hakimiyetini fiilen hissettirebilmek için iskan siyasetini bütün Osmanlı ülkesinde uygulamıstı. Örnegin Istanbul kusatmasını kaldırırken yaptıgı anlasmanın maddeleri arasına Sirkeci'de bir Türk mahallesinin kurulması ve Kadı atanması bulunuyordu. Nitekim kısa süre sonra Göynük ve Tarakçı Yenicesi halkından Istanbul'a göçer evler nakledilmisti.

XIV. yüzyılda gaziler ve asiret reisleri, Rumeli seferlerine katılırken kahraman olarak ün yapmanın yanı sıra ekonomik güç elde etmeyi de arzu ediyorlardı. Osmanlı'ya tabi beyliklere mensup olanlar da Gaza ve ganimet niyetiyle gelenlerin arasında bulunuyordu. Gelenlerin arasında yerlesmeyi tercih edenler de vardı.

Osmanlı Devletinin kurulusunda etkin olan gaza politikası Rumeli'nin fethinde de devam etti. Asiret reislerinin, asiret üyeleri üzerindeki gücü onların toplu olarak hareket etmesini kolaylastırıyordu. Islamiyet'i benimsemis olan Türkmen gaziler kahramanlık ve ekonomik kosulların bir araya geldigi yasam biçimi içinde, Osmanlı Devletine hizmet ederken Rumeli'nin fethi ve iskanını da kolaylastırıyorlardı. Seferlerde basarılı olan gaziler tımar sahibi olup devlete daha fazla ve sürekli hizmet etmeyi umuyorlardı.Nitekim pek çogu bu emeline ulastı. Asiret reisleri ve onlara baglı olanlar dirlik sahibi olarak fethedilen topraklara yerlestiler.

Aynı tarihlerde Anadolu'da bulunan diger Türkmen Beylikleri gaza ve cihadı ön plana çıkarırken siyasal, sosyal ve ekonomik güç kazanmanın pesindeydiler. Ancak Türkmen Beylikleri Müslüman komsularına karsı cihad açma sansına sahip olmadıkları için Osmanlı devletinin basarısına ulasamadılar.

Rumeli'nin fethinde hizmeti çok büyük olan akıncılar yerlesme konusunda da öncülük etmislerdir. Akıncı Beylerinden olan Timurtas Pasa-oglu Yahsi Bey, Pasa Yigit, Yancı Bey, Kutlu Boga sefer esnasında Çandarlı Ali Pasanın en büyük yardımcıları olmuslardır. Akıncılar arasında Rumeli'de hizmet etmek için "Il ve boy" halinde karsı yakaya geçerek yerlesenlerin sayısı bir hayli fazlaydı. Bunlar baglı oldukları Akıncı beyleri ile birlikte hareket ediyor onlara ayrılan yörelere yerlesiyorlardı Rumeli'nin ücra yerlerinde Pasayigit, Korkud, Mihaloglu gibi akıncı gazilerin adına kurulan köyler bunu göstermektedir.

Anadolu Yaya sancakbeyi Saruca Pasa, ona baglı yaya basılarından Kara Mukbil, Pazarlı Togan, Incecük Balaban, Müstecap, Papas oglu Sahin, Kutluca, Lala Sahin 1388'de Çandarlı Ali Pasa'nın seferine katılmıslar, yayalarını birlikte götürmüslerdi. Yaya-basılar, Asiret reisleri ve birlikte gelenler toplu halde hareket etmisler, yerlestikleri yeni çevrede yalnızlık duygusu yasamamıslardır.

Orduyla birlikte hareket eden çesitli tarikatlara mensup seyh ve dervislerin cesaret verici ve olumlu davranısları yeni toprakların benimsenmesinde gazilerin ve göçmenlerin üzerindeki etkisi çok büyük olmustur. Seyh ve dervisler daha Süleyman Pasa ile Rumeli'ye geçislerinden itibaren yol kavsaklarına, derbentlere ve iskana uygun yerlere yerleserek zaviyeler kurmuslar, çevrelerini senlendirmislerdir.


Rumeli'de Yerlesmeyi Kolaylastıran Diger Faktörler

Ali Pasa Kuzeydogu Bulgaristan'da fetih hareketine devam ederken gaziler burada Türkçe konusan, oldukça kalabalık bir Müslüman ve Hıristiyan nüfusla karsılastılar. Bunların basında, hemen hemen bir yüzyıl önce Sarı Saltuk önderliginde gelip bölgeye yerlesmis olan Türkmen nüfus bulunuyordu. Asiret reisleri ve asiret üyelerinin Hacı Bektas'a ve Sarı Saltuk'a yakınlık duyması nedeniyle yeni gelenlerle yerlesik nüfus kolaylıkla bütünlesti.

Diger taraftan, o tarihte yıkılmıs olan Altınordu Devletine mensup olan Müslüman ahali henüz Kuzeydogu Bulgaristan'dan ayrılmamıstı. Altınordu halkının aynı bölgede oturması da Dobruca'nın fethini ve iskanını kolaylastırıyordu. Ayrıca Kuzeydogu Bulgaristan'da yasayan ve Hıristiyanlasmıs olan Kuman, Kıpçak ve Gagauslarların aynı dili konustuklarına sahit oldular. Onlar da Hıristiyan olmalarına ragmen Anadolu'dan gelen Türkmenler gibi samani inanç motiflerini henüz terk etmemislerdi. Bu nedenle aralarında kolayca iletisim kurabildiler. Bu suretle toplumların bir arada yasaması kolaylasmıs devletin iskan politikası ilk asamada basarıya ulasmıs oluyordu.

Daha önce belirtildigi gibi Sarı Saltuk Dobruca'da oturan bütün Türk toplumları tarafından aziz kabul ediliyordu. Ibn-i Batuta bu durumu gözlemis ve elestirel bir dille ifade etmistir. Arap gezgin 1328 yılında Babadag'da türbesini ziyaret ettigi Sarı Saltuk'un Islamiyet'e hizmetinden ve kerametlerinden söz etmis, ancak bunların bazılarının seriata uygun olmadıgını belirtmeden geçememistir.

Bizans ve Balkan Yarımadasının siyasi ve sosyal durumu Osmanlı Devletinin Balkanlardaki iskan siyasetine yardımcı olmustur. XIV. Yüzyılda Balkanlarda güçlü, merkezi bir devlet bulunmuyordu. Sırp ve Bulgar Devletleri parçalandıgı için baska güçlerin istekleri aynı yerde odaklanıyordu ve Balkanlara sahip olmak istiyorlardı.

Batı kilisesi ile eskiden beri anlasamayan dogu kilisesi, siyasi iktidarının yanı sıra dini iktidarını da kaybediyordu. Iki kilise arasında düsmanlık hızla artıyordu. Italyan sairi ve hümanist Pétrarque (1304 - 1380) Papa Urbain V.'e (1362 - 1380) yazdıgı bir mektupta; "Türkler yani Osmanlılar sadece düsmandırlar, Rafızi Rumlar ise düsmanlardan daha beterdir. Osmanlılar bize karsı o kadar kin beslemezler, çünkü bizden o kadar korkmazlar. Halbuki Rumlar bütün ruhları ile bizden korkar ve nefret ederler" diyordu. Bu fikrin siyasi temsilcisi olarak Katolik Macar kralı siyasi ve dini olarak Balkanlarda yayılmak istiyordu. Halk, dini baskıdan uzak yasayabilmek için Balkan yarımadasının kuzeydogusundaki bos ve tehlikeden uzak yerlere göç etti. Nitekim bu ortamda Ortodoks olan yerli ahali Osmanlı akınlarına tepki göstermiyor, onları kurtarıcı gibi görüyordu. Machiel Kiel, Constantin Jiricek'e dayanarak, Osmanlıların kesin fethinden sonra bölgenin huzura kavustugunu belirtmektedir.

Osmanlı Devletinin Rumeli'de takip ettigi iskan siyaseti daha baslangıçtan itibaren bir yagma hareketi olmayıp yerlesmek ve yurt edinmek amacını tasıyordu. Bu siyaset, gelecege dönük bir yerlesme yogunlugu tasıdıgı için basarılı olmustur. Göçmenler Rumeli'ye yurt edinmek üzere geldiklerinden geri dönmeyi düsünmüyorlardı. Süleyman Pasa, Gazi Fazıl Ece, Yakub Ece gibi Rumeli fatihlerinin mezarlarının Gelibolu yarımadasında olması da onların Rumeli'de yerlesmesini manevi olarak kolaylastırıyordu.


(Devamı var...)

Nazlıhan
01-01-08, 12:53
IX. Saruhan-Ilinden Sag Kol'a Göç ve Sürgünler

Osmanlı padisahları ve devlet adamları Anadolu'nun insan kaynagını çok iyi tanıyorlardı. Öncelikle, hareket yetenegi yüksek olan göçerleri ele aldılar. Toplumun huzuru bakımından bu karar son derece önemliydi. Sipahi, yaya, müsellem, vakıf gibi bir kuruma baglı olan ve vergisini ödeyen yerlesik nüfusun hukuki durumu degistirilmedi. Batı Anadolu'da kalabalık olan Yürük grupları arasında ilk göçürülenler Karesi Bölgesinde konaklayanlar oldu. Bunlar daha Süleyman Pasa tarafından Gelibolu'ya iskan edilmislerdi (1356-1357). 1374-75 yıllarında Lala Sahin Pasa Drama, Serez ve Karaferya'yı fethettikten sonra Saruhan' daki göçerlerin bir kısmı buraya nakledildi.

Yıldırım Bayezid Batı Anadolu harekatı sırasında (1390) Saruhan Beyligini Osmanlı topraklarına dahil etti. Padisah buradaki nüfus yogunlugunu azaltmak ve fethedilen bölgenin nüfusunun yerini degistirmek gelenegine uyarak Saruhan bölgesinde oturan Yürükleri Rumeli'ye geçirdi. Bu durumda Saruhan ili, Karesi'den sonra göç veren ikinci bölge oldu.

Osmanlı Devleti, Türkmen Beyliklerinin topraklarını fethettikçe beylik mensubu olan yerlesik ve göçerlerle önemli sorunlar yasamıstır. Bunlar kendi beylerinden uzaklasmak istememisler, Osmanlıyı benimsememislerdir. Bu durum daha sonraki yüzyıllarda da devam etmis, her biri Saruhanlı, Dülkadirli, Karamanlı olarak kalmaga devam etmistir. Bu nedenle Osmanlı sınırları içinde yer almalarına ragmen Batı Anadolu'daki Türkmen beyliklerinin topraklarında oturan halk bir süre sonra Osmanlı Devleti için sorun olmus ve bu durum devam etmistir. Çok yogun biçimde göçebe nüfus barındıran bölgede asiret gelenegi hakimdi ve asiret mensupları merkezi otoriteyi kabul etmek yerine kendi asiret reislerinin sözlerinden dısarı çıkmak istemiyorlardı. Yıldırım Bayezid, göçerleri verimli ve genis Rumeli topraklarına göndererek çözüm üretmek istedi. Devlet, Osmanlı hizmetine girmis olan Anadolu Beylikleri yöneticilerini de Rumeli'de çesitli görevlere tayin ederek bir taraftan onları onurlandırmıs diger taraftan eski hakimiyet alanlarından uzaklastırmıs oldu. Anadolu'da Türkmen Beylikleri Osmanlı sınırına dahil olduktan sonra uyum saglayamayan beylik halkı zaman zaman Rumeli'ye geçirilerek iskan edildi.

Kronikler, genellikle Saruhan'dan sol kola yapılan göçlerden söz etmekte, sag kola yapılan göçlerin üzerinde durmamaktadır. Sag koldaki iskan hareketi daha Rumeli Beylerbeyi Lala Sahin Pasa ve Kara Timurtas Pasanın askeri faaliyeti sırasında baslamıstı. Buna ragmen Saruhan ilinden sag kola göç ancak Osmanlı Devleti Saruhan Beyligine sahip olduktan sonra yogun sekilde gerçeklesti. Önce gelenler daha ziyade askeri faaliyet içinde yer almıs olan beylik mensuplarıydı.


Yıldırım Bayezid'in Sürgün Emri ve Uygulanması

Yıldırım Bayezid 1390 yılında Saruhan Ilini topraklarına ilave ettikten sonra oglu Sehzade Ertugrul'u buraya Sancakbeyi tayin etti. Saruhan bölgesi; göçerlerin çok yogun yasadıgı bölge olması, asiretlerin otorite tanımaz olması, öte yandan tuz yasagına uymamaları Yıldırım Bayezid'in yeni fethettigi bölge halkı için sürgün kararı almasına neden oldu. Babasının emri ile Sancakbeyi olan Sehzade Ertugrul Çelebi sürgün uygulamasını baslattı. Kroniklerde verilen bilgiye göre Sehzade Ertugrul; "Kavmin ulusu Pasa Yigit Bey" baskanlıgında göçerleri Filibe yöresine gönderdi.

Asık Pasa-zade sürgün olayının onur kırıcı oldugunu, ancak bir yerin imarı ve mamur hale gelmesi için bu yöntemin padisahlar tarafından uyguladıgını hüzünlü bir ifade ile anlatmıstır.


Kanundur padisahlar sürgün ede / Ki yani bir dahi El mamur ede,
Ve gerçe incünür halk ol seferden / Bu tanrı takdiridir dahi ne de,
Gözetsen takdiri hos muti olsa / Olur rahat ki ol nasibüm ede.


Sehzade Ertugrul'un vefatından sonra Saruhan sancakbeyi olan Sehzade Süleyman zamanında da Saruhan ilinden Rumeli'ye sürgün seklinde büyük çaplı göç hareketi gerçeklesti. "Göçer evler" bizzat Yıldırım Bayezid'in emri ile sehzade tarafından gönderiliyordu. Sürgün göçmenler bütün Rumeli'ye yerlestirildi.

Kroniklerde Sag Kol'a yapılmıs olan sürgün ve iskana deginilmemis olmasına ragmen Rumeli'nin haritası sayılan bir Tapu Tahrir Defterinde sürgünler hakkında genis bilgi bulunmaktadır. Kanuni döneminde düzenlenmis olan bu defterde Sag Kolda yer alan Aydos, Pravadı, Varna, Hacı-oglu Pazarı kazalarında bulunan köylere Saruhan ilinden kaçar hane sürgünün yerlestirildigi kaydedilmistir. Bu bilgi, Saruhan bölgesinden Sag Kol'a da yogun nüfus nakli oldugunun açık isaretidir. Sürgünler genellikle 10 haneyi geçmeyen gruplar halinde yerlestirilmistir. Bazı hallerde köy ve mezralara iskan edilenler birlikte yazılmıs, bu durumda dahi iskan edilen hane sayısının toplam 14 - 15 haneyi geçmedigi görülmektedir. Saruhan ilinden ilk gönderilenler daha önce belirtildigi gibi ilk göçmenler disiplinsiz davranısları ve yörede uygulanan "tuz yasagına" karsı çıkan göçerlerdi. Devlet bu yöntemle bir taraftan Batı Anadolu'daki nüfus yogunlugunu azaltıp asayisi saglarken öte yandan Rumeli'nin iskanı ve senlendirilmesi isini gerçeklestirmis oluyordu.

Sag koldaki iskan yerleri toponimik olarak incelendigi zaman köylerin adlarının Saruhan'daki yerlerin adı, çesitli su kaynakları ve sahıs adları ile dogrudan iliskili oldugu görülmektedir. Kara Murad Pınarı, Ak Kuyu, Osman Pınarı, Yunus Pınarı... gibi.


Sag Kolda Sürgün Zeameti

Adı geçen Tapu Tahrir Defterinde Sag kola yapılan sürgünlerin hukuki statüsü ve uymaları gereken kanun maddeleri açıkça belirtilmistir. Sag kolun en büyük sancaklarından olan Silistre sancagının Pravadı kazasında 1025 sürgün hanesinin baglı oldugu ayrı bir idari birim kurulmustur. Burası "sürgünler zeameti" adı ile kayda geçirilmistir. Kayıtta "Zeamet-i sürgünan ki, zikrolunan taife bundan evvel Anadolu'dan Dobruca'ya sürgün gelüb, çiftlüsünden on iki ve çiftsüzünden altısar akça ve yüz koyundan bir koyun vermek vaz'olunub sair avarrız-ı divaniyeden muaf ve müsellem olalar, deyu defter-i köhnede mukayyed olınub ellerinde selatin-i maziyeden ve padisahımız sultan Selim Sah e'azzallahü ensarehu hazretlerinden müteaddit hükümleri oldugu..." açıklanmıstır. Sürgünler prensip olarak aynı köyde yogunlasamayacagına göre çesitli köylere dagıtılmıs olmaları dogaldır. I. Selim (1512 - 1520) devrinde düzenlenmis olan Silistre kanunnamesinde, sürgünlerin haklarının "benim sürgünümdür" diyerek Sürgün Subasısı tarafından korunacagı belirtilmistir. Kanunnamede açıklandıgına göre bir göçmenin sürgün taifesinden sayılabilmesi için Anadolu'dan gelmis olması ve hakiki sürgünün akrabasından bulunması gerekiyordu. Rumeli'den gelenlerle kafir iken Müslüman olup sürgünlere katılanların sürgünlere tanınan haklardan yararlanmasına izin verilmiyordu. Sürgün akrabası olmayanların hangi tımarda yerlesmisse oradan ayrılması olanaksızdı. Açıkça görüldügü gibi sürgün konusu tamamen devlet denetiminde bulunuyordu. Pravadı merkezli Sürgün Zaim'liginin sorumlu kisisi Sürgün Subasısıydı.

Rumeli'nin iskanı XIV. Yüzyılın ortasında baslamıs, ancak kısa zamanda tamamlanamamıstır. Devlet iskanı önce Balkanları senlendirmek amacıyla baslatmıstır. 1444 yılında Varna savasından önce bölge Haçlı orduları tarafından tamamen yakılıp yagmalanmıstı. Türkler bölgeye yerleseli henüz yarım yüzyıl bile olmamısken köylerini terk etmek zorunda kalmıslardı. Savas bitip geri döndüklerinde köylerinin izini bile bulamamıslardı. Varna savasını takip eden yıllarda Kuzeydogu Bulgaristan'a yeniden nüfus nakline baslandı.

Daha sonraki yıllarda Anadolu'daki bazı ayaklanmaları bastırmak ve muhalif toplulukları dagıtmak, aynı hareketi tekrarlayacak nüveyi yok etmek amacı ile topluluklar sürgün seklinde Rumeli'ye gönderildi. Uygulanan yöntem ne olursa olsun Kuzeydogu Bulgaristan'ın kırsal kesiminde Türk nüfusun yogunlugu artmıstır. Kentlerde Türklerin sayısı, oran olarak kırsal kesimin gerisinde kalmıstır. En yogun iskan bölgesi Dobruca ve Deliorman olmustur.

II. Bayezid zamanında yapılan sayımda, takip eden yüzyıllardaki kayıtlarda veya XIX. yüzyılda yapılan nüfus sayımlarında özellikle Balkanların kuzey-dogusunda, Dobruca ve Deliorman'da bulunan köylerin tamamına yakınının Türkçe adlar tasıdıgı görülmektedir. Tuna nehri ile Balkan Dagları arasına yerlestirilen ve geri hizmet kurumu olarak Yürükler yörede Türk ve Müslüman nüfusun yogunlugunu daha da arttırmıstır.

Rumeli'ye gelenlerin tamamı sürgün seklinde gelmemistir. Askeri bir hizmet olan Yürük Teskilatı içinde tayin edildikleri yerlere gelenler oldugu gibi çevre kosullarının degismesi ile göç etmek zorunda kalanlar da olmustur. Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal ayaklanmaları, Sahkulu Ayaklanması ve Saruhan Bölgesinde suhte ve celali olayları sırasında da halk köyleri bosaltmıstı. Bunların arasında da Rumeli'ye göç edenler olmustu. Bütün iskanlar ve Anadolu'dan Rumeli'ye dogru olan nüfus hareketi göz önüne alındıgında Balkanlara Türk nüfusun iskanının sürekli oldugu sonucu ortaya çıkmaktadır. Vaktiyle Anadolu'ya gelen göçmenler Anadolu'yu garipler sıgınagı, rahat yuvası, kimsesizlerin diyarı saymıslardı. Simdi göçmenler için Rumeli aynı anlamı tasıyordu.

Çandarlı Ali Pasanın seferinden sonra Sag Kol'da askeri faaliyet tamamlanmıs (1388), Çanakkale Bogazından Tuna Nehrine kadar genis ve bereketli topraklara sahip olunmustu. Bu toprakların büyüklügü Osmanlının Anadolu topraklarından çok daha genisti. Ancak bos alanların nüfuslandırılması gerekiyordu.


Saruhan Köylerinden Sag Kol'a Iskan

Sag Kol'daki köyler incelendiginde köy adlarının çogunun Saruhan Ilindekilerle aynı adı tasıdıgı görülmektedir. Köy adlarını üç baslık altında toplamak mümkün olmaktadır. Birincisi Saruhandakilerle aynı baba, dede ve seyhlerin adını tasıyanlar, ikincisi Saruhan Beyliginin ünlülerinin ve asiretlerin adını tasıyanlar ve son olarak çevre kosullarından ve su kaynaklarından etkilenerek konulan adlardır.

A - Baba, dede ve seyhlerin adını tasıyan köyler: Pek çogu unutulmus veya bunlara Bulgarca ad verilmis olmasına ragmen, halen Sag kolda bulunan köy adları arasında baba, dede ve seyhlere adanmıs çok sayıda köy bulunmaktadır. Kozluca Baba, Hüssam Dede, Mentes Baba, Sindel Baba, Pir Can Baba bunlar arasında sayılabilir. Günümüzde hemen hemen hiç bir köyde tekke ve türbe izine tesadüf edilmemektedir. Tekke Kozluca gibi "tekke" adını korumus olan köyler arasında bile, köylüler Tekke kelimesinin niçin korunmus oldugunu bilmemektedir.

Bu köyler için pek çok örnek bulunmaktadır. Bir kaza merkezi olan Kozluca, Tavsan Kozluca ve Tekke Kozluca. Saruhan Ilinde bulunan Kozluca Baba'ya manevi olarak adanmıs yerlesim yerleriydi. Yogun olarak Saruhanlıların iskan edildigi yerde; kaza merkezine bes ila on kilometre mesafede iki tane daha Kozluca köyünün bulunması Kozluca Baba ile manevi bagı olan yürüklerin yeni topraklarıyla daha kolay bütünlesmesini saglamıstır. Kutsal saydıkları ve geldikleri yerleri kesin olarak belirterek sürgün ve göçün yıpratıcı ve yalnızlık duygusundan kurtulmuslardır. Anadolu ve Rumeli Eyaletinde söz konusu kaza ve köylerden baska Kozluca Baba'ya adanmıs çok sayıda köy bulunmaktadır.

Hüssam Dede köyüne ise Manisa'da Muradiye camii vakıfları arasında bulunan Hüssam Dede köyünden gelenler yerlestirilmistir. Her iki köy de adını Hüssam Sah'tan almıstır. Iskan tarihinde seyhlerin önemini göstermesi bakımından son derece dikkat çekici bir örnektir.

Küçük Abdal tarafından kaleme alınan menakıbnameye göre Kalenderi seyhlerinden olan Otman Baba'nın asıl adı Hüssam Sah'tır. Menakıbnameye göre Otman Baba H.780 / 1378 tarihinde dogmustur. Bazılarının Gani Baba, Hüssam Dede de dedikleri Hüssam Sah H.883 / 1478'de yüz yasını geçtigi halde ölmüs, öldükten sonra hilafet "Ibrahim-i sani" de denilen Akyazılı Sultan'a geçmistir.

Rivayete göre Otman Baba daha çok gençken, Timur'un Anadolu'yu istilası sırasında Anadolu'ya ayak basmıs, Germiyan ve Saruhan havalisinde uzun süre dolasmıs ve hatta II. Mehmed'in sehzadeligindeki Manisa valiligi sırasında burada bulunmustur. Yaz aylarında Gelibolu'dan Dobruca'ya kadar kasaba ve köylerde dolasarak kurban topladıgı bilinmektedir. Otman Baba bazı yıllar kıs aylarını Varna'daki zaviyesinde geçiriyordu. Bu zaviye; Hüssam Dede köyü ile komsu olan Batova köyünde bulunan ve daha sonra Akyazılı'nın adı ile anılacak olan zaviyedir. Hüssam Dede ile ilgili bilgiler ısıgında Anadolu'dan Rumeli'ye göç incelendiginde, Rumeli'ye göçün XV. yüzyılın ikinci yarısında da devam ettigi görülmektedir.

Hüssam Dede ile iliskisi nedeniyle Akyazılı Sultan Tekkesine deginmek gerekmektedir. Akyazılı Sultan Tekkesi, Kozluca Kazasının Hüssam Baba köyüne sınır olan Üsenli köyünden geçen Botova nehrinin olusturdugu vadinin yamacında yer almıstır.

Evliya Çelebi 1652'de tekkeyi ziyaret ettigi zaman menakıb'den yararlanarak Akyazılı Sultan'ın hayatı, kisiligi ve tekke hakkında genis bilgi vermistir. Akyazılı'nın Ahmed Yesevi'ye baglı ve Hacı Bektas Veli halifelerinden oldugunu, önce Bursa'ya daha sonra Rumeli'ye gittigini belirtmis, yüz yıl kadar yasadıktan sonra II. Murad zamanında öldügünü kaydetmistir.


KAYNAK: (Çalıntı :)) http://www.balkanlar.net/index.php?i...y_view&iden=20

Nazlıhan
01-01-08, 13:09
JÖN TÜRKLER

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında, Osmanlı Devleti'nde, batı tarzı idare ve fikirlerin gelisip yayılması için çalısanlara verilen isim.

"Yeni Osmanlılar" veya "Genç Türkler" de denilen bu grup mensupları, Avrupalıların verdikleri Fransızca "Jeunnes Turcs" adıyla meshur olmuslardır. Bu tabir, umumî olarak, o yıllarda Avrupa'da politika, fikir ve edebiyatta asırılık taraftarı gençlere veriliyordu. Yeni Osmanlılar için ise, ilk defa Mustafa Fazıl Pasanın yayınladıgı bir mektupta, "Yeni Osmanlılar" karsılıgı olarak kullanılmıstır. Daha sonraları Namık Kemal ve Ali Süâvî tarafından da benimsenerek, Türkçe'ye yerlestirilen bu tabir, uzun süre, Osmanlı topraklarında yetisen, devlet idaresine karsı gelen ve yabancılar tarafından yönlendirilen ihtilâlcilerin tamamının ortak adı olmustur.

Yeni Osmanlılar Cemiyeti, 1789 Fransız Ihtilâlinden sonra Avrupa'da süren 1830 ve 1848 ihtilâllerine ve bunların neticesinde ortaya çıkan fikir hareketlerine heveslenenler tarafından, 1865'te, gizli bir teskilât olarak, Istanbul'da kuruldu. Yine bu tarihte, Mısır Hidivi Kavalalı Ismail Pasa, veraset usulünü degistirerek, kardesi Mustafa Fazıl Pasayı bütün haklarından mahrum etti. Ikbal küskünü olan bu pasa, Abdülaziz Han'a ve üst kademe devlet adamlarına düsman kesildi. Intikam için, Jön Türklerin arasına katıldı ve baslarına geçerek, onları bilhassa maddî yönden büyük çapta destekledi.

Mustafa Fazıl Pasanın, Abdülaziz Hana hitaben, Paris'te yazdıgı ve küstahça ifadelerin yer aldıgı mektup, 1867'de Türkçe'ye tercüme edilerek, Tasvîr-i Efkâr Gazetesi'nde yayınlandı ve Osmanlı ülkesinde binlerce adet bastırılıp dagıtıldı. Mektup, mesrutiyet fikirleri ve mesrutiyetin ilanı arzusu bahanesiyle, Osmanlı Devletine ve bazı devlet ricaline karsı agır ifadeler ihtiva ediyordu. Bu mektubun akabinde, Mustafa Fâzıl Pasa tarafından Paris'e çagrılan Jön Türkler, onun maddî destegiyle, Avrupa'da genis bir yayın faaliyetine giristiler. Bu yayınların biri sönüp digeri açılıyor ve sayıları çogalıyordu. Jön Türkler, bu yayınlarından, mükemmel bir fikir sisteminin ifadesi ve izahından ziyade, belli baslı birkaç nokta üzerinde durdular ve hep aynı seyleri tekrarladılar. Namık Kemal, Ali Süâvî ve Ziya Pasa gibi meshur isimlerin, kalemleri ile dile getirdikleri fikirleri, "Osmanlı Devletine mesrutiyet idaresinin getirilmesi ve bütün azınlıklara Avrupaî tarzda hak, hürriyet verilmesi" seklinde özetlenebilir. Bunların saglanması için, aralarında birlik kuramadılar. Çogu, ihtilâl ve kanlı mücadele istedi, bir kısmı da fikrî mücadele taraftarı gözüktü. Abdülaziz Hanın Fransa ve Ingiltere ziyaretleri esnasında, Padisahtan af diledikten sonra kendisine nazırlık verilen Mustafa Fazıl Pasa, maksadına kavusup aralarından ayrıldı. Padisahın bu ziyaretinden sonra, Osmanlı Devleti ile dost geçinmek mecburiyetini hisseden Fransa ve Ingiliz hükümetleri, Jön Türklere itibar etmez oldular. Hiçbir devletten destek göremeyen Jön Türkler, bir müddet çesitli Avrupa sehirlerinde dolastılar. Bir kısmı Istanbul'a dönüp Padisahtan özür dileyerek devlet kademelerinde görev aldılar. Bazıları da yayıncılık faaliyetlerine devam ettiler. Birinci Mesrutiyetin ilanı ile canlanan Jön Türkler (Yeni Osmanlılar Cemiyeti), zararlı faaliyetleri görülünce, Ikinci Abdülhamid Han tarafından kapatılarak ortadan kayboldu. Böylece, Jön Türklerin birinci devre faaliyeti sona erdi.

Bundan sonra, yurt içinde ve dısında kurdukları birçok dernek ve yayınladıkları, sayıları yüze varan dergi ve gazete ile, Ikinci Abdülhamid Hanın sahsında devlete karsı kesif bir propagandaya girisen Jön Türkler, sıkı bir is¸birligi içinde oldukları Fransız ve Ingiliz hükümet çevrelerinden destek gördüler. Nitekim, 4 Subat 1902'de Paris'te toplanan Birinci Jön Türk Kongresi, Fransız Senatosu üyesi Lafeuvre Contalis'in evinde yapıldı. Bu kongreye, Osmanlı Devletinin hakim oldugu hemen her bölgeden çagrılan delegeler katıldı. Bunlar arasında bulunan her din ve milliyetten insanın ortak vasfı, Osmanlı Devletine karsı olmaktan ibaretti. Bunun dısında, aralarında hiçbir bag ve fikrî birlik bulunmayan bu insanlar, aralarındaki sen-ben çekismesi sebebiyle, kongreyi basarısız bir sekilde sona erdirdiler. Delegeler, Osmanlı Devletinin yıkılması hariç, baska hiçbir noktada birlik olamadılar.

27-29 Aralık 1907'de yine Paris'te toplanan Ikinci Jön Türk Kongresine; Ittihat ve Terakki, Prens Sabahattin'in Tesebbüs-i Sahsî ve Adem-i Merkeziyet cemiyetleri yanında, Ermeni Tasnaksutyun Komitesi de katıldı. Kendi aralarında birlik olmamasından yakınılan bu kongrede; Osmanlı Devleti aleyhine en agır ithamlar yapıldıktan sonra, Iran Mebusan Meclisine dostluk telgrafı çekilmesine, Makedonya'daki Rum, Bulgar vs. çetelerinin, devlete karsı olan isyanlarının desteklenmesine, diger gizli cemiyetlerin birlestirilerek, ihtilâlci yayınlar yapılmasına karar verildi.

Jön Türklerin uzun yıllar devam eden faaliyetlerinde, ön planda mesrutiyet ve hürriyet fikirleri görünüyorsa da, her grup ve sahsın ayrı ayrı maksatları vardı. Azınlıklar istiklâl, hiç degilse muhtariyet kapmak, sahıslar ise sahsî hırs ve arzularını tatmin etmek pesindeydiler. Osmanlı Devletini parçalamak ve yıkmak isteyenler tarafından methedilen Jön Türklerin faaliyetleri ise, devletin yıkılısını hızlandıran belli baslı sebeplerden olmustur. Batı dünyası karsısındaki tavırlarının taklitten öteye geçememesi, devlet kademelerinde yer almak, meshur olmak, hattâ Mithat Pasa'da oldugu gibi, kendi ailelerini hanedan yapmak için azınlıklarla, eskıyalarla, Rum-Ermeni çeteleri ve Avrupa devletleriyle isbirligi yapmaktan çekinmemeleri, bu faaliyetlerin en acı tarafı olmustur. Netice olarak, Osmanlı topraklarındaki sulh ve sükûnu, dört bir yandan patlak veren ihtilaller, isyanlar, hükümet darbeleri ve savaslarla yok etmisler, çıkarılan idaresizlik, kargasa ve savaslar ortamı içinde, milletin felâketini hazırlamıslardır. Birinci Dünya Savası, Jön Türk faaliyetinin Türkiye'de sonu olmus, daha önce yaptıkları gibi, yine yurt dısına kaçmıslardır.


Kaynak: http://www.dallog.com/kavramlar/jonturk.htm

Nazlıhan
01-01-08, 13:11
JÖN TÜRKLER

"Bizim Jön Türkler hayalperesttirler. Çünkü bizde Kanuni Esasi'yi mesruti hükümeti ilan etmek, umumi bir kargasalıgı davet etmek, herkesi birbirine düsürmek demektir. Bu, bütün Osmanlı Imparatorlugu'nu sarsar. Ingilizler'in, her vesileyle Jön Türkler'i tutmaları dikkat çekicidir ve bizim memleketimizde Kanunu Esasi'yi getirmek için ellerinden geleni yaparlarken aynı seyi Hindistan için reddetmektedirler. Halbuki Hindistan'ın umumiyeti bizimkine benzemektedir. Orada herseyden evvel kast teskilatını yok etmek icabeder.

Orada da bizimki gibi Müslüman, Hıristiyan, Budist, Brahman gibi gayrimütecanis kitlelerin aynı mecliste beraber çalısmaları pek güçtür."

Osmanlı Devleti'ni çok yakın takibe alan ve her defasında fitne ve fesatlarla kadın ve para ile yöneticileri elde etmeye ve gayri Müslimleri aleyhte kullanmaya çalısan Ingilizler, Mesrutiyet'in iyi bir sekilde isleyisinin de kendi felaketleri olacagını bilmekte idiler. Bunun için her türlü hile ve desise ile Osmanlı'da siyasi istikrarı baltalamaya çalısmıslardır.

Ingilizler bu nedenle Jön Türkleri, kendilerine muhalif olan Sultan Abdülaziz ve Abdülhamid hanın politikalarını bertaraf etmek için desteklediler. Ingilizler Birinci ve Ikinci mesrutiyeti etkisiz hale getirmeyi basarmıslardır.

Ikinci Mesrutiyet sonrası 31 Temmuz 1908'de Ingiliz Dısisleri Bakanı Edvvard Grey, Istanbul Büyükelçileri G. Lowther'e gönderdigi bir telgrafta: "Sayet Türkiye Anayasa'yı tam olarak ayakta tutar ve kendisi de kuvvetlenirse bunun sonuçları bizim simdi göremeyecegimiz kadar uzaklara gidebilir. Bu hareketin Mısır'daki tesiri inanılmayacak kadar büyük olacaktır. Kendisini Hindistan'da hissettirecektir. Biz simdiye kadar idaremiz altında bulanan Islamlara kendi dinlerinin baskanı olan milletin (Türkler'in) kötü bir despot tarafından idare edildigini söylüyorduk. Halbuki biz idare ettigimiz Islamlar için iyi bir despottuk ve bizim idaremiz altında daha mesuttular. Zira bu insanlar mukayese imkanına sahip degillerdi. Dolayısıyla farkın kendi lehlerine oldugunu kabule hazırdılar. Fakat simdi Türkiye bir anayasa yapar, parlamento kurar ve hükümet seklini degistirirse; Mısırlılar da bir anayasa isteyeceklerdir. Bizim bu kuvvete karsı koymamız çok güç olacaktır. Sayet Türkiye'de anayasa iyi isler ve Türkiye'de isler iyi giderse Mısır'da ayaklanmalar olacaktır. Bu vaziyette bizim durumumuz çok garip kaçacaktır. Biz asla ne Mısır halkıyla ne de Türk hükümetiyle mücadeleye girmeyecegiz. Bizim mücadelemiz Türk halkının hisleriyle olacaktır. Bunu, yakın veya uzakta çok dikkatli ele alınacak bir konu olarak veriyorum. Bu hususun haricinde bütün reform hareketlerini tutar görünün ve bana bilgi verin."

Ingiliz casusu Fitz Maurice de 25 Agustos 1908 tarihindeki Londara'ya gönderdigi raporunda, aynı endiseleri dile getirmis, Osmanlı Meclis-i Mebusan'ındaki gayri Müslim mebusları tavlayarak 2. Mesrutiyet'in isleyisini baltalamaya çalısmıstır.

KAYNAK: http://home.arcor.de/abdulhamidhan/l...ntuerkler.html

Nazlıhan
01-01-08, 13:16
PADISAH 2. ABDÜLHAMİT

Osmanlı padisahlarının 34.sü ve Islam halifelerinin 99.su.

Saltanatı: 1876-1908
Babası: Abdülmecid Han - Annesi: Tir-i Müjgan Sultan
Dogumu: 21 Eylül 1842 - Vefatı: 10 Subat 1918

Çok iyi bir tahsil görerek din ilimlerini ve Fransızcayı mükemmel bir sekilde ögrendi. Amcası Abdülaziz Han onu Mısır ve Avrupa seyahatlerinde yanında götürdü. Abdülaziz Han'ı tahttan indirip sehit ettiren, böylece Osmanlı Devleti'nde idareyi ele geçirin batı kuklası bazı pasalar, V. Murat'ın suurunun bozulması üzerine, devlet islerine karısmaması ve yalnız millet meclisinin çıkaracagı kanunlara göre hareket etmesi sartıyla, Abdülhamid Han'ı sultan ilan ettiler.

Tahta çıktıgında Osmanlı Devleti tam bir bunalımın esigindeydi. Karadag ve Sırbistan'da savas aleyhimize dönmüs, Bosna-Hersek ve Girit'te ayaklanmalar çıkmıs, mali kriz son haddine varmıstı. Bu arada sadrazam Mithat Pasa ve arkadaslarının istegi üzerine 23 Aralık 1876'da Birinci Mesrutiyet ilan edildi. Ancak gayrimüslimlerin dahi yer aldıgı Meclis-i Mebusan'ın ilk isi Rusya'ya harp ilanı oldu. 93 harbi diye tarihe geçen bu savas, Osmanlı Devleti için tam bir felaket getirdi. Ruslar Istanbul önlerine kadar geldi. Bir milyondan fazla Türk, Bulgaristan'dan Istanbul'a hicret etti. Mütareke isteyen Sultan Abdülhamid, ilk is olarak devleti parçalanma ve yok olma yoluna dogru götüren Meclis-i Mebusan'ı kapattı (13 Subat 1878) ve devlet idaresini eline aldı. Ayastefanos antlasması ile Osmanlı Devleti Makedonya, Batı Trakya, Kırklareli, Kars, Ardahan ve Batum'u kaybediyordu. Ancak Ingiltere ile anlasan Abdülhamid Han, Kıbrıs'ın idaresini onlara bırakmak sartıyla, yeniden topladıgı Berlin Konferansı'nda kaybedilen toprakların bir kısmına sahip oldu.

Abdülhamid Han büyük meseleler karsısında bunalan Osmanlı Devleti'ni bundan sonra dahiyane bir siyaset, adalet ve fevkalade bir kudretle yönetti. Düyun-u Umumiye idaresini kurarak iki yüz elli iki milyon tutan devlet borçlarını yüz altı milyona indirdi. Memlekette büyük bir imar faaliyeti ile egitim ve ögretim seferberligi baslattı. Çogu sahsî parasından olmak üzere cami, mescit, mektep, medrese, hastane, çesme, köprü vs. gibi toplam 1552 eser yaptırdı. Ülkenin dört bir yanını demiryolu ile dösedi. Yunanlıların Girit'te isyan çıkarıp, Türkler arasında toplu katliamlar yaptırmaya baslamaları üzerine, Yunanistan'a harp ilan etti. Alman kurmaylarının altı ayda geçilemez dedikleri Termopil geçidini 24 saatte asan Osmanlı ordusu, Atina önüne vardı. Yunanistan'ın tamamen Osmanlı eline geçecegini anlayan Avrupalı devletler, sulha zorladılar ve bunda muvaffak oldular.

Yahudilerin Filistin'de bir cumhuriyet kurma tesebbüslerinin karsısına çıktı. Onların Osmanlı borçlarını bütünüyle silelim tekliflerini reddetti. Bu toprakların kanla alındıgını, asla terk edilemeyecegini sert bir dille bildirdi. Filistin topraklarının yahudilere satılmaması için gerekli tedbirleri aldı. Dogu Anadolu'da Ermeni hareketlerine karsılık Hamidiye alaylarını kurdu ve bölgede asayisi temin ile Osmanlı hakimiyetini pekistirdi.

Sultan Abdülhamid Han'ı tahttan indirmeden Osmanlı Devleti'ni parçalamanın ve Islam'ı yok etmenin mümkün olmadıgını gören bütün iç ve dıs düsmanlar bu Türk hakanına karsı cephe aldılar. Bir taraftan Sultan'ı gözden düsürmek üzere her türlü iftira ve kötüleme kampanyaları yaparlarken, diger taraftan suikastlar tertip ettiler. Ermeni asıllı Fransız yazar Albert Vandal'ın "Le Sultan Rouge=Kızıl Sultan" seklinde ortaya attıgı iftiraları aynen alan bazı gafiller, ansiklopedilere bunları yazarak genç nesilleri aldattılar.

Bu arada Padisah'ın devlet idaresinde nüfuzunu kırmak isteyen batılılar, Ittihat ve Terakki mensuplarını kıskırtarak 23 Temmuz 1908'de Ikinci Mesrutiyeti ilan ettirdiler. Böylece otuz yıl durmus olan facialar tekrar basladı. 31 Mart Vakası sebebiyle Ittihat ve Terakki ileri gelenleri tarafından tahttan indirilen Abdülhamid Han, Selanik'e gönderildi (27 Nisan 1909). 10 Subat 1918'de Beylerbeyi Sarayı'nda vefat eden Abdülhamid Han'ın naası Çemberlitas'ta dedesi Sultan II. Mahmut'un türbesindedir.

II. Abdülhamit Han'ın güzel ahlakı, dine olan baglılıgı, edep ve hayasının derecesi, akıl ilim ve adaletinin çoklugu, milleti için gece-gündüz çalısması, düsmanlarına bile iyilik yapması, ciltler dolusu eserlerle anlatılmaktadır. Onun tahttan indirilmesinin üzerinden 10 yıl geçmeden imparatorlugun dörtte üçünün elden çıkması, memleketi 33 yıl nasıl idare ettigine en açık delildir. Yine Abdülhamid Han'ın tahttan indirilmesiyle beraber kan gölü haline çevrilen Ortadogu'da hala huzur tesis edilememis olup, Arap alemi siyonizmin oyuncagı haline gelmistir.

Vaktiyle Ittihat ve Terakki fırkasının içinde Abdülhamid Han'a düsmanlık eden Filozof Rıza Tevfik ve Süleyman Nazif pismanlıklarını asagıdaki siirleri ile dile getirmislerdir.


Tarihler adını andıgı zaman,

Sana hak verecek hey Koca Sultan,

Bizdik utanmadan iftira atan,

Asrın en siyasî Padisahına.

(Rıza Tevfik)

-------------------------------------------------------

Padisahım gelmemisken ya da biz,

Iste geldik senden istimdada biz,

Öldürürler baslasak feryada biz,

Hasret olduk eski istibdada biz.

(Süleyman Nazif)

*******

Kaynak: http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=159

Nazlıhan
01-01-08, 13:25
Kaynak: http://www.atam.gov.tr/index.php?Pag...k&IcerikNo=889

Mustafa Kemal Atatürk, asla kurucularından, Umumî Merkez üyelerinden, yönetici liderlerinden, mebus veya nazırlarından biri olmadıgı Ittihat ve Terakki Cemiyeti'nin gizli kurulus döneminde, Kolagası rütbesindeyken kısa bir süre üyesi bulunmustur. Kongresi'ne katılmıs ve daha baslangıçta askerlerin politikadan uzak kalmaları teklifi ile Ittihat ve Terakki yapısını ve asker liderlerini elestirmistir. Metot ve prensiplerine karsı koydugu; vatan ve millete zarar getirilmelerini önlemege çalıstıgı, uyarmalarına kulak asmayan liderleriyle mücadele ettigi ve nihayet Istiklâl Mahkemesi'nde son tasfiyesini yaptırdıgı Ittihat ve Terakki Fırkası hakkında Atatürk'ün son hükmü sudur: Ittihat ve Terakki vatansever bir kurulustur, kusurları, yanlısları ve zararları olmustur. Ama vatanseverligi, tartısmaların üstündedir.

***

Mustafa Kemal (Atatürk) bu partinin kurucusu degildir. Kurucu ve liderlerinden çok sonra bu cemiyetin saflarına katılmıstır. Ilk gününden baslayarak Ittihat ve Terakki'nin iç ve dıs politikasını siddetle yermis ve uyguladıgı baskın, adam öldürme gibi hukuk, kanun dısı kanlı terör metotlarını siddetle elestirmis ve reddetmistir. Uyarmaya çalıstıgı liderlerin umursamazlıkları üzerine de bunlara karsı, arkadası Ali Fethi ile bir muhalefet kanadı olusturmustur. Nihayet Enver Pasa basta, Ittihat ve Terakki lider kadrosunu yurttan kaçıslarına kadar, hatta kaçtıktan sonra da tekrar yurda girmek ve Millî Mücadele liderligini ele geçirmek tesebbüsleri üzerine de bunlarla yazılı, sözlü ve fiilî mücadelelerini sürdürmüs Mustafa Kemal'in Ittihat ve Terakki Fırkası ve liderleri ile olan iliskisi, insafla ele alınmalıdır.

***

Unutulmamalıdır ki, Mustafa Kemal (Atatürk) hiçbir zaman Ittihat ve Terakki'nin kurucularından olmamıstır. Kendisine yeminle söz vererek Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'nin Selanik Subesi'ni kuran yakın arkadasları, daha sonra Ahmet Rıza, Talât ve Doktor Nâzım Beylere katılarak Ittihat ve Terakki kurucusu ve ilk üyeleri olmuslardır. Mustafa Kemal, bu baslangıçtaki olup bitenlerden habersizdir. Ögrenince de, en yakın arkadaslarının vefasızlıklarına ugramıs, oyunlarına gelmis oldugu için arkadaslarına ve bunların katıldıgı Ittihat ve Terakki'ye küsmüstür.

***

nurdi
01-01-08, 15:04
Atatürkün ilk öğretmeni..Şemsi Efendi (1852-1917)


Türkiye’yi yönetirken ve çağdaş medeniyet seviyesine ulaştırmak istediği Türk milletine önderlik ederken eğitim, öğretim ve öğretmenlere çok önem veren ve özel bir ilgi gösteren Atatürk’ün yetişmesinde, görmüş olduğu eğitim ve öğretim yanında ders aldığı öğretmenlerinin de yeri ve rolü büyüktür. Onun ilk ve orta öğrenimindeki öğretmenleri arasında ilkokul öğretmeni Şemsi Efendi, askerî rüşdiyedeki Fransızca öğretmeni Yüzbaşı Nakiyüddin Bey, askerî idadideki kitabet öğretmeni Mehmet Asım Efendi, tarih öğretmeni Topçu Kolağası Mehmet Tevfık Bey ile askerî rüşdiyedeki öğretmeni Osman Tevfık Bey hatıra başta gelen isimlerdir.

Her insan gibi Atatürk’ün de fikir yapısının oluşmasında ilk etkide bulunanlar, ailesi ve öğretmenleri olmuştur. İşte bu öğretmenlerin birincisi olan Şemsi Efendi, Türk eğitiminde başardığı işler yanında, çocukluğundan itibaren onun hayatına yön vermesi bakımından da büyük bir öneme sahiptir.

Şemsi Efendi’nin hayat hikâyesinin yazılmasının bir ihtiyaç olduğunu ilk defa 1943 yılında Ali Canib Yöntem ifade etmiş olmakla beraber onunla ilgili ilk biyografik bilgilere daha 1912’de Osman Şevki Efendi’nin neşrettiği bir ders kitabında rastlanır. Bundan sonra 1938’de Emekli Korgeneral Galip Pasiner, Şemsi Efendi ile ilgili hatıralarını bir gazetede yayınlamıştır. Osman Şevki Efendi’den hareketle Faik Reşit Unat 1963’te, herhangi bir dipnotu vermeksizin ve İsmail Eren ise 1967’de Osman Şevki’yi belirterek birer makale kaleme almışlardır. Son olarak da 1981 yılında Yahya Akyüz, Pasiner ve Unat’ın ifadelerini esas alarak bir senteze varmaya çalışmıştır. Ancak Şemsi Efendi ile alâkalı söz konusu makalelerde arşiv belgelerine ve salnamelere hiç yer verilmemiştir.

Bu yazıda resmî belge ve yayınlar yanısıra diğer kaynaklardan da yararlanma yoluna gidilmek suretiyle hem Şemsi Efendi’nin hayat hikâyesi ve eğitimci kişiliği, hem de Atatürk’ün ilk eğitimini nasıl bir öğretmen ve okuldan almış olduğu daha açık bir biçimde ortaya konmaya çalışılacaktır.

HAYATI

Şemsi Efendi, 1852 yılı civarında doğdu. Fakir bir ailenin çocuğu olarak o, eğitim ve öğrenimi süresince karşılaştığı her türlü güçlükle mücadele etmesini bilmiş ve önce ilköğrenimini ardından da 1867 yılında 15 yaşlarında iken Tanzimat döneminin modern eğitim kurumlarından biri olan rüşdiyeyi (Selanik Rüşdiyesi) başarıyla bitirerek ortaöğrenimini tamamladı.

Ailesine malî katkıda bulunmak isteyen Şemsi, bir dükkânda çalışmaya başladı. Bununla yetinmedi. Dükkânda çalışması yanısıra rüşdiyeye devam edemeyenlere hususi dersler vermek suretiyle, Selanik’te ilk özel halk dershanesini kurmuş oldu “.

Arapça ve Farsça yanında Fransızca da öğrenen Şemsi Efendi, 1869-1871 yıllarında Aynaroz’da gümrük idaresinde kâtip olarak çalıştı ve 1871’den itibaren de Selanik’te yeni açılan bir yabancı özel okulda Türkçe öğretmenliği yapmaya başladı. Ecnebi okuldaki çalışması onun hayatında bir dönüm noktası teşkil etti. Nitekim burada çalıştığı sürece çeşitli gözlem ve temaslarda bulundu. Okuldaki çalışma ortamının mükemmelliği meslekî yönden ufkunu genişletti. Bu çalışması esnasında onda, benzer şartlar ve yeni metodlarla Türk öğrencilerine öğretmenlik yapmak üzere bir ilkokul açma fikri doğdu.

1869 tarihli maarif nizâmnâmesinin 129. ve 130. maddeleri ecnebi ve gayr-ı müslim tebaa yanında müslüman Türklere de özel okul açma imkânı tanımaktaydı. Şemsi Efendi, bu imkândan yararlanarak bir ilkokul açma girişiminde bulundu. Kendisini bu konuda bazı öğrenci velilerinin teşvik etti ve birkaç meslekdaşı destekledi. O, halktan topladığı ianelerle işe koyuldu. Selanik Maarif Müdürü Radoviçli Mustafa Bey’in yardımlarıyla kendisine yeni bir okul açması için ruhsat verildi ve bir de bina tahsis edildi. Şemsi Efendi, 1872 yılında Selanik şehrinin Sabri Paşa Caddesi’ndeki Çarşamba Dergâhı adlı bir tekkenin karşısında bulunan tek katlı küçük bir binada okulunu açarak hizmete soktu. Daha sonra o, meslekdaşı Abdi Kâmil Efendi’yi öğretim kadrosuna dahil etti ve genişlettiği okuluna Şemsi Efendi Mektebi adını verdi.

Şimdiki bilgilere göre Şemsi Efendi Mektebi, Cemiyet-i Tedrîye-i İslâmiye tarafından 1865 yılında İstanbul’da açılmış olan mektepten sonra, bir Türk tarafından Osmanlı memleketinde kurulan ilk özel okul olma özelliğini taşımaktadır.

Şemsi Efendi’nin açtığı okul uzun ömürlü olmadı. Ancak kendisi, kapanan her okulunun ardından bir yenisini açmaya çalıştı. Bu arada Selanik’te kendisi gibi şöhret kazanmış bir eğitimci olan İsmail Hakkı Efendi ile beraber, Aktarönü’nde harap bir mescidi tamir ettirip okul haline getirdiler. Bu iki eğitimcinin beraberliği uzun sürmedi ve İsmail Hakkı Efendi, muhtemelen bir anlaşmazlık sonunda ortaklıktan ayrılıp yeni bir okul açtı.

Şemsi ve İsmail Hakkı Efendilerin okulları, Selanik’te 1879 yılında öğretime başlayan Mekteb-i Terakki adlı özel eğitim kurumunun açılmasında etkili olduğu gibi her ikisi de adı geçen okulun kuruluşunda görev aldılar. Aynı mektebin kadrosunda bir ara bu iki arkadaştan ilki öğretmen, ikincisi ise hem muallim ve hem de müdür olarak bulunmuştur.

Şemsi Efendi, 1880 yılı civarında açılan Şemsti’l-ma’ârif adlı özel okulu idare etmek üzere çağırıldığı İstanbul’a gitti. Ancak yaptığı görüşmeler olumlu bir sonuç vermeyince Selânik’e geri döndü.

Şemsi Efendi’nin kurduğu özel okulların idari işleri, yalnız kurucu idarecilerin varlığına bağlı idi. Bu tür okulların genişletilmesi güç olduğu gibi yönetimi de zordu. Bunun başlıca sebepleri arasında malî imkânsızlıklar ve kaliteli öğretmenlerin azlığı sayılabilir. Aynı hususta kendisinin geçimsiz bir kimse olmasının da rolü olabileceğini unutmamak gerekir. Bu bakımdan Şemsi Efendi, kurduğu okulları uzun süreli devam ettirmedi. Ancak öğretmenlik mesleğine olan bağlılığı ve çocuklara duyduğu sevgi ve şefkat sonucu yılmadan yenilerini hizmete sokmayı başardı. Nitekim Atatürk’ün ilkokula başladığı 1887 yılı civarında, Şemsi Efendi’nin bu okulunu yeni açmış olduğu anlaşılmaktadır.

H. 1311 /M. 15 Temmuz 1893-4 Temmuz 1894 tarihinde, Şemsi Efendi Selanik’teki Ravza-i Ta’lîm Mektebi’nin kurucusu olarak görülmektedir. Lâkin bu okulun da faaliyeti kısa sürmüş olmalıdır. Zira sonraki yıllarda, Şemsi efendi, 1885 yılından beri Selanik’te ileri düzeyde ve çağdaş anlamda bir eğitim ve öğretim hizmeti veren Feyziye Mektebinde öğretmenlik yapmaya başladı. Buranın ilkokul kısmı olan Mekteb-i Feyz-i Sıbyânın Hey’et-i Tednsiyesmac yani öğretim kadrosunda, H. 1312 / M. Temmuz 1894 - 23 Haziran 1895 ve H. 1313 / M. 24 Haziran 1895 – II Haziran 1896 tarihlerinde, ‘Akâ’id-i Dînîye ve Kırâ’at Mu’allimi olarak görev yapmıştır. Daha sonra o, H. 1315/M. 2 Haziran 1897 - 21 Mayıs 1898 ve H. 1316/M. 22 mayıs 1898 - 11 Mayıs 1899 yıllarında aynı okulda, Tatbîkât-ı ‘Arabiye Mu’allimi ve H. 1325/M. 14 Şubat 1907 - 3 Şubat 1908’de söz konusu mektebin inâs kısmında yani kızlar bölümünde sadece mu’allim olarak görülmektedir.

Şemsi Efendi’nin Selanik’teki öğretmenliği, Balkan harbine kadar devam etti. Bu şehrin 8 Kasım 1912’de Yunan kuvvetlerine teslim olması üzerine, Şemsi Efendi, altmış yıl kadar yaşamış olduğu memleketinden ayrılmak ve İstanbul’a göç etmek mecburiyetinde kaldı. O, yerleştiği başkentte ilköğretim müfettişliğine tayin edildi.

Yarım yüzyıla yakın bir süre Türk maarifine hizmet vermiş olan Şemsi Efendi, Eyüp (İstanbul) civarındaki Hazreti Halit’te 1917 yılında öldü. Kabri Üsküdar’daki Bülbülderesi Mezarlığı’ndadır.

ÖĞRETMENLİĞİ VE EĞİTİMCİLİĞİ

Tanzimat dönemi yeniliklerinden biri de maarif sahasında usûl-i cedîdenin uygulanmasıdır. Usûl-i cedide hareketi, Türk eğitim sisteminde yetersiz kalan gelenekçi ders araç ve gereçleri ile öğretim metodlarının terketilip, çağdaş ve daha etkili olanlarının kullanılmaya başlamasını ifade eder. Diğer yandan bu devirde yayınlanan pedagoji ve öğretim metodu hakkındaki ilk kitaplar da söz konusu hareketin içindedir.

Önce 1848’den itibaren rüşdiyelerde tatbik edilmeye başlanan usûl-i cedide, olumlu sonuçlar verince, yirmi yıl kadar sonra ilköğretimde de uygulamaya sokulmuştur. 1869 senesinde maarif nizamnamesinin kabulünden sonra kurulmaya başlanan ibtidai mekteplere, usûl-i cedide mektebi denmesi yanısıra, sıbyan mekteplerinde tarih, coğrafya, hesap gibi derslerin okutulmasına ve sıra, öğretmen masası, karatahta, tebeşir harita ve benzeri araç ve gereçlerin kullanılmasına geçilmiştir. Bunlara ek olarak, seyrek de olsa bir kısım okullarda, okuma yazma öğretiminde, eski ve uzun uzun heceleme metodu olan usûl-i tehecciden vazgeçilerek harflerin seslerine dayalı ve kelimeyi doğrudan okuma yöntemi olan ve günümüzdeki bilinenden bilinmeyene gitme metoduna benzeyen usûl-i savtiye denilen bir yöntemin takbikine girişilmiştir.

Usûl-i cedidenin uygulanmasına diğer yeniliklerin hemen hepsinde olduğu gibi, ilkin başkent İstanbul’dan başlanmıştır. İlköğretimdeki tatbikata İstanbul’da geçildiği sıralarda, aynı alanda Selanik’teki girişimler, başkentle yansır nitelikteydi. Bu yarışta Selanik’teki bazı öğretmenlerle eğitimcilerin, ama özellikle ve en fazla Şemsi Efendinin rolü ve payı büyüktür. Bundan dolayıdır ki hem Maarif Nezâreti ve hem de Selânikli bâzı eğitimciler ile basın organları, usûl-i cedîdenin bu şehirdeki ilk uygulayıcısı olarak Şemsi Efendi’yi gösterirler.

Daha öğrencilik yıllarında eğitimdeki aksaklıkları farkeden ve bilhassa ezberciliğe karşı olan Şemsi Efendi, bir ıslah çaresi olarak usûl-i cedîdenin Selanik’te uygulanmasında ve özel okul açma hususunda öncü ve rehber olmuştur. Şemsi Efendi, devrin erkek öğretmen yetiştiren okulu olan Dâni’l-mu’allimîn’de okumadığı halde, öğrenmiş olduğu Fransızcanın yardımıyla, Avrupa’daki gelişmelerin memleketin diğer bölgelerine nazaran daha rahat izlenebildiği Selanik’te kendi kendini yetiştirmiş ve modern eğitim yöntemlerini takip etmiştir. Onun ve okulunun başarısı karşısında, 1873 yılında Selanik vilâyetindeki bütün sıbyan okullarında usûl-i cedîdenin uygulanmasına karar verilmiştir. Şemsi Efendi’nin arkadaş ve meslekdaşları ile birlikte yaptığı çalışmalar sayesinde adı geçen şehirde usûl-i cedide üzere eğitim ve öğretim yapan yeni ve modern özel okullar açılmıştır. Şemsi Efendi ile Abdi Kâmil ve İsmail Hakkı Efendiler ve Selanik’te yeni açılan mektepler, doğrudan ya da dolayısıyla Rumeli ve İstanbul’daki bir kısım özel okulların kurulmasında etkili olmuşlardır.

Mahalle mektepleri ile sıbyan okullarının eğitimi ve öğretim faaliyetlerini eski geleneklere göre yoğun bir biçimde sürdürdükleri bir sırada, Şemsi Efendi, Selanik’te modern mânâda özel bir okul açma cesaretini gösteren ilk kimsedir. O, bazı cami imamları ile sıbyan okulu öğretmenlerinin eski usûl üzere çalışmakta ısrar ettikleri bir zamanda44 böylesine cesur bir davranışta bulunmakla modern eğitim ve çağdaşlaşma yolundaki azim ve kararlılığı ortaya koydu.

Şemsi Efendi’nin 1872 yılında Selanik’te açtığı okulun dershanesinde öğretmen masası, sıra, karatahta, tebeşir, silgi ve okuma yazmayı kolaylaştırmak yani usûl-i savtiyeyi uygulamak için hazırlanmış levhalar bulunuyordu. Ayrıca o, “Saatte bir tatil yapar Avluda ... [öğrencileri] nezareti altında oyunla meşgul eder, jimnastik yaptırır ve aynı zamanda ders odasının kapı ve pencerelerini açarak bozuk havayı değiştirirdi”. Şemsi Efendi, oyun esnasında öğrencilerin kavga etmemelerine ve birbirlerine kötü sözler söylememelerine de dikkat ederdi. Şemsi Efendi, oyun esnasında öğrencilerin kavga etmemelerine ve birbirlerine kötü sözler söylememelerine de dikkat ederdi. Onun öğretmenlik hayatındaki bir uygulaması da “mektebe yeni yazılan her çocuğa eski ve çalışkan talebeden bir Mentor, yani lala, mürebbi tayin etmesidir”. Mentor olan kimse, okula getirip götürdüğü öğrencisinin eğitimiyle ilgilenirdi, öte yandan Şemsi Efendi’nin öğrencilerini sıra düzeni içinde şehiriçi gezilere de götürdüğü bilinmektedir. O, bu tür gözlem ve inceleme gezileri ile eğitimi okul binası dışına çıkarmak suretiyle, öğrencilerini hayata daha bilgili ve bilinçli hazırlamaktaydı.

Yukarıda belirtildiği gibi Şemsi Efendi’nin açtığı ve çalıştığı okullar, ders araç ve gereçleri ile uygulanan pedagoji ve öğretim metodları bakımından mahalle mektepleri ile sıbyan okullarından daha iler ve üstün düzeyde bir konuma ve fonksiyona sahipti. Bu yüzden o ve okulları, çevresinde haklı bir ün kazandı. Belirtilen nitelik farkından ötürü aralarında Atatürk’ün babası Ali Rıza Bey’in de bulunduğu bazı öğrenci velileri, çocuklarını sıbyan ve mahalle mekteplerinden alarak Şemsi Efendi’nin okuluna kaydettirmişlerdir.

Şemsi Efendi’nin 1872’de usûl-i cedide üzere hizmete soktuğu okul, tepki görmekte gecikmedi. Bu okul, “Şemsi Efendi çocuklara gâvur usulünde ders okutuyor” diye yenilik düşmanı bazı kimselerin saldırısına uğradı ve karatahta ile öğretmen masası gibi birtakım eşyalar kırıldı.

Bu durum üzerine Şemsi Efendi, sayıları yirmi civarına düşen öğrencileri için, evinin altındaki büyük bir odayı dershane olarak kullandı. Ne var ki burası da saldırıdan kurtulamadı. İlk saldırıyı yapan zihniyetteki kimseler bu dershaneyi tahrip ederken “gâvurluk alameti kapkara tahtayı parçaladılar.

Başlarında Kerim isminde bir hafızın bulunduğu yeniliğe karşı bir grubun dinsizlikle suçlayarak okulunu kapattığı Şemsi Efendi, bu şartlar altında geceleri evlerine giderek öğrencilerini yetiştirme yoluna gitti. Bu azimli ve kararlı öğretmenin, öğrencilerini rüşdiye talebeleriyle boy ölçüşebilecek kadar iyi yetiştirdiği öne sürülmüştür. Dönemin Selanik gazetelerinin birinde bu hususta polemik türünden bir haberin bulunması bu iddiayı adeta doğrular gibidir.

Eğitim ve öğretimde tatbik ettiği yeni yöntemlerle ve bu konudaki mücadelesi ile Şemsi Efendi, Ekim 1873 - Ocak 1874 tarihleri arasında Selanik vilâyet valiliğinde bulunmuş olan Midhat Paşa’nın dikkat ve ilgisini çekmeyi başardı. Eğitimle yakından ilgilenen, ezberciliğe değil de tatbikata önem veren yenilikçi ve hürriyetçi bir devlet adamı olarak Midhat Paşa, Şemsi Efendi’nin mektebinin kapatılması meselesini vilâyet meclisinin gündemine getirdi. Burada yapılan görüşmeler sonunda okulun yeniden açılmasına karar verildi. Vali, Şemsi Efendi’nin okulundaki yeni uygulamaları beğenerek kendisine ve öğrencilerine iltifatta bulunup okul binasının genişletilmesine yardımcı olduğu gibi usûl-i cedîdenin vilâyetteki bütün sıbyan okullarında tatbik edilmesine çalıştı.

Okulunun faaliyetine izin verilmesi ve genişletilmesi üzerine Şemsi Efendi, Midhat Paşa’ya karşı bir minnet duymaya başladı. Onun kimsesiz çocukların eğitimi amacıyla kurulmasına önem verdiği Islahhane yani Mekteb-i Sanâyi’de öğretmenlik yaptı. Paşanın fikirlerini de alâka gösterdi. Midhat Paşa’nın kendisine iltifat etmesi ve beşinci rütbeden bir Mecîdî nişanın verilmesinde etkili olması, Şemsi Efendi’nin ona ve düşüncelerine olan bağlılığını güçlendirmiştir. Ayrıca sonraki yıllarda, Midhat Paşa’nın hayatı pahasına yenileşme ve meşrutiyet yolunda verdiği mücadelede, bu genç öğretmenin onun toplumcu ve hürriyetçi fikirlerini benimsemesi gayet tabiî bir durumdur. Şemsi Efendi; yenileşme, hürriyet ve meşrutiyet fikirlerini, aralarında Atatürk’ün de bulunduğu öğrencilerine aktarmaya çalıştı.

Hürriyetçi bir öğretmen olarak Şemsi Efendi, 23 Temmuz 1909’de ikinci Meşrutiyet’in ilân edilmesi üzerine, Selanik’te öğrencileriyle beraber hürriyet ve meşrutiyet lehindeki gösterilere katıldı. Meşrutiyetin 1909 yılındaki kutlama törenleri için, kız talebeleriyle birlikte İstanbul’a gitti ve padişah V. Mehmet Reşat’ın huzuruna çıktı. Maarifçiliği ve hürriyetçiliği ile haklı bir üne ulaşmış olan Muallim Şemsi Efendi, Sultan V. Mehmet Reşat’ın Rumeli gezisi sırasında 7 Haziran 1911’de ziyaret ettiği Selanik’te padişahı karşılayan öğretmenlerin başında “Şeyhü’l-mu ‘allimîn “ olarak sözcü durumunda idi. O, bu karşılamada sultanın iltifatına da mazhar oldu.

Midhat Paşa gibi ve belki de onun etkisiyle, kızların eğitim ve öğrenim görmelerine önem veren Şemsi Efendi, okulunda bir de kız bölümü açmıştı. Kendi kızı Yekta’yı gazetelerin ondan yazı isteyerek derecede yetiştirmesi, bu konudaki azim ve hedefinin bir göstergesidir. Kız öğrencilerini Selanik’ten İstanbul’a törenlere götürmesi zamanına göre son derece ileri bir harekettir. Günümüzde dahi kızların okumalarına karşı çıkan çevrelerin varlığı gözönünde tutulursa, yüz sene kadar önce onun bu husustaki çabasının ehemmiyeti ve mânâsı daha iyi anlaşılır.

Şemsi Efendi, halkın okuma alışkanlığı kazanmasına ehemmiyet veren bir eğitimci olarak da dikkati çeker. 1873 yılında öğretmenlik yaptığı Selanik’te halkın kitap ve gazete okuması amacıyla açılması olan bir kıraathaneye kitap ve risaler hediye etmiştir.

Şemsi Efendi; çocukları ve mesleğini sevmesi, onların kalbini kazanması, kimsesiz çocukların bulunduğu islahhanede ders vermesi, eğitim ve öğretimdeki çağdaşlığı, idealistliği, fedakârlığı, mücadeleciliği, kötü niyetli kimselerin baskıları veya başka sebepler sonucu kapanan her okulunun ardından bir yenisini açması, öğrencilerine sevgi ve güven duygusu aşılaması, usûl-i savtiye, jimnastik, ders aralarında teneffüs, gezi, mentor uygulamaları ile bir bakıma ünlü eğitimci Johann Heinrich Pestalozzi’ye (1746-1827) benzetilebilir. Ya da sayılan özellikleri bakımından o, Pestalozzi’den etkilenmiştir denilebilir. Çünkü Şemsi Efendi, Fransızca bildiğinden, yabancı dilde basılmış mesleği ile ilgili kitap veya makaleleri okuyarak adı-geçen kimseyi tanımış ve çalışmalarını öğrenmiş olmalıdır. XIX. yüzyılın sonlarında Osmanlı basınında Pestalozzi hakkındaki yayınlara rastlanması bu görüşü daha da kuvvetlendirmektir.


devam edecek...

nurdi
01-01-08, 15:06
ŞEMSİ EFENDİ'NİN NİŞANLARI

Şemsi Efendi, daha öğretmenliğinin ilk yıllarında eğitim ve öğretimde uyguladığı usûl-i cedide ile başarılı ve nitelikli öğrenciler yetiştirmek için büyük bir gayret ve şevkle kendini işine ve mesleğine verdi. Bu sorumluluk duygusu, görev aşkı ve fedakârlığının sonuçlarını iyi öğrenciler yetiştirip meşhur olarak aldı. Onun ve talebelerinin başardığı Selanik dışında, İstanbul’da dahi etkili oldu. Bunun tabiî bir neticesi olarak mesleğinde henüz beş sene kadar bir tecrübeye sahipken, umumiyetle devlet hizmetinde en az yirmi yıl iyi çalışmış olanlara ve bir süre kaydı olmadan da büyük hizmetlerde bulunanlara verilen Mecîdiye nişanı ile taltif edildi.

Şemsi Efendi, Selanik’te açtığı okulda öğrencilerini yetiştirmesi hususundaki sebat ve gayretinden ötürü Maarif Nezareti’nin dikkatini üzerinde topladı. Anılan nezaretin “Şemsî Efendi’nin Selânik’de açmış olduğu mektebde bulunan sakırdanın tahsîlât-ı ilmiyesine olan ikdam ve gayretine mükâfâten kendisine beşinci rütbeden bir kıt’a nisân-ı Mecîdî i’tâ’sına dâ’ir” bir teklifini Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa, Sultan V. Murat’a sundu ve padişahın 18 Ağustos 1876 tarihli iradesi ile kendisine belirtilen nişan verildi.

Hakkıyla elde ettiği nişanın Şemsi Efendi’yi daha da şevklendiğine şüphe yoktur. Nitekim o, usûl-i cedide üzere mesleğini sürdürürken, gösterdiği başarılardan dolmayı Sultan II. Abdülhamit tarafından da ödüllendirildi. Şemsi Efendi’nin, Mekteb-i Feyz-i Sıbyân’da vazife yaparken H. 1312/ M. 5 Temmuz 1894-23 Haziran 1894 tarihinde dördüncü rütbeden Mecîdî nişanına ve H. 1324/M. 25 Şubat 1906-13 Şubat 1907’de de üçüncü rütbeye sahip olduğu görülmektedir.

Şemsi Efendi, hürriyetçiliği ve meşrutiyetçiliği yanısıra eğitim ve öğretimde yıllardır uyguladığı çağdaş metodlar ile de II. Abdülhamit’ten sonra gelen yeni yönetimin de dikkatini çekip takdirini kazandı. Gerçekten de o, “Silk-i ta’lîm miistesibînine ve hidemât-ı ma’ârif-perverânelir müsâhed olan zevata” “kayd-ı hayât ile”verilen maarif nişanıyla ödüllendirildi. Dönemin Maarif-i Umumiye Nazın Emrullah Efendi, 28 Kasım 1910’da Sadârete gönderdiği bir tezkire ile “Selanik’de en evvel usûl-i cedide üzere tedrisâtda ve kırk seneden berii meslek-i ta’limde hüsn-i hidemâtda bulunmuş olan Şemsî Efendi’nin üçüncü rütbeden mâ’ârif nişanıyla taltifi “ni teklif etti. Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa’nın 1 Aralık 1910 tarihli tezkiresi üzerine, 2 Aralık 1910’da “Serkâtib-i Hazret-i Şehriyârî Hâlid Ziya” (Uşaklıgil)in kaleme aldığı Sultan V. Mehmet Reşat’ın iradesi ile bu öneri uygun karşılandı ve gereği yerine getirildi.

Üçüncü rütbeden maarif nişanı olan bir kimsenin, aynı nişanın ikinci rütbeden olanını hak edebilmesi için aradan beş başarılı yılın geçmesi nizamname gereği idi80. Böyle olmakla beraber aradan bir yıl bile geçmeden 10 Haziran 1911’de Selanik Maarif Müdürü Rüştü Tahir’in teklifi ve Maarif Nazın Abdurrahman Şerefin tezkiresi, Sadrazamın arz tezkiresi ve Padişah V. Mehmet Reşat’ın i Temmuz 1911 tarihli iradesi ile “Selânik’in mekâtib-i muhtelifesinde müstahdem olub ma’ârifin terakkisi hususunda sa’y ve gayretlen görülen muharrerü’l-esâmî mu’allim ve mu’allimelerin üçüncü rütbeden ma’ârif nisânlanyla taltifleri ve esasen mezkûr nisanı hâmil olan Şemsî Efendiye tebdîlen mezkûr nişanın ikinci rütbesinden bir kıt’asının i’tâ’sı” kararlaştırıldıktan sonra durum Sadâret tarafından ilgili nezârete bildirildi.

Sonraki yıllarda Babıâli, Balkan harbinde Rumeli’nden göçeden öğretmenleri yarım maaşla taşra okullarında görevlendirirken göçmenler arasında bulunan Şemsi Efendi’yi İstanbul’da ilköğretim müfettişliğine getirmekle kendisini ve hizmetlerini başka bir biçimde takdir etmiş olmaktaydı.

Şemsi Efendi, Sadeve Bâbıâlî tarafından nişanlarla taltif edilmekle kalmadı ve hemşehrileri tarafından da maddeten olmasa bile manen ödüllendirildi. Meselâ 1907 yılında Selanik Belediyesi, şehrin maarifine olan katkılarından ve halk tarafından çok sevilmesinden ötürü, Hamidiye Mahallesi’ndeki bir sokağa Şemsi Efendi’nin ismini verdi. Bunlar arasında Selanik’teki Terakki Mektebi öğretmenlerinden Osman Şevki Efendi’nin hareketi en anlamlı olanıdır. Osman Şevki Efendi, yayınladığı bir ders kitabında Şemsi Efendi’nin biyografisine ve bir mektubuna şer vermiştir. Bu durum, Şemsi Efendi’ye çok memnun etmiş ve duygulandırmıştır.

ÖĞRENCİSİ MUSTAFA (KEMAL ATATÜRK)

Şemsi Efendi’nin öğrencilerinden biri de cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Paşa’dır. Atatürk, okuma ve yazmayı ilk olarak Şemsi Efendi’den öğrenmiştir. O, ilkokula başlaması ve Şemsi Efendi ile ilgili olarak şunları söylemiştir.

“Çocukluğuma dâir ilk hatırladığım şey, mektebe gitmek meselesine aittir. Bundan dolayı anamla babam arasında şiddetli bir mücâdele vardı. Annem, ilâhilerle mektebe başlamamı ve mahalle mektebine gitmemi istiyordu. Rüsûmâtda me’mur olan babam, o zaman yeni açılan Şemsî Efendi’nin mektebine devam etmeme ve yeni usûl üzerine okumama tarafdârdı. Nihayet babam işi mâhirâne bir sûretde halletti: Evvelâ merâsim-i mutâde ile mahalle mektebine başladım. Bu suretle annemin gönlü yapılmış oldu. Birkaç gün sonra da mahalle mektebinden çıktım. Şemsî Efendi’nin mektebine kaydedildim”.

Atatürk’ün bu ifadesi, gittiği okulun mahalle mekteplerinden ve Şemsi Efendi’nin de mahalle mekteplerindeki öğretmenlerden daha kaliteli ve üstün olduğunu gösterir biçimdedir. Gerçekten de mahalle mekteplerinde, eğitim ve öğretimin çağdışı metodlarla uygulanması sonucu, pek de iyi tedrisat yapıldığı söylenemez.

Ayrıca Atatürk’ün en önemli vasıfları arasında yeralan toplum, hürriyet ve kadın hakları meselelerindeki çalışmalarında, Midhat Paşa’dan aldığı ilhamla, öğrencilerini aydınlatan Şemsi Efendi’nin etkili olduğunu düşünmek mümkündür.

Diğer taraftan şemsi Efendi’nin eğitimde usûl-i cedide ve usûl-i savtiye’yi uygulamasının, Atatürk’ün öğretimi kolaylaştıran yeni harflerin kabulünde etkili olabileceği de ileri sürülmektedir.

SONUÇ

Muhitinde tanınmış, çocuklarla uğraşmayı zevk edinen ve onların önemini idrak eden, mizaç bakımından laubali, şen kendisini çevresine sevdiren ve “yalnız vazife itibarile değil ruhan da tam bir mektepçi” olarak tanınan Şemsi efendi; aynı zamanda öğrencilerinin disiplinine de titizlikle dikkat etmiştir. Kendisi mesleği ile ilgili Avrupa’daki yayın ve gelişmeleri takip ederek, eğitim ve öğretimde usûl-i cedîdeyi uygulayarak, yani yeni ve etkin öğretim yöntemlerine göre öğretim ve eğitim yaparak, çağına göre modern bir ilkokul öğretmeni olduğunu kanıtlamıştır. Muallimlikten Şeykü’l-mu’allimînlik ile ilköğretim müfettişliğine kadar yükselme başarısı göstermiştir. O, aralarında Atatürk’ün bulunduğu binlerce öğrenci yetiştirmiştir. Maarif alanında tatbik ettiği yeni usûllerle de bazı meslekdaşları üzerinde etkili olmuştur.

Şemsi Efendi, yurdumuzda özel dershanecilik ve okulculuk sahasında da öncülük yapmıştır. Bu alandaki faaliyetleri ile Selanik, İstanbul ve Balkanlar’da açılan yeni ve modern okulların sayısı artmış ve eğitim ile öğretimde adeta bir rekabet ortamı doğmuştur.

Hürriyet ve meşrutiyet fikirlerini benimsemesi ve bu tür hareketleri desteklemesi Şemsi Efendi’nin önemli bir özelliğidir. Bu özellikteki çağdaş bir öğretmenin öğrencilerini de aynı fikirlerle yetiştirmesi gayet olağandır.

Modern eğitim metodlarını takip eden Şemsi Efendi; Tanzimat ile mutlakiyet ve meşrutiyet dönemlerinin temsilcisi olan üç değişik padişahtan sırasıyla beşinci, dördüncü ve üçüncü rütbeden Mecîdî nişanları ile üçüncü ve ikinci rütbeden maarif nişanlarına lâyık görülmüştür. Bu durum onun ve okullarının her devirde başarılı hizmetler verdiğinin bir başka göstergesidir.

Midhat Paşa’dan etkilenmiş olan Şemsi Efendi’nin, kızların okutulmasına, toplum problemlerine ve hürriyet fikirlerine ilgi duyarak bunlara aralarında gelecekte Atatürk olacak olan küçük Mustafa’nın da bulunduğu öğrencilerine aşılaması onun kişiliğinin bir gereğidir. Şüphesiz Mustafa üzerindeki bir ilk tesirler önemlidir. Ancak yetişkin bir kurmay subay iken Mustafa Kemal’in okuyarak, araştırarak ve öğrenerek bu devlet adamından etkilenmesi daha da mühimdir. Çünkü bazı araştırmacıların Midhat Paşa ve Atatürk arasında benzerlik kurmaları karşısında bu etkiler daha da fazla ehemmiyet kazanmaktadır.

nurdi
01-01-08, 15:50
EĞİTİMDE İLK YENİLEŞME HAREKETLERİ

Osmanlı Devleti üst üste aldığı yenilgiler sonucunda, önce askeri alanda bazı yenileşmelere girişmeyi gerekli görmüştür. 1734’de bir askeri okul, 1776’da bir Askeri Deniz Okulu açılmıştır. Bu reformlar I.Abdülhamit, III.Selim, II.Mahmut dönemlerinde de sürdürülmüştür.

Eğitim-öğretim alanındaki ilk reformlar, Batılı örneklerine benzetilmeye çalışılan askeri okulların açılması şeklinde görülür. Çünkü Osmanlılar aldıkları yenilgileri, Avrupalı subay ve askerlerin iyi yetişmiş olmalarına ve kendilerinin bu alanda geri kalmalarına bağlamışlardır. Önce Avrupa tarzında bazı askeri yenileşmelere girişmeyi gerekli görmüşlerdir. 18.yüzyılda gelen yabancı uzmanlar da öncelikle askeri alanda reformları tavsiye etmişlerdir. Yenilgiler nedeniyle, askeri eğitim-öğretimde yapılacak reformlara medreseliler karışamayacağından önce bu alanda çalışmak mümkün olmuştur.

Bu dönem eğitiminin temel özellikleri şunlardır:
1. Eğitimde yenileşmeye askeri okullar açılarak başlanmıştır. Buralarda yabancı öğretmenlere de görev verilmiş, ilk kez Batı dilleri(Fransızca, İngilizce) programlara girmiştir.
2. 1826’da Yeniçeri ocağı kaldırılmış, böylece medrese zihniyeti önemli bir destekçisini kaybetmiştir. Ancak yine de güçlü biçimde sürmeye devam etmiştir.
3. İlköğretim zorunluluğu ilk kez bu dönemde getirilmiştir(1824).
4. Batı ile ilişkiler artmış ve ilk kez 1830’larda Avrupa’ya öğrenci gönderilmiştir.

2. TANZİMAT DÖNEMİ (1839-1876) EĞİTİM REFORMLARI

XVIII.yüzyılda Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi’nin yarattığı yeni Avrupa düzeninde; Avrupa devletleri Osmanlı Devletini, Batı kapitalizmine girdi sağlayacak ve ona uyacak niteliğe getirme çabalarına girmişlerdir. Bunu sağlamak için Osmanlı Devleti içnde bulunan farklı etnik ve dinsel gruplar üzerinde hak iddia etmişlerdir. Sanayi Devrimi’nin yarattığı rekabetle; Avrupa’da oluşmaya başlayan ekonomik ve siyasi bloklar içinde Osmanlı Devleti’nin desteğine olan gereksinim, Osmanlı devlet yapısında da yeni ideolojik, siyasi ve ekonomik oluşumlara neden olmuştur.

Bu dönemde Osmanlı Devleti, toprak kaybetmeye ve dolayısıyla ekonomik gücünü kaybetmeye devam etmiştir. Buna ek olarak, 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’yla siyasi gücünü ve 1839 Tanzimat Fermanı’yla da ideolojik gücünü kaybetmeye başlamıştır. Osmanlı Devleti’nin Küçük Kaynarca Antlaşması’yla bazı azınlıklar ve farklı dinsel gruplar üzerindeki siyasi denetimini kaybetmesi, Tanzimat Fermanı ve Fransız Devrimi ile yönetimi altındaki ulusların bağımsızlık girişimlerini önleyememesi, gelişen milliyetçilik anlayışlarına karşı koyamaması ve bunlara karşılık olarak “Osmalıcılık” ideolojisini ortaya atmak zorunda kalması, toprak kaybının sürmesi ve ticaret alanında Avrupa devletlerinin yeni haklar elde etmeleri; bu dönem Osmanlı siyasal sisteminin içinde bulunduğu durumu ortaya koymaktadır.

Abdülmecit tahta çıkınca 1839’da, Reşit Paşa’nın etkisiyle, Tanzimat Fermanı’nı yayınlamış,siyasal ve sosyal bazı düzenlemeler yapılacağını duyurmuştur. Böylece Tanzimat dönemi başlamıştır. Aynı doğrultuda 1856’da Islahat Fermanı yayınlanmıştır.

Tanzimat dönemi eğitiminin bazı temel özellikleri şunlardır:
1.Tanzimat döneminde, başlıca üç nedenle, eğitim alanında yenileşmelere ve yeni düzenlemelere girişilmiştir:
a.)Tarihi gelişim süreci içinde, ülkede yenilikler gerekli bir ihtiyaç olduğu ve halkın eğitilmesi “Devlet ve hükümetin önemli bir görevi”olarak görüldüğü için.
b.)Osmanlı yönetimine veTürklere karşı düşmanca davranan Avrupa kamuoyunu kazanmak umuduyla.
c.)Avrupa devletlerinin baskısı nedeniyle.
2. Eğitimin geliştirilmesi, Devleti felakete gidişten kurtaracak bir yol olarak görülmeye başlanmıştır. Eğitimin böyle bir siyasal ve toplumsal işlevinin bulunduğunun farkedilmesi, eğitim tarihimizde çok önemli bir teşhistir ve o zamandan beri değerini korumuştur.
3. Eğitimciler ve yazarlar, ailenin veDevletin eğitim görevlerini, çocuklara ve topluma olan sorumlulukları açısından ele almaya başlamışlardır.
4. Eğitim, bir bilim olarak görülmeye ve eğitim bilimi kitapları yazılmaya başlanmıştır.
5. Okul ve sınıf ortamının düzenlenmesine, yeni ders araç gereçlerinin kullanılmasına, genel ve özel yeni öğretim yöntemlerinin denenmesine gidilmiştir.
6. Örgün eğitim alanında İstanbul’da ve taşrada büyük çabalar gösterilmiş, bazıları günümüzde de etkinliğini sürdüren birçok okul kurulmuştur.
7. Yayınlandığı 1 Eylül 1869 tarihinden itibaren birçok hükmü uzun süre yürürlükte kalan Maarif-i Umumiye Nizamnamesi, medrese dışındaki örgün eğitimi ilk kez en geniş biçimde düzenleme ve geliştirme amacını güden bir yasal belgedir. Bu belgede örgün eğitimin merkez ve taşra yönetim kademeleri gösterilmiş, örgün eğitim ilk kez ilk, orta, yüksek şeklinde derecelendirilmiş, üniversite, erkek ve kız öğretmen okulları,özel okullar ve tüm okulların ders programları v.s. belirtilmiş, öğretmenlik mesleği düzenlenmeye çalışılmış, eğitimin mali yönü ele alınmıştır. Böylece, Türk eğitim tarihinde eğitimde düzenleme ve geliştirmeye, en kapsamlı biçimde, ilk kez Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile gidilmiştir.
8. Örgün eğitimin kurulup geliştirilme çabaları mantıki bir sıra izlememiş, ilköğretime pek el atılmadan orta ve yüksek öğretimde düzenlemelere gidilmiştir.
9. Örgün eğitimde mantıki sıra izlemeyen girişimler, esas olarak, medreselilerin tepkisinden kaçınmak, medreseler ve geleneksel sıbyan mektepleri dışında yeni okullar açmak amacıyla gerçekleştirilmiştir.Fakat, medrese zihniyeti, eğitimdeki yenileşmeleri kolay benimsememiştir.
10. Medreselerin düzeltilmesine gidilmemiş, bazı meslek medreseleri açılmııştır.
11. Öğretim kurumlarında birlik olmadığı için, uzun yıllar, “medrese”, “Tanzimat mektepleri”, “askeri mektepler”, “azınlık”, ve “yabancı mektepler”, ... gibi çeşitli kaynaklardan çok farklı bilgi, düşünce, ideal ve dünya görüşüne sahip insanlar yetişmiştir. Bu zıtlıkların toplumda olumsuz sonuçları görülmüştür.
12. Eğitimde yenileşmeler, bir avuç yönetici, aydın ve öğretmen tarafından başlatılmıştır.
13. Avrupa’daki gelişmelerin topluma tanıtılmasında ve eğitimdeki yenileşmelerde Avrupa’da görev yapan Osmanlı elçilerinin ve öğrenim gören aydınların önemli katkıları olmuştur.
14. Eğitimdeki yenileşmeler, hemen her zaman, eski malzeme ile yeni bir şey yapmak biçiminde gerçekleştiği için, medrese, böylece, yeni okullarda şu yollarla kısmen sürdürmüştür: Öğretmen, öğrenciler, programlar, yöntemler,...
15. Tanzimat döneminde, siyasi gelişmelerin sonucu olarak, çeşitli din, dil ve kültürlerden oluşan ülke insanlarını birarada tutmak amacıyla “Osmanlılık” ideali ortaya çıkmış ve bir “Osmanlı insan tipi” meydana getirmek için eğitimden de yararlanılmaya çalışılmıştır. Ancak azınlıklar, esasta ayrılıkçı ve milli emellerinden vazgeçmemişlerdir.
16. Azınlık ve yabancı okulları çok büyük gelişmeler göstermiş, Devlet için bir tehlike haline gelmeye başlamışlardır.
17. Açılan yeni okulların programlarına hayata dönük dersler konulmuştur.
18. Programlarda doğal olarak bir gelişme gözlenmekle beraber, uzun süre, çeşitli okulların programları birbirlerine çok yakın bir özellik göstermişlerdir.
19. Tanzimatın kökleşmesi için aydınlar ve memurlar yetiştirilmesi gerekli görülmüş, bu nedenle sivil okullara ve memur yetiştirmeye fazla önem verilmiştir.
20. Medrese dışındaki okullarda, Osmanlıca denen Türkçe öğretim dili olarak benimsenmiştir. Maarif-i Umumiye Nizamnamesi(1869)’nin gerekçesinde “bir milleti eğitimde ilerleme sağlamasını, kendi dilinde eğitim öğretim yapmasında aramak gerekir;bir topluma yabancı dille bilim ve sanatta ilerleme yolunu göstermek zordur” denilmesi çok önemlidir. Bu dönemde, dilin öğretimdeki önemi yanında, sadeleşmesi de gerektiği anlaşılmaya başlanmıştır.
21. Mesleki ve teknik eğitimin temelleri atılmaya başlanmıştır.
22. İlk kez, öğretmen yetiştiren meslek okulları açılmıştır.
23. İlk kez, kızlar için, orta dereceli okullar açılmıştır.
24. Öğrenci ve öğretmenlerin kılık ve kıyafetleri belirlenip düzenlenmeye başlanmıştır.
25. Disiplin aracı olarak falaka –yasal olarak- kaldırılmıştır.
26. Az zamanda çok iş yapmak düşüncesi v.s. nedeniyle, sivil okulların pek çoğu için uygun binalar yapılmamış,bunlar eğreti binalarda öğretimlerini sürdürmüşlerdir. Askeri okullar bu açıdan daha şanslıdır.
27. Halk eğitiminin önemi daha iyi anlaşılmaya başlanmış, bu alanda gelişmeler görülmüştür.

İlk defa bu dönemde eğitim devlete siyasi, ideolojik ve ekonomik güç sağlayan bir araç olarak farkedilmiş ve doğal olarak, devletin güçlerini elde etmede en önemli kurum olarak ordudan başlanmıştır. Bu bağlamda siyasi gücü eğitmek amacıyla, Batılı eğitimcileri İstanbul’a getirme, yönetici kadroyu Avrupa’ya gönderme ve devlete ideolojik, siyasi ve ekonomik güç sağlayan kurumları “Batılı” anlamda oluşturma çabalarının bu dönemde başladığı söylenebilir. Osmanlı aydınlarının “Osmanlıcılık” ideolojisinin temellerini oluşturmak amacıyla Avrupa’ya gitmeleri; yönetici ve askerlerin siyasi ve askeri alanda yeni anlayış, yöntem ve teknikleri öğrenmeleri için gönderilmeleri bu duruma örnek verilebilir.

Sonuç olarak, bu dönem 1839 Tanzimat Fermanı’yla da benimsenen “Batı değerleri”nin;ordu, eğitim, yönetim ve yasama alanlarında radikal bir biçimde uygulamaya konulduğu ve”Batılı” laik tarzda yükseköğretim kurumlarının açıldığı ve eğitim sisteminin yeniden yapılandırıldığı bir dönem olarak değerlendirilebilir.

3. I.MEŞRUTİYET DÖNEMİ(1876-1878)EĞİTİMİNİN ÖZELLİKLERİ

1876 başlarında, Devletin karşı karşıya bulunduğu dış ve iç sorunlar, mali sıkıntılar çok büyük boyutlara ulaşmıştı. Ayrıca, “Genç Osmanlılar” denen aydınların bir süredir giriştikleri fikri ve siyasi mücadelenin etkileri de yayılmaya başlamıştı.

10 Mayıs 1876’da İstanbul’da medrese öğrencileri, iç ve dış olumsuz gelişmelerden Devlet adamlarını sorumlu tutup derslerini bıraktılar ve Bab-ı Ali’ye saldırdılar. Padişah Abdülaziz, Sadrazam Mahmut Nedim Paşa’yı vb. Görevden almak zorunda kaldı. Fakat, yeni hükümeti kuranlar, Padişahı da devirmek istiyorlardı:30 Mayıs 1876’da bunu başardılar ve V.Murat’ı tahta çıkardılar. Ancak o da, akli dengesi yerinde olmadığı anlaşıldığından, indirilip II.Abdülhamit Padişah yapıldı(31 Ağustos 1876). Abdülhamit, Islahhanelerim, Sanayi mekteplerinin kurucusu ve başarılı bir vali olan Mithat Paşa’yı Sadrazam atadı(Aralık 1876) ve hükümdarın mutlak iradesini sınırlayan, Parlamentolu Meşrutiyet yönetimini getiren bir Anayasa’yı(Kanun-i Esasi) kabul ve ilan etmiştir(23 Aralık 1876). Böylece, I.Meşrutiyet dönemi başladı. Bu siyasi gelişmeler, Tanzimatın doğal bir sonucu olarak, devlet şeklinin de Avrupalı hale sokulması hareketidir, fakat kısmen de, Avrupa devletlerinin baskıları ve istekleri doğrultusunda düşünülmüştür.

İlk Osmanlı Parlamentosu 19 Mart 1877’de toplandı. Ancak, Rusya, Nisan 1877’de Osmanlı Devleti’ne savaş açtı. Savaşın acıları, felaketleri, siyaset, eğitim ve öteki alanlardaki gelişmeleri durdurdu. Abdülhamit özellikle savaş bahanesiyle Parlamentoyu süresiz kapatarak, Meşrutiyete son verdi(13 Şubat 1878).


I.Meşrutiyet dönemi eğitiminin temel özellikler şunlardır:
1. Osmanlı Devleti’nin ilk Anayasası olan Kanun-i Esasi’ye eğitimle ilgili önemli maddeler
girmiştir.
2. Savaş nedeniyle eğitime ilişkin çalışmalar yapılamamıştır.
1876 tarihli Kanun-i Esasi’nin üç maddesi eğitimle ilgilidir. Bunlardan ilk ikisi özel öğretime, üçüncüsü ilköğretimin zorunluluğuna ilişkindir:
15. maddede, “öğretim işini herkes özgürce yapabilir; ilgili kanuna uymak şartıyla her Osmanlı vatandaşı genel ve özel öğretim yapmaya izinlidir.” hükmü yer alır.
16. maddede, “ülkedeki çeşitli dinsel inanışlardaki toplumların din ve inanışlarına ilişkin öğretim yöntemi ve biçimine dokunulmayacağı ve ülkedeki tüm mekteplerin devletin denetiminde olduğu “ belirtilir.
114. madde şöyledir: “Osmanlı bireylerinin tümü için ilköğertim zorunlu olacak ve bunun ayrıntıları ayrı bir düzenleme ile belirlenecektir.”

devam edecek

nurdi
01-01-08, 15:52
4. MUTLAKİYET DÖNEMİ (1878 – 1908) EĞİTİM REFORMLARI

Sultan II. Abdülhamit’in 13 Şubat 1878’de Parlamentoyu süresiz tatil etmesinden 23 Temmuz 1908’e kadar geçen döneme Mutlakiyet Dönemi denir.

Mutlakiyet Dönemi eğitiminin temel özellikleri şunlardır:
1. Bir çok meslek ve sanat okulu açılmıştır.
2. İlk kez özel eğitim alanında bir girişim olmuş, sağır, dilsiz ve körler için bir okul açılmıştır.
3. Yerli ve yabancı özel öğretim büyük gelişme göstermiştir.
4. Genel eğitimde ve okulların yaygınlaşmasında önemli gelişmeler kaydedilmiştir. Rejimin ilk yılları içinde, bu alandaki çabaların daha yoğun olduğu görülür.
5. Nicelik bakımından gözlenen başarılar eğitimin niteliğini yükseltmek gibi bir amaçla beraber yürütülmemiştir. Aksine, okullar, öğretmenler, programlar, kitaplar, basın sıkı bir denetim altına alınmış, yeni düşünceler engellenmeye çalışılmıştır. Eğitimdeki sayısal gelişmeler yanında niteliğin yükselmesi, gelişmesi yolunda da çaba gösterilmiş olsaydı, eğitim tarihimizde bu dönemin yeri başka olurdu.
6. Bu dönemde yetiştirilmek istenen insan tipi, Tanzimat’ın “Osmanlılık” idealine bağlı, dindarlık, itaatkarlık, Sultan II. Abdülhamit’e sadakat, ... özellikleri güçlendirilmeye çalışılan bir insan tipidir. Eğitimin amaçları, ders kitapları, programlarda buna özen gösterilmiştir. Ancak, azınlıklar ve yabancılar milli, dini, siyasi, ayrılıkçı emellerini yine de eğitim yoluyla sürdürmektedirler.
7. Programlardan hayata dönük ve bazı başka dersler çıkarılmış, Din ve Ahlak derslerinin saatleri artırılmıştır.
8. Öğretmenliğin meslekleşmesine ilişkin – kağıt üzerinde kalsa da – bazı önemli hukuki düzenlemelere başlandığı görülür.
9. Maarif Nezareti, 1894 – 1895’ten itibaren, ilk kez ülke çapında eğitim istatistikleri yayınlamaya başlamış ve yine ilk kez, 1898 – 1904 yılları içinde Salname-i Nezaret-i Maarif-i Umumiye adıyla, ülke çapında önemli eğitim, öğretim yıllıkları yayınlanmıştır. Bu belgeler, ülkenin eğitim durumunu rakamsal olarak ve topluca gösterdikleri için, eğitim sorunlarının daha iyi anlaşılıp değerlendirilmesine yardımcı olmuştur.

XIX. yüzyılın ikinci yarısında, Osmanlı İmparatorluğu, içinde barındırdığı farklı etnik grupları, yurttaşları haline getirmek için sistemli bir eğitim politikası uygulamıştır. Eğitim, yüzyılın başındaki Tanzimat Reformlarından beri Osmanlı devlet adamları için önemli bir görev olagelmiştir.

II. Abdülhamid döneminde (1876 – 1909 ) kitle eğitimi ilköğretim düzeyine kadar yayılmıştır.
Öteki imparatorluklarda olduğu gibi, temel amaç, itaatkar ve merkezin değerlerini kendisininki olarak kabul edecek eğitimli bir nüfusun yaratılmasıydı. Bu anlamda meşruti monarşiler kesinlikle ideolojik düşmanlarının, yani Fransız Devrimi’nin girdiği yolu benimsememekteydi.

İptidai mekteplerde müslüman ve gayri müslimlerin karma eğitimini savunan Ahmet Şakir Paşa gibi bazı devlet adamları, dilsel birliğin milli birliğin temeli olduğu görüşünden hareketle, eğitim dili olarak yalnızca Türkçe’nin kullanılmasını da savunuyorlardı. Osmanlı bağlamında, bu ilke , itaatkar yurttaşları oluşturma çabası içinde, dinin eğitim aracılığıyla yönetime daha çok girmesi şeklinde kendini gösterdi. Bunun yanında Hristiyan azınlık okulları ve misyoner okulları gibi rakip eğitim sistemleriyle mücadele etmeyi de amaçlıyordu.

Din, Osmanlı eğitim politikasının en çok kullandığı araçlardan biriydi. Şeyhülislamlık tarafından 2 Mart 1887’de saraya sunulan Rüştiye ve İdadilerin müfredatını yeniden düzenlemeye yönelik tezkerede belirtilen görüş “din eğitiminin iptidaiye ve rüştiyelerde olmadığı” yönündeydi.

Orta öğretimin üst aşamasını oluşturan idadiler ve Mekteb-i Mülkiye-i Şahane’de, Harbiye, Tıbbıye ve Mühendishane’de müfredatın gözden geçirilerek ek din bilgisi derslerinin konulması gerektiği belirtiliyordu. Şeyhülislam bu okullarda müfredat programlarına dinsel nitelikte okuma malzemelerinin eklenmesiyle dinsel inancın güçlendirilebileceğini, öğrencilerin devletin çıkarlarına aykırı olan Batılı kitaplardan uzak tutulması gerektiğini ifade ediyordu. Ayrıca bazı müslüman okullarının yabancı dillerde eğitim vermeleri kesinlikle yasaklanmalı, Avrupalı düşünürlerin yaşamlarına dair hiçbir şey öğretilmemeli, din öğretimi artırılmalı ve öğrenciler sadakatlari tartışmasız hocalara teslim edilmeliydi.

Maarif Nezareti’nden tüm liselere gönderilen bir genelgede belirtildiği üzere, bu kurumlardan mezun olan öğrencilerin, “iyi karakterli ve iyi yetişmiş, devlet ve memleketlerine hiç tereddütsüz hizmete hazır” olmaları bekleniyor ve hocalardan öğrencilere, devlete hizmetin kutsallığını aşılamaları bekleniyordu. Din dersleri büyük bir öneme sahipti. Dinsel olmayan konular katı bir sansüre tabi tutuluyor,ders kitapları incelenerek “her türlü zararlı bilgi” çıkarılıyordu.

Çocuklar arasında “zararlı” ideolojilerin yayılmasını önlemenin bir diğer yolu da, onların yurtdışında eğitim görmelerini engellemekti. Abdülhamit rejiminin son yıllarında bu eğilim çok daha belirgin hale geldi. Özellikle gizli-Yahudi seçkinlerin hatırı sayılır sermayeye ve çocuklarını eğitim için Avrupa’ya gönderme imkanına sahip olduğu Selanik’te, bu sorun olarak görülüyordu. Rumeli Vilayetleri Müfettişliği şuna dikkat çekmek zorunda kalmıştı: “bu gençler öğrenim görmek ve ticaret deneyimi edinmek üzere İsviçre ve Fransa’ya gidiyorlar. Bunu yapmazlarsa, Selanik’te Fransızlara, İtalyanlara, Rumlara veya Romenlere ait ticaret okullarına gidiyorlar. Her ikisi de, İslami ve Osmanlı yetişme tarzına aykırıdır.” Bunun yerine seçkin ailelerin oğullarının gittiği bazı okulların müfredatlarına ticaret ve maliye derslerinin eklenmesini öneriyor, bu yolla yurtdışında eğitim görerek sahip oldukları İslam ahlakı üzerinde yarattığı kirlenmenin önlenebileceği belirtiliyordu.

Uzak vilayetlerde bulunan farklı etnik grupların eğitimi için de buralarda okullar açıldı. Bunun nedeni, hem buradaki halkların sadakatinden kuşku duyulması hem de yetiştirilen öğrencilerin daha sonra bu bölgelerde dini veya siyasi propagandacı olarak kullanılmak istenmesiydi. Önce buralarda iptidaiyeler açılarak Türkçe öğretimi yaygınlaştırıldı. Daha sonra seçkinlerin çocuklarını eğitmek üzere Aşiret Mektepleri kuruldu.

Bu dönemde gayri müslimler potansiyel bir tehlike olarak görüldükleri için, gayri müslim eğitim kurumları sıkı bir denetim altında tutuluyordu. Maarif Kanunu altında, tüm gayri müslim okulları izne tabi tutulmuş ve etkinliklerine ancak Maarif Nezareti’nin kurallarına uymaları durumunda izin verilmeye başlanmıştır.

1869 Maarif Kanunu, gayri müslim okulların ders programlarının teftişine olanak tanımıştır. 1880’de, bu daha da genişletildi ve yerel eğitim komisyonlarına, bu tür kurumlarda kullanılan okul kitapları ve müfredatı denetleme görevi verildi. Gayri müslim okullarında Türkçe öğretimi zorunlu hale getirildi, ücretleri Osmanlı Hükümeti tarafından ödenen Türk öğretmenler atandı. Gayri müslim eğitimi bu ve buna benzer bazı uygulamalarla kısıtlandı.

Sonuç olarak bu dönemde Osmanlı eğitim politikası, değişen dünya koşullarında gittikçe daha fazla tehdit altında hissedilen bir toplumsal düzenin ideolojik meşruiyetini pekiştirmeye yönelikti. Bu da ancak tebaanın eğitimi ile mümkün olacaktı.

En temel kısıtlama, paraydı. Tüm yerel yönetimlerin, gelirlerinin bir bölümü ile “eğitim bütçesi” ne katkıda bulunmaları gerektiği halde, çoğunlukla bu para gelmediğinden , okullar inşa edilemiyor, öğretmenlerin aylıkları ödenemiyordu. Diğer büyük sorun, okur-yazarlık oranının çok düşük düzeyde olmasıydı. Carter Findley, okur-yazarlığın “tüm imparatorlukta 1800’de belki %1 ‘den , 1900’de %5-10’a yükseldiğini” tahmin etmektedir. Eğitim reformları çok düşük bir temelden yola çıkmıştır. Ancak Jön Türk dönemine gelindiğinde imparatorluğun her yerinde rüştiye mektepleri kurulmuş durumdaydı. İmparatorluğun sonuna gelindiğinde, bugün Suriye ve Irak’ta yer alan bölgelerde “ilköğretim düzeyinde 28400, orta öğretim düzeyinde 2100 kişinin öğrenim gördüğü 570 Osmanlı Devlet Okulu” bulunuyor ve bu öğrencilerin bir çoğu daha üst düzey öğrenim görmek için İstanbul’a gidiyorlardı. Köy okullarında yavaş yavaş kız öğrenciler de görülüyordu.

Tüm imparatorlukların eğitim sistemlerinde olduğu gibi Osmanlı Eğitim Sisteminde de temel sorun, kendi halkları arasında aidiyet duygusunu güçlendirmekti. Toprakların muazzam genişliği ve halkların çeşitliliği, Fransız Devrimi ile yükselen milli kimliğe ilişkin değerler sorun yaratmaktaydı. Bu nedenle ortaya çıkan boşluk, dinin yeni bir içerikle kavramsallaştırılması ve padişahın yarı-kutsal kişiliğine dolaysız bağlanma ile dolduruldu.Bu, kitle eğitimiyle aşılanacaktı. Din eğitimi merkezi bir role sahipti.

Okul çocuklarına ortak bir kimlik aşılamak üzere tarihten alınan kahramanlık figürleri ve şanlı bir geçmişin imgesi kullanılıyordu.

Türk olmayan unsurlara, merkezin değer sistemini özümsetme çabası vardı. Örneğin; Aşiret Mektepleri bu amaçla kurulmuştur.

Osmanlı Eğitim Politikasının temeli, çağdaş dünya eğilimleriyle uyum halinde, merkezin değer sistemini destekleyerek uyruk halkları tedricen “uygarlaştırma” ya yönelik bir çabaydı.

Din ve milliyet birbiri yerine geçebilecek şekilde kullanılmıştır. Abdülhamid rejiminin aşılamaya çalıştığı “Hamiyet-i Milliye”, bu rejimin en büyük muhalifi olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin şiarı oldu. Seçkin okullardaki “doğru” ideolojik koşullandırmanın gittikçe arttığı dönemde bu kurumlarda İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin nüfuzu da giderek yoğunlaştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun sonuna damgasını vuracak olan cemiyet, 1889’da Mekteb-i Tıbbıye-i Şahane’de bir öğrenci hareketi olarak kuruldu. İttihat ve Terakki üyeliği seçkin okullarda hızla yayıldı.

Osmanlı yöneticileri bir yandan kendi değerlerini aşılamak kavgası verirken diğer yandan da İttihat ve Terakki Cemiyeti ve yabancı misyonerlerin muhalefetlerine karşı savaş vermek zorunda kaldı.

5. II. MEŞRUTİYET DÖNEMİ (1908 – 1918) EĞİTİM REFORMLARI

24 Temmuz 1908’de İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından Kanun-i Esasiye II.Abdülhamid’e kabul ettirilerek siyasi anlamda günümüz Türkiye’sini yaratan ideolojik, siyasi ve ekonomik düşünce sistemi ortaya konmuştur. İttihat ve Terakki’nin Osmanlı siyasi sisteminin güçleri; ideolojik olarak “İslamcı-Türkçülük”, siyasi olarak “yarı monarşi” ve ekonomik olarak da “milli ekonomi” şeklinde yeniden tanımlayan bir burjuva hareketi olarak değerlendirilebilir.

Bu siyasi gelişmeler ışığında, Anadolu’da neredeyse tamamı Türk olmayanlar tarafından yapılan ticarette; Türk olanların rekabetinin yaratılması, siyasi anlamda devletin bürokratik yapılanma sürecine alınması, ideolojik olarak islama dayalı “Türkçülük”ü güçlendirme çabaları yeni Osmanlı siyasal sistemini oluşturma girişimlerine örnek verilebilir.

Meşrutiyet dönemi eğitiminin temel özellikleri şunlardır:
Eğitimde düzenleme ve geliştirme çalışmaları açısından bakılırsa, Meşrutiyet döneminin, kısa bir dönem olmasına rağmen, özellikle ortaya atılan fikirler bakımından çok verimli ve yenilikçi bir dönem olduğu görülür. Bu dönem esas olarak, Cumhuriyet dönemi eğitimindeki düzenleme ve geliştirmelerin bir çeşit hazırlık safhasını teşkil etmiştir.

1. Siyasi hayat ve fikir hareketleri birden canlanmış, yayın özgürlüğüne kavuşma yanında, özellikle Balkan Savaşları, aydınları toplumsal sorunları ve dertleri acımasız bir dille ortaya koymaya itmiştir. Eğitim sorunları da, üzerinde önemle durulan bir alan olmuştur.
2. Dönemin başında, Meşrutiyetin ilanı ile beraber aşırı hürriyetçi bir hava ortaya çıkmış, bu okullara da yansımıştır. Bu nedenle, önceleri okullara “hürriyetçi mektepler” dendiği olmuştur. Fakat bu terimle aslında okulların içinde bulunduğu disiplinsizlik ve başıboşluk anlatılmak istenmiştir. 31 Mart olayı bastırıldıktan sonra, okullarda da disiplin sağlanmıştır.
3. Özellikle Balkan Savaşlarından sonra, toplumda eğitim konularına ilgi artmıştır. Ancak Balkan Savaşları felaketlerinden çıkarılan “toplum olarak uyuşukluktan silkinip, çalışıp çaba harcayarak toparlanma gerektiği, yoksa devletin daha büyük felaketlerle karşılaşacağı” gibi dersler, düşünceler ve özeleştiriler ne yazık ki çabuk unutulmuştur.
4. Balkan Savaşları ve felaketlerinden sonra toplumda, “çökmekte olan devleti eğitim ve öğretmenler kurtaracaktır” şeklinde bir görüş benimsenmiştir. Fakat bu genellikle bir slogan görünümünden öteye gitmemiştir.
5. Özellikle Balkan Savaşlarına kadar taassup nedeniyle kızların eğitimi konusunda verimli çalışılamamış, fakat Balkan felaketlerinden sonra taassup azalmış, daha cesurca ve etkili çalışmalar yapılabilmiştir.
6. Kızlar için ilk kez bir yüksek öğretim kurumu açılmıştır.
7. Dönemin sonuna doğru geleneksel sıbyan mekteplerinin çoğu kapatılmıştır.
8. Okul öncesi eğitimde ilk ciddi adımlar atılmıştır.
9. Medreselerin ıslahı için fikirler ve teşebbüsler yaygınlaşmıştır.
10. Öğretmen yetiştirilmesinde yenilikler yapılmış, önemli adımlar atılmıştır.
11. Öğretmenler ilk kez bu dönemde mesleki örgütler kurmuşlardır.
12. Eğitimde niceliğe, yani okul, öğrenci ve öğretmenleri sayıca artırmaya öncelik verilmiş, niteliğin önemi konusunda bazı görüşler ve uygulamalar görülse bile, nitelik hemen her zaman ikinci planda kalmıştır.
13. Programlara sosyal, siyasal muhtevalı, hayata dönük bazı dersler girmiştir.
14. Eğitimin bilim olarak işlenmesinde ciddi gelişmeler sağlanmış, Batının önemli eğitimcilerinin fikir ve yöntemleri çok daha iyi tanınmaya başlanmıştır. Pedagoji ve eğitim, eğitimcilerde ve toplumda gittikçe saygı ve ilgi uyandıran bilimler olarak görülmüştür.
15. Daha önce öğretimde öğretmen, kitap, hafıza çok önemli idi. Meşrutiyet Döneminde bunların yerine tabiat, eşya, olay, deney getirildi. Bu, o dönem için “ihtilalci bir pedagoji” demekti. Başka deyişle, eğitim ve öğretim yöntemlerinde kitap ve öğretmenden eşyaya yönelen, gözleme ve öğrencinin kendisinin araştırıp bulmasına dayanan bir yola gidilmeye başlandı. Bu şekilde, okullarda, öğrencilerin fiziki ve sosyal çevrelerini tanımaları için gözlem ve inceleme gezileri düzenlendi. Fakat bu yeni yöntemler pek yaygınlaşamadı.
16. Eğitim Bakanlığı ilk kez ülkenin renkli eğitim haritalarını yayınlamıştır.
17. Meşrutiyet Dönemi eğitiminde özellikle yöntem ve tekniklere ilişkin yenilikler görülmekle beraber, Baltacıoğlu’na göre, eğitime ortak ve kesin bir amaç gösterilmemiştir. Her alanda ortaya çıkan düşünce ve davranış çeşitliliği ve farklılığı, eğitim için böyle ortak ve kesin bir amaç belirlenmesini engellemiştir. Ancak yine de eğitimin amacına ilişkin genel bir eğilimden söz edilmesi bize mümkün görünüyor. Öyle ki; dönemin başından Balkan Savaşlarına kadar, Tanzimatın “Osmanlılık” ideali ve Osmanlı insanı tipi ülke insanlarını bir arada tutacak, siyasi birliği sürdürebilecek bir unsur olarak görülmüş, bu düşünce eğitimde de geçerliliğini korumuştur. Ancak bu insan tipi Meşrutiyet yanlısıdır ve II.Abdülhamid’e karşıdır. Fakat Balkan Savaşları ve felaketleri ile beraber “Osmanlılık” tan vazgeçilerek “Türkçülük” idealine yönelinmiştir.
18. Meşrutiyet dönemi, eğitimde büyük girişimler dönemi olamamıştır. Baltacıoğlu’na göre, “Mutlakiyet döneminde esaslı yeniliklere engel olan Sultanın istibdadı idi. Meşrutiyet döneminde yeniliklere engel ise bir çok ferdin kararsızlığı idi. Sanki sosyal hayat bütün gücüyle ortaya çıkacağı tek bir vücut bulamayıp, parça parça kanaatler taşıyan zayıf bireyler arasında dağılıp kalmıştı.
19. Eğitimde yeterli girişim ve atılımlar yapılamamışsa da, eğitim ve öğretmen sorunları mesleki dergiler ve genel basında ilk kez geniş ölçüde tartışılmış, yeni ve orjinal görüşler ortaya çıkmıştır. Bunlardan bazıları, Cumhuriyet dönemindeki uygulamaların tohumunu teşkil etmiştir (Köy Enstitüleri, vs.).
20. Balkan ve I.Dünya Savaşları ve bunların yol açtığı felaketler, Meşrutiyet dönemi eğitiminin gelişmesini önleyici temel nedenler arasında yer almıştır.

Batılı değerlere dayalı yaşam biçimi hayata geçirilirken islama dayalı yaşam biçimine dokunulmamıştır. Bunun sonucunda özellikle kırsal kesim dışında kalan toplumsal kurumlarda ikili bir durum ortaya çıkmıştır. Bu durumdan en çok eğitim kurumları etkilenmiştir. Bir yanda çoğunu azınlıkların oluşturduğu Batı değerlerine göre yapılandırılmış ve “Osmanlılık” idealini gerçekleştirmeye yönelen laik eğitim kurumları ile öte yanda medrese gibi islami değerlere dayalı programların uygulandığı eğitim kurumları, Osmanlı’nın bu dönemdeki eğitim çıkmazının ana çelişkisi olarak değerlendirilebilir.

Bu dönemde dinsel ve laik olmak üzere ikili bir yapıya sahip olan yeni eğitimle amaçlanan, halkı tebaa olmaktan çıkarıp vatandaş konumuna getirmektir. Bununla birlikte yeni siyasi oluşumda ümmet olmaktan çok ulusal devletin vatandaşı olmak, önemle vurgulanmıştır.


Mehtap SİLİK
ANKARA ÜNİVERSİTESİ
EĞİTİM BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ
EĞİTİM YÖNETİMİ, TEFTİŞİ, EKONOMİSİ VE PLANLAMASI BÖLÜMÜ

mysterys
01-01-08, 16:40
OSMANLIDA OKUMA-YAZMA ORANI

47 bini aşkın okuyucunun ilgisine mazhar olan bahsi geçen yazının bir yerinde; “Osmanlı’nın son döneminde okuma yazma oranının yüzde 20’lere kadar düştüğü söylenmektedir
Gerçek rakamı buldum. 1897 yılı istatistiklerine göre Osmanlı Devleti’nde okuma yazma bilenlerin oranı maalesef % 10’un da altındaymış. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgiyi aşağıda göreceksiniz. Biz şimdi gelelim asıl konumuza.
.
Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı öncesinde toplam nüfusunun 30 milyon olduğu tahmin edilmekle birlikte Anadolu Türkiye’sinin nüfusu 12 milyonun altındadır. Nitekim Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan nüfus sayımında Türkiye nüfusu 12,4 milyon olarak tespit edilmiştir. Bu iki veriden hareketle nüfus artış hızının oldukça düşük olduğu ifade edilebilir. Özellikle genç yaştaki erkeklerin uzun süre askerlik hizmeti altında olmaları, olumsuz sağlık koşulları ve savaş kayıpları nedeniyle nüfus artışı çok düşük seviyede gerçekleşmiştir. Aynı zamanda bu olumsuz koşullar, nüfusun yaş ve cinsiyet dağılımını kadınlar ve gençler aleyhine etkilemiştir.
Osmanlı’da okuma yazma oranı…
Osmanlı Devleti’nin son yıllarında nüfusun eğitim düzeyinin oldukça düşük olduğu görülmektedir. 1897 yılı istatistiklerine göre Okuma yazma bilenlerin oranı % 10’un altındadır. Okuyan öğrencilerin cinsiyet dağılımına bakıldığında ilkokul’da cinsiyet oranı (Kız/Erkek) 0,40 iken bu oranın ortaokulda 0,15’e düştüğü görülmektedir.
Osmanlı Devleti’nde Okul ve Öğrenci Sayıları (1897)
Okul Türü Okul Adedi Öğrenci Sayısı
------------------------ Toplam --------Erkek ---------- Kız----------
İlkokul --28.614---------854.921--------606.104-------248.737-------
Ortaokul--412------------31.469--------27.207--------4.262 -------
Lise -----55---------------5.419---------4.892 -
Kaynak: DİE, Osmanlı Devletinin İlk İstatistik Yıllığı 1897, (Ankara 1997)

1927 de yapılan nüfus sayımında Türkiye’deki yetişkin nüfusun (7 yaş ve üzeri) ancak % 10,5’i okuma yazma bildiği tespit edilmiştir. Erkeklerin % 17,4’ü ve kadınlarda % 4,6’sı okuma yazma bilmektedir.

Not:Yazı Prof.Dr.Osman Özsoy'dan alıntıdır.

mysterys
01-01-08, 16:42
vilayet nizamnamesi ve ecnebi atamaları ile ilgili araştırma yaptım ama pek kapsamlı olmadı şu gayri müslim vali yardımcıları hakkında bilgi pek yok!

İdarede yapılan düzenlemeler olumlu sonuç vermeyince, Ali ve Fuat Paşalar yeni arayışlara yöneldiler. Mithat Paşanın Niş Eyaletindeki uygulamalarını esas alarak yeni bir vilayet idaresi ortaya koymak için 1864 yılında Silistre, Vidin, Niş eyaletleri birleştirilerek, büyük ölçüde günümüz Bulgaristan’ı sınırları içine alan “Tuna Vilayeti” adında yeni bir birim oluşturuldu. 1864 yılında hazırlanan Tuna Vilayet Nizamnamesi ve aynı tarihli Vilayet Nizamnamesi, birbirinin benzeri ayrı nizamnameler olarak yürürlüğe girmişti.
1871 yılında İdare-i Umumiye-i Vilayet Nizamnamesinin çıkarılmasıyla yeni Vilayet Sistemi ülke geneline yayıldı. Böylece Rumeli’de 10 vilayet 44 sancak, Anadolu’da 16 vilayet 74 sancak, Afrika’da 1 vilayet 5 sancak yeni dü-zende örgütlendi. Bu arada Evliye-i Gayrı Mülhaka denen bazı livalar (sancak-lar) bağımsız olarak doğrudan İstanbul’a bağlandı. Bu dönemde Osmanlı İdaresi vilayet, liva, kaza, nahiye ve köy olarak beş kademeli şekilde örgütlenmişti. Yine bu dönemde sancaklar liva olarak adlandırılmış ve vilayetlerde vali yardımcılığı kadrosu oluşturulmuştu.


Teşkili vilayet nizamnamesiyle mülki idarenin her kademesinde üyelerinin bir kısmının seçimle iş başına geldiği, idare meclisleri ortaya çıkmıştır. Bu dönemde vilayetler için iki türlü meclisler oluşturulmuştur. Birincisi “vilayet idare meclisi”, ikincisi ise “vilayet umumi meclisi”(il genel meclisi)’dirMeclis il’e bağlı her sancaktan seçilip gönderilen ikisi Müslüman ikisi de gayri Müslim dörder üyenin katılımıyla oluşmuştur. Üyeleri bir yıl için seçilen bu meclise valinin başkanlık edeceği ikinci başkanının da vali tarafından memurlar arasından atanacağı hükmü vardırVilayeti umumi meclisi incelediği konularda sadece görüş bildirmiş. Yürütücü nitelikte karar alamamıştır. Meclis kararlarının yürütücü nitelik kazanabilmesi, kararların bağlı olduğundan yürütme yetkisi tamamen merkeze ait olmuştur

(prof. Dr Ahmet Ulusoy mahalli idareler sf.161)

1871 yılında İdare-i Umumiye-i Vilayet Nizamnamesinin 43–49. maddeleri kaza idaresi, dolayısıyla kaymakamların görev ve yetkileriyle ilgilidir. Kırk üçüncü maddede;
“Kaza Kaymakamları umuru mülkiye, maliye ve zaptiyenin idaresine ve ilâmatın mezuniyeti nizamiyesi dairesinde icraatına memur olup 35 ve 36ncı maddelerde Mutasarrıflar hakkında muayyen olan vezâifin idareyi kazaya taalluk eden kısmı kaymakamlara aittir”, denilmekteydi.
1876 yılında çıkarılan Kanun-ı Esasi’nin 108–112. maddelerinde yer alan vilayet bölümünde, vilayet idaresinin yetki genişliği (tevsi-i mezuniyet) ve görev ayrılığı (tefrik-i vezaif) esasına uygun olarak yürütüleceği belirtilmekteydi. 1877 yılında Osmanlı Meclis-i Mebûsânı 101 maddelik yeni Vilâyet Nizâmnamesi Tasarısını Mecliste görüşmüş, ancak meclis fesh edildiği için bu tasarı yasalaşmamıştı. Yine 1876 yılında Nevâhi Nizamnamesi çıkarılarak nahiyelerin durumu açıklığa kavuşturulmuştu.
Osmanlının hızla toprak kaybetmesi ve bağımsızlık hareketleri nedeniyle vilayet sisteminde çeşitli istisnalar oluşmaya başlamıştı. Örneğin, 1878’de imzalanan Berlin Antlaşmasıyla Balkanların güneyinde Şarkı Rumeli adında yeni bir vilayet oluşturulacak ve bu vilayet idari bakımdan bağımsız olacaktı. Bu maksatla 1879’da Şarkı Rumeli Nizamnamesi yürürlüğe konulmuştu.

Alıntıhttp://www.icisleri.gov.tr/_icisleri...%C3%A7imen.docTürk idare dergisi-

1840-60 arasında Osmanlı adli yapılanmasının taşra örgütlenmesinde oluşturulan
muhassıllık, memleket ve eyalet meclisleri, bunların içinden çıkan cinayet
meclislerinin ceza davalarında yetkilendirilmesi ve bu yetkinin kullandırılmasında
genel bir kanunnameye dayanılması, sivil azaların da bulunduğu bu
meclislerde hükmün oy çokluğu ile verilmesi ve suçlardan bazılarının (öldürme,
sirkat gibi) merkezdeki Vala-yı Ahkam-ı Adliyenin ceza onayına sunulması
zorunluluğunun getirilmesi, ehl-i örfün keyfi uygulamalarını önleme ve birey
hakkını korumaya yönelikti.
“1865 ... tarihli nizamname ile her kaza merkezinde
bir ‘Deavi Meclisi’, sancak merkezlerinde biri hukuk, diğer ceza işlerine
bakmak üzere ‘Meclisi Temyizi Hukuk’ ve ‘Meclisi Cinayet’, bu mahkemelerin
yükseği olarak vilayet merkezlerinde ‘Meclisi Temyizi Hukuk’ ve ‘Meclisi Kebiri
Cinayet’ adlarıyla istinaf mahkemeleri teşkil olundu”. Daha sonra vilayetlerdeki
iki mahkeme “Divanı Temyiz” adı altında birleştirildi. Bu mahkemeler
karma hakim usulüyle kadıların başkanlığında devletin azası ve halkın seçtiği
azalardan oluşuyordu. Deavi Meclisinin 4 azası, Divanı temyizin 6 azasının yarısı
gayrimüslimdi.
Hukuk mahkemeleri bir hakim (kadı ya da molla), bir müfti,
bir naib, bir ayak naibi ve bir başkatipten oluşurdu. Karar yalnızca hakim tarafından verilirdi. Taraflara davayı daha yüksek mahkemeye götürme hakkı tanınmıştı.
Eyaletlerdeki hukuk mahkemeleri, liva yöneticisinin ve meclis üyelerinin
katılımıyla ceza mahkemesine dönüşürdü. Yöneticinin başkanlığında maliyeden
bir temsilci, bölgedeki Hıristiyan papazı, Hıristiyan belediyelikleri adına
hocabaşı ve eyalette oturanlar tarafından belirlenen asiller (vücuh) meclisi oluştururdu.
Bu mahkeme meclisi ölüm cezasından daha hafif cezalandırmayı gerektirecek
ceza davalarında kesin kararlar verir ve kararın uygulanmasını üstlenirdi.
Ölüm cezasını gerektiren davalar başkentteki yüksek mahkemenin incelenmesine havale edilirdi.
Vilayet nizamnamesiyle (1867) kurulan İdare Meclisleri ve Vilayet Umum
Meclisleri’nin kuruluş ve çalışma sistemleri temsil ve seçim esaslarına dayanıyordu.65 Vilayet Nizamnamesi’ne göre, her vilayette valinin başkanlığında Müslümanve gayrimüslimlerden ikişer üyenin katılımıyla bir meclis-i umumi bulunacaktı.
Bu tarz idare meclisleri sancak ve kazalarda da oluşturulacaklardı. Böylece
Müslüman ve gayrimüslimlerin idareye katılımları sağlanarak devlete bağlılıkları
artırılmaya, büyük devletlerin müdahale gerekçeleri bertaraf edilmeye
çalışılıyordu, çünkü Avrupalı devletler imparatorluğun Avrupa eyaletlerinde

uluslararası bir komisyonca inceleme istemişlerdi (1859). Bu inceleme isteği
gayrimüslimlerin Müslümanların yönetimleri altında ezildikleri tezine dayanıyor
ve gayrimüslimlerin yönetime eşit olarak katılımlarını sağlamayı amaçlıyordu.
Vilayet Nizamnamesi ile Osmanlı Mülkiye örgütünün yeniden düzenlenmesine
koşut olarak Nizamiye Mahkemelerinin örgütlenişi de yeniden şekillendirildi.
Buna göre; kazalarda Meclis-i Deavi, sancaklarda Meclis-i Temyiz ve
vilayetlerde Divan-ı Temyiz oluşturuldu. Bu meclislerin başkanlığını yerel
mülki idarenin başında bulunan kişi yapacaktı. Nizamiye mahkemelerinin yapı
ve işleyişi Mehakim Nizamnamesi ile yeniden düzenlendi. Bu nizamnameye
göre; “nahiyelerde imam veya papaz başkanlığında en az üç, en çok on iki üyeden
oluşan İhtiyar Meclisleri, kazalarda kadının başkanlığında 3 Müslüman, 3
gayrimüslimden oluşan Meclis-i Deavi, sancaklarda ise hukuk ve ceza mahkemeleri
oluştu”. Bu mahkemelere kadı başkanlık edecek, 3 Müslüman, 3 gayrimüslim
üyeye ilaveten bir üye devlet tarafından atanacaktı. Vilayetlerde ise,
ağır ceza davalarını görmek için ceza ve hukuk mahkemeleri üyeleri arasından
seçilen kişilerden “Meclis-i Cinayet” kuruldu. Bu mahkemelerin tamamında
kadı ve devletin atadıkları dışındaki bütün üyeler iki yıl için yerel halk tarafından
seçiliyordu. Mahkemelerin kararları yerel mülki amir tarafından uygulanıyordu.
Bu mahkemeler şer’i, ticari ve konsolosluk yargı örgütlerinin yetki alanları
dışındaki davalarda Müslüman ve gayrimüslim ayrımı yapmadan yargılamada
bulunacaklardı. Böylece Nizamiye Mahkemeleri’nin kuruluşu gerçekleşmiş
oluyordu. Gayrimüslimlerin hukuk sistemine dahil edilişi İmparatorluğun
bütünlüğü ve geleceği açısından beklenen yararları sağlayamadı. Avrupa
devletlerinin ekonomik ve teknolojik alandaki üstünlükleri, Osmanlının farklı
topluluklar üzerinde uzun süreli denetim elde ederek siyasal bütünlüğünü yeniden
kurmasına engeldi.

TÜRKiYAT ARASTIRMALARI DERGiSi

Not: Makedonya’da muhtelit unsurların çarpışmalarından meydana gelen zaruretle 1902′de Selanik, Manastır ve Kosova vilayetlerinde “Rumeli Vilayeti Selalesi Umumi Müfettişliği ” adı altında özel bir idare kurulmuş ve bu idarede büyük devletlerin kontrolleriyle ecnebi jandarmasının bulunması da kabul edilmiştir.

mysterys
01-01-08, 16:44
Mülkiye
Siyasal Bilgiler Fakültesinin eski adı. Mekteb-i Mülkiye, Mülkiye de denir. Asker olmayan memur sınıfı.
Osmanlı Devletinde ilk Mekteb-i Mülkiye, kaymakam, müdür gibi devletin idârî kademelerinde görev alacak kimseleri yetiştirmek maksadıyla, 28 Ocak 1859 da kurulmuştur. Öğretim süresi iki yıl olan okula, öğrenciler imtihânla alınırdı. Öğretim programlarında kültür ve meslek dersleri, yâni kânunlar ve iktisat dersleri de konulmuştur. Bir müddet sonra okulun öğretim süresi dört yıla çıkarıldı. Coğrafya, hesap, ekonomi ve politika derslerine ilâve olarak muhâsebe, devletler hukûku ve Fransızca öğretilmeye başlandı. 1891’de okulun öğretim seviyesi biraz daha iyileştirildi.
Sultan İkinci Abdülhamîd Han, talebeleri çalışmaya teşvik etmek için, Mekteb-i Mülkiyeyi birincilikle bitireni saraya kâtip olarak alırdı.
1900 yılında, Mülkiye’nin çatısı altında Dârül-fünûnun İlâhiyat, Edebiyat, Riyâziyât (Matematik), Tabakat (Jeoloji) şûbeleri (fakülteleri) açıldı. Bu düzenleme ile Mülkiye, Dârülfünûnun bir fakültesi durumuna geldi. 1915’e kadar yatılı olan okul, bu târihten 1918’e kadar yatılı olmaktan çıkarıldı ise de, kuruluş gâyesiyle bağdaşmadığından 1918’de tekrar yatılı hâle getirildi.
http://www.kolayidare.com/komuk_i/haberresim/askrtb.jpg
genç kaymakamları gösteren bir resim kaymakamın askeri rütbeye eşdeğer rütbesi yarbay dir
+++++++++++++++++
yoksul anadolu'nun yoksul kasabalarinda kaymakamlik yapmanin kutsalligina deginirken ve mülkiye'deki öğrencilerini bu yolda yüreklendirmek üzere bahri savci'nın bir benzetmesi:

"...yarin tayin olup gideceginiz bir kazada, bir kahvenin önünden geçerken, içerdekilerin tümü ayaga kalkip, '...devlet geçiyor' diyerek sizi selamlayacaklar. 23 yasinda bir genç, hangi meslekte bu itibari görür ki ?"

not: dizinin resmi sitesinde karakterlerin yaşları yazıyor. ordan bakabilirsiniz...

BlackMamba
01-01-08, 23:58
2.ABDÜLHAMİD NEDEN KIZIL SULTAN DEĞİLDİR!!!



İlk defa elektriği,gazı getiren,ilk modern eczanemizi açtıran,
İlk otomobili getiren,5 bin km kara yolunu yaptırtan,
Dünyanın ilk metrolarından birini Karaköy-Taksim arasına yaptıran, atlı ve elektrikli tramvaylar kuran,
Kudüs-Yafa,Ankara-İstanbul ve Hicaz demir yollarını yaptıran (Haydarpaşa Tren İstasyonunu da tabi),
İstanbul’un binlerce fotoğrafını çektiren,Arkeoloji müzeciliğini başlatan,
Chicago’daki turizm fuarına ülkemizi ilk kez sokan,
Kuduz aşısının bulunmasından sonra Ülkemizin ilk Kuduz Hastanesini(İst.Darü’l-Kelb Tedavihanesi) açtıran,
Polisiye romanların ülkemize girişini sağlayan,(14 yıl içinde basılan 4000 kitaptan sadece 200 kadarı dinle ilgili idi..)
Okullara(Hıristiyan okulları dahil) gönderdiği emirde Türkçe’nin iyi öğretilmesini isteyen ,Azerbaycan okullarında Türkçe yasağını kaldıran,Paris’te İslam Külliyesi kuran !
Teselya savaşı sürerken saraylı hanımlara askerler için çamaşır diktirende,hastaneleri ziyaret edip hastaların ihtiyaçlarını soranda,sarayın bahçesinde bile hastalara hizmet ettirtende !
Midilli adasını eşi Fatma Pesend Hanım’ın şahsi mülkünden ısrarla verdiği para ile Fransızlardan geri alanda O !
Israrla yerli kumaş giyen,Hereke bez fabrikası ve Feshaneyi kuran,
Ziraat Bankasını kuran,Ticaret,Sanayi ve Ziraat Odalarını açtıran,
Yıldız Çini fabrikasını,Beykoz ve Kağıthane kağıt fabrikalarını,
Toplu sünnet merasimleri yaptırıp her bir çocuğa çeyrek altın gönderen bu yüzden yaz aylarında toplu sünnetleri moda eden,
Mezuniyet törenlerinde öğrencilere hediye kitap gönderen,
Yoksul halkına kendi cebinden ödeyerek kömür dağıtan,
Ermeni Onnik’in mektubu üzerine kendi parasından takma bacak yaptırtan,
Biriktirdiği parasından bir kısmını her sene borç yüzünden hapse düşenleri kurtarmaya tahsis eden,
Modern matbaa makinelerini Türkiye ye getirten,ücretsiz kitap dağıttıran,6 bin kitabın çevrilmesini sağlayan,Beyazıt kütüphanesini kurup 30 bin kitap bağışlayan (10 bini el yazmasıdır),
Yabancı bilim adamı ve yazarlara Nişanlar veren,
Her yıl 30 bin saksı satın alıp çiçek ektiren,
Bizim Hekimbaşı çöplüğü dediğimiz yerde gül yetiştiriciliği yaptıran da(Isparta’daki gül yetiştiriciliği de O’nun öncülüğünde başlamıştır),
Türkiye’nin bir çok yerinde saat kuleleri yaptıranda O dur! (İzmir,Dolmabahçe..),
Hindistan,Cava,Afganistan,Çin,Malezya,Endonezya,Aç e,Zengibar,Orta Asya ve Japonya ya elçiler ve din adamları gönderen,
Latin Amerika ülkeleri ile diplomasiyi başlatan,
Yalova Termal kaplıcalarını kurduran,Terkos’un sularını İstanbul’a taşıtan,Bursa’nın bir köyünde bile çeşme yaptırabilen O dur ,(Sadece İstanbul’a 40 çeşme yaptırmıştır),
Sarayında yaptırdığı tiyatroda oyunlar ve opera izleyen,
Sarayda müzik okulu kurduran,çocuklarına piyano çaldırtan,hatta sarayda kızlar bandosu oluşturan,
Kendi elleri ile yaptığı marangozluk eşyalarını hediye etmeyi seven,
Kendisine yapılan bombalı suikast de 26 kişinin ölmesine,58 kişinin yaralanmasına rağmen Ermeni katili affedip Avrupa da hafiyelik yapmaya gönderen de O dur.
Doğu Türkistan’a gönderdiği askeri yardım ile Çinlilere karşı onları örgütleyen,Çinin göbeği Pekinde Hamidiye Üniversitesini kurdurtan da,
Beş vakit namazını aksatmadan kılan,hiçbir evrakı abdestsiz imzalamayan(hatta yere bile basmayan[yatağının dibinde teyemmüm tuğlası bulunduruyordu]),
Yeni gemiler alan,toplar(çanakkale savaşımızdaki çoğu top),tüfekler getirten de !
Telefonu Avrupa’dan 5 yıl sonra ülkemize getiren de O dur !



Kiliselere,sinagoglara yardım eden (hatta Vatikan da kilise yapılmasına bile yardım eden),
Peygamberimize,dinimize veya Osmanlıya hakaret içeren oyunları kaldırtan(Fransa-İngiltere-Roma-ABD)(Bir piyes için bile Alman İmparatorunu devreye sokmuştur),
ABD’nin Erzurum’da konsolosluk açmasını reddeden,İzmir limanına izinsiz giremeye kalkan ABD savaş gemisini top ateşine tutturan,
İstanbul boğazı için iki köprü projesi çizdiren (bir tanesi tam bu günkü Fatih S.M.köprüsünün bulunduğu mevkidedir),
Darülaceze yaptırıp içine sinagog,kilise ve cami koyduran,
Çocuk hastanesi (Şişli Etfal[çocuklar] Hastanesi) açtıran,
Kendisine “Allah’ın belası”diyen Namık Kemal’i Rodos ve Sakız adası valiliklerine atayan,parasını cebinden ödediği yerde kabir yaptırtan,
Posta ve Telgraf teşkilatını kurduran(Sirkeci Büyük Postane binası..),
Abdülhamit ve Abdülmecid (dünyanın ilk torpido atan denizaltısı) adında denizaltılarımızı Taşkızak tersanesinde yaptırtan da (üstelik kendi cebinden..),O !
İlkokulu zorunlu tutan(kız ve erkeklere), İlk kız okullarını açtıran, 15 tane okulda karma eğitime ilk defa gecen,
Öğretmen yetiştirmek için okullar yaptıran(32 tane)(ör.şimdiki adı ile Bursa Çelebi Mehmet okulu),Kız Öğretmen Okullu açan (Daarül Malumat),

Cami yaptırdığı her köyde birde ilkokul yaptıran(Mesela sadece Sivas’taki ilkokul sayısı 1637),okuma yazma oranının 5 kat arttıran,(1900 yılında ilkokul sayısı 29.130’u bulmuştu..sadece Anadolu da 14 bin ilkokul vardı)
Orta okul(Rüşdiye)sayısı 619 çıktı,Fransızca dersleri konuldu,
Lise eğitimi için İdadiler açan(109 tane),(İstanbul Erkek-Kabataş Lisesi..)
İstanbul’da Darülfünün(Üniversite)açan,Dünyanın ilk Dişçilik okulunu kuran,
Ayrıca Deniz Mühendis Okulu,Askeri Tıp Okulu(GATA’nın atası),Kuleli Askeri okulu,Mekteb-i Harbiyeler(Harp Okulları yani),Askeri Baytar Okulu,Kurmay Okulu,Mekteb-i Mülkiye(Siyasal Bilgiler Fak.),Mekteb-i Tıbbıye-i(Marmara Ünv.Tıp Fak.),Mekteb-i Hukuk,Ziraat ve Baytar Mektebi,Hendese-i Mülkiye(Yüksek mühendis okulu),Daarül Muallim-i Adliye(Yüksek Adalet Okulu),Maliye-i Mekteb-i Ali(Yüksek Ticaret Okulu),Ticaret-i Bahriye(Deniz Ticaret Okulu),Sanayi-i Nefise Mektebi(Güzel sanatlar fak.),Hamidiye Ticaret Mektebi(İktisadi ve Ticari ilimler akademisi),Aşiret Mektebi(Osmanlılık fikrini yaymak için),Bursa’da İpekböçekçiliği okulu,Dilsiz ve Âmâ Okulu,Bağcılık ve Aşıcılık Okulu,Orman ve Madencilik Okulu,Polis Okulu onun tarafından kurulmuştur.
Unutmadan bide Ankara’da ÇOBAN OKULU var..

TANIYAMADINIZ MI?
Hani neredeyse bütün sözde aydınların sövdüğü,öğretmenlerimizin kendi ideolojik yaklaşımı ile anlattığı,baskı yapıyor diyerek,o dönemin şartlarını bile düşünmekten aciz olan insanların sevmediği..(Neden kimse 1925’deki Takrir-i Sükun Kanununu ile bütün muhaliflerin susturulduğunu düşünmez ? Bu dönemde hükümet veya mahkeme kararıyla pek çok yayın kapatıldı,özellikle sol yayınlar tamamen yeraltına itilmişti.Yada İsmet İnönü döneminde 44 gazete kapama emri verildiğini.Yakub Kadri’nin “İsmet Paşa bir polis devleti kurdu dediğini.”
Düşünmeyiz çünkü o kişilere karşı körü körüne yargılarımız yoktur,at gözlüğü ile değil o dönemin şartlarına göre bakarız tarihe)
İngilizlerin oyunu,İttihatçıların tertibi ile “Din elden gidiyor!” gibi komik bir gerekçe ile 31 Mart vakasına maruz bırakılan,
1895-96’Doğu Anadolu da Ermeniler tarafından kurulmak istenen devleti Hamidiye Alayları ile bastıran bu sebeple Fransız tarihçi tarafından Kızıl Sultan diye isimlendirilen,

SULTAN II. ABDÜLHAMİD HAN

Belki de gerçekten suçluydu,kötü bir insandı çünkü Osmanlı topraklarında petrol araması yaptırıp 65 yerde petrol buldurması,bunun üzerine Musul topraklarını şahsi parasıyla alıp sömürgecilerin eline geçmesine mani olması..
Yada Yahudilerin 5 milyon altın teklifine rağmen Filistine yerleşmelerine izin vermemesi(tahtan indirildikten sadece 8 yıl sonra emellerine kavuşacaklardır),vatan hainliğidir,
Ne bileyim; 240 üyeli Osmanlı meclisine 140 Türk vatandaşı sokmayı beceren İttihatçıları dinlemeyip meclisi kapaması,
Baskı yaparak devletin ömrünü 30-40 yıl uzatması böylece o yıllarda daha genç bir subay olan Mustafa Kemal’ın Türk milletinin kaderinde rol almasına vesile olması suçtu ?
Peki cok degerli!, bilgili!, tecrubeli! vatansever Ittihadcilarin 1908 de mesrutiyeti ilan edip! Abdulhamit’i tahttan indirmesi ve kendilerinin ulkeyi yonetmeye baslamasi sonrasi neler oldugunu kisaca hatirlayin.
Istanbulda zorunlu ikamate tabi ortadogu asiret liderlerinin serbest birakilmasi ! ile ortadogu da cikan isyanlar ve milyonlarca kayip.
Balkanlarda Yunanlilar-Bulgarlar arasindaki sorunlari giderip Osmanliya karsi tek guc olmalarinin saglanmasi ve akabindeki en buyuk hezimet me goce neden olan Balkan savasi.1912. Bulgarlar Edirneyi dahi isgal etmisti.milyonlarca Turk balkanlardan istanbul’a, anadoluya goc etmek zorunda kalmisti.Gun yuzune cikmayan tarihin en buyuk soykirim ve goclerinden.
Kafkas cephesinde (Sarikamis) yitirilen 100 binlerce asker.
Hic bir geregi yokken girilen, ve uzun surede toparlanip guclendirilen ordunun yok oldugu canakkale savasi…..

Kisacasi, 10 yil gibi surede koskoca bir impratatorlugu cokertme basaririsi!



Belki de Prof.Dr.Yılmaz Öztuna’nın dediği gibi ;

“Milletimiz bu hükümdarın dehasına çok şey borçludur”


Belki de Prof.Dr.İlber Ortaylı’nın dediği gibi ;

“Osmanlının son hükümdarı,son evrensel imparator II.ABDÜLHAMİD’dir”


kaynak: http://www.sezgiler.com/haber_oku.asp?haber=6

Nazlıhan
02-01-08, 12:58
Atatürk'ün Fikri Gelisiminde Manastır'ın Rolü


Mustafa Kemal Makedonya'da dogdu ve büyüdü. 19. yy sonlarına dogru Osmanlı Devletinin en karısık ve çözülmesi en zor problemleri Makedonya'da yasanıyordu. 1877-1888 Osmanlı - Rus savasından sonra kurulan küçük Balkan devletleri (Sırbistan, Karadag, Romanya) ve tam bagımsızlık almak isteyen Bulgaristan'nın amaçları, Osmanlı Devletine bırakılan Makedonya'yı (Rumeli vilayeti) ele geçirmekti. Ingiltere, Rusya, Avusturya-Macaristan, Almanya ve Italya bu bölgede kendilerine göre bir takım amaçlarına ulasmak için sürekli Osmanlı Devletine baskı yapıyorlardı. Makedonya'da bir takım yasal olan ve olmayan yollara basvuruluyorlardı. Kısaca bu bölge kaynayan bir kazan haline gelmisti. Mustafa Kemal böyle bir ortamda dünyaya geldi. Çocuklugu ve ilk gençligi Makedonya'nın Selanik ve Manastır sehirlerinde geçti.

Mustafa Kemal 1896 yılı basında Selanik askeri Rüstüyesi'nden mezun oldu. Henüz Rüstüye sıralarında iken okulu bitirince Istanbul'daki Kuleli Askeri Lisesi'ne gitmeyi düsünüyordu. Fakat, Rüstüyedeki hocaları özellikle Kurmay Subay Hasan Bey ona Manastır'a gitmesini tavsiye etmis ve orada daha iyi yetisecegini söylemisti.

Mustafa Kemal'in Istanbul'a gitmek sebepleri arasında annesine gücenmis olmasının da etkisi vardı. Çünkü Zübeyde Hanım, bu sıralarda esinden kalan cüzi emekli maası ile geçinemedigi için yeniden evlenmek zorunda kalmıstı. Mustafa Kemal, o sıralarda 14-15 yaslarında idi. Bu olaydan çok etkilenmisti. Annesine gücenmis ve bir akrabasının evine sıgınmıstı.

Mustafa Kemal Selanik'te son imtihanında bulunmus, kendisini takdir etmis olan vatansever Kurmay Subay Hasan Bey'in tavsiyesine uyarak Manastır Askeri Idadisi'nin imtihanlarına girdi ve kazandı. Üç arkadası ile beraber Manastır'a geldi. Artık parasız yatılı bir okul ögrencisi idi. Annesini fiilen kaybetmesinin ve dogdugu sehirden ayrılmanın üzüntüsünü çabuk atlatmıstı. Çünkü artık mektebe devam edip edemeyecegi seklindeki endiseler geride kalmıstı. Annesine olan kırgınlıgı da geçmis, yaz tatillerinde Selanik'e annesinin evine gitmeye baslamıstı.

Manastır, Mustafa Kemal'in çevresini tamamen degistirmisti. Manastır Askeri Idadisi bugünkü askeri liselere esitti. Programları oldukça yüklüydü. Askeri Idadiler ordu merkezlerinde kurulurdu. Amaçları Harp Okullarına ögrenci hazırlamaktı. Bir nevi egitim kıslaları da denilebilir. Bu okullarda askeri disiplin ve ordu havası eserdi. Memleketin gelecekteki ordu kadrosu ilk olarak askeri idadilerde birbiriyle tanısırlardı. Çünkü askeri idadilere o bölgede bulunan ordu teskilatının bütün uçlarından ögrenciler gelirdi. Mustafa Kemal'in Manastır'daki sınıf arkadasları sadece Selanik'ten gelenler degil aynı zamanda Üsküp'ten, Ipek'ten, Iskodra'dan, Yanya'dan ve Manastır'dan askeri rüstiyeleri bitirip gelen ögrencilerdi. Böyle çesitli mizaç, karakter ve seviyede genç insanla tanısmak, anlasmak ve kendini kabul ettirmek pek kolay bir is degildi. Ancak, Mustafa Kemal'in üstün vasıfları burada rol oynadı. Manastır Askeri Idadisi'ne çok çabuk intibak etti. Askeri Idadilerin hocaları özenle seçilirlerdi. Bu hocalar çogu zaman sadece kendi dersleri çerçevesinde kalmayıp biraz ordu, biraz da memleket meselelerine kayarlardı.

Bütün askeri idadiler arasında nispeten en hür olanı ve memleket meselelerine karsı en ilgili olanı da Manastır Askeri Idadisi idi. Çünkü Manastır batıda bir vilayet ve ordu merkezi idi. Makedonya, en seçkin subayların ve en faal azınlıkların bulundugu bölge idi. Makedonya 19.Yüzyıl basından beri kaynamaya baslamıstı. Burada yasayan milletlerin her biri istiklal savasına girmislerdi. Bazıları bagımsızlıklarını elde etmis, sınırlarını genisletme gayreti içindeydi. Avrupa devletlerinin gözü bu bölgede idi. Bu ortam, askeri idadi hocalarını da ögrencilerini de ister istemez genel durumla ilgilenmeye tesvik ediyordu.

Mustafa Kemal Manastır Askeri Idadisi'nin 2. sınıfında iken 1897 Osmanlı - Yunan Harbi basladı. Yunanlıların Girit'i Yunanistan'a ilhak etmek istemeleri üzerine Avrupa devletleri buna engel olmuslardı. Yunanlılar bunun üzerine Teselya sınırı üzerinde hazırlıklara baslamıstı. Osmanlı Devleti de hazırlıklara baslamıstı. Nisan 1897 de Yunan subayları komutasında gönüllü Yunan birlikleri, Osmanlı sınırına silahlı saldırıda bulununca Osmanlı Devleti 18 Nisan 1897'de Yunanistan'a savas ilan etmisti.

Savas, Türk kuvvetlerinin basarısı ile sonuçlandı. Savas çok kısa sürmüstü. Manastır bayraklarla donatılmıstı. Geceleri fener alayı yapılıyordu. 'Padisahım çok yasa' sesleri yükseliyordu. Mustafa Kemal de bu temenniye bütün samimiyetiyle katılıyordu. Bu sırada Istanbul'dan mütareke emri geldi. Rusya ve Ingiltere aracılıgı ile Osmanlı Devleti ve Yunanistan 21 Mayıs 1897'de mütareke imzalamıstı. Türkler bir miktar tazminat ve önemsiz bir toprak parçası almıstır.

Manastır hareket sahasına yakındı. Harp, Mektepteki havayı daha da dalgalandırdı. Okulda harple ilgili tartısmalar yapılıyor, tahminler ortaya atılıyor, fikirler ileri sürülüyordu. Her hoca, kendi anlayıs ve yetki sınırları içerisinde sınıflarda yorum yapıyordu.

Mustafa Kemal bunları ilgiyle dinliyor ve tartısmalara katılıyor, fikirler ileri sürüyordu. Bu olay, onun vatanseverlik duygularının gelismesine ve olgunlasmasına vesile olmustu.

Mustafa Kemal'in Matematik ve Fen dersleri çok iyiydi. Manastır Askeri Idadisi'nde tanıstıgı arkadası Ömer Naci ona edebiyat sevgisini asılamıs ve Namık Kemal'i tanıtmıstı.

Ömer Naci iyi bir hatipti. Siirler de yazıyordu. Mustafa Kemal de ondan etkilenmis ve edebiyata merak sarmıstı. Ancak bu sırada kendisine kitabet hocası Alay Emiri Mehmet Asım Efendi'den bir uyarı geldi. Mustafa Kemal bu olayı söyle anlatıyordu: "Eger kitabet hocamız Mehmet Asım Efendi imdadıma yetismese, ben de sair olup çıkacaktım çünkü hevesim vardı. Asım Efendi bir gün beni çagırıp 'bak oglum Mustafa' dedi. 'Siiri falan bırak, bu is senin iyi bir asker olmanı engeller. Diger hocalarınla da görüstüm, onlar da benim gibi düsünüyorlar. Sen Naci'ye bakma, o hayalperest, ilerde iyi bir sair ve hatip olabilir fakat askerlik mesleginde katiyen yükselemez.' Hocamın ne kadar haklı oldugunu hadiseler ispat etti. Çok arzu ettigi halde Naci Erkan-ı Harp zabiti olamadı." demisti. Gerçekten Ömer Naci, Mesrutiyette Ittihatçıların en seçkin ve en heyecanlı hatiplerinden biri olmustu ama askerlik mesleginde yükselememisti.

Mustafa Kemal Matematikte sınıfın en iyilerinden idi. Fakat lisan bakımından zayıftı. Yaz tatillerinde, Manastır'dan Selanik'e gittiginde Fransızcasını ilerletmek için Fransızca kurslarına devam ediyordu.

Manastır Askeri Idadisi Mustafa Kemal için yeni bir düsünce, yeni görüsler ve ufuk açma yeri oldu. Namık Kemal'i burada okuyup tanımıs ve benimsemisti. Ondan en çok etkilendigi taraf vatansever ve hürriyetçi olması idi. Ancak Namık Kemal bir Osmanlı milliyetçisi idi. Onu okumakla birlikte kuru kuruya ondan etkilenmedi. Çünkü Mustafa Kemal sadece Namık Kemal'i degil Fransız ihtilalini, ihtilal fikirlerini de okuyup ögrenmisti. Türk tarihine merak sarmıstı. Mustafa Kemal, tarih sevgisini de Manastır Askeri Idadisi'nde iken edinmisti. Buradaki Tarih hocası Kolagası Mehmet Tevfik Bey degerli ve milliyetçi bir Türk Subayı idi. Türk tarihini iyi biliyor ve ögrencilerine tarih zevkini veriyordu. Atatürk Türk tarihini bütün genisligi ve derinligi ile kavramıs bulunan hocasından daima saygı ile bahsetmistir. Onun Manastır'da aldıgı tarih zevki ve milliyetçi duyguları bütün hayatı boyunca etkili olmustu. Mehmet Tevfik Bey, devrinin dar Osmanlı tarihçiliginden uzak ve Türk tarihçiliginin bir sembolü idi. Mustafa Kemal, bu hocasını yıllar sonra unutmamıs, Diyarbakır'dan milletvekili adayı göstermis ve kurdugu Türk Tarih Kurumu'na üye yapmıstı.

Mustafa Kemal'in istidat ve kabiliyetleri Manastır'da sekillenmis, ortaya çıkmıs ve onun bütün hayatı boyunca yön tayin edici olmustur.

Mustafa Kemal, güzel konusma ve hitabet yetenegini de Manastır'da gelistirmistir. Burada arkadaslarıyla yaptıkları aksamadan, mantık silsilesini bozmadan en çok kim konusabilecek hitabet yarısmaları, onu 1. Büyük Millet Meclisi'nde saatlerce ve etkili bir biçimde konusacagı günlere hazırlanmıstı.

Mustafa Kemal, Manastır'da aldıgı ve gelistirdigi bütün güzel özelliklerle birlikte 1898'de bu okulu ikincilikle bitirerek, genç ve parlak bir zabıt adayı olarak Istanbul'daki harp okuluna devam etmek üzere Manastır'dan ayrıldı.


Doç. Dr. Ekrem PAMUKÇU

Kaynak: http://www.yenibalkan.com.mk/index.p...sk=view&id=365

Nazlıhan
02-01-08, 14:00
(Not: Makedon şivesiyle ilgili dökuman bulamadım malesef ama ona yakın bir söyleyiş tarzı olan Trakya şivesini ekliyorum.)

*******

Trakya Şivesi

Fonetik ve cümle kurulumu bakımından günümüz Gagavuzca'sına büyük benzerlik göstermektedir. Konuşma dilinde genellikle devrik cümleler kurulmaktadır:
"Ben seni seviyorum." yerine "Ben seviyim seni.", "Bayramda geliyoruz." yerine "Geliyiz bayramda.", vb.

'Be, Bre, Beya' kelimeleri ünlem olarak sıklıkla kullanılır.
BE: 'Hey, ey, yahu' anlamında kullanılır.
*"Aman be!", "Yapma be!", "Bakışın çok yaman be kardeşim." vb.
BEYA: 'Ey, hey, yahu' anlamında kullanılır. Cümlenin daha vurgulu olması için "be" ve "ya"nın birlesimi gibidir. "Yapma be!" ve "Yapma ya!"nın birlesimi "Yapma beya!" gibi.
*"Çok yürüdüm beya.", "Hadi beya!", vb.
BRE: Ünlem olarak çeşitli şekillerde kullanılır.
1. 'Hey, ey' anlamında.
*"Bre Hasan ne doymazmıssın.", vb.
2. 'Be!' yerine kullanılır.
*"Hadi bre!", "Anlat bre!", vb.
3. 'Vay' anlamında şaşma sözü olarak kullanılır.
*"Bre bu ne büyükmüş.", "Bre sende mi?", vb.
4. Tekrarlanan iki emir kipi arasında bağlaç olarak kullanılır.
*"Dün tarlada gez bre gez yoruldum.", "Öyle uzak ki git bre git bitmiyi.", vb.
5. Şaşkınlık ve çoşku belirtmek için kullanılır.
*"Bree ne çok bunlar.", "Deme bre", "Bre anasını be!", vb.

A) 'H Harfi'nin birkaç kullanım şekli vardır:
1. Bu harf ile başlayan kelimelerde genelde 'H' söylenmez.
*Asan (Hasan), alka(halka), ayvan(hayvan), ac(hac), oşçakal(hoşçakal), ayır(hayır), vb.
2. Bu harf eğer kelimenin içinde ise 'H' söylenmez.
*Feti(Fethi), Etem(Ethem), cumur(cumhur), Nuran(Nurhan), vb.
3. 'H' harfi kelimenin sonunda ise;
a: 'H' söylenmez.
*Sali(Salih), vb.
b: 'H' harfinden önceki sesli harf uzatılarak söylenir.
*seyaa(seyyah), cerraa(cerrah)
c: 'H' harfi son sesli harften önce geliyorsa iki sesli birlikte söylenir.
*mezbaa(mezbaha), vb.
4. Kelime "han, hen, hın, hin, hon, hön, hun, hün" ile bitiyorsa;
a: 'H' söylenmez.
*Turan(Turhan), taan(tahan), Oran(Orhan), vb.
b: 'H' harfi 'Y' olarak söylenir.
*Ceyan(Ceyhan), Beyan(Beyhan), vb.
5. Kelime sonu "-hane" ile bitiyorsa "ha" atılır.
*birane(birahane), postane(postahane), vb.

B) Iki sessiz harf yan yana geldiğinde araya uygun sesli harf ilave edilerek söylenir.
*Pilak(pilak), Tırakya(Trakya), bulok(blok), bülöf(blöf), vb.

C) 'J' harfi:
1. 'J' harfi kelime basında ise 'C' olarak söylenir.
*cant(jant), cokey(jokey), cilet(jilet), vb.
2. 'J' harfi kelimenin sonunda ise genellikle 'Ş' veya 'C' olarak okunur.
*garac-garaş(garaj), patinac-patinaş(patinas), barac-baraş(baraj), vb.

D) Bazen 'Ö' harfi 'Ü' olarak söylenir.
*süvme(sövme), düüme(dövme), düven(döven), vb.

E) Sonu "-eş" ile biten kelimeler "-ej" şeklinde söylenir.
*belej(beleş), bej(beş), esrarkej(esrarkeş), vb.

F) Kelime sonu "-cı" ile biten bazı kelimeler "cu" olarak söylenir.
*avcu(avcı), savcu(savcı), vb.

G) 'Yumuşak G (Ğ)' harfi:"
1. Kelime sonunda veya içinde bazen söylenmez son sesli harf uzatılarak söylenir.
*buzaa(buzağı), ouuz(oğuz), otaa(otağ), vb.
2. 'Yumuşak G (Ğ)' harfi bazen 'Y' olarak söylenir.
*biyendik(beğendik), deyirmen(değirmen), diynek(değnek),vb.

H) Bazen "-e" yerine "-i", bazende "-i" yerine "-e" ve seyrek olarakta "-ü" söylenir.
*iişi(ekşi), iişili(ekşili), ekiz(ikiz), büber(biber), vb.



Fiil Çekimlerine Örnek:

Ben: sevi-yim = seviyorum / bakı-yım = bakıyorum
Sen: sevi-yin = seviyorsun / bakı-yın = bakıyorsun
O: sevi-yi = seviyor / otlu-yu = otluyor / dürtü-yü = dürtüyor
Biz: sevi-yiz = seviyoruz
Siz: sevi-yiniz = seviyorsunuz / bakıy-ysınız = bakıyorsunuz
Onlar: sevi-yler = seviyorlar



Isimlerin Söylenisi:

Ayan(Ayhan), Alpaslan(Alparslan), Azze(Azize), Alosman(Ali Osman), Akduvan(Akdoğan), Alettin(Alaaddin), Akkı(Hakkı), Alil(Halil), Ayati (Hayati), Aydar(Haydar), Ayrettin(Hayrettin), Asim(Hasim), Aluk(Haluk), Aldun (Haldun), Atçe(Hatice), Asan(Hasan), Ava(Havva), Abbe(Habibe), Amdi(Hamdi), Amdiye(Hamdiye), Amit(Hamit), Acer(Hacer), Afize(Hafize), Alisan(Ali ihsan), Beyce(Behice), Beyan(Beyhan), Baari(Bahri), Bariye(Bahriye), Buran(Burhan), Ciyangir(Cihangir), Duvan(Dogan), Denizan(Denizhan), Erduvan(Erdoğan), Etem(Ethem), Emne(Emine), Ediye(Hediye), Ercep(Recep), Fatme(Fatma), Fayik(Faik), Feti(Fethi), Ferat(Ferhat), Firdes (Firdevs), Feziye(Fevziye), Gülvediye(Gülvedia), Gökan(Gökhan), Ismayıl(Ismail), Ilan(Ilhan), Ibraam(Ibrahim), Isak(Ishak), Idayet(Hidayet), Ilal(Hilal), Koran(Korhan), Lebbe(Lebibe), Lütfü(Lütfi), Lütfiye(Lütfüye), Mıstan(Mestan), Mürvet(Mürüvvet), Möddet(Müeddet), Müzeyen(Müzeyyen), Migrem-Miryem(Meryem), Mamut(Mahmut), Memet(Mehmet), Memedemin(Mehmet Emin), Nezami(Nizamettin), Nayit(Nahit), Nurtin(Nurettin), Nuran(Nurhan), Nurayat(Nurhayat), Niyat(Nihat), Niyal(Nihal), Nilsa(Nilsah), Ovuzan(Oğuzhan), Ovuz(Oğuz), Öri(Huri), Penbe(Pembe), Reyan(Reyhan), Sakin(Sakim), Selatin(Selahattin), Seyer(Seher), Sali(Salih), Süleyla(Süheyla), Semiyat(Semihat), Sülman(Süleyman), Serat(Serhat), Sena(Seniha), Şayin(Şahin), Şayip(Şuayip), Tayir(Tahir),Turan(Turhan), Umman(Ümmihan), Uriye(Huriye), Üsmen(Hüsmen), Üseyin(Hüseyin), Üsamettin(Hüsameddin), Üsnü(Hüsnü), Üsniye(Hüsniye), Ülya(Hülya), Üveyde(Hüveyda), Ümügül(Ümmügül), Ümüt(Ümit), Vayide(Vahide), Vayit(Vahit), Vayittin(Vahdettin), Yakıp(Yakup), Züüre(Zühre), Zinep-Ziynep(Zeynep), Zela(Zeliha), Zayide(Zahide), vb.



Az Bilinen Söyleyiş ve Deyimler:

Şişirgen(balon), güvez(bordo), yalabık(parlak), gırla(bol), sıçan(fare), kukumak(baykuş), kızan(çocuk), papu(dissiz), motor(traktör), yavuklu(sevgili), kavrama(küçük orak), bıldır(geçen yıl), yelve(gömlek), bibi(hindi), goldur(erkekhindi), babu(yaşlı gavur karısı), kopil(gavur çoçuğu), cırcır(fermuar), gıygıy(keman), göcen(tavşan yavrusu), dirfil-tirfil(yonca), sarpa(eşarp), vb.

Kukumak (kukumav) gibi oturmak: Geceleri tek başına geç saatlere kadar oturmak.
Kukumak (kukumav) gibi düşünmek: Çok üzüntülü durumda düşünmek.
Kaput: Kalın kumaşlarla yapılan uzun erkek mantosu.
Çapar: Saç, kirpik, kaş ve yüz derisi kirlibeyaz olan kisi, albino.
Gırgır (süpürge): Elektiriksiz basit el süpürgesi.
Şırlağan yağ: Önceleri sadece susam yagı için kullanılan kelime günümüzde tüm sıvı yağlar için kullanılır.
Ağsak (ağırsak): Yün, iplik eğirileneleceğin(iğ) ağırlaştırılması için alt ucuna yüzük gibi takılan yarım küre biçiminde ortası delik ağaçtan alet.
Tınaz: Dövülerek savrulmaya hazır ekin yığınları.
Tınaz makinesı: Tınaz durumundaki ekinleri yabancı nesnelerden savurarak ve eleyerek ayıran ilkel tarım aleti.
Ellik: Ekin biçerken sol el parmaklarına geçirilen eldiven biçiminde tahtadan tarım aracı.
Bocuk: Hristiyanlarca 25 Aralık'ta kutlanan Isa'nın doğum günü yortusu.
Talika: Dört tekerlekli, üstü kapalı, yaylı at arabası.
Kalbur: Tahıl ve başka iri taneli ürünleri elemek için iri gözlü deri elek.
Gözel: Tahıl ve baska iri taneli ürünleri elemek için iri gözlü telden elek.
Kız kızan: Çoluk çocuk, ev halkı.
Öreke: Eğrilmekte olan yünün tutturulduğu bir ucu çatal değnek.
Kulak (yemek ismi): Kalın yufkanın üçgen sekilde kesilmesiyle olusan eriştenin makarna gibi pişirilmesi ve üzerine sarımsaklı yoğurt ilave edilmesiyle oluşan bir yöresel yemek.
Gündendi (gündöndü): Ayçiçegi.
Katı (katıca): Kanatlı hayvanların taşlığı.
Pazen: Dokuması kalın sık ve yumuşak bir tür kumaş.
Gündendi (gündöndü) teklemek: Ayçiçeklerini tarlada rahat büyüyebilecek sekilde seyreltmek.
Gündeleğe gitmek: Başkasına para karşılığı çalışmak için tarlaya gitmek.
Aydamak: Motorlu araç sürmek veya hayvanların yürümesini sağlamak.
Bocuk kabagı: Rumların, İsa'nın doğum günü kutladığı günlerde domuz kavurmasının kokusunu bastırmak için müslümanlarca pişirilen kabak. (:))
Bocuk domuzuna dönmek: Çok semiz ve besili olmak.
Peçka: Yemek ocağı olarak, fırın olarak ve ısınmayı birlikte sağlayan bir çesit soba, kuzine.
Pınik: Fazla büyümeyen cinsten olan köpek, süs köpeği.
Çöpelek: Mısırın tanelerini tasıyan odunsu çubuk kısmı.
Deskel: Fazla kilolu, hantal.
Yaygı: Genellikle ilkel tezgahta dokunmuş yün veya kumaştan kilimlere dendiği gibi her türlü halı ve kilimede denilir.
Loda: Taneli veya tanesiz ekin veya ot yığını.
Üvende (övende): Tarlada sabanla çift sürerken koşum hayvanlarını yönetmeye yarayan, bir ucu dürtmek için sivri diğer ucu sabanı temizlemek için yassı demirle desteklenmiş uzun sopa.
B.kluk: Hayvan pislikleri ve çöplerin atıldığı yer, çöplük.
Gebeş: Yavaş hareket eden bodur, kilolu ve uyuşuk kimse.
Kazal: Sonbaharda meşe ağaçlarından dökülen yapraklar veya oluşturdukları kümeler. (Örnek: Kazaltepe Mevkii.)
Güvem: Olgunlaştığında tatlı ve buruk bir tadı olan yabani erik.
Bulamaç (yemek ismi): Su, un ve salça ile yapılan cıvık hamur yemeği.
Tokurcun (dokurcun): Ot ve ekin demetlerini ıslanmasın ve hayvanlar, rüzgar dağıtmasın diye başakları içte kalacak sekilde örerek sıra seklinde yığma.
Gıcır (bitki ismi): Tırmanıcı ve çalı görünümlü bitki topluluğu.
Panta gibi: Gördüğünü hırsız gibi kapan, hareketli.
Gocuk: Içi kürklü yada peluş olan kalın mont.
Elecek: Pamuk, yün, vb. seyleri eğirmekte kullanılan ortası şişkin, iki ucu sivri, çentikli ağaçtan araç.
Fışkın: Bir ağacın dibinde süren ince dal, sürgün, filiz veya bundan yapılan ince sopa.
Şıpşık: Naylondan yapılmıs ince terlik.
Kepe (kepenek): Keçeden kolsuz çoban giysisi.
Domuz arabası: Tahtadan yapılan, önünde tek tekerleği olan, arkada iki tutma sapıyla öne kaldırılarak ilerletilen, üzeri düz el arabası. (Yakın zamanlarda metal el arabaları için de kullanılmaktadır.)
Böğlek (böğelek, büğelek): Özellikle büyük baş hayvanları arka butlarından ısırarak hayvanların kuyruklarını kaldırıp deli gibi ordan oraya koşmasına neden olan asalak.
Pestil: Ince yufka biçiminde kurutulmuş meyva ezmesi.
Kara gazoz: Kolalı içeceklere verilen ad.
Sarı gazoz: Turunçgiller tadında ve renginde olan gazozlara verilen ad.
Gacı: Çingene dilinde karı, kadın, dost, metres.
Pale: Ufak yasta, toy, genç çocuk.
Göbe: Tarla sınırlarını ayırmak için tarla kenarlarında yapılan küçük tepecikler.
Gerdel: Süt, su gibi sıvıları taşımaya ve saklamaya yarayan çember halkalarla sağlamlaştırılmış tahtadan kova.
Kefeke: Kolay dağılabilen bir cins yumuşak taş.
Gökgöz: Gözleri alacalı, sert bakışlı kisi.
Enter motor: Internacionel marka traktör.
Çetik: Çorap üzerine giymeye yarayan, yarım bot seklinde renkli ve desenli yün patik.
Düzgün: Cildi pürüzsüz göstermek ve renklendirmek için kullanılan yüz kremleri.
Burgu: Ağaçtan malzemeleri delmek için kullanılan elle çalışan matkap.
Dikel: Pancarı tarladan sökmeye yarayan ucu çatal seklinde çapa.
Porta kapı: Evlerin bahçeye girişteki araç giriş kapısı.
Bürgü (giysi): Genelde kara çarşaf yerine söylenir.
Yağrık: Üzerinde odun parçalamak için odunlukta bulunan kütük.
Cambaz: Kesilecek büyükbaş ve küçükbaş hayvan satın alan kişi.
Karık: Bahçede sulama veya ürün ekmek için açılan küçük kanal.
Delice (bitki): Buğdaygillerden genellikle buğday tarlasında yetisen, tohumları zehirli, yabani bitki.
Devetin (divitin): Bir yüzü havlu gibi yünlü kumas.
Don yağ: Normal sıcaklıkta katı durumda olan, hayvanların iç organ yağlarının eritilip dondurulmasıyla yapılan yağ.
Değirmi: Eni boyuna eşit kumaş parçası, yazma.
Çözgü: Dokumacılıkta atkıların geçirildigi uzunlamasına ipler.
Düzen: Elle çalışan ilkel dokuma tezgahı.
Çepiş (cebiş): Bir yaşındaki keçi yavrusu.
Çotuk: Baş kütüğü, kesilen ağacın toprak üstünde kalan kısmı.
Kombaldak: Meşelerde bazen küre şeklinde oluşan odunsu madde.
Torlak: Belden aşağısı tamamen çıplak.
Çuvaldız: Çuval aşzı dikmeye yarayan büyük iğne.
Düven (döven): Harmanda ekinlerin saplarından ayrılması için koşulu hayvanlarla çekilen alt yüzüne dikine çakmak taşlı ağaçtan tarım aleti.
Pırnik: Çok küçük, izmarit, bir fırttan az yudum.
Partal: Eski kumaş parçası.
Sırtmaç (sığırtmaç): Köyün büyükbaş hayvanlarını güden sığır çobanı.
Susak: Ağaçtan yada su kabağından yapılan su tası.
İğsimik (eksimik): Yağı alınmış sütten yapılan peynir, kesmik, kesik, lor.
Kopça: Bir giysinin iki yanını birleştirmeye yarayan metal bir halka ile bir çengelden oluşan tutturucu, agraf.
Potur: Arka tarafında kırmaları çok, bacakları dar, keçeden yapılan pantolon.
Harar: Kıldan dokunan, saman koymaya yarayan büyük çuval.
Zelve: Koşum. Öküzünün boyunduruktan çıkmaması için boynunun iki yanından boyunduruluğa geçirilen çubuk.
Kerrat cetveli: Çarpım tablosu.
Kancık köpek: Dişi köpek.
Yalabık: Parlak.
Ötürük: Ishal.
Mayasıl: Basur.
Şıllık: Uçarı, serbert kadın.
Ayak yolu: wc.
Popaz: Papaz.
Palaz: Kabarık.
Batos (patoz): Buğdayın tanelerini ayıran ilkel, yarı otomatik tarım makinesi.
Kırkmak: Koyun ve keçilerin yününü kırkma denilen büyük makasla keserek almak.
Güyüm: Metal malzemeden yapılmış büyük kova.
Çile: Örme ve dokuma işlerinde iplik kangalı.
Evlek: Dönüm (1000m2)ün dörte biri kadar tarla.
Kapçık: Ayçiçeğinin çitlendikten sonra kalan kabukları, bir seyin dış örtüsü, kaplama.
Susta durdurmak: Karşısındakini konuşturmamak, emredici davranmak.
Cinifit olmak: Çok kızmak, öfkesini zor zaptetmek.
Boğsak (boğarsak): Sığırların cinselli olma durumları, kızışmak.
Devresi gün: Bahsedilen günden sonraki gün.
Masır: Üzerine ip dolanan yaklaşık bir karış uzunluğunda kamış makara.
Kepir: Işlemesi çok zor sert ve yüzeyi kuru toprak.
Güme: Göl, gölet ve nehir kıyılarına çoğunlukla tahtadan yapılan 2-3 kişinin sığabileceği baraka.
Balya: Buğday saplarının preslenip telle bağlanmasıyla oluşan saman.
Gücü: Bez tezgahında ipliği aralayan tezgah tarağı.
Ayat: Iki oda arasındaki ocaklı salon.
Sundurma: Ev boyunca uzanan gömme balkon tarzı yapı.
Tiğtili kuşu gibi: Çok zayıf kimse.
Gaknik: Çok zayıf kimse.
Aretlik: Arkadaş.
Kakaç: Zayıf.
At hırsızı: Kılık kıyafeti ve davranışları güven vermeyen kimse.
Arasta: Aynı işi yapan dükkanların bir arada bulunduğu kapalı çarşı.
Şilte: Oturmak için yapılan küçük yer döşegi.
Çardak: Üstü örtülü dinlenme yeri.


***
Araştıran: Şahin Şengül.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Kurttep...%C3%B6pr%C3%BC

mysterys
03-01-08, 02:30
ÜSKÜP YÖRESİ HALK OYUNLARI


Üsküp Halk oyunları, genellikle Makedonya’nın çeşitli yörelerinden derlenmiştir. Yöre olarak doğu, batı ve Vardar boyu oyunlardır. İçlerinde kına gecelerinde, düğünlerde oynanan hafif oyunlar ve ağır oyunlar yer alır. Hafif dediğimiz oyunlar kızlı ve kızlı erkekli oyunlardır. Ağır oyunlar ise sadece erkekler tarafından oynanır.
Kızlarla beraber oynanan oyunlar şunlardır:

Koşturmalı, Payduşka, Sayılı, Rençper, Karadağ, Yeniyol, Köprülü, Kalaycı ve niceleri...

Bu oyunlar seri oyunlardır ve bu canlılığı Vardar nehrinin hırçın akışından almaktadırlar.

Ağır ve kahramanlık oyunları ise:

Düz ağır, Anadolka, Bülbülce, Çifte Çamçe, Harami, Süvari, Nizamka, Osmanpaşa, Kırbaç gibi oyunlardır.

Giysiler:
Giysiler düğünlerde, bayramlarda ve tarlada giyilen giysiler olarak değişiklik gösterir.

Bayanlar: Başta yemeni, küpe ve altın ziynet, bürümcük gömlek, yelek, işlemeli kemer, geniş şalvar, çorap, (sipsip, ayakkabı, çarık) işlemeli mendili de yanından eksik etmez.

Erkekler: Başta fes külah, boyunda köstek, gömlek, mintan, cepken, (fermene) kuşak, yün veya keten potur, tozluk, yün çorap, çarık, (ağır kahramanlık oyunlarında) silahlık, kama pistov, cepken yerine sallama, fesin etrafında poşu.

Müzik aletleri: Açık havada ve meydanlarda, davul – zurna, salon ve oda gibi kapalı yerlerde; klarinet, keman, kanun, ud, darbuka, akordeon, trompet ve tef’dir.

Pajduško Oro

2+3; 5/16 ritimle oynanan hızlı bir Rumeli halk dansıdır. çok eğlenceli bir balkan oyunudur. Makedonya Üsküp kökenlidir. Kendine has bir melodiye sahiptir. Makedonya, Arnavutluk ve Bosna Hersek düğünlerinde sıklıkla oynanır. " sarhoş oyunu " manasına gelir...

Sirtaki

" Sirtaki dans aleminin ayrıksı otudur. ne folklör ne de modern danstır; kategorilere sığmaz. sürgün ve göçmen düşlerin öksüz çocuğudur sirtaki. karasevdanın, çaresizliğin, koyvermişliğin, avareliğin dansıdır. ama aynı zamanda umudun, aşkın ve ille de ille coşkunun dansıdır... buram buram çaresizdir, kararsızdır, ayakta duramayacak kadar sarhoştur; ama kabadayılığı da elden bırakmaz, çabuk toparlanır, narasını atar ve savaş açar umutsuzluk ülkesine. yalın ve gönlü zengin bir danstır sirtaki; güler yüzlüdür, hayatın kutsallarını fazlaca ciddiye almaz. iyi ile kötünün çok ötesinde, sözün ve düşüncenin hükmünü yitirdiği ve derinlerden, çok derinlerden gelen dizginlenemez tutkuların bedeni ateşe verdiği yerdir sirtaki ülkesi!... "

Damat Kolo


Kolo'nun her türlüsü eğlencelidir, bağımlılık yaratır. Ama damat kolo biraz farklıdır sanki. Cümbüzlerin, svadbaların sonlarına doğru artık oynamaktan yorulmuş bedenleri, son bir kuvvetle üç adım sağa, üç adım sola sonra yerinde sayıp el çırpmaya sürükleyen harika bir oyundur. pek eğlenceli bir melodiye sahiptir üstelik. yavaştan başlayıp hızlanan ritme paralel olarak oyun da hızlanır. oyunun sonları en çoşkun anlardır.:) yugoslav düğünlerinde severek icra edilen bir kolo olması yanında trakya türkleri arasında da oynanır

ZUGUŞ OYUNU

Bu oyun İskeçe'nin ova köylerinde erkeklerin davul ve zurna eşliğinde oynadığı eski bir oyun.



Oyunun diziliş şekli:

Bu oyun, ikişerli gruplar halinde sergilendiği için, erkekler genişlemesine düz bir şerit oluştururlar. Aralarındaki mesafe ise grubu oluşturan kişiler arası 2.5 adım, şeridi oluşturan gruplar arası mesafe ise 4 adımdır.

Oyunun hareket analizi:

Bu oyunda sağ taraftaki oyuncu sola doğru 1 adım hareket eder, sol taraftaki oyuncu sağa doğru 1 adım hareket eder, ardından sağ taraftaki sağa, sol taraftaki sola 3 adım atar ve sağ taraftaki sola sol taraftaki sağa 1'er geniş adım atarlar. Ardından sağ taraftaki soldan sol taraftaki sağdan dönüş yapar ve sağ taraftaki sola, sol taraftaki sağa 3 adım atar ve sağ taraftaki sağa, sol taraftaki sola 1'er geniş adım atarlar. Oyun alanındaki tüm gruplar, müzik bitimine kadar bu hareketleri tekrarlar.

Figür analizi:

Bu oyunda sol taraftaki oyuncu sağ taraftaki oyuncunun yaptığı hareketlerin aynısını diğer ayakla uygular (sağ ayak yerine sol ayak ve tam tersi). Sağ oyuncu sol ayağını sola doğru geniş açıp, kısa bir adım atar ve aynı zamanda kollar da yanlara doğru kanat açarmış gibi açılır, sol ayak basınca bir çömelme gösterilir 1'ci adım, ardından sağ ayak sol ayağın diz hizasına gelecek şekilde yapıştırılır, aynı zamanda sol kol dirsekten bükük göbek kısmına sağ kol aynı vaziyette sırta sarılır 2'ci adım sağ ayak eski yerine döner kollar aynı vaziyette yer değiştirir 3'cü adım, sol ayak sağ ayağın biraz önüne basar ve kollar yer değişir 4'cü adım, sağ ayak sol ayağın hizasına gelir kollar yer değişir 5'ci adım, çift ayak üzerinde bir çömelme gösterilir 6'cı adım, ardında sol ayak dizden bükük sol yana doğru geniş bir adım atar kollar yukarı U şeklinde kaldırılır 7'ci adım, sağ ayak sol ayağın diz hizasına gelecek şekilde yapıştırılır kollar aynı pozisyonda 8'ci adım, ardından sola doğru 180 derece dönüş yapılır ve aynı figür ayak rolleri değiştirilerek tekrarlanır.

BAHÇELERDE BÖRÜLCE

Batı Trakya'nın İskeçe (Ksanthi) şehrinde ve aynı zamanda ova ve yaka köylerinde kızların kendi söyledikleri türkünün ritmine veya seyirciler tarafından verilen darbuka ile alkış ritmine uyarak sergiledikleri bir karşılama oyunudur.

Oyunun diziliş şekli:

Bu oyunda kızlar karşılıklı iki şerit halinde uzun ve geniş bir koridor oluştururlar.

Oyunun hareket analizi (adımlaması):

Koridoru oluşturan her iki şerit yüz yüze gelecek şekilde beş adım öne ve beş adım (bakış yönü değişmeden) geriye doğru gider. Belirli bir tekrardan sonra komut (bakış yönü değişmeden) geriye doğru gider. Belirli bir tekrardan sonra komut ile kendi eksenlerinde sağdan ve soldan dönüş yaparlar, ardından beş adım geri, beş adım öne giderek yani bir önceki adımlama şeklini türkünün bitimine kadar tekrar ederler. (dönüşler 360 derece olmalı)

Figürün analizi:

Bu oyunun figürüne girmeden önce kızlar ayaklarını bitişik vaziyete getirir ve türkünün başlaması ile sağ ayak sol ayağın bilek hizasına gelecek şekilde kaldırılır, sağ ayağın pençesi üzerine bas 1. adım, ardından sol ayağı sağ ayağın bilek hizasına gelecek şekilde kaldırılır, sol ayağın pençesi üzerinde bas 2. adım sağ ayak sol ayağın bilek hizasına gelecek şekilde kaldırılır, sağ ayağın pençesi üzerine bas 3. adım, ardından sol ayağı sağ ayağın bilek hizasına gelecek şekilde kaldırılır, sol ayağın pençesi üzerine bas 4. adım, çift es geç 5. adım.

İkinci aşmasında ise sol kaldır sol bas 1 sağ kaldır sağ bas 2 sol kaldır sol bas 3 sağ bas 4 çift ayak es geç 5. Yani sağ 2,3,4* 5 sol 2,3,4* 5 sağ 2,3,4* 5 ..... gibi devam eder.

Kollar duruşu ile hareketi ise; kollar dirsekten bükük yere paralel, bilekler ise avuç içleri bir birine bakacak ve parmak uçlarını rahatça çatlatabilecek şekilde durur. Kollar adımlama esnasında ise sağ ayak hareket edince sola, sol ayak hareket edince sağa doğru sallanır, es geçişte ise bulunduğu yönde bir yaylanma olur ve aynı zamanda parmak uçları ile ritim tutulur.

Dönüşler ise sağ taraftan iken sol ayak ile girilir, sol taraftan iken sağ ayakla girilir. Yani sağ taraftan ise sol, sağ, sol, sağ, es geç, sol taraftan ise sağ, sol, sağ, sol, es geç şeklinde olur.

Makedonya müzikleri ve oyunları

1.Kočo Racin (ege makedonları)
2.Ilindensko Oro
3.Nevestinsko oro
4.Teškoto
5.Tropnalo oro & Potrčano oro
6.Maškoto
7.Kopačka
8.Žensko Beranče
9.Čučuk oro
10.Shopka
11.Pajduško Oro

Geniş Bilgi Almak İçin:


http://www.soros.org.mk/konkurs/076/angver/MakOra.html
__________________

http://www.balkanskidom.com/archive/index.php?t-722.html
--------------------------------------------------------------------------alıntı-

mysterys
03-01-08, 22:08
Osmanlı’da ilk matbaa faaliyete geçti (1727)
http://www.ntvmsnbc.com/news/69819.jpg


Vatan Gazetesi bir ay süre ile kapatıldı (1959)

İBRAHİM MÜTEFERRİKA VE OSMANLI’DA İLK MATBAA

Türk matbaacısı olan İbrahim Müteferrika, 1674 yılında Macaristan’ın Kolojvar kentinde doğdu. Protestan bir Macar ailesinin oğlu olan İbrahim Müteferrika İlahiyat öğrenimi gördüğü sırada Türklere esir düştü. İstanbul’a getirildi ve Müslüman oldu. Osmanlı Devleti’nde (vezirlerin emirlerini ilgililere duyurma görevi) müteferrikalık yaptı. Dil bilmesinden dolayı başka devletlerle olan müzakere heyetlerinde bulundu. Bir süre, Türkiye’ye davet edilmiş bulunan Macar beyi F.Rakoezi’nin hizmetine verildi.

Macaristan’daki öğrenimi sırasında basım ve hak işlerini de öğrenmiş bulunduğundan bir matbaa kurmayı amaç edindi. 1719-1720 yılları arasında matbaayı kurdu. İbrahim Müteferrika’nın bu teşebbüsüne karşı çıkan din taassubunun yenilmesinde, Damad İbrahim Paşa’nın büyük yardımı oldu. Bununla birlikte, matbaanın açılmasına ancak dini olmayan eserler basmak şartıyla fetva verildi. 16 Aralık 1727’de ilk matbaa faaliyete geçti. Bu matbaada basılan ilk önemli eser Vankulı Lugati’dir. Bundan başka 16 önemli eser ve bazı haritalar da basıldı. İbrahim Müteferrika’nın matbaası tarihteki ilk Müslüman Türk matbaasıdır. Fakat Türkiye’de gayrimüslimlerin daha önce açmış bulundukları matbaalar vardır

Matbaanın Tarihi

Giriş
Peter Mercer in Curator of History (Tarihin Vasisi) adlı eserinden, Tasmanian Müzesi ve Sanat Galerisi.

Basımcılığın tarihi genel uygarlık tarihinin önemli bir kısmıdır. Matbaa son 500 yıldır düşünceleri yaymak için temel bir araç olagelmiştir.



Politik, kurumsal, dini, ekonomik olayları ve sosyolojik, felsefi, edebiyat akımlarını tam olarak anlamak için, kişi matbaanın onlar üzerindeki etkisine bakmalıdır.

Bir iş alanı olarak, sanayinin ve ticaretin tüm alanlarının gelişiminde matbaanın payı vardır.

Basım Yayım da Dönüm Noktaları

c 594 Çinliler basımcılığa negatif bir yolla başladılar. Onların ahşap bloklar üzerindeki baskıları silme yöntemleri kervan yolları aracılığıyla batıya taşındı. Ayrıca basım için ideal yüzeyi sunan kağıtın icadı da çinlilerin eseriydi.

c 1400 Ahşap bloklarla basım tekniği uzak doğudan Avrupa ya geldi.

c 1450 Johann Gutenberg Roma İmparatorluğu zamanından beri Rhine Vadisinde kullanılan cendereyi basınçlı baskı makinesi olarak uyarladı. O, o zamanlar yeni geliştirilen petrolden yapılma mürekkebi kullandı ve metal prizma matrislerini, vurmalı yazıyüzü kalıplarını tasarladı ve yazıyı şekillendiren işlevsel bir metal alaşımı keşfetti. Basılmış yazılar daha önce dini kurumlarca reddedilen bilgilerin yayılmasını sağladı ve kısa bir zamanda ilk seri basım “patlaması” tüm Avrupayı sardı. 1500 dolaylarında 9 milyon kitap Avrupa da dolaşımdaydı.

Gutenberg' in şöhreti, belki de, hiç bir şeyin bilinmediği erken deneysel bir dönemden sonra, onun 19. y.y. ın başlarına kadar meydan okunmamış bir teknik verimlilik keşfetmesi gerçeğinde saklıdır. Vurmalı kesim, matris donanımı, yazı hesaplama, kompoze etme, ve basım (Punch cutting, matrix fitting, type casting, composing and printing ) ilkesel olarak üç yüz yıl Gutenberg in zamanında oldukları gibi kaldılar. Baskı makinelerindeki gelişmeler önemsizdi ve 18. y.y. sonuna kadar Gutenberg in orjinal dizaynı çoğu makinede genel olarak aynıydı.

c 1460 Matbaacılıkta kullanılan mürekkep yağlı boyanın resimlerde kullanılmasından 15 yıl sonra keşfedildi. Mürekkep metal bir yüzey üzerine yapışmalıydı ve bu mürekkep bitkisel zamkın yapışmasını sağlamak için 1 yıl bekletilen sıcak keten tohumu yağından elde edildi. Reçine bundan sonra mürekkebe eklenebilirdi. Siyah boya maddesi bacalardan toplanan kurumlardan yapılıyor ve katranı yok etmek için birkaç kez yakılıyordu. 1850 lere kadar çoğu matbaacı kendi mürekkebini yapıyordu.

1500 ler matbaa duyurular için ilk kitle araçlarını sağladı ve 1500 lerde eli lanları tellalların yerini aldı.

1600ler basınç makinesi yayların merdaneyi düzenli olarak kaldırması için makineye eklenmesiyle Gutenberg in zamanından beri ilk defa değişti. Böylece makine saatte maksimum 250 baskı yapılmaya başladı.

Gazeteler ortaya çıkıyordu. Gazeteler mektuplardan ve broşürlerden geliştirildi. Yazılı duyurular da gazeteler de erken 17. y.y. da gelişme imkanı buldular. Basım araçları duyuruları ikna etmek için duyurular haline getirdi

1799 Litografi yoluyla basım Avusturyalı bir basımcı olan Alois Senefelder tarafından keşfedildi. O ince grenli kalkerin ince, düz yüzeyine basım yapabileceğini anladı.

Süreç yağ ile suyun birbirine karışmayacağı prensibi üzerine kurulmuştu. Mumlu illüstrasyonlar taş bloğun üzerine aktarılıyordu. Mürekkep taşın üzerine aktarıldığında mumlu alanlar mürekkebi tutuyordu ve mürekkep başka alanlara da akıyordu.

19. y.y. da, litografi hem renkli hem de tek renk kitaplara ve dergilere kaliteli illüstrasyonlar basmak için tercih edilen bir metot haline geldi.

Bu y.y. ın erken dönemlerinde mürekkep taşın üzerinden doğrudan aktarılacağına kağıda kauçuk blanket yoluyla aktarıldığında röprodüksiyonun daha iyi olacağı keşfedildi. Bu yaymak (offsetting) olarak adlandırılmaya başladı ve bazı teknik iyileştirmelerden sonra bugün modern ofset makinalarında kullanılan bir ilke haline geldi.

1803 el yapımı kağıtların yerini makine üretimi kağıtlar almaya başladı. İlk pratik kağıt üretim makinesi Nicholas Louis Robert tarafından Fransa nın Essonnes Mill bölgesinde yapıldı , ancak patenti İngiltere de ilk verimli makinelerin yapıldığı yerde alındı. Kağıt ana olarak keten ve pamuk artıklarından üretilmişti. Esperto gresi de ayrıca bu üretimde kullanılmıştı.

1804 Stanhope un Üçüncü İncisi (1753-1816) Gutenberg ten beri nerdeyse hiç değişmemiş ahşap baskı makinesini demir çerçeveli manivelalı baskı makinesi ile yer değiştirdi. Şu an TMG de bulunan baskı makinesi Andrew Bent tarafından Hobart Town Gazetesini basmak için kullanıldı ve 1820 lerdeki Van Diemen in “ Land Advertiser” ı Stanhope' un 1807 modeliydi.

1805 Lord Stanhope ayrıca kağıt tasarrufu sağlayan klişeleme yöntemini de geliştirdi. Bu yöntemde sonraki yeni yazımlarda kullanılacak sayfalar plaster yada metal matrisler kullanılarak korunuyordu.

1814 Frederich Koenig' in silindirli buhar baskı makinesi The Times tarafından , Londra da , 1820 de geliştirildi ve baskı makinesinin üretimini saate300 den 1100 kopyaya çıkardı.

1822 , Dr William Church tarafından keşfedilen ve linotip makinenin öncüsü olan kağıt dökme makinesi, basımı günde 3 000 / 7 000 den 12 000 / 20 000 e çıkardı. .

1827 Applegath and Cowper ın Yeni Makinesi, The Times ın üretimini tek bir makinede saatte 5 000 kopyaya kadar çıkardı. Bundan önce Stanhope un baskı makineleri kullanılıyordu.

1829 klişeleştirme (stereotyping ) yöntemi ilerletildi. Hantal plaster ve metal matrisler yerlerini emeği ağırlığı ve depolama alanını azaltan kartonpiyer matrislere bıraktılar. 1831 de - Fransız Mühendis Gaveaux kağıdı daha iyi kavrayan ve daha hızlı üretime olanak veren Yeni Baskı nın iki silindirli versiyonunu dizayn etti.

1840 Amerikalı Richard March Hoe saatte 20000 kopya üretimine olanak veren devirli iyileştirme baskı makinesini ( revolving perfecting press ) geliştirdi.

1840 kağıt hamurundan kağıt üretimi bu yılda başarıldı ve onyıl içinde heryere yayıldı. Kağıt görünüşü ve “hissi” değişti ve -özellikle gazete üretiminde avantaj sağlayarak – kağıt üretimi oldukça ucuz hale geldi .

http://www.matbaadunyasi.org/images/basyay_clip_image001.gif
Mercury'nin eski fotoğraf-gravür Odası 1846

1846 Hoe rotatif makinenin ilk sürümünü geliştirdi. Hoe, dört küçük makara kağıt yapraklarını alırken silindiri otomatik makaralar tarafından mürekkepleyen modeli buldu. Bu buluş, baskı sayısını saate 22 000 den 24 000 e yükseltti.

1853 Claude Genoux ve Nicholas Serriere kartonpiyer üzerinde sayfa kalıbı yapmak için bir sistem geliştirdiler. flong düz modelden hazırlandı. Flonglar,ofset baskı ve bilgisayar teknolojisi basım tekniklerini yeniden yapılandırdığı zamana kadar kullanıldı.

1854 James Gordon Bennett, kendi New York Herald şirketinde kendi basım harflerinden ziyade metal kaplama basım harflerinin kullanıldığı bir method geliştirdi.

1859 Foto-litografi. Fransız litografer , Firmin Gillot, gravür metal kaplama için yeni bir method geliştirdi. 1872'de oğlu çinko klişelerle baskıyı buldu ki bu baskı resmin boyutunun gravürle gerektiği gibi şekillendirilmesine yardımcı oldu.Fakat bu beyaz üzerine siyah resimde hepsinin ayni tip yapmak için sınırlandırılmıştı.1180'lerle ara ton üretim metodu farklı büyüklükteki noktalama sistemiyle icat edildi. Yüzyılın sonunda foto-litografi gazetecilik mesleğinin yeni bir dalı oldu. Foto-litografik çinko içinde klişe yapma 1970'lerde foto-dizgiye kadar uygulandı.

1863 William Bullock makineye sürekli olarak kağıdı sayfa sayfa koyma yerine kağıt doldurma metodunu geliştirdi. Ayrıca Bennett'in metal kaplama sisteminden yararlandı ve klişe ile baskı yapma yöntemini kullandı, harfleri elle dizme yerine makaraları uygun şekilde biçimlendirdi ve bunu genel kullanıma soktu.
http://www.matbaadunyasi.org/images/basyay_clip_image002.jpg
İkinci Hoe Matbaası 1923

1885 Linotip ve Monotip makineler geliştirildi. 1815- 1871 yılları arası, kelimelerin boşluk ayarını yapabilen ve harf yerleştirici makine yaratmak için 70 teşebbüs oldu. Bir makine bu işi yapabildi; Linotip, Ottmar Mergenthaler tarafından Amerika'da geliştirildi. Mergenthaller, Milwaukee-Amerika'da Linn Boyd Benton tarafından yapılmış baskı kesme makinesinden etkilenmiştir. Mergenthaller'in buluşu bir klavyeye sahipti ve harf yerleştirmiyordu fakat harflerin matrisleri satirin kalıbındaydı. Erimiş kurşun alaşımı harf satırlarını dizmek için kullanıldı ve linotip ismi bu prosedürden dolayı ortaya çıktı. Sonradan linotip makinesinin döktüğü yazılar tekrardan kullanılmak üzere eritiliyordu. Monotip makine, ayni zamanlarda, Tolbert Lanston tarafından icat edildi. Bu makine de Mergenthaler'in makinesine benzerdi, sıcak metal harfleri satir olarak değil de harf harf dokuyordu.

Linotipler büyük avantajdı ve onlar ayrıca satırların yaslanabilmesi ve mekanik olarak harflerin dağılabilmesi problemini çözdü. Bu gelişmeden önce usta dizgici bir saatte yalnızca 40-50 harf dizebiliyordu. Tüm temel teknolojik avantajlarda olduğu gibi, linotip makineler İngiltere'de dizgiciler tarafından direnişle karşılandı, çünkü linotip makineler dizgicilerin islerinden olması anlamına geliyordu. Linotipler Amerika'da pazara 1892'de İngiltere'den bir kaç yıl sonra girdiler.

1889 Hippolyte Marinoni Paris'teki açıklamasında kağıdı makarasında döndüren rotatif baskı makinelerinin geniş sayfalar ve iki tarafta da küçük boyutlu basılması ve sonra kesilmesi ve son olarak da gazete haline getirilmesini kolaylaştırdığını belirtti. Bu makineler sayesinde baskı işi büyük bir hızla gerçekleşti.

1890 Şimdiye kadar geniş bir rotatif-döner makine seçeneği vardı. Hepsi kendi özel teknolojisine sahipti. Gazete basımında en büyük avantaj web ofset baskı ve fotoğraf baskının gelişmesiyle 1970'lerde kazanıldı.

http://www.matbaadunyasi.org/images/basyay_clip_image005.jpg
Baskı odası 1920ler
1920'ler Otomatik araç gereçler kalıpla baskı yapmak için geliştirildi.

Ana baskı makinesi için ek malzemeleri taşımayı kolaylaştıran, katlanabilen mekanizmalar geliştirildi

mysterys
04-01-08, 16:39
ÜSKÜP TÜRKÜLERİ

Ah Ne Bakarsın Hayın Hayın

Ah ne bakarsın hayın hayın yüzüme (aman aman)
Ben mayil oldum gül yüzünün rengine (aşnam rengine)
Ah gör ne yare açtın dertli gönlüme (aman aman)

Kıyma bre aşnam bana yazık değil mi (aşnam değil mi)
Ah çek ançerin akıt benim kanımı (aşnam kanımı)

Ah ne giyersin mor cepkenin her güne (aman aman)
Ah ben yanmışım gül yüzünün rengine (aşnam rengine)
Ah üç beş ahbap edinmişim kendime (aman aman)

Kıyma bre aşnam bana yazık değil mi (aşnam değil mi)
Ah çek ançerin akıt benim kanımı (aşnam kanımı)

Belgrat Yolu Uzun Urgan

Belgrat yolu uzun urgan
Üstümüzde yoktur yorgan
Ağla benim anneciğim
Ben Belgrat'ta kaldım kurban

Çıktım Belgrat'ın düzüne
Çizmemi çektim dizime
Açan baktım düşman geldi
Ben ölümü aldım göze

Bütün asker nöbet tutar
Tabutumdan kanlar akar
Ağla benim anneciğim
Üç evladım yola bakar

Ben Bir Sabah Erken Kalktım

Ben bir sabah erken kalktım kendi keyfime
Bülbül açmış kanadını beyler köşküne
Ağzından bal akıyor kaymak üstüne

Ah beni vurdu bir delikanlı elleri var olsun hey hey
Yaraladı bir delikanlı ömrü de çok olsun hey hey hey

Uzun kavak sallanacak dalın kurusun
Suya düşen yapracığı suda çürüsün
Evvel benim idin güzel şimdi kiminsin

Ah beni vurdu bir delikanlı elleri var olsun hey hey
Yaraladı bir delikanlı ömrü de çok olsun hey hey hey

Ben Mi Dedim Sana Güzel Olasın

Ben mi dedim sana güzel olasın
Olasın da aklımı başımdan alasın
Benden bulmayasın Hakk'tan bulasın
Bir güzelden yadigardır bu sevda

Aşk dediğim bir ateşten gömlektir
Başımızda dönen çark-ı felektir
Ele çirkin bana huri melektir
Bir güzelden yadigardır bu sevda

Bugün Benim Efkarım Var

Bugün benim efkarım var aman
Efkarım var gamım var
Neyleyim dünya malını aman
Aslan gibi yarim var

Yarim geymiş hep yeşiller aman
Ben de giysem kareler
Eski yarim duyar ise aman
Bu meclisi pareler

Dimi dedim sana güzel aman
Çıkma gece yarısı
Mahlemizde hovardalar çoktur aman
Tutar seni birisi
Fındık Serdim Harmana

Fındık serdim harmana
Ne darıldın kız bana
Kınalı kuzuları (Nadire'm aman)
Yazdıralım fermana

Gökte yıldız ellidir
Ellisi de bellidir
Gizli sevda çekenler (Nadire'm aman)
Gözlerinden bellidir

Gökte yıldız sayılmaz
Çiğ yumurta soyulmaz
Yari güzel olanın (Nadire'm aman)
Cilvesine doyulmaz

Hep Güzeller Allar Geymiş

Ah hep güzeller allar geymiş
Ben de geysem kareler
Ah yüreğimde vardır benim
Vardır türlü türlü yareler
Lokman gelse o da bulamaz
Bu derdime çareler

A dilber aşkın pek fena imiş
Beni mecnun eyledi

Ah dilber açmış gül göğsünü
Bülbüller konar geçer
Bu eyyamlar böyle kalmaz
Bir gün olur tez geçer

A dilber aşkın pek fena imiş
Beni mecnun eyledi


İlk Yaz Olur Açar Bade Çiçeği

İlk yaz olur açar bade çiçeği
Kış olunca püsküllenir saçağı
Nasıl kıydın ak gerdana bıçağı

Seni seni pek canım sevdalı seni
Ben kıyamam pek canım sevdi seni

İlk yaz olur atlar gider çayıra
Kadir Mevlam işimizi döndürür hayıra
Meğer ölüm seni benden ayıra

Seni seni pek canım sevdalı seni
Ben kıyamam pek canım sevdi seni

Kalk Be Muradiye

Kalk be Muradiye
Gidelim bize
On beş sene mapsaneyi
Almışım göze

Aman Şevki aga
Git sor anama
Anam izin verir ise
Alayım seni

Aman Şevki ağa
Kıyma canıma
Gençliğime doymadan
Girdin kanıma

İştip sokakları
Dardır geçilmez
Muradiye'm beyaz yüzü
Kardan seçilmez

Kalk Gidelim Şazo

Kalk gidelim Şazo
Orman bağlarına
Toplayalım mori Şazo
Razeke üzümü

Götürelim mori Şazo
O hayin anana
Yandi Kumanova
Tutuştu Preşova
Üsküp'ün içinde
İdriz Bey hovarda

Bina bina mori Şazo
Yüksek çardaklara
Korkarım bire Oga
Nalınlar koyacok
Belim kırılacok

Yandi Kumanova
Tutuştu Preşova
Üsküp'ün içinde
İdriz Bey hovarda


Karşı Karşı Kurduralım Hanları

Karşı karşı kurduralım hanları
Hanları gel gel aman
Def edelim gasaveti galmarı canım
Sen giderken biz sürelim demleri
Demleri aman gel aman
Okunur fermanım kara gözlüm
Kan ağlar canım

Ağalar dost beyler aman gel aman
Yine bir efkarım vardır tutuşur canım

Üsküp kışlasında kuşlar ötüşür
Ötüşür aman gel aman
Öyme bülbül efkarım var tutuşur canım
İki hasret birbirine kavuşur
Kavuşur aman gel aman
Okunur fermanım kara gözlüm
Kan ağlar canım

Ağalar dost beyler aman gel aman
Yine bir efkarım vardır tutuşur canım
Köpriden Gelin Geçti

Köpriden gelin geçti
Aman köpri salladı beni
Selvi boylu nazlı da dilber
Allah güzel yarattı seni

Ağlama cici beyim ağlamasana
Oyalı da mendil yok mu bre yarim sallasana

Köprinin üstü tahta
Aman ettin kulunu hasta
Gel benim sevdiceğim
Gönlüm senin için havasta

Ağlama cici beyim ağlamasana
Oyalı da mendil yok mu bre yarim sallasana


Köşküm Var Deryaya Karşı

Köşküm var deryaya karşı
Durmaz akar gözüm yaşı
Sevdadır her işin başı

Var gönlüm var git seyreyle
Aman aman gel bana söyle

Elmayı nazik soyarlar
Çini tabağa koyarlar
Güzeli candan severler

Var gönlüm var git seyreyle
Aman aman gel bana söyle

Bir ağanın ikiz kızı
İkisi de besli kuzu
En küçüğü sevdi bizi

Var gönlüm var git seyreyle
Aman aman gel bana söyle

***

TRT Arşivindeki hali

Köşküm var deryaya karşı
Durmaz akar gözüm yaşı
Ah sevdadır her işin başı

Var gönül var git seyreyle (aman)
Gel bana söyle

Elmayı tabağa koyarlar
Çini tabağa koyarlar
Ah el ariftir duyarlar

Var gönül var git seyreyle (aman)
Gel bana söyle


Kumanova Yolleri

Kumanova yolleri Halil
Yokuş mu sandın
Hayriye'yi sen urdun Halil
Bir kuş mu sandın

Açsana gözlerini Hayriye'm
Şahsinen ağlar
Ağlar ise ko ağlasın
Ciyerlerim yanar

Ladevsa'nın yolleri Halil
Uzun daracık
Hayriye'yi sen urdun Halil
Diğil idin ufacık

Ladevsa'nın içinde Halil
Bir yeni cami
Hayriye'yi sen urdun Halil
Diğil idin acami


Kuzum seni bin kadayla sevmişim
Sevmişim de sana gönül vermişim
Bunun sonu ayrılmaktır bilmişim

Ağlama güzelim gülmeyesin
Aman aman bir zaman
A güzel çok zaman

Hanım senin kahküllerin yerişan
Kahkülünden gönder bana bir nişan
İflah bulmaz hovardayla konuşan

Ağlama güzelim gülmeyesin
Aman aman bir zaman
A güzel çok zaman


Mendilimin Ucu Pembe 1

Mendilimin ucu pembe
Vallahi var gönlüm sende

Firak firak firaklandım
Yari gördüm meraklandım

Mendilimin ucu sarı
Ağladım ben zari zari

Firak firak firaklandım
Yari gördüm meraklandım

Mendilimin ucu kare
Sen açtın sineme yare

Firak firak firaklandım
Yari gördüm meraklandım


Nalbandım

Ah aman aman nalbandım nalbandım
Saramadım aldandım nalbandım
Saramadım aldandım

Ah aman aman ne imiş ne imiş
Sarhoşlari severmiş ne imiş
Sarhoşlari severmiş

Ah aman aman içi kuti pomata
Aziz Aga hovarda pomata
Aziz Aga hovarda

Ah aman aman içi kuti leblebi
Aziz Aga evlendi leblebi
Aziz Aga evlendi

Ah aman aman içi kuti maskara
Aziz Aga maskara maskara
Aziz Aga maskara

Ah aman aman kapıların rezesi
Sarhoşların mezesi rezesi
Sarhoşların mezesi

Ah aman aman kapıların halkasi
Sarhoşların dalgasi halkasi
Sarhoşların dalgasi


Pirlepe'nin Konakları

Pirlepe'nin konakları (canım)
Oymalıdır küşelidir
Manastır'ın odaları (canım)
Dayalıdır döşelidir

Priştine'nin güzelleri (canım)
Güler yüzlü neşelidir
Preşova'nın çeşmesinde (canım)
Su doldurur güzel kızlar

Düğünümüz haftayadır (canım)
Çalacaktır telli sazlar
Vuracaktır darbukalar

Payduşkayi hem şuteyi (canım)
Payduşkayi hem pembeyi
Oynayacak güzel kızlar

Görümceler el vuracak (canım)
Yeni gelin tapınacak
(Yeni gelin oynayacak)

Kaynanası karılacak
Orda kıyamet kopacak
Büyük elti darılacak


Potinimin Tabanı

Potinimin tabanı
Yabanidir yabani
Ya vururum babanı
Ya alırım ablanı

Potin bağım çözüldü
Bağla sevdiğim bağla
Ben askere giderim
Ağla sevdiğim ağla

Açtırdım şemsiyemi
Vursun serinlik sana
Küçüksün be yavrum
Uymaz gelinlik sana

Köprü altında testi
Kemer belini kesti
Karşıdaki yanpesli
Şimdi buradan geçti


Sen Çeşmeye Vardın Mı

Sen çeşmeye vardın mı
Elini gözünü yudun mu
Çeşme taşının üstünde Kamber
Beleziğimi buldun mu

Ben çeşmeye varmadım
Elimi gözümü yumadım
Çeşme taşının üstüne Arzu
Beleziğini bulmadım

Ay doğar donuk donuk
Sular akar bulanık
Söyleme bu sözleri Kamber
Zati yüreğim yanık

Hal ile Arzu'm hal ile
Dost muhabbet yol ile
Çek atın yularını Arzu
Bağrım doldu kan ile

Halını Kamber halını
Dost muhabbet yolunu
Al başımdaki şalımı Kamber
Sil bağrının kanını



Şu Vardar'ın Suyuna Bak

Şu Vardar'ın suyuna bak
Hayırsızın huyuna bak

Ben Vardar'ı geçemedim
Güzelimi seçemedim

Vardar gelir çırpınarak
Güzel geçer salınarak

Yar ben sana bakamadım
Yüzüğünü takamadım

Vardar gelir aka aka
Saçların mis gibi koka

Kokusuna doyamadım
Doya doya saramadım


Üsküp'e Varmadan Gelir Kumanova

Üsküp'e varmadan gelir Kumanova
Gel seninle güzel yarim kuralım bir yuva

Üsküp'ün içinde yatar bir gazi baba
Seni bana yar edenler girsinler sevaba

Üsküp kal'asından görünür o Nerez
Nişanımız yakındadır sabredelim biraz

Üsküp'ün ortasi Vardar'ın kenari
Yüce Mevla'm sen nasibet bana güzel yari
(Yüce Mevla'm sen kavuştur seven iki yari)

Yar Sabah Olsun

Yar sabah olsun ben bu yerden gideyim
Ömrüm aman gel aman
Garip bülbül gibi feryat efendim edeyim

Yar sen gidersen ya ben kime kalayım
Ömrüm aman gel aman
Uyan ey gözleri mestan efendim sen uyan



Yıldız Dağı İşte De Geldim Yanına 1

Yıldız Dağı işte de geldim yanına
Bir teselli versene garip canıma
Salıver gideyim de nazlı yarıme

Ülker Yıldız niçin kalkmaz dumanın
Dertli yıldız niçin gitmez ateşin merakın

Namlı da namlı yükseklerde karın var
Alçağında mor sümbüllü bağın var
Şimdi duydum benden başka yarin var

Ülker Yıldız niçin kalkmaz dumanın
Dertli yıldız niçin gitmez ateşin merakın

- AMON -
04-01-08, 17:41
http://img169.imageshack.us/img169/8715/image001nx0.jpg

CANTEKİN, MUSTAFA, (1878 Çorum - 21 Ekim 1955 Ankara), Birinci TBMM Kozan milletvekili. İlk ve ortaöğrenimini Çorum ve Şam’da tamamladı. İstanbul’da Askerî Tıbbiye Mektebi öğrencisiyken, II.Abdülhamid yönetimine karşı eylemleri nedeniyle tutuklanıp üç yıl kürek cezasıyla mahkûmiyetine ve okuldan çıkarılmasına karar verildi (1900). Cezasını İstanbul’da tamamladıktan sonra, Şam’a sürgüne gönderildi (1903). Orada geçimini sağlamak için kitap dahil her şeyin satıldığı küçük bir dükkân açtı. O sırada Şam’da görev yapan Mustafa Kemal ve arkadaşlarıyla tanıştı. Mustafa Kemal, Yüzbaşı Müfit (Özdeş) ve Dr.Mahmut Bey’le gizli Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni kurdu (1906). II.Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’da tıp öğrenimini tamamladı (1909). Tabip yüzbaşı rütbesiyle Bağdat’taki Irak ordusu emrine atandı. I.Dünya Savaşı yıllarında Afyon Askerî Hastanesi Başhekimi olarak görev yaptı. Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasından sonra İstanbul’a döndü. Millî Mücadele’ye katılmak için 27 Mart 1920’de Ankara’ya geldi. Birinci TBMM’ye Kozan milletvekili olarak katıldı. 14 Mayıs 1950’ye kadar Çorum milletvekili olarak parlamentoda bulundu.


Kaynak: http://www.boyutpedia.com/default~ID~1288~aID~27924~link~cantekin,_mustafa.h tml

__________________


Saygılarımla.



Not: Bu bilgiyi, bir önceki Elveda Rumeli başlığının 47. sayfasına eklemiştim,
dökümanlar başlığında da bulunması için tekrar ekliyorum.

__________________

siyah-beyaz
05-01-08, 21:36
RUMELİ'DEN ANADOLU'YA TÜRK GÖÇLERİ VE YEDİKULE


1912-13 yılları arasında yapılan Balkan Savaşları'nın sonuçlarından biri olarak Rumeli'den Anadolu'ya Türk göçleri söz konusu olmuştur.Göçleri doğuran çeşitli zulümler , dini baskılar, ekonomik baskılar vs.. baskılar sonucu Türkiye'ye çeşitli göçler olmuş, bundan göç edenlerle birlikte Anadolu, İstanbul ve konumuz itibariyle YEDİKULE etkilenmişti.

Göçler üç şekilde yapılıyordu;
1-Karayolu ile yapılan
2-Deniz yolu ile yapılan göçler
3-Demir yolu ile yapılan göçler

Bu üç göç sisteminden YEDİKULE, Demiryolu ile yapılan göçlerden etkilenmiştir.Üzerinden demiryolu geçmesi ve bu hattın da ortalarında bulunması dolayısı ile...
Müttefik devletlerin ilerleyişi karşısında Rumeli'deki halkın bir kısmı da yığınlar halinde istasyonlara hücum etmişlerdir.Zamanın en önemli kitle taşıma araçlarından olan trenden asker sevkiyatı ve demiryolu yetersizliği yüzünden, gerektiği ölçüde faydalanılamamıştır.
Tren taşımacılığı sırasında göçmenlerden yolcu ücreti alınmadı.
Göçmenlerin bu yolculukları sefalet,salgın hastalıklar, perişan bir vaziyette ve içler acısı bir halde sürüyordu.Göçmenlerin bu durumda İstanbul'a ve YEDİKULE'ye gelmeleri, önceki dönemde Rus harbinden gözü korkmuş olan halkın telaşa düşmesine sebep oluyordu.Bundan dolayı göçmenlerin Sirkeci yerine YEDİKULE'de trenden indirilip, civardaki camiilere yerleştirilmesi kararlaştırılmıştı.Ne yazık ki, Osmanlı Devleti'nin de içinde bulunduğu mali sıkıntılar yüzünden bunlara gereği gibi yardım yapılamamıştır.Bu göçler sırasında 200000 kişinin göç ettiği, bazı araştırmacılara göre ise 440000, 500000 hatta 1 milyon arası olarak değişmektedir.
Kısa zamanda bu kadar büyük bir göçmen kitlesinin memlekete gelmesi yerli halk açısından da birtakım problemler doğurmuştur.Öte yandan göçmenlerin yabancılığı, saflığı ve çaresizliğinden faydalananlar da olmuştur.Bazı fırsatçı ve vurguncular(yerli halktan) ortaya çıkmıştır.Örneğin; göçmenler Yedikule surlarına yaklaşır yaklaşmaz bazı kasap ve debbağların göçmenlere "İstanbul'da ot ve arpa bulamazsınız hayvanlarınızı satınız, zira açlıktan ölecekler" diyerek göçmenlerin yegane sermayelerini çok ucuza satın aldıkları tespit edilmiştir.Bu durum o zamanın birçok gazetesinde haber konusu olmuştur.*Belediye de ot, saman tedarikiyle bu olayları engellemek istemiştir.
.................................................. ..........................................
.................................................. .................................................. ..
Bütün bu olayların sonucunda YEDİKULE surlarının dibine ve bazı boş arsalara ahşap pavyonlar ve barakalar inşa edilmesine kara verilmiştir.Buralara Hilal-i Ahmer Cemiyeti'nce seyyar hastaneler kurulmuştur.Ayrıca buralara yetmeyenler çeşitli camiilere sevk olunmuştur. Bütün bu yerlerdeki göçmenlerin sicili Hilal-i Ahmer tarafından tutulmuştur.


Göçmenlerin sorunlarıyla ilgilenmek üzere Yedikule civarında Narlıkapı'da komisyonlar kurulmuştu. Yetmediğinde camiilere nakledilen bu komisyonların bir bölümü de Yedikule'de bulunan Kökçübaşı ve Ağaçkakan Camii'ne yerleştirilmişlerdir.

mysterys
11-01-08, 15:11
matbaa makinası 2
http://www.buzlu.org/images/matbaa74.JPG

TRT DEPOLARINDAN ÇIKARILDI TRT İstanbul Radyosu’nun 1950’de kurulduğu dönemde kullanılan stüdyo ekipmanlarının da galeride sergileneceğini ifade eden Prof. Dr.Gezgin, galeride yer alacak bazı malzemelerin TRT depolarından çıkarıldığını söyledi. TRT’ye ait depolardan galeri için sergilenecek malzemeler çıkardıklarını kaydeden Prof. Dr. Gezgin, “Geçmişte kullanılan tonlarca ağırlığında matbaa makinaları da galerimizde yer almaktadır…
Bir Baskı Makinesinin Hikayesi
Herkes Osmanlıya matbaanın İbrahim Müteferrika ile geldiğini, epey de geç kaldığını (200 yıl kadar) iddia eder. Bu doğru değildir. İlk baskı aracı IV.Murat'ın verdiği bir kararla, özel bir ticari elçi yollamak suretiyle ısmarlandı. 1639 yılında IV.Murat'ın emriyle Amsterdam'a varan Bünyamin Efendi tamtamına 1000 altın sayarak, çağın en iyi matbaa makinesini satın aldı, bir gemiye yükledi ve birlikte yola çıktı. Willem Janson Blaev üretimi olan bu baskı makinesi beklentilerinizin aksine demir değil ahşaptı. Daha çok bir işkence aletine benziyordu. Bundan dolayı ne gemiye yüklenirken, ne indirilirken, ne de ambarda hiç dikkat çekmemişti. IV.Murat'ın takipçisi Sultan İbrahim o günlerde artan iç huzursuzluklar için bir neden bulmaya çalışıyor ve bunları nasıl önleyeceğine dair varsayımlarda bulunuyordu. Matbaa makinesi hakkında kendisinden buyruk istendiğinde eritilmesini! emir buyurdu. Kimse kalkıp makinenin ahşap olduğunu' tabii ki söylemedi.

mysterys
16-01-08, 16:11
Resneli Ahmet Niyazi

II. Meşrutiyet'in yolunu açan Resneli Niyazi, kurucularından olduğu İttihat Terakki'nin iktidara gelmesinden sonra ne ikbal peşinde koştu ne makam istedi ne de rütbe. O, İttihat Terakki kadrolarının sonuna kadar temiz kalan belki de tek isminden biriydi.http://arsiv.sabah.com.tr/2005/05/29/cpsabah/im/363CDC4DFF6FF8409AB6CD8Bb.jpg

Bugün konuğumuz Resneli Niyazi Bey... "Neredeyse 100 yıl öncesinin kahramanı da nereden çıktı" diye soracaklara bir cevabım var ama doğrusu ne kadar ikna edeceğimden emin değilim. Öyle ya; bayram değil (Resneli Niyazi'nin İkinci Meşrutiyet bombasının pimini çeken Balkanlar'a çıkışına daha üç ay var), seyran değil (Akademik çevreler dışında onun adını anan yok),

Ordinaryüs Profesör İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın çabalarıyla 'Hatırat-ı Niyazi' adıyla anılarım yayınlandı ama kimsenin anladığını sanmıyorum. Nasıl ben 'Oha falan oldum yani' türü deyimlerinizden ve de Türk-amer-ingliş dilinizden hiçbir şey anlamıyorsam, sizin de anılarımın bilmediğiniz bir yabancı dille kaleme alındığı izlenimine kapıldığınızdan eminim. Haksız da sayılmazsınız; örneğin şu cümleyi gününüzde kim sökebilir ki: "Bugün saat dört buçuk raddelerinde Serez ulema ve eşraf ve muteberan ve ahalisi ve milel-i muhtelife rüesay-ı ruhaniyesi ve memur ve sunufı selasi askeriyenin umum zabitan ve efradı sancak küşadıyle müsellehan daire-i hükümete gelerek çakerlerini ba'd-et-tahlif sureti zirde naklen arzolunan telgrafnamenin atebe-i ulyay-ı hazreti hilafet-penahiye keşidesiyle matluplarının is'afına müsaade buyurulmasını istirham eylemekte olduklarını ve hükümet dairesiyle ebniye-i emiriyede içtima eden bilumum asker ve ahalinin cevab- ı muvafakat almayınca dağılmayacaklarını suret-i kat'iyyede ifade eyledikleri maruzdur." İmza: Fırka Kumandanı Hasan ve Serez Mutasarrıfı Reşid. Günümüz kuşağı için yüzde 99'u artık yabancı sözcüklerle kaleme alınmış bu uzun cümle, aslında Yıldız Sarayı'na, yani Padişah 2'nci Abdülhamit'e çekilen telgrafın metni. Deniyor ki; "Serez'in din adamından memuruna, azınlığından çoğunluğuna, askerinden siviline kadar ne kadar halkı varsa, hepsinin temsilcileri kapımıza dayanıp bu telgrafın padişahımıza çekilmesi için bize baskı yaptılar ve olumlu yanıt alıncaya kadar dağılmayacaklarını kesin ve kararlı bir dille bildirdiler." Haklıydı Resneli Niyazi Bey... Onu günümüz gençliğine de tanıtmalıydım. Çünkü bugün özgürlük, demokrasi, Batı ile bütünleşme adına ne yapıldıysa şu son yüz yılda, hepsinin başlangıç noktası ve de meşruiyet kaynağı onun zembereğini kurduğu devrimler dizinin armağanıdır.




3 Temmuz 1908 tarihinde, akşama doğru Yıldız Sarayı'na, Padişah'ın başmabeyincisine bir telgraf, daha doğrusu yukarıda bir örneğini verdiğimiz telgraflar zincirinin ilk halkası uzatıldı. Şöyle bir göz gezdirdikten sonra hemen Arnavutluk'tan Arabistan'a kadar uzanan Osmanlı İmparatorluğu'nda 33 yıldır kendisinden habersiz bir kuşun bile uçamadığı 2'nci Abdülhamit'e arz etmek üzere sandalyesinden can havliyle fırladı. Abdülhamit, Ahmet Niyazi Bey adındaki bir kolağasının 160 kişilik birliğiyle Makedonya'da, Ohri yakınlarında dağa çıktığını bildiren telgrafı okuduktan sonra, başmabeyincisine "Canım telaşlanma" dedi, "Belki de eşkıya takibine çıkmıştır."

DEVLETE BAŞKALDIRDI
Gerçekten de o günlerde Balkanlar büyük çoğunluğu rum ya da Bulgar eşkıya çeteleriyle kaynıyordu. Örneğin Kolağası (Osmanlı ordusunda yüzbaşı ile binbaşı arasındaki rütbe) Ahmet Niyazi Bey'in askerleriyle birlikte kendini dağlara vurduğu bölgede o sırada Kaptan Yorgi, Toksa Fedayileri, Çirçis Çetesi gibi hepsi de birbirinden azılı ve acımasız silahlı gruplar cirit atıyordu. Abdülhamit'in iyimserliği kısa sürdü. Ahmet Niyazi Bey'in niyeti çok farklıydı: Padişah'ı "Meşrutiyet"i ilan etmeye zorlamak. O amaca baş koymuştu ve de devlete başkaldırmıştı. Niyazi Bey, sözünü ettiğimiz telgrafın çekilmesinden birkaç saat önce, yanında 160 kişilik birliği, kışla cephaneliğinden aldığı adam başına iki tüfek ve hayli bol cephane ile dağa çıkmıştı. Bir de zorunlu ihtiyaçlarının karşılanması için kışla sandığından 550 lira almıştı ama bunun hırsızlık olmadığını, ödeyeceğini belirtmek için imzalı bir makbuz bırakmıştı. Niyazi Bey ve küçük grubunun isyanını bastırmak için önce yöredeki askeri güçler üstüne gönderildi. Hepsini püskürttü. Onun bu başarıları destekçi sayısını artırdı. Kısa süre sonra emrindeki insan sayısı bini geçti. Saray'a gönderdiği telgraflar da ültimatoma dönüşmeye başladı. Bir de dağda yaşayan bir yaban geyiği katıldı gruba. Niyazi Bey, "Onu bana Allah gönderdi" dedi, evcilleştirdi. Geyik artık hiç yanından ayrılmıyordu. Abdülhamit danışmanlarına "Kim bu Ahmet Niyazi Bey" diye sormaya başladı. Şeceresini, yani dosyasını önüne koydular. 1873'te Resne'de (Bugün Makedonya sınırları içinde kalan, Manastır'a yakın bir ilçe) doğmuştu. O nedenle Resneli Niyazi diye biliniyordu. Manastır Askeri Rüştiyesi'ni, sonra da İstanbul'daki Harp Okulu'nu bitirmiş ve 3'üncü Ordu'da görevlendirilmişti. Osmanlı- Yunan harbine katılmıştı. Daha sonra Balkanlar'da patlak veren milliyetçi ayakların bastırılmasında epey yararlılık gösterince hızla terfi etmişti. Bektaşi tarikatındandı. Ayrıca o yıllarda gizliden gizliye yeni örgütlenmeye başlayan İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Manastır şubesine kaydolmuştu. Ve nihayet aynı zamanda Mason'du. Abdülhamit bölgeden kendini "Vatan Fedaisi" ve "Ohri Milli Taburu Kumandanı" ilan eden Niyazi Bey'in üstüne gönderdiği kuvvetlerin çatışmak yerine onun emrine girdiklerini görünce, Anadolu'dan birlik sevkedilmesini istedi. İzmir'den "Redif fırkaları" sevkedildi. Ancak onlar da harekete katıldılar. Bir çalıya sıçrayan kıvılcım orman yangınına dönüşüyordu. Ve Padişah 2'nci Abdülhamit'in uykuları kaçmaya başlamıştı. Yıldız Sarayı'ndaki depremin mesajlarını alan ve meydanın Manastır'daki gruba, yani Ahmet Niyazi Bey'e kalmasından korkan İttihat ve Terakki'nin Selanik şubesi can havliyle Kolağası Enver Bey ile daha küçük rütbeli birkaç subayı emirlerindeki askerlerle birlikte dağa gönderdiler. Çünkü Manastır'dakiler İngiliz yanlısıydı, Selanik'tekiler ise Alman. Padişah huzursuzluğu bastırmak için başyaveri Şemsi Paşa'yı bölgeye yolladı. Paşa 7 Temmuz'da Saray'a günlük telgrafını çektikten sonra Manastır Postanesi'nden çıkarken Mülazım Atıf (Cumhuriyet döneminde "Kamçıl" soyadını alacaktı) tarafından vuruldu. Dağdakilerin isyanı artık halk hareketine dönüşmüştü. Abdülhamit son bir denemede bulundu, Şemsi Paşa'nın yerine Müşir (Mareşal) Tatar Osman Paşa'yı görevlendirdi. Ancak o da artık sayıları iyice artmış olan dağdaki gruplardan biri, Kolağası Eyüp Sabri Bey ve adamları tarafından kaçırıldı. Yıldız'da panik başladı. Niyazi Bey'i yanına çekmek için 22 Temmuz'da Alman yanlısı Avlonyalı Ferit Paşa'nın yerine İngilizci bilinen Sait Paşa'yı sadrazamlığa getirdi. Bu, Sait Paşa'nın yedinci sadrazamlığıydı. Ama işe yaramadı. İpler artık hızla "Cemiyet" in o güne kadar yeraltında olan yönetim kadrosunun eline geçmeye geçiyordu. Ertesi gün, 23 Temmuz 1908'de, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Miralay Sadık Bey başkanlığındaki Manastır şubesi top atışlarıyla Meşrutiyet'i ilan etti. Öncülüğü veya liderliği kaptırma korkuları depreşen örgütün Selanik şubesi de Enver Bey aracılığıyla Meşrutiyet topları attırdı. Abdülhamit'in teslim olmaktan başka çaresi kalmamıştı. 23 Temmuz'u 24 Temmuz'a bağlayan gece tüm Osmanlı topraklarında Meşrutiyet'i ilan etti. Yani yetkilerinin çok önemli bir bölümünü parlamento ve hükümete devretmeyi kabullendi. Osmanlı illerinde artık "Yaşasın Meşrutiyet, Hürriyet, Uhuvvet ve Müsavat" sloganları yankılanıyordu. Daha önce buluşup güçbirliğine karar vermiş olan Enver ve Niyazi beyler birlikte olmasa da aynı günlerde dağlardan inip İstanbul'a geldiler. O sıralar Osmanlı'nın hayatına yeni girmiş olan "fotografi"nin erbabı kokuyu aldı. On binlerce kartpostal basılıp piyasaya sürüldü: Ortada Padişah 2'nci Abdülhamit'in fotoğrafı vardı, solunda Niyazi Bey, sağında ise Enver Bey. Ah unutuyorduk, biri daha vardı: Niyazi Bey'in evcilleştirdiği ve yanında İstanbul'a getirdiği geyiği. "Rehber-i Hürriyet" adı verilmişti ona. Niyazi Bey'e de "Kahraman-ı Hürriyet." Ve de o geyikli kartpostallar Osmanlı İmparatorluğu'nda satış rekorları kıracaktı. Niyazi Bey'in adı da bir savaş gemisinde yaşatılacaktı. Ayrıca da yığınla türküde, şarkıda, marşta... İttihat Terakki'nin tüm köşebaşlarını tuttuğu ve herkese payeler dağıttığı o geçiş döneminde Niyazi Bey sessiz-sedasız Manastır'a döndü. Ama bir yıl bile geçmeden bir kez daha İstanbul'a gelecekti. 1909 Nisan'ında kurmay başkanlığını Mustafa Kemal'in yaptığı Harekat Ordusu'yla 31 Mart ayaklanmasını bastırmak için. Tabii yine geyiğiyle. Ve 27 Nisan 1909'da, Abdülhamit'in tahttan indirilip Sultan 5'inci Reşat'ın padişah yapıldığı o müdahaleden sonra yine onbinlerce kartpostal kapış kapış satılacaktı: Ortada Padişah 5'inci Reşat, solunda Niyazi Bey, sağında Enver Bey, bir köşede de "Rehber-i Hürriyet." O kadar ünlenecekti ki o geyik, sultan sülalesi sevmek için kuyruğa girecek, bağış kampanyalarında şeref konuğu yapılacak, İstanbul sokaklarındaki gezintileri "Şehrimizi şereflendirdi" diye manşetlere çekilecekti. Enver Paşa'nın hızla kolağalığından generalliğe sonra da mareşallığa terfi ettiği o başdöndürücü dönemde Niyazi Bey, ikbal kavgalarından biraz da içi bulanmış ve kararmış olarak yine Makedonya'ya döndü sessiz sedasız. Sonra Balkan Savaşı'nda orduya el verdi. Kahramanlıkları bir kez daha İstanbul'da yankılandı. Daha sonra 1913'te, Birinci Dünya Savaşı'nın ayak seslerinin duyulmaya başladığı günlerde İstanbul'daki havayı koklamak istedi.

KORUMASI ÖLDÜRDÜ
Denildiğine göre tüm köşe başlarını tutmuş ve Osmanlı'nın kaderini Almanya'ya bağlamış İttihat Terakki'nin Selanik cuntası bu ziyaret fikrinden hiç de hoşnut olmadı. Niyazi Bey, 17 Nisan 1913'te Arnavutluk'un Avlonya limanında İstanbul'a gideceği gemiyi beklerken limanda öldürüldü. Hem de koruması tarafından. O sırada 40 yaşındaydı. Son nefesini verirken tek sözcük çıktı ağzından: "Neden?'' Sorunun yanıtı İstanbul'daki iktidar kavgasında gizliydi. İttihat ve Terakki'nin en -belki de tektemiz üyesi, madem satın alınamıyor, ölmeliydi.memleketi Resne'de bugün "Dragi Tosiya'' adıyla kültür merkezi olarak kullanılan sarayı. Paris'ten bir arkadaşının gönderdiği kartpostaldaki saraydan esinlenerek yaptırmıştı onu. Tabii onun geyiğinden ilham alan Sunay Akın'ın öykülerini ve Metin Üstündağ'ın şiirini (İçimdeki ince saz / çalı fasulyesi / kanguru kesesi / ateş böceği / Resneli Niyazi'nin / asi geyiği) saymazsak. Ah, son bir not: 27 Mayıs 1960 ihtilalcilerine de Resneli Niyazi ilham kaynağı oldu. İki gün önce 45'inci yıldönümü anılan, daha doğrusu anımsanmamaya çalışılan Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk askeri müdahalesinin 38 üyeli komitesine...

http://arsiv.sabah.com.tr/2005/05/29/cpsabah/im/2294F8A06F605A4FBA54F031b.jpg
-alıntı-
bende ders çalışırken farkettim Resneli Niyazi'yi kendisi II. meşrutiyetin kıvılcımıdır...ama nedense adından fazla bahsedilmiyor...

forever ertan
17-01-08, 15:36
MANASTIR ASKERÎ İDADİSİ
1896 yılı Mart ayının ortalarına kadar Selanik’te tatilini geçiren Mustafa Kemal, tatil bitiminde Selanik’ten trenle Manastır’a yolcu edilir. Mustafa Kemal’in Manastır’a gelişi ile ilgili bilgiler bundan ibaret olmakla birlikte, İdadiye başladığı günün 13 Mart tarihi olması kuvvetle muhtemeldir. Çünkü, Rumi 1 Mart; Miladi 13 Mart tarihi, “Malî Yıl”ın başladığı tarihtir ve Harbiye’de de olduğu gibi, Askerî okullar bu dönemde eğitimlerine bu tarihte başlamaktadır. Aralık ayı sonlarında da eğitim bitmektedir. İdadide yatılı ve daha üstün dereceli bir okulun hayat ve öğretim şartlarına kısa sürede intibak eden genç M. Kemal için, artık ömrünün sonuna kadar sürecek olan “aile yuvası dışındaki hayat” başlıyordu. Bundan sonra ev yaşantısı sadece izin ve tatillerde kısa süreli olabilecektir. Askerlik mesleğinin meşakkatli ve zorlu özelliklerinden de kaynaklanan bu durum, biraz da onun “bağımsız yaşama” karakterine uygun düşecektir.


Manastır Askerî İdadisi’nde “Apolet Numarası” 7348 olan Mustafa Kemal’in ilk seneye ait öğrencilik hayatı hakkında resmi bir belgeye sahip değiliz. Fakat, onun ikinci sınıfta olduğu 1897-1898 eğitim-öğretim yılı ile üçüncü sınıfta bulunduğu 1898-1899 eğitim-öğretim yılı Numara Defterleri elimizdedir. Bu defterlere göre Mustafa Kemal’in İdadi ikinci sınıf ve üçüncü sınıf dersleri ve başarı durumu şöyledir:



Mustafa Kemal ikinci sınıfta, 52 arkadaşı arasından, toplam 283 not alarak ve üçüncü olarak üçüncü sınıfa geçmiştir. Esasında, başarı sıralamasında ikinci olarak görülen Recep Fahri, Kayalar ile toplam notları aynıdır. Bu yılın Numara Defteri’ne göre, “beher dersin tam numarası” toplam 285, “beher dersin üss-ü mizanları” toplamı 138’dir. Mustafa Kemal’in ikinci sınıfta okuduğu dersler ve aldığı notlar şu şekildedir: Müsellesat (45), Hendese (45), Tarih-i Umumî (45), Kitâbet (44), Fransızca (44), Resim (20), Tarama (20), Jimnastik (20). Mustafa Kemal, bu sınıfın sonunda toplam 283 not alarak üçüncü olmuştur



Bu sınıfta okutulan toplam 8 ders vardır ve 5 adet dersin tam numarası 45 diğer üç dersin tam numarası 20’dir. Bu duruma göre Mustafa Kemal, 6 dersten tam numara almıştır. Aynı sınıfın başarı sıralamasında Ahmet Tevfik, Selanik 284 toplam notla birinci; Recep Fahri, Kayalar 283 toplam not ile ikincidir.


Mustafa Kemal’in üçüncü sınıfta okuduğu dersler ve aldığı notlar şu şekildedir: Makine (45), Kozmoğrafya (45), Tarih-i Umumî (45), Tarih-i Osmanî (45), Kitâbet (45), Mantık (45), Akaid (45), Fransızca (45), Resim (20), Tarama (20), Cimnastik (20)



Mustafa Kemal, 54 mevcudu olan üçüncü sınıfta toplam 420 tam not alarak, Manastır İdadisi’ni, not toplamı kendisi ile aynı olan Ahmet Tevfik, in ardından ikinci olarak bitirmiştir.


Mustafa Kemal, sonradan anılarında Manastır İdadisi’ndeki ders durumu ile ilgili olarak şunları anlatmıştır: “İdadide iken muannidane (inatla) bir surette çalışıyordum. Sınıfta birinci, ikinci olmak için hepimizde şiddetli bir gayret vardı. Nihayet İdadiyi bitirdim”

alıntı : atatürkçü düşünce derneği

fırtınAyse
23-01-08, 17:48
Tarihte ilk yazı çoğaltmaları, silindir biçiminde kalıplar veya damgalar aracılığı ile balmumu ve kil üzerine yapıldı. Ayrıca ağaç ve madeni aletlerle oyulmuş tuğlalardan da faydalanılmıştır. Ninova'da 1842 de başlayan kazılarda Kral SARGON' UN, oyulduktan sonra pişirilmiş tuğlalardan kurulu kitaplığı bulunmuştur. Çoğu kimsenin bildiği gibi şimdiki matbaacılığın temellerini atan Johannes Gutenberg değildir. Tarih boyunca yazıya dayalı eserlerin, belgelerin çoğaltılması, artık o işi meslek edinen kişilerce teker teker yazılarak yapılıyordu.
Tarihte ilk yazı çoğaltmaları, silindir biçiminde kalıplar veya damgalar aracılığı ile balmumu ve kil üzerine yapıldı. Ayrıca ağaç ve madeni aletlerle oyulmuş tuğlalardan da faydalanılmıştır. Ninova'da 1842 de başlayan kazılarda Kral SARGON' UN, oyulduktan sonra pişirilmiş tuğlalardan kurulu kitaplığı bulunmuştur. Çoğu kimsenin bildiği gibi şimdiki matbaacılığın temellerini atan Johannes Gutenberg değildir. Tarih boyunca yazıya dayalı eserlerin, belgelerin çoğaltılması, artık o işi meslek edinen kişilerce teker teker yazılarak yapılıyordu.
Tabii bu çok uzun zaman alıyor ve çok emek istiyordu.
Bu işlerin daha kolay olabileceğini düşünen ilk Çinliler olmuştur. Matbaa'nın temellerinin oluşmasında Çinliler'in ilk çalışmaları daha sonra batı milletlerine yol göstermiştir. Çinliler 2. yüzyılda mermer kabartma şekil ve yazıların üzerine ıslak kâğıt presliyor ve sonra da bu kâğıtları mürekkepliyorlardı. Dört yüzyıl sonra bunu değiştirdiler. Ağaç blokları oyarak basılacak iş kabartma hâline getiriliyor, daha sonra fırça ile mürekkep sürülüp, preslenerek kağıda baskı yapılıyordu.
Bu yöntemle basımı yapılan en eski yapıtlar 764-770 arasında Japon İmparatoriçesi Şotoku'nun bastırdığı Budacı Büyüler, 868'de Çin'de basılan ve ilk basılmış kitap olarak bilinen 'Elmas Sutra' ve 932'den başlayarak 130 cilt halinde basılan bir Çin klâsik yapıtları koleksiyonudur. 11. yüzyıla gelindiğinde Çinliler tipo baskı sisteminin ilk modelini oluşturdular. Artık metni oluşturan şekil ve harf kalıpları yaparak bu kalıpları birden fazla işte kullanabilmeyi amaçlıyorlardı. Bu harfleri çeşitli kimyasal işlemlerden geçirerek sertleştiriyor, sonra metne göre dizip tekrar reçine ve mum gibi maddelerin yardımıyla birbirine tutturuyorlardı. Oluşan bu basit kalıptan baskı yapıldıktan sonra harf ve şekiller tekrar kullanılmak üzere sıcakta birbirinden ayrıştırılıyordu. Tarihin seyrinde bu yüzyıllardaki yoğun kavimler göçleri ile Çinliler'in buraya kadar geliştirdikleri baskı tekniği, Türklerle ve Moğollarla beraber doğu Avrupa'ya kadar taşındı.
Avrupa'da matbaacılık Marco Polo'nun Çin'de gördüğü ve büyük bir ciddiyetle incelediği ağaç baskı bloklarıyla basım yöntemi (ksilografi) Avrupa'da 14. y.y.'da parşömenden kâğıda geçişle birlikte ortaya çıktı. Avrupa'da baskı ilk önce dinî eserlerin basımıyla başlar. Oymacılığın da gelişmesiyle birkaç sayfalık işler de basılabilmektedir. Tabi burada en büyük sorun harflerin ahşap olması ve fazla tiraj yapamadan dağılmasıdır. Harfler daha sonra dayanıklı metaller üzerinde denendi. Pirinç veya tunçtan oluşan baskı harfleri kil veya kurşun üzerine vurularak matrisi oluşturuluyor, bunun üzerine de kurşun dökülerek klişe levha oluşturuluyordu.
Tipo Doğuyor 15. yüzyılda bir kuyumcu ustası olan Gutenberg, bu zamana kadar gelişen baskı ekipmanlarının eksiklerini bulmuş, o hataları gidererek şimdiki tipo tekniğini geliştirmiştir. Gutenberg sisteminde harfleri tek tek dökerek hazırlıyordu. Karakterin önce kalıbı hazırlanıyor, bu kalıp belli bir düzende çevresini de kaplayacak şekilde kurşun veya pirinç dökülerek matris elde ediliyordu. Matris tipo baskıda içine kurşunun dökülüp harfin kabartma şeklini aldığı ayrı ayrı harf kalıbıdır. Matrisler birden fazla kullanılabiliyorlardı. Yapılan bu Matrisler istenilen işe göre elle dizilir, kalıbı oluşturulur. Daha sonra bu satırlar birleştirilerek işin tümünün kalıbı ortaya çıkar, bu kalıp üzerine de kurşun alaşımı dökülerek klişe levha hazırlanır.
Burada Gutenberg harfleri ilk önce tunçtan dökmüş, fakat bu kağıdı delmiştir. Kurşun kullandığında ise baskı yapıldıkça harflerin çok çabuk ezildiğini görür. Bunun üzerine kurşun alaşımı dediğimiz, içinde Kalay ve Antimuan'ın da bulunduğu karışımı ortaya çıkarır. Hazırlanan bu kalıpların vidalı ve metal basit presler yardımıyla kağıda baskısı yaptırılıyordu. Klişe kalıp yüzeyine mürekkep sürülerek bu ahşap preslerden yeterince sıkıştırılarak baskı kağıda geçiriliyordu.
19. yüzyılın sonlarına kadar bu sistem makineleşerek devam etti. Artık ister tabaka, ister bobin kağıda hızlı baskı yapabilen mekanik baskı makineleri yapıldı.1900'lerin başında ise matbaacılıkta yeni bir devir açıldı. 1904 yılında ofset baskı tekniği Amerikalı Ira W. Rubel tarafından bulundu. İlerleyen yıllardan günümüze kadar ofset teknolojisi çok gelişti ve günümüzde dijital baskı dediğimiz teknolojiye kadar ulaştı. Bu gelişmede bilgisayar teknolojisinin çok etkisi oldu. İlk zamanlar ofset hazırlıkta ve matbaa makinelerinin kumanda kısımlarında kullanılan bilgisayarlar, şu anda sektörün vazgeçilmez parçası olmuştur. Bundan sonra tarihi seyrinden sıyrılarak şu anda matbaacılık teknolojisi, baskı teknolojisinin çeşitliliği ve buna bağlı olarak yan sektörlerle ilgisini inceleyebiliriz.İnsan ihtiyaçlarındaki sınırsızlığa karşı baskı teknolojisi de sadece ofsette kalmamış, insanların tüm yöndeki baskı ihtiyaçlarını karşılamak için çeşitli baskı yöntemleri ortaya çıkmıştır.
Baskı tekniklerini günümüzde 6 ana gruba ayırabiliriz.
1. Tipo (Yüksek) baskı
2. Serigrafi (Elek) baskı
3. Ofset baskı
4. Flekso baskı
5. Tifdruk (Çukur) baskı
6. Dijital Baskı
Osmanlı'da Matbaa Osmanlı Devletinde Müslümanların eserlerini bastıkları ilk resmî matbaanın kuruluş tarihi 1727'dir. Ancak ondan önce Osmanlı Devletinde Ermeniler 1567 ve Rumlar 1627 yılından itibaren kendi matbaalarını kurmuşlardı. Hatta II. Bayezid zamanında 19, Yavuz Selim zamanında da 33 kitap basılmıştı. Bu kitapların üzerinde, "II. Bayezid'in himayelerinde basılmıştır" ibaresi yer almaktadır. Ayrıca III.Murat, Arap harfleriyle basılan Usul'ül- Oklidis(Geometriye Dair) kitabının serbestçe satılması için verdiği bir fermanla izin ve müsaade vermiştir.
IV. Murat zamanında ise İstanbul'da bir matbaa kurulması için izin istendiğini ve bu iznin verildiğini Mustafa Nuri Paşa kaydederken, Enderun Tarihçisi Ata da, ilk resmi matbaa teşebbüslerinin IV. Mehmet zamanında başladığını anlatmaktadır. Bu bilgiler, Osmanlı padişahlarının matbaa aleyhinde oldukları görüşünüreddetmektedir. Bu yüzden, Osmanlı Devleti'nde matbaanın değil, resmî matbaanın kuruluş tarihi 1727'dir. Osmanlı Devleti, gerileme ve duraklama devrine girince, dünyadaki her yenilikten olduğu gibi, matbaadan da yeterince yararlanamamıştır. Maalesef bu konuda Osmanlı Devleti'ndeki esnaf teşkilâtları olan loncalar ve bu loncalara bağlı hattâtların menfi anlamda rolleri olmuştur. Kont Marsigli, 1727 yılında İstanbul'da 90.000 hattâtın bulunduğunu söylemektedir. Bunlara bağlı olarak sahaflar, kalemciler, mücellitler, divitçiler ve benzeri esnafın baskısı da, resmî matbaanın gecikmesinde önemli rol oynamıştır. Osmanlı Devleti'nin Kanuniden sonra, dünyadaki iktisadi ve ilmi gelişmelere kayıtsız kaldığı ve bunun cezasını da daha sonraları gördüğü bir hakikattir. Hatta matbaanın caiz olmadığını iddia eden ve maalesef sağını solundan ayıramayan bazı alimlerin çıkmış olması da mümkündür. Ancak aynı hadise, Avrupa'da da yaşanmıştır. Papa Alexandre VI, 1501 yılında yayınladığı emirname ile ruhsatsız yayınlanan kitapların yakılmasını emir ettiği gibi, Fransız Kralı II. Henry de, ruhsatsız kitap basanları idamla tehdit etmiştir. Bütün bu gelişmelerden sonra ilk matbaa IV. Mehmet (1648-1687) devrinde yani İbrahim Müteferrikanın matbaasından yaklaşık bir asır evvel kurulmuş ve bazı kitaplar da basılmıştır; ancak harfleri hakkıyla tanzim edilemediğinden devam ettirilememiştir. Düzenli çalışır halde ilk resmî matbaa, III. Ahmet devrinde Damat İbrahim Paşanın teşvikleriyle kurulmuştur.
1720 yılında Sadrazam İbrahim Paşa tarafından Paris'e Osmanlı sefiri olarak görevlendirilen Yirmi sekiz Çelebi Mehmet Efendinin oğlu Sait Mehmet Çelebi, babasıyla beraber Paris'e gitmiş ve orada bulundukları yıllarda matbaayı yakından inceleme imkanı bulmuştur. Geri döndüğünde meseleyi devlet yetkililerine açınca, hemen kurma gayretleri başlamıştır. Bu sırada Macaristan'da doğan ve 1693 yılında esir edilerek Müslüman olan İbrahim Müteferrika, yazdığı Risâle-i İslâmiye adlı eseriyle samimi bir Müslüman olduğunu ispatlamış ve Damat İbrahim Paşanın dikkatini çekerek Sait Mehmet Çelebiye yardım etmesi kararı alınmıştır. İkisi birlikte, kaleme aldıkları matbaa ile ilgili Vesîlet'üt-Tıbâ'a adlı layihalarını sadrazama 1726 yılında takdim etmişlerdir. Matbaanın kurulması için dinen ve aklen hiç bir engelin bulunmadığı açıklanan Layiha üzerine, mesele Şeyhülislâmlık makamına sorulmuş ve Şeyhülislâm Yenişehirli Abdullah Efendi de şu tarihî cevabı vermiştir : "Basma san'atında mahâreti olan kimesnenin, tashihli ve hatasız olarak, kısa zamanda ve zahmetsiz olarak basması, kitapların nüshalarının çoğalmasına, ucuz fiyatlarla yayılmasına sebep olur. Ancak âlim kimselerin tashih etmesi gerekir".
Bu fetvâdan ve III. Ahmet'in fermanından sonra, "Darüttıbaa" denilen basımevi İstanbul'da İbrahim Müteferrikanın konağında kurulmuştur. Dizgiye 1727 de başlanmış ve 1729 da ilk Türkçe kitap olan Vankulu
Mehmet Efendinin, "Kitab-ı Lûgat-ı Vankulu" adlı eseri basılmıştır. İkinci büyük basımevi 1796'da Hasköy'de Mühendishâne'de, devletin yardımı ile hendese hocası Abdurrahman Efendinin nezaretinde kuruldu. 1802'de Üsküdar'da yine aynı kişinin nezaretinde üçüncü basımevi açıldı. Bu basımevi yeterince geliştikten sonra genel yayınlara başladı.1828'de Kavalalı Mehmet Ali Paşa Kahire'de Bulak Basımevini kurdu.1831'de Takvim-i Vakayi gazetesizinin basıldığı basımevi kurulmuştur.1840'da Abdülmecit'in izniyle özel basımevlerinin kurulması teşvik edildi.1864'de Darüttıbaa ile Takvim-i Vakayi basımevleri birleştirildi. Darüttıbaa, Cumhuriyet devrinde önce "Milli Matbaa" daha sonra "Devlet Matbaası" adını aldı ve 1939'da Milli Eğitim Bakanlığı emrine verildi. Ankara ve İstanbul'da resmi ve özel matbaalar birbiri ardına açılmaya başladı. 3 Kasım 1928'de yeni harflerin kabulünden sonra Linotype (dizgi) ve baskı makineleri dış ülkelerden getirilerek gazete ve kitap basımına geçildi.
Matbaacılıkta Atılan Temel Adımlar
- Matbaacılık, Gutenberg tarafından icat olundu (1440)
- Alman Alois Senefelder tarafından taş baskı icat edildi (1796)
- Louis Robert tarafından ilk kâğıt makinesi icat edildi (1799)
- İlk çinko baskı, Alois Senefelder tarafından yapıldı (1805)
- İlk baskı makinesi Frederickoenig tarafından yapıldı (1812)
- Fransız Joseph Niepce fotografiyi icat etti (1822)
- Fransız Alfons Louis Poitevin tarafından ışık baskı icat edildi (1855)
- Amerikalı William Bullock tarafından rotasyon baskı icat edildi (1860)
- Alman Joseph Albert tarafından ışık baskı makinesi icat edildi (1871)
- Fransız Voirin tarafından Teneke baskı icat edildi (1879)
- İlk dizgi makinesi Ottmar Mergenthaler tarafından icat edildi (1884)
- Alman Hermann ve Amerikalı Ruber tarafından Ofset baskı icat edildi (1905)
- Fransız Auguste ve Louis Jean tarafından renkli fotoğraf icat edildi (1907)
- Amerikalı Chester F. Carlson tarafından Xero-grafi icat edildi (1938) Tabii bu çok uzun zaman alıyor ve çok emek istiyordu.

:img-polic

fırtınAyse
23-01-08, 17:50
MATBAA Baskı makinesi olarak bilinen “matbaa” Arapça asıllı bir kelimedir. Basımevi, basım yeri, baskı aleti gibi anlamlarda kullanılmaktadır. Allah’ü Teala insan olan Hz Adem’e peygamberlik vermesinden sonra emir ve yasaklarını bildirmek için kitap gönderdi. sonraları insanları pek çok ilimle şereflendirdi ve bununla ilgili pek çok kitap okunup yazıldı. Bu kitaplar ilk zamanlarda elle yazıldıysa da zamanla daha çok kimsenin faydalanabilmesi için çoğaltma yolları araştırıldı. İşte bu aşamada matbaa kavramı ortaya çıkıyor.
Gutenberg matbaayı icat eden adam olarak bilinir. Halbuki matbaayı ilk kullananlar Çinlilerdir hatta araştırmalara göre; Çinlilerden sonra doğu Türkistan’da kullanılmış daha sonra islamiyeti yaymak gayretiyle Semerkand ve diğer Orta Asya şehirlerine giden Müslüman Arap tüccarlar kağıt ve baskı tekniğini görerek memleketlerinde uygulamaya başlamışlardır. Kuzey Afrika’dan İspanyaya geçen ve devlet kuran Endülüs Emevileri de matbaa ve baskı tekniğini de kullanmışlardır.İşte; Ticaret ve ilim öğrenmek için Endülüs’e giden Avrupalılar da matbaayı bu sayede tanıyor.
Matbaayı keşfeden olarak bilinen Gutenberg ise bu bilinen baskı tekniğini geliştirmiş ve yeni bir sistem getirmiştir. Gutenberg hakkında çok fazla bilgi yok. Mainz de doğdu, mesleği ise kuyumculuk, mücevher-tıraşlıktır. Strazburg’a gidiyor ve bir basımevine ortak oluyor. Ayrıca ayna fabrikasında çalıştığı bazı kaynaklarda yer alır. Bu dönemdeki kitaplar her sayfa için ayrı ayrı elle oyularak yapılan tahta bloklar kullanılarak basılırdı ve ağaç kalıplara oyulan bu sayfalar işi bitince atılır ve yeni sayfa için tekrar aynı işlemlerin yapılması gerekirdi bu da basım işlerinin çok yavaş ve aşırı emek isteyen bir uğraş haline getiriyordu. İhtiyaçların gerekleridir buluşlar, gelişmeler.Bunun bir sonucu olarak Gutenberg de ilk defa olarak alfabenin her harfi için ayrı metal kalıplar hazırlamanın yollarını araştırmaya başlıyor. Bunun için düşük ısılarda eriyebilen alaşım bulmak gerekiyordu ki harf kalıplarına kolayca dökülebilsin ve mürekkep de o şekilde olmalıydı ki metalden kalıba kolayca basılabilsin. Gutenberg’in aklına üzüm ezmekle kullanılan presi matbaacılıkta uygulama fikri geliyor. Fakat bunları gerçekleştirecek sermayeye sahip değildir. kuyumcu ve avukat olan Johann Fust’la tanışıyor ve bu sorunu halletmede onu ikna ediyor ama herşey yolunda gitmiyor ve ilk kitapları basar basmaz araları açılıyor, fust mahkeme açarak davayı kazanıyor. Gutenberg’in elindeki tüm aletleri alıp damadıyla matbaayı işletmeye devam ediyor. Mustafa Armağan Zaman Gazetesindeki 28/05/2002 tarihli yazısında şu soruyu soruyor;
” matbaayı gerçekte kuran kişi kim? “Gutenberg mi; yoksa Fust mu?
Devamında ise cevap verici nitelikte şunları yazmış
“Fust diyenler, -sermayedarın bu işe aklı yatmasaydı Gutenberg büyük buluşunu nasıl gerçekleştirebilirdi? Sorusunu soruyorlar haklı olarak. Gutenberg cephesi ise Fust ‘u paragöz olmakla suçluyor ve adını Goethe’nin eserinin kötü kahramanı olan Faust’a çevirerek söylüyorlar. İşin aslına bakılırsa sonraki matbaacılık serüvenlerine bakıldığında Fust’un daha başarılı olduğu ortada. Damadıyla birlikte bastığı “mezmurlar” (1457), basımcının ve yayımcının, basım tarihi ve yerinin yazılı olduğu ilk kitap olarak sunulmuştur piyasaya. Üstelik Gutenberg, Fust un sağladığı imkanlarla bastığı Latince İncil’den sonra bir daha doğru dürüst kitap çıkartamamış, İstanbul’un fethinin ardından bastığı ve Avrupa’yı Osmanlı tehlikesine karşı uyaran “Türk takvimi” (1454), bazı Endülijans mektupları (hani şu Hristiyanlar’a cennette tapu satan belgeler) ve bazı dilbilgisi kitapları dışında pek fazla bir varlık gösterememiş zaten hayatının son yıllarında görme melekesini kaybedip sefalete düşmüş ve son yıllarında bir başpiskoposun himmetiyle karnını doyurabilmiştir.”"
Matbaanın bize aşina diğer ismi de İbrahim Müteferrika… bilindiği gibi kendisi Osmanlı devletinde ilk matbaayı kuran kişidir. Kısaca kendisinden bahsetmek gerekirse; Macar asıllıdır. Protestanlık üzerine eğitim görmek isterken Osmanlılara esir düşüyor ve daha sonra İslamiyet’i tanıyıp kabul ediyor.
Müteferrika; haberleşme konusunda devlete hizmet etmiştir. Öğrencilik yıllarında öğrendiği basımcılığı Osmanlı devletinde başlatmak amacıyla girişimlerde bulunuyor.O sırada yeniliklere açık olan sadrazam damat İbrahim paşa ile araları iyi olduğu için basımevi kurulmasına izin veriliyor hatta şeyhülislamdan fetvası bile alınıyor fakat bastığı kitaplarla beklediği ilgiyi göremiyor ve ölümüyle birlikte basımevi kapatılıyor. Matbaa geliştirilmiş ve Osmanlıda da kullanılmaya başlanmıştır ama bu büyük gecikmenin nedenleri de merak edilmektedir… düşünün…. biz matbaayla Avrupa’dan 270 yıl sonra tanıştık. Genelde bunun sebepleri arasında hattatların karşı koyması zikredilir…sebebi ise hattatlık ekmek yedikleri bir zanaattir … dolayısıyla bu zanaatın yok olması tedirginliğini yaşıyorlar. Birde devletin ve din adamlarının da engellemiş olmaları da denilegelmiştir. Mustafa Armağan ise yine Zaman Gazetesindeki aynı yazısında bu gecikmenin nedenlerini ne din ne de devlet adamları tarafından engellenmediğini; bunun çok daha karmaşık ve mündemiç sebeplere bağlı olduğunu belirtiyor.Bugün Türkiye’deki okuma yazma oranındaki düşüklüğün bunun en açıklayıcı göstergesi olduğuna dikkat çekiyor.Bununla ilgili bir başka yazısında ise Armağan şunları ifade etmiş:
“Matbaanın ülkemize geç gelmesine din adamlarının veya sayıları 90 bini bulan hattatların sebep olduğu tekrarlanır durulur. Oysa o yıllarda nüfusunun 650 bin olduğunu bildiğimiz İstanbul’da yalnız hattatlıkla geçinen 90 bin kişinin (aileleriyle birlikte düşünürsek 450 bin kişinin) varlığı imkânsız. İstanbul’da sadece hattatlar mı yaşıyordu? Matbaanın geç gelmiş olmasının sebebi, bizim toplumun okumaya karşı merakının olmayışıdır. Nitekim ilk matbaamızın kurucusu İbrahim Müteferrika, sadece 17 kitap basabilmiş ve bu kitaplardan çoğunu satamamış, sonunda iflas noktasına gelmiş ve ölmeden üç yıl önce matbaayı kapatmak zorunda kalmıştı. Öldükten sonra da terekesinden basıp da satamadığı yüzlerce cilt kitap çıkmış olması bunu gösteriyor. Zannediyoruz ki, halk matbaa açıldığında kitap almak için kuyruğa girmişti. Müteferrika bütün parasını kitaplara yatırmış ama iflas etmişti. Çoğumuz bilmez, 1742 ile 1784 arasındaki 42 yıl yine matbaasız kalmıştık. Yani matbaa geldi, şakır şakır kitaplar basıldı, insanlar kitapları kapıştı, ilim irfan gelişti, kalkındık diye bir şey yok”
Matbaa bulunduğu yüzyılda bugünkü bir internetin bulunuşu kadar önem arzetmekte…öyleki;
‘Üç kişi sadece üç ay süreyle çalışarak bir kitabı üçyüz adet basmayı başardı.Eğer kalemle yada kaz tüyü kullanarak yazmış olsalardı, bu başarıyı sağlamaya bu üç kişinin toplam ömürleri yetmezdi’
Matbaanın gelişi ile hattatlık ise bir sanat olarak yerini almıştır.

:img-pilot

emrecetin
28-01-08, 14:16
ÇALIN DAVULLARI (SELANİK YÖRESİ)

Türkünün Sözleri

http://www.turkudostlari.net/soz.asp?turku=304

Türkünün Hikayesi

http://www.turkudostlari.net/hikaye.asp?turku=304

Yazılar kopyalanamıyor, sanırım resim olarak konulmuş. Oldukça da uzun, o sebeple direk link verdim.

Özellikle hikayeyi okumanızı öneririm. Biraz uzun ama gözyaşlarınızı tutamayabilirsiniz. Gerçekten bu kadar güzel türkü bir de bu yazı ile daha da içini acıtıyor insanın.

- AMON -
31-01-08, 01:08
Tıp Mektepleri
Osmanlı Devleti’nde modern tıp eğitiminin başlangıcı 19. yüzyılın başlarına kadar dayanmaktadır. Ocak 1806 yılında Mühendishane-i Cedide’den ilham alınarak “Tersane Tıbbiyesi” adlı bir tıp mektebi kurulmuştur.Tersane-i Amire’de, donanmanın tabip ve cerrah ihtiyacını karşılamak amacıyla açılan bu mekteple asıl olarak imparatorlukta tıp tahsilinin yaygınlaştırılması ve Devlet-i Aliye tebaasından tabiplerin sayısının artması hedeflenmiştir. İmparatorluğun Tersane’de açılan bu ilk modern tıp okulunun faaliyetleri kısa ömürlü olmuş ve kuruluşundan iki yıl sonra sırasyıla Kabakçı İsyanı, Sultan Selim’in tahttan indirilmesi, onun yerine Mustafa’nın geçişi, onun kısa süren saltanatından sonra 1808’de meydana gelen “Alemdar Olayı”, Sultan III. Selim’in öldürülmesi ve II. Mahmud’un tahta çıkışı gibi büyük çalkantılar arasında bu mektebin de faaliyelerinin kesilmiş olduğunu zannediyoruz. Tersane’de açılan Tıp Mektebi’nden yaklaşık yirmi yıl sonra 1827 yılında ordunun tabip ve cerrah ihtiyacını karşılamak maksadıyla Mustafa Behçet Efendi’nin önderliğinde “Tıbhane-i Amire” adında İstanbul’da yeni bir tıp mektebi açılmasına teşebbüs edilmiştir. 1832’de Topkapı Sarayı’na bitişik Gülhane bahçesinde mevcut binalarda “Cerrahhane-i Amire” kurulmuştur. Tıbhane-i Amire, daha sonra Cerrahane-i Amire ile birleştirilip, Mekteb-i Tıbbiye adını almıştır. Bu kurumlara yabancı doktorlar müdür olarak atanmışlar ve eğitim dili Fransızca olmuştur. İlk başta sadece Müslüman öğrenciler alınırken, 1839 Tanzimat Fermanı ile gayr-i Müslim öğrenciler de bu kurumlara girebilmişlerdir.1865 yılında mektebin başına getirilen Cemaleddin Efendi, bu kurumun eğitim dilini Türkçeleştirme çabalarına girmiş ve organize ettiği öğrenci sınıfıyla Türkçe ilk tıp lügatı olan Lügat-ı Tıbbıye’yi neşretmişlerdir. 1909’da Mekteb-i Tıbbıiye-i Askeriye ile birleştirilerek Haydarpaşa’ya nakledilmiştir. 1915’de Darül Fünun’a bağlanarak bugünkü İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne dönüşmüş ve daha sonra Türkiye’de kurulan diğer tıp fakülteierine kaynaklık etmiştir.


Kaynak: turkmania.com/showthread.php?t=6310


__________________

- AMON -
31-01-08, 01:16
Osmanlılar Döneminde Tıp
Tıp alanında da benzer biçiminde Osmanlı’nın ilk dönemindeki tıbbi etkinlik İslam tıp anlayışı çerçevesinde ortaya çıkmış ve çok uzun süre bu niteliğini korumuştur. Diğer yandan Osmanlı Devleti’nin, Anadolu Selçuklunun mirasçısı olması nedeniyle Selçuklu dönemindeki sağlık hizmet ve kurumsal yapılanma Osmanlı’ya intikal etmiş; İslam tıbbının özellikleri çerçevesinde, Selçuklu dönemindeki tıp anlayışı Osmanlı döneminde varlığını sürdürmüştür. Özellikle darüşşifaların, yani hastanelerin, Osmanlı yönetimine geçtiği ve hizmetlerini sürdürdükleri açıktır

Osmanlı İmparatorluğu’ndaki hekim eğitimi, önceki İslami dönemlerdeki gibi usta-çırak ilişkisi şeklinde kendini gösteriyordu. Hekimler, hastane ya da özel muayenehanelerinde yanlarında çırak şeklinde hekim yetiştiriyorlardı. Bu tür bir eğitim kurumsal niteliği olmayan, sistemli bir okul eğitimi değildir. Osmanlı’da sistemli tıp eğitimi bilindiği gibi 19. yüzyılda Askeri Tıp Okulu’nun açılmasıyla başlayacaktır. Başta Süleymaniye Medresesi olmak üzere Osmanlı’da “resmi” anlamda hekim yetiştirilen medreselerdeki eğitim ise tıbba özel değil genel eğitim şeklindedir. Buradaki eğitimde yetişen hekimlerin diplomaları okul adına değil medreseyi yöneten hocanın adına verilirdi. Çok geniş topraklar üzerinde kurulan ve çok uluslu bir İmparatorluk olan Osmanlı İmparatorluğu’nda hekim olan ihtiyacın giderilmesi çeşitli kaynaklardan hekim teminini gerek kılıyordu. 19. yüzyıla gelindiğinde ordunun hekim ihtiyacı kendini önemle hissettirdi.

Böylece ilk tıp okulu açılır. Bu Askeri Tıp Okulu (Mektebi Tıbbıye-i Şahane) 14 Mart 1827 tarihinde açılır. Bu tarih bugün Tıp bayramı olarak kutlanmaktadır. Günümüzde ele geçen Okula ait bulunan mermer bir levhada okulun aslında bir “medrese” anlayışı içinde kurulduğu sonucu çıkartılabilir. Okulun eğitim anlayışı o zamanki çağdaş tıp eğitimi seviyesine henüz tam ulaşamıyordu. Bu nedenle Okulun başına 1839’da Viyanalı hekim Ambrois Bernard (1810–1844) getirilir. Bu suretle Osmanlı’daki eğitimin niteliğinde önemli bir adım atılmış olur.

Her ne kadar bu okuldan mezun olan hekimlerin sayısı ordu için bile yetersiz geliyorsa da buna karşın Osmanlı’da sivil halka hizmet vermesi için hekimler yetiştirecek hiçbir tıp okulu bulunmuyordu. İşte bu ihtiyaç doğrultusunda 1867 yılında ilk Sivil Tıp Okulu (Mektebi Tıbbiye-i Mülkiye) eğitime açıldı. 1908 yılında Sivil Tıp Okulu “Fakülte”ye dönüştürülmüş ve bir yıl sonra da her iki okul Sivil Tıp Okulu çatısının altında birleştirilmiştir. Ülkemizde “14 Mart Tıp Bayramı”, ülkemizde söz konusu ilk tıp okulunun kuruluşu olan 14 Mart 1827 tarihine istinaden kutlanmaktadır.

Osmanlı Darüşşifaları

Yukarıda belirttiğimiz gibi Türk-İslam dünyasındaki hastaneler, “darüşşifa” kelimesi ile birlikte “bimeristan”, “maristan” isimleri yanında “darülsıhha, darulafiye, darulmerza, şifaiyye bimarhane, tımarhane” gibi isimlerle anılıyordu. Osmanlı İmparatorluğu döneminde de banzer adlar kullanılmıştır. En onunda da 19. yüzyılda “hastane” kelimesi ötekilerin yerini almıştır. 19. yüzyıl Osmanlısında, hastane kuruluşu açısından gerçekten hareketli bir dönem yaşanmıştır. Bu yüzyıla gelene kadar darüşşifaların sayısından yola çıkılırsa bu dönemin farkı kolayca anlaşılabilir. Bu hareketliliğin, nedenlerinin askeri alandaki hastane ihtiyacının karşılanmaya çalışılması gelmektedir.

19. yüzyıla gelene kadar, İstanbul’da son hastane (darüşşifa) 1617 yılında açılmıştır. Bundan sonra İstanbul’da yaklaşık 200 sene yeni bir hastane hizmete girmemiştir. Buna karşın 1905 yılında İstanbul dışında, asker ve azınlık hastanelerini saymazsak 40’ı bulan sayıda hastane bulunmaktadır. Karantina, yerel ve özerk (azınlık hastaneleri vd.) yönetimdeki hastaneler dışında devlet teşkilatında çalışan hekimlerin sayısı 405 kadardır.

“Gureba” kelimesi “garib” kelimesinin çoğuludur ve kimsesizler anlamına gelmektedir. Osmanlı’da, 19, yüzyılda bu isim altında kurulan hastaneler günümüz açısınden devlet hastanesi anlamını taşımaktadır.

Ülkemizde bugünkü anladığımız anlamda ilk eczanenin 1757 yılında İstanbul, bahçakapı’da semtinde açılan İki kapılı Eczane olduğu bilinmektedir. 1880’li yıllarda Doğu’da (Erzurum, Van, Trabzon gibi şehirlerin herbirinde 3–4 eczane bulunmaktadır ve bunları yönetenlerin çoğu diplomasız kişilerdir.

Hekimler

Hekim olarak mesleğine sürdüren kişilerin Osmanlı toplumu içindeki varlığı hakkında tarihsel kaynaklar önemli bilgiler vermektedir. Osmanlı’nın ilk yüzyıllarında gerek tıbba özgü bir okul eğitiminin olmaması gerekse ülke denetleme ve yönetimi mekanizmalarının özellikleri göz önüne alındığında hekimlerin büyük bir serbestlik içerisinde mesleklerini icra edebildiklerini bilmekteyiz. Çokuluslu bir imparatorluk olarak Osmanlı ülkesinde değişik yerlerden gelen hekimlerin mesleklerini rahatlıkla yerine getirmeleri için son derece müsait bir ortam bulunmaktadır. Hem askeri amaçlar hem de halkın tıbbi ihtiyaçları hekim gereksinimini ortaya çıkartıyordu.

Hekimlik, Osmanlı yönetimi için üzerinde önemle durulmuş bir alandır. Hekimlikle ilgili resmi evraklarda birçok ayrıntılı bilgilere rastlamak mümkündür. Darüşşifa başhekimleri Saray tarafından atanmakta ve Osmanlı yönetimi Süleymaniye Tıp Medresesi’ndeki eğitimle ilgili gelişmeleri yakından takip ederdi. Saray hekimliğine atananların birçoğu darüşşifa hekimlerinden ve Süleymaniye Medresesinden mezun olanlar arasından seçilir; atamalarda liyakata dikkat edilirdi (Sarı, 1995).



Darüşşifalara hekim tayininde iyi ve tecrübeli hekimden beklenen özelliklerden bazıları şunlardı: Teşhis ve tedavi sırasında dört humor (unsur) teorisini uygulamakta tecrübeli olmalı, hasta mizacını belirleme ve ona göre ilaçlarını vermede ustalaşmış, teoriyi pratiğe, pratikten öğrendiklerini tecrübesine katan, diğer bilimlere de hakim vb. Hasta muayenesi son derece basit bir şekilde gerçekleştiriliyordu. Hastanın yüzüne doğru bir bakış ve birkaç sorudan sonra nabız kontrolu muayenenin aslını teşkil ediyordu. Nabız bilmek bir hekim için en önemli bir şeydi. Nabzın hızlanması hararete, yavaşlaması soğukluğa, genişliği rutubete ve vücutta cerahat çokluğunu anlamlara geliyordu.

Hekimlerin mesleklerini icra edecekleri yerlerin bir yandan hastane türü bir toplumsal niteliği olan kurumsal yapılar olabilirken diğer yandan da her hekimin kendi başına çalıştığı kendisine özel mekanlar da olabilmektedir. Günümüzde, hekimlerin kendi özel işyeri diyebileceğimiz muayenehane niteliğindeki yerlere Osmanlı döneminde de rastlıyoruz. İşte, eskiden Osmanlı’da hekimlerin açtıkları bu muayenehanelere “dükkan” ismi verilirdi. Cerrahlar da “Cerrah dükkanı” denen yerlerde hasta bakıyorlardı. Hekim dükkanlarından başka “fıtıkçı karhanesi”, frengi dükkanı”, “çıkıkçı dükkanı” gibi çeşitli hastalıklar için dükkanlar da bulunmaktaydı.

1700 yılına ait bir başka belgenin gösterdiğine göre İstanbul’daki hekimler ve cerrahlar Hekimbaşı’nın başkanlığında bir heyet tarafından imtihan edilmişlerdir ve çalışabileceklerine dair bir izin belgesi verilmiştir. O sırada İstanbul’da 21 hekim dükkanı ve 4 dükkansız hekim bulunmaktadır. Ayrıca 27 dükkanı olan cerrah ile bir de dükkansız olan cerrah bulunduğunu görüyoruz. Yani o zamanki İstanbul’da tıp ve cerrahi alanında serbest çalışan hekimlerin toplam sayısı yalnızca 53’dür.

Hekimbaşılık


Osmanlı İmparatorluğu’nda, devlet yönetimi içerisinde sağlık alanındaki en yüksek mevki “Hekimbaşılık”tı. Bu kurumun Osmanlı yönetimi içerisine hangi tarihten itibaren yerleştiği konusunda net bir şey söylenememektedir. Tarihsel kaynakların verileriyle Osmanlı Padişahları ile hekimler arasındaki ilişkiler 15. yüzyılın başlarından itibaren izlenebilmektedir. Bir kurum olarak hekimbaşılığa ait ilk belgeleri II. Beyazıt döneminden itibaren tespit edilebilmektedir.

Hekimbaşılar birkaçı dışında medreseden mezun, ilmiye sınıfından tıp sanatına vakıf tanınmış kişiler arasından seçilirdi. Hekimbaşılar, birlikte çalıştığı Padişahın ölümünden sonra yeni gelen görevden uzaklaştırılırlardı. Bunun nedeni tedavide başarısız olduğu inancıydı. Yüksek ücret alan hekimbaşılar ayrıca arpaılık ve bahşişleri de yüksek bir bir gelir düzeyine sahiptiler. Bunlardan başka çeşitli gelir ve hediyeleri de vardı.

Hekimbaşılar her şeyden önce padişahı ve ailesinin sağlığından sorumlu kişilerdi. Gerekli olduğunda başka hekimler de tedavi için çağrılabilirlerdi. Hanım sultanların hastalıklarında, onları muayene ve tedavi ederdi. Bu sırada odada Padişahın cariyelerinden biri bulunurdu. Muayene hastanın başından ayağına kadar kıymetli ince bir şal örtülerek tüller üzerinden yapılırdı. Her sene, yeni yılın başında Nevruz’da hekimbaşı tarafından Nevruziye adı verilen ve çeşitli maddelerden oluşan özel macunlar hazırlanırdı. Macunları devletin üst kademelerindeki kişilere takdim edilen hekimbaşı karşılığında hediyeler alırdı. Hekimbaşı savaşta padişahın yanında olur ve savaşa gidecek hekim ile eczacıları da belirlerdi. 19. yüzyılda askeri teşkilatın ilaç imali, satın alınması ve dağıtımı konusuyla da hekimbaşılar ilgilenmişlerdir. Padişahın isteği üzerine İstanbul’da çalışan yerli ve yabancı hekimlerin sınav ve teftişini yapar; icazetnamelerini verirdi. Sınavlarda başarısız olanların dükkanları (muayenehane) kapatılırdı. İstanbul’un sağlık işlerinden hekimbaşılar sorumluydu. Darüşşifa hekimlerinin tayini de hekimbaşılar tarafından yapılırdı. Padişah Abdülmecit döneminde, 1850 yılında hekimbaşılık. Hekimbaşılar yalnızca Padişahın ve yakınlarının hekimi (sertibba) olarak varlıklarını sürdürürler.

Prof. Dr. Erdem Aydın

Deontoloji, Tıp Etiği ve Tarihi AD.


__________________

- AMON -
31-01-08, 01:23
Osmanlı tıbbı 15. ve 16. yüzyıllara kadar İslam tıbbının etkisi altında kalmıştır. Bu sırada batıda 14. yüzyılda İtalya’da başlayan Rönesans 15. ve 16. yüzyıllarda bütün Avrupa’ya yayılmıştır. Tıp alanında da birçok buluş ve ilerlemeler kaydedilmişti. Osmanlı’da ise 17. yüzyıldan itibaren her sahada ortaya çıkan bozulmalar tıp eğitiminde de kendini göstermiş ve tıp medreseleri eskisi kadar yeni bilgilerle donatılmış hekimler yetiştiremez olmuştu. Ayrıca batıda yazılan Latince, İtalyanca, Almanca tıp kitaplarını hekimler takip edememişler, dil bilen sayısının az olması, matbaanın Osmanlı’ya geç giriş ve kitap basmanın 1729’da başlamasından dolayı kitaplar tercüme edilmemiş ve yeterince basılamamıştır. Az sayıda bazı Osmanlı hekimleri ve bilim adamları kendi çabaları ile dil öğrenerek bu yenilikleri takip etmişler ve bu bilgileri de katarak kendi kitaplarını yazmışlardır. Ama bu bilgileri yine de hekim adaylarına yeterince iletememişlerdir.

19. yüzyıla geldiğinde tıp eğitimi açısından durum pek içaçıcı değildi. Tıp medreseleri eski parlak dönemlerini kaybetmiş, hatta bazıları kapanmışlardır. Bu arada ortalığı azınlıklardan ve Avrupa’dan gelen yabancı hekimler sarmıştı. Mütabbib (tabip olmayan sahte hekim) hekimler serbest hekimlik yaparak, orduda da görev alarak bir çok insanın ölümüne sebep olmuşlardı. Bunların önlenmesi için birçok ferman çıkarılmışsa da engel olunamamıştır. Çünkü yeterli tıp eğitimi verilmediği gibi yeterli sayıda hekim yetiştirilemiyordu. İtalyanca ve Fransızca bilen az sayıda hekim gelişmeleri takip ederek çevresinde yararlı olmaya çalışıyordu. Bunlardan Şanizade Mehmet Ataullah (1771-1826), Mustafa Behçet Efendi (1774-1834) gibi büyük hekimler bu durumdan çok rahatsız olmuşlar ve yeni tıbbın tıp eğitimine girmesini savunmuşlardır.

III. Selim zamanında yeni tıp eğitimi veren, bir Tıphane açılması düşünülmüştür. Teşrih (anatomi) yasağından dolayı ulemadan çekinen III. Selim buna cesaret edememiş, Rumlara tıp fakültesi kurmaları için izin vermiştir. (1805). O dönemin hekimbaşısı 21 yaşında ilk hekimbaşlığını yapan Mustafa Behçet Efendi’ydi. Bu dönemde de yeni tıp eğitimi veren bir Tıphane kurulması için çaba sarfetmiş, ama amacına ulaşamamıştı. Nitekim Mustafa Behçet Efendi II. Mahmut zamanındaki hekimbaşlığı sırasında (53 yaşında) tıp eğitiminin düzeltilmesi için yeniden büyük bir çaba içine girmiş ve 1827 yılında bu amacına ulaşmıştır.

Sultan II. Mahmut 1826 yılında uzun zamandır uğraştığı bir meseleyi halletmişti. Düzeni tamamen bozulmuş olan yeniçeri Ordusu’nu ortadan kaldırıp (17 Haziran 1826) yeni bir ordu kurmuştu (Askair-i Mansure-i Muhammediye). Bu yeni bir orduya hekim ve cerrah yetiştirilmesi gerekiyordu. Bunu fırsat bilen hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi 26 Aralık 1826’da II. Mahmut’a arada da üç dilekçe vererek yeni tıp okulunun kurulmasının amacını, bu okulun nasıl ve nerede kurulacağı konusunda teklifini yaptı. İstenen bütün konularda padişahtan irade çıkarmıştı. Böylece Sultan II. Mahmut Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’yi hem orduya gerek hekim ve cerrah yetiştiren okul açacaklar, hem de yeni tıp eğitimi veren bir tıp okulunu kurmuş olacaklardı.

Bu şekilde kurulan Tıphane-i Amire 14 Mart 1827’de Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacı Konağında açılır. Aynı bina içinde Tıphane ve Cerrahhane eğitimlerini ayrı ayrı yapıyorlardı. Tıp eğitimi o yıllar batıda olduğu gibi dört yıldı. Son sınıfta hocalar tarafından usta ve yetenekli olanlar tesbit edilerek sınava alınıyorlar ve başarılı olanlar askeri hastanelere veya ordunun tabur alaylarına muavin tabip unvanı ile tayin ediliyorlardı. Orada bir hekimin gözetiminde birkaç sene çalışıp deneyim kazandıktan sonra serbest hekim oluyorlardı.

Tıphane-i Amire 1827’den 1836’ya kadar Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağında gündüz eğitimi yapıyordu. 1836 yılında Sarayburnu’ndaki Askeri Kışla’ya (Otlukçu Kışlası’na) taşındı. Ayrı binada eğitim gören Cerrahhane de burada tıp eğitimi ile birleşti ve eğitim yatılı hale getirildi. Bu binanın yetersiz hale gelmesi ile Galatasaray’daki Enderun ağaları okulu tekrar elden geçirilip duzenlendi ve Tıbbiye 1839’da Galatasaray’ya taşındı. Bu okula Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane adı verildi. Bu okulun 17 Şubat 1839’da açılışı Sultan II. Mahmut tarafından yapılmış ve eğitiminde yeni düzenlemeler getirilmiştir. Eğitim dili Fransızca olmuş ve öğrenci alınmaya başlanmıştır. Eğitim dilinin Fransızca olması zamanla hekim sayısında azalmaya yol açmıştır. Nitekim 1867 yılında Türkçe tıp eğitimi yapan Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye (Sivil Tıp Mektebi) açıldı. 1870 yılında da askeri tıp okulunda dersler Türkçeleşti. 1878 yılında şimdiki Sirkeci Tren İstasyonu yanındaki Demirkapı Askeri Kışlası’na taşındı. 1894 yılında Sultan II. Abdülhamit’in emriyle Haydarpaşa’daki Tıbbiye Binası inşa edilmeye başlandı. Bu görkemli binaya 6 Kasım 1903’te taşınıldı. Önce Askeri Tıbbiye sonra, Sivil Tıbbiye taşındı ve 1909 yılında iki mektep birleştirerek Darülfünun Tıp Fakültesi oldu. 1933 Reform ile İstanbul Üniversitesi olunca Tıp Fakültesi de Üniversite’de yerini aldı. 1945’te Ankara Tıp Fakültesi, 1954’te Ege Tıp Fakültesi kuruldu. Derken bugün Tıp Fakültesi sayısı 40’ı aştı.


Kaynak: http://64.233.183.104/search?q=cache:4N5F4q4lWs8J:www.os-ar.com/modules.php%3Fname%3DEncyclopedia%26op%3Dcontent%2 6tid%3D501328+osmanl%C4%B1+19.+y%C3%BCzy%C4%B1lda+ askeri+t%C4%B1p+e%C4%9Fitimi&hl=tr&ct=clnk&cd=7&gl=t


__________________

- AMON -
31-01-08, 02:01
Mustafa Kemal 11 ocak 1905 tarihinde Harp Akademisi'ni kurmay yüzbaşı olarak bitiren Mustafa Kemal,19 ihtilalci düşüncelerini korkusuzca sağda solda söyleyince soluğu İstanbul'un ünlü gözaltı yeri Bekirağa Bölüğü'nde almıştı.
Günlerce süren sorgulamasının ardından şansı yardım etmiş,sadece sürgün
cezasına çarptırılmıştı. Sürgün yeri Şam'dı.
Ama sürgün onu yıldırmadı; gittiği Şam'da 5. Ordu'ya bağlı Süvari Alayı'nda, başta tıbbiyeli Mustafa (Cantekin) olmak üzere diğer sürgünlerle birlikte,
"Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"ni kurdu.Cemiyetin lideri kendisiydi.İhtilalin merkezinin Selanik olduğunu öğrenen Mustafa Kemal gizli yollardan doğduğu şehre gitmeye karar verdi. Zaten okul arkadaşı Ali Fethi de (Okyar) Selanik'e gelmesini isteyen mektuplar yazıyordu.(87-88)


Kaynak: Soner Yalçın'ın Efendi isimli kitabından.


__________________

- AMON -
31-01-08, 21:54
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı (Selanik 1881-İstanbul 1938). Gümrük kolcusu Ali Rıza Bey ile Zübeyde Hanım'ın oğlu olan Mustafa Kemal Kemal Atatürk, ilköğrenimine Selanik'te başlayıp, babasının ölümü (1893) üstüne annesi ve kızkardeşiyle bir süre dayısının kâhyalık yaptığı Çalı çiftliğinde (Langaza, Selanik yakını) yaşadı. Öğrenimini sürdürebilmek için yeniden Selanik'e anneannesi ve teyzesinin yanına gönderilip, askerî rüştiyeyi (1895), Manastır Askerî İdadisi'ni (1898) bitirdi. İstanbul'a gelerek Harbiye'ye girdi (1899). Bu arada Harbiye'den tanıdığı Ali Fuat Cebesoy ve iki subay arkadaşıyla birlikte padişahı eleştirdikleri ve yasak kitapları okudukları gerekçesiyle tutuklanıp, Yıldız Sarayı'nda bir süre sorguya çekildiyse de, bağışlandı. Harbiye'yi kurmay yüzbaşı rütbesiyle bitirip (1905), Şam'daki 5. Ordu'ya atandı (1905 Şubatı). Şam'da tanıştığı Mustafa Cantekin ve Müfit Özdeş adlı arkadaşlarıyla birlikte, Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni kurup (1906), cemiyetin Yafa, Kudüs ve Beyrut şubelerinin örgütlenmesinde rol oynadı. Cemiyetin şubesini kurmak için Selanik'e gidip, yeniden Şam'a dönerek, Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'nin İttihat ve Terakki ile birleşmesi (1907) ardından, Manastır'daki 3. Ordu'ya atandı. İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne girdiyse de, cemiyetin kurucularıyla pek anlaşamadı. Bu arada İttihat ve Terakki, 1786 Anayasası'nın geri getirilmesini isteyen bir bildiri yayınladı ve İstanbul hükümetinin Rumeli'ye yolladığı birliklerin İttihatçılarla birleşmesi üstüne, İkinciMeşrutiyet ilan edildi (1908). Meşrutiyetin ilanını köklü reformların izlemesi ve ordunun siyaset dışı kalması gerektiğini öne sürdüğü için İttihat ve Terakki'yle arası açılan Mustafa Kemal, Rauf (Orbay), Kâzım Karabekir, Fethi (Okyar), İsmet (İnönü), Refet (Bele), Ali Fuat (Cebesoy) beyler gibi subaylarla muhalif bir grup oluşturdu. Bu arada Bingazi ve Trablusgarp'ta patlak veren ayaklanmaları bastırmakla görevlendirilip, görevini kan dökmeden tamamlayarak, Selanik'e döndü. 31 Mart Olayı patlak verince İstanbul'a yürüyen Hareket Ordusu'nun (bu adı kendisi vermiştir) Yeşilköy'e kadar kurmay başkanlığını yapıp, Selanik'e dönerek, İttihat ve Terakki Büyük Kongresi'ne Trablus delegesi olarak katıldı (22 Eylül 1909). Ordunun siyaset dışı kalması gerektiği görüşünü tekrarladığı için, İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından tehlikeli kişi sayılmaya başlanarak, iki kez öldürülmek istenmesi üstüne bir süre siyasal etkinliklerine ara verdi.

1911'de İstanbul'da Erkânı Harbiyei Umumiye Nezareti'nde görevlendirilip, aynı yıl başlayan Trablusgarp Savaşı'na gönüllü olarak katılarak, Tobruk ve Derne'de başarıyla savaştı; Binbaşılığa yükseltilip, ertesi yıl (1912) Balkan Savaşı başlayınca, Bolayır'daki kolorduya atandı ve Edirne'nin geri alınması harekâtına katıldı. Sofya Askerî ateşeliğine getirilip (1913), bir yıl sonra yarbaylığa yükseldi.

Birinci Dünya Savaşı başlayınca, İttihat ve Terakki hükümetinin, yazılı uyarılarına karşın Almanya'nın yanında savaşa görmesinden sonra, Tekirdağ'daki 19. Tümen komutanlığına getirildi. Gelibolu yarımadasına çıkmaya başlayan İtilâf Devletleri birliklerine karşı Anafartalar, Conkbayırı ve öteki cephelerde önemli muharebeler verdi. Hastalandığı için İstanbul'a dönüp, rütbesi albaylığa yükseltildi (1915).

1916'da Edirne'de 16. Kolordu komutanlığına, hemen ardındanda livalığa yükseltilerek Doğu'da bir başka kolorduya atandı; Diyarbakır'da Kâzım Karabekir Paşa'yla birlikte, yeni kurulmakta olan 2. Ordu'yla Muş ve Bitlis'i düşman işgalinden kurtarıp (6-7 Ağustos 1916), ertesi yıl 2. Ordu'nun komutanlığına getirildi (18 Mart 1917), Falkenhayn komutasında kurulan Yıldırım Orduları grubu içindeki 7. Ordu komutanlığına atandıysa da, askerî stratejiyle ilişkin görüş ayrılıkları nedeniyle istifa ederek İstanbul'a döndü (1917 Ekimi) ve genel karargâh emrine alındı. Alman imparatorunun davet ettiği Veliaht Vahdettin efendiyle birlikte Almanya'ya gidip, yolculuk boyunca veliahta savaşın kaçınılmaz sonuçlarını anlattı. Vahdettin tahta çıkınca 7. Ordu komutanlığına ve padişahın fahri yaverliğine getirilip (1918), cephenin İngiliz saldırısı karşısında çökmesi ve Almanya'nın ateşkes istemesi üstüne, padişaha bir telgraf çekerek, Talat Paşa hükümetinin yerine kurulan yeni hükümetin, hemen Osmanlı devletinin müttefiklerinden ayrı bir barış antlaşması imzalamasını, elde kalan kuvvetlerin Anadolu'ya çekilerek ulusal direnişe geçilmesini istedi. Ahmet İzzet Paşa'nın sadrazamlığa getirilmesi ve Rauf Bey ile Fethi Bey'in de görev aldığı yeni hükümetin Mondros ateşkesini imzalamasından (30 Ekim 1918) sonra, Liman Von Sanders'in ayrılmasıyla Yıldırım Orduları grubu komutanlığına getirildi.

İngilizlerin müdahalesiyle Yıldırım Orduları grubu dağıtılınca, İtilâf Devletleri birliklerinin İstanbul'u işgal ettikleri (13 Kasım 1918) günlerde İstanbul'a dönüp, Anadolu'ya geçme olanaklarını araştırmaya başladı. İngilizlerin Samsun dolaylaındaki Rum çeteleri ile Türkler arasındaki çatışmaların önüne geçilmesini istemeleri üstüne, çok geniş yetkilerle 9. Ordu müfettişliğine atanmasıyla beklediği fırsatı bulup (o sırada Yunanlılar İzmir'e asker çıkardılar), 19 Mayıs 1919'da Samsun'a ayak bastı. İlk iş olarak askerî alanda, Anadolu ve Trakya'da ayakta kalmış birliklerle, siyasa l alandaysa Müdafaayı Hukuk ve Reddi İlhak gruplarıyla ilişki kurdu; İstanbul'un kendisine verdiği görev bu grupları dağıtmak olduğu halde, aralarındaki bağları pekiştirmek ve Kuvayı Milliye adı altında kurulmakta olan silahlı halk kuvvetleriyle ilişkiye geçmek için çaba gösterdi. Havza'ya, ardından da Amasya'ya geçerek çalışmalarını sürdürdü. 3 Temmuz'da Vilayatı Şarkiye Müdafaayı Hukuki Milliye Mustafa Kemal ATATÜRK Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı (Selanik 1881-İstanbul 1938). Gümrük kolcusu Ali Rıza Bey ile Zübeyde Hanım'ın oğlu olan Mustafa Kemal Kemal Atatürk, ilköğrenimine Selanik'te başlayıp, babasının ölümü (1893) üstüne annesi ve kızkardeşiyle bir süre dayısının kâhyalık yaptığı Çalı çiftliğinde (Langaza, Selanik yakını) yaşadı. Öğrenimini sürdürebilmek için yeniden Selanik'e anneannesi ve teyzesinin yanına gönderilip, askerî rüştiyeyi (1895), Manastır Askerî İdadisi'ni (1898) bitirdi. İstanbul'a gelerek Harbiye'ye girdi (1899). Bu arada Harbiye'den tanıdığı Ali Fuat Cebesoy ve iki subay arkadaşıyla birlikte padişahı eleştirdikleri ve yasak kitapları okudukları gerekçesiyle tutuklanıp, Yıldız Sarayı'nda bir süre sorguya çekildiyse de, bağışlandı. Harbiye'yi kurmay yüzbaşı rütbesiyle bitirip (1905), Şam'daki 5. Ordu'ya atandı (1905 Şubatı). Şam'da tanıştığı Mustafa Cantekin ve Müfit Özdeş adlı arkadaşlarıyla birlikte, Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni kurup (1906), cemiyetin Yafa, Kudüs ve Beyrut şubelerinin örgütlenmesinde rol oynadı. Cemiyetin şubesini kurmak için Selanik'e gidip, yeniden Şam'a dönerek, Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'nin İttihat ve Terakki ile birleşmesi (1907) ardından, Manastır'daki 3. Ordu'ya atandı. İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne girdiyse de, cemiyetin kurucularıyla pek anlaşamadı. Bu arada İttihat ve Terakki, 1786 Anayasası'nın geri getirilmesini isteyen bir bildiri yayınladı ve İstanbul hükümetinin Rumeli'ye yolladığı birliklerin İttihatçılarla birleşmesi üstüne, İkinciMeşrutiyet ilan edildi (1908). Meşrutiyetin ilanını köklü reformların izlemesi ve ordunun siyaset dışı kalması gerektiğini öne sürdüğü için İttihat ve Terakki'yle arası açılan Mustafa Kemal, Rauf (Orbay), Kâzım Karabekir, Fethi (Okyar), İsmet (İnönü), Refet (Bele), Ali Fuat (Cebesoy) beyler gibi subaylarla muhalif bir grup oluşturdu. Bu arada Bingazi ve Trablusgarp'ta patlak veren ayaklanmaları bastırmakla görevlendirilip, görevini kan dökmeden tamamlayarak, Selanik'e döndü. 31 Mart Olayı patlak verince İstanbul'a yürüyen Hareket Ordusu'nun (bu adı kendisi vermiştir) Yeşilköy'e kadar kurmay başkanlığını yapıp, Selanik'e dönerek, İttihat ve Terakki Büyük Kongresi'ne Trablus delegesi olarak katıldı (22 Eylül 1909). Ordunun siyaset dışı kalması gerektiği görüşünü tekrarladığı için, İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından tehlikeli kişi sayılmaya başlanarak, iki kez öldürülmek istenmesi üstüne bir süre siyasal etkinliklerine ara verdi.

1911'de İstanbul'da Erkânı Harbiyei Umumiye Nezareti'nde görevlendirilip, aynı yıl başlayan Trablusgarp Savaşı'na gönüllü olarak katılarak, Tobruk ve Derne'de başarıyla savaştı; Binbaşılığa yükseltilip, ertesi yıl (1912) Balkan Savaşı başlayınca, Bolayır'daki kolorduya atandı ve Edirne'nin geri alınması harekâtına katıldı. Sofya Askerî ateşeliğine getirilip (1913), bir yıl sonra yarbaylığa yükseldi.

Birinci Dünya Savaşı başlayınca, İttihat ve Terakki hükümetinin, yazılı uyarılarına karşın Almanya'nın yanında savaşa görmesinden sonra, Tekirdağ'daki 19. Tümen komutanlığına getirildi. Gelibolu yarımadasına çıkmaya başlayan İtilâf Devletleri birliklerine karşı Anafartalar, Conkbayırı ve öteki cephelerde önemli muharebeler verdi. Hastalandığı için İstanbul'a dönüp, rütbesi albaylığa yükseltildi (1915).

1916'da Edirne'de 16. Kolordu komutanlığına, hemen ardındanda livalığa yükseltilerek Doğu'da bir başka kolorduya atandı; Diyarbakır'da Kâzım Karabekir Paşa'yla birlikte, yeni kurulmakta olan 2. Ordu'yla Muş ve Bitlis'i düşman işgalinden kurtarıp (6-7 Ağustos 1916), ertesi yıl 2. Ordu'nun komutanlığına getirildi (18 Mart 1917), Falkenhayn komutasında kurulan Yıldırım Orduları grubu içindeki 7. Ordu komutanlığına atandıysa da, askerî stratejiyle ilişkin görüş ayrılıkları nedeniyle istifa ederek İstanbul'a döndü (1917 Ekimi) ve genel karargâh emrine alındı. Alman imparatorunun davet ettiği Veliaht Vahdettin efendiyle birlikte Almanya'ya gidip, yolculuk boyunca veliahta savaşın kaçınılmaz sonuçlarını anlattı. Vahdettin tahta çıkınca 7. Ordu komutanlığına ve padişahın fahri yaverliğine getirilip (1918), cephenin İngiliz saldırısı karşısında çökmesi ve Almanya'nın ateşkes istemesi üstüne, padişaha bir telgraf çekerek, Talat Paşa hükümetinin yerine kurulan yeni hükümetin, hemen Osmanlı devletinin müttefiklerinden ayrı bir barış antlaşması imzalamasını, elde kalan kuvvetlerin Anadolu'ya çekilerek ulusal direnişe geçilmesini istedi. Ahmet İzzet Paşa'nın sadrazamlığa getirilmesi ve Rauf Bey ile Fethi Bey'in de görev aldığı yeni hükümetin Mondros ateşkesini imzalamasından (30 Ekim 1918) sonra, Liman Von Sanders'in ayrılmasıyla Yıldırım Orduları grubu komutanlığına getirildi.

İngilizlerin müdahalesiyle Yıldırım Orduları grubu dağıtılınca, İtilâf Devletleri birliklerinin İstanbul'u işgal ettikleri (13 Kasım 1918) günlerde İstanbul'a dönüp, Anadolu'ya geçme olanaklarını araştırmaya başladı. İngilizlerin Samsun dolaylaındaki Rum çeteleri ile Türkler arasındaki çatışmaların önüne geçilmesini istemeleri üstüne, çok geniş yetkilerle 9. Ordu müfettişliğine atanmasıyla beklediği fırsatı bulup (o sırada Yunanlılar İzmir'e asker çıkardılar), 19 Mayıs 1919'da Samsun'a ayak bastı. İlk iş olarak askerî alanda, Anadolu ve Trakya'da ayakta kalmış birliklerle, siyasa l alandaysa Müdafaayı Hukuk ve Reddi İlhak gruplarıyla ilişki kurdu; İstanbul'un kendisine verdiği görev bu grupları dağıtmak olduğu halde, aralarındaki bağları pekiştirmek ve Kuvayı Milliye adı altında kurulmakta olan silahlı halk kuvvetleriyle ilişkiye geçmek için çaba gösterdi. Havza'ya, ardından da Amasya'ya geçerek çalışmalarını sürdürdü. 3 Temmuz'da Vilayatı Şarkiye Müdafaayı Hukuki Milliye Cemiyeti'nin kongresine katılmak için Erzurum'a gidip, İstanbul hükümetinin durumdan kuşkulanarak geri dönmesini bir telgrafla bildirmesi (7 Temmuz 1919) üstüne, görevinden ve askerlikten istifa ettiğini bildirdi. 23 Temmuz-7 Ağustos arasındaki Erzurum Kongresi'nde seçilen temsilciler kurulunun başkanlığına getirildi ve alınan kararları bir bildiriyle açıkladı. Sivas Kongresi'nde (4 Eylül 1919) Erzurum Kongresi'nin kararlarının onaylanmasından sonra, istifa etmek zorunda kalan Damat Ferit hükümetinin yerine kurulan Ali Rıza Paşa hükümetinin temsilciler kuruluyla (Heyeti Temsiliye) görüşmeler yapmak için gönderdiği Salih Paşa'yla Amasya'da görüşerek (20-22 Ekim 1919), Amasya Protokollerini imzaladı. Erzurum milletvekilliğine seçildiği (7 Kasım 1919) halde, 12 Ocak'ta İstanbul'da toplanan Mebusan Meclisi'ne katılmadı (Mustafa Kemal'in katılmadığı bu son Osmanlı meclisi misakı milli ilkelerini kabul etti.17 Şubat 1920). Bu arada Damat Ferit Paşa yeniden sadrazamlığa getirilip, Anadolu'daki ulusal hareketi "isyan", bu hareketi yönetenleri de "eşkıya" diye niteleyerek, "hilafet ordusu" adı altında toplanan birlikleri Mustafa Kemal Paşa'ya bağlı kuvvetlerle savaşmak için Anadolu'ya gönderdi. Bu durum karşısında Mustafa Kemal, 23 Nisan 1920'de Ankara'da ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne toplayıp, meclisin seçtiği 11 kişilik icra vekilleri heyetinin başkanlığına getirildi (24 Nisan 1920).

Birinci Büyük Millet Meclisi döneminde Mustafa Kemal en çok, savaşın yönetimine ilişkin sorunlarla ilgilendi. Bir yandan düşmana karşı çarpışılırken, öte yandan Çerkez Ethem gibi çetecilerin disiplin dışı davranışlarıyla uğraşmak zorunda kaldı. Doğu cephesindeki savaşlar Kâzım Karabekir Paşa tarafından yürütülürken, Batı Anadolu'da verilen savaşların yönetimini Mustafa Kemal Paşa üzerine aldı. Bir yıldır İzmir ve çevresini ellerinde bulunduran Yunanlılar 22 Haziran 1920'de, Osmanlı hükümetine Müttefikler tarafından önerilen barış antlaşmasını kabul ettirmek amacıyla ileri harekâta geçmeleri üstüne, bu ilerleyişten ürken İstanbul hükümeti, 10 Ağustos 1920'de Sevr Antlaşması'nı imzaladı. Ankara hükümetinin bu antlaşmayı tanımadığını açıklamasının ardından, Garp Cephesi komutanlığına getirilen Albay İsmet (İnönü) Bey, Birinci İnönü Savaşı'nda (10 Ocak 1921), Yunanlıları geri çekilmek zorunda bıraktı. Savaş yeniden başladıysa da, İkinci İnönü Savaşı (1 Nisan 1921) da Yunanlıların yenilgisiyle sonuçlandı. 10 Temmuz'da Yunanlılar bir genel saldırıya geçince, Garp Cephesi karargâhına giderek, İsmet Paşa'ya, orduyu Sakarya'nın doğusuna geçirme buyruğunu verdi ve komutayı üstüne aldı. Ardından, olağanüstü yetkilerle, Büyük Millet Meclisi orduları başkomutanlığına getirildi. Yunan ordusunun 23 Ağustos'ta yeniden başlattığı genel saldırıya karşı, aralıksız 22 gün 22 gece süren çetin savaşta (Sakarya Meydan Savaşı) cepheyi bizzat yönetip, Sakarya'nın doğusundaki bütün Yunan birliklerinin yokedilmesini sağladı. 19 Eylül'de Büyük Millet Meclisi tarafından müşirliğe (mareşal) yükseltildi ve "gazi" unvanı verildi.

Sakarya Meydan Savaşı'ndan sonra Eskişehir-Kütahya-Afyon'un doğusundan geçen bir hatta güçlü biçimde mevzilenen Yunan ordusunu kesin yenilgiye uğratmayı tasarlayan Mustafa Kemal 26 Ağustos 1922 sabahı "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir ileri!" komutuyla Büyük Taarruz'u başlattı ve ilk Türk birliklerinin 9 Eylül'de İzmir'e girmeleriyle, üç buçuk yıldır işgal altındaki Anadolu toprağı düşmandan kurtulmuş oldu.

Bu arada Uşakizade Latife Hanım'la tanışarak evlenen (29 Ocak 1923; bu evlilik 6 Ağustos 1925'te anlaşmazlık nedeniyle boşanmayla sonuçlandı) Mustafa Kemal, Mudanya Mütarekesi'nin (11 Ekim 1922) imzalanması, Vahdettin'in Türkiye'den kaçması (17 Kasım 1922), Lozan Antlaşması'nın (24 Temmuz 1923) imzalanması, İtilâf Devletleri'nin İstanbul'u boşaltmaları (2 Ekim 1923), Ankara'nın başkent olması ve Halk Fırkası'nın kurulmasının ardından, 29 Ekim 1923'te Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin cumhuriyeti ilan etmesiyle, cumhurbaşkanı seçildi.

Sonra toplumsal devrimlere girişip, ülkeyi çağdaş uygarlık düzeyine yaklaştırmayı gerçekleştirdi. 26 Kasım 1934'te TBMM, çıkardığı özel bir yasayla, Mustafa Kemal'e "Atatürk" soyadını verdi.

Dış siyasette "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesini benimseyen Atatürk, Türkiye'nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü, dostluk antlaşmaları, bölgesel paktlarla güvence altına aldı (Balkan Paktı, 1934; Sadabat Paktı, 1937), Montreux Antlaşması'yla (20 Temmuz 1936) Boğazların yeniden Türk savunma sistemi içine alınmasını, Fransızlara bırakılan Hatay'ın ankara Antlaşması'yla anavatana katılmasını (7 Temmuz 1939) sağlayıp, yakalandığı siroz hastalığının hızla ilerlemesiyle 10 Kasım 1938'de İstanbul'da Dolmabahçe sarayında öldü. Naaşı İstanbul'dan Ankara'ya taşınarak önce Etnografya müzesindeki geçici kabine konuldu (21 Kasım 1938); ölümünün on beşinci yılında da, büyük bir törenle Anıtkabir'e aktarıldı (10 Kasım 1953).
Cemiyeti'nin kongresine katılmak için Erzurum'a gidip, İstanbul hükümetinin durumdan kuşkulanarak geri dönmesini bir telgrafla bildirmesi (7 Temmuz 1919) üstüne, görevinden ve askerlikten istifa ettiğini bildirdi. 23 Temmuz-7 Ağustos arasındaki Erzurum Kongresi'nde seçilen temsilciler kurulunun başkanlığına getirildi ve alınan kararları bir bildiriyle açıkladı. Sivas Kongresi'nde (4 Eylül 1919) Erzurum Kongresi'nin kararlarının onaylanmasından sonra, istifa etmek zorunda kalan Damat Ferit hükümetinin yerine kurulan Ali Rıza Paşa hükümetinin temsilciler kuruluyla (Heyeti Temsiliye) görüşmeler yapmak için gönderdiği Salih Paşa'yla Amasya'da görüşerek (20-22 Ekim 1919), Amasya Protokollerini imzaladı. Erzurum milletvekilliğine seçildiği (7 Kasım 1919) halde, 12 Ocak'ta İstanbul'da toplanan Mebusan Meclisi'ne katılmadı (Mustafa Kemal'in katılmadığı bu son Osmanlı meclisi misakı milli ilkelerini kabul etti.17 Şubat 1920). Bu arada Damat Ferit Paşa yeniden sadrazamlığa getirilip, Anadolu'daki ulusal hareketi "isyan", bu hareketi yönetenleri de "eşkıya" diye niteleyerek, "hilafet ordusu" adı altında toplanan birlikleri Mustafa Kemal Paşa'ya bağlı kuvvetlerle savaşmak için Anadolu'ya gönderdi. Bu durum karşısında Mustafa Kemal, 23 Nisan 1920'de Ankara'da ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne toplayıp, meclisin seçtiği 11 kişilik icra vekilleri heyetinin başkanlığına getirildi (24 Nisan 1920).

Birinci Büyük Millet Meclisi döneminde Mustafa Kemal en çok, savaşın yönetimine ilişkin sorunlarla ilgilendi. Bir yandan düşmana karşı çarpışılırken, öte yandan Çerkez Ethem gibi çetecilerin disiplin dışı davranışlarıyla uğraşmak zorunda kaldı. Doğu cephesindeki savaşlar Kâzım Karabekir Paşa tarafından yürütülürken, Batı Anadolu'da verilen savaşların yönetimini Mustafa Kemal Paşa üzerine aldı. Bir yıldır İzmir ve çevresini ellerinde bulunduran Yunanlılar 22 Haziran 1920'de, Osmanlı hükümetine Müttefikler tarafından önerilen barış antlaşmasını kabul ettirmek amacıyla ileri harekâta geçmeleri üstüne, bu ilerleyişten ürken İstanbul hükümeti, 10 Ağustos 1920'de Sevr Antlaşması'nı imzaladı. Ankara hükümetinin bu antlaşmayı tanımadığını açıklamasının ardından, Garp Cephesi komutanlığına getirilen Albay İsmet (İnönü) Bey, Birinci İnönü Savaşı'nda (10 Ocak 1921), Yunanlıları geri çekilmek zorunda bıraktı. Savaş yeniden başladıysa da, İkinci İnönü Savaşı (1 Nisan 1921) da Yunanlıların yenilgisiyle sonuçlandı. 10 Temmuz'da Yunanlılar bir genel saldırıya geçince, Garp Cephesi karargâhına giderek, İsmet Paşa'ya, orduyu Sakarya'nın doğusuna geçirme buyruğunu verdi ve komutayı üstüne aldı. Ardından, olağanüstü yetkilerle, Büyük Millet Meclisi orduları başkomutanlığına getirildi. Yunan ordusunun 23 Ağustos'ta yeniden başlattığı genel saldırıya karşı, aralıksız 22 gün 22 gece süren çetin savaşta (Sakarya Meydan Savaşı) cepheyi bizzat yönetip, Sakarya'nın doğusundaki bütün Yunan birliklerinin yokedilmesini sağladı. 19 Eylül'de Büyük Millet Meclisi tarafından müşirliğe (mareşal) yükseltildi ve "gazi" unvanı verildi.

Sakarya Meydan Savaşı'ndan sonra Eskişehir-Kütahya-Afyon'un doğusundan geçen bir hatta güçlü biçimde mevzilenen Yunan ordusunu kesin yenilgiye uğratmayı tasarlayan Mustafa Kemal 26 Ağustos 1922 sabahı "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir ileri!" komutuyla Büyük Taarruz'u başlattı ve ilk Türk birliklerinin 9 Eylül'de İzmir'e girmeleriyle, üç buçuk yıldır işgal altındaki Anadolu toprağı düşmandan kurtulmuş oldu.

Bu arada Uşakizade Latife Hanım'la tanışarak evlenen (29 Ocak 1923; bu evlilik 6 Ağustos 1925'te anlaşmazlık nedeniyle boşanmayla sonuçlandı) Mustafa Kemal, Mudanya Mütarekesi'nin (11 Ekim 1922) imzalanması, Vahdettin'in Türkiye'den kaçması (17 Kasım 1922), Lozan Antlaşması'nın (24 Temmuz 1923) imzalanması, İtilâf Devletleri'nin İstanbul'u boşaltmaları (2 Ekim 1923), Ankara'nın başkent olması ve Halk Fırkası'nın kurulmasının ardından, 29 Ekim 1923'te Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin cumhuriyeti ilan etmesiyle, cumhurbaşkanı seçildi.

Sonra toplumsal devrimlere girişip, ülkeyi çağdaş uygarlık düzeyine yaklaştırmayı gerçekleştirdi. 26 Kasım 1934'te TBMM, çıkardığı özel bir yasayla, Mustafa Kemal'e "Atatürk" soyadını verdi.

Dış siyasette "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesini benimseyen Atatürk, Türkiye'nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü, dostluk antlaşmaları, bölgesel paktlarla güvence altına aldı (Balkan Paktı, 1934; Sadabat Paktı, 1937), Montreux Antlaşması'yla (20 Temmuz 1936) Boğazların yeniden Türk savunma sistemi içine alınmasını, Fransızlara bırakılan Hatay'ın ankara Antlaşması'yla anavatana katılmasını (7 Temmuz 1939) sağlayıp, yakalandığı siroz hastalığının hızla ilerlemesiyle 10 Kasım 1938'de İstanbul'da Dolmabahçe sarayında öldü. Naaşı İstanbul'dan Ankara'ya taşınarak önce Etnografya müzesindeki geçici kabine konuldu (21 Kasım 1938); ölümünün on beşinci yılında da, büyük bir törenle Anıtkabir'e aktarıldı (10 Kasım 1953).


Kaynak: http://www.turkcesevdalilari.net/ataturk.asp


__________________

- AMON -
31-01-08, 21:59
Mustafa Kemal Atatürk henüz harbiyedeyken bir çok subay arkadaşı gibi vatanın tehlikede olduğunu görmekte ve subay arkadaşları ile beraber bir dizi yazı çalışmaları yapmıştır. Bu çalışmalar esnasında yakalanmış ancak vatan sever öğretmenler sayesinde kurtulmuştur. Mustafa Kemal'in bu çalışmalarından rahatsız olan saray peşine gizli ajan takmış ve daha sonra tutuklatıp sorgulatmıştır. Sorgudan sonra serbest kalan Mustafa Kemal Paşa 5 şubat 1905 tarihinde Şam' a sürgün edildi. Mustafa Kemal burada arkadaşlarıyla gizlice "Vatan ve Hürriyet" adında bir cemiyet kurarak faaliyetlerine başladı (Ekim-1906). Arkadaşlarıyla beraber ilk olarak cemiyetin Beyrut, Yafa ve Kudüs şubelerini açtılar. Daha sonra gizlice Mısır ve Yunanistan üzerinden hem annesini görmeye hem de hemde cemiyetin Selanik şubesini açmak için Selanik' e gitti. Şam' dan ayrılması saray tarafından duyuldu. Ancak üstlerin kendisi gibi olması nedeniyle bir ceza almadı. Burada yeni şubeyi açtıktan sonra tekrar Şam' a döndü. Bu sıralarda 20 Haziran 1907 tarihinde Kolağası (kıdemli yüzbaşı) oldu ve Şam'daki Ordunun Kurmay Başkanlığında bir göreve getirildi. Mustafa Kemal 13 Ekim 1907 tarihinde merkezi Manastır' da bulunan 3. Ordu Karargah' ına atandı. Buradan Selanik' teki şubesinde çalışmak üzere Selanik' e geldi. Bu arada arkadaşları Selanik' te faaliyet gösteren İttihad ve Terakki Fırkası' na katılmışlardı. Daha sonra Mustafa Kemal de arkadaşı Ömer Naci' nin isteğiyle İttihad ve Terakki' ye katıldı.


Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Vatan_ve_H%C3%BCrriyet_Cemiyeti


__________________

- AMON -
31-01-08, 22:37
MAKEDONYA için için kaynıyordu. Kafası işleyen herhangi bir Türkün, İmparatorluğun parçalanmak üzere olduğunu sezmemesine imkân yoktu. Her yerden 'Makedonya, Makedonyalılarındır,' bağrışmaları yükseliyordu. Ortalık, Rus ve Avusturya casuslarıyla doluydu. Bulgarlar aslında tedhişçi çetelerden başka bir şey olmayan 'komitacı' ordusuyla devlet içinde devlet gibi güçlü bir yeraltı örgütü kurmuş, bombalar ve terör olaylarıyla her yana dehşet saçıyorlardı. Sınırlarda güvenlik diye bir şey kalmamıştı, Rum, Bulgar, Sırp ve Arnavut çeteleri birbirleriyle ve Türk makamlarıyla durmadan çatışmaktaydı. Büyük devletler ise, cesedi didikleyip bölmek için çevresinde gittikçe yaklaşarak dönüp duruyorlardı. Bu leş kargaları şölenine sonradan bir 'davetsiz misafir' daha katılmıştı: Drang nach Osten (Doğu'ya baskı) amacı gütmekte olan Alman İmparatorluğu. Bismarck, İngiltere'de Disraeli'nin düşmesinden ve yerine Yunan dostu, Türk düşmanı Gladstone'un geçmesinden yararlanarak, Abdülhamit'e, Mareşal Von der Goltz başkanlığında bir askeri heyet göndermiş; arkadan da Kayzer, Sultan'a, çok gürültü koparılan resmî bir ziyarette bulunmuştu.

Doğru dürüst bir siyaset güdecek yerde, hileye başvuran Abdülhamit, bütün kozları birbirine karşı oynuyor, yabancıyı yabancıya, Türk'ü Türk'e karşı kullanıyordu. Rumeli'deki hafiyelerinin sayısını artırmıştı. Şimdi Selanik'te, bunların kırk bini bulduğu söyleniyordu. Hıristiyan azınlıklar, hiç olmazsa, yabancı devletler tarafından korunuyordu. Türkler ise, kendi sınırları içinde baskıya uğrayan bir azınlık gibiydiler. Çevrelerinde bir kurtuluş çaresi arıyorlardı. Görünüşe göre, tek umut, Türk ordusunun genç subaylarındaydı. İhtilâl hareketi böylece güçlenmekte ve hızla genişlemekteydi. İmparatorluğun her yerinde kollar kuruluyor, özgürlük ve kurtuluş düşüncelerini bütün halk tabakaları arasına yaymakla görevli propagandacılar yetiştiriliyordu. İhtilâl hareketi, 1907 sonunda, Mustafa Kemal'i geride bırakmış bulunuyordu. Selânik'e dönünce, Suriye'deki 'sürgün' cezasının kendisini hareketin liderleri arasına katılmaktan alıkoymuş olduğunu acı acı farketli. Kendi dar çerçeveli Vatan ve Hürriyet Cemiyeti, İttihat ve Terakki Komitesi diye anılacak olan daha geniş bir örgütün gelişmesiyle, gölgede ve geride kalmıştı. Lider adayı üyeler arasında, o zaman postanede çalışan Talât ve albay olan Cemal vardı ki, ikisi de sonradan iktidarın üst basamaklarına kadar yükseleceklerdi. Bu cemiyette, Mustafa Kemal'in Ali Fethi'den başka pek arkadaşı yoktu. Talât'ın girişimiyle, Vatan ve Hürriyet Cemiyeti, bu kendinden büyük grupla birleşti ve adı artık tarihe karışmış oldu.

Selânik'in ötedenberi gizli cemiyetler doğurmaya uygun bir siyasi havası vardı. Çok eskiden de burada Aziz Paul'ün ardından Hıristiyanlığı kabul edenler, Neron'un zulmünden kaçmak için gizli olarak örgütlenmişlerdi. İttihat ve Terakki Cemiyeti de, Farmasonların binalarından ve tekniklerinden bol bol yararlanıyordu, Giriş töreninde aday üye, gözleri bağlanarak pelerinli ve maskeli üç kişinin huzuruna alınıyor ve memleketi kurtaracağına, cemiyetin emirlerini tutacağına -ki bunların arasında, verdiği ölüm cezalarını yerine getirmek de vardı- sırlarını ele vermeyeceğine hem Kur'an, hem de kılıç üstüne yemin ediyordu. Bu çeşit maskaralıklar, Mustafa Kemal'in yaradılışına aykırıydı. Zaten önceden sadece tabanca üstüne and içmişken, bu yeminin içine din karıştırılması sinirine dokunuyordu. Ama şu sırada İhtilâlcilerle iyi kötü geçinmekten başka yapacak şey yoktu.

Onlarsa Mustafa Kemal'i inatçı, kendini beğenmiş ve atılgan buldukları için pek sevmiyorlardı. Makedonya demiryollarının denetlenmesi işi de, Mustafa Kemal'in kurmaylık görevleri arasındaydı. İttihatçılar bu görevin, Selanik dışındaki propaganda çalışmaları için yararlı olacağı bahanesiyle, onu yanlarından uzaklaştırdılar. Sırbistan ovasının kenarında Üsküp'e kadar Vardar boyu Mustafa Kemal'in bölgesi haline geldi. İstediğini yapamamanın azabı içinde kıvranmakla beraber, kendi önderlik yeteneğine gün geçtikçe daha çok inanmaya ve çevresine küçük bir grup toplamaya başlamıştı. Arkadaşlarıyla kahvelerde ya da annesinin evinde buluşarak gece geç saatlere kadar oturuyor ve konuşup planlar kuruyorlardı. İkinci kez dul kalmış olan Zübeyde Hanım, kızı Makbule'yle birlikte oturmaktaydı. Ana kız, Mustafa'nın bozguncu çalışmalarına artık boyun eğmişlerdi ve bu gece toplantılarında ihtilâlcilere kendi elleriyle kahve pişiriyorlardı.

İhtilâl hareketi gitgide gelişmekteydi ama henüz tam anlamıyla olgunlaşmamıştı. Olayların vakitsiz patlak vermesine uluslararası durum neden oldu. İngiltere Kralı Yedinci Edward'la Çar İkinci Nikola, Baltık denizinde birtakım nezaket görüşmeleri yapmışlardı. İttihatçılar bunu, İngiltere' nin Türkiye'ye karşı siyasetinde kötü bir değişme olduğu şeklinde yorumladılar. Henüz Trakya ve Anadolu'daki subayları kendilerinden tarafa çekekebilmek için zamana ihtiyaçları olmakla beraber, artık ellerini çabuk tutmaları gerekiyordu. Çünkü Abdülhamit de uyanmaya başlamıştı. Açıkça faaliyete girişerek Selânik'e soruşturma heyetleri gönderdi. İttihatçılar ilk heyetin başkanını vurup yaraladılar. İkincisi, rüşvet ve uzlaşma yolunu daha uygun buldu.

Cemiyetin bazı üyeleri, birtakım ödül ve terfi vaatleriyle İstanbul'a çağrılmışlardı. Bunların arasında, Cemiyetteki durumu pek o kadar önemli olmayan Enver adında bir genç binbaşı vardı. Enver, çağrıyı dinlemeyerek dağa çıktı ve bir direnme hareketi hazırlamaya başladı. 4 Temmuz 1902'de Arnavut asıllı, tecrübeli bir çeteci olan Ahmet Niyazi adında bir yüzbaşı, yanına Manastır karargâhındaki taraftarlarını da katarak onu izledi. Cemiyet işleri için o dolaylarda bulunan Ali Fuad, yanına bir müfreze er alarak Niyazi'nin yardımına koştu ve ona, amacını açıkça ilân etmesini söyledi. Niyazi, isyan halinde olduğunu Sultan'a bir telgrafla bildirdi. Cemiyet de 1876 Anayasasının geri getirilmesini isteyen bir bildiriyle ortaya çıktı. Padişah hemen Anadolu'dan Rumeli'ye asker gönderdiyse de, bunların başındaki subaylar da isyancılardan yana geçtiler.

Abdülhamit, yenilmiş olduğunu anlamıştı. İki günlük bir tereddütten sonra -ki bu arada müneccimbaşısına danıştığı söylenir- Cemiyetin ültimatomunu kabul etti. İttihatçılar istekleri reddedilirse, İstanbul'a yürüyeceklerini ve onu tahttan indirip yerine kardeşini geçireceklerini söylemişlerdi. Şûrayı Devlet'in sabaha kadar süren bir toplantısından sonra Abdülhamit, bir kuşak önce kaldırdığı Anayasayı geri getirmeyi kabul etti. 24 Temmuz'da açıklanan bu haber, bütün imparatorlukta büyük bir sevinç yarattı.

Niyazi askerleriyle beraber, 'Hürriyet, Uhuvvet, Müsavat, Adalet' yazılı sancaklarla süslenmiş olan Manastır'a girdi. Ama siyasetten pek hoşlanmadığı için çok geçmeden memleketi olan Arnavutluk dağlarına çekildi. Beri yandan genç ve gösterişli Enver, Selanik'teki Olimpos Otelinin balkonundan muzaffer bir tavırla halkı selâmlıyor ve müthiş bir kalabalık tarafından günün politik kahramanı olarak alkışlanıyordu. Halka keyfi idarenin artık sona erdiği ve bundan sonra din ve ırkları ne olursa olsun, bütün vatandaşların Osmanlı olmaktan şeref duyarak, birarada kardeş gibi yaşayacaklarını bildirdi.

Enver'in dedikleri, sevinç sarhoşluğuyla dolu ilk günlerde gerçekleşir gibi oldu. Müslüman hocalar, Hıristiyan papazlar, Musevi hahamlar, yollarda kucaklaşıp, kolkola geziyorlardı. Türk kadınları peçelerini yırtıp attılar. Hapishane kapıları ardına kadar açıldı. İçeride yaşlanıp gitmiş siyaset suçluları, güneşe karşı gözlerini kırpıştırarak dışarı çıktılar ve artık yüzlerini bile unutmuş oldukları hısım akrabalarıyla kucaklaştılar. Aubrey Herbert'in deyişine göre İstanbul, 'bir gül gibi panldıyor ve heyecandan titriyordu.' Halka durmadan söylevler veriliyor, demokrasi ilkeleri açıklanıyordu. Henüz ne olduğu pek bilinmeyen büyülü 'Meşrutiyet' kelimesi herkesin ağzında dolaşıyor ve sanki cennet vaat ediyordu. Böylece yeni bir çağ açılmıştı.

Mustafa Kemal'in bu çok önemli olaylarda bir rolü olmamıştı. Selanik'teki okul balkonunda, Enver'in arkasında silik bir siluet gibi duruyordu. Enver'inse hürriyet kahramanı olarak sivrilmesi az çok rastlantıydı. Bununla birlikte o da bu role yaraşıyordu. Üniforması içinde tığ gibi narin, zarif ve pırıl pırıl, o bakımlı bıyıkları ve keskin selâm alışlarıyla halkın gözünde, yakışıklı genç Türk subayının tam bir örneğini canlandırıyordu. Yürekliliğine diyecek yoktu. Düşman ateşi altında bile istifini bozmadan askerlerinin önünde yürürdü. Kendini beğenmiş olduğu için halkın o hayranlık gösterilerinden büyük haz duyar, bir aynanın önünden geçerken göz ucuyla kendine bakmadan edemezdi. Dindardı, savaşa girerken koynundan Kur'an'ı eksik etmezdi. İçkisi, sigarası yoktu. Özel yaşayışı da lekesizdi. Sarayın ahlâksızlık ve düşüklüğüne karşı yönelmiş olan bir ihtilâl hareketinin burjuva duygularını tam okşayacak bir şey. Ama bu, aynı zamanda romantik bir ihtilâldi ve Enver de onun istediği gösterişli romantik hayali canlandırıyordu.

Karakterinin hemen her yönüyle Enver'in tam karşıtı olan Mustafa Kemal ise, onu, şans eseri kahraman rolüne fırlatılmış bir kukla olarak görüyordu. Olimpus Otelinin balkonundaki gösteriden sonra Kristal gazinosuna gitti. Orada, İhtilâl şerefine kadeh kaldırıp Enver'i göklere çıkaran subay arkadaşlarını buldu. Sinirlenerek, 'Ne bu, hep Enver'i övüyorsunuz!' diye söylendi. 'Enver de Enver; Enver'den başka bildiğiniz yok. Onu bu kadar yüceltmek iyi bir şey değil.'

Subaylardan biri, 'Enver'i kıskanma,' dedi. 'Hürriyet için dağa çıktı o. Elbette överim.'

'Niçin kıskanmayayım? Ben de orta halli bir ailenin evlâdıyım. Anlamıyor musunuz? Bulun bu övgü ve söylevler sonunda öyle şımaracak. kendini öyle beğenmeye başlayacak ki, ülkenin başına belâ kesilecek,' Evet. Mustafa Kemal, Enver'i kıskanıyordu, ama kendi yeteneklerine, ondan üstün olduğuna sarsılmaz bir inancı olduğu için. Yoksa onun askerlik bakımından değerini övmekten geri kalmazdı. Ama, Enver'in kendinden beklenecek işleri yapabilecek kıratla bir adam olmadığını ilk baştan görmüştü.

Gerçekten de çok geçmeden güçlükler birbirini kovalamaya başladı. Jön Türkler diye anılan subayların yurtseverlikleri tartışılamazdı, ama siyaset bakımından tecrübeleri, daha doğrusu belirli bir siyasetleri yoktu. İhtilalin tek amacı Abdülhamit'i dize getirmek ve her derde deva sayılan o ilâcı, yani meşrutiyeti elde etmekten ibaret kalmıştı. Bunun dışında onların yaptığı aslında tutucu bir devrimden başka bir şey değildi. Ardında herhangi bir ideoloji ya da program yoktu. Osmanlı İmparatorluğunun karşı karşıya bulunduğu temel sorunlar anlaşılıp incelenmiş değildi. Çağdaş dünyayı etkileyen milliyetçi akımları göremeyen ve ruhça emperyalist olan Jön Türklerin istediği, sadece atalarının İmparatorluğunu daha liberal bir bilimde sürdürebilmekti.

İttihatçıların getirdikleri rejimi bundan öncekilerden ayıran en önemli nokta, Anayasa güvenliği altında olmasıydı; halka İttihat (Birlik) ve Terakki (İlerleme) vaat ediyordu. Birlik; yani hangi ırk ve dinden olursa olsun, bütün vatandaşlara aynı hak ve görevlerin tanınması. İlerleme; yani eğitim, öğrenim ve ekonomi alanlarında gelişmeler. Ve Fransız İhlilâli'nin ilkeleri olan 'Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik' sloganına eklenmiş olan Adalet. Ama, Türkler yine Osmanlı kalacaklardı. Bağımsızlık için sabırsızlanan Hıristiyan azınlıklarına sunulan tek şey, bir Türk devleti içinde ayrı dinden özgür birer vatandaş olabilme hakkıydı.

Buna karşı gösterilen tepki hızlı oldu. İhtilâl, Jön Türklerin umduğu gibi, İmparatorluğun çözülmesini önleyeceği yerde, hızlandırmaya yaradı. Bu tepki, aslında bir Balkan karşı-devrimi niteliğindeydi. Meşrutiyetin üzerinden daha üç ay bile geçmeden, Bulgaristan, bağımsızlığını ilân edecek; aynı hafta içinde Avusturya, Bosna-Hersek'e el koyacak ve Girit, Yunanistan'la birleşmeye karar verecekti. Avusturya'nın Berlin Antlaşmasını hiçe sayan bu hareketi, uluslararası kuralların tek taraflı bozulmasıydı ki, Sir Edward Grey, bunu izleyen 'Avrupa'nın anarşi çağı'nı bu olaya bağlamaktadır.

Mustafa Kemal, olaylardaki karışıklığı bütün çıplaklığıyla görebiliyordu. Yeni idareyi açıkça eleştiriyordu. Hemen her gece. çocukluğundan beri alışık olduğu Selanik kahvelerinde subay arkadaşlarıyla oturuyor, içip konuşuyordu. İhtilâlden sonra bütün yasaklardan kurtulmuş olan Olimpus ve Kristal gazinoları, kaldırımlara, hattâ caddelere doğru taşmış ve masaları tramvay raylarına kadar yaklaşmıştı. Deniz kıyısının öbür ucunda, bütün koyu tepeden gören ve akşam rüzgârını alan yuvarlak Ortaçağ kulesinin dibinde de Beyaz Kule diye yeni bir gazino açılmıştı. Burada konuşma sesleri, sokak satıcılarının yaygarasına ve kalabalık mermer masalardan yükselen domino ve tavla şakırtılarına karışırdı.

Mustafa Kemal'in keskin sesi, bunların arasından yükselerek, çevresine açıklıkla yansırdı. Güçlü bir şekilde tartışır, kendine karşı çıkanları mat ederdi. İttihatçıları açıkça ve sözünü sakınmadan yeriyordu. İhtilâl yapılmış ve meşrutiyet ilân edilmiş olduğuna göre, İttihat ve Terakki Komitesine artık ne gerek vardı?

Bu Mustafa Kemal de can sıkıyordu artık. Bir görev uydurup Selanik'ten uzaklaştırılması gerekiyordu, hem de bu sefer Üsküp'ten filân daha da uzaklara. Bu sırada bir fırsat çıktı. Trablus'taki Cemiyet temsilcisi oradan ayrıldıktan sonra karışıklıklar olmuştu. Kendisinin bulunmadığı bir toplantıda, durumu gözden geçirmek, İttihat ve Terakki adına gereken önlemleri almak üzere Trablus'a gönderilmesi kararlaştırıldı. Mustafa Kemal bu kararı duyunca ardındaki nedenleri hemen sezdi. Anlaşılıyordu ki, düşmanları Trablus'u onun gerçek olmasa bile, siyasî mezarı olarak seçmişlerdi. Buna rağmen o, âdeta bir meydan okuyuş olan bu öneriyi kabul etmeyi uygun buldu ve gereken parayı aldıktan sonra, Kuzey Afrika'ya giden bir gemiyle yola çıktı.

Yolda gemi Sicilya'da bir limana uğradı. Mustafa Kemal bir yol arkadaşıyla beraber kıyıya çıktı ve arabayla bir gezinti yaptı. Yolda çocuklar, başlarındaki fesleri alaya alarak üzerlerine limon kabuğu attılar. Mustafa Kemal'in milli gururunun incineceği umulabilirdi. Ama öyle olmadı. Aksine, o uğradığı hakarete kızacağı yerde, o andan sonra başındaki festen -Osmanlı itibarının bu sokak çocuklarına bile maskara olan sembolünden nefret etmeye başladı.

İttihat ve Terakki'nin, henüz Araplar ve daha da gerici olan Türkler üzerinde tam otorite sağlayamamış olduğu Trablus'ta, Mustafa Kemal düşmanca bir hava ile karşılaştı. Cemiyet temsilcisi olarak, önce bölge komutanı olan paşanın dostluğunu kazanması gerekiyordu. Bu işi, paşayla kahve içtikleri sırada, tehditle diplomasiyi birarada kullanarak başardı. Birtakım Arap isyancılarının kendisini ele geçirmeyi tasarladıklarını öğrenince, hiç çekinmeden, isyancıların karargâhı olan camiye gitti. Elebaşlarına, hükümetin şikâyetlerini dikkate alacağına söz verdikten sonra avludaki kalabalığın önünde söz aldı. Onları, din kardeşlerim diye selâmlayarak, uzun, ateşli bir konuşma yaptı ve yeni rejimin gücünü övmekle beraber bu gücün sadece onları korumak uğruna kullanılacağını ısrarla belirtti. Bu sözler dinleyenleri etkilemişe benziyordu.

Ama kurnaz bir adam olan Arap şeyhi onu çağırttı ve: 'Sen kimsin, ne gibi yetkilerin var?' diye sordu. Mustafa Kemal cebinden, Cemiyetin vermiş olduğu yetki mektubunu çıkarınca şeyh güldü ve kendi cebinden, buna benzer üç belge çıkarıp gösterdi: bunlar daha önce gelen ve gelir gelmez hapse atılan temsilcilerin itimat mektuplarıydı.

Mustafa Kemal, taktiğini hemen değiştirdi. 'İstersen bu kâğıdı al, yırt,' dedi. 'Benim kâğıda ihtiyacım yok. Doğrudan doğruya seninle konuşmaya gelmiş bir adam say beni.'

Şeyh, 'Öyleyse seninle konuşabilirim,' dedi. Ve sonunda öteki üç tutuklunun da serbest bırakılması konusunda anlaştılar.

Selânik'e dönmeden önce Mustafa Kemal, Bingazi'ye de uğradı. Burada Mansur adında güçlü bir Arap şeyhinin, Türk yönetimine kafa tuttuğunu gördü. Mansur, idarecileri kukla gibi oynatıyor, onlara her istediğini yaptırıyordu. Mustafa Kemal, bu sefer, daha sert hareket etmek gerektiğine karar verdi. Şeyh kendilerini ziyarete geldiği zaman, hemen saldırıya geçerek onu tehditle kanşık olarak azarladı. Sonra da, bölgenin komutanımı, bütün askerleri bir denetleme için kışlada toplamasını söyledi.

Öteki subaylar, bu denetlemeyi kusur bulma bahanesi sanarak, itiraz edecek oldular. Mustafa Kemal, övgü sözleriyle onların şüphelerini yatıştırdı. Sonra kendilerine ufak bir piyade talimi yaptıracağını söyledi. Subaylar buna razı oldular. Mustafa Kemal onlara talimat verdi: Bingazi doğrusunundaki bir piyade alayı soldan gelen bir düşmana karşı yürüyor; o sırada, sağ taraftan yaklaşan daha güçlü bir düşmana karşı koymak için dönüş yapma emri alıyor.

Bu hareket, kimsenin şüphesini çekmeden yapıldı ve son hedefin Şeyh Mansur'un evi olduğu ortaya çıktı. Ev bir anda sarılmıştı. İçerden eli beyaz bayraklı bir adam çıkarak teslim olduklarını söyledi. Mustafa Kemal, Mansur'un gelip kendisiyle görüşmesi koşuluyla kuşatmayı kaldırmaya razı oldu. Bu görüşmede de yeni rejimin niyetlerini ve devrim programını Şeyh'e anlattı. Şeyh, koynundan bir Kur'an çıkararak: 'Halife Efendimize ilişmeyeceğinize dair bu kitap üstüne yemin eder misiniz?' diye sordu.

Mustafa Kemal, Kur'an'ı alıp öperek: 'Bu Kitabı kutsal sayarım,' dedi. 'Onun ve kendi şerefim üstüne yemin ederim ki, bu Kitabın içinde yazılan ilkeler gereğince Halife denilen adama ilişmeyeceğim.' Böylece dini kuruntuları yatışan ve şerefi kurtulan Şeyh, siyasal yenilgiyi kabul etli. Yapılan anlaşma sonunda, hükümet ve ordunun otoritesi tekrar tanınıyor ve akılcı bir güç dengesi kurulmuş oluyordu.

Mustafa Kemal, görevinin sonucundan memnun olarak Selânik'e döndü. Askerlikle diplomasiyi birarada yürütmekteki ustalığını kendi kendine kanıtlamıştı; bunu ondan başka değerlendirecek kimse olmasa bile.


Kaynak: http://66.102.9.104/search?q=cache:E4dyBh-Hog0J:www.1001kitap.com/Tarih/Kinross/ataturk/ataturk04jon_turk_devrimi.html+Vatan+ve+H%C3%BCrri yet+Cemiyeti&hl=tr&ct=clnk&cd=7&gl=tr


__________________

- AMON -
31-01-08, 22:47
Vatan ve Hürriyet Cemiyeti

Şam’da, Hamidiye çarşısında üç Türk zabiti:



Osmanlı İmparatorluğu devrinde 5. ordunun merkezi Şam’dı. Oraya askeri akademisinden yüzbaşı çıkmış iki adam sürülmüştü. Biri Mustafa Kemal, diğeri Müfit ÖZDEŞ… Bunlar Şam’da 29. ve 30. süvari alaylarında stajiyer idiler. O devirde her sene Havran’da bin bir mesele icat olunurdu. 1905’te Havran meselesi Emvali Mağsube ( Talan Edilmiş Mallar ) adı ile ortaya atılmıştı. Oraya bir odu gidecekti. Hakikatte böyle bir mesele var mıydı? Yok muydu? Bunun izahını ve muhakemesini şimdilik bırakalım.



Müfit’in Mustafa Kemal’e müracaatı:



Şam’ın iki odalı, basit bir evinde oturan Mustafa Kemal’e çok sevdiği kahraman arkadaşı Müfit müracaat ediyor:



-Haberin var mı gidiyorlar?



Mustafa Kemal soruyor:



-Kim nereye?

-Bizim staj yapmakta olduğumuz alaylar…

-Nasıl olur? Benim bundan haberim yok ve bu olamaz.

-Gidiyorlar hem de bu akşam



İki arkadaş atlarına biniyorlar. Evvela Mustafa Kemal’in staj yaptığı 30. süvari alayı kumandanın yanına gidiyorlar. Mustafa Kemal alay kumandanına soruyor:



-Alayınız bir vazife almış gidiyor. Bu alay içinde kumanda etmekte olduğum bir bölük var. Benim de beraber gitmekliğim tabii değil mi? Niçin bana haber vermediniz?



Kumandanın cevabı:



-Siz bu alayda stajyersiniz. Kumanda ettiğiniz bölüğün asıl kumandanı bölüğün kumandasını almıştır. Siz Erkan-ı Harp zabitisiniz. Böyle çetin işlere gelemezsiniz. Ben sizin Şam’da kalıp istirahat etmenizi tercih ettim. Maaşınız verilecektir, merak etmeyiniz.



Mustafa Kemal’in aldığı bu cevap pek tabii olarak Müfit’in 29. süvari alay kumandanından alacağı cevabın aynı olacaktı.



İki arkadaş boynu bükük çıkıyorlar:



Müfit mutaelada bulunuyor: Süvari fırkası kumandanına şikâyet etmek… Mustafa Kemal buna lüzum görmüyor.



-Müfitçiğim. Bunlar o kumandan ile beraberdirler. Ona müracaattan bir şey çıkmaz. Ordu kumandanına gidelim, belki ondan da bir şey çıkmaz. Fakat hiç değilse şikâyetimizi umumileştirmiş oluruz. İki arkadaş mutabık kalıyorlar. Ordu kumandanı Müşir Hakkı Paşa’dır.



Müracaat usulsüzdür:

İki erkân-ı harp yüzbaşısı Müşir Hakkı Paşa’nın resmi makamına gidiyorlar ve yaveri vasıtası ile Müşir Paşa’yı görmek istediklerini arz ediyorlar. Hiç vaki olmamış bu harekete Müşir Paşa çok küstahane telâkki ediyor ve onları kovuyor. Sokak ortasında kalmış gibi bir vaziyette iki arkadaş artık birbirleri ile konuşamayacak kadar müteessirdir. Nihayet Mustafa Kemal Müfit’e biz de gideriz diyor. Müfit soruyor:



-Nasıl?



Mustafa Kemal:



-Olduğumuz gibi… Yani şimdi atlarımıza binmiş bulunuyoruz. Emirber neferlerimiz de var. Havran’a giden kuvvete olduğumuz gibi iltihak ederiz.

-Bu olur mu?

-Niçin olmasın?



Ve Mustafa Kemal’in dediği gibi gidiyorlar.



Şam – Şemiskin yolu üzerinde:

İki süvari alayı birçok topçu bataryaları ve esterli piyade taburları büyük bir kuvvet hâlinde yürüyorlar. Bu kuvvetlerin kumandanı Bay Lûtfi’dir. Mustafa Kemal ve Müfit ellerinden alınmış olan bölüklere iltifat etmeyerek atlarını bu kuvvetlerin başının yanına sürüyorlar ve biz de beraberiz efendim diyorlar. Henüz bu iki adamı tanımamış olan kumandan onların yüzüne bakmamakla ve sadece selamlarını iade etmekle iktifa ediyor. Başka konuşma yoktur.



Kuvvetler o günün akşamı Şemiskin’de çadırlı ordugâhta son neferine kadar yerleşiyor. Yalnız açıkta ve aç kalmış iki adam var: Mustafa Kemal ve Müfit. Onlarla kimse meşgul değildir, yalnız gece yarısına doğru onların emirber neferleri büyük bir âlicenaplıkla bu iki arkadaşa kendi evlerini teklif ediyorlar. Bu ev neferlere tahsis olunmuş çadırdır. Neferler biz açıkta kalalım, ziyanı yok. Siz çadıra buyrunuz diyorlar. Biraz sonra daha büyük bir ülüvvicenap ile bu iki arkadaşa içlerine saman doldurulmuş iki çuval getiriyorlar ve bunları yatak diye yere seriyorlar. Ertesi gün süvari otuzuncu alayın bölük kumandanlarından bir yüzbaşı geceyi aç geçirmiş olan Mustafa Kemal ile Müfit’i kendi çadırına davet ediyor. Onlara bir çay ziyafeti veriyor. Bu yüzbaşı vaziyeti ve bunu icap ettiren ve idame ettirmekte olan adamların gizli noktai nazarlarını senelerden beri devam eden tecrübesi sayesinde biliyordu.



—Arkadaşlar görüyorsunuz ki size asla kumandanlık vazifesi vermeyeceklerdir. Bunun sebepleri vardır. Fakat bana husisi bir vazife verilmiştir. Eğer siz bu vazifemde bana kontrolör olmak isterseniz ben bunu temin ederim. Yalnız şimdiden söylemeliyim ki bu kontrol neticesini kimseye bildirmeyeceğinize dair bana namusunuz üzerine teminat vermeniz lazımdır.



Mustafa Kemal, Müfit’in yüzüne baktı ve kendi kendine, şöyle bir muhakeme yaptı:"Bu adamın yapacağı şey, belli ki netice itibariyle söylenmemek icap eden hicaplı bir şeydir. Hiç bir şey yapmamaktan ise bu insana hicap veren meselenin mahiyetini anlamak kendisi ve arkadaşı için bir kazançtır. O, bu tecrübeyi yapabilmek için en nihayet bir adamı kusurlarından dolayı affetmiş olacaktır. Bir adamı kusurlarından dolayı affetmek için bin adamın kusurunu ele geçirmek için yapılabilir bir fedakârlıktır.



Mustafa Kemal bu mülâhaza ile ona söz verdi; Müfit de kendisine iltihak etti.

Havran köylerinde gasp:

Şam'dan çıkan büyük kuvvet, sanki bütün Havran'ı sömürecek gibi tertibat almıştır. Havran muhtelif mıntıkalara ayrılmış, her mıntıkaya bir kuvvet tahsis olunmuştu; bunların vazifesi o mıntıkadaki köyleri soymaktı. İlk Havran köyünde Mustafa Kemal ve Müfit bölük kumandanının misafiri olmuşlardır. Köy odasında piliç kızartmaları ve diğer nefis yemekler yeniyor. Ertesi sabah Mustafa Kemal, yüzbaşıya şu teklifte bulunuyor: "Seyahatimiz esnasında müşterek masraftan hissemize düşeni hemen mi verelim? Yoksa en sonunda tediye etmek üzere bir defter mi tutarsınız?" O, defter tutmak usulünü tercih etti ve öyle yapıldı.

Havralı köylüler, her gün ve her gece, birtakım insanlar ve bu insanların bindiği hayvanlar tarafından, yiyecek itibariyle mahvediliyor, bu kâfi değilmiş gibi o insanlardan on senelik vergi isteniliyor, herkes kudretine göre bir veya beş mecidiye, bir veya iki lira vererek kendini kurtarıyordu. Bölük kumandanı bu işte son derece maharetli bir adamdı. Havralıların Osmanlı İmparatorluğu'na asi olduklarını ve bu adamları mahıv ve kahretmek lâzım geldiğini bir hüküm olarak tatbik ediyordu. Mustafa Kemal ve Müfit bu hükmün yanlışlığını, yerinde ve gözleriyle görüyorlardı. İki ayrı düşünce: biri para toplamak ve bu parayı paylaşmak düşüncesi, diğeri bu para toplama mezalimine isyan etmek düşüncesi...

Kuneytara'da:

Mustafa Kemal ve Müfit, Osmanlılık namı altında yapılan bu büyük haydutluğun ne olduğunu anlamışlardır. Bunu yapanlar hakikaten haydut insanlardı. Bu hakikati anladığı dakika, Mustafa Kemal, Müfit'e şu sözleri söyledi: - Hatırla mısın Müfit, Şam'dan bu kuvvete iltihaka karar verdiğimiz dakika karşıma bir süvari mülazımı çıkmıştı. Bana: "Beyim size büyük hürmetim vardır. Bu sefere gitmemenizi tavsiye ederim."demişti. Ben sormuştum: Niçin? Süvari mülazımı şu cevabı vermişti:"Hayatınız tehlikeye girebilir de, onun için." Ben bu adama tekrar: Niçin? dedim. O bana "Seni öldürürler. Bilemezsiniz ve düşünemezsiniz beyim, bugün bütün Suriye ordusuna şamil bir müşterek menfaat vardır. Siz bu menfaate mani olacak gibi görünüyorsunuz; bunu kimse kabul etmez, hayatınız mevzuubahistir." cevabını vermişti.

İşte Mustafa Kemal'i bu seyahate sevk eden amil o adamın musırrane sözleri olmuştur.

Kuneytera ordugâhı:

Kuneytera, Osmanlı Türkleri tarafından Türk Çerkezlerinin oturup yerleşmelerine tahsis edilmiş bir köydür. O köy ve civarında bir ordugâh kurulacaktı. Mustafa Kemal’in ve Müfit'in nasıl adamlar olduğu anlaşılmıştı. Ordugâhın kurulması kendilerinden rica edildi; iki arkadaş bu vazifeyi yapmaya gittiler.







Kuneytera ordugâhında heyecan: Ordugâh Kuneytera'nın yanına kurulmuştu. Oranın Çerkez Türkleri o kadar misafirperver davrandılar ki her gece davetler yapıyorlar, misafirlere Çerkez tavuğu yediriyorlardı. Bir gün kuvvetler kumandanına şöyle bir haber geldi: etraftaki Çerkezler ordugâhı basacaklar... Bu haber Mustafa Kemal'e kadar intikal etti. O, şu kararı vermişti: vaziyeti gidip kendi gözüyle görmek. Bunun üzerine Müfit'e: "Benimle beraber gel."dedi ve iki arkadaş yanlarına birer emirber neferi olduğu halde, dörtnala sürdükleri atlarıyla Garp istikametine doğru yol almaya başladılar. Bir aralık bir tepeye geldiler; atlarından indiler; Mustafa Kemal o tepenin üstünden karşıdaki vaziyeti tespit etti ve gece vakti Türk ordugâhına baskın yapacak olan bir cemmi gafirin orada toplu olduğunu gördü. Tam bu esnada idi ki karşı taraf kuvvetleri Mustafa Kemal'i görmüşler ve beş on misli süvari kuvvetleriyle onun üstüne saldırmak üzere harekete geçmişlerdi. Mustafa Kemal sükûnetini bozmaksızın Müfit'e şunu söyledi: "Atına bin ve beni takip et." Mustafa Kemal, Müfit ve emirber neferler atlara bindiler; Mustafa Kemal'in delâlet ettiği istikametlerde dörtnala yol aldılar, bu suretle düşmanı şaşırtarak karargâha geldiler. Mustafa Kemal düşman vaziyetini izah etti. Artık ordugâhta onun sözü dinleniyordu. Kumandan Lûtfi bu izaha göre tedbirler aldı ve Çerkezleri'in hücumu vaki olamadı.



Kuneytera Şarkın’da bir köyde:

Bir gün Mustafa Kemal, arkadaşı Müfit’le beraber Kuneytera Şarkın’da bi Çerkez köyüne gidiyor. Köylü bu gelenleri ilk önce iyi görmüyor; iyi karşılamıyor, bunları da soygunculardan sanıyor. Buna rağmen Mustafa Kemal ve Müfit’i alelusul evlerine kabul ediyorlar. Mustafa Kemal bir müddet bu köylülerle konuşuyor ve çok geçmeden onlar Mustafa Kemal’den hoşlanıyorlar, ona söz veriyorlar “Siz ne derseniz yaparız fakat devler diye şimdiye kadar kafamızı ezen bu idarenin emrettiğini yapmayız.”



Namuskârane bir anlaşma:



Kuneytera civarındaki Osmanlı kuvvetleri oradaki köylerden birini imha etmek için yukardan bir emir alıyorlar. Bu köyün üzerine sevk edilen kuvvetin kumandanı Bay Lûtfi’dir. Mustafa Kemal ve Müfit bu harekette sâkittirler. Tam köyün karşısına gelindiği zaman inanılmayacak bir manzara görünüyor: Bu tek köy o gelen bütün Osmanlı kuvvetini mağlup edebilecek tertibat almıştır. O vakit kuvvet kumandanı (Bay Lûtfi) Mustafa Kemal’e müracaat ediyor, “Ne yapalım?”diyor. İtiraf etmek lazımdır ki Mustafa Kemal bu köyü mahvetmek istemiyordu; çünkü o bu köy halkını inkılâp ve ihtilâl namına kazanmış bulunuyordu.

Şimdi emir ve kumanda Mustafa Kemal’e intikal etmişti. Mustafa Kemal bir kısım kuvvetleri Müfit’in emrine vererek onu bir istikamette köye sevk etti ve diğer bir kısım kuvvetleri de Çerkez Kolağası Bay Mehmed’in kumandasında olarak merkezden hücuma kaldırdı. Mustafa Kemal Müfit’i öyle bir cepheye sevk etmişti ki Müfit buradan hücum edemezdi ve esasen hücum etmemesi lazımdı. Çünkü o köyün halkı daha evvel Mustafa Kemal’e bağlılık sözü vermişti. Çerkez Bay Mehmed aldığı emir üzerine merkezden hücum etti. Mustafa Kemal daha ziyade bu Bay Mehmed’i takip için onun peşi sıra giderek köyün içine girdi.

Burada Mustafa Kemal’in gördüğü manzara şu idi: köylüler Çerkez Bay Mehmed’i kuşatmışlar, taş ve topaçla öldürmek üzere idiler. Bu sırada idi ki Mustafa Kemal köye girdi; köylüler kendisini görünce etrafını aldılar ve “Sen ne dersen o olsun.”diyerek Bay Mehmed’i Mustafa Kemal’e bağışladılar ve affettiler.

O köyde bir seans:

Muhtarın odasında… Mustafa Kemal, Müfit, Kumandan Lûtfi ve köyağası.

Mustafa Kemal söylüyor:”Bir hedefe, bir emele yürüyeceğiz. Birbirimizi tanımayan kuvvetleriz. Bu hedefte, bu emelde beraber kalacak mıyız? Hep birden “Evet.”diyorlar. bu evet sözü bir mühür ve imzadan daha yüksek bir namus sözü olarak alınmıştır. Bugün dahi onlar Mustafa Kemal’e vermiş oldukları sözü ve Mustafa Kemal onlara verdiği sözü tutmaktadırlar.

Ordugâhta bir adilik:

Müfit Mustafa Kemal’in yanına geliyor ve şunları söylüyor:

- Bütün bu seyahatte çok para kazanılmış, benim hisseme oldukça altın isabet etmiş. Dün akşam bu altınları bana getirmek istediler. Ben tereddüt ettim. Bu tereddüdün sebebini soranlara:”Çünkü bu bizim alışmadığımız şeydir; arkadaşım Mustafa Kemal bunu terviç ediyor mu?” diye sorduğum zaman bana: “Mustafa Kemal’e senin aldığının birkaç misli verilecektir dediler, ben de “Müsaade buyurunuz, bir kere kendisinden sorayım.”cevabını verdim.

Müfit’in bu sözlerini dinleyen Mustafa Kemal, arkadaşının bir hataya düşmüş olmasından ürkerek:”Sakın paraları almış olmayasın?”diyor ve Müfit’in derhal “Hayır”diye cevap vermesi üzerine ona şu sözleri söylüyor:

-Müfit sen bugünün adamı mı olmak istiyorsun yoksa yarının adamı mı?

Müfit zaten teklif edilen parayı kabul etmemiş olmanın verdiği bir gururla ve pek bir samimi ifade ile:

-Elbette yarının adamı olmak isterim.”diyor.

Mustafa Kemal kendisini takdir ediyor “Elbette alamazsın; ben de almadım ve alamam.”hükmünü veriyor.

Sahtekârların orduca teşhiri:

Bir gece ordugâhtaki Mustafa Kemal’in çadırı sarılıyor. Kendisi ölümle tehdit ediliyor, hesap ve kitaplara mâni olmak istediği için…

Mustafa Kemal bunları şu sözlerle söylüyor:

-Arkadaşlar ben gerçi mekteplerde riyaziye okuyup öğrendim fakat bu sizin hesaplarınızdan bir şey anlamam. Tebii sizin hesaplarınız en doğru olmak icap eder fakat bunu ordu merkezinde kontrol ettirmekten çekiniyor musunuz?

Buna “hayır” cevabı alınca:

-O halde diyor, mesele yoktur; müsaade ederseniz yarın bir arkadaşımızı Şam’a göndeririz orada en yüksek muhasip kim ise bu işi ona hallettiririz. Benim riyaziyeciliğim bu hesap meselesine akıl erdirmeğe kâfi gelmiyor. Efendiler ben namuslu bir adamım. Benimle arkadaş olanların da namuslu olmaları gerekir. Sizin bana bahsettiğiniz hesaplara benim aklım ermiyorsa ve bunu Şam’a gönderip tetkik etmeyi teklif ediyorsam buna bir şey demeye hakkınız olmamalıdır. Yarın Müfit’i Şam’a göndereceğim.

Mustafa Kemal kuvvetçe ve muhitçe öyle tedbirler almıştı ki bu hesap sahtekârları ona mukavemet edemeyeceklerdi.



Kuneytara’dan Şam’a: Müfit

Mürettep kuvvetler hırsızları çok dikkatli idiler. Onlar Mustafa Kemal’i imha etmeyi düşünmüşlerdi fakat Mustafa Kemal bunu anlayıp tedbirli bulundu ve arkadaşı Müfit’i Şam’a gönderdi.



Dürzü sınırlarında Mustafa Kemal:

Artık Mustafa Kemal akılda tutulması lâzım gelen adam olmuştur. Osmanlı kuvvetleri CEBELİDÜRÜZ ile karşı karşıyadır. r. Osmanlı kuvvetleri CEBELİDÜRÜZ ile karşı karşıyadır. Osmanlı kuvvetlerinin merkezi Basrulharir'dir. Osmanlı devrinde bu Basrulharir dürzülerin daima muvaffak oldukları bir merkezdir. Mustafa Kemal orada bir Türk kumandanının mezar taşında şu yazıyı okudu: "Hüsnü Bey Karasse'de kurban gibi oldu şehit."

Karasse Mustafa Kemal'in mensuğ olduğu kuvvetlerin bulunduğu Basrulharir'in yakınında bir yerdir. Basrulharir merkezinde toplanmış olan Osmanlı kuvvetleri talim ve terbiye ile meşguldürler. Onun yukarısında dürzüler gayet kuvvetli süvari ve piyade kıtaatile bir gün bu Osmanlı kuvvetlerine taaruz ediyorlar. Taaruz eden kuvvetler çok faiktir. Talimhanede bulunan Osmanlı kuvvetlerinin kumandanı derhal Mustafa Kemal'e müraacat ediyor. "Ne yapalım?"diyor. Mustafa Kemal cevap veriyor: "Talim ve tatbikatınıza devam buyrunuz." Kumandan telaşla "Fakat görmüyor musunuz, hücum ediyorlar."demesi üzerine Mustafa Kemal şu cevabı veriyor: "Evet görüyorum ancak ben onları bilirim onlar namuslu adamlardır kendilerine silah kullanmayanlara karşı silah atmazlar." Nitekim öyle oluyor. Osmanlı kuvvetlerine hücum edenler mukabele görmeyince şaşırıyorlar, konuşacak adam arıyorlar. Onlarla Mustafa Kemal konuşuyor, kendilerini o gece misafir ediyor, şefleriyle arkadaş oluyor ve ertesi gün hepsini yerlerine iade eyliyor. Bir sahtekârlık: Bu hadisenin ertesi günü Şam jandarma kumandanı olan miralay, mürettep kuvvetin bulunduğu yere gelmişti. Kumandan Bay Lutfi ile görüşüyordu, Mustafa Kemal de bu içtimaa davet olunmuştu. Şam jandarma kumandanı Dürzüler'in püskürtülmesinden dolayı Bay Lutfi'yi tebrik ediyordu. Çok namuslu bir adam olan kumandan: "Hayır, biz püskürtmedik, onlar gittiler."diyor. Jandarma kumandanı ısrar ediyordu: "Hayır bu meseleyi Zatışahaneye arzederken behemal püskürtüldü diye yazmak lazımdır mütealasında bulunuyordu. Şam jandarma kumandanı Zatışahane'ye yazılacak telgrafın müsveddesini kaleme almasını Mustafa Kemal'den rica etti. Mustafa Kemal'in cevabı şu olmuştu: -Ben böyle bir sahtekârlığa alet olamam. Esasen ortada galip mağlup da yoktur. Fakat hakikati söylemek lâzımsa onlar kazandılar. Şam jandarma kumandanı: Sen henüz cahilsin. Zat-ı Şahaneyi anlamamışsın dedi. Mustafa Kemal bu sersem adama şu cevabı verdi: Ben cahil olabilirim fakat zat-ı şahane olan zatın cahil olmaması ve sizin gibilerin mahiyetini anlayabilmesi lâzımdır.



Netice:

Bu yazının başındaki ilk cümleye dönelim: Şam’da Hamidiye çarşısında 3 Türk zabiti bu zabitler: Mustafa Kemal, Müfit ve Lûtfi’dir. Bu Lûtfi Havran harekâtını idare etmiş olan kumadandır. Çarşıda yürürlerken Mustafa Kemal dikkat ediyor: Bay Lûtfi’nin ayağında çizme pantolonu var. Fakat kundurası bir çizme değil alelâde bir ayakkabıdır. Eğer bir yanlışlık eseri değilse muhakkak bir sefalet manzarasıdır. Mustafa Kemal bunun sebebini Bay Lûtfi’den soruyor. O şu cevabı veriyor: Kemal hakikat gördüğün gibidir. Bundan başka pantolonum yok. Üç arkadaş çarşıda yürüyerek bir köşede içine ancak iki – üç adam sığabilecek hücre kabilinden bir dükkânın önüne geliyorlar. Burası tüccar Mustafa’nın ticarethanesidir. Dükkânın önünde duruyorlar. Ayağında ayakkabı yerine nalın bulunan bir adam takır tukur yürüyerek kendilerine doğru geliyor ve dükkânda oturacak yer olmadığı için dükkânın önüne birkaç sandalye koyduruyor. Mustafa Kemal meraklıdır. Dükkânın içini görmek istiyor, giriyor. Raflarda birtakım hafif eşya var. Ortada uzun bir masa duruyor. Bunun üstüde felsefeye, inkılâba, sosyalizme, tıbba ait Fransızca kitaplar var. Mustafa Kemal bunları karıştırıyor. Bu ticaret hane sahibine soruyor:



-Siz tüccar mısınız? Filozof musunuz, doktur musunuz nesiniz?’den sonra Tüccar Mustafa şu cevabı veriyor:

-Tüccarım. Bu kitaplar eskiden kalmış şeylerdir. Unutmamak için ara sıra okurum. ,



Aradan günler geçiyor. Bir gece Mustafa Kemal, Müfit, Doktor Mahmut ve Lûtfi tüccar Mustafa’nın evine gidiyorlar. Şam’ın çıkmaz karanlık bir sokağında bir evin kapısını çalıyorlar. Tüccar Mustafa elinde bir lamba ile kapıyı açıyor, buyurunuz diyor. Şam’da dünya karanlıktır. Bu evde karanlıktır. O gece yalnız Doktor veya Tüccar Mustafa’nın elindeki lamba ışık vermektedir.



Toplantı Doktor ve Tüccar Mustafa’nın evinin bir odasında oluyor.



-İhtilâl yapmalı, inkılâp yapmalı.



Bunu söyleyen doktor veya tüccar Mustafa’dır. Devam ediyor:



-Ben tıbbiyenin son sınıfındayken bu emeli takip ettiğim için evvela muhterhanede yattım, sonra sürüldüm. Çok kıymetli arkadaşlarımız vardır, inkılâbı yapmalıyız.



Müfit ayağa kalkıp bağırıyor: Behemal yapmalıyız. Bu kadar ciddi ve katiyet karşısında Bay Lûtfi: Ben diyor, çoluk çocuk sahiyim. Namuslu bir adam olduğum için size tabii olurum fakat benden bir şey beklemeyiniz. O dakikaya kadar arkadaşlarını sadece dinleyen Mustafa Kemal: O hâlde siz buradan derhâl gidiniz. Bizim bundan sonra konuşacağımız şeyleri sizini dinlemeniz caiz değildir. O gittikten sonra orada kalanlar inkılâptan inkılâp yolunda ölmekten bahsettiler. Mustafa Kemal: Müfit ayağa kalkıp bağırıyor: behemal yapmalıyız. Bu kadar ciddi ve katiyet karşısında: Mesele ölmekte değil, ölmeden idealimizi yaratmak, yapmak ve yerleştirmektir. Bundan sonra Doktor Mustafa bütün harareti ile Mustafa Kemal’e bağlandı. O gece orada inkılâp yolunda çalışmak üzere bir cemiyet kurulmuş ve buna Vatan ve Hürriyet adı verilmiştir.



Suriye – Makedonya



Mustafa Kemal Suriye’de mümkün olanı yaptıktan sonra Makedonya’ya geçiyor ve Şam’daki eserini Makedonya’da da kuruyor.



Evrensel ve tarihi işin 1908 inkılâbının esasını Şam’da Doktor Mustafa’nın evinde aramak lâzımdır.



AFET, İNAN: Vatan ve Hürriyet; Belleten, T.T.K. Sayı: 2, s.289–298, Nisan 1937.


Kaynak: http://www.vatanbir.org/?q=vatan_ve_hurriyet_cemiyeti


__________________

- AMON -
06-02-08, 07:07
GİRİŞ
Aile hukuku, aile yapısının tarih içindeki evrimi, aile ile ilgili konular ; mutfak çocuk eğitimi , yaşlılık ,gençlik düğün ,doğum ölüm gelenekleri toplumları yakından ilgilendirir. Aile yapısının üniversal boyutları vardır ancak ulusal ve bölgesel yönleri ağır basar ve aile,bir kültürel çevreye ait olmayı yansıtan kurumdur.Bizim ülkemizde bu açıdan Akdeniz ve Ortadoğu ülkeleriyle bir kültürel çevre teşkil eder.
Aile bir toplumun en muhafazakar, az değişen kurumlarından biridir ve şimdi bu asırda değişmektedir.bu değişme sebebiyle yazar “aile” kurumunun bir tarihçinin araştırmalarında konu olması gerektiğini düşünmektedir.Bu nedenle Osmanlı toplumunda aile yapısı üzerine yazdığı makaleleri yeniden ele alıp düzenlemeyi uygun görmüştür.
Yazar kitabında öncelikle Osmanlı ailesinin toplumsal çerçevesini genel hatlarıyla açıklamıştır.Daha sonra Osmanlı hanedanı ailesinin dini ve fiziki ortamları üzerinde durmuştur.Bunların ardından ailenin hukuki temeli ve günlük yaşamı ile ilgili makalelerini bir araya getirmiştir.Son olarak da 19 yy ile birlikte aile yapısında gerçekleşen değişim ve Türkiye’de aile yapısı üzerindeki yansımalara değinerek kitabını sonlandırmıştır.

OSMALI AİLESİNİN TOPLUMSAL ÇERÇEVESİ
“Osmanlı Ailesi” çok geniş içerikli bir kavramdır.Bu kavramın içinde her şeyden önce imparatorluğu yöneten “hanedan” vardır .Osmanlı içindeki hukuki farklılaşmaya rağmen tarihi-kültürel doku, imparatorluğun her dinden halklarını aile yaşamları ile birbirine benzeştiriyordu.Bunda Osmanlı kadar Osmanlı öncesinin de payı vardır.
Osmanlı ailesi yaşadığı mekan bakımından göz atılırsa bu topluluğun halkının birbirinin kefili olduğu göze çarpar.Bu mekanlar köyler veya mahallelerdir.Bu fiziki ortamı oluşturur.Ayrıca üç kuşağın bir arada yaşadığı ,ama aynı zamanda bir hukuki ve mali birim olan “hane” kavramı da önem taşımaktadır.
Günlük yaşam ve üretimde Osmanlı ailesi ,çekirdek ailenin yaşam kalıplarından çok büyük ailenin yaşam ve üretim kalıplarına uymaya meyillidir.Zaten geleneksel köyler ve şehirlerde çekirdek aile ,hayatın sürdürülmesi için uygun bir aile tipi değildir.Ailenin üretimi yıllık tüketim stoklarının hazırlanması ,kırsal alandaki iş bölümü ailenin güvenliğinin sağlanması bakımından üç kuşağın bir arada barınması gerekir.Bu kültür mirasının aktarımı içinde gereklidir.Genellikle hane halklarının ikamet ettiği hane tipleri de birkaç kuşağı barındırmaya müsaittir.Avlu etrafında yer alan odalar veya küçük binalarda geniş aile bireyleri yaşar ;aile içi eğitimde çocukların eğitimi kuşaklar tarafından yerine getirilir.Tüketime yönelik malzeme yiyecek,giyecek ile organik bir bağ içindedir.
Ancak bu yapı İstanbul , Selanik ,İzmir gibi büyük liman şehirlerinde daha değişikti.Çekirdek aile tipi daha yaygındı.Coğrafyaya ,yetiştirilen hayvana ve askeri yapıya göre aşiretler arasında farklılıklar olsa da şehirlerde ve köylerdeki aile tipi dinlere göre farklılık arz etmediği için “Osmanlı ailesi” kavramı altında inceliyoruz .Müslim ve gayrimüslimler arasında önemli yaşam farkı ve aile yapısında akrabalık ilişkilerinde derin ayrılıklar olduğu konusundaki yaygın yanlış kanaattir.Millet sistemi farklı dinden insanların evlilik ve akrabalık kurarak kaynaşmasına manidir ve her halk kendi kampında yaşamıştır ama kültürel etkileşim ve hayatın temel kurumlarındaki ortaklık şaşılacak derecede yüksekti.
AİLENİN DİNİ AİDİYYET ORTAM OLARAK “MİLLET” SİSTEMİ
Osmanlı devleti bir Müslüman devletti ve son İslam imparatorluğu olma vasfını taşımaktadır.Gayrimüslimler bu imparatorluk altında himaye altındadır.
Kılık kıyafet ayrımı ve ayrı mahallelerde oturma zorunlulukları gayrimüslimlerde benimsemişlerdir.Gayrimüslim halk için Müslümanlara karışmama ,dini bu yolla

2
devam ettirme söz konusudur .Bu nokta önemlidir zira Osmanlıdaki millet biçiminde teşkilatlanma ve ferdin bu kesimdeki aidiyeti
Modern dünyadaki azınlık statüsü ve psikolojisinden hem objektif hem de sübjektif esasları itibariyle farklıdır.
“Millet” sözü dini bir aidiyeti ifade eder Osmanlı nizamında fert doğduğu millet kompartımanının içinde o cemaatin otoritesine bağlı olarak yaşar,ancak ihtida ederse bu kompartımanı değiştirirdi.Millet ulus anlamında bir kavram olmayıp bir içtimai teşkilatlanma ,bir ruh hali ve tabanın birbirine bakışını ifade eder.Cemaatler arasındaki ilişki azdır,çatışma azdır ama gerilim devamlı vardır .Çekişme rekabet eğilimi Osmanlı cemiyetinde son asırdaki uluslaşma ve modernleşme ile başlamıştır.
19. asırda her dinden bir gurup genç imparatorluğun eğitim müesseselerinde bütün diğer insanlarla birlikte eğitilmiş,bürokrasiye girmiş yükselmiş ve Osmanlı seçkinleri içinde yer almışken ;bir gurup bu sürecin dışında kalmış, ulusça akımlar ve çalışmalara katılmış,diğer kalabalık üçüncü grup ise asırlardan beri sürdürdüğü hayatı köylü ve şehirli zanaatkar ve esnaf olarak devam ettirmiştir.

AİLENİN FİZİK ORTAMI : MAHALLE
Osmanlı mahallesi geleneksel kentin bir kesimidir,yani kapalı bir cemaatin yerleşmesi olarak kendini gösterir .Geleneksel yerleşme savunma ve iklim koşullarına karşı koyabilme nedeniyle üst üste inşa edilmiş bitişik nizam binalarından ,serinlik ve havalandırmayı sağlayan dar sokak ve dehlizlerden oluşur .Ama önemli olan iklim ve coğrafyaya göre biçimlenen fiziki doku değildir ,mahalle bir içtimai kültürel biçimdir ve birbirini tanıyan ve birbirlerine kefil olan hanelerden oluşur.bunu önemi ise mahalle ve köy halkının birbirine yabancılaşmış sosyal ve hukuki yönden bağımsız hanelerden oluşmasını önler,birey ailesi gibi yaşadığı mahallenin de bir üyesidir.18yy ve hatta 19 yy başlarında büyük şehirlerin mahallelerinde bile toplumsal sınıflaşmaya göre biçimlenmiş belirli bir mekan farklılaşması yoktur.Dinsel farklılık hariç ,dil ve etnik farklılık önemli değildir , imparatorluğun her sınıf ve her bölgesinden insanlar belirli kurallar ve etiket çerçevesinde yaşarlar .Mahalle mescidi ve kahvehane bir toplantı ve tartışma mahalli olup kamuoyunun oluştuğu merkezlerdir.
Aslında burada üzerinde durulmak istenen konu mahallenin hukuki varlığından çok ;kültürel içtimai bir birim olduğudur.

TOPLUMSAL TABAKALARI İTİBARİYLE OSMANLI AİLESİ
Osmanlı toplumunda yasal olarak kabul edilen ,irsi bir aristokrasi yoktur.Sosyolojik kavramlar çerçevesinde üretici ve denetici veya yönetici ve yönetilen sınıfla mevcuttur.Ortaya çıkan güçlü derebeyi ve ayanlar ise kısa zamanda silinmiştir.Kapalı kastlar veya imtiyazlı sınıfları devam ettiren evlilik düzeni , evlilikle doğan soyluluk imtiyazları veya irsi haklar söz konusu değildir.Devleti yöneten hanedanın evi olan “Harem” ise özgün bir müessesedir.Osman oğulları sülalesinin hakimiyet kalıpları da özgündür.Hanedanın azalığı , evlilik kuralları , padişah çocuklarının ve soyun devamı için geliştirilen usul ve adetler Osman oğulları hanedanına özgün kurallardır.Altı asır boyunca hiç kimse Osman oğulları ailesini uzaklaştırmayı ve tahtlarına gelmeyi düşünmedi , böyle düşünenlerden sırf hükümdarlar değil etraftaki halk da hoşlanmadı.hakimiyet Osman oğullarınındı.
Osmanlılar onaltıncı asırdan sonra doğulu Müslüman hanedanlarla evlilik bağı kurmadılar.Padişah oğulları cariyelerle evlendi , padişah kızları da yabancı veya yerli hanedanlardan olmayan devşirme paşalar veya halktan çıkan rütbe sahipleriyle evlendiler.Osman oğulları ailesinin yaşadığı mekan olan saray hanedan azasının ilişkileri ve Harem-i hümayun halkının , sultanların yaşam ve eğitimi , 19.yy da büyük

3
gelişme ve değişim geçirdi.Osmanlı sarayı elli yıldan kısa bir süre içinde şaşılacak bir hızla değişen dünyanın diplomasisine ve protokol şartlarına uyum sağlamakta, hanedan mensupları ve saray hizmetlileri bünyesel bir değişiklik geçirmekte ama bu arada klasik Osmanlı saray teşkilatının bazı temel müessese ve ananatı da kendini koruyabilmektedir.
Osmanlı toplumunun seçkin zümresi ilmi gücünden elde etmiş olan ulema aileleridir.ulema sınıfı hiyerarşiye bağlanan bir eğitimden gerçek belli bir bürokratik hiyerarşiye göre terfi etmektedir.17. ve 18. yüzyıllarda ilmiye aileleri gerçekten irsiyet kazanmış hanedanlar haline dönüşmüştür.Osmanlının modernleşmesinde üst sınıf ilmiye üyelerinin daha çok merkezi devlet paralelinde hareket etmeleri de dikkate değer bir konudur. Onlar diğer toprak sahibi nüfuzlu grupla birleşip merkezi devlete uyum sağladıkları görülmüştür.Yine Osmanlı ilmiye sınıfının servet , eğitim ve görgü sahibi bir sınıf olması dolayısıyla bu sınıf kadınlarının da modernleşme hareketlerinde öncü rol üstlenmeleri doğal karşılanmalıdır görüşü yaygındır.
AİLENİN HUKUKİ TEMELİ
Yazar bu bölümde aile hukukunu araştırırken sadece büyük merkezleri değil aynı zamanda eski köy ve aşiret yapısını muhafaza eden diğer küçük yerleşmelerde rastlanan hukuki uygulamaları da dikkate almak gerektiğini anlatmaktadır.Örneğin kız tarafına damat adayının “mehr” adı altında bir para ödediği görülüyor.Bu olay sadece Türkiye’ye yada diğer Arap ve İslam ülkelerine mahsus değildir.evlilikte bu tür para ödemeler veya taraflardan birinin maddi istismarı bütün geleneksel-kırsal toplumlarda rastlanan bir özelliktir.
İslam hukukuna göre mehr’in mutlaka verilmesi gerekir ve İslam hukuku mehr konusunu evlenen kız lehine düzenlemiştir.Ancak toplum yapısının bu gibi düzenlemeleri ne derece kabullendiği tartışılır.imparatorlukta ilk bakışta bölgeden bölgeye, şehirden şehre ;aynı şehirde mahalleden mahalleye farklı renkler ve adetler göze çarpsa da genelde Akdeniz dünyasının binlerce yıllık bir ortak kültür çevrisi olduğu gerçeğinden diyebiliriz.Bu kültürel çevre bir aile tipi ortaya çıkarmıştır.Ancak 150 yıldır metropolleşen ve kentleşen dünyada eski yapılar değişime uğramakta ve aslında bu değişim ülkelerde ve toplumlarda benzerlikler ve paralellikler taşımaktadır.Geçen zaman ve kentleşme Osmanlı toplumunda da aileyi ve ilişkiler sistemini değiştirmiştir.19 yy İstanbul ailesi her ne kadar bu günkü modern aile tipinden farklıysa da aile yapısının temelden değişmeye başladığı açıktır.


EVLENME
Bir çok geleneksel toplumda olduğu gibi Osmanlı toplumunda da ayrı dinden gruplar arasında evlenme pek azdı.Geleneksel ailenin yapısı içinde en önemli üye kadındır.Fakat gerek aile içindeki gerekse toplumdaki statüsü , üretim fonksiyonu ile orantılı değildir.Kadının aile ve toplum içindeki konumu çocuklarının sayısı ve yaşlılık ile yükselir.Geleneksel toplumda kadının özgürlüğü söz konusu değildi.yine üretim sürecine kendi özgün kararıyla katılmadığı için bu toplumda erkeğin özgürlüğünden söz etmekte mümkün değildir.Ancak kadının ailenin erkeklerine bağımlılığı ,evlilikten sonrada devam eder ve kırsal kesimdeki kadın; şehirdeki hemcinsinin aksine bir aileden diğerine transfer edilen üretim unsuru konumundadır.
Osmanlı imparatorluğunda şer’i hukukun , özellikle kamusal alanda ve toprak düzenine ilişkin işlemlerde yerini geniş ölçüde örfi hukuka bıraktığını biliyoruz . Bugünkü ayrıma göre özel hukuk alanına giren düzenlemelerin ise şer’i hukuka bırakıldığı fikri yaygınsa da yazar aynı kanaatte değildir.özellikle aileye ilişkin ,evlenme boşanma gibi konularda şer’i hükümlerin dışına çıkıldığı anlaşılmaktadır.


4
Farklı uygulama daha çok yerel örf ve adetin etkisinden dolayı olmaktadır.
Görünen o ki Osmanlı kadısı tayin edildiği ve kısa müddet kaldığı bölgelerde mutlaka şer’i hukuk kurallarını ısrarla uygulamaz.Büyük çelişki yoksa örf ve adete iltifat eder ve yerel geleneklerle çatışmaktan kaçınır.
EVLİLİK DIŞI İLŞKİLER
Bütün geleneksel toplumlarda olduğu gibi 16.yy Omsalı toplumunda da evlilik dışı ilişkiler, çocuk doğurmak gibi olaylar tepki ile karşılanıyordu .Aslında genel olarak dünya üzerinde toplumların ortak tutumu bu yönde idi.Ancak bu konuda 16.yy Osmanlı toplumunun eski doğu toplumlarının katı ceza uygulamasını terk ettiğini söylemek gerekir.
Babasız çocuk doğuran veya nikahsız yaşayan kandınlar toplumca hoş karşılanmamış, şehrin asayiş amirinin gözetimine bırakılmışlardı.Örneğin 16.yy sonlarında taşrada da bu gibi kadınların derhal subaşına teslim edildiklerini görüyoruz.Osmanlı şehirlerinde konut bölgesinde bekar,Nüfusun bulundurulmamasına gayret edilirdi.Büyük şehir İstanbul da bile ,çalışmak için gelen bekar erkek nüfusun merkezi iş bölgesindeki bekar hanlarında barındırıldığı ve bir tür gözetim altında tutulduğu, hele mahallelerdeki münferit bekarların mutlaka ayrı kaydedildiği görülmektedir.



AİLEDE ÖLÜM
Ölüm cemaati harekete geçiren, bireyin kaçınılmaz sonudur.Burada da dinler ve mezhepler arasında fark vardı. Kilisenin kutsamadığı birinin cenazesi Hıristiyanlar arasında bir sorundu.Müslümanlar ve Yahudiler arasında ise böyle bir aforoz söz konusu olmazdı.Dürziler için ölüm yeniden dirilişti,cenaze cemaatin mutlaka katılması ve desteği gereken bir başlangıca yolculuktu.Osmanlı toplumunda ölüm aile mensuplarını,akrabayı ama her şeyden önce mahalle halkını ilgilendiren bir olaydı.Osmanlı devirlerinde ölüm vakası bugünkü gibi tıbben bir hekim tarafından gözden geçirilip tasdik edilmezdi.Ölümün ve defnin olağan olduğuna cemaat şahitlik eder ve cenazeyi kaldırmakla bunu tasdik ederdi.cenaze evinin ,tören ve duanın örgütlenmesi;hane halkı ve misafirlerin ağırlanması,dua ve cenaze yemeği her dinden Osmanlıları birbirine bağlayan müşterek adetlerdi.
AİLEDE MİRAS
Miras İslam hukukunun bugün dahi en kalıcı öte yandan da en çeşitli içtihat ve yorumlara konu olan bölümüdür.Özellikle 1926 da Kanun-u Medeni’nin İsviçre kaynağının Türkiye’de kabulü İslam aleminde de aile hukuku alanında önemli veya önemsiz yeni yorum ,farklılık ve tartışmalar getirmiştir.
Osmanlı cemiyetinde ve ailesinde miras dini farklara göre taksim edilir.Müslüman ailede kız çocuğa verilen hisse erkek evladının yarısı kadardır.Muris olmak veya varis olmak serbest iradeye bağlı değildir.Kanuni mirasçıların korunmuş hakları vardır.
ÇOK EŞLİLİK
Müslüman Osmanlı ailesinin çok eşli bir düzene dayandığı yaygın bir düşüncedir,fakat yanlıştır.Osmanlı cemiyetinde poligami hoş karşılanmaz.Gelir grupları ve toplumsal konumları yakın eşlerin kurduğu yuvada kuma getirilmesi mümkün değildir.Gelir düzeyi düşük geniş halk kesiminde ise bütün bir kurumun yerleşmesi zaten mümkün değildir.
Çok eşlilik saygıyla karşılanan bir uygulama değildir ve mesela kuzey Türkleri arasında yoktur, Rumeli’de de hemen hiç görülmez.Anadolu’da da yaygın olduğu


5
söylenemez,dar bir zümreye has olgudur.Eski dönemlerde çok eşli evliliğin sayı ve oranını tespit mümkün değildir,fakat nüfus kayıtlarının daha mükemmel tutulduğu 19.yy İstanbul’u gibi yerlerde çokeşlilik oranını saptamak mümkün oluyordu.
AİLENİN GÜNLÜK YAŞAMI
Osmanlı toplumunda ailenin günlük yaşamı, her yerde her zaman olduğu gibi çocukların eğitimi ve beslenmesi,karı koca ilişkileri ve hayatın yükünün paylaşılması,evin idaresi,sağlık ve beslenme sorunlarının çözülmesi ve gündelik uygulaması etrafında oluşur.Bu sorunların çözümü ve gündelik uygulamaya konuşu aynı zamanda bir toplumun kültürel hayatı ve kurumlarını oluşturur.
AİLEDE ÇOCUK
20-30 kişilik ailelere de rastlanmasına rağmen Osmanlı ailelerinin ise tıpkı Bizans’taki gibi temelde çekirdek aile özelliğini gösterdiği anlaşılıyor. Ancak kırsal ve kentsel yapı arasındaki fark ise daha çok çocuk ve geniş aile tipinin kırsal alanda daha çok tespit edilmiş olmasıdır.

Osmanlı ailesinde çocuk, babanın hukuki denetimi velayeti altındadır. Çocuğun eğitimi aile içinde ön planda anneye ve büyük anneye aittir.Bu nedenle modernleşme döneminde yazarlar kadının; yani annenin eğitimli olmasının üzerinde önemle durmuşlardır. Hiç kuşkusuz, ailenin geleceğine yönelik ana unsuru ve tüm kültürel ekonomik faaliyetlerinin amacı çocuklardır.toplumun geleceği nasıl inşa ediliyor, hangi kültürel kalıplarla idame-i hayat ettiriliyor ve üretim süreci için nasıl hazırlanıyor;bir uygarlığın kendisi hakkında sorulan suallere vereceği en iyi cevap bu görünümdür.Osmanlı ailesini anlamak ve bugünkü gelişmeleri belirleyebilmek açısından ele alınması gereken konular çocuk edebiyatı ve çocuk eğitimidir.
Bir gerçek var ki dünkü toplumda aile ve cemaatin ağırlığını üstünde hisseden çocuk,bugünkü toplumda başka bir atmosferin ve dünyanın üyesidir.Pedagojik değişimin 19. yy.da ortaya çıkışı gözlenmiştir.ancak bütün geleneksel toplumlarda olduğu gibi çocuğa verilecek ilk eğitim dinidir.Ayrıca onun toplumsal kültüre uyumunu sağlayacak iki davranışının,itaat ve edebin öğretilmesidir.19 ve20. yüzyılın modern ve modernleşen devleti,eğitimi düzenlemeyi model yurttaşı yaratmak için gerekli görmüştür.
19yy politikaları,Osmanlı toplumunun klasik dönemdeki çocuk tipini ve çocuk eğitimini üst-orta tabakada değiştirmeye başlamasını gerektirmiştir.
ÇOCUK EĞİTİMİ VE DEĞİŞMESİ
Osmanlı modernleşmesi içinde çocuk eğitimi hem değişen,hem değişmeyen bir alandır ve 19yynin Batı Avrupa eğitimleriyle karşılaştırılamaz.Çocuk ailesinin ve cemaatinin geleneksel sözlü kalıpları içinde eğitimine devam etti.Gerçekte çocuk eğitimi ve çocuğa yönelik edebiyat,bir tarih ve toplum bilincinin ürünüdür.Çocuğun eğitimi üzerinde konuşmak ve düşünmek çağlar boyu her toplumda rastlanan bir konudur.Ama “Rönesans insanı” dediğimiz toplum ve insanın değişirliği bilincine ulaşmış tarihsel tip,çocuğun eğitimine ve çocuk edebiyatına da bu değiştirme süreci açısından yaklaşmıştır.Türkiye bu anlamdaki bir çocuk edebiyatına ve eğitimine,ancak son 150 yılda eğilmiştir.
TOPLUMSAL ALANDA KADIN VE ERKEK VEYA KARI-KOCA
Osmanlı toplumunda olmayan unsur kadınla erkeğin beraberliğidir.İki cinsiyetin diyalogu ,kadınla erkeğin beraberliği bu toplumda yoktu.Geçmişte bu toplumda kadınlar ve erkekler ayrı eğleniyorlardı.Orta oyunu oynanır,karagöz seyredilir,fasıllar dinlenir,taklitler yapılırdı.Kadınlar hamamlarda ve mesire yerlerindeydi ve hep erkek veya hep kadın cemiyeti olarak ayrı törenler,ayrı eğlenceler tertip ediliyordu.Kapalı kompartımanlar halinde yaşam devam ediyordu.


6
AİLENİN TÜKETİMİ
Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşam düzeyi ve kültürü açısından birbirine çok benzeyen aile türleri vardı.Bir ailenin oturduğu ev mali vaziyetine göre düzenlenir. Coğrafyaya göre de mimari fark ederdi.Ama Türk hayatında özgün bir yeri olan alandı.
Osmanlı hayatında tüketim kısıtlı idi.Örneğin “Ayna” lüks eşyadan sayılırdı. Osmanlı ailesi demek mümkün olduğunca tükettiğini kendi üreten bir birimdi.Ailenin kadınları yüksek düzeyde bir üretim faaliyetlerinde bulunuyorlardı.18.yy da ki dış ticaretin artışı bazı kentleri zenginlik getirmişti ve bazı merkezler zenginleşmiş ilginç mimari eserler ortaya çıkmıştır Bursa, Selanik ,İzmir ,Beyrut gibi.Fakat bu arada muhafazakar ve kanaatkar şehirlerde vardır Ankara gibi.
İmparatorlukta ,başkentten taşralara kitap, dergi gibi yayınlar fazla akmıyor,düzenli okuyucu ,düzenli bir kültür akışı görülmüyordur.aile hayatı ile ilgili birkaç ayrıntıya daha değinmekte fayda var.bunlardan ilki aile hizmetlileridir.Çok fakir olmadıkça ora sınıf halkın dahi evinde evin de yardımcılar vardı.Kölelik Osmanlı imparatorluğunda bir üretim gücü değildi.Türk mutfağında Türk aile yaşamının ve kültürünün en önemli kurumudur.Türk mutfağı bir imparatorluğun mutfağıdır, içinde değişik iklimlerden ve kavimlerden esintiler ve unsurlar vardır ve bazılarının sandığı gibi sadece İstanbul ve Rumeli’den ibaret değildir.Karadeniz’den Akdeniz’e orta Anadolu’dan Trakya’ya Kırım’dan Girit’e bütün Osmanlı ülkesinde bir mutfak zenginliği vardır.
19 YÜZYIL AİLE YAPISINDA DÖNÜŞÜM
Devlet erkanının Tanzimat dönüşümü ile ne toplumu ne aileyi nede bireyi düşündüğü söylenebilir.sadece idarede dönüşüm 19. asrın modern devleti ailenin iktisadi ,kültürel yapısını sağlamlaştırmayı, gençlerin eğitimini yönlendirmeyi, çocuk ve kadının hukukunu korumayı vazife ediniyor ve buna yönelik tedbirler almayı istiyordu.
Devlet her ne kadar gerçekleşeceği belirsiz olsa da toplumun nasıl yaşadığını öğrenmek istiyor ferdin hayatına inmek onu tanımak ve hayatını iyileştirmek, geliştirmek niyetindedir.Ailenin hukuku Osmanlı cemiyetinde en son değişebilecek en mukaddes, daha doğrusu en kapalı olandır.Osmanlı hukuk reformlarının gerekçeleri , dış dünyaya karşı diplomatik temsil meselesine uyum ve dış ticaret uygulamalarıdır. Bu nedenle mevcut hukuki yapıdaki değişme ve düzenlemeler bu alanlarda başlayıp mali ıslahat nedeniyle idari mevzuata sıçrayacaktır.Hukuk düzeni,kendini içten içe kemiren ve deyişimi hazırlayan bir düşünce sistemi ve prensipler bütünüdür.
19yy dünyasının koşulları içersinde merkeziyetçi ve bürokratik yapıya ve bu tür bir yönetimin gereği olan standart,derlenmiş bir hukuki mevzuata sahip olması kaçınılmaz olan Osmanlı imparatorluğu modernleşmenin ilk adımlarını askeri mekteplerdeki ıslahatla beraber hukuk alanında atmıştır.İmparatorluk dünyanın yeni ekonomik düzenine ayak uydurmak için ilk önce Fransız ticaret kanununu kabul etti.yargı usulünde de nizami mahkemelerin kurulup yargı alanının günden güne şer’i mahkemeler aleyhine genişlemesi Tanzimat tan sonra görülen bir gelişmedir.
Avrupalılaşan Osmanlı yargı düzeninde istinaf ve temyiz gibi müesseselerle, mahkemeler bir hiyerarşiye bağlanıyor ve bir tür denetim geliyordu.Kadı’nın hukuken tek otorite olduğu İslami sistemden oldukça uzaklaşılmıştır.


7
MODERN AİLE ÖZLEMİ
19. yüzyılın sonunda bir modern aile tipine özlem başladı. Ailede fakirlik , halen cariyeliğin sürmesi , kadınların cehaleti , nedeniyle ortaya çıkan bu gibi özlemler değişikliği teşvik ediyor ,sorunların tartışılmasına sebep oluyor , ama öte taraftan da gerçeği görmeyi ve gerçekçi bir yaklaşımla geleceği planlamayı da önlüyordu. II.Meşrutiyet döneminde modernleşmeci fikir akımları ve siyasal girişimler aile ve evlilik kurumuna da dikkatle eğilmekte, yöneticiler hukukçular ve düşünürler arasındaki tartışmalar olmakta ve devrin romancılığı, Türk kadınının sorunlarını didaktik bir üslupla ele almaktaydı.Türkiye bütün Ortadoğu’da son yüzyılın ekonomik yönden en hızlı değişim geçiren ülkesidir. Bu değişimde sadece tarımsal-sınai gelişme değil; önemli ölçüde hukuk reformları , sosyo-kültürel reformlar da etkin olmuştur. Modernleşen Türkiye’de ailenin geçirdiği yapısal değişimi bilmek bu nedenle evrensel bir anlam taşır.
20.yüzyılda toplumsal gelişme kadar, değişme ideolojisi de değişmeyi hızlandırmış ve iktisadi refah ve şehirleşme ve kadın-erkek ilişkileri de eski çizgilerini kaybetmeye başlamıştır.
Türk ailesi sosyolojik değişim geçirmektedir. Toplumsal değişimin getirdiği zorlamalar kadar; kültürel ve dünya görüşü kalıplarının değişimi ve bireylere sunumu ile de büyük aile yıpranmaktadır.
20.yüzyıl sonunda Türk ailesi çocukların eğitimine fizik anlamda yetiştirilmesine ,tüketimine geçmişte olduğundan çok daha fazla önem vermektedir. Nüfus artışının azalmasına rağmen 21. asrın ortalarında faal nüfusu ve dinamik gençliğimiz ile olumlu bir konumda olacağız. Zira Osmanlı’dan bu yana toplumumuz ve ailemiz en önemli görevini büyük başarıyla yerine getirmiş, savaşlar, iktisadi sıkıntılar, salgın hastalıklar zincirini kırarak Türk tarihine sağlıklı ve dinamik nesiller yetiştirmiştir.

SONUÇ:
Osmanlı ailesi 18.-19.yüzyıl İstanbul’unda çekirdek bir ailedir.bir önceki kuşak hane içinde bulunabilir , ama kural değildir. Küçük şehir ve köylerde büyük aile ve sülale hakimdir.19.yüzyıl sonu 20.yüzyıl başında ise artık İstanbul ailesinin çekirdek aileden oluştuğu ve İstanbul nüfusunun doğumla artmadığı son araştırmalarla ortaya çıkıyordu.Kuşkusuz ki Tanzimat dönemiyle başlayan hukuk reformları aile konusuna da yansımıştır.
Toplum kendi geleneklerini hukuki metinlere uydurmakta ve bir ölçüde geleneklerini de kanun koyucuya kabul ettirmektedir. Ancak gelenek de değişmektedir ve bu değişime de hukukçu yön verebilir. Nitekim bizim tarihimizde hukukun bunu önemli ölçüde başardığını da söylemek mümkündür.
Aile üniversal özellikleri olan bir kurumdur, ama onun yerel renkleri de bu özellikleri kadar önemlidir.


Kaynak: http://www.eniyisanal.com/forum/osmanlida-aile-t2073/index.html?t=2073


__________________

nurdi
06-02-08, 10:07
Atatürk Manastır`da hala yaşatılıyor

Makedonya`nın Manastır (Bitola) kentinde, Atatürk`ün askeri eğitim aldığı Askeri İdadi`de bulunan Atatürk Anı Odası, Türk Genelkurmay Başkanlığı tarafından yeniden düzenlenerek ziyarete açıldı

1896-1899 yılları arasında Manastır `da bulunan Askeri İdadi `de eğitim gören Atatürk anısına, Türkiye Cumhuriyeti Manastır Fahri Konsolosu merhum Mithat Enver Cemal `in girişimi ile okulun bir bölümünde oluşturulan Atatürk Anı Odası , 3 Ekim 1996`da, iki ülke cumhurbaşkanlarının katıldığı törenle ziyarete açıldı. Atatürk `ün daha özgün ve etkili anlatılması amacıyla Üsküp Askeri Ataşesi Kurmay Albay A . Rahmi Acır`ın hazırladığı proje doğrultusunda, Genelkurmay Başkanlığı tarafından Anı Odası yenilendi. Anı Odası `nda, Atatürk `ün balmumu heykeli, büstü ve bazı eşyaları ile hayatı, katıldığı savaşlar, devrimleri, veciz sözlerini içeren bilgiler, fotoğraflar ve Atatürk ile ilgili Türkçe ve diğer dillerde yayımlanmış kitap, broşür ve dergiler sergileniyor. Atatürk `ü tanıtıcı film ve belgesellerin Türkçe , İngilizce ve Makedon `ca izlenebildiği sistemin de bulunduğu odada, ışıklı panolarla Büyük Taarruz , Sakarya Meydan Muharebesi , Çanakkale Savaşı da bu dillerde anlatılıyor. Atatürk `ün, eğitimi sırasında aldığı notların da sergilendiği odada, ziyaretçilerin duygu ve düşüncelerini ifade ettikleri anı defteri de bulunuyor. Anı Odası `nda, Atatürk `ün yaşama veda ettiği 10 Kasım ve Türkiye `nin diğer milli günlerinde tören yapılıyor.

ATATÜRK `ÜN İLK AŞKI ELENİ
Manastır Askeri İdadisi `ne giden ``geniş`` anlamına gelen Şirok Sokak`ta, Atatürk `ün ``ilk aşkı`` Eleni `nin evi de bulunuyor. Mustafa Kemal , okul çıkışında, Şirok`a bakan bu evin balkonunda, bir Rum işadamının kızı olan Eleni `yi görüyor. İki genç arasında başlayan yakınlaşma aşka dönüşüyor ve bu aşk büyüyor. Mustafa Kemal , Selanikte bulunan annesi Zübeyde Hanım `la tanıştırmak ve evlenmek için iznini almak için Eleni `yi annesine götürüyor. Ancak, Zübeyde Hanım bu aşkın bir izdivaca dönüşmesine izin vermeyince, Mustafa Kemal Eleni ile birlikte Manastır `a dönmek zorunda kalıyor. Eleni `nin babası, kahyasına yüklü bir miktarda para vererek kızı ile evlendiriyor ve Eleni `yi Fransa `ya gönderiyor. Mokedonya devlet televizyonu tarafından Mustafa Kemal `in bu gençlik aşkı, Manastır Fahri Konsolosu Mithat Enver Cemal `in hazırladığı senaryodan 2005 yılında film haline getirilmişti.

OSMANLI ALTINLARI İLE MAKEDONYA `DA YAPILAN ORDUEVİ
Bu arada, Askeri İdadi `ye 50 metre mesafede bulunan orduevi binasının yapılışının ilginç bir hikayesi var. Osmanlı idaresi, Birinci Balkan Savaşı öncesinde Manastır `da bulunan 3. Ordu Komutanlığına, bu ülkede bir orduevi yapılması için ödenek tahsis ediyor. Ordunun 1912 yılında başlayan Balkan Savaşı sonunda bölgeyi terk etmek zorunda kalmasına rağmen orduevinin inşası için tahsis edilen ödenek, bu maksatla Makedonlara teslim ediliyor. Makedon yetkililer de Osmanlı `nın ülkedeki topraklarını kaybetmiş olmasına karşın orduevi binasını yaptırıyor. Makedonya Kültür Bakanlığının, yakın bir tarihe kadar Manastır Orduevi olarak kullanılan binanın müzeye dönüştürülmesi amacıyla başlattığı restorasyon sürüyor.

Tümgazeteler.com

- AMON -
06-02-08, 10:45
MUSTAFA KEMAL’İN OKUL HAYATI



1887’de Mustafa, ilk okula gidecektir. Babasının istememesine rağmen, Zübeyde Hanım’ın ısrarları üzerine önce Mahalle Mektebi’ne törenle giren Mustafa, kısa bir süre sonra; Selanik’in şöhretli öğretmenlerinden ve eğitimcilerinden Şemsi Efendi’nin yeni metodlarla alfabe öğretimi yaptığı özel okula yazdırılmış ve esas öğrenimine burada başlamıştır. Mustafa okuyup yazmayı burada öğrenmiş, babasının ölümüne kadar, bu okulun sınıflarını düzenli olarak takip etmiştir.



Bu dönemde Mustafa’yı olumlu yönde etkileyen ve onun Atatürk haline gelmesinde çok büyük katkıları olan öğretmenlerinin başında şüphesizdir ki, Şemsi Efendi gelmektedir. Şemsi Efendi, eğitim tarihimizde yeni pedagojik yöntem ve uygulamaları ilk deneyenlerdendir. Öğrencileri bir üst düzey olan Rüştiyedeki öğrencilerden daha bilgili yetişiyorlardı. Atatürk’ün dinde bağnazlığa karşı görüşlerinde, yenilikçi fikirlerinde, disiplin duygularının gelişmesinde Şemsi Efendi’nin öğretim ve uygulamalarının önemli bir payı vardır.



Babası Ali Rıza Efendi, yakalandığı “barsak veremi” hastalığından kurtulamayarak 28 Kasım 1893 tarihinde vefat edince, Mustafa için çiftlik günleri başlayacaktır. Zübeyde Hanım’ın çocuklarını alarak kardeşinin Langaza’daki çiftliğine gidişi, Mustafa’nın öğrenim hayatına kısa bir ara vermiştir.



Mustafa Kemal’in kişiliğinin şekillenmesinde rol oynayan dönemlerden biri de onun dayısının çiftliğinde geçirdiği yaklaşık dört buçuk aylık süredir. Çiftlikte geçen bazı olayları bir pedagog gözüyle değerlendiren Prof. Dr. İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Atatürk’teki “yaratıcılık, ağaç ve hayvan sevgisi”nin çocukken yaşadığı bu “yaratıcı çevre”nin eseri olduğu kanaatindedir.



Çiftlik hayatından sonra Selanik’e gelen ve kısa bir süre Mülkiye Rüştiyesi’ne devam eden Mustafa, esasen çocukluğundan beri askerliğe büyük bir ilgi duyuyor ve asker olmak istiyordu. Nihayet asker olmasını istemeyen annesine haber vermeden Selanik Askeri Rüştiyesi’nin sınavlarına girerek başarılı olu. Mustafa, Nisan 1894’te Selanik Askeri Rüştiyesi’nin ikinci sınıfından öğrenimine başladı.



Mustafa’nın bu okulu, düzenli ve disiplinli bir okuldu. Mustafa, çok kısa sürede öğretmenlerin ve komutanlarının dikkatlerini çeken seçkin bir öğrenci olarak kendisini çevresine tanıttı. Mustafa, Rüştiye’de Matematik dersine merak sardı. Bu derste sınıfın “müzakerecileri” arasına girdi. Çok sevdiği bu dersin öğretmeni Yüzbaşı Üsküplü Mustafa Sabri Bey, öğrencisinin yeteneklerini sezip, ona “Kemal” adını vermiştir. Böylece onun kendisinden ve arkadaşlarından farklı ve üstün durumunu tespit etmiş, ona, daha iyiye, daha güzele doğru gitmek için sürekli bir teşvik nedeni sağlamıştır. Ayrıca Mustafa Kemal Atatürk’ün bir lider olarak “akılcı” ve “hesap-kitap adamı” olmasında doğrudan rol oynayan bir faktör olarak Matematik sevgisi kabul edilecek olursa, Yüzbaşı Mustafa Bey’in üzerindeki yönlendirici etkisi daha da önem kazanır.



Selanik Askeri Rüştiyesi’nde Mustafa Kemal’e özel ilgi gösteren öğretmenlerinden birisi de, Fransızca öğretmeni Yüzbaşı Nakiyüddin Bey’dir. Atatürk, 22 Eylül 1924’te Samsun’da öğretmenlerin verdiği bir çayda Nakiyüddin Bey’le karşılaşmış ve onun hakkında şunları söylemiştir: “...Bununla beraber hatırlamak gerekir ki, gerçek ve fedakar öğretmenler, eğitimciler eksik değildi. Onların bize verdikleri feyiz elbette esersiz kalmamıştır. Şimdi burada bir yüce kişiye rastladım. O, benim Rüştiye birinci sınıfında öğretmenim idi. Bana henüz ilk bilgileri öğretirken gelecek için ilk fikirleri de vermişti. Demek istiyorum ki, ilk ilham ana baba kucağından sonra okuldaki eğitimcinin dilinden, vicdanından, terbiyesinden alınır...” Selanik Askeri Rüştiyesi’nde 1908’e kadar yirmi yıl Fransızca öğretmenliği yapan Nakiyüddin Bey, genç M. Kemal’e bir taraftan geleceğe ilişkin fikirler verirken bir taraftan da, “sen bu Fransızcanın peşini bırakma” öğüdünde bulunmuştur. Sonradan Mustafa Kemal’in Şam’da kurduğu Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin Selanik Şubesinin kuruluşunda, 31 Mart hadisesinin bastırılmasında öğrencisi M. Kemal ile birlikte çalışan Nakiyüddin Bey, Cumhuriyet döneminde Atatürk’ün isteği ile milletvekili adayı gösterilmiş ve üç dönem milletvekili de seçilmiştir.



Hayatının sonuna kadar yanından ayrılmayacak olan Nuri (Conker), Salih (Bozok) ve Fuat (Bulca) ile arkadaşlıklarının da geliştiği Selanik Askeri Rüştiyesi’nde genç Mustafa Kemal, sadece okul çalışmalarıyla da yetinmemiştir. Onun bilgisini genişletmek, kültür seviyesini yükseltmek için o günün şartları içinde, çevresinde çıkan yayımları takip ettiği, yarışmalara katıldığı da görülmektedir.



Mustafa Kemal, 1895 yılı sonunda, Askeri Rüştiyeyi, 43 aldığı biri hariç, diğer bütün derslerden geçme tam notu olan 45 alarak dördüncü bitirdi.



O, bir insandı...



Mustafa Kemal,1896 yılının 13 Mart günü Manastır Askeri İdadisi’nde lise eğitimine başlar. İdadi’de yatılı ve daha üstün dereceli bir okulun hayat ve öğretim şartlarına kısa sürede intibak eden genç M. Kemal için, artık ömrünün sonuna kadar sürecek olan “aile yuvası dışındaki hayat” başlıyordu. Bundan sonra ev yaşantısı sadece izin ve tatillerde kısa süreli olabilecektir. Askerlik mesleğinin meşakkatli ve zorlu özelliklerinden de kaynaklanan bu durum, biraz da onun “bağımsız yaşama” karakterine uygun düşecektir.



Manastır’da sınıf arkadaşları sadece Selanik Rüştiyesi’ndekiler değildir. Manastır bölgesine bağlı olan, Üsküp, İpek, İşkodra, Yanya ve Manastır Askeri Rüştiyelerinden gelen gençler de vardır. Bu ortam içinde çeşitli karakter, mizaç ve seviyede genç insanlarla tanışmak, anlaşmak ve onlara kendini kabulettirmek hususunda M. Kemal’in üstün vasıflarının burada da büyük bir rol oynadığı şüphesizdir.



Manastır İdadisi’nde Mustafa Kemal, Matematikten yine çok başarılı, Fransızca’ dan ise biraz zayıftır.



Burada Mustafa Kemal’i en çok etkileyen arkadaşlarından biri olan Ömer Naci, ona edebiyat ve şiir merakı aşılayacaktır. Sonradan İttihat ve Terakki’nin hatibi olacak olan ve genç yaşta Birinci Dünya Harbi sırasında hayatını kaybeden Ömer Naci, Bursa İdadisi’nden kovularak, Manastır İdadisi’ne yollanmıştı. M. Kemal hatıralarında şunları anlatıyor: “O zamana kadar edebiyatla çok temasım yoktu. Merhum Ömer Naci, Bursa İdadisi’nden kovulmuş, bizim sınıfa gelmişti. Daha o zaman şairdi. Benden okuyacak kitap istedi. Bütün kitaplarımı gösterdim. Hiç birini beğenmedi. Bir arkadaşın, kitaplarımdan hiç birini beğenmemesi gücüme gitti. Şiir ve edebiyat olduğuna o zaman muttali oldum. Ona çalışmaya başladım. Şiir bana cazip göründü. Fakat kitabet hocası diye yeni gelen bir zat beni şiirle iştigalden men etti. ‘Bu tarz iştigal seni askerlikten uzaklaştırır’ dedi. Ne var ki, güzel yazmak hevesi ben de baki kaldı.” Bu ikazı yapan Kitabet öğretmeni Alay Emini Mehmet AsımEfendi’dir. Aynı olayı M. Kemal, daha sonraları Ali Fuat Paşa’ya şöyle anlatır: “Eğer Kitabet hocamız imdadıma yetişmeseydi, ben de şair olup çıkacaktım. Çünkü hevesim vardı. Asım Efendi bir gün beni çağırdı. ‘Bak oğlum Mustafa dedi, şiiri filan bırak. Bu iş senin iyi asker olmana mani olur. Diğer hocalarınla da konuştum. Onlar da benim gibi düşünüyorlar. Sen Naci’ye bakma, o hayalperest bir çocuk. İleride belki iyi bir şair ve hatip olabilir, fakat askerlik mesleğinde katiyen yükselemez’. Hocamın ne kadar haklı olduğunu hadiseler ispat etti. Çok arzu ettiği halde Naci, erkanı harp (kurmay) zabiti olamadı.”



Bu ikaz ve yönlendirmenin Atatürk’ün hayatını ve kaderini doğrudan etkilediğine şüphe yoktur. Fakat, Ömer Naci’nin de Mustafa Kemal’in fikri altyapısının oluşmasında diğer faktörlerle birlikte önemli bir rol oynadığı da kesindir. Nitekim, genç Mustafa Kemal’in dönemin “vatan ve hürriyet” şairi Namık Kemal ile “Türkçü” şairi Mehmet Emin Yurdakul’un şiirleri ile tanışmasında Ömer Naci’nin etkili olduğu bilinmektedir. İdadi’de, Namık Kemal’i tanımak, duymak, onun gizlice elden ele dolaşan vatan şiirlerini bulmak, okumak işini Hatip Ömer Naci sağlamıştır. Atatürk, sonradan 14 Eylül 1931’de yaptığı bir konuşmada Mehmet Emin Yurdakul ile ilgili şunları söylemiştir: “...Şair Mehmet Emin Yurdakul’un ilk kez Manastır Askeri İdadisi’nde öğrenciyken okuduğum ‘en bir Türküm, dinim, cinsim uludur’ dizeleriyle başlayan manzumesinde bana milli benliğimin gururunu tattıran ilk anlatımı bulmuştum...”



Tarih öğretmenleri Mehmet Tevfik (Bilge) Bey’in de etkileriyle, gençler Fransız İhtilali’nin temel ilkelerinden biri olan “hürriyet” kavramı ile de burada tanışacaklardır. Topçu Kolağası Mehmet Tevfik Bey, o dönemin dar Osmanlı tarihçiliği görüşünden uzak, Türk tarihini bütün genişliği ve eskiliği ile kavramış ve öğrencilerine dersini sevdirerek, esaslı tarih bilinci ve kültürü verenbir öğretmendi. Ali Fuat Cebesoy’un, “değerli ve milliyetçi bir Türk subayıydı. Türk tarihini iyi biliyor ve öğrencilerine tarih zevkini veriyordu. Atatürk, Türk tarihini bütün genişliği ve derinliği ile kavramış bulunan hocasından daima saygı ile söz etmiştir. Bir gün bana: ‘Tevfik Bey’e minnet borcum vardır. Bana yeni bir ufuk açtı’ demiştir” şeklinde tanıttığı Kol Ağası Mehmet Tevfik Bey (1865-1945)’in Atatürk’ün derin tarih bilgisi ve bilincinin oluşmasında baş mimar olduğu kesindir. Atatürk, bu değerli öğretmenine beslediği şükran ve minnete, onu milletvekili adayı göstererek ve Beşinci Dönem Diyarbakır Milletvekili olarak Meclise girmesini sağlayarak karşılık vermiştir.



Manastır İdadisi’nin ikinci sınıfına geçen Mustafa Kemal, 1897 yılında Mart’ın ilk günlerine kadar devam edecek izinden faydalanarak Fransızca’sını kuvvetlendirmeyi düşünür ve 1888’de kurulmuş olan Tophane semtindeki “College des Freres de Salle” (Frerler Okulu)’in özel kurlarına kaydını yaptırarak dersleri düzenli olarak takip eder. Birinci sınıfta kendisini ikaz eden Fransızca öğretmeninin “acı ihtarlarına” yeniden muhatap olmak istemez. Kendi hatıralarında, “İki, üç ay gizlice Frerler Mektebi’nin hususi sınıfına devam ettim. Böylece Mektep derslerine nispetle fazla derecede Fransızca öğrendim” demektedir. Bu özel derslerde Mustafa Kemal’in öğretmenlerinden biri Frere Rodriquez (1849-1941)’dir. Bunun anlattığına göre, Mustafa Kemal gayet ciddi, zeki ve çalışkan, elinde daima kitap bulunan bir gençti ve subay olduktan sonra da zaman zaman kendisinden ders almaya geliyordu. Mustafa Kemal, gerçekten İdadi’den başlayarak gençlik yıllarında Fransızca öğrenmeye büyük önem vermiştir. O, “bir kurmay subay mutlaka yabancı dil bilmelidir, bunun aksini düşünmek büyük hatadır” diyordu.



O, bir insandı...



Mustafa Kemal, Manastır Askeri İdadisi’ni ikinci olarak bitirip, Pangaltı’daki Harbiye Mektebi’nde yüksek öğrenimine devam etmek için İstanbul’a, Payitahta gelir. Böylece bütün çocukluğu ve ilk gençlik yıllarının geçtiği Makedonya’dan ilk defa ayrılır. Birikimi ile yeni bir hayata atılacağı, kişiliği ve düşüncelerinin daha da olgunlaşacağı Harp Okulu’na girişi 13 Mart 1899, Apolet Numarası 1283’tür. “Harbiyeli Mustafa Kemal”, buradaki “Künye Defteri” ne “Selanik’te Koca Kasım Paşa Mahallesi Gümrük Memurlarından müteveffa Ali Rıza Efendi’nin mahdumu uzun boylu, beyaz benizli Mustafa Kemal Efendi Selanik 96” olarak kaydedilecektir.



Mustafa Kemal Harbiye’de öğretime başladığı sırada, okul komutanı 24 yıl (1884-1908) bu kutsal yuvaya komutanlık yapmış olan Mustafa Zeki Paşa; öğretim başkanı, o zamanki ismi ile “ders nazırı”, daha sonra Çanakkale’de kendisine kolordu komutanlığı yapacak olan Esat Paşa’dır.



Mustafa Kemal, Harp Okulu 1 nci sınıfında 635 mevcutlu Piyade sınıfında bütün derslerden 484 not almış ve 9 uncu olarak ikinci sınıfa geçmiştir.



Mustafa kemal 2 nci sınıfta işse 420 arkadaşı arasında toplam 522 not alarak ve 11 nci olarak üçüncü sınıfa geçmiştir.



Mustafa Kemal, 3 ncü sınıfta, 459 arkadaşı arasında üç yıllık notlarının toplamı üzerinden Harp Okulu'nu 8 nci olarak bitirmiştir.



Mustafa Kemal’in Harbiye’deki arkadaşları öncelikle Manastır İdadisi’nden gelenlerdi. Bunlar arasında, Ahmet Tevfik ilk sırayı almaktadır. Çocukluk arkadaşı, Rüştiye ve İdadi’de de birlikte okuduğu Mustafa Nuri (Conker), Lütfi Müfit (Özdeş), Ali Fuat (Cebesoy), Arif (Ayıcı), Hayri (Tırnovacık), Kazım (Karabekir), Ömer Naci, İsmaik Hakkı (Pars), Kazım (İnanç), Kazım (Özalp), Ali Fethi (Okyar), onu takip eden arkadaşlarıydı. Bunların bazıları kendi devresi, bazıları da kendisinden önce veya sonraki devrenin öğrencileri idi. Mustafa Kemal’in bu arkadaşları arasında daha çok Ahmet Tevfik ile samimi olduğu görülmektedir.



Mustafa Kemal’in Harp Okulu’ndaki öğretmenleri arasında, onun kişiliğini etkileyen ve onu hayata hazırlayan çok değerli öğretmenleri olduğunu görüyoruz. Bunlar arasında; sonradan İstanbul Üniversitesi’nde Profesör olan, Türk Tarih Kurumu kurucu üyesi ve Milletvekili olan Fransızca öğretmeni Necip Asım (Yazıksız) Bey, Talim Öğretmeni Rahmi Paşa ve onun maiyetindeki Binbaşı Fazıl Bey, sonra Korgeneral ve milletvekili olan Yüzbaşı Naci (İldeniz) Beyve Teğmen Osman Efendi bulunuyordu.



Ali Fuat CEBESOY’un, öğretmenleri hakkında anlattıklarına göre Mustafa kemal, en çok Yüzbaşı Naci Bey'i sayar ve severdi.



Harbiyeli Mustafa Kemal’in, bu dönemde hem Fransızca’sını geliştirdiği, hem de memleket meseleleri üzerindeki düşüncelerinin daha da olgunlaştığı görülmektedir. O Harbiye’de Namık Kemal ve Mehmet Emin Yurdakul gibi dönemin meşhur şairleri yanı sıra Abdülhak Hamit ve Tevfik Fikret’i de okuyordu. Zamanın felsefe ve fikri akımları ile meşgul oluyordu.



Anlaşılmaktadır ki, Harp Okulu eğitimi ve öğrenimi dönemi, Mustafa Kemal’in hem “vatan, millet, Türklük” fikirlerinin olgunlaşmasında, hem de Batıya dönük “çağdaşlaşma” düşüncelerinin gelişmesinde önemli bir dönem olmuştur. Ayrıca bu fikirlerini arkadaşlarına da anlatması, okula bu fikirleri yaymak için bir gazete çıkarma girişiminde bulunması, onun daha o dönemde liderlik özelliklerinin gelişmeye başladığını da göstermektedir. O, yine bu dönemde özellikle ilk sınıfta İstanbul’un sosyal hayatı içinde kendisini bulmuş görünmektedir.



Mustafa Kemal’in Harp Okulu’ndan “neşet” tarihi olan 10 Şubat 1902 tarihi, Harp Akademisi’ne girdiği tarihtir.



1848 yılında Harp Okulu içinde “Harbiye Sınıfları” adı ile kurulan Harp Akademisi, Esat Paşa’nın Harp Okulu Öğretim Başkanlığı’na atanması (1899) ndan sonra, yani Mustafa Kemal’in Harp Okulunda öğrenime başladığı sırada yeni bazı düzenlemeler yapılmıştır. 1902 yılından itibaren Erkan-ı Harbiye Sınıflarından “Çok İyi” derecede başarı sağlayanlara “”, ve “derecede bitirenlere “Mümtaz” ünvanı verilmeye başlanmıştır. Bu usul, 1909 yılına kadar devam etmiştir. Mümtazlar arasında “” ihtiyacını karşılamak üzere sonradan “kurmaylıklarıonananlar da çoktur.



Mustafa Kemal Akademi’ye başladığı yıl sınıf mevcudu, topçu ve süvari okullarından gelenler ve değişik sebepler dolayısıyla bir üst sınıftan kalanlar ile birlikte 43 kişidir. Atatürk’ün Harp Akademisi’ndeki notları ve ders başarısı şu şekildedir:



Sınıf mevcudu kırk iki kişi olan Akademi birinci sınıfta, toplam 580 olan ders notlarından Mustafa Kemal, toplam 479 not almıştır ve başarı sırası 8’dir.



Mustafa Kemal’in, Akademi ikinci sınıfında kırk kişilik sınıf mevcudu içinde toplam 480 puan aldığı görülmektedir ve 6. sıradadır.



Kurmay Yüzbaşı olarak yeminini 21 Ekim 1904 Cuma günü eden Mustafa Kemal, 11 Ocak 1905 Çarşamba günü Akademiden mezun olmuştur.



57 nci Dönem Akademi mezunu toplam 37 kişidir. Bunların 13’ü “Kurmay”, 27’si de “Mümtaz” olmuşlardır. Mevcut bilgi ve belgelere göre Mustafa Kemal Kurmay olarak Akademiyi bitiren 13 kişi arasında 5 nci olmuştur.



Mustafa Kemal Atatürk’ün Akademi’deki öğretmenleri arasında kendisini derinden etkileyen öğretmenler vardı. Bu öğretmenler şunlardır: Topçu Feriki (Tümgeneral), Ahmet Muhtar, Kurmay Binbaşı Refık Bey, Kurmay Yarbay Nuri Bey, Pertev Paşa (Demirhan), Kurmay Albay Hasan Rıza Bey, Kurmay Albay Zeki Bey, Kurmay Yarbay Fevzi Bey.



Sınıf arkadaşı Ali Fuat CEBESOY’un anlatımına göre, Mustafa Kemal bu öğretmenlerinden en çok Tabiye derslerine giren Kurmay Yarbay Nuri Beysayıyor ve takdir ediyordu. Nuri Bey gerçekten geniş kültürlü, çağına göre aydın düşünceli, stratejide üstat sayılan bir kurmay subaydı. Aradaki uzaklığı korumakla beraber öğrencilerine karşı içten ve ağabeyce davranıyordu. Yalnız ders vermekle yetinmiyor, genç kurmay adaylarının çeşitli sorularını da cevaplamaktan zevk duyuyordu. Nuri Bey, “bir kurmay subay, askerlik dışında kalan bilgilerle de donanmış olmalıdır. Yarın hepiniz birer kumandan olacak, sorumluluk yükleneceksiniz.” diyordu. Nuri Bey bir derste öğrencilerine “Gerilla” hakkında bilgiler vermişti. Mustafa kemal 1911’de Trablusgarp’tan arkadaşı Ali Fuat CEBESOY’a yazdığı bir mektupta, “Kurmay Yarbay Nuri Bey'in gerilla metotlarını başarıyla uyguladığını yazıyordu.”



Gerek kendisinin, gerekse arkadaşlarının anılarından öğrendiğimize göre Mustafa Kemal Akademi’de kültürel çalışmalara çok önem veriyordu. Gazete çıkarmak işi burada Harbiye’den daha düzenli bir şekilde yürütülüyor, kürsüden “konferans” niteliğinde konuşmalar yapıyor ve bunların metinlerini arkadaşlarına dağıtıyordu.



Mustafa Kemal, Harp Akademisi’ne yeni başladığı sıralarda, 26 Haziran 1902 Perşembe günü Ali Fuat CEBESOY'un babası İsmail Fazıl Paşa’nın Kuzguncuk'taki köşkünde misafir ediliyor. O gece orada kalıyor, ertesi 27 Haziran Cuma günü köşke gelen Osman Nizami Paşa ile tanıştırılıyor. Osman Nizami Fransızca ve Almanca’yı (edebiyatı dahil) anadili gibi bilmekte, İngilizce’yi de yanlışsız konuşabilmektedir. O gün tanışıp görüşüyorlar. Osman Nizami Paşa, II. Abdülhamit’in baskı rejimini yumuşatacağına dair hiçbir belirti olmadığına işaret ettikten sonra şöyle diyor: “İstibdat idaresi, bir gün elbette yıkılacaktır. Fakat onun yerine Batılı manada bir idare gelip memleketi her bakımdan acaba kalkındıracak mıdır? Ben buna inanmıyorum."



Mustafa Kemal kuşkuludur. Nizami Paşa Abdülhamit'in adamlarından biri olabilir mi? Kendisinin ağzını arayan bir hafiye midir? M. Kemal, bu olasılıklara karşın gene de düşüncelerini cesaretle söylemeye kararlıdır. Diyor ki: "Paşa Hazretleri! Garplı manadaki idareler de zamanla gelişmişlerdir. Bugün uyur gibi görünen milletimizin çok kabiliyeti ve cevheri vardır. Fakat bir inkılap vukuunda bugün iş başında olanlar yerlerini muhafaza etmeye kalkarlarsa o vakit buyurduğunuzu kabul etmek lazım getir. Yeni nesiller içerisinde her hususta itimada layık insanlar çıkacaktır.” Osman Nizami Paşa susuyor, olumlu ya da olumsuz hiçbir cevap vermiyor. Aynı günün akşamı ayrılmak üzere veda eden Mustafa Kemal'e şunları söylüyor:



“ Mustafa Kemal Efendi oğlum, sen, bizler gibi yalnız Erkân-ı Harp zabiti olarak normal bir hayata atılmayacaksın. Keskin zekân ve yüksek kabiliyetin memleketin geleceği üzerinde müessir olacaktır. Bu sözlerimi bir kompliman olarak alma. Sende, memleketin başına gelen büyük adamların daha gençliklerinde gösterdikleri müstesna kabiliyet ve zekâ emareleri görmekteyim. İnşallah yanılmamış olurum."



Evet, Osman Nizami Paşa yanılmamıştır. Çünkü Mustafa Kemal, gençlik çağlarından beri geleceğin Atatürk'ünden belirtiler ve ışıklar vermiştir. Çünkü O, hep “yarınların adamı” olmayı hedeflemiş ve daima öyle yaşamıştır.



Mustafa Kemal ve Harbiye’den arkadaşı Kırşehirli Lütfü Müfit Özdeş tayin oldukları ilk görev yerleri olan Şam’daki Beşinci Ordu’ya 1905 yılını ilk aylarında katılırlar. Burada iki stajyer kurmay yüzbaşıyı bir çok zorluklar beklemektedir. Görevli oldukları 29 ve 30 uncu alaylar Havran civarındaki bir isyanı bastırmak için Şam’dan hareket ederler. Fakat, esas yapılan iş, bazı personelin bu vesileyle soygun ve talan yapacak olmalarıdır. Bu iki genç kurmay subayı aralarına almak istemezler. Buna rağmen iki arkadaş bu harekata iştirak ederler. Kendi kurdukları düzenin bozulacağından korkan soygun ekipleri, kendi aralarındaki dalavereli hesaplardan bir miktar altını da Lütfü Müfit’e vermek isterler. Müfit, bu altınları almaz ve işi Mustafa Kemal’e haber verir. Ne yapması gerektiğini sorar. Mustafa Kemal Müfit’e; “bugünün adamı olmak istiyorsan bu altınları al, eğer yarının adamı olmak istiyorsan bu altınları iade et, makbuzunu al ve sakla” der.


Kaynak: http://canberktabakoglu.blogcu.com/4360754/


__________________

- AMON -
08-02-08, 21:19
KALPAK

Son Osmanlı dönemiyle Cumhuriyet’in ilk yılları arası genellikle orduda kullanılan sarıksız başlık. Acem kalpağı, Bulgar kalpağı, Çerkez kalpağı gibi çeşitleri vardır. Kesik koni biçiminde ve siperliksiz olup deri, kürk ya da tüylü kalın kumaştan yapılır, kalıplı olanlarına şubara denirdi. Mustafa Kemal’in Erzurum Kongresi’nden sonra giymeye başladığı, kuzu postundan yapılmış, üst kısmı hafifçe genişleyen, tepesi bombeli kalpak, kısa sürede Millî Mücadele saflarında çarpışanların da simgesi hâline geldi.


KAYNAK: http://www.boyutpedia.com/Default~ID~1299~aID~35359~link~kalpak.html


__________________

- AMON -
08-02-08, 22:40
Osmanlı Bayrağı


http://img222.imageshack.us/img222/8890/osmanlibayjo0.th.jpg (http://img222.imageshack.us/my.php?image=osmanlibayjo0.jpg)


Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanl%C4%B1_Bayra%C4%9F%C4%B1


__________________

- AMON -
08-02-08, 23:18
İlk standart Osmanlı-Türk bayrağı 1793-1844 arası kullanılmıştır.



http://img223.imageshack.us/img223/4728/osmanlibdk5.png



__________________


Osmanlı İmparatorloğu devlet arması.



http://img113.imageshack.us/img113/2561/osmanlith3.jpg


__________________

- AMON -
09-02-08, 03:35
MANASTIR ASKERÎ İDADÎSİ

Atatürk’ün askerî idadîyi okuduğu (lise tahsilini yapmış olduğu) Askerî İdadî binasıdır. Makedonya’nın Manastır şehrindedir. Yatılı eğitim verilen okulda matematik, edebiyat ve hitabet dersleri ağırlıklı olarak veriliyordu. Atatürk 1898yılında Manastır Askeri İdadîsinden mezun olduktan sonra İstanbul’da Harbiye Mektebi’ne yazıldı.


http://img525.imageshack.us/img525/9509/02manastirbaha4.jpg


Metin kaynağı: http://www.tbmm.gov.tr/kultur_sanat/faaliyetler/sergiler/resimsergileri/evlergazimustafakemalanlatiyor/htmlbuyukresimler/02manastir.htm


__________________


Binadan resimler.


http://img115.imageshack.us/img115/3797/ataturk06bua7.jpg

http://img115.imageshack.us/img115/9527/ataturk04chk3.jpg

http://img525.imageshack.us/img525/8196/ata33dnh5.jpg


Bugünkü müze hali.


http://img527.imageshack.us/img527/4428/ataturk08emj7.jpg

http://img115.imageshack.us/img115/9762/ataturk09fxf4.jpg


__________________


Bu da, Elveda Rumeli dizisindeki Manastır Askeri İdadisi, aynı binada çekim yapılmış.


http://img115.imageshack.us/img115/7832/3805142126origgef0.jpg

http://img352.imageshack.us/img352/8051/maslihox6.jpg

http://img352.imageshack.us/img352/3193/masli2ijk9.jpg


__________________

- AMON -
09-02-08, 23:19
FES


http://img253.imageshack.us/img253/9789/fessr0.th.jpg (http://img253.imageshack.us/my.php?image=fessr0.jpg)


Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Fes_%28%C5%9Eapka%29


__________________

- AMON -
10-02-08, 17:46
MECELLE


Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, 1868-1878 yılları arasında Ahmet Cevdet Paşa başkanlığındaki bir komisyon tarafından derlenen İslami özel hukuk (medeni hukuk) kuralları kodeksidir. Osmanlı İmparatorluğu'nun son yarım yüzyılında şer'i mahkemelerde hukuki dayanak olarak kullanılmıştır. Bir giriş ile 16 bölümden oluşur ve 1851 madde içerir.

Mecelle kendi çağında 13 yüzyıllık İslam fıkıh geleneği üzerinde inşa edildiği halde, maddeler halinde düzenlenmiş analitik ve pozitif bir hukuk sistemi oluşturma çabası, Batı ülkelerinin Medeni Kanun (code civil) geleneğini yansıtır. Bu anlamda Mecelle, Tanzimat Fermanı ile açılan dönemin en önemli kanunu ve Osmanlı modernleşmesinin en önemli anıtlarından biridir.

Arapça "çok büyük boy kitap" anlamına gelen mecelle, Fransızca "1) büyük kitap, 2) hukuk ilkeleri derlemesi" anlamına gelen codex sözcüğünün çevirisi olarak kullanılmıştır.

Türk Medeni Kanunu'na ek olarak çıkarılan 864 sayılı Tatbikat Kanunu'nun 43. maddesiyle 4 Ekim 1926'da Mecelle yürürlükten kaldırılmıştır. Halen İsrail devletinde, müslümanlar arası muamelelerde geçerli hukuk kaynağı olarak kullanılmaktadır.


Mecelle'nin Konuları

99 genel hukuk ilkesini içeren giriş bölümünden sonra Mecelle şu konulara değinir: Büyu' heeeİcar (kira), Kefalet, Havale, Rehin, Emanet, Hibe, Gasp ve İtlaf, Hacir, İkrah ve Şuf'a, Enva-ı Şirket (ortaklık çeşitleri), Vekâlet, Sulh ve İbra, İkrar (borcu kabul etme), Dava, Beyyinat ve Tahlif (kanıt ve delil), Kaza (yargı).


Mecelle'nin Hazırlanması

1868'de sadrazam Âli Paşa Abdülaziz'e sunduğu ünlü reform tasarısında Fransız Medeni Kanun'unun aynen çevirilerek benimsenmesini önermiş, hatta çeviri için bir komisyon kurulmuştu. Ancak aynı yıl bu projeden vazgeçilerek, İslam medeni hukukunun derlenip modernleştirilmesi fikri ağırlık kazandı. Adliye Nazırı ve eski Meclis-i Ahkâm-ı Adliye Reisi Ahmet Cevdet Paşa başkanlığında yedi kişilik bir heyet bu işle görevlendirildi. Batı ve Doğu kültürlerine eşit derecede vakıf olan Cevdet Paşa dışında heyet üyeleri, genellikle muhafazakâr ve İslamın Hanefi mezhebine bağlı ulemadan oluşuyordu.

Mecelle'nin birinci kitabına ekli olarak yayımlanan mazbataya göre Mecelle fıkıh ilminin dünya işlerine ilişkin kısmıyla ilgiliydi. Uygar uluslar (milel-i mütemeddine) bu konuyu Medeni Kanun ile çözerken, Osmanlı devletinde bu konuda pek çok kanun ve nizam yapılmıştı. Bunların eksikleri her ne kadar İslami fıkıh ilminde eksiksiz bir şekilde giderilmiş ise de eski içtihat ve fetvaları bir araya getirmek güçtü ve yeni kurulan temyiz mahkemelerinin hakimleri bu kaynaklara yeterince vakıf olmadığından yanlış kararlar verilebiliyordu. Bu nedenle Hanefi mezhebinin sağlam kaynaklarına dayanarak kanun kuvvetinde bir derleme hazırlanmalıydı. Böylece hem şer'i mahkemeler için güvenilir bir kaynak oluşturulmuş olacak, hem nizami (laik) mahkemelerde kullanılmak üzere yeni kanunlar çıkarılmasına gerek kalmayacaktı.


Mecelle'nin Genel Hükümleri

Mecelle'nin ilk 99 hükmünden örnekler:

Beraat-ı zimmet asıldır. Borçlu olmamak asıldır. Borç ileri süren, ispatla mükelleftir.
Def'-i mefasid celb-i menafiden evladır. Zararın defi, faydanın celbinden evladır.
Ezmanın tağayyürü ile ahkâm tağayyür eder. Zamanın değişince hükümler de değişir.
Ukudda itibar makasıt ve maaniyedir, elfaz ve mebaniye değildir. Sözleşmenin amaç ve anlamı göz önüne alınır, söz ve yazılışı değil.
Şekk ile yakin zail olmaz. Kuşku, kesin bilgiyi gidermez.
Kadim kıdemi üzere terk olunur. Eskiden varolanın (yeni bir etken ortaya çıkmamışsa) aynen devam ettiği varsayılır.
İçtihat ile içtihat nakzolunmaz. İçtihat içtihatla bozulmaz.
Zarar-ı ammı def için zarar-ı hass ihtiyar olunur. Özel zarar, genel zarara tercih edilir.
Alması memnu olan şeyin vermesi dahi memnu olur. Alması hukuka aykırı olanın vermesi de hukuka aykırıdır.
Beynel tüccar maruf olan şey beynlerinde meşrut gibidir. Ticari örf ve adetler ticari sözleşmelerin şartı gibidir.
Kelamın i'mali ihmalinden evladır. Söze bir anlam vermek, yok saymaktan iyidir.
Beyyine hüccet-i müteaddiye ve ikrar hüccet-i kasıradır. Kanıt herkesi, ikrar ise sadece ikrar edeni bağlar.

Açıklamalı Kaynakça

Mecelle, Ali Himmet Berki tarafından yeni harflerle Açıklamalı Mecelle başlığıyla yayımlanmıştır (Hikmet Y. 1978). Dr. Osman Öztürk'ün Osmanlı Hukuk Tarihinde Mecelle (1973) adlı eseri de Mecelle'nin tam metnini içerir.

İstanbul Üniversitesi'nde uzun süre mecelle ve medeni hukuk profesörü olan Ebululâ Mardin'nin Medeni Hukuk Cephesinden Ahmet Cevdet Paşa adlı kitabı (1945, 1996), konuya ilişkin en ciddi kaynaklardan biridir.

Ömer Nasuhi Bilmen'in Hukuku İslamiye ve Istılahat-ı Fıkhiye Kamusu (1955) Osmanlı hukuku konusundaki temel başvuru kitabıdır. Rum asıllı Hariciye Nazırlarından, Girit Valisi ve Mekteb-i Hukuk hocalarından Sava Paşa'nın İslam Hukuku Nazariyatı Hakkında bir Etüd (çev. Baha Arıkan, 2 cilt, 1955) adlı kitabı, Batılı düşünce sistematiği çerçevesinde İslam özel hukukunu ele alan çok değerli bir incelemedir.


Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Mecelle


__________________

- AMON -
10-02-08, 17:53
MECELLE'NİN GENEL KURALLARI


Mecelle'nin Genel Kuralları; İlk 100 Madde, (Kelime Anlamlı ve Kısmen Örnekli). 1869–1876 yılları arasında Ahmet Cevdet Paşa başkanlığındaki bir heyet tarafından bölüm bölüm hazırlanarak kabul edilen, İslam dünyasının ilk ve en önemli medeni kanunu. Bir giriş ile 16 bölümden oluşmuştur ve 1851 madde içerir.

Osmanli Devleti zamâninda, Ahmed Cevdet Pasa Baskanligindaki ilmî bir heyet tarafindan, Islâm Hukûkuna bagli kalinarak hazirlanan ve asil ismi Mecelle-i Ahkâm-i Adliye olan meshur kânun. Mecelle, lügatte; içinde hikmet bulunan sahife, ciltlenmis kitap, dergi vs. mânâlarina gelir. 1877 yilinda Abdülhamid Han zamâninda tatbik edilmeye baslanmis. 1926’da yürürlükten kaldirilmistir.

Mecelle, 1851 maddeden meydana gelmis bir kânun olup, Islâm devletlerinde ve bu arada Osmanli Devletinde uygulanmis, bugünkü mânâsiyla medenî hukûkun ve hukuk usûlünün birçok bölümünü ihtivâ etmektedir. Osmanli Devleti, kuruldugu târihten îtibâren Islâm Hukûku esaslarina bagli kalinarak idâre olunmustur. Gerek amme hukûku ve gerekse özel hukuk sahalarinda, bunun disina çikilmamistir. Islâmiyetin bildirdigi ilâhî kurallardan hiç ayrilinmamistir. Osmanli Devleti, asirlarca süren idarî, askerî ve iktisâdî üstünlügünü, Islâmiyete bagli kalmasina ve tam tatbik etmesine borçludur. Bu kurallara baglilikta gevseklik basgösterince, devletin yükselmesi durmus, ilimde, fende, askerlikte daha evvel gösterilen basarilar, yok olmus, bir duraklama ve gerileme devri baslamistir. Devletin her bakimdan yara almasi, Tanzimat hareketinden sonra daha çok olmustur. Islâm dînine yabanci kalan, Avrupa kültürü tesiri altinda yetisen ve kurtulusu batililasmakta görenler (Bkz. Batililasma) basta M. Resid Pasa olmak üzere, Fuad ve Âli Pasalar, Avrupaî tarzda bir takim yenilik hareketlerine giristiler. Bu yenilik fikrini, devletin idare edildigi kânunlarda da göstermeye kalkistilar. Bunlardan bilhassa Âli Pasa, Fransa’da Birinci Napolyon zamaninda (1804) tedvin edilmis olan Fransiz Medenî Kânunu’nun tercüme edilerek, Osmanli Devletinde de tatbik edilmesi fikrini ileri sürüyordu. Buna mukâbil Ahmed Cevdet Pasa ve bâzi ileri gelen ilim adamlari Islâm hukukunun zengin ve islenmis bir dali olan Hanefî fikhinin kânunlastirilmasi tezini müdâfaa ediyorlardi. Bu ikinci fikir gâlip geldi ve tahakkuk ettirilmesi için, “Mecelle Cemiyeti” adiyla ilmi bir heyet toplandi. Basina Cevdet Pasa reis yapildi. Memleketin en kiymetli Islâm bilginlerinin (fakihlerin) istirak ettigi bu cemiyet, Osmanli Devletinin tanzimat devrinde en mühim içtimaî, sosyal hâdiselerinden birini teskil eden ve Türk fikir hayâtinin ölmez ve muhtesem âbidesi olan Mecelle-i Ahkâm-i Adliye’yi meydana koydu.

Mecelle ve Ahmed Cevdet Pasa: Mecelle, bir heyet tarafindan telif edilmistir. Bu bakimdan onu sâdece Ahmed Cevdet Pasanin eseri olarak göstermek yanlistir. Cevdet Pasa zamâninda, medenî hukuk sahasinda iki zit fikir vardi: 1) Islâm Hukuk (fikih) kâidelerinin bir kânun metin hâline getirilmesi, 2) Fransiz medenî kânununun tercüme edilerek kabul edilmesi.

O zamanlar Istanbul’da en tesirli ve nüfuzlu elçi, Fransa elçisiydi. O ve onun entrikalarina kapilanlar ikinci fikrin tatbikat sahasina konulmasini temin etmek için var güçleriyle çalisiyorlardi. Fakat, birinci teze taraftar olanlarin basinda bulunan Ahmed Cevdet Pasanin ve digerlerinin gayretleriyle, Islâm fikih kitaplarindan, zamânin icaplarina uyan meselelerin Mecelle-i Ahkâm-i Adliye adiyla asrî bir kânun seklinde yazilmasi fikri kabul edildi. Ahmed Cevdet Pasa, bu isi yapacak ilmî cemiyete reis seçildi. Pasa’nin yazdigina göre, frenk hayranlari, câhil softalar, ecnebî kiskirtmalarina âlet olanlar, bu hayirli isi baltalamak için çok dalevereler çevirmislerdir. Nihâyet Mecelle, 1868’de nesrolundu. Ahmed Cevdet Pasa çetin bir mücâdeleden gâlip çikmisti. Asagidaki satirlar onun bu esnâdaki hissiyatini ifâde etmektedir:

“Avrupa kitasinda en evvel tedvin olunan kânunnâme, Roma Kânunnâmesi’dir ki, Kostantiniye (Istanbul) sehrinde ilmî bir cemiyet tarafindan tertip ve tedvin olunmustu. Avrupa kânunnâmelerinin esasidir ve her tarafta meshur ve mûteberdir. Fakat Mecelle-i Ahkâm-i Adliye’ye benzemez. Aralarinda pekçok fark vardir. Çünkü o, bes alti kânun bilen zat tarafindan yapilmisti, bu ise bes alti fakih (Islâm Hukûkunu bilen) zat tarafindan, Allahü teâlânin koymus oldugu yüce Islâm dîninden alinmistir. Avrupa hukukçularindan olan ve bu defâ Mecelle’yi mütâlaa ve Roma kânunlariyla mukâyese eden ve her ikisine de sâdece birer insan eseri nazariyla bakan bir zat dedi ki: “Dünyâda, ilmî bir cemiyet vasitasiyla iki defâ kânun yapildi. Ikisi de Istanbul’da oldu. Ikincisi; tertibi, düzeni ve içindeki meselelerin hüsn-i temsil ve irtibati dolayisiyla evvelkinden çok üstün ve müreccahtir. Aralarindaki fark da, insanin o asirdan bu asra kadar medeniyet âleminde kaç adim atmis olduguna bir ölçüdür.” (Târih-i Osmanî Mec. No. 47, s. 284)

Mecelle’nin hazirlanmasinda hizmeti olan kimseler: 1) Filibeli Halil Efendi, 2) Seyfeddin Ismail Efendi, 3) Sirvanizâde Seyyid Ahmed Hulûsi Efendi, 4) Ahmed Hilmi Efendi, 5) Bagdatli Muhammed Emin Efendi, 6) Ibn-i Âbidinzâde Alâeddin Efendi, 7) Gerdankiran Ömer Hulûsi Efendi, 8) Seyhülislâm Kara Halil Efendi, 9) Isa Ruhî Efendi, 10) Yunus Vehbi Efendi, 11) Abdüllatif Sükrü Efendi, 12) Ahmed Hâlid Efendi, 13) Karinâbadli Ömer Hilmi Efendi, 14) Abdüssettar Efendidir. Bu zevatin bâzilari Ahmed Cevdet Pasa ile birlikte bugünkü Mecelle’nin hazirlanmasinda cidden degerli mesâi sarfetmis, bâzilariysa daha az çalismislardir.

Mecelle’nin yazilmasi esnâsinda pekçok fikih kitaplarina ve fetvâ mecmualarina mürâcaat olunmustur. Bu kitaplarin adlari, merhûm Ebü’l-Ulâ Mardin’in Medenî Hukuk Cephesinden Ahmed Cevdet Pasa ünvanli eserinin 167’nci sayfasinda ve Kayseri eski müftüsü Mes’ûd Efendinin Mir’at-i Mecelle kitabinda yazilidir.

Islâm Hukûku denilince birçok kimsenin hatirina Mecelle gelirse de, Islâm Hukûkunun tamâmi Mecelle’den ibâret degildir. Mecelle, yalniz Hanefî mezhebinin muâmelâta âit hükümlerini ihtivâ etmektedir. Islâm Hukûku denilince, Hanefî mezhebi ile birlikte diger üç mezhebin hükümleri de anlasilir. Bu hâliyle Islâm Hukûku, dünyâda benzeri hiç bulunmayan bir hukuk deryâsidir. Bilâhare Mecelle’nin eksik bahislerinin tamamlandigi söylenmisse de su ana kadar ortaya çikmamistir.

Mecelle yazilmadan önce, asirlar boyunca bütün Islâm memleketlerinde ve bu arada Osmanli Devletinde uygulanmis olan Islâm Hukûkunun bâzi hükümleri, Mecelle ile her an herkesin mürâcaat edip, kolaylikla anlayip tatbik edebilecegi sâde maddeler hâline getirilmis ve bu durum büyük bir hizmet olmustur.

Mecelle’nin içindeki konular: Mecelle, Islâm medenî kânununun akitler ve borçlar kânunu ile sivil muhâkeme usûlünü içine alan bir kânunnâmedir. (Bkz. Kânunnâme). Bu, Osmanli Medenî Kânunu olmak üzere 17 Eylül 1876 (26 Sâban 1293) târihinde îlân olunmustur.

Mecelle kitâbinda, bir baslangiç ile on alti kisim vardir. Hepsi bin sekiz yüz elli bir (1851) maddedir. Baslangiç, Fikih Temel bilgileri olup, yüz birden dört yüz üçüncü maddeye kadardir. Ikinci kisim, Kirâ bilgileri olup, alti yüz on birinci maddeye kadardir. Üçüncü kisim, Kefil Olmak bilgileridir. Alti yüz yetmis ikinci maddeye kadardir. Dördüncü kisim Havâle bilgisi, yedi yüzüncü maddeye kadardir. Besinci kisim, Rehin olup, yedi yüz altmis birinci maddeye kadardir. Altinci kisim, Emânet’tir. Sekiz yüz otuz ikinci maddeye kadardir. Yedinci kisim, Hibe bagislamaktir. Sekiz yüz sekseninci maddeye kadardir. Sekizinci kisim, Gasb ve Zarar’dir. Dokuz yüz kirkinci maddeye kadardir. Dokuzuncu kisim, Hicr ve Ikrâh’dir. Bin kirk dördüncü maddeye kadardir. Onuncu kisim, Sirketler ve Sosyal Bilgiler’dir. Bin dört yüz kirk sekizinci maddeye kadardir. On birinci kisim, Vekâlet’tir. Bin bes yüz otuzuncu maddeye kadardir. On ikinci kisim, Sulh ve Afv’dir. Bin bes yüz yetmis birinci maddeye kadardir. On üçüncü kisim, Ikrâr’dir. Bin alti yüz on ikinci maddeye kadardir. On dördüncü kisim, Da’va’dir. Bin alti yüz yetmis besinci maddeye kadardir. On besinci kisim, Isbât ve Yemin’dir. Bin yedi yüz seksen üçüncü maddeye kadardir. On altinci kisim, Hâkimlik’tir. Bin sekiz yüz elli birinci maddeye kadardir.

Iktisâdî ve Ticârî Ilimler Dergisinin 1969 da basilmis, yirmi üçüncü sayisinda, profesör Dr. Yilmaz Altug diyor ki: “Israil Devletinin hukûku, memleketin târihi gelisimini aksettirir hâldedir. Temel medenî kânun, Osmanli Devleti zamânindan kalma Mecelle’dir. Mecelle, Filistin’in Ingiliz idâresine geçtiginde, aynen birakilmis, sonra 1948’de Israil Devleti kurulunca degistirilmemistir.”

Mecelle, Osmanli Devletinin resmî kânunnâmelerinden biriydi. 1918’den sonra Osmanli Devletinden ayrilan memleketlerde, daha sonra buralarda kurulmus olan devletlerde (yeni kânuna tâbi olarak) Mecelle hükümleri cârî kalmistir. Bu ülkelerde Mecelle, modern lâik mahkemelerce medenî kânun olarak tatbik edilegelmistir. Nihâyet Lübnan’da (1932), Suriye’de (1949) ve Irak’ta (1953) Mecelle’nin yerini yeni medenî kânunnâmeler almistir. Daha önce 1878’de Osmanli Devletinden ayrilmis olan Kibris’ta ve Israil ile Ürdün’de hâlâ medenî hukûkun esâsini, Mecelle teskil etmektedir.

Türkiye’de 1926 yilinda, Mecelle ile birlikte bütün Islâm Hukuku ve ser’i mahkemeler kaldirilmistir. Ayni sey, 1928’de de Arnavutluk’ta yapilmistir. Bosna ve Hersek’te de yalniz suf’a müessesesi muhâfaza edilmis olmakla birlikte Mecelle kaldirilmis, Islâm Hukûku bâzi bakimlardan ahvâl-i sahsiyye (statut personnel) vasiyet ve vakif gibi konularda Müslümanlara uygulanmaya devâm etmistir. Bütün bunlara normal mahkemelerde bakilmistir.

Mecelle cemiyeti, vakitsiz kapatilmis oldugundan, bu mühim eser de tamamlanamamistir. Medenî kânunun mühim konularindan olan evlenme, bosanma, gaib, mefkud, vakif, vasiyet, miras mevzulari Mecelle’de eksik kalmistir. Yalniz bu konular fikih kitablarinda genis olarak yazilmistir. Her meselenin dindeki hükümleri açiklanmistir.

Mecelle’nin yazilis tarzi: Mecelle’nin üslûbu bir kânun kitabi olarak sâheserdir. Fesâhet ve belâgatla yazilmistir. Bilhassa basindaki 99 fikih kâidesinin çogu, dilimize ezberlenmesi kolay cümleler hâlinde girmistir. Bunlarda Ahmed Cevdet Pasanin akici ve düzgün ifâdesi hissedilmektedir. Fakat o devrin Türkçesi hakkinda ve o konularda bilgisi olmayanlar Mecelle’yi kolayca anlayamazlar.

Mecelle’nin basindaki küllî (genel) kâidelerin çogu, Islâm fakihlerinden Ibn-i Nüceym’in Esbah ve’n-Nezâir adli eseriyle Mecâmi Serhi’nden alinmistir.


Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Mecelle%27nin_Genel_Kurallar%C4%B1


__________________

- AMON -
10-02-08, 17:57
KADI


Osmanlılarda ehl-i fıkh diye tabir edilen ulema kesimi, tedris (öğretim), ifta (fetva) ve kaza (yargı) gibi üç alanda görevler üstlenmiş durumdaydı.

Eğitim ve öğretim işlerini müderrisler, sosyal hayatın meselelerini şeriata uygun bir şekilde çözümlemeyi müftüler yerine getirirken, kişiler arasında meydana gelen anlaşmazlıkları İslâm şeriatına ve örfe göre halletmek kadıların vazifesi idi.

Kadı, en genel tarifle kaza yani yargı işlerine bakan görevliye verilen bir unvandır. Ahali arasında vuku bulan ihtilafların çözülmesi maksadıyla İslâmiyet’in ilk devirlerinden itibaren var olan bu müessese, Osmanlıların da ilk dönemlerinden itibaren varlığını göstermiştir. Osmanlılar’da kadı tayininde, ilk dönem İslâm devletlerindeki usullere riayet ederek, tanınmış kişileri kadılığa tayin etmişlerdir. Osmanlı Devleti’nde, beylik dönemlerinden itibaren fethedilen yerlere hukuku temsil etmek üzere bir kadı ve idareyi temsilen bir subaşı tayini yerleşmiş bir gelenekti. Osmanlı kadısının İslâm devletleri içinde özgün bir yeri ve konumu olup adliye ve mülkiye görevlisi idi. Kendisinden önce görev yapmış İslâm devletlerindeki meslektaşlarından çok daha geniş yetkilerle donatılmıştı. Şer‛î mahkemelerde şer‛î ve hukukî bütün meseleler Hanefî mezhebi üzerine çözümlenirdi. Aynı zamanda şer‛î mahkemelerden başka bir mahkeme de bulunmuyordu.

Şer‛î mahkemeler Osmanlı Devleti’nin başlangıcından itibaren medenî hukuk ve ceza davalarına bakmak salâhiyetine haiz idi. Her kaza merkezinde bir şeriat mahkemesi bulunuyor ve bunların başında birer kadı görev yapıyordu. Büyük kaza ve şehirlerde davalara bakmak için mahkeme binaları tahsis edilirken, bulunmayan yerlerde davalar kadının ikamet ettiği evde veya camide görülüyordu.

Kadıların görev süresi hakkında, İsmail Hakkı Uzunçarşılı 20 ay olduğunu belirtirken, Mustafa Akdağ bir yıl müddet-i örfî, bir yıl da uzatmalı olarak toplam iki yıl olduğunu söylemektedir. Kadıların görev süresi bazen daha kısa bazen de daha uzun olduğu gözlenmektedir.

Asli görevi, ahali arasındaki anlaşmazlıkları çözümlemek olan ve padişah beratı ile tayin olunan kadılar, sultanın emrettiği her hususta hüküm vermekle yetkili kılındıklarından idarî, malî, askerî, beledî gibi işlerle de meşgul olmaktaydılar. Böylelikle Osmanlı Devleti’nde yargı ve yürütme işleri birlikte yan yana yürütülmüştür.

Şer'iyye sicillerinde, sancak ve kaza kadılarının ne kadar geniş bir yetkiye sahip olduklarını, hemen hemen her konuda bir karar mercii ve sorumluluk sahibi olduğunu görmekteyiz. Halk arasında vuku bulan adlî davaların görülmesinin yanı sıra, örneğin; yaralama olaylarında suçlunun bulunarak cezalandırılması, katillerin yakalanması, öldürülen kişinin diyetinin tespiti ve alınması, vefat eden kişinin terekesinin tespit edilerek varislerine dağıtılması gibi hukuk alanında, cami ve mescitlerin imam ve hatip ve mütevelli tayini, kayyım, devirhan, müderris ataması, tekke, zâviye ve medrese gibi kurumların mütevellisinin ve diğer görevlilerinin tayini, vakıflarda zuhur eden mütevellilik anlaşmazlıklarının çözümü, sancağa atanan mutasarrıfın gelinceye kadar yerine vekilin göreve başlatılması ve bu işin takibi gibi idarî alanda, bulundukları sancak ve kazalarda zuhur eden eşkıya taifesinin takibi, yakalanması ve suçluların cezalandırılması, askerden kaçan ve mukabilinde eşkıyalık yapanları tespit ederek orduya teslim edilmesi, askeri seferler zamanında asker toplanması ve bunların isimlerinin tespiti, sefere çıkan asker için zahire temin edilmesi ve sefer için deve temini gibi askeri alanda, Avârız ve nüzül hanelerin tespit edilmesi ve bu vergilerin tahsili, imdâd-ı seferiyye ve imdâd-ı hazeriyye gibi vergilerin kaza, köy ve mahallelere taksimi ve toplanması, yine ayrıca sürsat ve beldar vergisi, arpa baha vergisi, ağnam rüsûmu gibi vergilerin tahsil edilmesi, çarşı ve pazarda satılan malların fiyatının belirlenmesi ve fahiş fiyata satılmasını engelleme, işletilmesi gereken toprak ve arazilerin timar tevcihi, tedavülde bulunan paraların kur ayarının takibi ve bunda olabilecek yolsuzlukları engelleme gibi mâlî alanda daha pek çok sayabileceğimiz hususta görev ve sorumlulukları olmuştur.

Kadıların maaşları rütbelerine ve görev yaptıkları yerlere göre değişiklik arz ediyordu. Kasaba kadılıkları, sınıflarına göre 45 akçe ile 150 akçe arasında gündelikleri farklılık gösteren kadılar tarafından idare ediliyorlardı. Sancak ve eyalet merkezi olan şehirlerdeki kadılıklar ise mevleviyet sureti ile tevcih ediliyordu. Mevleviyet de iki çeşit olup, 300 akçeli sancak ve bazı eyalet merkezleri, 500 akçeli önemli vilayetlerin kadılıkları idi.

Kadılar yevmiyelerinin haricinde kurulan her mahkemede taraflardan ve devlete toplanan vergilerden kâtibiyye, muhzıriyye, harc-ı mahkeme, harc-ı bâb, hüddâmiye, çukadara hizmet adı altında, sicillerde de pek çok geçtiği gibi ücretler tahsis etmişlerdir. Bu toplanan paralar mahkemede vazife yapan katip, muhzır, çukadar, hademe gibi görevlilere maaş olarak veriliyordu. Örneğin, yıllara göre farklılık arz ederek kâtibiyye ücreti 5 ile 15 guruş, muhzıriyye 2 ile 10 guruş, hüddâmiye 5 ile 25 guruş, harc-ı mahkeme 25 ile 355 guruş olmuştur.

Yukarıda saydığımız resmî masrafların haricinde, bazı kadılar oluyordu ki mahkemeye gelen davacı ve davalılardan hüccet-i şer‛iyye, mürâsale akçesi, (yüksek miktarda) mahkeme harcı adı altında fazladan ve haksız yere paralar talep ediliyordu. Nitekim böyle yollara tavassut eden Uluborlu kadısı İsmail Efendi’nin derhal muhakeme edilmesi ve yapılan haksızlık ve zulmün giderilmesi Anadolu valisinin buyruldusu ile emredilmiştir. Neticede yapılan muhakemede, alınan akçelerin geriye iadesi sağlanmıştır.

Osmanlı Devleti'nde kadılık 1839 Gülhane Fermanı'nın kabulu ile yavaş yavaş tarih sahnesinde yerini nizami mahkemelere bırakmaya başlamış ve nihayetinde 1924 yılında kabul edilen 169 sayılı Mehakimi Şer'iyenin İlgasına ve Mehakim Teşkilatına Ait Ahkamı Muaddil Kanun ile tamamen kaldırılmıştır.

Osmanlılarda Kadılar Belediye başkanlığı yaparlar. Sözleşmeleri onaylar. Merkezden gelen emirleri duyurur. Görevliler hakkında rapor düzenlerler.

Kadılık rütbelerinin her birisi derecelerine gore akçe hesabıyla maaşları şu şekile tespit edilmiştir:

Rütbe-i ûla: 10000 Rütbe-i sâlise: 6000 Rütbe-i çelebi: 3500 Karib-i ûlâ: 9000 Rütbe-i inebahtı: 5000 Rütbe-i çinad: 3000 Rütbe-i saniye: 8000 Rütbe-i Eğri: 4000


Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Kad%C4%B1


__________________

- AMON -
10-02-08, 18:22
MUSTAFA KEMAL VE MAKEDONYA


Mustafa Kemal Makedonya'da doğdu ve büyüdü. Makedonya on yedinci asrın sonlarına kadar Viyana kapılarına doğru giden Osmanlı ordularının fetih destanları havası içinde idi. Makedonya'da yerleşen Türklerin bir adı da ''evlâd-ı fâtihan'', ''fatihlerin çocukları''dır. On yedinci yüzyıldan beri Batı yeniçağa ulaşma yolundadır. Osmanlı İmparatorluğu Cermen ve Islav akınları önünde ülkeler kaybetmiştir. Büyük Petro Rusya'yı Batı medeniyet düzeni içine sokmuştur. Osmanlı Devleti Batı önünde bu çekilişinin ana sebepleri üzerinde esaslı durmamıştır. Medrese ulum-i akliye denen müsbet ilimlere büsbütün kapılarını kapamıştır. Devlet zayıfladıkça, eskisi gibi doyumluk ve ulufe alamıyan yeniçeriler büsbütün disiplinden çıkarak ikide bir kazan kaldırır, padişah indirir, vezir boğdurur, yeni deyimi ile, sık sık ''taklîb-i hükûmet = hükûmet devirme'' krizleri iç huzuru büsbütün bozucu olmuşlardır. On sekizinci asrın ortalarından beri kurtulmak için Batı sistemi bir ordu ve düzen kurmayı düşünenler olmuşsa da çoğu seslerini bile yükseltmek cesaretini gösterememişler, Müslüman halk yığınlarını ve iktidarları baskısı altında tutan medreseden yetişme ve gittikçe daha düşük, daha dar kafalı ve ''müteassıp'' ulema takımı ise herhangi bakımdan Batı'ya benzemeği ve uymayı ''küfür'' saydığı için, Üçüncü Selim gibi, yeniçeriler yanında bir de ''Nizam-ı Cedid'' denen Batı sistemi ordu kuranlar da boğazlanmışlar (1808) ve kurdukları ordu dağıtılmıştır.
Yabancı dil öğrenmek günah sayıldığı için dış politika hiyanetleri Osmanlı topluluğundan ayrılmak istiyen ve Fenerli denen Rumların elinde idi.
1808'de Fransız ihtilâli milliyetçilik ve hürriyet ülküsünü çoktan yaydığı için, Avrupa'nın kapı eşiğindeki imparatorluk Hristiyanları da uyanmışlardı. Bilindiği üzere Türkler, İspanyolların yaptığı gibi, kendi dinlerinden olmıyanları öldürmemişlerdir. Bu bir yandan, İslâm dininin kitap ve peygamber sahibi öteki dinlere karşı tolérance'ından, bir yandan da Müslüman olmıyanlar haraca bağlandığı için Hristiyanların belli başlı vergi kaynağı olmalarından ileri gelir. Yunan isyanı sırasında Avrupa Türkiyesindeki vilâyetlerde suçlu suçsuz Rum öldüren bir paşaya yazdığı mektupta sadrazam, yalnız, neden suçsuzları da öldürüyorsun, demez, her öldürdüğün Hristiyanla devlete vergi kaybettirdiğini unutuyor musun, der.
Cermen ve Islav akınları ve büyük Batı devletlerinin baskısı altında Romanya elden çıkmış, Sırbistan ve Yunanistan bağımsızlık yolunu tutmuş, devletin zaafını sömüren bir vali, Mehmet Ali Paşa, devletine baş kaldırarak Mısır'ı hükmü altına almıştır.
Sonunda yeniçeriliği İkinci Mahmud, kabristanlardaki mezar taşlarına kadar kırarak kaldırmış, bir yeni ordu kurmuştu. Padişah tarafından Türkiye'ye çağrılan Prusya subayları arasındaki Moltke 7 Nisan 1836'da Beyoğlu'ndan yazdığı mektubunda Osmanlı İmparatorluğunun durumunu şöyle anlatmaktadır: ''Uzun zaman Avrupa ordularının görevi, Osmanlı egemenliğine set çekmekti. Bugün ise Avrupa politikasının tasası bu devletin kendi varlığını koruyabilmesidir. İslâmlığın Batı'nın büyük bir kısmını hükmü altında tutacağından haklı olarak korkulduğu devir geçeli pek çok olmamıştır. Hristiyanlığın asırlardan beri kök saldığı ülkeler, havarilerin klâsik toprağı, Korinth ve Efes, Nikomedya, İskenderiye, Sinodlar ve kiliseler şehri İznik, Hristiyanlığın beşiği ve İsa'nın mezarı, Filistin ve Kudüs, hepsi önce Müslümanların, sonra Türklerin ellerine geçmiştir. Müslümanlar Avrupa'nın bütün şövalyelerine karşı mukaddes toprakları savunmuşlardı. Roma İmparatorluğunun uzun ömrüne son vermek ve 1000 yıldan fazla zamandan beri İsa ve azizlerinin kullandığı Ayasofya Kilisesi'ni cami yapmak onlara kısmet olmuştur. Türkler Steiermak ve Salzburg'a kadar ilerlemişlerdi. O zamanki Avrupa'nın en başta gelen hükümdarı başkentinden kaçmış, nerede ise Viyana'daki Stephan Kilisesi de Bizans'taki Ayasofya gibi bir cami olacaktı.
''O vakitler Afrika çöllerinden Hazar Denizi'ne ve Hind Okyanusu'ndan Atlantik kıyılarına kadar bütün ülkeler Osmanlı padişahının emrinde idi. Venedik'le Alman imparatorları Bab-ı âli'nin haraç defterine kayıtlı idiler. Akdeniz kıyılarının dörtte üçü ona boyun eğmiştir. Nil, Fırat ve hemen hemen Tuna Türk nehirleri, Ege ve Karadeniz Türk iç denizleri olmuştu. Bunun üzerinden iki yüzyıl geçmemiştir ki aynı ulu imparatorluk gözlerimizin önünde bir dağılma ve çözülme tablosu olarak durmaktadır ve bu hâl onun yakında sona ereceğini anlatıyor gibi...
''Yunanistan bağımsızlığını kazanmıştır. Eflak ve Sırbistan Bab-ı âli'nin egemenliğini ancak görünüşte tanımaktadır. Türkler bu yerlerden sürüldüklerini görmektedirler. Mısır bir bağımlı eyaletten fazla bir 'düşman hükûmet'tir. Zengin Suriye ve Kilikya, alınışı elli beş hücum ve yetmiş bin insan hayatına mal olan Girit, kılıç bile çekilmeden elden çıkmış ve bir asi paşanın malı olmuştur (1). Trablus'ta egemenlik henüz şöyle böyle kurulmuşken yeniden gene elden çıkmak üzere. Akdeniz kıyılarındaki öteki Müslüman ülkelerinin artık Bab-ı âli ile hemen hemen hiç bağlantısı yok. Eğer Fransa bu ülkelerden en güzelini kendisi için alıkoymakta kararsız ise bu, İstanbul'daki vezirler divanından fazla St. James'teki İngiliz kabinesinden çekinmekte oluşundandır. Arabistan'da, hatta mübarek şehirlerde, Medine ve Mekke'de çok eskiden beri padişahın gerçek hiçbir hükmü yok. Hükûmete bağlı yerlerde de padişahların hükümranlık hakkı çoğu zaman sınırlı. Fırat ve Dicle kıyılarındaki milletler pek az bağlılık göstermekte, Karadeniz ve Bosna'daki eşraf padişahın iradesinden fazla kendi çıkarlarına düşkün. İstanbul'dan uzaktaki şehirlerin oligarşik bir idare şekilleri var. Öyle ki hemen hemen bağımsız gibi bir şey.
''Böylece Osmanlı saltanatı gerçekte bir krallıklar, prenslikler ve cumhuriyetler yığını haline gelmiştir. Bunları uzun bir alışkanlıkla, Kur'an birliğinden başka tutan bir şey yoktur.
''Çok eskiden beri Avrupa politikası Bab-ı âli'yi menfaatlerine aykırı harplere sürüklemiş veya geniş topraklara mal olan barışlara zorlamıştır. Fakat devletin kendi toprağında, Batı'nın bütün ordu ve donanmasından daha korkunç görünen bir düşman vardı. 3 üncü Selim yeniçerilerle savaşının taht ve hayatına mal olduğu tek hükümdar değildi. Buna rağmen onun yerine geçen Mahmud II bu askere güvenmektense bir reformun tehlikesini göze almayı yeğ gördü. Dereler gibi kan akıtarak maksadına ermiştir. Padişah Türk ordusunu yok ettiği için kendini bahtiyar sanırken, Yunan yarımadasındaki ayaklanmayı bastırmak için Mısır Valisi Mehmet Ali'yi yardımcı çağırmak zorunda kalmıştır. O zaman üç Hristiyan devlet, Fransa, İngiltere ve Rusya, aralarındaki geçimsizliği unutarak, ilk ikisi padişahın donanmasını vurup bitirdiler. Rusya'ya da Türkiye'nin kalbinin yolunu açtılar.
''Memleket aldığı bunca yarayı iyileştirmeden Mısır paşası Suriye'den ilerliyerek Sultan Osman'ın son torunu devletinin batması tehlikesi altında kaldı. Yeni kurulmuş ordu isyancılara karşı koydu ise de haremden yetişme generaller bu orduyu harcamışlardı. Sultan Mahmud Rusya'yı yardıma çağırdı. Tabiî düşmanı ona gemileri, parası ve askeri ile yardıma geldi. O vakit dünya, 151.000 Rus askerinin padişah ve sarayını savunmak için Boğaziçi Asya yakasındaki tepelerde ordugâh kurması gibi garip bir olay karşısında kaldı. Türkler arasında büyük bir hoşnutsuzluk baş göstermişti. Yenilikler birçok menfaatleri zedelemişti. Ulema nüfuzlarını kaybetme kaygısı içinde idiler. Ölümden arta kalan binlerce yeniçeri ile, boğulan, denize atılan veya topla vurulan binlercesinin dostları, yakınları her yere sokulmuşlardı. Ermeniler yakında uğradıkları zulümleri unutmamışlar, Rumlar ise başta Türkleri düşman ve Rusları ise kendi dindaşları saymakta idiler. Türkiye bir ordu çıkaracak hâlde değildi.
''Yabancı ordular imparatorluğu batış uçurumuna kadar sürüklemişler, gene yabancı ordular onu kurtarmışlardı. Türkler kendilerinin de bir orduları olmasını istiyorlardı. Büyük çaba ile 70.000 kişilik bir ordu kurabildiler. Bu kuvvetin Osmanlı İmparatorluğu ülkelerini koruması için ne kadar yetersiz olduğu haritaya bir bakışla hemen anlaşılabilir. Birçok yerlere dağılan böyle bir kuvveti, tehlikeye uğrayan bir noktaya toplamıya sadece mesafeler engel olur. Bağdat'taki asker Arnavutluk'taki İşkodra'dan üç yüz elli mil uzaktadır. Şimdilik Türk ordusu eski ve tamamiyle sarsılmış bir temel üzerinde yeni bir yapıdır. Osmanlı hükûmeti bugün güvenliğini ordusundan fazla yapacağı anlaşmalarla sağlıyabilir. Osmanlı Devletinin her şeyden önce düzenli bir idareye ihtiyacı var. Şimdiki idare ile hatta bu yetmiş bin kişilik zayıf orduyu bile devamlı olarak zor besleyebilir.
''Memleket fakir. Devlet gelirleri azalmıştır. İhtiyaçları karşılamak için hükûmetin yapabileceği son şeyler, servetlere ve miraslara el koymak, devlet hizmetlerini satmak, hediyeler koparmak, paranın ayarını bozmaktır. Para ayarının bozulması son haddine gitmiştir. Bu belâ Türkiye'de her memleketten fazla ağırdır. Çünkü burada toprağa pek az sermaye yatırılmaktadır. Servet denen şey çok defa paradan ibarettir. Türkiye'de para malın kendisidir. Çok yüksek olan yüzde yirmi resmî faiz sermayelerin işletilmesi için bir belge olmaktan çok uzaktır. Bu, sadece parayı elden çıkarmanın bağlı olduğu tehlikeyi gösterir. Burada bütün zenginliklerin esas şartı, onları kurtarabilmektir. Hristiyan ve Yahudi bir fabrika, bir değirmen veya bir çiftlik kurmaktansa yüz bin liraya bir mücevher satın almayı daha iyi bulur. Eğer bir hükûmetin ilk şartlarından biri güven duygusu uyandırmaksa, Türk idaresi bu görevi asla yerine getirmemiştir. Hristiyan ve Yahudilere yapılan haksızlıklar, herhangi birinin sermayesini ancak zamanla kâr getirecek işlere yatırmasına elvermez. Ticaret bir mamul eşya ve ham madde değişiminden ibaret. Türk, ham maddesi kendi toprağında yetişen bir okka dokunmuş kumaşa, on okka ham ipliğini verir.
''Tarım durumu bundan da kötü. Eskiden mahsullerinin yarısını İstanbul'a getirmek zorunda bulunan Buğdan, Eflak ve Mısır'ın, bu büyük zahire ambarlarının kapanmış olmasından hayat pahalılığı durmadan artmıştır. Hükûmet kendi kendine tesbit ettiği fiyatlarla satın aldığından memlekette kimse tarımla uğraşmak istemez. Zorla satın almalar bu Türkiye'de, yangın ve vebanın ikisi bir arada olmasından daha büyük belâ. Bu yalnız refahı yok etmekle kalmaz, refahın kaynaklarını da kurutur. Böylelikle hükûmet, 800.000 nüfuslu bir şehrin kapılarından bir saat ötede uçsuz bucaksız verimli topraklar ekilmeksizin dururken, buğdayı Odesa'dan satın almak zorunda kalır.
''Bir zamanlar o kadar kuvvetli devlet yapısının dış uzuvları kurumuş, bütün hayat kalbine çekilmiştir. Başşehrin sokaklarındaki bir ayaklanma Osmanlı hükümdarlığının ölüm olayı olabilir. Bu devlet düşme sırasında durabilir ve kendini organik bakımdan yenileyebilir mi, yahut yok olmak kaderinde midir, bunu gelecek gösterecektir.''
***
Bu tablo karşısında Osmanlı Devletinin on dokuzuncu asırdan nasıl sağ çıkabildiğine insanın inanmıyacağı gelir. Gerçi Abdülmecid devrinde biri 1839'da, biri 1856'da reform fermanları Hristiyanlara hukuk eşitliği vererek, bilhassa Rusya'nın elinden savaş ve imparatorluğu parçalama bahanesini almak, Avrupa sistemi okullar açarak, sivil idare kurarak, hükûmete batıkâri bir kuruluş vererek yeni düzen yolunda ilerlemek istemiştir. Fakat asıl davanın devletin teokratik karakterine son vermek, din ve dünya işlerini ayırmak, ticaret ve endüstri yoluna dökülmek olduğu bir türlü anlaşılamamış, kilise ve okul el birliği ile gelişen ve ilerliyen eski ''reaya'' memleket ekonomisine hâkim olmuşlar, Türkler kendi ülkelerinde bu eski ''reaya''nın ve imtiyazlı yabancıların tepeden baktıkları sömürge yerlileri hâline düşmüşlerdir. Reform hareketlerine rağmen, sivil okulları, hatta üniversite, şeriatçıların kontrolü altında idi.
Batı'nın pençesinden kurtulmak için girişilen reformları medrese ve cami asla benimsememiş, halk yığınları da onların manevî hâkimiyeti altında olduğu için, Batı medeniyetçiliği pek küçük bir azınlığın malı olmuştur. Daha yirminci yüzyıl başlarında bile ancak İstanbul, Selânik ve Beyrut gibi Frenkli ve Hristiyanlı şehirlerde kravatlı ve Avrupa giyimli Türklere raslanırdı. Taşralarda sivil ve asker idare adamları ile halk arasında fark, sömürgelerdeki koloni adamları ile yerliler arasındaki farkı andırırdı. Orduda okuma yazma bilmiyen küçük, orta ve yüksek rütbeli subaylar çoktu.
On dokuzuncu asrın sonlarına doğru ''can çekişen'' hasta adamın en zayıf yeri Makedonya'dır. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Selânik'e inmek, Yunanistan kuzeye, Sırbistan güneye doğru genişlemek, Bulgaristan büyümek ister. Sırp, Bulgar ve Rum çeteleri Makedonya dağlarındadır. Çarşılar onlarındır. Refah onlarındır. Türklerin bir kuru efendiliği vardır. Azınlıktaki aydınları, yurtlarında acaba kaç yıl daha kalabilecekleri kaygısında. Osmanlı Avrupası gençliği hep bir tehlike ürpertisi içinde. Bu ortam, Müslüman ve Türk çocuğunun vatan ve millet duygularını pek erken uyandırır. Çocuk, peri ve dev masallarından fazla, savaş, göç, zafer ve bozgun hikâyeleri dinler. Osmanlı tarihinde ''serhad'' denen şey, ileri yürüyüşlerin, daima başka yurtlara doğru uzaklaşan müjdecisi iken, artık geri dönüşlerin, gitgide bir kara haberci kıldığı serhad, sanki bütün Avrupa Türkiyesinin topraklarına yayılmıştır. Eski hasretler, destan ve türküleri ile, yeni korku, şüphe ve rivayetleri ile, serhad, bütün Makedonya'nın şehirleri ve köyleri içindedir.
Medrese yobazlarının manevî baskısı altındaki halk yığınları ise kurtuluşu ta yedinci asırdaki şeriat şartlarına kavuşmakta arar ve başımıza ne geldi ise Kur'an yolundan ayrılmış olmamızdan ileri geldiğini, inanarak, söyler. Ayaklanıp Nizam-ı Cedid'den beri Batılılaşma yolunda neler yapılmışsa hepsini yıkmak için fırsat bekler.
Ordu aydınlarında bir uyanış vardır. Onlara göre de baş çare saray istibdadını yıkıp memleketi meşrutiyet rejimine kavuşturmaktır.
İşte Manastır lisesini bitiren Mustafa Kemal, bu ortam içinde yetişti ve ciğerleri bu ortamın zehirli havası ile dolu, İstanbul'a gitti.


Kaynak: http://www.kemalistler.net/viewtopic.php?t=2823


__________________

- AMON -
10-02-08, 20:24
Bitola(Manastır) şehri yakınlarındaki Makovo bölgesi haritaları ve o bölgedeki, Elveda Rumeli dizisinin çekildiği Mariovo köyünden fotoğraflar.


http://img229.imageshack.us/img229/9539/republicaexiugoslavadimnx2.th.jpg (http://img229.imageshack.us/my.php?image=republicaexiugoslavadimnx2.jpg)


Üstteki haritada, Bitola(Manastır) ve Makovo şehirlerini, kırmızı çizgilerle işaretledim.



http://img168.imageshack.us/img168/7686/makovomapri7.th.jpg (http://img168.imageshack.us/my.php?image=makovomapri7.jpg)

http://img520.imageshack.us/img520/9390/makovofm5.th.jpg (http://img520.imageshack.us/my.php?image=makovofm5.jpg)


Kaynaklar:

http://www.tageo.com/index-e-mk-v-00-d-m128280.htm

http://maps.google.com/maps?q=41.119+21.609+(Makovo)&ll=41.119,21.609&spn=05.0,05.0&t=k&hl=en


__________________


Dizinin çekildiği, Makedonya Makovo bölgesi Mariovo köyünden fotoğraflar


http://img240.imageshack.us/img240/9954/sta61632ats6.th.jpg (http://img240.imageshack.us/my.php?image=sta61632ats6.jpg)+http://img240.imageshack.us/img240/9034/ruinblh4.th.jpg (http://img240.imageshack.us/my.php?image=ruinblh4.jpg)+http://img132.imageshack.us/img132/5865/prozorckw4.th.jpg (http://img132.imageshack.us/my.php?image=prozorckw4.jpg)

http://img240.imageshack.us/img240/4222/villagedsp8.th.jpg (http://img240.imageshack.us/my.php?image=villagedsp8.jpg)+http://img221.imageshack.us/img221/4541/largedsc07998ejz4.th.jpg (http://img221.imageshack.us/my.php?image=largedsc07998ejz4.jpg)+http://img240.imageshack.us/img240/17/besiste20mariovofqa0.th.jpg (http://img240.imageshack.us/my.php?image=besiste20mariovofqa0.jpg)


Fotoğraf kaynakları:

http://galerija.vmacedonia.net/thumbnails.php?album=5&page=1 Mariovo

http://www.travellerspoint.com/photos/gallery/features/countries/Macedonia/


__________________

- AMON -
11-02-08, 17:55
DÖMEKE SAVAŞI, OSMANLI - YUNAN SAVAŞI


Berlin Antlaşması'na dayanarak, Türk yağmasından Teselya ile Arta kazasını ele geçiren Yunanistan, bu sefer de Yanya vilâyetiyle Girit’e göz dikmişti. Bu bölgede halkın üçte ikisini meydana getiren Rumlar, daimî olarak Yunanlılar tarafından Osmanlılar'a karşı kışkırtılmaktaydılar. Çıkan ayaklanmaların Türkler tarafından bastırılması, Yunanlıların daha çok hoşuna gidiyor ve bu kez de Avrupa devletlerini, Rumlar eziliyor bahanesiyle tahrik ediyorlardı.

Nitekim 3 Şubat 1897’de Girit’te Hıristiyanların soykırıma tâbi tutulduğu iddiasıyla, Avrupalı devletler, Girit sularına zırhlılar göndermişlerdi. Bu zırhlılar, aynı zamanda Türk-Yunan çatışmasına engel olacaklardı. Ne yazık ki Albay Vassos komutasındaki Yunan filosu, Girit’e çıkarma yaparken, bunlar sadece seyrettiler. Ancak, son derece tedbirli hareket ederek Avrupa devletlerini yanına çekmeyi başaran Sultan İkinci Abdülhamid Han, onlara ortak abluka teklifi yaptı ve kabul edildi.

Girit’in elden çıkmasına sinirlenen Yunanlılar, Teselya ve Makedonya’daki Osmanlılara saldırmaya başladılar. Nihayet Osmanlı hükümeti de 17 Nisan 1897’de Yunanistan’a harp ilan etti. İki taraf kuvvetleri arasında, esaslı bir fark yoktu. Ancak, Yunanlıların bilhassa arızalı bölgelerde Osmanlı ordusunu uğraştıracağına ve bilhassa Dömeke mevkiinde ağır kayıplar verdireceğine ihtimal verilmekteydi. Osmanlı kuvvetleri, Müşir Edhem Paşa komutasında 45.000 kişilik Osmanlı askerine karşılık, Kralın kardeşi Konstantin’in kumanda ettiği Yunan ordusu ise 40.000 kişilik bir kuvvetten meydana geliyordu.

18 Nisanda Milano mevkiindeki savaşı, Osmanlılar kazandılar. Ancak, savaşın ağır cereyan etmesi üzerine, büyük devletlerden her an gelebilecek bir müdahaleye fırsat vermemek için Sultan İkinci Abdülhamid Han, yıldırım harbi istediğini Edhem Paşaya bildirdi. Bu durum üzerine, 25 Nisan’da Yenişehir, 26 Nisan’da Tırhala zaptedildi. Asıl vuruşmanın Dömeke’de olacağı ve bu savaş sonunda, galip tarafın ortaya çıkacağı belli olmuştu. Çünkü Yunanlılar, bu müstahkem mevkie çok güvendikleri gibi, çok fazla yığınak da yapmışlardı. Savunma savaşı yapacak olan Yunanlılar, Türkleri püskürteceklerine kesin inanıyorlardı. 17 Mayıs günü, çok şiddetli geçen muharebe sonunda Osmanlılar, parlak bir zafer daha kazandı. Yunan ordusu tamamen dağıldı. Yunan başkomutanı, gece karanlığından yararlanarak, canını zor kurtarabildi.

Artık, Osmanlı ordusunun Yunan başkentine girmesine engel olacak, ciddî bir mukavemet beklenemezdi. Lâkin Yunanlıların imdadına, burada da, Avrupa’nın büyük devletleri yetişti ve 20 Mayıs 1897’de, Türk ordusunun fethettiği yerler, elinde kalmak şartıyla, mütareke imzalandı. Türk-Yunan Harbi, Sultan İkinci Abdülhamid Hanın, dünya politikasında ve iç politikada itibarını artırmış ve Osmanlı toplumunun maneviyatı yükselmiştir.


Kaynak: http://turktarih.net/t-246-domeke-savasi.html


__________________

- AMON -
13-02-08, 01:52
Elveda Rumeli dizisi 20. bölümünde geçen konulardan biri olduğu için eklenmiştir.


KIZAMIK


Daha ziyade 3-10 yaşları arasında görülen bulaşıcı bir hastalıktır. Tıp dilinde morbilli denilen bu hastalığın nedeni, bir çeşit virüstür. kızamıklı hastanın tükürük damlacıkları aracılığı ile sağlamlara da bulaşır. Bu nedenle, kızamık lekeleri kaybolduktan sonraki 10 gün içinde de hastayı, sağlıklı kimselerle görüştürmemek gerekir. Hastalık mikrop alındıktan sonra 10 gün içinde orataya çıkar. Hastanın gözleri kızarır, burnu akar, hapşırır, öksürür. Ateş yükselir. Baş ağrılarından şikayet eder. Kuvvetli ışıktan rahatsız olur. Bu belirtilerden aşağı yukarı 4 gün sonra küçük kırmızı ufak lekeler görülmeye başlar. Bunlar grup halindedir. Bu dönemde dudaklarda kuruluk ve dilde paslanma dikkati çeker. Bir süre sonra da kızamık lekeleri yüzün her tarafına, boyuna, göğse, kollara, karına, ve bacaklara yayılır. Bu dönem 3-4 gün devam eder. Sonra ateş yavaş yavaş ya da birdenbire düşerek belirtiler kaybolur. Hastanın odası güneş görmeli ve çok temiz olmalıdır. Oda ısısı 18-20 derece arasında tutulmalı, günde en az iki kere havalandırılmalı ve hastanın üşütmemesi için azami dikkat gösterilmelidir. Ayrıca, hastanın ağız, burun ve beden temizliğine özen gösterilmelidir. Bunlara dikkat edilmediği takdirde hastalık, zatürree, bronkopnömoni, zatülcenp, ortakulak iltihabı veya ensafalit gibi tehlikeli hastalıklara neden olabilir. kızamık geçirenler, bağışıklık kazanıp bir daha kızamık olmazlar. Ayrıca çocuklara 2 yaşında yaptırılacak kızamık aşısı da bağışıklık sağlar.


KIZAMIKÇIK


Deri döküntüleri, hafif ateş ve hafif nezle ile ortaya çıkan Alman kızamığı da denilen bulaşıcı bir hastalıktır. Tıp dilinde, rubella denir. Daha ziyade çocuklarda görülür. Ancak, hamile kadınların da, gebeliğin ilk üç ayı içinde kızamıkçık olma ihtimali vardır. Bu durumda, ana rahmindeki cenin de etkilenir. Hastalık, havadaki zerreciklerle bulaşır. Kuluçka devresi, çoğunlukla 17 gündür. Hastanın vücudunda pembe, düz lekeler görülür. Bazen boynun arka tarafındaki bezler de şişer. Tedavi için kullanılacak özel bir ilaç yoktur. Hastalık genellikle 4 gün içinde geçer. Bu süre içinde hastanın odasını ayırmak ve sağlam kimselerle görüştürmek gerekir. Kesin istirahat da şarttır.


Kaynak: http://www.medikalsozluk.com/cocuk/kizamik.asp


__________________

- AMON -
13-02-08, 02:01
Elveda Rumeli dizisi 20. bölümünde geçen konulardan biri olduğu için eklenmiştir.


ARI ALLERJİSİ VE ARI SOKMASI

--------------------------------------------------------------------------------

Hazırlayan: Prof. Dr. A. Fuat Kalyoncu
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları ABD, Erişkin Alerjisi Ünitesi Her nedense balını severek yememize rağmen arının kendisini pek sevmeyiz. Etrafımızda uçması genellikle bizi rahatsız eder. Biraz geçmişteki bir sokmanın acı tecrübesi, biraz da içgüdüsel bir korunma olarak yorumlanabilir bu davranış. Arkeolojik kazılar 4000 yıl önce eski Mısır'da arıcılığın yapıldığını ortaya koymuştur. Tarihteki bilinen en eski arı kurbanı MÖ 2641' de ölen Mısır firavunu Menes olup bir yaban arısı sokması sonucu kaybedilmiştir. Ancak eski Mısır dilinde yaban arısı ve su aygırı aynı hiyeroglif şekliyle ifade edildiğinden bazı Eski Mısır uzmanları bu ölümü. su aygırı saldırısına bağlamaktadır. Arıcılık bizde de oldukça eskilere dayanmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu'nda Fatih Sultan Mehmet ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde arıcılığa ilişkin kanunnameler çıkarılmıştır. Yapılan istatistikler bugün ülkemizde toplam kovan sayısının 3.5 milyonu aştığını ve bunun da % 80’inin gezgin arıcılar tarafından dolaştırıldığını ortaya koymaktadır. Böylelikle toplumun her kesiminden kişiler her zaman için her yerde kolayca arı ile karşılaşabilme şansına sahiptir.

Arılar 100.000'den fazla çeşidiyle böcekler aleminin en geniş ailelerinden birini oluşturur. Günümüzde en çok karşılaştığımız ve yazımızın konusu olan tür Hymenoptera ailesidir. Bal ansı ve yaban arısının da dahil olduğu bu tür, koloni olarak yaşar. Koloni; kraliçe an. aslen dişi olan işçi anlar ve esas görevi üreme olan az sayıda erkek anlardan oluşmaktadır.

Arı zehri. hayvanın karın bölümünde bulunan özel bezlerden salgılanır ve iğnesinin dibinde bulunan zehir kesesinde toplanır. Bir kaç günlük yavru anların zehir keseleri genellikle boştur. Buna karşın an büyüdükçe zehir miktar da artar. 20 günlük bir an ömrü boyunca taşıyabileceği zehir miktarını kesesinde toplamıştır. Erişkin bir balansı insanı soktuğunda iğne si ile birlikte bazı iç organları da vücudundan koptuğundan. kendisi de ölmektedir. Ancak bazı yaban arısı türleri sokma esnasında iğnesini bırakmamakta ve bir çok kez sokabilmektedir. Balarısının bir sokuşunda 50 mikrogram, yaban arısının bir sokuşunda ise 5 mikrogram zehir vücuda girer.

Arı sokmasına bağlı görülen alerjik reaksiyonlar zannedildiği kadar sık görülmemektedir. Değişik toplumlarda görülme oranları % 0.4 ile % 5 arasında değişmektedir. Alerjik reaksiyon hemen her yaşta görülmekteyse de en sık 20 yaşından önce karşılaşılır ve erkeklerde iki misli sıktır. Ancak sokma sonucu gelişen alerjik reaksiyonun ciddiyeti yaş ilerledikçe artmaktadır. En sık baş ve boyun bölgesi sokmaları alerji yaratırsa da vücudun her hangi bir yerinin sokulmasıyla da aynı reaksiyon görülebilir. Amerika Birleşik Devletleri'nde yılda ortalama 50 ölüm bildirilmektedir. Danimarka'da son 20 yılda 26 ölüm bildirilmiştir. Bu 26 ölümün 15'i yaban arısı 9’u ise balarısı sokmasına bağlı olup kalan 2 ölümde arı tipi belirlenememiştir.
Ölümlerden 4 tanesi boyun çevresinden sokulma ve larinks ödemi (boğaz içinde şişlik) sonucu. 5 tanesi de ani kalp durması sonucu olmuştur. İsveç'ten de yılda ortalama 2 ölüm bildirilmektedir. Yalnız olarak ölü bulunan ve myokard infarktüsü (kalp krizi) sonucu öldüğü kabul edilen bazı kişilerin de arı sokmasına bağlı ölebileceği düşünülmektedir. Ülkemizde konu ile ilgili sadece tek bir araştırma bulunmaktadır. 1994'te Afyon'un çay ilçesindeki Selüloz fabrikasında yapılan bu araştırmada. fabrikadaki 786 kişinin % 2.6'sı. daha önce arı sokması sonucu anafilaktik şok geçirdiğini bildirmiştir. Buradaki kişilerin %94.5'i hayatlarında en az bir kez arı tarafından sokulmuştur. Son bir yıl içinde sokulma yüzdesi ise % 20.3'dür. Sokulan kişiler hayat boyu ortalama 6 kez sokulmuştur. Buna karşın kişilerin %20'si arı sokmasının ölüm riski taşıdığını bilmemektedir. Ülkemizde zaman zaman gazete haberi olarak bir kişinin arı sokmasına bağlı öldüğü bildirilmektedir. Özellikle kovanı olan kişilerin bu yönden eğitilmeleri büyük önem arz etmektedir.

ARI SOKUNCA NE OLUYOR?
Arının soktuğu herkes önce sokulma yerinde ani ve keskin bir ağrı duyar. daha sonra burası kızarır ve şişer. Bu şişlik genellikle her hangi bir müdahaleye gerek kalmaksızın bir gün içinde kendiliğinden iyileşir. Daha ender olarak sokulan bölgede oluşan şişlik ve ağrı bir haftaya kadar devam edebilir ve tedavi gerektirir. Alerjisi olmayan kişiler aynı anda bir çok arı tarafından sokulursa. ortaya toksik bir tablo da çıkabilir. Bu tablo baş ağrısı. bulantı. kusma. halsizlik, ateş ve havale geçirmekten ölüme kadar gidebilir. Alerjisi olmayan normal bir kişiyi aynı anda ortalama 500 arının sokması, kişinin toksik bir tablodan ölmesi için yeterlidir. Bu durumun çok ender istisnaları bulunmaktadır .

Alerjik kişilerde belirtiler genellikle bir kaç dakika içinde başlar ve ne kadar erken başlarsa şiddeti de o kadar büyüktür. Belirtiler kişiden kişiye farklılık göstermektedir. Alerjik reaksiyonlar en sık yaygın ürtiker (kurdeşen), kızarıklık ve anjioödem (yaygın şişlik) şeklindedir. Hayatı tehdit edici reaksiyonlar solunum sisteminin (nefes darlığı) ve kardiovasküler sistemin (kalpte ritm bozukluğu, şok) tabloya katıldığı zaman ortaya çıkar. Kalp ve akciğerlerin olaya katılmadığı buna karşın anjioödem denilen doku içi şişliğin boyun ve boğaz bölgesinde yerleştiği durumlarda hayati tehlike bulunur. Ölüm sebebi kardiyovasküler şok ve hipotansiyon (tansiyon düşüklüğü)' dur. Bazı kişilerde barsak spazmı, ishal ve aynı doğum sancısı gibi uterus (rahim) spazmlan da olabilir. An sokmasına bağlı ölümler en çok erişkin yaş grubunda görülmektedir. Bunun da sebebi; erişkinlerin genellikle altta yatan bazı hastalıklarının olması ve bu nedenle ağır bir alerjik şoku kolayca atlatamamaları ve vücutlarının gençlere ve çocuklara göre daha dayanıksız olmasındandır. Amerika'da her yıl bu nedenle ölen yaklaşık 50 kişinin ancak 3-4 tanesi 20 yaşından gençtir. Arı alerjisi olan kişilerin yarısı doktora geldiklerinde daha önceden buna benzer bir olayın hikayesini verirler, hastaların diğer yarısı ise arının ilk sokuşunda alerjik reaksiyon geçirmiştir. Daha önceden arı sokmasına bağlı önemli boyutta bir alerjik reaksiyon geçiren erişkin yaştaki bir kişinin tekrar arı sokarsa hayati tehlike doğurabilecek alerjik durumla karşılaşma riski epey yüksektir.

Çok daha ender olarak an sokması sonrasında beyin kanaması ve ödemi, bazı kan pıhtılaşma bozuklukları, periferik nöropati (sinir hastalığı) , bazı deri reaksiyonları veya serum hastalığı denen önemli bir tablo ortaya, çıkabilir.

TEŞHİS Bal arısı ve yaban arısının zehrindeki antijenler kullanılarak deri ve kan testleri yapılır. Testlerin amacı vücutta bu zehirlere karşı oluşmuş özel İmmünglobün E (İgE) tipinde spesifik antikorların olup olmadığının açığa kavuşturulmasıdır. Eğer hastanın öyküsü ve testleri olayın İgE antikorları ile oluştuğunu gösteriyorsa, immünoterapi gündeme gelebilir.

ÖNLEMLER VE TEDAVİ
Arı alerjisi olan kişilerin uyması gerekli bazı kurallar vardır (Kurallar). Bunun dışında kesin arı alerjisi olan kişiler yanlarında ilk yardım için Adrenalin (epinefrin) bulundurmalıdır. Bu ilaç günümüzde ağızdan alınabilecek sprey veya otomatik enjektör şekliyle bulunmaktadır. Otomatik enjektör acil durumlarda elbise üzerinden dahi kolayca yapılabilmekte, aynı bir dolmakalem gibi olup uç kısmı vücuda bastırıldığında otomatik olarak iğne çıkmakta ve bir dozluk ilaç yine kendiliğinden vücuda verilmektedir. Kendine iğne yapmaktan çekinen kimseler için de aynı bronş astmalı hastaların kullandığı spreyler tipinde, rahatlıkla cepte veya çantada taşınabilen spreyler bulunmaktadır. Bu spreylerden 15-20 defa ağza sıkılması ve emilmesi, bir doz enjektör'e bedel kabul edilmektedir. Ayrıca bu kişiler yanlarında antialerjik tabletler (antihistaminik) de taşımalı ve bu esnada bunları da kullanmalıdır. Ayrıca sokma yerine soğuk tatbiki, ağrı kesiciler ve gerektiğinde kortizonlu ilaçlar da tedavinin diğer kısmını oluşturur. Daha önceden an alerjisi olduğu bilinen kişiler tekrar arı tarafından sokulduğunda antialerjik tablet ve adrenalin' e ek olarak mutlaka yanlarında bulunduracağı tablet şeklindeki kortizonlu ilaçtan da almalıdır (50 mg Prednizolon). Astması olan hastalar bu esnada astma atağına girebilir, bu nedenle yanlarında nefes açıcı spreyleri de bulundurmaları gerekmektedir. Bu önerilen ilk yardım sonrasında kişiler en yakın bir sağlık merkezine başvurmalıdır.

An alerjisi olan kişilerin bir bölümüne bir alerji uzmanının gerekli görmesiyle (laboratuar testleri, yaş durumu, kişinin mesleği arıcılık, çiftçi vs-,altta yatan başka bir hastalığın olması gibi durumlar göz önüne alınarak) İmmünoterapi (İT, aşı tedavisi) başlanabilir. İT'de 1930'lu yıllardan 1970'li yılların sonuna kadar arıların tüm vücut ekstrakt' ları kullanılmış ve 1978'de Baltimore'dan yapılan bir araştırma ile bu yöntemin hiç bir değerinin olmadığı anlaşılmıştır. Günümüzde İT' de sadece standardize arı zehrinden :hazırlanmış ekstraktlar kullanılmakta ve yüksek oranda başarılı sonuçlar alınmaktadır. İT' nin nasıl etki gösterdiği ve ne süre yapılması gerektiği konusu halen tam açıklığa kavuşmamıştır. Genelde deri ve kan testleri ile gösterilen spesifik IgE'nin. bu testlerle tespit edilemez düzeye gelene kadar. İT'ye devam edilmektedir (3-4 yıl). İT esnasında %20-40 hastada çeşitli alerjik reaksiyonlar (bazen hayati tehlike yaratabilen boyutta) görülebileceğinden, injeksiyonlar sadece bir alerji kliniğinde ve alerji uzmanı bir doktor tarafından yapılmalıdır. Aşı tedavisinin en belirgin sonuç verdiği tek durum, an sokmasına bağlı ortaya Çıkan a1erjidir. Arı alerjisi dışındaki astım ve alerjik nezle gibi hastalıklarda aşı tedavisinin yeri son derece tartışmalı olup konu kitabın diğer bölümlerinde ayrıntılı olarak tartışılmıştır.



--------------------------------------------------------------------------------
Tablo VIII. Arı alerjisi olanların uyması gereken önlemler.

--------------------------------------------------------------------------------

Arılardan mümkün olduğunca kaçınmak ve onları davet etmemek. (yazın pazar alışverişi, bahçede dolaşmak, açık yerde yemek ve meyve yemek, piknik, yakaya çiçek tatmak, parfüm sürmek, çiçekli ve parlak desenli elbiseler giymek. insanın ter kokusunu etkileyebilecek hoş kokulu meyve suyu ve gazoz içmek, hoş kokulu sabun ve şampuan kullanmak) Tatile gittiğinizde çevrede arı kovanı olup olmadığını kontrol edin.

--------------------------------------------------------------------------------

Sakın bir yaban arasını kovanı civarında öldürmeyin. Bu esnada arının salacağı bazı kokular diğer.elini üzerinize çekecektir. Unutmayın terlemek bütün böcekler için çok çekicidir. Çıplak ayakla yürümeyin. Mümkünse dış ortamda pantolon ve uzun kollu gömlekle dolaşın. Bahçe ile uğraşmayı seviyorsanız ya alışkanlığınızı değiştirin ya da bahçedeyken şapka ve eldiven kullanın.

--------------------------------------------------------------------------------

Arıların hoşlanmadığı renk kahverengidir, bu renk giyinin. Yaban arıları genelde saldırgandır. Bal arıla!ı ise genelde sakin olup ancak kızdırıldığında saldırganlaşırlar.Havalar ısındıkça her çeşit arının saldırganlığı artar.

--------------------------------------------------------------------------------

Sizi bal arısı soktuğunda iğnesi kalmıştır ve bu iğneyi elinizle çıkarmaya uğraşmayın. Çünkü iğnenin ucunda bulunan keseyi bu esnada sıkarak, daha çok zehrin vücuda girmesine neden olabilirsiniz.İğneyi mümkünse bir büyüteç ve cımbızla çıkarmak en iyisi. iğne deri üzerinde durduğu sürece ucundaki keseden deri içine zehir akacağından iğneyi de bir an önce çıkarmakta yarar vardır.

--------------------------------------------------------------------------------

Ağız çevresi sokmalarında iğneyi bir doktor çıkarabilir veya bu durumda mutlaka bir doktor görmelidir.


Kaynak: http://www.tr.net/saglik/genel_saglik_ari_alerji.shtml


__________________

- AMON -
15-02-08, 01:43
Osmanlı Haberleşme Sistemine Yakın Etkiler

Türklerin VI. Yüzyıldan sonraki dönemde yerleşik uygarlık olarak "İrani dillerde Türk ili" anlamına gelen Türkistan' da geliştirdiler. Tarihte Türklerin yer almasından itibaren takip edilen yollar ve ulaştırma konuları bilinmekte idi. Bu dönemlerde yollar çok da fazla gelişmiş değildi, genellikle doğanın gelip gitmeye izin verdiği, ama askeri nedenlerle düzeltilmiş olan, arabaların gelip gidebildiği yollar kullanılıyordu. Geleneksel ipek yolu olarak kullanılan bu bölgelerdeki konaklama yerleri de Türkler tarafından iyi biliniyordu.
Bu yollar üzerinde kurulu olan posta teşkilâtı ve Ulak sistemi 7. yüzyılda kullanılmaktadır. 11. yüzyılda kullanılmaya başlayan eşkinci sözü, 15. yüzyıla kadar ulak sözü ve Anadolu' da kullanılan ve atlı postacı anlamına gelen çapar deyişlerinin tamamı Orta Asya kökenlidir. Türklerde kullanılan haber iletim sistemi hakkında çok detaylı bilgiler mevcut değildir, ancak sistemin devletin resmi haberleşme sistemi olduğu ve işletildiği bilinmektedir.
Selçukluların Anadolu' da 14. yüzyılın başına kadar süren döneminde yol ve konaklama yerlerinde bir düzenin, intizamın olduğu görülür. Her 30-40 kilometrede bir kurulan kervansaraylar "Uzaktan bakılınca kale, içine girildiğinde ise kervanların her türlü ihtiyaçlarını karşılayabilecek" şeklinde tabir edilirdi.
Sinop' tan Antalya' ya, Edirne' den Kars' a ve Diyarbakır' a kadar olan bölgede toplam 132 kervansaray yer alıyordu. Kervansarayların sayısındaki bu yüksek sayı Selçukluların Anadolu' nun dört bir yanında ticaretlerinin geliştiğinin de bir göstergesidir. Bu ticarette Bizanslılar, Gürcistan, Trabzon Rum İmparatorluğu, Ceneviz kolonileri, Rusya, İran ve Ermenistan ticaretin sürdürüldüğü ikinci derece ülkelerdi. Selçuklular yol ve kervansaraylarını bu ilişkilere imkân verecek şekilde düzenlediler.



Osmanlı' da Özel Haberleşme

Osmanlı İmparatorluğu, merkezi yönetimin gereği olarak kurduğu haberleşme sisteminden özel kişilerin yararlanmasına izin vermemişti. Bu nedenle kişiler de, haberleşme ile ilgili kendi imkânlarını kullanmak zorunda kalmışlardı. Bunlardan ilki kendileri tarafından iletmekti ki, bu herkesin başvuramayacağı kadar masraflı, 16. Yüzyılın ortalarından itibaren de oldukça tehlikeli bir girişim idi.
İkinci bir yol ise haberin ulaştırılmak istendiği yere giden kişilerden yararlanmak idi. Bunlar da hacılar, ulak ya da özel ulaklar veya gezgin ozanlardı. Bu yolun da kendine göre bir çok güçlükleri vardı. Önce haberi iletecek kişinin bu işi gerçekten yapmasını sağlayacak şekilde ve ölçüde tatmin edilmesi gerekiyordu. Özellikle Evliya Çelebi' nin her seferinde 'Samur kürk, kese kese altın' almasına göz önüne alınırsa özel haberleşmenin oldukça masraflı olduğu sonucu rahatlıkla çıkarılabilir. Sonra haberin yerine gerçekten ulaşıp ulaşmadığı konusunda bir güvence yoktu.
Haberleşmenin yoğun yaşandığı yerler arasında Selçuklu geleneğinin devamı olan kervansaraylar, Pazar yerleri, camiler, kiliseler sayılabilir. Geçici olarak da olsa buralarda bir araya gelen insanların arasındaki bilgi alış verişi ya da etkileşiminin ne denli haberleşme sayıldığını söyleyebilmek oldukça güçtür.
Osmanlı haberleşmesinde sözü edilen haberleşmelerin yanı sıra tekkeler ve saz şairleri de yer alıyordu. Burada en önemli husus, bütün bu haberleşme yöntemlerinin tamamı devletin yakın kontrolü altında olduğudur. Kervansaray ve Pazar yerlerinde konuşulanların denetime alınması güç gibi görünüyorsa da, camilerdeki vaazların, tekkelerin, hatta bir ölçüde de olsa saz şairlerinin bir ölçüde resmi kontrol altına alınması söz konusu idi. Osmanlı' nın sürekli kontrol altında tutamadığı belki de tek örnek kahvehanelerdi.

Aynı dönemlerde Batı' da haberleşme

Avrupa' da haberin sistematik olarak yayılmaya başlaması 16. yüzyılın başlarına denk düşer. Bu gelişme, okumasını bilen, geleceğini ve servetini etkileyecek her türlü haberi arayan bir halkın ortaya çıktığı İtalya' nın, Almanya' nın ve Hollanda' nın ticari merkezlerinde görüldü. Kaynak da Venedik' ti ve sözü edilen kent Akdeniz' in önemli ticari merkezlerinden birisi idi. Doğu' nun lüks malları, baharatı Avrupa pazarlarına bu kentten dağılıyordu. Bu ticari rolünün yanı sıra Venedik, Batı' yı tehdit eden Osmanlı İmparatorluğu' na karşı bir tür karakoldu. Hem ticaret hem de güvenlik açısından önemli ve stratejik bir öneme sahip olan bu kentte tüccar mektupları ve diplomatik mesajlar ile gelen haberler sızdıkça, becerikli kişiler bunları el yazmaları halinde çoğaltarak yayıyorlardı. Yayılma İtalya ile sınırlı kalmıyor, Almanya' ya kadar uzanıyordu. Bu dönemde gelen ve yayılan haberler iş adamlarının daha çok kâr amaçlı idi ve haber dağıtımı oldukça pahalı hatta Venedik' ten Roma' ya gidecek bir haber için ödenen ücret üç kişilik bir ailenin bir yıllık ekmek ihtiyacına eşitti.
Haberin yayılması, habere ilginin artması yanı sıra başka gelişmelerle de desteklendi. Bunlar arasında devlet postasının artık belirli bir düzenle işlemesi söz konusu idi. Fransa ve İngiltere 15. Yüzyıldan itibaren postayı hiç olmazsa belirli merkezler arasında bir düzende işletiyorlardı. Aynı yüzyılda Gutenberg' in hareketli harfler ile matbaayı geliştirmesi hemen olmasa bile elle çoğaltılan haberlerin basılması imkânını ortaya çıkardı. Bunun yanı sıra kâğıt ve mürekkep gibi baskı için gerekli unsurların da gelişmeye başlamasını eklemeyi unutmamak gerekir.
Haberleşme konusunda 19. Yüzyılda yaşanan ilerlemeleri sıralamak gerekirse;
1. Haberin yayılmasında önemli katkısı olan matbaa, Gutenberg tarafından 15. Yüzyılda geliştirildikten sonra 19. Yüzyıla kadar bu şekli ile kullanıldı.
2. Chappe' nin 1794 yılında uygulamaya koyduğu havai telgrafı-mesaj yüksek noktadaki direğin hareket eden kollarının yardımı ile iletiliyordu- yerini elektrikli telgrafa bıraktı.
3. Demiryolu taşımacılığı ile insanlık M.Ö. 2000 yıllarından beridir at ve atlı arabadan sonra yeni bir ulaşım imkânına kavuşuyor ve geceleri de yol almak mümkün hale geliyordu.
4. Haber 19. Yüzyılda artık demiryolları boyunca uzanan telgraf telleri, okyanusların altından geçen kablolar ile dünya turu yapabiliyordu (1869).
5. Telefon bütün bu gelişmelere karşılıklı konuşma imkânını da ekledi (1879).
6. Resim basarak görüntünün haberleşme unsuru olarak kullanılması ise 1842' lerde başladı.
7. Fotoğrafın telefon hatları ile uzaklara ulaştırılması ise 1920' lerde mümkün hâle geldi.
8. Anında karşılıklı yazışmayı sağlayan ve telgrafın gelişmiş şekli olan teleks ise 1930 yılından itibaren ABD' de kullanılmaya başladı.
9. Uçak, haber ve insan taşımada varılan hızın önemli ölçüde artmasını sağladı. Bu gelişme özellikle uzun mesafeler için oldukça önemliydi.
10. Çağdaş haberleşmeye damgasını vuran ve 20. Yüzyılda haberleşmenin en önemli adımı ise ses ve görüntünün elektronik yöntemler ile uzak mesafelere iletilmesi idi. Bu gelişme ile radyo ve televizyonun haberleşme aracı olarak kullanılmasını sağladı ve artık radyo ve televizyon dinlemek için okur yazar olmaya da gerek yoktu, bu bir bakıma yazının tutsaklığından kurtulmayı da sağladı. Haberleşme bu yöntemle tarihin hiçbir döneminde görülmeyen bir hıza ulaştı, artık haber anında iletiliyordu. Uzaydan haberleşme için ise 1960' lar beklendi ve bundan sonra da özel uydular haberleşme içerisindeki yerlerini aldı.
İnsanlığın yüzyıllar boyu gerçekleştirmeye çalıştığı ilerlemeleri birkaç madde ile özetlemek kolay anlaşılır bir görüntü veriyor olabilir, ne var ki kısa olması eksik ve yetersiz bilgileri de ardından getirebilir. İşaretler ile anlaşmadan sonra konuşmaya hemen ardından da yazıyı bulma ve iletişimde kullanılır hale getirmek yüzyıllar aldı. Ulaşımda yardımcı olacağını düşündükleri atın evcilleştirilmesi için de uzun bir zaman gerekti ama bir kere ondan yararlanmaya başlayınca bu 19. Yüzyıla kadar hemen hemen rakipsiz bir ulaşım sistemi olarak kullanıldıysa da Moğol atlarının 16. Yüzyılda gerçekleştirdikleri hıza ancak 19. Yüzyılda ulaşılabildi.


Kaynak: http://www.ptt.gov.tr/tr/edergi/12.html


__________________

- AMON -
15-02-08, 01:50
İstanbul Sirkeci’de çoğumuzun birkaç kez önünden geçtiği halde, günlük yaşamın koşuşturması içinde fark edemediği bir yer vardır: Büyük Postane... Yüz yıl önce, Posta ve Telgraf Bakanlığı binası olarak inşa edilen dört katlı bu tarihi yapı, bugün önemli bir müzeye ev sahipliği yapıyor. Osmanlı ile Türkiye’nin iletişim ve telekomünikasyon tarihini gözler önüne seren PTT Müzesi’ne...

“BAK POSTACI GELİYOR”
Postanenin nice olaylara tanık olmuş büyük kapısından içeri girdiğiniz anda, kendinizi birden farklı bir boyutta hissediyorsunuz. Zaman ileri değil, hızla geriye akıyor...
Beş yıl önce hizmete açılan müze; posta, telgraf, telefon ve pul olmak üzere dört bölüme ayrılmış. Giriş bölümünde, posta denince akla gelen ilk kişiler karşılıyor bizi. Onlarla ilk tanışıklığımız genelde çocukluk yıllarına dayanır. Hatta, ilkokul sıralarında söylediğimiz bir şarkı bile vardır onlar için; “Bak postacı geliyor / Selam veriyor...” diye başlayan.
19. yüzyılda haberleşmeyi sağlayan posta tatarları ile Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde yine aynı görevi yerine getiren postacılar, o zamanlardaki kıyafetleri ile öylece duruyorlar karşımızda.
Ve çeşit çeşit posta kutuları... 1863’te çıkan ilk pul ile yaşıt olan posta kutularının kimisi özenle yapılmış; kimilerinde ise estetikten çok, sağlamlığa önem verilmiş. Bunlar arasında bir köşede duran, büyük kırmızı renkli bir posta kutusu dikkatimizi çekiyor. Üzerinde ‘Osmanlı Sahra Postası Bükreş Posta Kutusu (1914)’ yazıyor. Sahra kutuları, savaşa giden askerlerin, cephe gerisindeki yakınlarıyla haberleşmesi için yapılırdı. Başlangıçta pulsuz çalışan, daha sonra özel pul bastırılan bu çöl postaları, ne hasretleri dindirmiştir
kim bilir...
Bu bölümde dikkat çeken bir başka obje ise, Osmanlı döneminden kalma bir savaş tablosu. 1855 yılında, Türklerin de aralarında bulunduğu müttefik askerlerin, Kırım Savaşı’nda kazandıkları zafer sonucu Sivastopol’a girişlerini canlandırıyor. Bu tablonun burada yer almasının nedeni, Osmanlı’da çekilen ilk telgrafla doğrudan ilgisinin bulunması. İstanbul-Edirne, İstanbul-Şumnu hattının tamamlanmasıyla ilk telgraf Şumnu’dan İstanbul’a gönderilmişti. Kırım Savaşı’ndan bilgi veren telgrafta da, “Müttefik askerleri Sivastopol’a girmişlerdir” yazılıydı.

POSTANEDE YATAN TARİH
Bir üst kattayız. Müze Amiri Nevin Özgen, bir odanın kapısını açtıktan sonra bize dönüp, “Burası Manastırlı Hamdi Bey’in odası. Aynen korunuyor” diyor. Manastırlı Hamdi Bey’i bilmeyenlere hemen tanıtalım... 16 Mart 1920 sabahı İstanbul işgal edilirken, bu acı olayı Mustafa Kemal’e bildiren kişi, Manastırlı Hamdi Bey olur. Harbiye Nezareti’nin işgali ve İstanbul’un durumu an be an, onun maniplesinden ulaştırılır Ankara’ya. Düşman askerlerini taşıyan kamyonlar, Büyük Postane önünde durduğu anda bile, Hamdi Bey haber vermeye devam ediyordur. İlk düşman askeri içeri girdiğinde, maniple susar... O kara haberin geçildiği cihaz, Manastırlı Hamdi Bey’in masa ve sandalyesi aynen duruyor. Duvarda ise kendisi, fotoğrafıyla yılların ötesinden bizleri izliyor; dudaklarında bir tebessümle...
Siz hiç sigara kağıdına basılmış pul duydunuz mu? Biz de burada öğrendik... 13 Ocak 1863’te, Posta Nazırı Agâh Efendi tarafından basılan ilk Türk pulu, ince sigara kağıdı üzerine Darphane’de basılmış. İşte bu katın bir bölümünde de, o dönemden günümüze kadar kullanılan Türk pulları ile Dünya Posta Birliği’ne üye ülkelerden gelen emisyon pulları sergileniyor.

GRAHAM BELL’İN
TELEFONU BURADA
Bugün her tuşunda ayrı bir marifet olan cep telefonlarının büyükbabası sayılabilecek telefonlar ise ikinci katta bulunuyor. Manyetolu, bataryalı, kadransız, kadranlı duvar ve masa telefonları bunlar... Bu nadide koleksiyon arasında, PTT’ye kuruluşunun 150. yıldönümü nedeniyle Alcatel-Bell firmasınca hediye edilen, Alexander Graham Bell’in 1882 yapımı orijinal telefonunun bire bir kopyası da bulunuyor. PTT teknisyenlerinin bir kadran eklemesiyle telefon günümüze adapte edilmiş.
İlk telefon ise, Sultan
II. Abdülhamid döneminde getirilmiştir İstanbul’a; ancak yaygın olarak kullanıma başlaması ancak
II. Meşrutiyet’in ilanından (1908) sonra mümkün olabilmiştir. Ancak bu ilk telefonlar otomatik olmadığından iletişim, santral aracılığıyla gerçekleştirilebiliyordu. Önceleri santrallerde azınlıklara mensup genç kızların, ya da o zamanın deyimiyle ‘matmazel’lerin çalışması öngörüldü. Ancak bunlardan çoğunun şivesinin bozuk oluşu, telefon abonelerine ters cevaplar vermesi, kararın değiştirilmesine neden oldu. Şirket, ‘İstanbul telefonunda İstanbul şivesiyle konuşulması’ prensibini getirdi ve başvuracak olanların seslerinin güzel olması şartını koştu. İstanbullu hanımların konuşmak için halkın karşısına çıkmaya pek istekli olmaması üzerine, kimi zaman yabancı okullara başvuruldu. Buna örnek olarak 1914’te Kadıköy Fransız Kız Lisesi’nde yapılan sınav gösterilebilir. Bu sınavı kazananlar arasında, ileride Türk sahnesinin en büyük kadın sanatkârı unvanını alacak olan Bedia (Muvahhit) Hanım da vardı. Bedia Hanım, sahnelere geçene kadar Beyoğlu Santrali’nde, arayanlara güzel sesiyle “Merkeezz” diye cevap verecekti.
Telefon aboneleriyle matmazeller arasında oluşan gizli ve görünmez bağ, ilk otomatik telefonun işlemeye başladığı 1931 yılına kadar sürdü. Bu süre içinde telefonlar, duvardan masalara inmiş, boyutları küçülmüş, şeklinde estetik ön plana çıkmıştı. Kentin Avrupa yakasında oturanlar, 29 Ekim 1931 gecesi aracısız, yani matmazelsiz konuşurken hem sevindiler, hem de bir burukluk hissettiler. Sanki bir dostu, bir akrabayı kaybetmiş gibi...
POSTA TATARLARININ
ZORLU GÖREVİ
Rehberimiz, bizi bir başka salona götürüp, üç minyatür modeli gösteriyor: “Bunlar da posta tatarları”... Posta tatarları, İstanbul’da Divan-ı Hümayûn’dan taşradaki yetkililere gönderilen resmi evrakları taşıyan kişilerdi. Bunlar güvenilir, güçlü ve iyi at binen kişilerden seçilir, özel bir kıyafet giyerlerdi. Eğer uzak bir yere gidiyorlarsa, ‘menzilhane’ denilen yerlerde at değiştirip yollarına devam ederlerdi. Yolculuk boyunca, kuş uçmaz kervan geçmez bölgelerden geçer; dağlar, ovalar kat eder; bu süre içinde eşkıya ve vahşi hayvan tehlikesine karşı silah taşırlardı. Bazı kaynaklarda, Çaldıran ve Kosova’da kazanılan zaferlerin müjdesinin İstanbul’a posta tatarları tarafından getirildiği belirtiliyor.
PTT Müzesi’nde daha görülecek, anlatacak çok şey var. Tatarların giysileri, silahları, matmazellerin çalıştığı santraller, klavyeli telgraf araçları, ilk teleksler ve daha niceleri... Müze, hafta içi her gün, anılar arasında bir gezinti yapmanız için sizi bekliyor. Orada mutlaka, yitip giden gençliğinizi ya da çocukluğunuzu anımsatacak bir şeyler bulacaksınız...


Kaynak: http://www.thy.com/tr-tr/corporate/skylife/article.aspx?mkl=33


__________________

- AMON -
16-02-08, 03:37
MAKEDONYA'DAN ESKİ RESİMLER


http://img89.imageshack.us/img89/671/monastirottomanmacedonilz0.jpg

Makedonya, Manastır, Osmanlı İmparatorluğu.

__________________

http://img520.imageshack.us/img520/586/skopjemacedonia1898bxk9.jpg

Makedonya, Üsküp 1898.

__________________

http://img520.imageshack.us/img520/2153/monastirmacedonia1912clr9.jpg

Makedonya, Manastır 1912.

__________________

http://img89.imageshack.us/img89/9514/macedoniaaugust1913dhv7.jpg

Makedonya, Üsküp 1913.

__________________

http://img171.imageshack.us/img171/1170/monastirbitolanativefammf8.th.jpg (http://img171.imageshack.us/my.php?image=monastirbitolanativefammf8.jpg)

Makedonya, Manastır, Makedonya'lı bir aile, 20. yüzyıl başları.

__________________

http://img90.imageshack.us/img90/9861/macedoniauskubskopiefvl2.jpg

Makedonya, Üsküp.

__________________

http://img520.imageshack.us/img520/2816/macedoniabitoljmonastirlc4.th.jpg (http://img520.imageshack.us/my.php?image=macedoniabitoljmonastirlc4.jpg)

Makedonya, Manastır(Bitola).

__________________

http://img136.imageshack.us/img136/9447/macedoniawomanhst3.jpg

Makedonya'lı kadınlar.

__________________

http://img218.imageshack.us/img218/7866/macedoniaskbskopljeihx3.jpg

Makedonya, Üsküp.

__________________

http://img218.imageshack.us/img218/3364/01e212jqv4.jpg

Makedonya'lı köylü.

__________________

http://img520.imageshack.us/img520/1017/4ac21kym8.jpg

Makedonya'lı köylü.


Kaynak:
Old postcards. www.ebay.com


__________________

- AMON -
18-02-08, 20:48
Elveda Rumeli dizisindeki, Zarife karakterinin durumuyla ilgili bir konu olduğu için eklenmiştir.


KULAK KANAMASI

İç kulaktan kanaldan gelen kan daima dış kulak kanamalarından farklı özellikler taşır. Kulak zarının zedelenmesi veya kafatasının incinmesi halinde kanamalar görülebilir. Kulağa delici bir madde iğne kibrit çöpü sokulması su kayağı yaparken kayıp düşme suya dalmalarda,şiddetli patlamalarda kulak zarının yırtılması hep olasıdır. Kafatası yırtılması ciddi sorun yaratabilir.kafatasından kan gelmesiyle kuşku uyandırabilir. Kulaktan beyaz bir akıntı ......................

Belirtiler:
Kulak zarından olması halinde
1- iç kulakta ağrı sızı
2- sağırlık vardır.
3- Kulaktan kan gelir.
4- Kafatası kırıklarının olasılıklarına,veya öteki kafa zedelenmelerine göre tanı yapılır.
5- Kazazedenin ağır baş ağrıları görülür.
6- Az miktarda sulu beyin omurilik akıntısı kulaktan gele bilir.
7- Bayılma olasıdır.


TEDAVİSİ
1-Hasta bir yere yaslanmış olarak istirahat ettirilir yarı oturmuş durumdadır.başı zedelenen yere hafif eğik tutulur ki kan ve akıntı gidebilsin.
2- Kulağa steril bir sargı veya temiz bir bez konulur gevşek bir bandaj yapılır. Yapışkan bir sargı uygulanır.hastaneye sevk edilmelidir.
Not:akıntıyı durdurmak için kulağın tıkanması orta kulakta baskı hazırlar tehlikelidir.
3- Solunum temposunu kontrol edip nabzı saymalı verilen yanıtları izlemeli, bunu her 10 dakika arayla yapmalıdır.
4- Şoku önlemek için gerekli işlemler yapılmalıdır.
5- Kazazede bayılmışsa solunum ve nefes yolları açık tutulmalı soluması kontrol edilmeli ABC yöntemine göre yapay solunum yapılmalıdır. Kurtarma çarelerine baş vurulup iyileşme konumuna alınmalıdır. Başını yaralı yere hafif eğik tutup akıntı gelmesi temin edilmelidir.
6- derhal hastaneye sevkine tedbir almalı yatar vaziyette tedavi konumunda.


Kaynak: http://www.ikiyabanci.com/vbulletin/saglik/7041-kanamalar-ve-ilkyardim.html


__________________

- AMON -
18-02-08, 20:55
Elveda Rumeli dizisindeki, Zarife karakterinin durumuyla ilgili bir konu olduğu için eklenmiştir.



Geçici Sağırlık


Orta kulağın normal çalışması dış kulak kanalı ve atmosferde olduğu gibi kulak zarına uygulanan basınca bağımlıdır. Bu basınç burun arkasından orta kulağa kadar uzanan östaki borusunca eşitleniyor. Eğer boru tıkalıysa kulak zarına uygulanan basınç inecek ve zar çekilecektir. Eğer bu olumsuz basınç devam ederse , orta kulak astarından gelen sıvı birikecek ve zamanla tutkal gibi koyu kıvama dönüşecektir. Buna orta kulak akıntısı denir.

Eğer çocuğa hafif genel anestezi uygulanması mümkünse kulak zarında küçük bir delik açılarak sıvı geri emilebilir ( miringotomi ). Daha sonra deliği açık tutmak ve havanın dış kulaktan östaki borusuna kadar girmesini sağlayarak döngünün tekrar çalışması için küçük havalandırma borusu ( PE borusu) yerleştirilebilir. Bazen lenf bezlerinin de ortadan kaldırılması gerekebilir.

Borular zamanla işlevselliğini yitirir. Eğer çocuktaki geçici sağırlık kendiliğinden düzelmezse daha uzun süre işlevselliğini koruyan T-boru kullanmaya karar verilebilir.


Kaynak: http://www.engelliler.biz/Engelli_Olmak/sanfilipposendromu.htm


__________________

- AMON -
20-02-08, 22:29
1911 yılında basılmış bir kitaptan alınan, Manastır, Üsküp ve Selanik fotoğrafları 1.



http://img211.imageshack.us/img211/2765/0004309afk2.th.jpg (http://img211.imageshack.us/my.php?image=0004309afk2.jpg)

http://img512.imageshack.us/img512/2483/0004310bfc9.th.jpg (http://img512.imageshack.us/my.php?image=0004310bfc9.jpg)

http://img211.imageshack.us/img211/4864/0004307bmk4.th.jpg (http://img211.imageshack.us/my.php?image=0004307bmk4.jpg)

http://img517.imageshack.us/img517/1010/0004308dhh4.th.jpg (http://img517.imageshack.us/my.php?image=0004308dhh4.jpg)

http://img238.imageshack.us/img238/7391/0004303ehd0.th.jpg (http://img238.imageshack.us/my.php?image=0004303ehd0.jpg)

http://img238.imageshack.us/img238/170/0004306fbw2.th.jpg (http://img238.imageshack.us/my.php?image=0004306fbw2.jpg)

http://img136.imageshack.us/img136/1168/0004304czw3.th.jpg (http://img136.imageshack.us/my.php?image=0004304czw3.jpg)


Kaynak: http://cgi.ebay.com/Thessaloniki-Salonique-Uskub-Pristine-Macedonia-Kosova_W0QQitemZ260212981815QQihZ016QQcategoryZ202 56QQssPageNameZWDVWQQrdZ1QQcmdZViewItem


__________________

- AMON -
20-02-08, 22:31
1911 yılında basılmış bir kitaptan alınan, Manastır, Üsküp ve Selanik fotoğrafları 2.


http://img512.imageshack.us/img512/1017/0004305hlx3.th.jpg (http://img512.imageshack.us/my.php?image=0004305hlx3.jpg)

http://img233.imageshack.us/img233/7842/0004301ikt5.th.jpg (http://img233.imageshack.us/my.php?image=0004301ikt5.jpg)

http://img512.imageshack.us/img512/1955/0004302jhx7.th.jpg (http://img512.imageshack.us/my.php?image=0004302jhx7.jpg)

http://img218.imageshack.us/img218/6012/0004299kyn0.th.jpg (http://img218.imageshack.us/my.php?image=0004299kyn0.jpg)

http://img512.imageshack.us/img512/2707/0004300lxp8.th.jpg (http://img512.imageshack.us/my.php?image=0004300lxp8.jpg)

http://img218.imageshack.us/img218/6166/0004293meg6.th.jpg (http://img218.imageshack.us/my.php?image=0004293meg6.jpg)


Kaynak: http://cgi.ebay.com/Thessaloniki-Salonique-Uskub-Pristine-Macedonia-Kosova_W0QQitemZ260212981815QQihZ016QQcategoryZ202 56QQssPageNameZWDVWQQrdZ1QQcmdZViewItem


__________________

- AMON -
20-02-08, 22:38
Makedonya, Manastır ve Üsküp'ten eski fotoğraflar.


http://img238.imageshack.us/img238/3687/bitoljmonastirreproposthv4.th.jpg (http://img238.imageshack.us/my.php?image=bitoljmonastirreproposthv4.jpg)

Manastır'da (Bitola), bir tren istasyonu 1914.


http://img238.imageshack.us/img238/1737/macedoniauskubvintagerebk9.jpg

Makedonya, Üsküp'te Türkler.


http://img238.imageshack.us/img238/2364/macedoniauskubbpiy1.jpg

Makedonya, Üsküp.


http://img238.imageshack.us/img238/2028/turkishoccupationofthesdp7.jpg

Ethem Paşa, 1898.


http://img512.imageshack.us/img512/2095/monastiriovoidksmi5.th.jpg (http://img512.imageshack.us/my.php?image=monastiriovoidksmi5.jpg)

Manastır, köylü kadınlar.


http://img168.imageshack.us/img168/4870/macedoniappcbogdanci191sc9.jpg

Makedonya, 1916.


http://img168.imageshack.us/img168/1369/macedoniadojran1913kupw7.th.jpg (http://img168.imageshack.us/my.php?image=macedoniadojran1913kupw7.jpg)

Makedonya, 1913.


http://img168.imageshack.us/img168/5830/macedoniagalitchnikkval7.th.jpg (http://img168.imageshack.us/my.php?image=macedoniagalitchnikkval7.jpg)

Makedonya'da köylüler.


Kaynak: ebay.com


__________________

- AMON -
21-02-08, 07:43
1905 yılının 21 temmuzuydu. Padişah II. Abdülhamit'e Yıldız camisindeki cuma selâmlığından çıkmış, arabasına doğru ilerliyordu. Her zamanki gibi, caminin merdivenlerinden inecek ve dört yüz metre ileride bekleyen arabasına binecekti. Fakat bu sefer ufak bir gecikme olmuştu. Şeyhülislâm Cemalettin Efendi, Abdülhamit’in yolunu kesmiş, bazı konularda bilgi istemişti.

Padişah II. Abdülhamit'le Şeyhülislâm Cemalettin Efendi arasındaki konuşma oldukça uzamıştı. Tam bu sırada korkunç bir patlama duyulmuş, arkasından araba parçaları ve insan kol ve bacakları dört bir yana savrulmaya başlamıştı. Padişahın yanında bulunanlar korkuyla kaçışıyor, canlarını kurtarmak için sığınacak yer arıyorlardı. O kadar kalabalığın arasında kılını kıpırdatmayan, yüzünde en ufak bir heyecan ve korku izi görülmeyen tek bir kişi vardı: Kuruntu ve kuşkusu herkes tarafından bilinen II. Abdülhamit..

Ortada heykel gibi kıpırdamadan duruyordu. Yaverlerinden Miralay Sadık Bey korku ve telâştan kılıcını yere düşürmüş. Miralay Süleyman Şefik Bey de apoletini kaybetmişti. Çevresindekilerin can kaygısına düşüp çil yavrusu gibi dağılmaları, II. Abdülhamit’i çok kızdırmış ve olaydan sonra yaveri için :

"Kılıcını düşüren yaveri maiyetimde görmek istemem, Trablus'a sürgün gidecek!.." emrini vermişti. Tehlike savuştuktan sonra, sığındıkları yerlerden çıkanlara Padişah şunları söylemişti:

"Arabamı çekiniz, burayı kordon altına alınız, sorumluları tutuklayınız!.." Bu sırada, muhafız kıtalarının tüfeklerine mermi sürdüklerini görünce, töreni yöneten subaya :

"Selâm emrini verdir, ne duruyorsun!." diye bağırmıştı. Muhafız kıtası hazır ol durumuna geçince, cami kapısına getirilen arabaya binen Abdülhamit, âdeti olmadığı halde ayakta durmuş, dizginleri kendi kullanarak Çit köşküne varmıştı.

Doğu Anadolu'da bağımsız bir Ermenistan kurmaya çalışan Ermeni Komitacıları karşılarında en büyük engel olarak gördükleri Padişah II. Sultan Abdülhamit'i öldürmek istemişlerdi. Kendileri bu işte yeteri kadar tecrübeli olmadıklarından, Avrupa ve Rusya'daki uluslararası anarşistlerle ilişki kurmuşlar, onlardan Abdülhamit'in öldürülmesi konusunda yardım ve destek sağlamışlardı.

Bu iş için özel olarak İstanbul’a gelenlerden biri de Belçikalı ünlü anarşist Edvard Jorris'ti. O dönemde anarşizm bütün dünyayı sarmış, suikasta uğramayan hükümdar ya da cumhurbaşkanı hemen hemen kalmamıştı. Şimdi sıra II. Abdülhamit'teydi. Edvard Jorris, göze çarpmamak için Singer şirketine memur olarak girmiş, Padişah'ın cuma selâmlıklarını büyük bir dikkatle izlemeye başlamıştı. Abdülhamit, cuma günleri Yıldız camisinden çıktıktan sonra, 1 dakika 42 saniyede arabasının yanına gidiyordu. Birkaç cuma selâmlığını gözleyen Jorris, bu sürenin hiç değişmediğini. Padişahın bir saat düzeni içinde bu yolu, daima 1 dakika 42 saniyede aldığını görmüştü.

Suikastı hazırlayan örgüt oldukça genişti. Jorris'ten başka, Rusya'dan gelen Kristofor Mikaelyan ve kızı olarak tanıttığı Robina, Hacı Nişan Minasyan, Mıgırdıç Serkis Garibyan, Karabet Ohanesyan, Vahram Sabun Kendiryan, Silviyoriçi, Sari Torkom, Trase Yuvanoviç bu örgütün belli başlı üyeleriydiler.

Hazırlanan plana göre, Yıldız camisi önünde bomba çatlatılıp II. Abdülhamit öldürüldükten sonra, Galata Köprüsü, Tünel, yabancı banka ve kurumlar havaya uçurulacak, yabancı devletlerin işe karışmaları sağlanacaktı. Filibe şehrinde Ermeni Komitacıları büyük bir toplantı yapmışlar, bu toplantıya Slav ve Siyonist örgütleri de katılmıştı. Pro Armenia gazetesi başyazarı Pirkiyar da bu toplantıda bulunanlar arasındaydı. Yapılan görüşmeler sonunda plan hazırlanmış ve II. Abdülhamit'in Yıldız camisinden çıkarken öldürülmesi kararlaştırılmıştı.

Gerçek adı Kristofor Mikaelyan olan fakat Samuel Fayn takma adiyle dolaşan Rus Ermenisi, Viyana'da Neseldorfer Wagenbefcu Fabriks Geselschaft firmasına bir fayton yaptırmış ve bunu parça parça Türkiye'ye sokmuşlardı. Deniz yoluyla gelen faytonun parçalarını İstanbul’da komitenin adamı Silviyoriçi alıyor, muayenesiz geçmesi için de gümrük memurlarına para yediriyordu.

İçine patlayıcı madde yerleştirilecek biçimde yaptırılan bu araba, bir araya getirildikten sonra, Şişli dışında denenmiş, amaca uygun bulunmuştu. Faytona 80 kilo patlayıcı maddeyle 20 kilo demir parçası konmuş, arabaya koşulacak atlar da, o dönemin ünlü tiyatrocularından "Kel" Hasan Efendi’den satın alınmıştı. "Machine İnfernale-Cehennem Makinesi" adı verilen ve bombayı istenilen zamanda patlatacak olan araç, Fransa'dan getirtilmişti. Bütün bunlar tamamlandıktan sonra, 21 Temmuz 1905 cuma günü fayton, Abdülhamit'in dört at koşulu arabasının yanına bırakılmış, Padişahın camiden dışarıya çıkması beklenmeye başlanmıştı.

Abdülhamit, caminin kapısında görününce Kristofor Mikaelyan ve kızı olarak tanıttığı Robina, Cehennem Makinesini çalıştırarak, bomba 1 dakika 42 saniye sonra patlayacak duruma getirilmişti. Fakat Padişah, kapı önünde Şeyhülislâm Cemalettin Efendi'yle konuşmaya dalınca, süre dolmuş, Abdülhamit ölümden kurtulmuştu. Suikast amacını gerçekleştirememişti ama, tam 26 kişi ölmüş, 58 kişi de yaralanmıştı. Ayrıca, 17 arabayla 20 at da parçalanmıştı. Cehennem Makinesi'ni çalıştırdıktan sonra kaçamayan Kristifor Mikaelyan da ölüler arasındaydı.

Suikastçılardan birçoğu yabancı pasaport taşıdıklarından yurt dışına kaçmışlardı. Fakat Edvard Jorris yakalanmıştı. Arabanın parçaları arasında bulunan Neseldorfer kelimesiyle 11123 rakamı, olayın aydınlanmasını sağlamış, konuşmamakta direnen Edvard Jorris de her şeyin ortaya çıktığını görünce, bütün bildiklerini anlatmıştı. Suikastçılardan Hacı Nişan Minasyan, sorgusu sırasında gittiği yüznumarada, teneke ibrikle bilek damarlarını ve karnını yırtarak intihar etmiş, geri kalanlar idam cezasına çarptırılmışlardı.

Abdülhamit, Edvard Jorris'i bağışlamış, ayrıca kendisine 500 altın vermişti. Jorris, daha sonraları Avrupa'da Abdülhamit'in bir ajanı olarak çatışmış, saraya önemli raporlar göndermiştir.

Abdülhamit'in Ermeni Komitacıları tarafından öldürülememesi, nedense Tevfik Fikret'i pek üzmüş ve bu üzüntüsünü "Bir Lâhza-i Ta'ahhur - Bir anlık duraklama" adlı şiirinde şu mısralarla belirtmişti :

"Ey şanlı avcı, damını bihûde kurmadın.
Attın fakat yazık ki, yazıklar ki, vurmadın"


Kaynak: http://www.turkforum.net/showthread.php?t=554450


__________________

- AMON -
23-02-08, 06:56
Makedonya, Manastır'dan (Bitola) fotoğraflar.


http://img144.imageshack.us/img144/2488/idadich9.jpg

Elveda Rumeli dizi çekimlerinin yapıldığı
Manastır Askeri İdadi'si, bugün müze olarak kullanılmaktadır.


http://img144.imageshack.us/img144/8748/carsiua9.jpg

Elveda Rumeli dizi çekimlerinin yapıldığı, çarşı.


__________________

siyah-beyaz
23-02-08, 12:34
Yunanistan’ın Osmanlı idaresindeki Rumları isyana kışkırtmaya devam etmesi üzerine Osmanlı Devleti de 17 Nisan 1897’de Yunanistan’a savaş ilan etti. Yunanlar özellikle engebeli bölgelerde Osmanlı ordusunu uğraştırırken Balkanlar'daki diğer devletlerle anlaşıp Osmanlıları iyice zor durumda bırakmayı planlamaktaydılar. Osmanlı kuvvetlerini teşkil eden Müşir Edhem Paşa komutasındaki yaklaşık 120.000 askere karşılık Yunanistan Kralı 1. Yorgi'nin (Γεώργιος Α΄) veliahdı Konstantin’in (Κωνσταντίνος Α΄ της Ελλάδας) kumanda ettiği Yunan ordusu ise 75.000 kişilik bir kuvvetten meydana geliyordu.

"Bu savaş, Osmanlı Devleti ve Büyük Devletler’in irâdesine aykırı olarak Yunanistan’ın yayılmacı politikalarının bir neticesi olarak meydana gelmiştir. Osmanlı Devleti Büyük Devletler’den savaşı engellemelerini beklemiş; fakat bu devletler Yunanistan’a uygulanacak zorlayıcı tedbirler üzerinde uzlaşamadıklarından iki devleti yalnız başlarına bırakmışlardır. Osmanlı Devleti barışın devamından yana olmasına rağmen Yunan çetelerinin sınırı tecavüz etmesi üzerine Yunanistan’a savaş ilân etmiştir."[1].Ayrıca bu savaşa Yunan kralı 1. Yorgi'nin Danimarka asıllı olması sebebiyle bir miktar Danimarka askeriyle İtalyan gönüllülerinden oluşan bir birlikte Yunanlılar'ın yanında savaşa katılmıştır.


Savaşın gelişmesi [değiştir]18 Nisan 1897'de Milona geçidindeki ilk savaşı Osmanlılar kazandılar. Ancak savaşın yavaş tempoda cereyan etmesi üzerine, büyük devletlerden gelebilecek bir müdahaleyi önlemek için Sultan 2. Abdülhamid Edhem Paşa'ya yıldırım harbi emrini verdi. Bu durum üzerine 25 Nisan 1897'de Yenişehir (Λάρισα), 28 Nisan'da da Tırhala (Τρίκαλα) zaptedildi. Yunan ordusu güneydeki Dömeke’ye (Δομοκός) doğru çekilirken Edhem Paşa kumandasındaki birlikler doğuya doğru ilerleyerek 8 Mayıs'ta çok büyük stratejik öneme sahip bir liman kenti olan Volos'a (Βόλος) girdi. Bundan sonraki muharebenin Dömeke’de olacağı ve bu savaşın da galip tarafı ortaya çıkaracağı belli olmuştu. Çünkü Yunanlılar bu müstahkem mevkiye çok fazla yığınak yapmışlardı. Savunma savaşı yapacak olan Yunanlılar, Türkleri püskürteceklerinden eminlerdi. 17 Mayıs 1897 tarihinde çok şiddetli geçen muharebe sonunda Osmanlılar galip geldi. Yunan ordusu daha güneydeki Lamia'ya (Λαμία) doğru düzensiz bir biçimde çekilirken Osmanlı kuvvetleri onları süratle takip etti. Zira Avrupa'da savaşı durdurmaya yönelik diplomatik adımlar atılmaya başlamıştı. Osmanlılar ise Avrupa'dan baskı gelmeden mümkün olduğunca ilerlemek niyetindeydiler.


Savaşın sonu [değiştir]Artık Osmanlı ordusunun Yunanistan’ın başkenti Atina’ya girmesini engelleyecek ciddi bir güç kalmamıştı. Fakat Avrupa Devletleri'nin aralarında anlaşması üzerine Rus çarı 2. Nikolay (Николай II) 2. Abdülhamid'e bizzat telgraf çekerek savaşın durdurulmasını talep etti. Padişahın iradesi uyarınca 19 Mayıs'ta Osmanlı ordusu fiilen savaşı kesti. 20 Mayıs 1897 tarihinde ise mütareke imzalandı.

http://tr.wikipedia.org/wiki/1897_Osmanl%C4%B1-Yunan_Sava%C5%9F%C4%B1

- AMON -
28-02-08, 03:52
Sultan II.Abdülhamit Han'ın resimleri



http://img84.imageshack.us/img84/2621/56709913aiz0.jpg

http://img520.imageshack.us/img520/1189/3225651bvj4.jpg

http://img84.imageshack.us/img84/4699/3304258cvj3.jpg

http://img520.imageshack.us/img520/4725/2663475dxk4.jpg

http://img206.imageshack.us/img206/1092/abdulhamidiienq1.jpg

http://img206.imageshack.us/img206/4591/abdulhamidii3frn6.jpg

http://img84.imageshack.us/img84/9220/turkeyabdulhamidiiglm4.jpg

http://img246.imageshack.us/img246/8347/a31hgb9.jpg

http://img84.imageshack.us/img84/7734/3501293idu7.jpg

http://img84.imageshack.us/img84/5579/464pxabdulhamitiijgz7.png

http://img81.imageshack.us/img81/781/adbulhamidiikrt2.png

http://img81.imageshack.us/img81/8526/446pxabdulhamid21890lqm9.jpg


__________________

- AMON -
28-02-08, 03:55
Sultan II.Abdülhamit Han'ın resimleri 2



http://img84.imageshack.us/img84/2416/34kmhq0.th.jpg (http://img84.imageshack.us/my.php?image=34kmhq0.jpg)

http://img84.imageshack.us/img84/6599/villaallatiniknhv1.th.jpg (http://img84.imageshack.us/my.php?image=villaallatiniknhv1.jpg)

http://img292.imageshack.us/img292/503/405766920orw7.jpg

http://img206.imageshack.us/img206/9179/picture154pha1.jpg

http://img232.imageshack.us/img232/7514/abdulhamidgencligirld9.jpg

http://img213.imageshack.us/img213/9495/2abdulhamitds4srg6.png

http://img232.imageshack.us/img232/6894/55tgs9.jpg


__________________

- AMON -
03-03-08, 15:57
93 Harbi, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı


93 Harbi (1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı) Rumî takvime göre 1293 tarihine rastladığından, “Doksanüç Harbi" diye anılmıştır.

Çarlık Rusyası; asırlık emellerini gerçekleştirmek için Osmanlıları Avrupa’dan atmak, İstanbul’u ele geçirerek sıcak denizlere inmek, Hıristiyanları ve özellikle Islavları korumak bahânesiyle İstanbul, Marmara Bölgesi'nde il ve Türkiye'nin en büyük kenti. Yüzölçümü 5.712 km2 olan İstanbul ili doğuda Kocaeli, güneyde Bursa ve Marmara Denizi, batıda Tekirdağ, kuzeyde de Karadeniz'le çevrilidir. Marmara Denizindeki Adalar yönetsel bakımdan İstanbul'a bağlı ilçedir. Kuzey-güney doğrultusunda uzanarak Karadeniz ile Marmara'yı birleştiren İstanbul Boğazı, hem il topraklarını, hem de şehri Asya yakası ve Avrupa yakası olmak üzere ikiye böler.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Osmanlı Devletinin iç işlerine karışmaktaydı. Bu husus harbin en önemli sebebini teşkil edecektir. Osmanlı ülkelerine saldırmayı millî bir hedef kabûl eden Rusya, Kırım Hanlığını istilâ etmiş, Karadeniz’in kuzey ve doğu kıyılarını almış, Osmanlı Devleti, 13. yüzyıl sonlarından 20. yüzyılın ilk çeyreğine değin varlığını sürdüren Türk devleti. Anadolu'da kurulmuş, sınırları tarihi boyunca çok değişmekle birlikte en geniş döneminde bugünkü Arnavutluk, Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya, Romanya ye Akdeniz'in doğusundaki adaları, Macaristan ve Rusya'nın bazı kesimlerini, Kafkasya, Irak, Suriye, Filistin ve Mısır'ı, Cezayir'e kadar tüm Kuzey Afrika'yı ve Arabistan'ın bir bölümünü kapsamıştır.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Volga boylarındaki Türk ülkelerini istilâ ederek Rusya ve Avrupa'nın en uzun ırmağı. Uzunluğu 3.694 kilometredir. Valday yaylasından çıkar, uzun bir yol ...
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Türkistan’a ilerleyip kuzey kısımlarını elde etmişti. 1853 Türkistan Asya kıtasında Türklerin yurdu manasına gelen büyük bir ülke. Tabii coğrafyası, etnoğrafik ve tarihi manasıyla Türkistan’ın hudutları şöyledir: Güneyden Gürgan Nehri, Horasan Dağları, Kopet Dağı, Kuhi Baba, Mezdûran, Tapcak ve Ak Dağları, Hindukuş Sırtları, Mustag-Kuenker Sıradağları; doğudan, Doğu Türkistan’ın doğu hudutları, Sucav civarında 98°50’ kuzey paraleli, 40°50’ doğu meridyeni noktası; kuzeyden Cungarya ve Kazakistan’ın kuzey hudutlarını meydana getiren İrtiş Havzası v
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Kırım mağlûbiyeti, Rusların bu emellerini bir müddet için durdurmuştu. Ancak Rusya, büyük bir gayretle eski birliğini sağlamış ve Kırım mağlûbiyetinin acısını çıkarmak için fırsat gözetmeye başlamıştı. Osmanlı Devletinin toprak bütünlüğüne en çok taraftar olan Fransa’nın 1870 yılında Prusya karşısında ağır bir mağlûbiyete uğraması kuvvetler dengesinin Osmanlılar aleyhine bozulmasına yol açmış ve Rusya beklediği fırsatı elde etmişti. Bunu değerlendiren Rusya, Paris Antlaşmasının Karadeniz’de donanma ve tersane bulundurulmaması hakkındaki maddelerini tanımadığını resmen îlân edip, bu teşebbüsünü Londra Konferansında tescil ettirdi. Böylece Rusya, Karadeniz’de kuvvetli bir donanma meydana getirme imkânına sâhib oldu.

Bu gelişmeden sonra Rusya, Panislavizm fikirlerini Balkanlarda yaymak için Moskova’da bir kongre topladı. Rus Panislavistleri, Bosna-Hersek ve Bulgaristan Islavlarını ayaklandırmak için Balkanlarda yoğun propagandaya giriştiler. Ayrıca Romanya ve Karadağ’da birer teşkilat kurdular. Rusya bu tür faaliyetlerinden başka Osmanlı Devletine de baskı yapmaktaydı. Sadrâzam Mahmud Nedim Paşa, Bulgarların Fener Rum Kilisesinden ayrılarak millî bir kilise kurmalarını kabul etti. Böylece Bulgarların siyâsî bağımsızlıklarına yol açıldı.

Çok geçmeden Panislavizm propagandası etkisini gösterdi. İlk olarak Bosna-Hersek eyâletindeki Hıristiyanlar ayaklandı. Daha bu isyân bastırılmadan yine Rus tahrikiyle Karadağlılar ve Sırplar da ayaklandılar. Osmanlı Devleti bu iki isyânı bastırınca bunlar Avrupa devletlerinden yardım istediler. İşe karışan Rusya, Osmanlı Devletine Karadağ ve Sırbistan’la anlaşma yapması için ültimatom verdi. Bunun üzerine muhtemel bir savaştan çekinen Avrupa devletleri Balkan meselesini görüşmek üzere İstanbul’da bir konferans tertib ettiler (23 Aralık 1876). Aynı gün Osmanlı Devleti Konferansın çalışmalarına mâni olmak için Kânun-i Esâsî’yi îlân etti. Çalışmalarına devâm eden Tersâne Konferansına Osmanlı Devletinden başka İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya, Almanya ve İtalya katıldı. Yabancı delegeler önceden hazırladıkları metni Osmanlı delegelerine sundular. Buna göre, Osmanlı askeri, Karadağ ve Sırbistan’dan çekilecek, Bulgaristan’da doğu ve batı Bulgaristan adı ile iki ayrı eyâlet kurulacak ve Bosna-Hersek’le birlikte bu iki eyâlete muhtâriyet verilecekti. Osmanlı Devletinin bu şartları kabul etmemesi üzerine konferans dağıldı. Konferansa katılan İngiltere Başmurahhası Hindistan Nâzırı Lord Salisbury, savaşı önlemek husûsunda çok gayret gösterdi. O, Midhat Paşanın aksine, bir savaş çıktığında İngiltere’nin Osmanlı Devletine yardım etmeyeceği kanâatindeydi. Lord Salisbury Sultan İkinci Abdülhamîd’le de görüşerek durumun vehâmetini îzâh etti. Pâdişâh savaş istemiyordu, fakat savaş isteyen devlet adamlarının baskısı altında idi. Bunların başında Sadrâzam Midhat Paşa ve Harbiye Nâzırı vekili Müşir Redif Paşa geliyordu. Midhat Paşanın teşvikiyle yüksek medrese talebesi sokaklara dökülüp Pâdişâhın penceresi altına kadar giderek “Harb istiyoruz!” diye bağırdı.

Tersâne Konferansında müsbet bir netice alınamayınca Londra’da bir konferans daha toplandı. Bu konferansta Bâbıâlî’ye Tersâne Konferansının kararlarından daha hafif ıslâhât şartları teklif edildi, ancak Osmanlı devlet adamları bu teklifi de reddettiler. Londra protokolünün Osmanlılar tarafından reddedilmesinden sonra Çar, Karadağ’a sâdece Nikşik kazası bırakılırsa savaşı önleyebileceğini Bâbıâlî’ye bildirdi. Ancak bu teklif de sadrâzam İbrâhim Edhem Paşa tarafından reddedildi.

Avrupa devletlerinin savaşa mâni olma teşebbüsleri başarısız kalınca, Rusya 24 Nisan 1877’de Osmanlı Devletine savaş îlân eti. Sırbistan, Romanya ve Karadağ prenslikleri de Osmanlı Devletine isyân ederek Rusya’nın yanında yer aldılar. Yunanistan da düşmanca bir tavır takınınca Osmanlı Devleti savaşta yalnız kaldı.

93 Harbi, Tuna ve Kafkasya cephelerinde cereyan etti. Tuna cephesi başkumandanı, Serdâr-ı ekrem Müşir Abdülkerim Nâdir (Abdi) Paşa idi. Emrindeki kuvvetler üç orduya ayrılmıştı. Bunlardan Garb ordusunun başında Müşir Osman Paşa, Şark ordusunun başında Müşir Ahmed Eyüb Paşa, Cenup ordusunun başında ise Müşir Süleyman Paşa bulunuyordu. Bu cephedeki denge Osmanlıların hayli aleyhineydi.

Abdülkerim Nâdir Paşanın düşmanın Tuna’yı geçmesine seyirci kalmasıyla harb yarı yarıya kaybedildi. Halbuki Osmanlılar için en büyük ümit, Rusları Tuna seddi üzerinde durdurabilmek ve bu seddi aşmalarına engel olabilmekti. Bu zaafiyetinden dolayı Serdâr-ı ekrem bir müddet sonra Dîvân-ı harbe verilip mahkum olacaktır.

7 Temmuz’da Tırnova, 16 Temmuz’da Niğbolu’yu alan Ruslar, Şıpka Geçidine hâkim olup, Balkan Dağlarını aşmaya başladılar. Abdülkerim Nâdir Paşanın azledilip yerine çok genç müşir Mehmed Ali Paşanın başkumandan olması ve ordu içindeki diğer ayrılıklar müşirler arasında rekâbeti artırdı. Bu husus savaşın kaybedilmesinde önemli sebeb teşkil etti. Müşir Süleymân Paşa, Şıpka Geçidini ele geçirmek için bir hafta gece-gündüz demeden taarruzda bulundu, ancak muvaffak olamadı. Bu defâ Şıpka’yı geçmek için Müşir Mehmed Ali Paşa taarruza geçti. Ayazlar, Karahasan, Ablova ve Kaçılova Meydan Muhârebelerini kazandı ise de, devamlı takviye alan Rus kuvvetlerini söküp atamadı. Müşir Osman Paşa ise savunma savaşına yeni prensipler getirerek Plevne’de düşmanı üç defâ mağlub etti. Üçüncü Plevne Zaferinden sonra Sultan İkinci Abdülhamîd Han tarafından “Gâzi” ünvânı verildi. Yeni takviyelerle güçlenen düşman karşısında Osman Paşa yardım alamadığından Plevne de düştü. Plevne’nin düşmesi ile sayıca pek fazla olan Rus birlikleri serbest kaldılar. Bu sırada Sırplar Niş’e girmişler, Karadağlılar da İşkodra çevresine kadar ilerlemişlerdi. İleri harekâtlarına devâm eden Ruslar, Sofya, Niş ve Vidin’i aldıktan sonra Edirne’ye ve burayı da alıp Yeşilköy’e ulaştılar. Grandük Nikola, sulh şartlarını dikte etmek üzere umûmî karargâhını burada kurdu. Böylece Tuna cephesindeki savaş, Osmanlıların aleyhine netîcelendi.

93 Harbi’nin ikinci cephesi Kafkasya idi. Kesin neticenin alınacağı ve alındığı Tuna cephesi kadar mühim olmamakla berâber, burada da pek büyük savaşlar oldu. Cephe kumandanı Ahmed Muhtar Paşa idi. 125.000 kişilik Rus ordusunun başında ise Ermeni asıllı Melikof bulunuyordu.

Devamlı takviye alan Ruslar, 30 Nisan’da Doğu Bâyezîd’i ele geçirdiler. Muhtar Paşa Ruslara karşı 21 Haziranda Halyaz, 25 Haziranda Zivin, 25 Ağustosta Gedikler Meydan Muhârebelerini kazandı. Ahmed Muhtar Paşaya bu zaferlerden sonra “Gâzi” ünvânı verildi. 4 Ekimde Yahniler Meydan Muhârebesi de kazanıldı, ancak takviye alan Rusları durdurmak mümkün olmadı. 15 Ekim 1877 Alacadağ Meydan Muhârebesi, Kafkas cephesinin dönüm noktası oldu. Ahmed Muhtar Paşa, fazla zâyiât vermemek için Erzurum’a çekilmek zorunda kaldı. Kars açıkta kaldığından 18 Kasım’da Rusların eline geçti. Fakat Ruslar Erzurum halkının da katıldığı destanlaşan savunma karşısında Erzurum’u alamadılar. Bu sırada Ahmed Muhtar Paşa, Pâdişâh tarafından İstanbul’un muhâfazası ile görevlendirilip İstanbul’a çağrılınca yerine Müşir Kurd İsmâil Paşa getirildi.

93 Harbi, Osmanlı Devletinin ağır mağlûbiyetiyle neticelendi. Rumeli Türklüğü, Rus birlikleri ve Bulgarların büyük katliamı sebebiyle büyük sarsıntıya uğradığından Türk nüfûsu azınlığa düştü. Son asır Türk târihinin en büyük göç fâciâsı vukû buldu. Balkanlardan Anadolu’ya uzanan yollar göçmen kâfileleriyle doldu. Bunların büyük bir kısmı yine Ruslar ve Bulgarlar tarafından imhâ edildi.

Rusların Yeşilköy’de karargâh kurmalarından sonra Bâbâlî 19 Ocak 1878’de Rusya’dan mütâreke istedi. 9 ay 7 gün süren savaşa 31 Ocak 1878’de imzâlanan Edirne Mütârekesi son verdi. Sonradan 3 Mart 1878’de Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması imzâ edildi, ancak yürürlüğe girmedi. Abdülhamîd Han siyâsî dehasıyla bu antlaşmayı yürürlüğe koydurmadı. Ayrıca bu antlaşma Rus nüfûzunu son derece arttırdığından Avrupa devletlerini telaşa düşürmüştü. Avrupa devletlerinin iştirakleriyle tertiplenen Berlin Antlaşmasına göre (13 Temmuz 1878) önceki antlaşmanın bâzı maddeleri hafifletildi. Ancak Osmanlı Devleti bu antlaşmaya göre, bugünkü Türkiye’nin üçte birine yakın toprak ve büyük nüfus kaybına uğradı. Ayrıca 800 milyon altın franklık savaş tazminâtı ödeme mecburiyetinde bırakıldı. Balkanlarda ise Sırbistan, Karadağ ve Romanya bağımsız birer devlet oldular.Karadeniz'ın kuzeyinde yarımada. Kırım Tatarlarının anavatanı.


Kaynak: http://www.weblopedi.com/osmanli_devletinin_dagilma_ve_parcalanma_donemi/93_harbi_187778_osmanlirus_savasi-t46.0.html


__________________

- AMON -
03-03-08, 16:18
Gazi Osman Paşa (1832 - 1900)


http://img138.imageshack.us/img138/9544/gaziosmanpasaaik9.jpg

http://img138.imageshack.us/img138/5884/plevne1bha2.jpg

http://img87.imageshack.us/img87/930/gopasa2bv4cqa0.jpg



Doksanüç Harbi diye meşhur olan, Osmanlı-Rus Savaşında (1877-1878) Plevne cephesinin ünlü kumandanı.

1832’de Tokat’ta doğdu. Beşiktaş’taki Askerî Rüşdiyede ve Kuleli Askerî İdâdîsinde (lisesinde) okudu. Harbiye’yi yirmi yaşında ikincilikle bitirdi. Harp Akademisine girdi. Akademi’yi bitirmeden, Kırım Savaşının çıkması üzerine Tuna cephesine gönderildi. Burada dört yıl kalarak, teğmenliğe yükseldi. Savaşın sonunda yüzbaşı oldu. 1856’da Akademi’ye devâm ederek tahsilini tamamladı. Genel Kurmay Başkanlığında çalıştı. Anadolu’nun haritasını çıkarma göreviyle Bursa’ya gönderildi. Teselya’da, Yenişehir’de ve Cebel-i Lübnan’da görev aldı. Girit isyânlarının başlaması üzerine Girit’e tâyin edildi. 1866’da Girit’teki çalışmaları ile Serdâr-ı ekrem Ömer Paşa'nın takdirini kazandı. Miralay (albay) oldu ve Yemen’e gönderildi. Arkasından Paşa rütbesiyle Rumeli’de bulunan Beşinci Ordu Manastır Fırka (tümen) Kumandanlığına tâyin edildi (1875). Buradaki çalışmaları takdir edilerek, birinci ferik (korgeneral) oldu. Sırp isyânları başlayınca emrindeki birliklerle İzver tepelerini ve Zayçar kasabasını zaptetti. Sırp ordusunu yendi ve müşir (mareşal) oldu (l876).

Gâzi Osman Paşa'yı bütün dünyâya tanıtan, (1877-1878) Osmanlı-Rus Harbindeki savunma, gayret ve kahramanlıklarıdır. Bu harpte, Plevne cephesindeki müdâfaası ile dünyâ harp târihine yeni prensipler getirdi.

Gâzi Osman Paşa, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı başladığı sırada Vidin ve Rahova bölgelerinin korunmasıyla vazifeliydi. Tuna’yı geçerek savaşın düşman topraklarında yapılmasını teklif ettiyse de, buna izin verilmedi. Rusların Berkofça Dağlarını aşmaya başlamasından sonra Osman Paşaya hareket emri verildi. Osman Paşa, kumandasındaki kuvvetlerle Plevne önlerine geldi. Rusların elinde bulunan şehri ele geçirerek, savunma için gerekli tedbirleri aldı. Ruslar Pelevne’ye karşı saldırıya geçti. Osman Paşa, Rusların bu ilk saldırısını, bir karşı taarruzla Osma Suyunun öte yakasına atarak bertaraf etti (20 Temmuz 1877).

Ruslar, 30 Temmuz'da tekrar bir saldırıya geçtiler ve yapılan kanlı savaşlardan sonra geri çekildiler. Bunun üzerine Rus Çarı, Osman Paşaya karşı Romen ordusundan yardım istedi. Rus Çarı, Romanya Prensi Birinci Karol’e yardım için şu târihî telgrafı çekti.

“İmdâdımıza gel! İstediğin gibi, istediğin yerden, dilediğin şartlarla Tuna’yı geç! Acele Plevne’de yardımımıza yetiş! Türkler bizi mahvediyorlar! Hıristiyanlık, dâvâsını kaybetmek üzeredir!”

Bu yardım talebi üzerine, Romenler elli bin kişilik bir orduyla Plevne’de Ruslar'a yardıma koştu. 11 Eylüld'e Rus-Romen birleşik ordusu, tekrar Plevne’ye doğru taarruza geçti. On iki saat süren büyük Rus taarruzu, düşmanın, kesin mağlûbiyetiyle neticelendi. Böylece Osman Paşa, üçüncü Plevne Savaşını da kazandı (11 Eylül 1878). Gâzi unvânını aldı.

Daha büyük kuvvetlerle kuşatmaya devâm eden Ruslar, Plevne’nin teslimini istediler. Gâzi Osman Paşa, bu teklifi reddetti. Hiçbir yerden yardım gelmeyen Plevne’de yiyecek, yakacak ve ilâç sıkıntısı başlamıştı. Bu durum karşısında Gâzi Osman Paşa, bir huruç (çıkış) harekâtı yaparak, Plevne’den çıkmaya karar verdi. Bu kararı öğrenen Plevne ahâlisi, ileri gelenleri Osman Paşaya ricâcı gönderdiler; “Eğer asker Plevne’den çıkarsa, sivil halk içindeki Bulgarlar, bizlere çok zarar verir. Müsâade ediniz biz Müslüman ahâli de Plevne’den çıkalım” şeklindeki teklif üzerine Bulgar halkının ileri gelenlerini çağıran Osman Paşa, onlardan Müslümanlara zarar vermeyeceklerine dâir söz aldı. Buna rağmen Müslümanlar; “Biz de sizlerle gelelim.” diye çok yalvardılar. Osman Paşa, kimseyi kırmamaya dikkat ederdi. “Biz askerî usûllerle harekât yaparız. Sizler bize ayak uyduramazsınız” dediyse de, halkın istekleri çok acındıracak durumda olduğundan istemeyerek râzı oldu.

Huruç harekâtının yapılacağı sabah, halkın araba, kağnı ve hayvanları ile askerin intikal yoluna askerden önce, geceden dizilmiş olduğu görüldü. Plevne yollarında tam bir hengâme oldu, yollar kapanmıştı. İşte bu esnâda Rus topçusu ateşe başladı. Nice çoluk çocuk, kadın-kız bu ateş altında şehid oldu. Halkın bu aceleciliği aynı zamanda harekâtı da ifşâ etmişti. Zâten küçük bir kasaba olan Plevne yollarında yayaların bile geçmesi zorlaşmıştı. Plevne’yi kuşatan Rus ordusuna karşı asker “Allah Allah” sesleri arasında hücûma geçti. Sayı ve silâhça kendilerinden kat kat fazla olan düşman ordusunun birinci hattını kahramanca yardı. Ancak Ruslar, asker ve silâh çokluğunun yanında, ayrıca devamlı takviye alıyordu. Bu çıkış harekâtı sırasında Gâzi Osman Paşa'nın atı isâbet alarak öldü. Kendisi de bacağından ağır yaralandı. Açlık, hastalık, yardımın gelmemesi ve maiyetinde her türlü fedâkârlığı gösteren askerin harcanmaması düşünceleri, Gâzi Osman Paşa'yı teslime mecbur etti. Yarası, Vizsuyu kenarında bir evde sarılırken, Rus generali Ganetski tarafından esir alındı. Az sonra Rus Başkumandanı Grandük Nikola, askerî tören yaptırarak, askerlik ve esirlik kâidelerine aykırı olmasına rağmen, Osman Paşa'nın kılıcını iâde etti. Heyecan ve samimiyetle takdir ve parlak savunmasından dolayı tebriklerini bildirdi. Azamî hürmet göstermeye çalışan Nikola, Osman Paşaya:

“Şu anda yeryüzünde bu kılıcı şerefle taşımaya hakkı olan tek insan sizsiniz” demekten kendini alamadı.

Kısa bir süre sonra Rus Çarının bulunduğu karargâha getirilen Osman Paşa, Çar tarafından da tebrik edildi. Rusya’ya trenle götürülen Osman Paşa, trende Rus subaylarıyla harp ve askerlik üzerine Fransızca sohbetler etti. Rusya’ya varışında, ülke içinde istediği yere gidebileceği bildirildi. Gâzi Osman Paşa, bâzı Türk illerini gezdi. Her gittiği şehirde devlet reislerine yapılan merâsimle karşılanıp uğurlandı.

Gâzi Osman Paşa, bir müddet sonra Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın teşebbüsleri neticesinde Rusya’dan İstanbul’a döndü. İstanbul’a gelişte halk tarafından büyük sevgi ile karşılandı. Sultan İkinci Abdülhamid Han, göz yaşları içinde alnından öptü ve kendisine; “Sen benim yüzümü bu dünyâda ak ettiğin gibi, Allah da senin yüzünü iki cihânda ak etsin” diye duâ etti. Serasker oldu. Yedi yıl bu görevde kaldıktan sonra Sultan İkinci Abdülhamid Han tarafından Mâbeyn Müşiri (Saray Mareşalliği) görevine getirildi.

Ölünceye kadar bu görevde kaldı. Törenlerde, Pâdişâhın arabasında ve ona karşı otururdu. 1900’de 68 yaşında vefât etti. Kabri, Fâtih Câmii avlusundadır. Türbesini, onu çok seven Sultan İkinci Abdülhamid Han yaptırmıştır.

Gâzi Osman Paşa, temiz ahlâkı, kahramanlığı, samîmî Müslümanlığı ve devlete olan bağlılığı ile günümüze kadar sevgi ile anılmıştır. Adına yazılan Plevne veya Gâzi Osman Paşa Marşı hâlâ söylenmektedir.


GÂZİ OSMAN PAŞA MARŞI

Tuna Nehri akmam diyor,
Etrâfımı yıkmam diyor,
Şânı büyük Osman Paşa,
Plevne’den çıkmam diyor.

Karadeniz akmam dedi.
Ben Tuna’ya bakmam dedi.
Yüz bin Moskof gelmiş olsa,
Osman Paşa korkmam dedi.

Kılıcını vurdu taşa,
Taş yarıldı baştan başa,
Şânı büyük Osman Paşa,
Askerinle binler yaşa.

Düşman Tuna’yı atladı,
Karakolları yokladı.
Osman Paşanın emrinde,
Beş bin top birden patladı


Kaynak: http://www.webdekurs.com/forum/viewtopic.php?p=2361&sid=ea9f1fe1cfec26a277d5b61937b96969


__________________

nurdi
04-03-08, 22:17
TANZİMAT’TAN İTİBAREN OSMANLI DA ÖĞRETMEN YETİŞTİRME


1838’lerde ortaya çıkıp çoğalmaya başlayan Rüşdiye'lerin iyi bir öğretim yapabilmeleri yetişmiş öğretmenlerin varlığına bağlı idi.
Bu da ancak medrese dışında yanlızca bu iş için açılacak meslek yüksek okulları ile sağlanabilirdi. O zamanki yöneticiler haklı olarak böyle düşünüyorlardı.
Mekatib-i Umumiye nezaretinin başına getirilen, sonra bir kaç kez Maarif Nazırlığı yapan Kemal Efendi öncülüğü ile ilk kez bir öğretmen okulu “Darülmuallimin-i Rüşdi” adıyla, 16 Mart 1848’de İstanbul Fatih’te açıldı.
Ne var ki bu okulun medresenin ve medreselilerin etkisinden uzak kalması mümkün değildi. Takvim-i Vekayi’nin;yerinin uygunluğu nedeniyle, Fatih’in seçildiğini yazması, aslında okulun kaçınılmaz olarak medrese gölgesinde kurulduğunu gösterir.

Darülmuallimin-i Rüşdi öğretim süresi 3 yıldı. İlk mezunlarından biri de Selim Sabit Efendi’dir. Bu okulda okutulan dersler: Arabî, Farisi, Riyaziyat, Tarih, Coğrafya, Yazı, Türkçe İnşa gibi derslerdi.

Fakat programda önemli bir meslek dersi görülmüyordu.

Rüşdiyeler, orta öğretimde kurulan, öğrenci doğasına ve dünya işlerine önem ve değer veren ilk kuruluşlardır.

1846’da “Mekatib-i Umumiye Nazırlığı” kurulduktan sonra rüşdiyeler tedricen çoğalmaya başlamışlardır. Bu okullara öğretmen yetiştirmek ihtiyaç haline gelmiştir.

Aradan 15–20 yıl gibi bir zaman geçtikten sonra da, Maarif-i Umumiye Nezareti’ne bağlanan ve “sıbyan mektebi” adı verilen ilkokullar çoğaltılmaya başlandı. Bu da ilkokul öğretmenine olan ihtiyacı artırdı. Bunun üzerine ilkokul öğretmeni yetiştirmek için, İstanbul’da 1868’de yine ilk kez “Darülmualliman-i Sıbyan” (ilköğretim okulu) açıldı. Bundan sonra eski “Darülmuallimin”, “Darülmuallimin-i Rüşdi olarak adlandırıldı.

Bu sırada 1869’da Saffet Paşa’nın Nazırlığı zamanında, Maarif-i Umumiye Nizamnamesi,bugünkü anlamda Genel Eğitim yasası yayımlandı. Bu yasanın yayımlanması, öğretmen yetiştirmede önemli bir adım olmuştur. Nizamnamenin 52. maddesine göre İstanbul’da üç şubeli bir öğretmen okulu açılacaktır. 1. şube, Rüşdiye'ye, 2. şube, İptidai'ye, 3. şube de Sultani’lere öğretmen yetiştirecekti. Rüşdiye şubesi iki kısma ayıracaktı, 1. kısım, Müslüman olanlara, 2. kısım, Müslüman olmayanlara öğretmen yetiştirecekti. (madde 53)

Yine bu yasaya göre, İstanbul’da bir Darülmuallimat (kız öğretmen okulu) açılacaktı.(1870)

Yine bu yasanın 63. maddesine göre, öğretmen okulundan mezun olanlar, bir okula yapılacak öğretmen atamalarında, öncelikli olacaklardı. Bu, öğretmen okulu açılmasından sonra, öğretmenliğin ülkede ayrı bir meslek olarak, ilk kez resmen tanınması demekti.

1869 tarihli “Maarif-i Umumiye Nizamnamesi”nde yer alan üç bölümlü öğretmen okulları ile ilgili hükümler gerçekleşmedi. Ayrı ayrı öğretmen okulları açılmaya devam edildi: fakat 3 yıl sonra 1880’de kapandı. Bu sırada İdadi kısmı kaldırıldı.

1875’te askeri okullara sivil öğretmen yetiştirmek için “Menşe-i Muallim” adlı bir kurum açıldı. 1875’ten itibaren Rumeli ve Anadolu’daki illerde, İstanbul Öğretmen Okulu örnek alınarak, öğretmen okulları açılmaya başlanmıştır: Edirne, Selanik, Kosova, Ankara, Kastamonu, Bursa, Halep, Musul, Kudüs…

Usul-ü Cedid Hareketi:

Özellikle, ilköğretimde ders ve araç gereç ve yöntemleri konusunda yenileşmeler, öğretmenlerin geleneksel yöntemleri bırakıp yeni öğretim yöntemleri uygulaması demektir.

Selim Sabit Efendi’nin usul-ü cedid hareketinde önemli bir yeri vardır.

1881’de, öğretmen yetiştiren bir kurum olarak açılan “Darülameliyat” açılmıştır. Fakat bu bir “öğretmen okulu” olmaktan çok, bir hizmet içi eğitim merkezi gibi çalışıyordu. Hem ilkokula öğretmen yetiştiriyor, hem de usul-ü cedid (yeni yöntem) yöntemlerini öğretiyordu.

1891 yılında, 1869 tarihli Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’ndeki hükümlere dönüş yapılarak İstanbul’da yeniden 3 bölümlü bir “Öğretmen Okulu” açılmıştır.

2. Meşrutiyet’e kadar öğretmenlik yasal hükme rağmen, tam bir meslek haline gelememişti. Meşrutiyet dönemi Satı Bey’in (öğretmen okulu müdürü)çabaları ile öğretmenlik mesleğinin saygınlığı artmıştır.

1913 yılında çıkarılan “Tedrisat-i İptidaiye Kanunu Muvakkati’nde (geçici ilköğretim yasası) her il merkezine yatılı bir ilköğretim okulu ve gerekli görülen yerlere birer yatılı kız öğretmen okulu açılması öngörüldü.

Daha sonraları, harpler dolayısı ile, bu düşüncelerin ve yasaların üzerinde fazla duran olmadı. Fakat öğretmen yetiştirme işi, uzun yıllar Devletin çözüm bekleyen bir sorunu olarak kaldı.


http://kaynastirma.blogcu.com/page2

ébruli
07-03-08, 04:11
Köy Düğünleri

Köy düğünleri pazartesi günleri gelinin çeyizlerini sergilemek üzere sermesi ile başlar. Bu arada baklavalar açılır, düğün hazırlıkları sürer. Komşu aileler yardıma koşar, tatlı bir telaşla düğün hazırlığı yapılır.

Köydeki tüm bayanlar, serilen çeyizleri görmek üzere gelin evine uğrar. Perşembe günü damat, birkaç yakınıyla gelir ve çeyizleri kız evinden alır. Bu arada gelinin akrabaları içinde çocuk yaşta olanlar, çeyiz sandığının üzerine oturur ve damattan bahşiş almadan kalkmaz. Resmi nikâh ve dini nikâh düğünden önce yapılır. Dini nikâh mübarek kabul edilen perşembeyi cumaya bağlayan gece kıyılması tercih edilir.

Cuma namazı vakti, genellikle köy caminde mevlit okutulur. Öğleden sonra her iki tarafta düğün hazırlıkları alabildiğine hareketlenir. Cumartesi günü kına gecesi yapılır. Kız evine kınaya giden erkek tarafından, gelinin eltisi ve görümcesi, dış kapıda ayak sürer ve içeri girmek için nazlanır. İçeri girmeleri için gelinin yakınları adeta yalvarırlar. Görümce ve elti, meyve, kahve ve baklava ister. Bu istekler hiç kırılmaz. Hatta eskiden ayakkabılarını da sildirirlermiş. Üstelik silindikçe ayakkabılar batırılır, adeta kız evine eziyet ederlermiş. Bir süre devam eden bu ayak sürüme, en son gelin kızın gelip eltisine ve görümcesine hoş geldiniz demeleriyle sona erer ve bunun ardından kına için eğlenceler başlardı.

Kına gecesinde bir Balkan Türküsü olan “yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar” gelin ağlatma türküsü olarak söylenir Kına yakılırken gelinin ayak sürüdüğü görülür, damadın yakınları elini açması dil dökerler. Gelin ancak kayınvalidesinden ya da görümcesinden bir hediye alınca (çoğunlukla bir çeyrek altın) elini açar.

Kına gecesinin bitiminde ya da bazen sonuna doğru hem kız tarafından hem de erkek tarafından erkekler, hep beraber toplanıp kolo denilen geleneği yerine getirirler. Bu geleneğe göre, aralarında köyün sayılan kişilerinin de bulunduğu bu kişiler, geleneksel Boşnak kolo müziği eşliğinde halka biçiminde saatin ters yönünde dönerek geleneksel oyunları oynarlar. Boşnak eğlencelerinde armonikalar eşliğinde çaçak, rijetko, ruzmarin, vrti kolo, jusufe, pajduşka, zet kolo(damat), uzicko, şote gibi oyunlar oynanır. Hava şartları müsaade ederse neredeyse sabahın ilk ışıklarına kadar eğlence sürer. Eğlence sırasında genellikle alkol (rakı, roze –Erik Rakısı, pivo ve soko kurutulmuş et) alınır ve havaya silah sıkılır.

Pazar günü erkek evinde başlayan düğün, ikindi üzerine kadar sürer. Konuklara etli kazan pilavı, pita, börek, çorba (eskiden genellikle begova çorba), kuru fasulye ya da nohut gibi bir sulu yemek ile ayrandan oluşan sofralar kurulur, ikramlar yapılır. Düğünün her türlü organizasyonunu, damadın evli, orta yaşlarda ve becerikli bir akrabası yapar, buna düğün kâhyası denir.

Düğün sırasında güvey tıraşı denen bir gelenek yerine getirilir. Buna göre, damat, herkesin görebileceği ortalık bir yere oturtulur. Bir berber tarafından sakal tıraşı yapılır. Bir taraftan davullar çalar. Düğünde bulunanlar damada para asarlar. Bu paralar, önceden yapılan anlaşmaya göre damatta kalabileceği gibi berbere bahşiş olarak da verilebilir. Güvey tıraşının sonlarına doğru damadın arkadaşları oyna kalkarlar. Birkaç tur döndükten sonra damadı da kaldırırlar ve hep birlikte birkaç tur daha oynarlar.

İkindi üzeri damat tarafında düğün biter. Büyükçe bir konvoy oluşturulur. Bu konvoylar artık motorlu taşıtlardan oluşsa da eskiden binek hayvanları kullanılırdı. Eskiden gelin alıcıya giden kadınlar beyaz yaşmak örtünürler ve sırtlarına beyaz yatak çarşafları geçirerek giderlermiş. Gelin alıcıya katılanlara birer mendil dağıtılır. Şimdilerde mendilden çok arabaların aynalarına renkli kurdeleler bağlanmaktadır.

Gelin alayı kız evine varınca burada genellikle erkek tarafına bir takım zorluklar çıkartılır. Gelinin erkek kardeşleri kızı uzun süre içeride tutarlar, davulcular sabırsızlıkla tempolu biçimde çalarlar. Erkek tarafından geline verilmek üzere bir bahşiş istenir, bunun pazarlıkları yapılır. Erkek tarafı alttan alır, ancak birinci dereceden olmayan bazı akraba ve komşular kız tarafı ile tatlı tatlı münakaşa ederek süreci çabuklaştırmaya çalışırlar.

Bu sırada gelinin yakınları, bir ağaca önceden astıkları yumurtanın vurularak kırılmasını ister. Genellikle ilk teşebbüsü damat yapar. Birkaç teşebbüsten sonra damada diğer yakınları da eşlik etmeye başlar. Kız tarafı, yumurta kırılıncaya kadar gelini vermez. Şimdilerde daha çok Ankara Fevziye’de civarında yaygın biçimde yapılan bu gelenek, son yıllarda unutulmaya yüz tutmuş, uygulanan yerlerde ise sadece bir şakalaşma vesilesi haline gelmiştir. Çünkü ağaca asılı yumurtayı kıracak kadar iyi nişan alabilen pek kimse de kalmamıştır.

Gelin alayı, kız evinden dönüşte mutlaka farklı bir güzergâh kullanır. Yol boyunca gelin arabasının önü bahşiş isteyen çocuklarca sık sık kesilir. Yol boyunca mutlaka bir çayın üzerinden geçilir, mendil atılır. Gelin alıcılar, erkek evine yaklaşınca herkes araçlarından iner ve davul – zurna eşliğinde oynayarak ve biraz da ağırdan alarak eve kadar gelinir. Bu arada artık akşam olmak üzeredir.

Gelin eve girerken koltuk altına bir kuran-ı kerim verilir. Gelin, evin duvarına bir parça yağ sürer, bir cam bardağı kırar. Gelinin üzerine bereketli olsun diye pirinç atılır. Eskiden eve girerken gelinin duvağını gül dalı ile kaynanası açarmış.

Gelin içeri girince düğün dağılır, yalnızca çok yakın akrabalar ve damadın arkadaşları kalır. Kadınlar gelinle, erkekler damatla akşam yemeği yerler.

Gelin odasına alınır. Bir erkek ceketinin üzerine üç kere oturtulup kaldırılır. Kucağına anası babası sağ bir erkek çocuk oturtulur. Gelin içine bozuk para sokulmuş bir elmayı kucağındaki çocuğa hediye eder.

Akşam namazından sonra damadın yakınları, damadı biraz sırtına vurarak sertçe gelinin bulunduğu odaya iteklerler. İçeride, gelin ve damat, kız tarafından gönderilmiş baklavadan birkaç diş yedikten sonra ikişer rekât namaz kılar.

Gelin, ertesi sabah, erkenden damadın küçük erkek kardeşiyle birlikte yakınlardaki bir çeşmeye ya da pınara gider. Burada doldurulan bir testi su, geri dönüşte azar azar dökülerek getirilir. Gelin, kendisine eşlik eden kayınbiraderine bir mendil hediye eder.

ébruli
07-03-08, 04:31
NİŞAN ADETLERİ...

Söz yüzükleri takıldıktan kısa bir süre sonra nişan hazırlıkları başlar. Nişan öncesi gençler aile büyükleri tarafından çarşıya götürülür. Her iki taraf da karşılıklı olarak birbirlerine giyecek alırlar. Kızın aldıkları oğlan evine oğlanın aldıkları kız evine götürülür. Daha sonra alınan kıyafetler, karşı tarafın birinci derece akrabalarına birer hediye (çoğunlukla kılık kıyafet türünden) eklenerek bohçalanır. Aracılar vasıtasıyla karşı tarafa gönderilir. Nişana erkek tarafı kutular dolusu lokum ve bisküvi ile çerez götürür. Konu komşu ve akrabalar davet edilir. Misafirler neşe içinde sohbet ederler. Ailelerden tahsil ve yaş yönünden sayılan bir kişi kısa bir konuşma yaparak nişan yüzüklerini keser. Son yıllarda nişan töreninin düğün gibi bir eğlence ile yapılması geleneği yerleşmiştir. Nişanlanan çiftler, son yıllara kadar sadece bayram günleri el öpmek için birlikte gezebilir, bu geziler sırasında gelin adayının bir bayan yakını da yanlarında refakat ederdi. Son yıllarda bu konuda aileler yumuşamışlardır. Yine nişanı takip eden ilk bayram günü karşılıklı birer nişan hediyesi götürme geleneği de vardır.
Eskiden nişanlı kalma süresi oldukça uzun sürerdi. Genellikle erkekler askere gitmeden nişanlanır, iki yıl civarında süren askerlikten sonra makul bir süre içinde düğün yapılırdı...

- AMON -
09-03-08, 21:23
20. yüzyıl başlarından Osmanlı - Türk bayrakları.


http://img215.imageshack.us/img215/1858/ottoman1900svv3.jpg

http://img80.imageshack.us/img80/1829/turkeyyear1909qz3.jpg

1909 yılından bir resim.


Kaynak: ebay.com


__________________

- AMON -
14-03-08, 04:08
Eski Selanik Fotoğrafları


http://img228.imageshack.us/img228/7363/salonikaauxenvironsdesamf7.jpg

http://img524.imageshack.us/img524/8504/greece1918militpostsalopz6.jpg

http://img228.imageshack.us/img228/8093/greece1918militpostsalozc8.jpg

http://img524.imageshack.us/img524/6059/saloniquestsophiemosqueqx8.jpg

http://img228.imageshack.us/img228/176/saloniquepanoramicvieweoi2.jpg

http://img524.imageshack.us/img524/6859/saloniquesalonikiturkisea2.jpg

http://img399.imageshack.us/img399/4937/saloniquesaloniksalonicwm0.jpg

http://img228.imageshack.us/img228/9834/saloniquesaloniksalonicwo5.jpg

http://img228.imageshack.us/img228/6451/salonica1900ipv5.jpg


__________________

- AMON -
14-03-08, 04:09
Eski Selanik Fotoğrafları 2


http://img399.imageshack.us/img399/1968/greecesalonicaturkishquxi9.th.jpg (http://img399.imageshack.us/my.php?image=greecesalonicaturkishquxi9.jpg)

http://img399.imageshack.us/img399/8458/salonikamosqueegreecesanf4.th.jpg (http://img399.imageshack.us/my.php?image=salonikamosqueegreecesanf4.jpg)

http://img399.imageshack.us/img399/397/salvillehautegreecesalocb5.th.jpg (http://img399.imageshack.us/my.php?image=salvillehautegreecesalocb5.jpg)

http://img399.imageshack.us/img399/1111/salonikacitadellegreececq7.th.jpg (http://img399.imageshack.us/my.php?image=salonikacitadellegreececq7.jpg)

http://img217.imageshack.us/img217/4668/greecesalonicaetp2.th.jpg (http://img217.imageshack.us/my.php?image=greecesalonicaetp2.jpg)

http://img524.imageshack.us/img524/5292/greecesaloniquesalonicaai5.th.jpg (http://img524.imageshack.us/my.php?image=greecesaloniquesalonicaai5.jpg)

http://img524.imageshack.us/img524/2650/c1910pclibertysaloniqueid6.th.jpg (http://img524.imageshack.us/my.php?image=c1910pclibertysaloniqueid6.jpg)

http://img217.imageshack.us/img217/8218/saloniquesaloniksalonikbz6.th.jpg (http://img217.imageshack.us/my.php?image=saloniquesaloniksalonikbz6.jpg)

http://img524.imageshack.us/img524/1369/salonicasaloniquekouchatc7.th.jpg (http://img524.imageshack.us/my.php?image=salonicasaloniquekouchatc7.jpg)

http://img217.imageshack.us/img217/1431/salonicasaloniquepanorapr3.th.jpg (http://img217.imageshack.us/my.php?image=salonicasaloniquepanorapr3.jpg)


__________________

- AMON -
14-03-08, 04:11
Eski Selanik Fotoğrafları 3


http://img524.imageshack.us/img524/9518/thessalonikesaloniquewwkf4.th.jpg (http://img524.imageshack.us/my.php?image=thessalonikesaloniquewwkf4.jpg)

http://img524.imageshack.us/img524/2369/thessalonikesaloniquefifh4.th.jpg (http://img524.imageshack.us/my.php?image=thessalonikesaloniquefifh4.jpg)

http://img399.imageshack.us/img399/9452/salonique2pcsoverviewchpf2.th.jpg (http://img399.imageshack.us/my.php?image=salonique2pcsoverviewchpf2.jpg)

http://img217.imageshack.us/img217/638/saloniquemosquestsophiegt3.th.jpg (http://img217.imageshack.us/my.php?image=saloniquemosquestsophiegt3.jpg)

http://img524.imageshack.us/img524/7645/salonicasaloniquewhitetaj5.th.jpg (http://img524.imageshack.us/my.php?image=salonicasaloniquewhitetaj5.jpg)

http://img399.imageshack.us/img399/3241/b2739fyc4.th.jpg (http://img399.imageshack.us/my.php?image=b2739fyc4.jpg)

http://img524.imageshack.us/img524/2616/1920ssouvenirdesaloniquow7.th.jpg (http://img524.imageshack.us/my.php?image=1920ssouvenirdesaloniquow7.jpg)

http://img174.imageshack.us/img174/1010/1913selanikhva4.th.png (http://img174.imageshack.us/my.php?image=1913selanikhva4.png)


__________________

recchie
14-03-08, 12:08
OSMANLI HUKUKUNDA HAPİS CEZASI

Doç.Dr. Mustafa AVCI*'dan Alıntıdır




Abstract: Die Arbeit befasst sich mit den Auswirkungen der Freiheitsstrafe in islamischem Strafrecht auf das osmanische Strafrecht. Es ergibt sich in der historischen Entwicklung, dass die Straftaten, für die Freiheitsstrafe vorgesehen worden war, in Gesetzen öffter vorkamen.



ı-GİRİŞİslâm ceza hukukunda suçlar, yaptırımın ağırlığına veya bunların ana kaynaklarda (naslarla) belirlenmiş olup olmamasına göre üçe ayrılır. Had, kısas ve tazir, hem suçların, [1] hem de cezaların tasnifinde kullanılan terimlerdir. Tazir cezaları, alt ve üst sınırı belli olmakla birlikte bunlar kısas, diyet ve had suçlarındaki gibi sabit olmayıp seçenek yaptırımları içeren esnek bir yapıya sahiptir. Tazir suçlarına belli ölçülere riayet etmek üzere, [2] uygun bir cezanın [3] yasama organı tarafından öngörülmesi ve hakimin takdirine bırakılması, bir yandan cezaların ferdileştirilmesi, diğer yandan hukukun hayata ve olaylara tatbikini kolaylaştıran ve boşluklardan yararlanarak topluma veya kişilere zarar veren fiilleri işleyip cezadan kurtulmaya çalışanlara açık kapı bırakmamış olması açısından önemlidir. [4]

Tazir cezaları fıkıh kitaplarında tahdidi olarak değil, tadadi olarak sayılmıştır. Uslandırıcı, caydırıcı (özel ve genel önleme) ve toplumu koruyucu özelliği olan yeni yaptırımları yasama organı belirler ve kanunlaştırır. [5] Hakimin kendi takdiri ile zararlı fiilleri suç olarak kabul etme ve bunların karşılığında dilediği yaptırımı uygulama yetkisi yoktur; o ancak kanunda kendisi için belirlenen sınırlar içinde takdir hakkını kullanır. [6]

Tazir cezalarının vasfıyla ilgili olarak fıkıh kitaplarında geçen ifade, “tenkil” [7] ve “tedip” kelimeleridir. [8] Bu kelimeler cezanın bastırma ve uslandırma yönlerini ifade ediyor gibi gözükse de, aslında tazir kelimesi yalnızca ceza değil, güvenlik tedbiri kavramını da kapsamaktadır. Yani tazir, ceza ehliyeti olanlar için bir ceza, olmayanlar için ise güvenlik tedbiridir. [9]

Yaptırım olarak hapis, suç isnadı ve yargılama sonucu mahkeme tarafından verilmiş hapis kararının infazı şeklinde kişi özgürlüğünün kısıtlanmasıdır (detention on conviction on indictment).

Modern mevzuattan farklı olarak İslâm hukukçuları hapsin asli [10] ve seçenek bir yaptırım olmasına pek sıcak bakmamışlar, [11] buna rağmen ceza olan hapsin ıslah amaçlı (ta’zir ve tedip için: correction) veya toplumun korunması maksadıyla bastırıcı bir ceza olarak (tenkil) verilebileceği hususunu açıkça vurgulamışlardır. [12] Uygulamada hapsin, ikinci derecede ve az uygulanan bir yaptırım olduğu söylenmiş ise de [13] Osmanlı uygulamasında infaz tarzı özellik göstermeden uygulanan hapis ve özellik gösteren türleri olarak kalebentlik, kürek ve prangabentlik cezaları dikkate alınırsa, azımsayamayacak ölçüde hapsin yer aldığı söylenebilir.

İslâm hukukçuları had ve kısas suçlarında ikinci ve üçüncü derecede, ta’zir suçlarında ilk derecede hapis cezasının uygulanabileceği görüşündedirler. Süreli ve süresi belirsiz hapsin her iki nevi, İslâm hukukunda kabul edilmiştir. Ancak ikinci nevi yaptırımlar, daha çok tehlike yoğunluğu daha fazla olan mükerrirler ve itiyâdî suçlular için ağırlaştırma kabilinden öngörülmüş yaptırımlardır. Suçlu normal ceza ile suçtan caydırılamıyorsa, süresi belirlenmeksizin hapse mahkum edilir, böylelikle toplumdan tasfiye edilmiş ve tehlikesi önlenmiş olur. Bu cezalarda tahliye, suçlunun iyi halinin görülmesi şartına bağlanmıştır. [14] Süresi belirli hapis cezaları ise daha ziyade ağırlaştırıcı bir müeyyide olarak diğer cezalara ilave edilen ikinci derecede cezalardır. Ramazan ayında gündüz vakti içki içen suçluya had cezası tatbik edildikten sonra ta’ziren hapis cezası verilir. Suç, Ramazan ayında gündüz vakti işlenmiş olması nedeniyle yaptırım hapisle ağırlaştırılmıştır. Yine arazisini komşusunun su arkından izinsiz olarak sulayan kimse dayakla cezalandırılır. Bu fiili tekrarlarsa, cezası hapisle ağırlaştırılır. [15]

Süresi belirli hapis cezalarında sürenin alt ve üst sınırını belirlemeden ziyade, işlenen suçla ceza arasında dengenin bulunması, bunun takdirinin hakime bırakılması üzerinde durulur. Hakim hapsin müddetini tayin ederken suçu, suçluyu ve suçu çevreleyen şartları göz önüne alır. Hapis süresinin kısalığında ve uzunluğunda ağırlaştırıcı ve hafifletici nedenler etkili olur. [16] Şafii hukukçusu Cüveynî (ö.478h) had cezalarında ağırlaştırmanın ancak hürriyeti bağlayıcı cezanın süresini uzatmak suretiyle olacağı kanaatindedir. [17]


II-SÜRESİNE GÖRE HAPSİN TASNİFİİslâm hukukunda süresine göre hapis cezası, müddetsiz hüküm ve süresi belirli hapis olmak üzere ikiye ayrılır. [18] Süresi belirli hapis daha çok hafif suçlara ve ilk defa suç işlemiş (mükerrir ve itiyadi olmayan) suçlulara ıslah amacıyla verilir. Müddetsiz hüküm şeklindeki hapis cezası ise ağır suçlar karşılığı olarak ve tehlikeli (mükerrir, itiyadi ve mesleki) suçlular için hükmolunur. [19] Kendisine uygulanan bütün cezalara rağmen suç işlemekten vazgeçmeyen, insanlara zarar vermeye devam eden kimse ıslah oluncaya veya ölünceye kadar hapsedilir. [20]

Osmanlı kanunnamelerinde hapsin süresi genellikle tayin edilmemiştir. Fetva kitaplarında (özellikle Ebussuud Efendi Fetvalarında) da uzun süreli hapis için sabit bir sınır belirlenmemiş, sürenin takdiri hakime bırakılmıştır. Hakim bu süreyi işlenen suça göre (ağır veya hafif olmasına göre) takdir edecektir. [21]

1-Süresiz Hüküm: Gayri muayyen, gayri mahdut, [22] salâh hali zahir oluncaya kadar, [23] meçhul veya müphem süreli [24] ve daimi hapis [25] de denen müddetsiz hüküm; sürenin önceden belli olmaması ve suçlunun uslanması veya tehlike halinin sona ermesine kadar devam etmesi usulüdür. [26] İslâm hukukunda süresiz hüküm şeklindeki hapis cezaları, suçu itiyat haline getirenler ve tehlikeli suçlular için uygulanır. [27] Özellikle tehlike hali yoğun itiyadi suçlular için süresi belirsiz hapis, cezada bir ağırlaştırmadır. [28] Hanefiler ve İbn Kayyım’a göre hadlerle suçu önlenemeyen ve suçu itiyat haline getiren suçlunun cezasını uygun gördükleri takdirde, taziren veya siyaseten, hapisle veya ölüm cezasıyla ağırlaştırma yetkisi ilgili makamlara tanınmıştır. Bidat davetçisi, Ahmed b. Hanbel’e göre tövbe edinceye veya ölünceye kadar (müddetsiz hüküm şeklinde) hapsedilir. Şarap ticareti yapanlar, [29] İçki içilmesi için bir yer hazırlayan ve fesat ehlinin orada toplanmasını sağlayan [30] insanlara tahkiri itiyat haline getiren kişiler [31] zaruret sınırına varmayan ihtiyacı için hırsızlık yapan failler ve mabetlerden eşya çalanlar ıslah oluncaya kadar hapsedilir. [32]

“İmam Muhammed cenabından rivayet olunmuştur ki; habs içün zaman-ı muayyen yoktur. Heman her müttehem gam ve gussa edinceye dek habs olunmak lazımdır. Çünkü nâs şeref ve denaet cihetiyle mütefavit olduklarına nazaran habs ile îlâm ve tekdir hususunda dahi tefavütleri derkârdır ki ashab-ı câh bir gün belki bir saat habsle ziyade müteellim ve gamnâk olurlar. Halen ki avam-ı nas kat’a habs ile gussanak olmazlar...” [33]

Fıkıh kitaplarında bir süre belirlenmeden ya da suçlunun tövbesi veya ölümüne talik edilmeden yalnızca “hapsedilir” ifadesiyle anılan suçlar şöyle sıralanabilir: 1) Başkasına hakaret eden veya söveni (kazf hariç) hakim dilerse hapsedebilir. [34] 2) İçki satan veya faiz yiyen Müslüman hapsedilir. [35] 3) Ramazan ayında gündüz içki içen kişiye 80 sopa içki haddi vurulduktan sonra tazir cezası olarak ilaveten ramazan hürmetini çiğnediği için hapsedilir. Mazeretsiz olarak orucunu açıktan yiyen kimse de hapsedilir. [36] 4) Arazisini komşusunun arkından izinsiz sulayan kişi bu suçu mükerreren işlerse dayak ve hapis cezası verilebilir. [37] 5) Müessir fiil suçlarında kısas yapma imkanı yoksa diyet alınmakla birlikte fail ıslah oluncaya kadar hapsedilir. [38] 6) Nişan, unvan, alamet ve kıyafetlerin gaspı suçuna da hapis cezası verilir. “Şürefaya mahsus alameti takınarak seyadet iddiasında bulunan bir kimse habs suretiyle tazire müstahak olur.” [39] 7) Muhannes, muğanni ve ağıtçı kadınlar da tevbesi zahir oluncaya kadar hapsedilir. [40] Burada zikredilen suçlar vahamet arz etmeyen basit suçlar olduğu için daha çok kısa süreli hapis ile cezalandırılabilenlerdir.

Müddetsiz hüküm Osmanlıca Fetvalarda suçlunun tövbesi ve salâhı zahir oluncaya kadar hapis, [41] eserlerde ise “tövbesi zahir oluncaya dek habs-i zindan ile tenkib...” şeklinde ifade edilmiş, [42] uygulamada genellikle hapis cezaları veya borç için hapiste bir süre belirlenmemiş, süre suçun veya borcun ağırlığına göre hakimin takdirine bırakılmıştır. [43] Süresiz hüküm şeklindeki hapisten tahliye için mahpus hangi esnaftan ise onlardan birkaç kişinin mahkemeye gelip mahpus lehine hüsnü şahadette bulunması geleneği vardı. [44] “Zindan-bend olan güruh-u fevahişin tezkiye-i nefs eyleyip ıtlaka şayan olanlarından mahallesi imamları marifetiyle bir daha irtikab-ı fuhş etmeyeceğine yarar kefilleri ahz olunup sebillerinin tahliyesine... 20 B 1192/1778” [45]

Modern ceza hukukundaki alt ve üst sınır belirlenmesi İslâm hukukunun süresiz hüküm uygulamasında yoktur. [46] Hakim, hapse bir süre belirlemeksizin ve mahkumun iyi hal göstermesi şartıyla salıverileceği kaydıyla hükmeder. [47]

2-Süreli (mahdut, süresi önceden belirli) Hapis: İslâm hukukuna göre hapse bir sınır konulması ve süresinin önceden belirlenmesi, alt ve üst sınır konularak bu iki sınır arasında bir sürenin hakimin takdirine bırakılması mümkün müdür? Fıkıh kitaplarında geçen “tövbe edinceye kadar hapis”ten maksat, belirlenecek üst sınır geçmeden uslanan suçlunun uslanma şartının gerçekleşmiş olması, bu şart gerçekleşmemişse sürenin dolması ile salıverilmesi anlamına gelir. Yoksa adam öldürmede feri şerikin cezası ile tahkir suçunu itiyat haline getirenlere öngörülen hapis cezası nasıl aynı miktar ve ağırlıkta olabilir? [48]

Süresi önceden belirli olan hapis, müebbet ve muvakkat olmak üzere ikiye ayrılır.

a)Müebbet Hapis: Suçlunun kötülüğünü (topluma vereceği zararı) önlemek için mahkumun ölümüne kadar devam eden hapis olup [49] adam öldürme suçunda feri şerik ile yırtıcı hayvan önüne atarak, soğuk ve sıcakta bırakarak ölüme sebebiyet verenlere uygulanır. Ebu Hanife’ye göre erkek çocuğun ırzına geçme suçuna müebbet hapis cezası verilir. [50] Kadınları ve kızları kötü yola düşüren ve fuhşiyata aracılık eden kimselere İmam Muhammed’e göre müebbet hapis, itiyat haline getirmişse ölüm cezası verilebilir. [51] İmam Malik’e göre, fesat ehli olarak bilinen mükerrir veya itiyadi suçlular bastırıcı dayak cezasına çarptırılır. İbn Ferhun böylelerine müebbet hapis cezası verilip infaz sırasında ayaklarına pranga takılması ve firarının önlenmesi gerektiğini söyler. [52] İbn Kayyım’a göre, bidat davetçisi ile rüşvet yiyen hakim veya önemli bir makamı işgal eden kamu görevlisi müebbet hapse tabi tutulur. [53]

Müebbet hapis Osmanlı belgelerinde habs-i ebedi şeklinde ifade edilmiştir. “...bazı kimesneler mezkur Yahudi’yi hapisten ıtlak eylemek istediklerin bildirip... buyurdum ki: Mezkur Yahudi habs-i ebedi ile habs edip min ba’d ıtlak eylemeyesin ve kimesne ile buluşturmayasın.” [54]

b)Muvakkat Hapis: Muvakkat hapis cezası, suçlunun ıslahına medar olmak üzere muayyen bir müddet hapsedilmesi olarak tanımlanan [55] ve genellikle adi suçlar için öngörülen, ıslah ve önleme yönünden elverişli olan ta’zir cezalarının bir türüdür. Suçun niteliği ve suçlunun durumuna göre uzun ve kısa süreli olabilir. [56] Örneğin; yalancı tanık ile yalancı tanıklığa azmettirenler uzun süreli hapse (habs-i tavîl) mahkum edilir. [57] “Rüşvet alan, veren ve aracılık edenler şiddetli tazir ve uzun süreli hapse müstahak olur.” [58] Suçların toplum üzerindeki etkisine göre süresi ayarlanıp kanunda gösterilir. Bu sebeple zaman ve mekana göre aynı suça verilecek hapis cezasının süresi farklı olabileceği gibi ferdileştirme yoluyla ilk defa suç işleyenlerle itiyadi ve mükerrir suçlulara farklı sürelerde hapis cezası verilmeli, yani ağırlatıcı ve hafifletici sebepler göz önüne alınmalıdır. [59]

Muvakkat hapsin asgari haddi bir gün olup, azami haddi tartışmalıdır. Hanefi, Malikî ve Hanbeliler üst sınır koymayıp takdiri zaman ve mekan şartlarına göre kanun koyucuya [60] bırakırken, Şafiilerden Abdullah ez-Zübeyri’ye göre tutuklamada bir ay, cezada altı ay, diğer Şafiilere göre de bir yıldır. [61]

Fıkıh kitaplarında bir süre belirlenerek hapis cezası öngörülen suçlar şunlardır: 1)Yalan tanıklık suçunda bazılarına göre hapis bir yıl, bazılarına göre ise hakimin takdirine bağlıdır. 2)Müslümanların idarecileri hakkında asılsız dedikodular çıkaran şahıs, ağır ceza ile cezalandırılır ve ayrıca bir ay hapse mahkum edilir. [62] Bir Müslümanın içki satması veya faizcilik yapması halinde de hapis cezası verilir. [63]

Osmanlı uygulamasına göre, süresi önceden belirlenmiş hapis veya hürriyeti bağlayıcı cezalarda sürenin sona ermesine rağmen mahkum uslanmamış veya bu hususta kefil gösterememiş ise süresinin uzatılması veya yeni bir süre tayini mümkündür. [64] “Kezalik ceraim ve cinayat kendisinden ikraren sebkat etmiş ve zevacir ve ukubat ile meluf olduğu habasetten tefriğ-i zimmete himmet etmemiş olan şahs-ı fasit hakkında vali-i mezalim için tecviz olunan istidame-i habs ile muamele kadı için dahi caizdir...” [65]

Bir yılı geçen süreli hapis cezalarında yıl hesabı, miladi takvime göre 11 gün mahkum lehine olduğu için, hicri takvime göre (354 gün üzerinden) yapılır. [66]


III-HUKUKİ NİTELİĞİNE GÖRE HAPİS
Hukuki önleme araçlarından olan hapis [67] bir görüşe göre aslında bir ceza değil, tövbe etmeyi (suçluyu uslandırmayı) amaçlayan bir tazir veya arzu edilen bir hareketin yapılmasını sağlayan baskı tedbiri (hapsen tazyik)dir. [68] Aşağıda da görüleceği gibi hapis, Kur’an ve hadislerde bir yaptırım olarak zikredilmektedir. Buna rağmen İslâm hukukçularının genelinde bu cezanın tazir nevinden bir yaptırım olduğu yönünde kanaat oluşmuştur. [69] Gerekçe olarak, had cezalarının af kapsamı dışında olmasına rağmen hapis cezasının kısmen infazından sonra affedilebildiği, [70] yine had cezalarının mescitte infazının caiz olmamasına rağmen hapsin Hz. Peygamber devrinde bile mescitte infaz edildiğine dair örneklere rastlandığı gösterilmiştir. [71]


a-Had cezası olarakHapis cezası had cezası olarak kabul edilirse bunu hakimin değiştirme ve adli affa karar verme yetkisi yoktur. [72]

1-Hırabe Suçunda Hapis: Maide, 5/33 ayetinde: “Allah ve Resulüne karşı savaşan ve yeryüzündeki hak düzeni bozmaya çalışanların cezası... (bulundukları) yerden nefy edilmeleridir.” ifadesi geçmektedir. [73] Bir görüşe göre buradaki nefyin süresi belirli olmadığı için bu ceza tazir nevindendir. [74] Malik b. Enes’e göre buradaki nefy, suçlunun İslâm yurdu dışına çıkarılması (sınır dışı edilmesi), Ömer b. Abdülaziz ve Said b. Cübeyr’e göre, suç işlediği beldeden bir başka beldeye sürülmesi; Ebu Hanife ve İmam Malik’ten rivayet edilen ikinci bir görüşe göre de hapis cezası; [75] bir başka görüşe göre de kaçmamasını temin maksadıyla gözetim altında tutulmasıdır. [76] Zahirilere göre hırabe suçundaki nefy Kur’an ayeti; zina suçundaki tağrib ise sünnet ile konulmuştur. Buradaki nefy hapis değil, suçluyu bir beldeden diğerine sürekli sürüp, rahatını selb etmektir. [77] Bazıları zina suçundaki tağribin süresine kıyasla, hırabe suçunda da sürgünün bir yıl süreli olduğunu söylemiştir. Ebu Hanife, Malik ve İmam Şafii’ye (ö.204/819) göre sürgünün süresi belirsizdir, fail halini düzeltinceye kadar hapsedilir. [78] Yakalama, Maide, 5/33-34 ayetinde, hırabe suçunun faillerinin faal nedametlerinin (tövbe) cezayı düşürücü bir hal olarak kabul edilebilmesi bakımından dönüm noktası olarak zikredilmiştir. [79]

Osmanlı uygulamasında “sâî bil-fesâd” sayılan eşkıyadan katli iktiza edenlere katl, hapsi iktiza edenlere hapis cezası verilmiştir. [80]

2-Zina Suçunda Hapis
a)İlk Ceza: İslâm’ın ilk zamanlarında zina suçunun cezası kadınlar için evlerde tutmak (hapis), erkekler için de kınamak, ayıplamak veya dövmek şeklinde idi. [81] “Kadınlarınızdan fuhuş yaptığı dört tanıkla sabit olanı ölünceye veya Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde tutun (hapsedin).” (Nisa, 4/16) [82] ayetindeki fuhuştan zinanın kastedildiği konusunda tefsirciler çoğunluğunun görüşü mevcuttur. Ancak hapis cezasının kime, hangi suç karşılığı uygulanacağı konusunda ihtilaf edilmiştir. Ayet kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezaların mahkumun oturduğu yerde infazına işaret etmektedir. [83] Ancak ayetin ifadesinden müddetsiz hüküm şeklinde hapsi anlamak da mümkündür. Ayet aynı zamanda bu hükmün geçici olduğuna dair ipucu vermektedir. Sahabeden İbn Abbas, Ubade b. Samit, Seleme b. Muhbik ve Übeyy b. Ka’b ile Tabiinden İkrime, Said b. Cübeyr, Hasan, Ata el-Horasani, Ebu Salih, Katade, Zeyd b. Eslem ve Dahhak (Nisa, 4/15-16) ayetlerinin hükmünün nesh edildiğini söylerler. [84] Ayetleri nesh eden hükmün (Nur, 24/2) ayeti mi, yoksa “Allah onlara yol açtı, bekar zinacıya 100 sopa ve bir yıl sürgün; evli zinacıya ise 100 sopa ve recm cezası vardır.” [85] hadisi mi olduğu konusu tartışmalıdır. Ayetin hükmünün mensuh olmadığını söyleyen alimler sevicilik (lezbiyen ilişki) suçuna hapis cezasının verileceğini, karşı cinsle yapılan zina suçuna ait cezayı ise (Nur, 24/2) ayetinin belirlediğini söylemişlerdir. [86]

Suçlulardan oluşan bir topluluk ıslah için elverişli olmadığı için Allah kadınların evde tutulmasını yani sağlam bir çevre içinde ıslah edilmesini emrediyor. [87]

b)Muhsan Olmayan Zaninin Cezası: “Zina eden erkek ve kadından her birine yüz sopa vurun” (Nur, 24/2) ayetine göre bekar zina failinin 100 sopa ile cezalandırılacağı konusunda görüş birliği vardır. Ancak “...bekar zinacıya 100 sopa ve bir yıl sürgün... cezası vardır.” hadisinde bahsi geçen tağrib cezasının had mi, yoksa tazir mi olduğu, ayrıca uygulanacaksa nasıl uygulanacağı konusunda ihtilaf hasıl olmuştur.

Şafiîler ve Hanbelilere göre sürgün zina haddinin bir parçasıdır. Kadın erkek ayrımı yapılmadan her faile uygulanır. Suçu işledikleri yerleşim yerinden asgari kasr mesafesi kadar bir uzaklığa sürülür. [88] Şafiîler sürgün edildiği yerde yeniden suç işleme tehlikesi belirirse ayrıca hapsedileceklerini söylemişlerdir. Zahirilere göre de tağrib açık bir nass ile emredilmiş had cezasıdır. [89]

Hz. Ali, Evzai ve Malikîlere göre; sürgün zina haddinin bir parçasıdır. Ancak yalnız erkek faillere uygulanır. Çünkü kadını tek başına sürgün etmek mümkün değildir. Bu cezanın ona uygulanabilmesi için suçlunun mahremi olan bir erkeği de sürmek gerekir. Bu durum cezanın şahsiliği ilkesini zedeleyeceği için cezayı düzenleyen nas erkekler bakımından bağlayıcıdır. Malikîlerden bir görüşe göre, kadın mazerete binaen sürgün edilmese de bulunduğu yerde hapsedilir.

Şafiîler, Hanbeliler ve Zahirilere göre kadın erkek bütün faillere uygulanan tağrib, suçluyu sürgün edildiği yerde gözetim altında tutmak şeklinde infaz edilir. [90]

Hanefilere göre ise, sürgün had değil, tazir cezasıdır. [91] Sürgün edilen birinin Bizans’a iltica etmesi üzerine Hz. Ömer, “bundan sonra asla sürgün cezası vermeyeceğim!” demiştir. Yine Hz. Ali’nin “sürgün fitne olarak yeter!” sözünü dikkate alanlar, failin kendi çevresinden uzaklaşması ve tanınmadığı yerde toplumun oto kontrolünden kurtulunca başka suçlar da işleyebileceğini, dolayısıyla hakim gerekli görürse had cezasına ilaveten kendi beldesinde hapsedilebileceğini söylemişlerdir. [92]

Livata suçunun cezası konusunda da çok şey söylenmiş, Ebu Hanife zina suçunun unsurları oluşmadığı için bu suçun cezasının hapis olduğunu belirtmiştir. [93]

Osmanlı devri fetvalarında, boşadığı kadınla nikahsız olarak bir arada yaşayan kişi [94] ve gayrimüslim vatandaşlardan biri ile zina eden kişiye had cezasına ilaveten uzun süreli hapis cezası verilmesi önerilmiştir. [95] Yine süt kardeşliği vb. sebeplerle evlenmesi yasak olanların evlenmesi halinde tazir-i şedid ve hapis cezası gerekir. [96]

Lianda yeminden kaçınan kadın yemin veya kocasının ithamını kabul edinceye kadar hapsedilir. Koca da yemin edinceye, karısını boşayıncaya veya yalan söylediğini kabul edinceye kadar hapsedilir. [97] Ancak bu hapsin yemine zorlamak için hapsen tazyik mi, yoksa ceza olarak hapis mi olduğu tartışmalıdır. [98]

3-Ridde Suçunda Hapis: “Dinini değiştiren kimseye ölüm cezası veriniz” hadisi “mürteddi hemen öldürün” anlamına gelmez. Hadis tevbe teklifine rağmen irtidadında ısrar eden kimseler hakkındadır. [99] Kendi özgür iradesiyle Müslüman olduktan sonra dinden çıkan [100] bir kimsenin şüphelerinin giderilmesi ve tövbe etmesi için hapsedilmesi gerektiği söylenmekle birlikte, bu hapsin hükmü ve uygulanması konusunda ihtilaf edilmiştir.

Hz. Ömer halife iken, Müslüman olduktan sonra dinden çıkanın hemen ölüm cezasına çarptırıldığını ve infazın yapıldığını duyunca: “Üç gün hapsetseniz, ekmek verseniz bundan sonra tövbe etmezse ölüm cezası verseydiniz ya! Allah’ım, bu cezanın infazında hazır bulunmadım, böyle yapmalarını emretmedim, bu muameleye de razı olmadım” demiştir. [101] Eğer mürtedin hapsi vacip olmasa, Hz. Ömer adamlarının yaptıkları karşısında böyle söylemezdi. [102]

Dinden dönen kadın tövbe etmese dahi Hanefilere göre ölüm cezası verilmez, [103] hapse atılır, [104] her gün hapisten çıkarılarak kendisine tövbe teklif edilir ve tekrar Müslüman olmaya zorlanır. [105] Tövbe ederse serbest bırakılır, etmezse tekrar Müslüman oluncaya veya ölünceye kadar hapsedilir. Hanefiler, Hasan Basri, Tavus ve Malikîlerden bir kısmına göre; mürtedin hapsi vacip değil, müstehaptır. Bunlar “dinden çıkanı öldürünüz.” [106] hadisini delil göstermişlerdir. Hanbelîler mürted kadın veya erkek olsun kendisine tövbe teklif edileceği ve kendisine İslâm’ın anlatılacağı görüşündedirler. Tövbe teklifi üç gün içerisinde olur ve bu müddet içerisinde hapiste tutuklu bulunur. Tövbeye olumlu cevap verdiği takdirde tahliye edilir, [107] aksi takdirde öldürülür. [108]

Malikî mezhebine göre mürted ister kadın ister erkek olsun, hakkında irtitad hükmünün verildiği günden itibaren tövbe etmesi için mürtedde üç gün üç gece mühlet tanınması vaciptir. Çünkü Allah, Salih kavmine tövbe etmeleri için bu süreyi tanımıştır. [109] Mürted bu süre içinde tövbe ederse had cezası uygulanmaz.

Ebu Zehra’ya göre mürtedin hapsedilmesi ridde suçunun cezası değil, tekrar Müslüman olması için uygulanan hapsen tazyiktir. [110] Bir görüşe göre de mürtedin hapsedilmesi ridde suçunun cezası olarak değil, toplumu onun saygısız davranışından, mürteddi de toplumun infial hareketiyle bir şey yapmasından korumak içindir. [111]

1840 tarihli Osmanlı Ceza Kanunu, irtidat ile ilgili bir hüküm koymamış, mürtedin ölümle cezalandırılmasına devam edilmiş; ancak zamanın İngiliz Büyükelçisi Canning Kur’an metninde böyle bir ceza olmadığını, bu sebeple bu cezanın uygulanmaması gerektiğini Abdülmecid’e anlatmış, O da bu cezanın uygulanmayacağına dair söz vermiş, ancak konu yine de hukuki olarak halledilmemiştir. [112]

- AMON -
18-03-08, 13:33
18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi Anısına,

O Dönemin, Osmanlı Donanması Gemilerinden Birkaç Resim.


http://img231.imageshack.us/img231/6532/hamdyesavagemsahu7.png

Hamidiye savaş gemisi


http://img206.imageshack.us/img206/6004/osmanlisavagemlerbng1.png

Osmanlı savaş gemileri


http://img206.imageshack.us/img206/2615/azzyegemscgp0.png

Aziziye savaş gemisi


http://img231.imageshack.us/img231/6496/stanbulabdulmecdsavagemox2.png

Abdülmecid savaş gemisi


http://img206.imageshack.us/img206/1158/hamidiyeharpgemisiecw3.jpg

Hamidiye savaş gemisi


http://img206.imageshack.us/img206/5049/muinizafarfkb5.jpg

Münizafer savaş gemisi


http://img231.imageshack.us/img231/6425/barbarosgdi5.jpg

Barbaros Hayreddin savaş gemisi


http://img213.imageshack.us/img213/6747/assaritewfikhjq1.jpg

Asarıtevfik savaş gemisi


http://img72.imageshack.us/img72/6861/hamidiehijx7.jpg

Hamidiye savaş gemisi


http://img213.imageshack.us/img213/673/osmanligemkjgr9.th.png (http://img213.imageshack.us/my.php?image=osmanligemkjgr9.png)

Bir Osmanlı savaş gemisi


http://img213.imageshack.us/img213/8683/hamdyesavagemsdenzclerksg9.th.png (http://img213.imageshack.us/my.php?image=hamdyesavagemsdenzclerksg9.png)

Hamidiye savaş gemisi ve denizci askerler


http://img72.imageshack.us/img72/5243/osmanlipelengderyasavagee1.th.png (http://img72.imageshack.us/my.php?image=osmanlipelengderyasavagee1.png)

Peleng-i Derya savaş gemisi


Resimler çeşitli kaynaklardan alınmıştır.


__________________

recchie
18-03-08, 16:04
-OSMANLI DEVLETİ’NDE KADILIK MÜESSESESİ

Osmanlı kadısı İslâm devletleri içinde özgün bir yeri olan adliye ve mülkiye görevlisidir. Memuriyeti kendisinden önceki İslâmî asırlarda meslektaşlarına göre daha geniş yetkilerle donatılmıştır.

Tayini

Osmanlı imparatorluğunda kadı tayin edilmek bir takım niteliklere sahip olmak kadar, belirli bir tahsil düzeni ve hiyerarşik geçiş işlemine dayanmaktaydı. Bu nedenle Osmanlı ülkesinde, adliye silki; klâsik İslâm devletlerine göre daha gelişmiş esaslara dayanan bir sistem, başlı başına bir meslek olarak görünmektedir. Osmanlı’da ilmiye sınıfı üç kategoride görevlendirilmekteydi. Bu kategoriye giren her grup belirli bir fonksiyon yüklenmiştir. Müderrisler öğretimle, müftüler fetva göreviyle, kadılar ise kaza (yargı) göreviyle yükümlüydüler. Osmanlı kadıları bu hiyerarşi içinde mutlaka gerekli medrese tahsilini ve hukuk bilgisini kazanmış olmak zorundaydılar.

Kadıların eğitimi için ilk medresenin Sultan Orhan zamanında kurulduğu belirtilir. Fakat Osmanlı devlet ve toplum sisteminde tedris, kaza ve ifta mesleklerinin ayırımı, derecelenmesi ve rütbelerin muadeleti, kadıların alacağı harçlar Fatih Sultan Mehmet kanunnamesiyle belirlenmiştir. İlmiyenin reisleri Rumeli ve Anadolu kazaskerleridir. Kanunî devrinde ise Ebüssuud Efendi başşehir müftüsü diye anılmış, ilmiyenin reisi sayılmış ve kazaskerler onun ardında kalmıştır.

Kadı olmak isteyenler bir seçimle, büyük kadılıklara en az beşer kişi olmak üzere stajyer olarak gönderilir. Mevleviyet payesine haiz bu kadıların yanında üç beş yıl çalışarak İstanbul’a gelir, bir sene de mülazemet ile vakit geçirirler, ancak bundan sonra alt kademedeki kazalardan birinin kadılığına tayin edilirdi. Bir müddet müderrislik edip sonra kadı olmak isteyenlerde müderrisliklerinin derecesine göre kaza sancak veya eyaletlerden birinin kaza kadısı olurlardı.

Kadı tayini, 14 ve 15. yüzyıllarda Divan-ı Hümayun toplantılarında Rumeli ve Anadolu kadıaskerinin arzı ve padişahın onayıyla olurdu. Bu şekil Fatih devrinden itibaren özellikle divan toplantılarının veziriazamın başkanlığında toplanmaya başlamasından sonra değişmiş ve kadı, kadıaskerlerin teklifi ile veziriazam tarafından tayin edilmeye başlanmıştır. 16. yüzyıldan itibaren ise, mevleviyet denilen büyük kadılıklar, şeyhülislamlığın ehemmiyet kazanmasından sonra, onların teklifi üzere veziriazam tarafından yapılmıştır. Kaza kadılarının tayinleri kazaskerlere aitti. Kaza kadılıkları Rumeli, Anadolu ve Mısır’daki kazaların kadılıkları olmak üzere üç sınıftı ve kadı, hangi kaza kadılığı sınıf içerisinde göreve başladıktan sonra, sınıf değiştiremiyordu.

İlmiye mensuplarının tayin, azl ve nakil işlemlerini Anadolu ve Rumeli kazaskerlik daireleri yapar. Kadı, bu dairelerde ruzname denen deftere kayıt edilir ve meslekî terfi ve özlük işleri de bu büroda yürütülürdü. Şayet bir kadının tayini bu deftere kaydedilmemişse elindeki berat hükümsüzdür ve iptali gerekir.

Görev süresi

Mahallî halk ile yakınlaşmamaları için olsa gerekir, kadıların tayin sureleri ve görevleri kısa tutulmuştur. Mevleviyet payesine haiz büyük kadılar genellikle bir sene kaza kadıları ise 20 ay süreyle tayin edilirdi.

Yargı bölgesi

Kadıların kaza daireleri içindeki yoğun görevleri yerine getirme dışında kendi kaza daireleri haricindeki işlere karışmamaları prensibi önemlidir. Her fert ait olduğu kaza dairesinde yargılanır. Kadılar başka dairedeki davalı ve davacının müracaatını kabul edemez.

Kadılar Sultan’ın özel bir fermanıyla gereken halde başka kadıların bölgesindeki işlere bakabilirler.

Görevleri

Osmanlı kadısının mülkî, adlî, beledî, askerî alanlardaki görevlerini sırasıyla siyasî, sosyal ve ekonomik olarak sıralanabilir. Siyasî görevleri; sefer-i hümayun sırasında geçilecek yol, köprü, çeşmelerin tamiri, erzak temini, gerekli okçu, kürekçi, beygir temini, bunların nakli için iskelelerde at gemilerinin hazırlanması. Yol ve konaklama tesislerini önceden kontrol ve bilhassa toplanan verginin orduya seri’an yetiştirilmesiydi. Ülkede zaman zaman çeşitli şehirlerde kahvehane ve meyhaneler kapatılır, bunları kapatmak ve yasağı gözetmek. Bu gibi yerlerin kapatılması için merkeze şikâyet. Şehrin kalesinin muhafazasındaki kale dizdarları ve dizdarbaşılarının sorumluluğu ve bunların denetimi. Bir tarihte Yoros Kalesi dizdarı Sadullah’ın kale içindeki evleri otla doldurduğu ve gece bağ ve bahçesine gidip kale hıfzında bulunmadığının teftişi Yoros kadısına emrediliyordu. Yine şehir ve kalelerin muhafazası için olur olmaz yerlere ev ve dükkân yapılmaması, kalenin imar ve savunma nizamının gözetilmesi. Devşirme işleri ve devşirme eminlerinin denetimi. Bir yerin aranması ve baskın düzenlenmesi veya bazı şahısların tevkifinde kadı emrinin gerekli olması. İmam ve müezzin tayini. Vakıf mütevellilerini denetlediği gibi tekkelerin kontrolünü yapmak, ehliyetsiz derviş ve şeyhlerin halkı ifsat etmemesini sağlama. Aynı şekilde vakıf medreselerinin nizamını gözetir, usulsüz müderrisler ve idare hakkında merkeze arzda bulunur ve bilhassa talebenin durumunu denetler. Yargıçlık fonksiyonunu yerine getirmesi. Askerî sınıf mensuplarını (vergiden muaf müslim, gayrimüslim yönetici ve yönetime yardımcı olmaktan dolayı imtiyaz ve ihtiyar sahibi olmuş zümre) teftiş etme. Sosyal görevleri; yetim mallarının idaresi, nafaka tayini, miras, evlilik akdi, cemaatin isteklerini merkeze bildirme. Şehirlerin alt yapısal düzenlenmesi ve imar nizamının korunması bu nedenle vakıf mütevellilerini kontrol ve azl yetkisi vardır. Medreseleri kontrol etmek, müderrislerin tayin ve azli için arz yetkisi, imaretlerin ve talebe-i ulumun iaşesini denetlemek ve gözetmek. Ekonomik olarak da; vüzera haslarının kontrolü, mukataa işlerinin kontrolü ve denetimi, alacak senedi ve kefalet senetlerinin tanzimi, zanaatkâr ve esnafın kontrolü. İstifçilik ve karaborsacılık faaliyetlerini önleme. Ülkede pazaryeri değişikliği, bürokratik ihtisaslaşmanın olmadığı bir cemiyette belediyenin iktisadî kontrolü, çarşı, pazar denetimi, her yıl ürün ve hizmetlere muhtesip, lonca kethüdası ve yiğitbaşılarıyla narh konması. Avarız hanelerinin kaydı ve muhafazası ve bu verginin toplanması, para rayicine dikkat etmek, rayicden fazlasına sikke mübadelesini önlemek; tedavülde kalp veya kırık sikke bulundurulmasına mani olarak, müsebbiplerini cezalandırmak. Mukataaya verilecek yerler için mukataa sahibine iltizam tezkiresi vermek ve mukataa beratının sicile kaydı. Bu üç sınıfta topladığımız kadıların görevleri salt olarak sadece belirtildiği sınıfta ele almak yanlış olur ve bütün görevleri etkileri iç içedir.

Toprak kadılığı

Sefer esnasında padişahla birlikte giden kadıaskerler, orduya ait işleri görürlerdi. Ancak padişahların sefere gitmeyi terk etmelerinden sonra kadıaskerler de seferi terk etmişler ve serdar-ı Ekrem olarak sefere giden veziriazamların yanlarına vekâleten “ordu kadısı” ismiyle emekli olmuş mevali denen büyük kadılardan biri kendisine bir tayin beratı verilmişti.

Kadı Yardımcıları Naib

Naib vekil demektir. Mahkeme-i şeriyyeler’de kadılar namına muhtelif hizmetlerde vazife gören naibler vardı. Naibin bir veya birkaç olması kadının tayin edildiği Osmanlı kadısı da aynı şekilde naib tayin eder; ancak bunların sayısını kendi arzusuyla ile arttıramaz. Yeni bir naib tayini ile bölgesi dahilinde mahkeme kurması için, bunun gereğini merkeze arz etmesi ve tayin ve kurtuluş (ihdas) iznini alması gerekirdi.

Naibler, yatay bir hiyerarşi içinde kadının görevlerini kendi nahiyelerinde yerine getirirler.

İmam

Bir imamın hukuk adamı ve yargı görevlisi olarak hiçbir rolü yoktu. Belki bazı anlaşmazlıklarını, bir cemaat üyelerinin yakınlık havası içinde çözmekte rolü oluyordu. Ama o daha çok bir muhtar görevini yerine getiriyordu.

Subaşı

Subaşının asayişle ilgili görevleri sadece şehir içine mahsus değildi. Subaşının asayişle ilgili İki görevi vardır. Birincisi bad-ı heva adı altında toplanan cürm-ü cinayet, niyabet, resm-i arusana gibi vergileri toplamaktır ki (mali görev), ikinci görevde bu mali göreve, ilişkin olarak kolluk görevini yerine getirmektir. Ancak kadının kolluk görevini vekaleten subaşıya bıraktığı malûmdur. Subaşı bir anlamda adlî zabıta, diğer anlamda en yüksek emniyet görevlilerinden biridir ve infaz memuru olarak Osmanlı kadısının en başta gelen yardımcısıydı.

Yasakçılar

Bunlar geceleri çarşı ve pazar yerlerini beklerlerdi. Şehrin neresinden ne kadar ases bekleyeceği kanunnamelerde belirtilmişti. Görevleri karşılığında, asesler dükkân sahiplerinden belirli bir ücret alırdı.

Kale dizdarları

Beylerbeyi, sancakbeyi ve kadının denetimi altında şehrin iç kalesinin (ki hazine ve mühim evrak buradadır) müdafaa ve inzibatından sorumlu olan dizdar ve kale erlerini de kadının yardımcısı olan ehl-i örf arasında saymak gerekir.




Kassamlık

Vefat etmiş olan bir kimsenin terekesini varisleri arasında taksim eden şer’i memura kassam denir. Her kadılıkta müstakil bir kassam defteri vardı.

Muhtesib ve narh işlemi

Muhtesib, klâsik İslâm da çarşı pazar kontrolü dışında, re’sen ahalinin toplum kuralarına uymasını denetler ve zorlardı. Muhtesib dini kurallara uyulmasını sağlayan geniş görevli bir memur olarak kadıyı da bu konuda uyarır ve eleştirebilirdi. Osmanlı döneminde muhtesibin bu görevleri son derece daralmış ve o diğer örf ehlini meydana getiren memurlar arasında özellikle çarşı pazar ve narh kontrolüyle, meskukatın rayicine dikkat etmekle görevli bir memur haline gelmiş olup, kadının başlıca yardımcısıydı.

Kadı ile muhtesibin önemli bir görevi para rayicine dikkat etmek ve alış verişin bu rayic üzerinden yapılmasını sağlamak. Tabiî bu gözetim ve denetimi asıl yürüten muhtesibdir. Kadı ve muhtesibin başlıca görevi, iaşe maddelerine (bilhassa hevayic-i zaruriye denen et, ekmek, yakacak gibi) narh koymak. Muhtesib, kadının yanında eşraftan ve lonca temsilcilerinden meydana gelen bir kurulla narhı tespit eder.

Narh Tanzimat’ın ilânından sonra yavaş yavaş birçok maddeler üzerinden kalkmış ve nihayet et ve ekmek gibi birkaç zarurî madde ile sınırlı kalmıştı.

İstifçi ve karaborsacıları takip, esnafın teftişi, fiyat, ölçü, kalite temizlik kontrolü ve uygunsuzluk edenleri cezalandırmak muhtesibin görevleriydi.

Kadının denetimi

Kadıların suistimali, kanunsuzca verdikleri hükümler ahalinin şikâyetine sebep olur veya devlet yönetiminin dikkatini çekerse, teftiş yoluna gidilirdi. Bu gibi hallerde merkezî hükümet beylerbeyi veya sancak beyi rütbesinde birini gönderir ki buna müfettiş paşa denirdi. Yahut da dergâh-ı ali çavuşlarından biri mübaşir müfettiş olarak gönderilirdi. Bir kadının çok kere padişah fermanıyla bir başka kadının icraatını denetlediği görülmektedir.

Toprak kadılığı

Bunlar tahkiki gereken yolsuzlukları tahkik ve teftişle görevliydiler.

Protokoldeki yeri

İslâm tarihinin her döneminde kadılar en yüksek mevkilere kadar yükselebilmişlerdir. İlmiye sınıfından olup, kul taifesinden olmadıklarından dolayı ehl-i örf gibi siyasetle cezalandırılamazlardı. Kadı; yargıç, beledi amir, asayiş görevlisi, malî yetkili, İslâm cemiyetinin temsilcisidir.




C- OSMANLI'DA MAHKEME

Mahkeme binasının yeri

Kadı İslâm cemaatinin hâkimi olduğundan davayı camilerde görmekteydi. Cami aynı zamanda medrese idi. Ancak mahkemenin camide kurulması gibi bir kesin kurala da teoride rastlanmamaktadır. Esas prensip kolayca ulaşabilecekleri bir yerde mahkeme kurulmasıdır. Adaletin icrasında mekân farkı gözetilmez. Kadı mahkemeyi rivayete göre evinde de kurmuştur Osmanlı kentlerinde anıtsal bir resmî mahkeme binası yoktu. Genellikle kadı kendi evini mahkeme olarak kullanır. Ancak bu bina hususî mesken niteliğini de kaybeder. Ahali davayı serbestçe takip edebilir ve burası mahkeme binası niteliğini kazanır. Bazen kentin büyük camii yanında olurdu.19. yy ortalarına kadar İstanbul kadısının belli bir mahkeme binası yoktu. 1837 İstanbul kadısının makamını dolayısıyla mahkemesini bab-i Meşihatteki boş odalara naklettiler ve böylece İslâm tarihinde ilk defa olarak kadı anonim resmi bir yere sahip oldu.

Yargılama usulü

İslâm hukukuna göre mahkeme sadece bir hâkimden kurulacaktır. Bu monist kural İslâm yargılama usulünün temelidir ve sünnî mezhebinin bütün okullarınca kabul edilmiştir. Hem şer’î hem örfî davalarda tek yetkili mahkeme durumundadır. Hâkimü’ş-şer de denilen kadılar önlerine gelen şer’î davalara fıkıh kitaplarında, örfî davalara da kanunnamelerde yer alan mahkemelerde diğer fukahanın ve dinleyicilerin hazır bulunması temel prensiptir. Kadının duruşması herkese açık olmalıdır.

Nazariyatta mahkeme günlerinin adı ve sayısı saptanmamıştır. Kadı İslâm’ın ilk zamanlarından beri bu konuda serbesttir. Duruşma için istediği günleri seçer. Kadı kadınlar için ayrı bir gün tayin eder veya onları erkeklerden önce mahkemeye alır.

Mahkeme esasta gece gündüz müracaata açık olmalıdır. Gayr-i müslimler kendi aralarındaki nizaa’nın halli için de Osmanlı kadısına başvurmaktaydılar. Osmanlı kadısı yargılamayı Hanefî mezhebinin kurallarına göre yapar. Fakat davacı davasının diğer 3 mezhepten birinin ahkâmına ve içtihadına göre bakılmasını talep ederse buna uyulmak zorundadır.

Kadı babasının ve nesepten birinci derecedeki yakınlarının taraf olduğu davada hüküm veremez. Buna karşılık hasta, aç ve aşırı yorgun değilse hiçbir dava müracaatını reddedemez. Tarafların öneri, ifade ve cümlelerini dinlemekten ve dikkate almaktan kaçınamaz. Kadı duruşmada hazır olmayan taraf (ga’ib) aleyhinde hüküm veremez. Müşavere İslâm hukukçularınca tavsiye edilmektedir. Tarafların vekil ile temsili mümkündür. Şahitleri kabul edip etmeme konusunda, İslâm’ın ilk asırlarında kadı geniş yetki sahibiydi. Kadı ispat vasıtası için şahadetle yetinemez. Gerektiğinde keşif yapması gerekir. Kadının hükümlerinin tam ve kesin olması gerekir. Verdiği hüküm derhal zabta geçirilip sicil edilir.

Teoride ve pratikte İslâm kadısının hükmü sadece iki şahit tarafından tasdik edildikten sonra yürürlüğe girer. Bu nedenle İslâm ülkelerinde şahitler Osmanlı mahkemelerinde de şuhud ul hal bu fonksiyonu görmekteydi.

Mahkeme’nin İstiklâli

Kadı mahkemesi hükümlerinin ehl-i örf ve hattâ sultanın emirlerinden bile bağımsız olmasına dayanan ve Osmanlı hukuk sisteminin temellerinden biri olan bir prensiptir. Kadı hükmü olmaksızın hiçbir fert ehli örf tarafından cezalandırılamaz.

Mahkeme Görevlileri

Kadılar yargı işlerini tek başlarına yapmakla birlikte mahkemede sayıları değişen yardımcıları da vardır. Bunların başında bizzat kadı tarafından tayin edilen naibler gelir.

Bunun yanı sıra yargılamanın alenî olarak yapıldığını gözlemleyen ve mahkeme defterlerine isimleri yazılan şühüdül-hal kadının önemli yardımcılarındandır.

Mirasla ilgili problemleri çözen ve tereke taksimleriyle ilgilenen kassamlar, mahkeme kayıtlarını zaman içinde geleneği oluşmuş yazım usulleri çerçevesinde tutan hüccet ve ilâmları kaleme alan kâtipler, defterdarlıkla halk arasındaki malî anlaşmazlıklara bakan miri kâtipleri, sanıkların mahkemeye celbinde hizmetleri olan muhzırlar, arabulucular, muhtesipler, subaşılar idi.

Mahkeme Arşivi

Bir kadı mahkemesinde merkezden gelen fermanlar, normal askerlik işlemleri ve dava özetleri fazla ayrıntıya girmeden kaydedilmiştir Osmanlı mahkeme arşivleri daha ayrıntılı olup bu belgelerin saklanması ve düzeni bürokraside önemle üzerinde durulan konu idi. Bir kadının bu defterleri kayıp etmesi veya tahrifi cezayı gerektirir.

Mahkeme Gelirleri

İslâm hukukunda mahkeme harçları belirlenmiş değildir. Eğer kadının başka geliri yoksa mahkemedeki görevinde makul bir ücret alması uygun görülmüştür. Sonraları kadının görevinde belirli bir harç alması adeta kanunlaşmıştır. Osmanlı adlî sisteminde ise, alınacak harçlar her sancak kanunnamelerinde ayrıntılı olarak belirlenmiştir.

Mahkeme harçlarını belirleyen ilk kanunname Bayazid devrinde H. 976/M. 1394 yılında çıkan kanunnamedir.




D-TANZİMAT SONRASI GELİŞMELER

1254/1838 tarihinde kadıların yetkilerini kötüye kullanmalarını önlemek ve mevcut usulsüzlükleri ortadan kaldırmak amacıyla Tarik-i ilmiye dair Ceza Kanunname-i Hümayunu yürürlüğe konulmuştur.

253/1837 tarihinde kaz askerlikler birer mahkeme olarak Bab-i Meşihat’a nakledilmiş ve bütün kadılar şeyhülislâma bağlanmıştır. Bu arada kadıların idarî, mahallî idare yetkileri de kaldırılmıştır

Nizamiye mahkemeleri 1286/1870 tarihli bir nizamnameyle kurulunca Osmanlı adliyesinde dualizim başladı ve iki adlî mahkeme ayrı ayrı sahalarda yargı görevini yürütmekle görevlendirildi.

TBMM’nin teşkilinden sonra 4 sene daha aynı karar- name uygulanmış ise de 1342/1924 tarihli Mahakim-i Şer’iyenin ilgasına ve Mahakimin Teşkilâtı’na ait Ahkâmı Muaddil Kanun ile bu mahkemelere son verilmiştir.

- AMON -
19-03-08, 02:43
18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi'nin Kazanılmasında Büyük Katkılar Yapan Nusrat Mayın Gemisi


NUSRAT'IN KÜNYESİ

Adı ye Tipi: NUSRAT - Mayın Gemisi

İnşaa Tarihi ve Yeri: 1911-Kiel Almanya

Tonajı: 365 Ton

Askerî Hizmete Girişi: 1913

Boyu ve Eni: 40m.-7.5m.

Derinliği: 3,4 m.

Çektiği: Sn 2 m.

Silahları: 1 Adet 7,5/40 Top, 2 Adet 4,7 top, 2 mk. 5b.


Mayın Kapasitesi: 40 Adet

Sürati: 15 mil

Terhis Târihi: 1955

Gemi Komutanı: Yüzbaşı Tophaneli Hakkı Bey

Mayın Grup Komutanı: Yüzbaşı Hâfiz Nazmi Bey

Mürettebat Sayısı: 61 kişi

Mürettebat Hafız Nazmi Bey: Balkan Savaşı’ ndan sonra Çanakkale Boğazı Mayın Grup Komutanlığı’ na ve Kılavuzluğa atanmıştır. Balkan Savaşı’nda bir iki düşman gemisini batırmıştır. 18 Mart 1915’te kazanılan başarıda büyük pay sahibi olan Hafız Nazmi Bey binbaşılıktan emekli olmuştur. Binbaşı Nazmi (Akpınar) 65 yaşında iken 5 Mayıs 1940’ da vefat etmiştir.

Tophaneli Hakkı: Nusrat Mayın Gemisi komutanıdır. Bu görevden iki gün önce kalp krizi geçirmiştir. Tüm ikazlara rağmen bu göreve katılmak istemiştir. Mayınların döşenmesinden sonra, geminin düşman projektörlerine yakalanıp, görev başarısızlığa uğrayacak korkusuyla ikinci bir krizle, Çanakkale’ ye dönemeden vefat etmiştir. Şahadet şerbetini içmiştir.

Diğer Personel: Güverte Yüzbaşısı Hüseyin, Onyüzbaşı Çarkçı Ali, İkinci Çarkçı Ahmet, Üçüncü Çarkçı Yüzbaşı Hasan, Elektrik Zabiti Mülazım Hasan, Top Zabiti Mülazım Kadri Bey ve elli dört nefer.


Gösterdiği Yararlılıklar 18 mart 1915'de, Çanakkale Deniz Harbinde düşman gemilerinden, İngiliz donanmasına ait IRRESISTTBLE ve OCEAN gemileriyle, Fransız donanmasına ait BOUVET zırhlı gemilerinin boğazın karanlık sularına gömülmesini sağlayan mayınları döşemiştir.
Makus Talihi 1955 yılında "terhis edildikten" sonra, 1962 yılında satılarak şekli değiştirildi ve çeşitli deniz nakliyat şirketlerince "kuru yük gemisi" olarak kullanıldı. "Ekonomik ömrünü tamamladı" gerekçesiyle terk edildi ve 1990 yılı Nisan ayında Mersin Limanında battı. 1999 yılında Gönüllü kişilerce tekrar yüzdürüldü, "müze"olarak kullanılması için düzenlenen kampanyalara kimse ilgi göstermeyince "jilet" yapılmaya mahkûm edilmişti.
Sonuç 2003 yılında, "Nusrat, Mersin Limanında jilet olacağı günü beklerken biz burada rahat uyuyamazdık" diyen ve kadirşinas Türk Milletinin hislerine tercüman olan Tarsus Belediyesi'nce, Tarsustaki Çanakkale Parkında Müze olarak sergilenmeye başlamıştır. Şimdi huzur içinde… Seni unutacağımızı Sandın güzel nusrat?


__________________




NUSRAT İŞ BAŞINDA


18 Mart 1915 deniz zaferi, top ve mayın silahlarının müşterek çalışma mahsulü olup bunda mayın başrolü oynamıştır. Mayınların dahice boğaza yerleştirilmesiyle, o tarihin en kuvvetli donanmasını Türk azmi ve cesareti, hayretlere bırakacak şekilde alt etmiş ve boğazı düşman gemilerine kapamıştı.

Dönemin Fransa başbakanı; Çanakkale için "Türkler boğazı kapamakla savaşın iki yıl uzamasına ve müttefiklerin milyonlara varan insan gücü ve yüzlerce milyarlık maddi kayba uğramasına sebep olmuşlardır." demiştir.

Peki o gizemli mayınları kim ne zaman oraya dökmüştür?

Nusret Mayın Gemisi 3 Eylül 1914'te Çanakkale'ye gelmişti. Almanya'da özel şekilde mayın dökme gemisi olarak inşa edilmiş bu tekne dar alanlarda kolayca manevra yapabiliyor ve az su çektiğinden mayın alanları üzerinde güvenle dolaşabiliyordu. Ancak Osmanlı Devleti'nin mali sorunları ona boğazı mayınlayabilmesi için gerektiği miktarda mayın bulamıyordu. Çanakkale boğazında zaten önceden boğazı kesecek şekilde döşenmiş mayın hatları bulunmaktaydı. Ancak, düşman zırhlılarının devamlı şekilde hareketlerinin incelenmesiyle akıllara hayret verecek bir gerçekle karşılaşılmıştı.

6 Mart gecesi Cevat Bey, mayın grup komutanı Hafız Nazmi Bey'e "Oğlum, diyordu. Sana çok önemli bir görev veriyorum. Vatanın selameti bu görevin başarıyla yerine getirilmesine bağlıdır. Yarın akşam, Nusrat'le son 26 mayınını şu gördüğün karanlık limanda kıyıya paralel olarak dökeceksin. Düşman hareketinizi seçer, size saldırıya kalkışırsa kıyı toplarımız önceden aldıkları talimata uygun olarak hareket edecek ve sizi himaye ateşiyle koruyacaklar. Kendinizi göstermemeye çaba harcayın. Allah yardımcınız olsun."

Evet. Bu sefer mayınların boğazı kesecek şekilde değilde kıyıya paralel olarak Karanlık Limanına dökülmesi fikri, mayın uzmanlarının ince bir çalışmayla ortaya çıkardıkları mükemmel bir fikirdi. Çünkü düşman zırhlıları boğaza gurup gurup giriyor ve görevini tamamlayan grup ikmal yapmak için geriye dönerken arkadaki grupların yollarını kesmemek için boğazın en geniş yerlerinden biri olan Karanlık Liman'da manevra yapıyordu. İşte mayınlar da bu manevra sahasına kıyıya paralel ancak manevra hattına dik olarak yerleştirilecekti. Fakat bu işin sonu her ne kadar büyük bir zaferi getirebilecek olsa da bir o kadar zordu.

Nazmi Bey, ertesi gün Nusret mayın gemisi komutanlığı yapacak olan Tophaneli Yüzbaşı Hakkı'yı buldu. Her iki subayda çok iyi arkadaştılar. İki gün önce kalp krizi geçiren Nusret'ın genç komutanı Yüzbaşı Hakkı Bey, sağlığı için yerine bir başkasını görevlendirmeyi önceden Çanakkale müstahkem mevki komutanı Cevat Bey'in ısrarlarına rağmen, savaşın ve ülkenin sorumluluğunu omuzlarında duyarak görevi kabul etti.

7 Mart'ı 8'e bağlayan gece yarısı Nusret demir alarak Çanakkale'den uzaklaştı. Bütün ışıklarını söndürüp kıvılcım atmasın diye ocaklarını bastırmış, maskeli ışıklar altında rota izleyerek hedefine doğru ilerliyordu. Gemi daha önce döşenen mayın hatlarından geçiyor ve Karanlık Liman'a giriyordu. Deniz sakin, hava simsiyah, zifiri karanlıktı. Uzaklarda dolaşan düşman devriye gemileri pırıl pırıl yanan projektörleri ile suyun yüzünü aydınlatmaktaydı. Bir an, suyun yüzüne değen ışık silindirler hemen ardından denizi yalayarak, havaya kalkıp yeniden denizin yüzeyinde başka bir noktayı aydınlatıp derinlere inmekte ardından yine uzaklara gitmekteydi. Daha yakınlarda devriyeye çıkmış düşman gemilerinin projektör ve ışıldakları zaman zaman Nusret'in olduğu kıyının karşısını noktalamaktaydı. Son kontroller bittikten sonra ilk mayın platforma alınmış ve atış anı beklenmeye başlamıştı. Heyecan son haddindeydi. Vatanın selameti için gerekli olan zafer kilidi, Nusret'in elindeydi. Onu mutlaka sessizce yerine bırakmalıydı.

Sonunda Anadolu yakasındaki Akyarlara, yeni mayın hattını hazırlanacağı noktalara geldiler. Teker teker sessizce elinde kalan son 26 eski tip mayını suya bırakmaya başladı. Suya düşen her mayın belli bir sıra halinde kendisini asılı tutacak ağırlığın gerdiği teller üzerinde yeralmaya başladılar. Birkaç dakika sonra tüm mayınlar belirlenen rota doğrultusunda dökülmüştü. Makinalar tekrar ulaşabilecekleri en yüksek devirde çok hızlı tempoda çalıştırılmıştı. Şimdi en az mayınlar dökülüşü kadar tehlikeli olan geri dönüş yolculuğu başlamıştı. Daha önceki dökülen mayınlar ve düşman devriye gemileri Nusret'in yolu üzerinde kol geziyordu.

Bir an için Nusret'in çok yakınında bir karaltı ortaya çıktı. Düşman gemisi olmalıydı bu. Büyük olasılıkla düşman zırhlıları geri dönmüşlerdi ve devriye görevine devam etmekteydiler. Ara verdikleri projektörle taramaya yeniden başladıkları zaman Nusret'i görecekler ve herşey bitecekti. Bütün personelden buz gibi terler boşanıyordu. Nihayet korktukları başlarına geldi ve düşman gemisinin projektörleri yandı. Karalığı yaran projektör ışığı az öteden, hızla, üzerlerine doğru, denizi tarayarak geliyordu. Işık dalgası kıyıları, dalgaları taraya taraya, arada bir durarak, arada bir gerileyerek ağır ağır üzerlerine geliyordu. Bu ışık silindiri ölüm kılıcına dönüşmüş, Nusret'in böğrüne saplanacaktı ki bir mucize gerçekleşti.Ölüm ve ışık dalgasını içine girmelerine saniye kala, Türk kıyılarında yanan projektör bir mucize yarattı.

Bizim kıyıda birden bire yana projektörümüz birkaç saniye içinde, düşman projektörünü deniz üstünde yakaladı. İki projektör şimdi gözgözeydiler. Ortalığı sise yakın yoğun bir beyazlık kapladı. Beklenmedik bu ışık kavgası Nusret'e yaşam umudunu geri verdi. Şimdi karşıyaşan iki projektör, iki düşman göz birbirinden kurtulmak için olağanüstü bir savaşa başladılar. Düşman projektör, kurtulmak için yoğun çaba harcıyor, bir türlü başaramıyordu. Nusret, bu bazen üstünde, bazen yanında süren ışık çarpışmasının altından sessizce sıyrıldı. Olanca islim üstünde, Çanakkale yönünde yolalmaya başladı.

Tehlike geçmiş verilen görev büyük bir başarıyla yapılmıştı. Nazmi Bey büyük bir sevinçle kader arkadaşını tebrik etmek istedi. Ancak Hakkı Bey cevap veremedi. Nusret mayın gemisinin başkomutanının hasta kalbi bu ışık savaşındaki heyecan dayanamamış, heyecan kasırgası içinde duruvermişti.

Bu olaydan on gün sonra müttefik donanması saldırıya geçmişti. Savaş tam istediği şekilde, kontrollü olarak devam etmekteydi ki, birden ikmal için geri dönen gemilerde büyük patlamalar meydana gelmişti. Bunların nedeni, 7-8 mart gecesinde dökülmüş ve bundan sonrada gerek düşman pilotlarının fark edemediği gerekse 17-18 Mart gecesi mayın gemilerinin yaptığı mayın kontrolünde bulunamayan Nusret'in mayınlarıydı.

Düşmanın yüzen kaleleri birer birer batmaya başlamıştı. Önce Bouve 639 kişilik mürettebatı ile denizin derinliklerine gömüldü. Bu andan itibaren herşey ters gitmeye başlamıştı. Bouve'in battığı yerin yakınında manevra yapmakta olan Inflexible bir mayına çarpıştığını rapor etti ve çok tehlikeli bir şekilde yan yatmaya başladı ve üç dakika sonrada Irrestible'nda yana yatmakta olduğu ve sancak tarafından mayına çarpıştığını bildiren yeşil flamanın sancak seren cundasında dalgalandığı görüldü. Daha sonra da mürettebatı kurtarılan gemi boğazın sularına gömüldü.

Muhteşem armada üç büyük gemisini (Irrestible, Ocean, Bouve) kaybetmiş, üç tanesi de (Inflexible, Golva, Suffen) ağır yaralanmış şekilde eldeki gücün üçte biri yitirilmişti. Nusret'in yapmış olduğu görev tarihi değiştirmişti.

Müttefik donanması 18 Mart günündeki başarısızlıklarından çok şey öğrendiler. İngilizler bu yenilginin tüm faturasını son keşfini yapıp mayın yoktur raporunu veren pilota çıkardılar ve onu idam ettiler. Nusret'in 7-8 Mart gecesi bir şehit vermek uğruna yaptığı iş ve Türk topçusunun başarısı, bir vatanın selametini sağlamış ve düşman donanmasının Marmara'ya bayraklarını dalgalandırarak girmesine izin vermemişti.

YABANCI GÖZÜYLE 18 MART İngiliz general Oglander'in, "Çanakkale-Gelibolu Askeri Harekatı" adlı eserinin birinci cildinde: "Pek uygun başlamış olan gün bu meçhul mayın hattının o olağanüstü ve ortalığı kırıp geçiren başarısı yüzünden, tam bir başarısızlıkla sona erdi. Bu yirmi mayının seferin talihi üzerindeki etkisi ölçülemez."

Sir Ccolyen Corbet'in, "Harekatı Bahriye" adlı eserinin ikinci cildinden: "Felaketlerin hakiki sebebi keşif ve tayin olununcaya kadar çok geçmedi. Hakikat şu idi ki, 8 Mart gecesinde Türkler, haberimiz olmadan Erenköy Koyuna paralel olarak 20 mayın dökmüşler ve balıkçı gemilerimiz, aramaları esnasında bunlara rastlamamışlardı. Türkler bu mayınları özel amaçla manevra sahamıza koymuşlar, gösterdiğimiz bütün ihtiyat ve sağgörüye rağmen baş döndürücü bir zafer kazanmışlardır."

Bahriye Nazırı Churchill 1 Ağustos 1930 tarihli "La Revue de Paris" dergisinde şöyle der: "Nusrat Gemisinin gizlice döktüğü 20 demir kap, İngilizler tarafından başarı ile başlanmış olan Çanakkale Harekatını durduran bir takım pisikolojik karışıklıklar doğurdu. Yalnız başına bu engeldir ki, Türkiye'yi bir bozgundan kurtardı ve harbi uzattı. Bu yüzden mağluplar kadar muzaffer Avrupa'da sarsıldı. Kendilerini Fransa, Polonya, Galiçya, Balkanlar, Filistin, Suriye ve Kuzey Italya topraklarının örttüğü 6-7 milyon insan, düşmanlarının kurşun ve gülleleri ile değil, 18 Mart sabahı Çanakkale'nin kuvvetli akıntısı altında, ağırlıklarına bağlı bulundukları tel halatları üzerinde gerili duran 20 demir kap yüzünden yok olup gitti."


KAYNAK:

Destanlaşan Gemiler/Erol MÜTERCİMLER/1987/Kastaş A.Ş. Yayınları

Istanbul Gelibolu Günlüğü/Ian HAMILTON/1972/Hürriyet Yayınları

Çanakkale Savaşı/Prof.Dr.İsmail KAYABALI/Ankara/1975


___________________




SAVAŞA ETKİSİ


Nusrat'ın döşediği mayınlar 18 Mart 1915'te Çanakkale harekatının kaderini değiştirmiş, ona "dünyanın en ünlü mayın gemisi" unvanını kazandırmıştı.Nusrat'ın mayınları 639 kişilik mürettebatıyla Bouvet, onun ardından Inflexible ve Bolva zırhlılarını sulara gömmüştü.

İngiliz Generali Oglander'in "Çanakkale-Gelibolu Askeri Harekatı" (Military Operations Gallipoli, Official History of the Great War)adlı eserinin 1. cildinden: "Pek uygun başlamış olan gün bu meçhul mayın hattının olağanüstü ve ortalığı kırıp geçiren başarısı yüzünden, tam bir başarısızlıkla sona erdi. Bu yirmi mayının seferin talihi üzerindeki etkisi ölçülemez."

Sir Ccolyen Corbet'in, "Deniz Harekatı" adlı eserinin ikinci cildinden: "Felaketlerin hakiki sebebi keşif ve tayin olununcaya kadar çok geçmedi. Gerçek şu idi ki, 8 Mart gecesinde Türkler, haberimiz olmadan Erenköy Koyu'na paralel olarak 20 mayın dökmüşler ve keşif gemilerimiz, aramaları esnasında bunlara rastlamamışlardı. Türkler bu mayınları özel amaçla manevra sahamıza koymuşlar, gösterdiğimiz bütün ihtiyata rağmen baş döndürücü bir zafer kazanmışlardır."

Bahriye Nazırı Winston Churchill 1930'da "Revue de Paris" dergisinde olayı şöyle yorumlamıştır: "Birinci Dünya Harbi'nde bu kadar insanın ölmesine, harbin ağır masraflara mal olmasına, denizlerde onca ticaret ve savaş gemisinin batmasına başlıca neden, Türkler tarafından o gece atılan o incecik çelik halat ucunda sallanan yirmi demir kaptır."


__________________




NE DEDİLER


1. Bahriye Nazırı Churchill, 1 Ağustos 1930 tarihli “La Revue de Paris” dergisine şöyle der: ” Nusrat Gemisi’ nin gizlice döktüğü 20 demir kap, İngilizler tarafından başarı ile başlamış olan Çanakkale Harekatı’ nı durduran bir takım psikolojik karışıklıklar doğurdu. Yalnız başına bu bir engeldir ki, Türkiye’ yi bir bozgundan kurtardı ve harbi uzattı. Bu yüzden mağluplar kadar muzaffer Avrupa’ da sarsıldı. Kendilerini Fransa, Polonya, Galiçya, Balkanlar, Filistin, Suriye ve Kuzey İtalya topraklarının örttüğü, 6-7 milyon insanı düşmanlarının kurşun ve gülleleri ile değil, 18 Mart sabahı Çanakkale’ nin kuvvetli akıntısı altından, ağırlıklarına bağlı bulundukları tel halatlar üzerinde gerili duran 20 demir kap yüzünden yok olup
gitti.”1
2. İngiliz General Oglander’ in “Çanakkale - Gelibolu Askeri Harekatı” adlı eserinin birinci cildinde “Pek uygun başlamış olan gün bu meçhul mayın hattının o olağanüstü ve ortalığı kırıp geçiren başarısı yüzünden tam bir başarısızlıkla sona erdi. Bu yirmi mayının seferin talihi üzerindeki etkisi ölçülemez.”2

3. Sir Ccolyen Cerbet’ in “Harekatı Bahriye” adlı eserinin birinci cildinden: “Felaketlerin hakiki sebebi keşif ve tayin olununcaya kadar çok geçmedi. Hakikat şu idi ki, 8 Mart gecesinde Türkler, haberimiz olmadan Erenköy Koyu’ na paralel olarak 20 mayın dökmüşler ve balıkçı gemilerimiz, aramaları esnasında bunlara rastlamamışlardı. Türkler bu mayınları özel amaçla manevra sahamıza koymuşlar. Gösterdiğimiz bütün ihtiyat ve sağgörüye rağmen baş döndürücü bir zafer kazanmışlardır.”3

4. Sir Winston Churchill “Birinci Büyük Savaşta binlerce savaş gemisi çeşitli denizlerde harekat yapmaktaydı. Fakat bunların hiçbirisi Nusrat’ ın döktüğü mayınlar kadar, savaşın devamına ve düşmanın geleceğine etkili olabilecek bir başarı gösterememişlerdir.”4


Kaynaklar:
1- Erol Mütercimler. Destanlaşan Gemiler, s.65
2- http://www.canakkale.gen.tr/Bilinmeyenler/Bilinmeyenler.html
3- http://www.canakkale.gen.tr/Bilinmeyenler/Bilinmeyenler.html
4- Mehmet İhsan Gençcan, Çanakkale Savaşları ve Menkıbeler, İstanbul , 1994, s.24


Ana kaynaK: http://www.nusratmayingemisi.com/index.php


__________________




Nusrat Mayın Gemisi Resimleri


http://img354.imageshack.us/img354/9433/nusrataxb9.jpg

http://img354.imageshack.us/img354/1339/nusretbur7.jpg

http://img253.imageshack.us/img253/4838/nusret2cxr5.jpg

http://img253.imageshack.us/img253/3835/nusret3dzi3.jpg

http://img354.imageshack.us/img354/6084/nusretmayinebn7.jpg

http://img354.imageshack.us/img354/8122/paftanusretfpz5.jpg

http://img354.imageshack.us/img354/1810/nusretmayingemisigcd9.jpg


Resimler çeşitli kaynaklardan alınmıştır.


__________________

recchie
27-03-08, 15:20
Zafere koşan Türk ordusu nasıl durduruldu?

Salacaklı Ali Fuat (Cebesoy), Mekteb-i Harbiye-i Şahane’den (Harp Okulu) sınıf arkadaşı Atatürk’ü anlatırken, ülkeyi yöneten ve gelecekte de yönetmeye talip olan iktidarların bugün bile ders almasını gerektiren ilginç ayrıntılara yer veriyor.
Aktaracağımız olay, Girit’e saldıran Yunanistan’ın gözünü İstanbul’a diktiği tarihlerde yaşanıyor.
Yıl 1897... Yunan orduları başkumandanı, “Bir aya kalmaz, İstanbul’un kapılarında oluruz” diyordu...
Azgınlaşan Yunan’a dersini vermek artık farz olmuştu. Mareşal Ethem Paşa kumandasındaki Alasonya ordusu süratle takviye edilip sefere çıkarıldı...

* * *

Bundan sonrasını Ali Fuat Cebesoy’dan dinleyelim...
“Mustafa Kemal, bu sırada Manastır Askeri İdadisi’nin ikinci sınıfında idi. Seferberlik olduğu için delikanlılar davul zurna şenlikleri içinde ellerinde bayraklar olduğu halde cepheye gidiyorlardı. Askerliğe çağırılmayanlardan gönüllü olanlar da çoktu. Bunların arasında bıyıkları henüz terlememiş çocuklar bile vardı. İdadi talebeleri, akın akın Manastır’dan geçen taburları seyrederlerken, içleri içlerine sığmıyordu. Mustafa Kemal, gönüllü gitmek isteyenlerin başında idi. Türlü sebepler bu isteğine engel oldu. Savaş çok kısa sürmüştü. Ethem Paşa kumandasındaki Alasonya Ordusu, Yunanlıları önüne katmış ilerliyor, şehir ve kasabaları işgal ediyordu. 24 Nisanda Tırnova, ertesi günü Yenişehir zaptolundu. Türk ordusu 5 Mayıs’ta Farsala’da kurulmuş olan Yunan savunma hattını parça parça etmiş ve parlak bir zafer kazanmıştı. Yunanlılar son dayanma noktası olarak Dömeke’yi seçmişler ve burada toplanmışlardı. 16 Mayıs’ta Türk - Yunan harbinin en büyük ve en önemli savaşı, Türk ordusunun Dömeke’ye taarruzu ile başladı. Düşman buradan da sökülüp atılmıştı. Prens Konstantin, selameti firarda aramış; gece karanlığından faydalanarak güç bela kaçabilmişti. Yunan ordusunun ricatı bozgun halini almıştı. 19 Mayıs’ta Forga Boğazı da işgal olunmuştu. Termopil Geçidi Türk askerlerinin gözü önünde idi. Artık Atina yolu açılmıştı. Mukavemet imkanı kalmamıştı.
Zafer haberleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun her tarafında bayram sevinci yaratıyordu. Manastır bayraklarla donatılmıştı. Geceleri fener alayları yapılıyordu. “Padişahım çok yaşa!” avazeleri göklere yükseliyordu. Bu temenniye Mustafa Kemal de bütün samimiyeti ile katılmıştı. Türk ordusu son ve kati darbeyi vurmak için hazırlanırken, İstanbul’dan mütareke emri geldi. Türklerin ilk zaferleri üzerine Atina’da panik başlamıştı. Savaş taraftarları sinmiş, Deliyani Kabinesi istifa zorunda kalmış, yerine geçen Rallis Hükümeti, Rusya’ya müracaat etmişti. Çar İkinci Nikola, padişaha bir telgraf çekerek, kazandığı zaferlerin kan dökülmesine mani olacak bir mütareke ile taçlandırılmasını saygılı bir ifade ile rica etmişti. Bunun üzerine Sultan Hamid, Ethem Paşa’ya muhasematın kesilmesi emrini vermişti. Mütareke imzalandı.
Zafer kazanılmış, fakat nimetlerinden faydalanılamamıştı.
Zaman zaman bu olaya temas eden Mustafa Kemal, bize şunları söylemiştir:
-Hocalarımız bize, bütün Yunanistan’ın işgalinin mümkün olduğunu söylemişlerdi. Mütareke haberi gelince aydın fikirli okul zabitlerimiz, büyük teessür duydular. Biz, onların yüzlerinden bunu anlıyorduk. Fakat bir şey soramıyorduk. Yalnız arkadaşım Nuri (Cumhuriyet Devrinde Milletvekili Nuri Conker) genç bir zabitin, böyle olmamalıydı yazık, çok yazık diyerek ağladığını anlattı. Manastır sokaklarında yine şenlikler yapılıyor, yine “Padişahım çok yaşa!” avazeleri yükseliyordu. Ben ilk defa bu temenniye katılmadım. (1)

gercek14
29-03-08, 03:05
1897 YUNAN HARBİ VE DÖMEKE
basımı:Salı, 16 Aralık 2003

Yunan Prensi Yorgi, Başkumandan sıfatıyla, melanetlerine hız vermek için Yenişehir e gelmişti. Şehir varoşlarına hakim bulunan av köşkünün salonunda perdeleri sonuna kadar açık, gayet yüksek ve geniş pencerenin önünde duruyordu. Ellerini arkasında kavuşturmuş, ileride, uzakta ve aşağılarda, şehirden çıkıp tepelerin arasında kaybolan yola dikkatle bakı yordu. Arkasında bekleyen yaverinin yüzüne bakmadan:-Mükemmel!...diye konuştu. İşte yolun nihayetinde son müfrezeler de kaybolmak üzereler. Askerimize giydirilen kıyafet tam istediğim gibi. Eşkıyadan farkları yok. -Evet Ekselans. Bu çok güzel düşünülmüş bir plan. Kahraman askerlerimiz, bu eşkıya kıyafetleriyle Müslüman köylerini basıp, çoluk çocuk katletmeye, soyguna işkenceye başlayın ca, Osmanlı hükûmeti her şeye rağmen harekete geçmek mecburiyetinde kalacak. Eşkıya kı yafetindeki yiğit askerlerimizi takibe ve kovalamaya başlayacak. O zaman, her zamanki gibi Osmanlılar, Yunan tebeayı katlediyor...soykırıma başladı diye yaygara koparıp bütün Avru pa’yı ayaklandıracağız. Osmanlılarla aramızda bir savaş çıktı mı, ilk durağımız İstanbul olur. -Çok haklısınız ekselansları. Osmanlı’nın en zayıf zamanıdır. Bu fırsatı kaçırmayıp onları savaşa mecbur edince, İstanbul’dan girer, bütün Anadolu’yu zaptederiz.-Ah...Ah...Bu sefer Osmanlı’nın işini bitireceğiz. Bu içime doğuyor. Girit’te Müslümanları katletmeğe başladık bile. Bir filo donanma ile üç tabur askeri de sözüm ona Girit’te asayişi temin için gönderdik. Laf aramızda Avrupalılar da pek ahmak. Biz Müslümanları yığınla temizlerken, “Osmanlılar Yunanlıları, Rumları katlediyor” diye yaygara koparmamıza hemen aldanıp inanıyorlar.-Satın aldığımız yeni torpidolar ve askeri malzemeler de bize teslim edilmek üzere dir ekselans. -Evet biliyorum. Şartlar pek müsait. Avrupa, sersemce barbar diye inandıkları Osman lılara kızıyor. Hepsi bizden yana. Osmanlı şu sırada zayıf. Biz ise çok kuvvetli ve hazırız. Ah! Bir hata yapı da bize saldırsalar da savaşıp onları yok etmek için inkar edilemeyecek bir sebep çıksa...-Olacak, olacak Ekselansları. Artık Osmanlının sonu geldi. Yeni Bizans’ı ihya edeceğiz.Meşhur tabirle “barut kokusu” artık duyulmaya başlamıştı. Bunun üzerine vükela meclisi Mâbeyne çağrıldı. Padişah tarafından, durumun müzakere ve bir neticeye bağanması için emredildi.Meclis ara vermeden 56 saat durumu konuştu. Herkes Yunanlılara harp açılmaması yolunda fikirler ileri sürdü. Bunu söyleyenler, durumumuzun iyi olmadığını izah ederek:-Harbe girmek hata olur, diye rey veriyorlardı ki, ilk bakışta haksız da görünmüyorlardı. Bu fikrin baş müdafii İzzet Paşa idi. Zaman zaman dışarı çıkarak Padişahın yanına gidi yor, müzakereler hakkından bilgi veriyordu. Harp aleyhinde Padişahı da kandırmaya çalışı yor ve muhtemelen bu uğurda bazı yanlış ve kötümser malumat da veriyordu. Fakat Rıza Paşa ve birkaç cesur devlet adamı, eğer Yunanistan’a karşı korkak bir tavır içine girilirse, bü tün Rumeli’nin parçalanacağını ve belki de İstanbul’un tehlikeye düşeceğini savundular ve Sultan II. Abdülhamid Han ile gizlice görüşerek bu fikirlerini ona bildirdiler. Zaten padişah da savaş taraftarıydı ve hemen hazırlıkların yapılmasını istiyordu. İşte tam bu sırada harekete geçen Yunan ordusu Alasonya’ya saldırdı. Hazırlıksız bu lunan Yanya’daki tümenimiz, Yunan birlikleri önünden ric’at etmek zorunda kaldı. Bunun üzerine İstanbul’daki I. Ordu, Umum Kumandanı Ethem Paşa kumadasında Yunanistan üze rine harekete geçti. Bir kaç gün içinde Yenişehir’i (Tesalya) ele geçirdi. Daha sonra Atina yolu üzerindeki Milona geçitlerine geldi ve burasını savunan Yunan ordusunu, 23Nisan 1897 günü büyük bir mağlubiyete uğrattı. Milona Meydan Savaşı ile, Avrupalıların, geçilemez de dikleri bu geçitleri aşan ordumuz, güneye çekilen Yunan ordusu ise, Atina ile Tesalya arasındaki Dömeke’de yeniden karşılaştı. Yunanlıların son müdafaa hatları olan Dömeke’de, 25 bin kişilik Yunan ordusu perişan edildi ve bir daha toparlanamadan darmadağın edildi. Bu muharebede Abdülezel Paşa şehid düştü. Ordumuz hızla ilerleyerek birkaç saat içinde Atina ya girdi. Bu sırada Vükela Meclisi toplantı halindeydi ve henüz zafer haberleri İstanbul’a ulaş mamıştı bütün vekiller, bu muharebeden galibiyetle çıkılacağından endişeliydiler ve hüzün içinde bekleşiyorlardı. Zafer haberini telgrafla öğrenen Rıza Paşa meclise giderek müjdeyi verince hepsi sevinçten ağlamya başladılar. Hatta Şurayı Devlet Reisi (Anayasa Mahkemesi Başkanı) Said Paşa, onun eteklerine sarıldı. Padişahın Özel Kalem Müdürü olan Faik Bey de zafer haberini Sultan Abdülhamid Han’a ulaştırınca:-Ömrüm oldukça khraman kumandan askerimizin bu gayret ve sadakatlerini ve mem leketine ve vatanına ettiği hizmetleri kemiklerim dahi unutmayacaktır...diye sevinç ve şük ranlarını bildirdi.Dömeke zaferi, Osmanlı Devletinin kazandığı en son savaş olması bakımından tarihi mizde önemli bir yer tutar.

http://www.vehbitulek.com/cms/content/view/1173/32/

- AMON -
31-03-08, 05:14
http://img86.imageshack.us/img86/9927/misakmilligy9gj1hw4qt6.th.jpg (http://img86.imageshack.us/my.php?image=misakmilligy9gj1hw4qt6.jpg)


İşte Gerçek Türkiye Haritası!..(Misak-ı Milli)

İşte arkadaşlar...

Türkiye Cumhuriyetinin gerçek sınırları... Son Osmanlı Mebusan Meclisinin kabul etmiş olduğu ve Mustafa Kemal Atatürk'ünde onayladığı gerçek sınırlarımız!..

O zaman savaşlar nedeni ile gerçekleşemeyn bu toprak Kanuni olarak Türkiye Cumhuriyetine aittir... Türkiye Cumhuriyeti, istediği zaman bu toprakları isteği zaman alma hakkına Kanuni olarak sahiptir...
Osmanlı devleti, son meclis kararı ile kendi sınırlarını çizmiştir... Ve Türkiye Cumhuriyetide bu sınırları kabul etmiştir...


Metin ve harita kaynağı:

http://www.payidar.net/konusuz-konular/57555-iste-gercek-turkiye-haritasi-misak-i-milli.html


__________________

- AMON -
04-04-08, 07:30
TARİHTE MANCILIK KÖYÜ VE OSMANLI'DA İLK ELEKTRİK ÜRETİMİ

Balkan savaşları sonrası bir çok göçmen bölgeye yerleştirilmiştir. Bu da hem Balyanın hem de köylerin nüfusunu artırmıştır.Balya madenlerinin iç imkanlarla çıkartılması zorlaşınca ve Sanayi İnkılapları ileTeknik gelişme sonrası 1839 yılları itibariyle Avrupalı Devletler Madenler ile ilgilenmeye başladılar . İlk önce Alman sonrada Fransa Madenlerin işletilmesi imtiyazını aldılar.1892 yılında da "Balya Karaaydın Madenleri A.Ş." kurldu. Yabancı sermayenin girmesi hem Balyanın hemde madenin hayatını çok büyük oranda değiştirmiştir. Bu nedenle ilk dış sermaye ülkeye girmiş, 1901 de MANCILIK'ta Termik Santral kurulmuş ve Osmanlıda ilk elektrik kullanımı Balyada olmuş, 1908 de İlk işçi grevi de Balya madenlerinde olmuştur. Bunların yanında ilçenin nüfusu Balıkesir il merkezinin nüfusunu geçmiştir
Fansız kökenli bu şirket sadece Balya'dan kurşun, çinko, gümüş çıkarmakla kalmadı; Mancılık' ta kömür, Patlak' ta kurşun, çinko ve manganez madenlerini de işletti.Fransızlar 1901' de MANCILIK' ta kurdukları ilk termik santralle elektrik üretip maden makineleri çalıştırdı, fazlasını da belediyeye satarak , Balya' nın aydınlanmasını sağladı.

SAVAŞ YILLARINDA MANCILIK KÖYÜ
Balya kazasını işgal eden Yunanlılar tarafından on yaşındaki kız çocuklarına dahi tecavüz edildiği, Aravacık köyü erkeklerinin camiye toplanarak evlerde kalan kadın ve kızların namuslarının kirletildiği, Hacı Hüseyin, Mancılık, Deliler ve Haydaroba köylerinde de aynı olayların yaşandığı, güzel genç kadın ve kızların evleri yerli Rumlardan öğrenilerek geceleri evlerinden alınıp dağa kaldırıldığı, direnenlerin ise acımadan öldürüldüğü, Kuva‑yı Milliye ile ilgisi olduğu iddiasıyla çok sayıda Müslümanın hapsedilerek öldüresiye dövüldüğü, dayak yiyenlerin beş‑on dakika içerisinde öldükleri, ev ve camilerin yağmalandığı, değerli eşya ve halıların çalındığı, Fındıklı köyünde yetmiş evin yakıldığı, Uşak kaymakamı ve eşrâftan yirmi sekiz kişi dahil olmak üzere yüzlerce kadın ve çocuğun Atina’ya gönderildiği, pek çok kişinin ateş üzerinde baş aşağı asılmak gibi çeşitli işkencelerle öldürüldüğü, medrese, mektep, mabet ve evlerin zorla boşaltıldığı, Uşak, Eşme, Gediz, Kütahya ve buralara bağlı yerlerde ziraat, ticaret ve imalata ait bütün alet, makina ve vasıtalara el konulup halkın elindeki bütün hayvanların ve gıda maddelerinin alındığı, anbarların boşaltıldığı, ahalinin cepheye sevkedilip siper kazdırıldığı, Müslüman mezarlarının açılıp ölülerin kafalarının kopartılarak Rum çocuklarına top oynatıldığı, maliye gelirlerine ve memur maaşlarına el konularak işgalci Yunan askerlerinin ailelerine verildiği, Rumların ticaret yapmaları serbest bırakılırken Müslümanların ellerindeki her türlü ticarî malzemenin alındığı, karşılığında bedel isteyenlerin ise ölümle veya cepheye gönderilmekle tehdit edildiği, cepheye yakınlığı sebebiyle Türk akıncı müfrezelerinin hücumuna uğrayan Şabanköy’de Yunanlıların Kuva‑yı Milliye’yi çağırdıkları ve Yunan askerlerini kırdırttıkları bahanesiyle Müslüman halktan, ateş üzerinde yakmak, boğazlamak, ırz ve namusa tecavüz etmek gibi işkenceler yaparak intikam aldıkları, tarafsız devletlerden oluşturulacak bir tahkik heyetinin acilen gönderilmesi gerektiği.
28 Haziran 1922
Bâb‑ı Âlî
Dâhiliye Nezâreti
İdâre‑i Umûmiyye‑i Dâhiliyye Müdîriyeti


Kaynak: http://mancilik.blogspot.com/2007/04/mancilik-ky-konumu.html


__________________

emrecetin
04-04-08, 20:28
İŞKODRA

İşkodra ( Arnavutça, Shkodër veya Shkodra; İtalyanca, Scutari; Latince, Scodra) Arnavutluk Cumhuriyetinin kuzeyinde yer alan bir şehir.

Arnavutluk cumhuriyetinin en eski yerleşim merkezlerinden biri olan İşkodra aynı zamanda ülkenin kuzey kesiminin en önemli sanayi ve kültür merkezidir. İşkodra vilayetinin merkezi olan şehrin nüfusu 90.000'dir.

İşkodra 1479'da Fatih Sultan Mehmet zamanında Osmanlı topraklarına katıldı. II. Bayezid tarafından yaptırılan cami ile birlikte şehirdeki müslüman nüfus çoğaldı. 19. asırda vilayet merkezi olan İşkodra Balkan Savaşı sırasında Osmanlıların elinden çıktı. 1913 yılında şehir Arnavutluk devletine bırakıldı.

2. Dünya Savaşından sonra Arnavutlukta komünist yönetim kuruldu. 1967 yılında İşkodra'daki camilerin biri dışında hepsi yıkıldı. Komünist yönetimin yıkılmasından sonra şehirdeki tek cami olan Kurşunlu Camii tekrar ibadete açıldı. Günümüzde önemli bir eğitim ve sanayi merkezi olan şehirde bakır tel ve deri fabrikaları bulunmaktadır. Burada üretilen bakır telin büyük bir kısmı ihraç edilmektedir. [1]

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/1/16/Shkodra_2.jpg/340px-Shkodra_2.jpg

OSMANLI ŞEHRİ İŞKODRA'DA TARİHİ TÜRK ESERLERİ

İşkodra kendi isteği ile Osmanlı yönetimine girdi Arnavutluk'daki gezimiz İşkodra’da devam ediyoruz. Asırlarca Osmanlı medeniyetinde kalan İşkodra'da bir birinden güzel tarihi Türk eserleri yok olmuş. Mostar Köprüsüne benzeyen Kiri nehri üzerindeki BES adını taşıyan Taşköprü görülmeye değer. , camiler, kale ve diğer eserler Osmanlı medeniyetini gösteriyor. Kaledeki tarihi caminin yıkık haline üzülüyoruz. Anadolu Belgesel Yayıncılık ve Devr-i Alem TV programı olarak İşkodrada araştırmalar yapıyoruz. Osmanlı İmparatorluğu'na ilk kez 1392'de yapılan akınlar sonucu Prens'in , Yıldırım Bayezid'e bağlılığını bildirmekte bağlanan İşkodra kısa süre sonra Macarların eline geçtiyse de , Niğbolu Zaferi'nden sonra (1396) Osmanlılar şehre yeniden sahip oldular. 1401'de Prens tarafından şehir Venediklilere satıldı. 1409'da Macar Kralı Zsigmond (Sigismund) tarafından işgal edildi. 1444'te Firuz Bey tarafından ele geçirilerek, Venedik Cumhuriyetine teslim edildi. 1455'te Evrensoğlu İsa Bey tarafından İşkodra , kesin olarak Osmanlı topraklarına katıldı ise de, şehir bir kaç kez yine el değiştirdi. 1467'de Rumeli Beylerbeyi Mahmud Paşa büyük bir ordu ile gelerek , burasını işgal etti. 1468'de Kuzey Arnavutluk'la birlikte Osmanlı egemenliği tam olarak yöreye yerleşti ve böylece Rumeli Beylerbeyliği'ne bağlı bir sancak haline getirildi. Arnavutluk'la süregelen savaşlar sonunda bölgede İslamiyet geniş ölçüde yayıldı ve birkaç boy hariç , İşkodra ve çevresi halkı , islamiyet'i kabul etti. XVIII. yüzyılda zorbaların eline geçti. 1706'da isyan eden Karacadağ halkından bir kısmı dağlık yerlerden aldırılarak, ovalık yerlere yerleştirildiler. Buşet köyünden Mehmed Bey bölgeye hakim oldu ve bab-ı Ali kendisine sadrazamlık vererek İşkodra Valiliği'ne atadı. Böylece Kuzey Arnavutluk’a hakim olan Buşuatlar, Avusturya ve Venedik ile siyasi ilişkiler kurmaya başladılar.

RUSLAR İŞKODRA’DA

Mehmed Paşa'nın yerine geçen Mahmud Paşa Ruslarla siyasi ilişki kurmaya başladı ve Katerine Li'nin teşvikiyle bölgede isyan etti. Ancak Gazi Hasan Paşa'nın müdahalesiyle 1779'da ayaklanma bastırıldı. Mahmut paşa antlaşmaya göre tekrar İşkodra valiliğine bırakıldı. 1786'da Venedik topraklarına saldırıya kalkışması Mahmud Paşa'nın idamını gerektiren bir sebep oldu. Bunun gereğini yapmak için harekete geçen Elbasanlı Kurt Ahmed Paşa , İşkodra'yı kuşattıysa da, yenilgiye uğrayınca çekilmek zorunda kaldı. Mahmud Paşa'nın 1788'de Karadağ'da öldürülmesiyle İşkodra yeniden Osmanlı İmparatorluğu'na bağlandı. 1810 yılında Sırplar , Ruslarla anlaşarak yeniden isyan etiler. Bunun üzerine Bosna tarafından asker toplanarak isyancıların üzerine gidildi ve isyan bastırıldı. 1832'de Reşid Mehmed Paşa'nın Mustafa Paşa'yı teslim alışıyla yerli valilere son verildi.
1871 yılında İşkodra'da bulunan askeri kuvvetler azaltıldı. 3 Rebiülevvel 1285( 24 Haziran 1867/6 tarih ve 1474 sayılı Meclis -i Mahsusa iradesiyle Üsküp vilayetiyle birleştirilerek, Merkez, Prizren ve Debre sancaklarından ibaret bir vilayet merkezi oldu. Klementi, Hotti, Skrielli, Kastrati ve Pilati kabilelerinn yaşadığı merkez ilçede 4 bin 140 hane Müslüman, bin 730 hane Latin ve 370 hanede Ortadoks vardı. İşkodra şehri ise 2 bin 500 hane Müslüman, 900 hane Latin ve 100 hane de Ortadoks idi. 1 Mart 1876 yılında halk Bab-ı Ali'ye bir mektup göndererek, İşkodra'nın vilayet olmasından dolayı teşekkürlerini arzettiler.

İŞKODRA HALKI TÜRKİYE’YE GÖÇ EDİYOR

1876'de İşkodra Derviş Paşa'nın karargahı oldu. Burada Midritlerin çıkardıkları isyanlar bastırıldı; sonra da Karadağ Savaşı'nda önemli merkezlerden biri oldu. 1877'de İşkodra vilayeti küçültüldü, ufak bir vilayet haline getirildi. Aynı yıl Osmanlı Meclisi'ne milletvekili gönderen 29 seçim bölgesinden biri oldu. 1881'de ilçe yapıldı.1908 teşkilatında ise , merkez ve Draç sancaklarından meydana gelen bir vilayet haline getirildi. Balkan Savaşı'nda İşkodra Hasan Rıza Paşa komutasında kendisini kahramanca savundu ise de, Esad Paşa Toptani'nin Hasan Rıza Paşa'yı şehit etmesi üzerine 13 Nisan 1913'te teslim oldu. Böylece Türk egemenliği sona eren İşkodra , Birinci Dünya Savaşı'nda 27 Haziran 1915 Avusturya - Macaristan birlikleri, İkinci Dünya Savaşı'nda ise İtalyanlar tarafından işgal edildi. Bugün Arnavutluk Cumhuriyeti'ni oluşturan 10 idari bölgeden birinin merkezi olan İşkodra'da son nüfus sayımında Müslüman nüfus 50 bini aşmaktaydı. Ancak, Osmanlı egemenliğinin burada son bulması üzerine halkın çoğu Türkiye'ye göç etmiş, burada çok az bir nüfus kalmıştır.

İŞKORDA’DA OSMANLI ESERLERİ

Osmanlı devrinin son yıllarda İşkodra'nın 1500 dükkan, 1 kapalıçarşı, 1 bedesten, 40 kadar cami, 2 medrese, 1 ortaokul ve 1 kütüphane vardı. Osmanlı İmparatorluğu'nun yönetimi süresince İşkodra'da mevcut bir çok yapılan onarımları gerçekleştirilmiş, bir çok , kilise ve diğer yapı yeniden yaptırılmıştır. Bunlara örnek vermek gerekirse , aşağıda tarihleriyle sıralanan onarım yapıları sayabiliriz:
1769 yılında Podgoriçe, Espozi ve Zabik kaleleri onarıldı. Drin Nehri üzerindeki köprünün (1866)ve diğer köprülerin (1901) , onarımları yapıldı.1834'te bir kışla , 1855'te ve 57'de bir rüştiye mektebi, 1861'de Bugoviçe kasabasındaki bir kışla 1865'te 4 sıbyan mektebi, 1867'de askerler için hastane, Podgoriçe kasabasında bir kışla ve hastahane, 1870'te İşkodra'da yeni bir hastahane, 1883'te gümrük binası, Tuz Kasabasında bir cami (1892) İşkodra, Les ve Tuz kasabasında 10 mektep, bir mescid (1892), 1905 yılında ise Müslüman çocuklar için bir okul yaptırıldı.

İŞKODRA’DA OSMANLI HOŞGÖRÜSÜ

İştodra'da yaşayan Hıristiyanlar içinde , kilise okul ve diğer yapıların onarım veya yenilenmesine Osmanlı hükümetince izin verilmiştir. Bunları XIX. yüzyıl ikinci yarısından itibaren tarihleriyle aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz;
Avusturyalılar için bir Katolik kilisesi (1855) Zoyçe köyüne bir Katolik kilisesi (1858) Zadrime kazası Zaviye Köyüne Latin Kilisesi (1858) Rasi köyüne Aya Yani Prodmoros (1859) Barkazasına Aya Nikola (1859) sancak merkezine Aya Aleksandr adı Rum Kilisesi (1859), Kastıran kazası Beyza köyüne (1859), İspiç köyüne Latin kiliseleri (1860) Boşet köyüne Katolik kilisesi (1863) Ülgün kazası Akçabel köyüne Latin Kilisesi (1873) Akud köyüne Katolik Kilisesi (1892) Rum cemaati kız ve erkek çocukları için mektep (1893) Zadırma köyüne Katolik kilisesi, (1895) Veli Boya köyüne papaz ikametgahı (1896) Leon kazası Eşfiz köyüne Latin Kilisesi (1902) İl merkezine Latin sanayi mektebi (1902) ve Latin Eytamhanesi ile sanayi mektebi (1909) yapıldı.
İşkodra'daki (1896) ile Payan (1898) ve Dayiç köylerindeki Latin Kiliselerinin (1899) Leş kazasındaki Katolik kilisesinin (1899) Şeldıpa köyündeki Latin Kilisesinin (1902) onarımlarına izin verildi [2]


Bir de kitap tavsiyesi

http://www.nadirkitap.com/upload/Kitap_20070924184849_14_7.jpg

İŞKODRA SAVUNMASI VE HASAN RIZA PAŞA

Yazarı:
Çeviren:
Hazırlayan: GEN.KUR.ASKERİ TARİH VE STRA. ETÜT BAŞ.

Yayınevi: KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI YAYINLARI

Bunun yanında Kurtuluş Savaşında ordumuzda görev yapan, Süvari Birliklerinin Komutanı olarak İzmir'e giren Atatürk'ün silah arkadaşı Fahrettin Altay İşkodra'da doğmuştur.


[1]http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0%C5%9Fkodra

[2]http://www.arnavutuz.com/forum/arnavut+tarihihistoria+shqiptare/gecmisten+gunumuze+arnavutluk+tarihi+bolum+2-t9890.0.html;msg60086

- AMON -
06-04-08, 19:58
Abdülezel Paşa ( 1827 - 1897 ) ve 1897 Osmanlı - Yunan Savaşı


1827 senesinde, Konya'nın Hâdim kazasında dünyaya gelen Abdülezel Paşa onaltı yaşında iken er olarak orduya katıldı. Askerlik mesleğine aşıktı. Çok gayretli ve çalışkan olduğu için; otuz yaşlarında subaylığa geçirildi. 1853-56 Kırım harbinde, baştan sona bulundu. 1868 Girid İsyanının bastırılmasında görev aldı. 1872'de Sırbistan ayaklanmalarının bastırılmasında dillere destan kahramanlıklar gösterdi. 1877-78 Osmanlı - Rus harbinde, Plevne muharebelerindeki hizmetlerinden dolayı, Tuğgeneralliğe yükseltildi. Son muharebesi olan 1897, Yunan harbinde büyük yararlıklar gösterdi. Tugay komutanı olduğu halde, cephenin en ön saflarında çarpışmaya katılıyordu. Türk birliği bastırdıkça, Zalim Yunan dayanamıyordu. Yer yer çekilmeye çalışıyordu. Top gülleleri yakınlarına kadar düşmeye başlamıştı. Yardımcı subaylar 'Aman paşam, siz bu kadar ileri çıkmayın. Bir kaza olup, birliğimiz başsız kalmasın' diye yalvarıyorlardı. Paşa ise onlara 'Ey oğul, ecel gelmeden insan ölmez. Ben elli senedir böyle savaştım. Hamdolsun hiç bir şey olmadı. Hep şehid olmayı aradım. Keşke şimdi burada arzuma kavuşabilsem' diyordu. İşte bu Alasonya muharebeleri öncesinde Paşa, Tugay personeline bir konuşma yaptı. Paşa şöyle diyordu: 'Askerlerim, yiğitlerim, bize, namusumuza göz diken düşmana haddini bildirmenin şimdi zamanıdır. Bilirsiniz ki hainler korkak olur. Biz üzerlerine yürüyünce kaçacaklardır. Şu gördüğünüz, Papaliva, Tırpan ve Misvaki tepelerinin zaptı, bizim için çok mühimdir. Siz Milona geçidi gibi zor bir engeli aştınız. Bu tepeler size dayanamaz. Cenab-ı Hakk'ın yardımı ile hain düşmanı yenip, sancağı oraya dikmenizi istiyorum. Türkün ve Osmanlının şanını yüceltme zamanıdır. Analarınız sizi bu günler için doğurup büyüttü. Devlet ve millet sizin süngü kuvvetinizle yücelecektir. Ben de sizinle beraber en önde savaşacağım. Sizden son arzum budur ki, eğer bu tepe alınmadan şehid olursam, benim cesedimi şehid olduğum yerde defn etmeyin. Bu tepeyi mutlaka ele geçirin ve benim için o tepe üzerinde bir kabir kazıp oraya defn edin. Şayet, tepeyi ele geçiremezseniz, bırakın cesedimi kurtlar, kuşlar yesin. Sizin dağları aşan hücumlarınıza, böyle tepeler dayanamaz. Allah'ın yardımı Peygamberimizin imdadı bizimledir. Haydi aslanlarım Allah utandırmasın.' diyerek fırlamıştır. Bu konuşma ile artık asker zaptedilemez şekilde çoşku seline kapılmıştır. Şiddetli bir akın başladı. Yunan askeri kaçıyordu. Atı üstündeki Abdülezel Paşa tam alnına, bir kurşun isabeti ile vuruldu. Bir müddet daha atının yelesine yapışarak gitti. Biraz sonra da atından aşağıya yuvarlanarak mertebelerin en yücesine kavuştu. Vasiyet ettiği tepe henüz düşmemişti. Askerler göz yaşı ile bu vaziyeti yerine getirmeye can atıyordu. Nihayet beklenen oldu ve Pürnatepe, Türk kuvvetlerinin eline geçti. Paşalarını büyük bir saygı ve itina ile tepeye defin ettiler.

Bu gün, bu Konyalı paşamızın ismi; güzel İstanbulumuzun Balat semtinde, haliç kıyısında yeşillik bir caddeye verilmiştir. Bu vatan uğruna, seve seve canını verenlere rahmetler diliyoruz. Bizler de onların aziz kanlarının hatırasına bu vatan ve millet için gece gündüz çalışmalıyız. Onlara layık torunlar olduğumuzu, bütün dünya aleme ispat etmeliyiz.


__________________


Abdülezel Paşa düşman tarafından ŞEHİD edilince askerler onu omuzlarına almış hedefteki tepeye doğru saldırıya geçmişlerdir.Bu şanlı anı çok güzel anlatan bir şiir vardır;


Ne kahramanmış, o Abdülezel, o merd-i gazâ…
Yiğitlerim, çıkalım gayret eyleyin şu dağa
Diyorken âh vurulmuş, çekilmemiş otağa!
Cerihâsından o dem nâ-ümid imişler hep…
'Vuruldunuz Paşa, siz gitmeyin! ' demişler hep,
Önünde askerinin, rehber-i hayat peder!
Yalın kılıç, atın üstünde, olmak üzre heder;
Hücûm emri verirmiş, vücûdu hûn-âlûd;
Bu vak'a nâmına mutlak olur, medar-ı hulûd,
Sonunda pîr-i dilâver olur sükût-nümâ
Vücudu hâke düşer, rûhu âsuman-peymâ.
Şehid düşmesi, dilhûn eder maiyyetini;
Maiyyetindeki asker tutar vasiyyetini.
Cenâze başta… neferler yürür gider cebele,
Cenâze başta… o tekbir akseder cebele!
Cenâze başta… diyüp 'Lâilâheillallâh! '
Cenâze başta olur hepsi rehneverd-i felâh,
Cenâze başta geçit üstüne düşer âdâ,
Cenâze başta çıkarlar âdûyu çiğneyerek
Cenâze başta âdû olsa payimâl gerek.
Sizin bu hâliniz Osmanlılar! Ne hâlettir?
Değil bu levhayı tasvîre şiirler kâdir.
Dem-i hücûmda tehliller, âman Yâ Rab!
Cihânı titretecek şey, bu hâlet-i agreb!
Nedir bu na'ş ile savlet, o kühsâra hele,
Lâhit yapmış orada süngüler, tüfeklerle!
Dağın başında gömerler şehid-i muhteremi,
Ki azm ü rezmde ayn-ı şebâb imiş haremi,
Geçen muharebeden yarası durur el'an,
Muhâfız-ı vatan olmuş, bu hâfız-ı Kur'ân.
Gömüldü can vererek aldığı yere cismi;
Niçin verilmesin artık o ma'bere ismi?
Niçin denilmeli artık o yerlere Milona?
İlelebet koca Abdülezel’le yâd oluna.
Bu şanlı harb ile Abdülezel karîn-i ebed
Mezarı olsun İlâhî! Meleklere ma'bed!

İSMAİL SAFA


Kaynak: http://www.turkforum.net/showthread.php?p=3166109


__________________

- AMON -
07-04-08, 15:24
HALİL RİFAT PAŞA


http://img218.imageshack.us/img218/7071/halilrifatpasapv9.jpg

Halil Rıfat Paşa heykeli


Halil Rıfat Paşa, II. Abdülhamit saltanatında, 7 Kasım 1895 - 9 Kasım 1901 tarihleri arasında sadrazamlık yapmış, bunun öncesinde de Sivas ve İzmir valilikleri hizmetlerinde bulunmuş bir Osmanlı devlet adamıdır.

Osmanlı Devleti'nin 1827 yılında Selanik vilayetinin Siroz sancağına bağlı Lika köyünde "Bölükbaşı ailesi" olarak tanınan bir ailenin çocuğu olarak doğmuştur.

Halil Rifat Paşa, Osmanlı bürokrasi kademesinin en altı olan tahrirat kaleminden, en üst makam olan Sadrazamlığa kadar yükselmiş önemli bir devlet adamıdır. Sibyan mektebinde yeteneği farkedilip bölge eşrafından bir zatın himayesinde İstanbul'da Mülkiye Mektebinde eğitimini tamamlamıştır. Kâtip olarak memuriyete başlayarak bürokrasi içinde yetişen Halil Rifat, çeşitli vilayetlerde divan katipliği, mektupçuluk, mutasarrıflık, valilik ve sonra Dahiliye Nazırlığı ve Sadrazamlık vazifelerinde bulundu.

Memuriyet hayatındaki en parlak icraatlarını Sivas, Aydın (İzmir) ve Manastır valilikleri dönemlerinde gerçekleştirdi. Balkanlarda eşkiyaya karşı orijinal mücadele taktikleri ve Anadolu’da bayindırlık alanında vatandaş-devlet isbirliği ile gerçekleştirdiği çalışmalarla şöhrete ulaştı.

1882'de o devirde eyalet merkezi olan Sivas'a vali olarak gönderilmiştir. Yol, içme suyu, tarım, orman alanlarında bölgeye çok hizmet vermiştir.

-Trabzon-Canik (Samsun) Elazığ-Malatya-Hasançelebi sınırına kadar 410

-kilometrelik Bağdat yolunu yaptırmış;

-Bu yol üzerinde 314 köprü ve 829 menfez]] inşa etmiş;

-Çamlıbel’e kendi parası ile bir çeşme yaptırmış;

-Tokat-Niksar]]-Ünye’ye kadar olan 76 kilometrelik şoseyi yaptırmış;

-Kelkit Irmağı üzerinde 630 metre uzunluğunda 41 gözlü Hamidiye Köprüsü'nü yaptırmıştır.

-Bunlar dışında 55 köprü ile 32 menfez inşasını gerçekleştirmiştir.

-Yozgat-Çorum sınırına kadar 63 kilometre yol açtırmış ve köprüler yaptırmıştır.

-Merzifon-Osmancık ilçesi arası yolu 59 kilometrelik bir şose ile bağlattırmıştır;

-Şebinkarahisar’dan Trabzon ve Giresun illerine kadar, 64 kilometrelik bir yol ile Sivas-Hafik-Zara-Koyulhisar-Mesudiye ve Ordu illerine kadar 212 kilometrelik şose, 92 köprü, 300’den fazla menfez yaptırmıştır.

-Ayrıca Sivas’ın kasabalarının ve birçok köyün yollarını inşa ettirmiştir.


Yol davasındaki şu sözü tarihe geçmiştir: “Gidemediğin yer senin değildir.” Bütün bu hizmetleri sonunda Sivas’tan görev icabı ayrılarak İzmir’e tayin olmuştur. 1885-1886 ve 1889-1891 yılları arasında iki dönem İzmir valiliği yapmıştır.

19. yüzyıldaki yüzlerce vali arasında özellikle yol yapımı konusunda isim bırakan tek şahsiyet Halil Rifat Paşadır.

Dahiliye Nazırlığı ve Sadrazamlığının ilk yillarında en fazla meşgul olduğu mesele Ermeni isyanlarıydı. Dahiliye Nazırlığı gorevindeyken başlattığı Dar'ül aceze (Darülaceze) projesinin sadrazamlığının altıncı ayında tamamlanmasıyla resmi açılışını bizzat yapabilmiştir.

II. Abdulhamid döneminde bütün işlerin saraydan yürütüldüğü ve Sadrazamların nispeten az rolünün bulunduğu bir zamanda, yumuşak huyluluğu ve Padişaha sadakati sayesinde 9 Kasım 1901’de vefat edene kadar makamını muhafaza edebilmiştir. 6 yıllık bu sadrazamlık görevi esnasında da başarılı hizmetlere imza atmıştır.

1901 yılında vefat etmiştir.Eyüp'de defnedilmiştir.Türbesi Bostan İskelesi Sokağı ile Boyacı Sokağının birleştiği yerdedir. Tam köşedeki türbe Halil Rıfat Paşa'ya bunun arkasındaki ise Mahmud Paşa'ya aittir. XVIII. yüzyıla aittir.


Kaynakça [değiştir]Halil Rifat Paşa (biyografi.pdf) Nurettin Birol - Sivas Cumhuriyet Üniversitesi, Sosyal Bilimler Dergisi, Aralık 2003.




Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Halil_R%C4%B1fat_Pa%C5%9Fa


__________________

recchie
16-04-08, 17:42
EĞİL DAĞLAR

Hakkı Duran

Ziyaretime gelen Çankırılı bir hemşehrimiz, sohbete başlamadan biraz hayretle karışık “sizin bana hediye ettiğiniz Çankırı Türküleri CD’si ile aynı isimde bir kitap gördüm. Yahya Kemal Beyatlı’nın kitabıydı. Gelirken Kızılay’da Yapı Kredi yayınları’nın vitrininde gördüm.” dedi.
Zaten yaptırdığımız “Çankırı Türküleri” albümüne o adı vermemizin bu kitapla doğrudan ilgisi olduğunu anlattım kendisine…Aynı kitabın elimde olan Kültür Bakanlığınca yayınlanmış 1981 tarihli baskısını gösterdim. Sonra işin hikâyesini özetledim.





BU BENZERLİK NEDENDİR?

Yahya Kemal’in kitabının daha eski baskısını okumuştum. Millî Mücadele yazılarının toplandığı bu kitabına makalelerinden birinin başlığı olan “EĞİL DAĞLAR” adı verilmişti. Daha önce Tahsin Nahit’in, Hasan Üçok’un kitaplarında sözleri biraz farklı kaydedilmiş bir türkünün sözleri ile Yahya Kemal’in bahsettiği türkünün sözlerinin aynı olduğunu farkettim. Yalnız Çankırılı kaynaklar aynı türküye daha çok “Talim” veya “Yunan” Türküsü diyorlardı. Gazi Ethem Paşa komutasında Atina’ya doğru ilerleyen yiğit ordunun neferleri arasında söylenmişti. Ancak bu türkünün bestesi elde değildi. Çankırı türküleri ile ilgili yazılı kaynakları araştırırken, İstanbul Belediye Konservatuvarı’nın çıktığı derleme gezileri sırasında Çankırı’dan da türküler derlemiş olduğunu tespit ettim. Bu derlemeler, notaya çekilmiş ve küçük kitapçıklar şeklinde yayınlanmıştı. 1929 tarihinde basılmış bu kaynaklara biraz uğraşarak ulaşabildim. Bunları incelerken “Eğil Dağlar” adıyla bilinen Çankırı kaynaklarında “Talim veya Yunan Türküsü” şeklinde de isimlendirilen bu türkünün notasıyla karşılaştım.

KEŞİF HEYECANI HİSSETMEK

Keşif yapmış insanların duyduğu hazzı yaşadım. Derhal notaları Ankara radyosu sanatçılarından sayın Emine KOÇ’a seslendirmesi ricası ile verdim. Aslen Çerkeşli olan bu değerli sanatçımız, büyük bir incelik göstererek bu türküyle birlikte kaseti başka türkülerle doldurulmuş olarak gönderdi. İmparatorluk çapında önemli bir olayın sonucunda yakılmış olan bu türküyü, bir an önce dinlemek için sabırsızlanıyordum. Herkes aynı şekilde hissetmeyebilir, ancak bana olan tesiri anlatılmaz derecede idi. Defalarca dinledim.
Eğil Dağlar’dan yaklaşık 20 yıl sonra yakılmış olan Çanakkale Türküsü de bizim yabancımız değildir. (Bilindiği üzere, Çanakkale Türküsü Kastamonu’dan derlenmiştir. Çanakkale Savaşları’nın vuku bulduğu dönemde Çankırı, Kastamonu Vilayeti’nin livası olduğu için o türküde de ortaklığımız vardır.)


BİR ÇANKIRI TÜRKÜLERİ ALBÜMÜ: EĞİL DAĞLAR

Sıra, türkülerimizin bu türkümüzü de kapsayacak şekilde bir albüm haline getirilmesine gelmişti. Bunun için gerekli hazırlıkları yaptım. Un, şeker ve yağı bir araya getirip tekniğine uygun biçimde imal edilince helva oluyor. Bir ekip çalışması ile iş sonuçlandırıldı. Başarı ekibin çalışmasıyla oluşmuştur. İşi fikren ve fiilen başlatma, gerekli unsurları ve malzemeyi bir araya getirme işi tarafımdan yapılmıştır.
Ankara’daki bir Çankırı Derneği’ne Kültür Bakanlığı aracılığı ile kaynak aktararak Çankırı kitaplarının yayınlanması ve Çankırı Türküleri albümü yapılmasını sağladık. Her iki iş için birer uzman kişiyi editör olarak işin başına geçirdik. Konuları tespit eden kişi olarak işin her aşamasında çalışmaya dahil oldum. Albümün adını da şahsen belirledim.Bu albümde ilk defa seslendirilen başka türküler de vardır. Albüme yazdığımız “önsöz” de şunları kaydetmişiz:
Çankırı Türküleri albümüne bu adı vermemizin maksadını izah etmekle işe başlayalım. “Eğil Dağlar” Çankırı’dan derlenmiş olan bir seferberlik türküsüdür. “Talim Türküsü”, “Yunan Türküsü” diye de anılır.

YUNAN TÜRKÜSÜ (1)

Eğil dağlar eğil üstünden aşam
Yeni talim çıkmış (a ninem) varam alışam
Ölmeden bir dahi yare kavuşam

Aldılar yarimi elimden cihan uyansın
Buna taştan yürek ister can nasıl dayansın?

Atılan topları davul mu sandın
Al yeşil bayrağı (a ninem) gelin mi sandın
Yunan’a gideni gelir mi sandın

Aldılar yarimi elimden cihan uyansın
Buna taştan yürek ister can nasıl dayansın?

Sirkeci’den bindim vapur içine
Vapur aldı gitti (a ninem) Yunan içine
Mevlam hursat vermesin Yunan piçine

Aldılar yarimi elimden cihan uyansın
Buna taştan yürek ister can nasıl dayansın?

Gümüş cezvelerim kaynar ocakta
Yunan çöllerinde (a ninem) kaldım sıcakta
Altı aylık yavrum kodum kucakta

Aldılar yavrum elimden cihan uyansın
Buna taştan yürek ister can nasıl dayansın?

1074 yılından beri bir Müslüman Türk yurdu olan Çankırı, Oğuz-Ahilik ve fütüvvet geleneklerini kuvvetle yaşatmıştır. Alplik, yiğitlik ve disiplin Yaran meclisinde izlerini sürdürmektedir. Çankırılılar Selçuklu, Beylikler, Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye’sinde cephelerde ön safta yerini almıştır. En çok şehit veren illerimizin başında yer alan Çankırı’nın halk edebiyatı ürünleri, tarih boyunca durumun aynı olduğunu ispat etmektedir.
Genç Osman, Belgrat, Cezayir, Şıpka, Mısır, Özü, Sivastopol, Ey Gaziler gibi türküler, Çankırılı âşıkların dilinden bugüne kadar gelmiş ve bazıları söylenmeye devam etmektedir. Çankırı’dan derlenen “Eğil Dağlar” türküsü, halk edebiyatının önde gelen bir eseridir. Yaşatılması için bu albüme “Eğil Dağlar” adını verdik.
1897 Yunan Harbi’nde Gazi Edhem Paşa ordusunun Atina’ya doğru yürüyüşü sırasında yakılmış bir türküdür. “Eğil Dağlar” adını verdiği kitabında milli şairimiz Yahya Kemal Beyatlı, bu türkünün ifade ettiği mânâyı kendine has üslûbuyla veciz şekilde anlatmıştır.

“Eğil dağlar eğil üstünden aşam!”

"Bu türkü yeni Türk Şiirinin ilk ve mateessüf son güzel eseridir, çünkü ondan beri bu kadar şevkli, atılışlı, canlı mısralar söylenmedi.” Üst tabakanın şiirinden farklı olarak köylülerin kıyamını ve kendine güvenini takdir ediyor ve şöyle devam ediyor:

“Yazık ki bu türkü Osmanlı toprağını yalnız bir yaz canlandırdı. Fakat o ne yazdı! Arslan başlı Gazi Edhem Paşa’nın simasında bu millet eski heybetini bir daha gördü, onun arkasından yürüdü, Fatih’in geçtiği Tesalya yollarından bir daha geçip Dömeke’ye kadar koştu, Yunan ordusunun arkasından yetişemedi.” (2) Harp tarihinde “askeri bir gezinti” diye yâd edilen bu Tesalya harbi vatanın son sürekli sevinciydi. Anadolu’nun, Rumeli’nin her tarafında bu türkünün sesi işitiliyordu.”
“Eğil dağlar eğil üstünden aşam
Yeni talim çıkmış varam alışam.”

Yeniçeri ve sipahiden kalma canlı türkülerimizden beri bu kadar samimi bir güfte, bu kadar savletli bir beste vatanın havasında dolaşmamıştır diyebiliriz.” (3)

1313 (1897) Yunan Harbi’nde söylenen bu türkü, “Yemen Türküsü”, “Çanakkale Türküsü” gibi hasreti, acıları ve kahramanlığı bünyesinde taşıyan millî ve tarihî bir anıt hüviyetindedir. Çankırı’da derlenmiştir. Merhum Ahmet Kemal Üçok’un kaydettiği Rumeli’den dönen redif askeri için yapılan –Mecbur Efendi’nin de dua ettiği- törenin türküyle münasebeti olduğunu düşünmekteyim. (4)

SÜLEYMAN NAZİF NE DİYOR?

Merhum Süleyman Nazif, bir mektubunda bu türküde dile gelen duyguları ve güçlü halk edebiyatını bakın nasıl övmektedir:
“-Geçen Yunan Muharebesi esnasında Anadolu’nun “Eğil dağlar eğil üstünden aşam!” mısraıyla başlayan bir türküsü bütün memleketin gönül tellerinden bir cereyan geçirmiştir.
Bir kur’a veya redif askerlerinin köyünden kıtasına giderken torbası omzunda geçtiği şimendifersiz, yolsuz, köprüsüz, geçit vermez dağlar karşısında keder ve boyun eğmişliğini fakat pek kahramanca bir surette ortaya koyan bu saf mısra, erkan-ı harp muhtıralarından daha veciz ve manidardır.
“Al yeşil bayrağı gelin mi sandın!” ilk söyleyen köylü bu sehli mümteni, belki söylenmesi çok güç mısraına ne kadar duygular, manzaralar ve tablolar dercetmiş... Bizim gibi şiiri aruz ve belagat kitaplarından öğrenmiş olan bin kişi bir araya gelse şu iki mısraı tanzir ve taklit edemez.” (5)

- AMON -
17-04-08, 00:37
1897 Teselya (Dömeke) Türk - Yunan Savaşıyla İlgili, Fotoğraflar, resimler, haritalar ve anı pulları.


http://img236.imageshack.us/img236/6471/domokos1897aev9.jpg

http://img153.imageshack.us/img153/1816/war1897bsy2.jpg

Savaştan fotoğraflar.


http://img236.imageshack.us/img236/2989/domekeharbifaustozonarotv9.th.jpg (http://img236.imageshack.us/my.php?image=domekeharbifaustozonarotv9.jpg)

Ressam Fausto Zonaro'nun Dömeke Savaşını anlatan tablosunda Osmanlı Askerleri.


http://img153.imageshack.us/img153/508/greekturkishwar1897bkdgf6.th.jpg (http://img153.imageshack.us/my.php?image=greekturkishwar1897bkdgf6.jpg)

Savaştan bir başka tablo.


http://img225.imageshack.us/img225/5994/domokosdomekeekx9.jpg

Dömeke (Domokos) şehrinin bugünkü görünümü.


http://img153.imageshack.us/img153/4955/map29bfle4.gif

http://img236.imageshack.us/img236/2295/fthiotismbkgxo6.th.jpg (http://img236.imageshack.us/my.php?image=fthiotismbkgxo6.jpg)

Bölge haritaları.


Yukardaki bilgiler, çeşitli kaynaklardan alınmıştır.


__________________

- AMON -
17-04-08, 00:39
1897 Türk-Yunan Savaşı (TESELYA SAVAŞI) anısına 1898 Yılında Tesalya Hatıra pulları çıkartılmıştır.

Bu pulların en büyük özelliği dünyadaki ilk Hexoganal pul olmalarıdır.


http://img217.imageshack.us/img217/1180/tesely3dq8hog8.jpg

http://img236.imageshack.us/img236/8822/teselya4dg9iap1.jpg

http://img230.imageshack.us/img230/5811/teselya6hi2jho1.jpg

http://img230.imageshack.us/img230/1671/teselya7oe3kvk7.jpg

http://img153.imageshack.us/img153/6817/teselya8el8lgi5.jpg

http://img236.imageshack.us/img236/8813/teselya9rf4mte8.jpg


Pul fotoğraflarının alındığı kaynak:

http://www.trfila.com/forum/printer_friendly_posts.asp?TID=79


__________________

- AMON -
20-04-08, 18:08
LABADA


http://img242.imageshack.us/img242/6230/20070617093308labadazg6.jpg

http://img76.imageshack.us/img76/4884/labadacm2.jpg


Labada bitkisi - Rumex patientia

Labadanın faydaları nelerdir


Yaygın kullanımlar :

- atkulağı

- at kulağı

Tanıtım :

- Karabuğdaygiller familyasından; dere kenarlarında ve sulak çayırlarda kendiliğinden yetişen bir bitkidir.

- Haziran - Eylül ayları arasında yeşilimtırak renkte küçük çiçekler açar.

- Boyu 50 cm ile 2 m arasında değişir.

- Köklerinde nişasta, şekerler, reçine ve antrakinon türevleri vardır.

- Yaprakları sebze olarak yenir.

- Ev ilaçlarında kökü ve yaprakları kullanılır.

Faydaları :

- Kökü kaynatılıp içilirse bütün kaşıntıları keser.

- Yeşil tohumları kaynatılıp içilecek olursa, anne sütünü artırır.

- Mesane tıkanmasını giderir.

- İştah açar.

- İshali keser.


Yazılı kaynak: http://www.tarimziraat.com/sifali_bitkiler/c256-labada_bitkisi/labadan%C4%B1n_faydalar%C4%B1_nelerdir.html


__________________


LABADA


http://img242.imageshack.us/img242/3417/herb2xe9.gif


Latince Adı: Rumeoc patienta

Familya:

Diğer İsimleri: Efelek

Genel özellikleri:



Karabuğdaygiller familyasındandır. Kuzukulağının yakın akrabası olan labadanın ülkemizde yetişen 25 kadar türü vardır. Bunlardan en yaygını olan Adi labada (R. patienta), sulak yerlerde kendiliğinden yetişen, aynı zamanda tarımı da yapılan ve 0,5-2 m. arasında boylanabilen, çokyıllık otsu bitkidir. Kazık kökü dallı olup dışı kahverengi ve içi sarıdır. Yuvarlak kesitli dik gövdesi, uzunlamasına çizgili ve genellikle kırmızımsı renklidir. Yaprakları almaşık dizili, saplı, uzunca, oval ya da elips biçimli ve kenarları hafif dalgalı olur. Yazın açan çiçekleri gövdenin tepesinde kırmızımsı yeşil renkli salkımlar halinde bulunur. Bitki, çiçeklerinden olgunlaşan meyvesindeki tohumlarla çoğalır.
Labadanın yapraklarında çeşitli mineral ve vitaminler: kazık köklerinde nişasta, şekerler, reçine ve antrakinon türevleri bulunur. Anadolunun bazı yerlerinde labada yapraklarıyla salata, sebze yemekleri ve efelek dolması denilen özel etli yemeği yapılır. Meyvelerinin demlendirilmesiyle yapılan gığış çayı bazı yerlerde çay yerine içilir.


Etki ve Kullanım:
• Yaprakları, bedeni güçlendirici toniktir.
• İştah açıcıdır.
• Kanı ve bağırsakları temizler.
• Hafif müshil etkisi vardır.
Bu etkiler için, labadanın yapraklan çiğ olarak yenir ya da % 5lik standart dekoksiyonu yapılarak içilir. Yani, 1 litre sıcak suya 50 gr. taze labada yaprağı konulup 15-20 dakika kadar kaynatılır. Böylece elde edilen dekoksiyon, günde iki-üç kez birer bardak alınır.
• Yaprakları, deri hastalıklarında etkilidir. Çıbanları olgunlaştırır. Yara ve egzamaları iyileştirir. Bu etkileri sağlamak üzere, labadanın yapraklarıyla yara lapası hazırlanır ve şikayet edilen yerlere dıştan uygulanır.
• Kökü, müshil etkisi gösterir. Bunun için de kuzukulağının kökünde olduğu gibi % 5lik bir dekoksiyon hazırlanarak günde iki-üç kez birer bardak içilir.


Kaynak: http://sifalibitki.hekimce.com/?bitki=Rumeoc%20patienta


__________________

- AMON -
08-05-08, 07:03
SELANİK ŞEHRİ


Selanik (Θεσσαλονίκη)



Konum

Koordinat 40°00′Koordinatlar: 40°00′
Zaman dilimi: DAZD (UTC+2/3)
Rakım (min-maks): 0 - 20 m (0 - 66 ft)

Yönetim

Ülke Yunanistan
Coğrafi bölge: Orta Makedonya
İl: Selânik
Vali: Vasilios Papageorgopoulos
(1999)

Nüfus İstatistikleri (2001'e göre)

Belediye

- Nüfus: 800,764
- Yüz ölçümü: 17,8 km² (7 sq.mi.)
- Nüfus Yoğunluğu: 45 /km² (117 /sq.mi.)

Metropolitan

- Nüfus: 976,575

Kodlar

Posta Kodu: 53x xx, 54x xx, 55x xx, 56x xx
Alan Kodu: 2310
Plaka Numarası: Ν
İnternet Sitesi
www.thessalonikicity.gr


Selanik (Yunanca: Θεσσαλονίκη / Thessaloniki), Yunanistan'ın ikinci büyük kenti[1] ve Yunan Makedonyası bölgesinin yönetim merkezidir.

Selanik'in nüfusu 1 milyona yakındır ve coğrafî koordinatları 40°38′kuzey enlemi ve 22°58′doğu boylamındadır. Önemli turistik ziyaret yerleri Beyaz Kule ve Arkeoloji Müzesi'dir.

Resimler

http://img229.imageshack.us/img229/4636/thessalonikiwhitetower1tb4.jpg

Beyaz Kule

http://img227.imageshack.us/img227/6458/thessalonikimunicipalflrl3.png

Selanik Belediyesi Bayrağı

http://img229.imageshack.us/img229/5281/401pxwhitetower3qq9.jpg

Selanik'in simgesi Beyaz Kule

http://img229.imageshack.us/img229/5497/454pxstreetinthessaloniem4.jpg

Selanik'te Osmanlı döneminden kalma bir sokak

http://img229.imageshack.us/img229/415/800pxthessalonikiview5ts7.th.jpg (http://img229.imageshack.us/my.php?image=800pxthessalonikiview5ts7.jpg)

Thermaic - Selanik

__________________


Tarihi

Osmanlı İmparatorluğu dönemi

Kent M.Ö. 315 yılında Makedonya kralı Cassander tarafından bugünkü Thermi'de kurulmuştur.

Selanik 1430 tarihinde padişah II. Murat'ın yönettiği bir Osmanlı ordusu tarafından fethedildi. 15. yüzyıl boyunca kente Anadolu'dan getirilen çok sayıda Türk yerleşti. 1492 yılında Osmanlılar İspanya'dan kovulan Sefardi Yahudilere kapılarını açtıklarında Selanik Yahudilerin yerleşmek için en fazla tercih ettikleri şehir oldu. Selanik 500 yıla yakın bir süre boyunca bir Osmanlı şehri olarak kaldı. Çeşit çeşit Hristiyan, Yahudi ve Müslüman toplumların hep birlikte uyum içinde yaşadığı önemli bir kültür ve ekonomi merkezi haline geldi.1800'lü yılların sonlarına doğru Selanik'te 90.000 Yahudi, 30.000 Rum ve 10.000 Türk yaşamaktaydı.

17. yüzyılda Sabetay Sevi tarafında başlatılan Sabetayizm hareketi Selânik'teki Yahudiler arasında çok rağbet buldu. Sabetay Sevi'yi izleyerek Müslüman olan Yahudiler Selânik'te Osmanlı Devleti'nin yenileşme çabalarına büyük katkılarda bulundular. Jöntürk hareketi büyük ölçüde Selanik'te gelişti. Osmanlı padişahı II. Abdülhamit tahttan indirildikten sonra 1909 yılında Selanik'e sürgüne gönderildi. Fakat 3 yıl sonra Selanik Yunanlıların eline geçince İstanbul'a geri gönderilmek zorunda kaldı.



Yunanistan dönemi

1912'de Balkan Savaşları sonunda şehir Yunanistan yönetimine geçti. Osmanlı orduları, şehri Yunan çetelerine savaşmadan, ancak şehirdeki Türklerin can güvenliğinin sağlanması koşuluyla bıraktılar. Osmanlı Ordusu'nun Selanik'te bulunan kuvvetleri de silahlarını Yunan çetelerine teslim ettiler. Ancak Yunan çeteleri şehri teslim aldıkları günün gecesi kentte yaşayan pekçok Türkü, aralarında Osmanlı askerleri de bulunmak üzere katletmişlerdir. Şehrin simgesi olan Osmanlıların inşa ettiği Beyaz Kule sembolik bir vaftiz işleminden geçerek beyaza boyandı. O günden beri Beyaz Kule adıyla anılan bu yapının beyaz boyaları zamanla aşınıma uğradı ve eski rengini tekrar kazandı.

1917 yılında çıkan büyük bir yangın şehrin Türk bölgesini neredeyse tamamen yok etti. 1924 nüfus mübadelesi sonunda şehirde geride kalan bütün Türkler Türkiye'ye göç etmek zorunda bırakıldı ve Anadolu'dan gelen Rum göçmenler giden Türklerin yerini aldı. Kısa bir süre içinde şehrin nüfus yapısı tamamen değişti. Yunanlılar Selanik'te azınlıktayken kısa bir süre içinde ezici bir çoğunluk haline geldiler. Böylece Selânik'in Osmanlı-Türk kültüründe oynadığı rol son bulmuş oldu. Atatürk 10. Yıl Nutku'nda "Keşke Selanik'i de misak-ı milli sınırları içerisine alabilseydik" diyerek kentin Türkler için önemini vurgulamıştır.

Kısa bir süre içinde camilerin minareleri yıkıldı. Bazı cami ve sinagoglar kiliseye çevrildi. Eski Osmanlı evleri bakımsızlıktan yok oldu. Kentin geçmişiyle bağlantısı kesilerek modern bir Avrupa şehri haline getirildi.

Selânik, 1997'de Avrupa kültür başkenti seçildi.


İklim

Selânik Akdeniz İklimine sahiptir. Şehrin kuzeyi Balkan iklimi etkisi altında kaldığı için kışlar daha soğuk geçer.

_________________


Selanik doğumlular

Mustafa Kemal Atatürk (1881-1938), Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu.

Rasim Haşmet Bey 1880- 1918 şair, yazar ve yayıncıdır.

Nazım Hikmet (1901-1963), şair ve yazar.

Cavit Bey (1875-1926), İttihat ve Terakki liderlerinden, II. Meşrutiyet döneminde Maliye Nazırı.

Zekeriya Sertel (1890-1980), yazar ve yayımcı

Ahmet Emin Yalman (1888-1972), Gazeteci ve yazar

Munis Tekinalp (1883-1961), İttihat ve Terakki liderlerinden, Türkolog

Şükrü Naili Gökberk(1876-1936), Kurtuluş Savaşı komutanlarından

Süleyman Sırrı Bey, (1874-1925), milletvekili ve Bayındırlık Bakanı

Nuri Yamut (1890-1961), Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 6. Genelkurmay Başkanı

Salih Omurtak (1889-1954), Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 4. Genelkurmay Başkanı

Afet İnan (1908-1985), Türk tarihçi ve sosyoloji profesörü

Refet Bele (1881-1963), İçişleri Bakanı, Milli Savunma Bakanı, Kurtuluş Savaşı komutanı asker ve politikacı.

Evrenosoğlu Rahmi Arslan (1874-1947), I. Dünya Savaşı döneminde Osmanlı Devletinin İzmir Valisi

Hasan Tahsin (1888-1919), Kurtuluş Savaşı'nda Yunanlı işgalcilere ilk kurşunu atan gazeteci

Cahit Uçuk (1909-2004), Hikaye ve roman yazarı

Şefik Hüsnü (1887-1959), TKP kurucularından siyaset adamı

Macit Gökberk (1908-1993), Felsefeci ve dil yalımcısı

Cahit Arf(1910-1997) Matematikçi.

Yakup Ağa , Barbaros Hayrettin Paşa'nın Babası

Evrenos Gazi

İsmail Hakkı Bursevi ,büyük mutasavvıf, şair, tefsirci, dilci ve mütercim


Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Selanik


__________________

emrecetin
15-05-08, 17:06
Mustafa'nın yakalanması üzerine, Enver Paşa'nın anılarından 1897-1898 zamanında yazılmış bir kısmı paylaşmak istedim. Yazı Enver Paşa İdadiyi bitirdikten ve Mekteb-i Harbiye'de ilk yıllarına başladıktan sonra kaleme alınmıştır.

"Bir gün, yoklamada, birçok zabit ve erkanıharp sınıfıyla diğer sınıflardan ve Mekteb-i Tıbbiye'den birçok efendilerin Sultan Hamit aleyhinde teşebbüsat-ı cinayetkaranede [ cinayet işleyenlere yakışır girişimlerde ] bulunduklarından dolayı tard [kovulma], nefy [sürgün], idam cezalarıyla mahkum oldukları okundu [1]. Bunu bir sadakat nutku takip etti. Zeki Paşa [2], padişahın bizi sadakat için beslediğinden ve sadakat tahsil edildikçe tabiye ve seferiye ve sair hususatlarda meleke iktisab edilmesine [ kazanılmasına ] hacet kalmadan muzafferiyet temin olunacağını söyledi. Bu iğrenç yalanlar zihnimde ufak bir ukte yapmıştı. Demek bizi aldatıyorlar, dedim. Fakat birkaç gün sonra bunları unutmuş, derslerimle meşgul olmaya başlamıştım."

[1] Burada anlatılan olaydan, Taşkışla mahkemesi kararlarının öğrencilere duyurulduğu anlaşılmaktadır. Kahraman-ı Hürriyet Kolağası Resneli Niyazi Bey de,Hatırat'ında, bu cezalara ışık tutan şu cümlelere yer vermiştir.

Artık, Yıldız Hükümeti, Avrupa'ya kaçan gençleri taltif suretiyle celp etmek külfetinden vareste kalmış, aleyhinde kalem kullananlara, yazı yazanlara, söz anlatanlara, silah-ı kahrü istibdatını göstermişti. Mülki ve askeri ceza kanunnameleri bu yeni cürümleri cinayet addederek mürtekiblerini idam, nefy-i müebbed, kalebendlik gibi şedid cezalarla tehdit edici yeni yeni maddeler, fasıllarla duldurulmuştu. (s.22)

[2] Bu tarihte Zeki Paşa Mektepler Nazırıdır. Okul müdürü ise Rıza Paşadır. (Kazım Karabekir, "İttihat ve Terakki Cemiyeti Neden Kuruldu? Nasıl Kuruldu? Nasıl İdare Olundu?", İstanbul, 1982, s.79'dan alıntıdır)

Aynı şekilde Taşkışla Mahkemeleri olarak geçen davalarda yargılanan bir düşünür hakkında da şöyle bir bilgi bulunmaktadır.

Yusuf Akçura (1876 - 1935)

Yusuf Akçura 2 Aralık 1876'da doğdu., Türkçülük akımının önde gelen düşünür ve tarihçisidir. Harbiye Mektebi'nde okudu. 1897'de darbe girişimlerine katıldığı için tutuklandı. Taşkışla Divan-ı Harbi kararı ile müebbet kalebentlik cezasına çarptırıldı. Karar sonrasında Padişah fermanı ile Trablusgarp'a sürüldü. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin 1899'da yaptığı girişimler sonucu Trablusgarp kenti içinde serbest dolaşma izni aldı. Kısa bir süre sonra da Fransa'ya kaçarak, Paris'teki Jön Türkler'e katıldı; burada Siyasal Bilgiler yüksekokuluna devam etti.

1903'te "Osmanlı Devleti Kurumlarının tarihi Üstüne Bir Deneme" adlı teziyle okulu bitirerek Rusya'ya döndü. Kazan'da öğretmenlik yaptı. Bu dönemde Mısır'da çıkan Şüra-yı Ümmet ve Türk gazetelerinde çok sayıda imzasız makalesi yayımlandı. Bunlar içinde, 1904'te Türk Gazetesinde çıkan "Üç Tarz-ı Siyaset" başlıklı dizi makale özel önem taşır. Bu makalede imparatorluğun önündeki seçeneklerin "Osmanlıcılık", "Panislavizm" ve "ırk esasına müstenit Türk Milliyetçiliği" olduğu, bunlardan en uygununun da sonuncusu olduğunu belirtiliyordu.

Akçura, II. Meşrutiyet'ten sonra İstanbul'a geldi. Çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı. Darülfünun'da ve Mülkiye Mektebinde siyasal tarih dersleri verdi. Türkçülük akımına daha çok düşünce düzeyinde katıldı. Türk Derneği ve Türk Ocağı'nın kurucuları arasında yer aldı. Türk Yurdu'nun başyazarı ve editörü oldu.

Akçura, Osmanlı Türkleri ile Osmanlı Devleti dışındaki Türklerin yalnız dil ve tarih alanındaki ortak geçmişlerine dayanarak bir birlik yaratamayacaklarını savundu. Önemli eserleri arasında; "Üç Tarz-ı Siyaset", "Ali Kemal" ve "Ahmed Ferid" beyleri cevaplarıyla birlikte (1907; yb 1976), "Şark Meselesine Dair tarih-i Siyasi Notları"(1920), "Muasır Avrupa'da Siyasi ve İçtimai Fikirler Cereyanlar"(1923), "Siyaset ve İktisat hakkında Birkaç Hitabe ve Makale" (1924), "Osmanlı İmparatorluğunun Dağılma Devri" sayılabilir. Ayrıca Türk Yılı(1928) adlı derlemesi Türkçülük hareketinin kaynaklarını ve gelişimini inceleyen kapsamlı bir çalışmadır. Mevkufiyet hatıraları ise (1914) Rusya'daki etkinlikleri ve tutukluluğu üzerine bilgi verir. Hakkında en önemli yapıt, François Georgeon'un Aux Origines du Nationalisme Turc; Yusuf Akçura (1980) adlı kitabıdır. Yusuf Akçura 12 Mart 1935'de İstanbul'da öldü.

http://archive.ucnokta.com/modules.php?name=Forums&file=viewtopic&p=45533&sid=88d7a816d2997ed9a091983596d5eb31 'den alıntıdır

Yani padişah fermanı herşeyi etkileyebiliyor.

nurdi
22-05-08, 18:57
Biraz uzunca bir paylaşım olacak ama çok önemli olduğunu düşünüyorum...


Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kadınların Eğitimi

Dr. Şefika KURNAZ
Hacettepe Ün. Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü


Osmanlı döneminde kadınlar, sadece sıbyan mekteblerinden yararlanabilmekte, daha fazla bir eğitime ihtiyaç duyulmamaktaydı. İdareci ve aydın kesimden kimselerin kızları, ailelerinin desteği ile özel dersler alabilmekteydi.

Tanzimat'la birlikte Batı'nın her konudaki etkisi, eğitim alanında da kendini göstermiştir. Fransa'nın Duruy Kanunu (1867)'ndan yararlanılarak hazırlanan 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnâmesi (1) ile kızlar için öğretmen okulu açılması ve rüşdiye sayısının artırılması kararlaştırılmış, (2) kadınların sağlığı düşünülerek ebe mektebi açılmıştı. Devlet eliyle gerçekleştirilen bu düzenlemelerle kadınların kültürel bakımdan geliştirilmesine çalışılmıştır.

II. Abdülhamid zamanında bu okulların sayısı hızla artırılmıştır. Kız Öğretmen Okulu bir tane kalmışsa da, kız rüşdiyelerinin taşraya da götürülmesiyle sayıları üç katına ulaşmıştır. Buna ek olarak, kızları üretime katmak amacıyla sanayi mektebi açılması da gerçekleşmiştir.

Ancak, Meşrutiyet döneminde, bu okulların kalitesinin çok düşük olduğu tartışılmış ve kalitenin yükseltilmesine çalışılmıştır. Meşrutiyet aydınları, kadının eğitimini savunmaktadır. Onların tartıştığı konu, bu eğitimin hangi amaçla, nereye kadar ve hangi programla verilmesi gerektiğidir. İslâmcılar, ev hanımlarına yönelik, iyi çocuk yetiştirebilecek anneler için liseye kadar eğitime taraftar iken, Batıcılar ve Türkçüler, kadının sosyal hayata girmesini kolaylaştıracak sınırsız bir eğitimden yanadırlar. Onlar, kadına yüksek öğrenimin kapılarının da açılmasını savunurlar. Bu tartışmalar, konuya hükümetin de sıcak yaklaşması sayesinde olumlu sonuç vermiş, kadınlara yüksek öğrenim yanında birçok alanda eğitim imkânları sağlanmıştır (3).

Osmanlı döneminde kadınların eğitimi alanındaki gelişmeleri, "ilk ve orta dereceli okullar, meslekî eğitim, yüksek öğretim ve kadınların eğitim alanında istihdamı" başlıkları altında inceleyelim.

İLK VE ORTA DERECELİ OKULLAR

İbtidaiyeler

Osmanlı devleti, ilk öğretimin önemini çok önceden farketmiş, konu ile ilgili çeşitli yasalar çıkarılmıştır.1845, 1847 yıllarında alınan kararlarla sıbyan mektepleri dört yıl olarak belirlenmiş, yetersiz kişilere hocalık yaptırılmaması kararlaştırılmıştı. Ancak bu kararlar da, daha sonra alınan 1857, 1863 ve 1864 tarihli kararlar gibi parasızlık va hocasızlık yüzünden uygulanamamıştır.

Sıbyan mektepleri konusunda en önemli teşebbüs 1869 tarihli Maarif-i Umûmiye Nizamnâmesi'dir. Bu nizamnâmeye göre, sıbyan mekteplerine devam mecburiyeti erkekler için 6-10, kızlar için 7-11 yaşları olarak belirlenmiştir. Bir mahalle veya köyde iki sıbyan mektebi varsa bunlardan birisi kızlara ayrılacaktır. Yoksa, yeni bir mektep açılıncaya kadar kızlar da erkeklerin gittiği sıbyan mektebine gidecek, fakat erkeklerden ayrı bir sırada oturacaklardır (4).

Nizamnâmeye göre, hoca maaşları dahil olmak üzere okul giderleri, sırasıyla vakıflardan, fitre ve kurban derilerinden; bunlar yeterli değilse, mahalle veya köy halkı tarafından karşılanacaktı (5). Bu uygulama ile okul yönetimi halka verilmekte, bu da, çocuklarını pek okutmak istemeyen veliler üzerinde olumsuz etki yapmaktaydı.

İlk öğretim mecburiyeti 1869 Nizamnâmesi'nden sonra ilk defa olarak Kanun-ı Esâsi (1876)'de anayasa maddesi olarak yer almıştır. Böylece, kız ve erkek öğrenciler için eşit öğretim hukuken mümkün kılınmıştır (6).

II. Abdülhamid devrinde sıbyan mekteplerinin yerini ibtidâi mektepleri almıştır. 1906-1907 yıllarına ulaşıldığında, ülke çapındaki okul sayılarına baktığımızda resmi ve özel toplam 4659 erkek ibtidâisi, 349 kız ibtidâisi, 5073 karma ibtidâi olduğunu görmekteyiz (7).

Meşrutiyet dönemine gelindiğinde bu sayı 1913-1914 yıllarına ait istatistiklerde şu şekilde karşımıza çıkmaktadır (8): 4609 erkek, 587 kız, 3977 karma olmak üzere toplam 9173 ibtidâi mektebi.

Rakamlara baktığımızda Meşrutiyet döneminde karma ve erkek ibtidâi mekteplerinin sayısında azalma olurken, kız ibtidâilerinde % 50'ye yakın bir artış olduğunu görmekteyiz. Bu artışta, Meşrutiyet yönetiminin kızların eğitimine önem vermesi rol oynamıştır. Okul sayılarının genel toplamında görülen azalma ise, bazı okulların savaşlarda kaybedilen topraklarda kalması ve savaş sebebiyle bazı okulların kapanmış olması ile açıklanabilir.

Okul sayılarında görülen bu artış yanında kalitenin de aynı şekilde arttığını söylemek pek mümkün değildir. Sir Fry'ın 1909 tarihli raporuna göre okullar bina, araç-gereç ve öğretmen bakımından çok yetersizdir. Öğrencilerin çoğunun ders kitabı bile bulunmamaktadır. Öğretmenler kalacak yerden mahrumdurlar (9). Hatta, bir araştırmaya göre bu okulların ancak % 37.7'si eğitime müsaittir (10).

İbtidâi mekteplerinin bu perişan hali sık sık eleştiri konusu olmuştur. Kadınların eğitiminde kalitenin ve sayının yükseltilebilmesi için yüksek okullar açılmazdan önce ibtidâi mekteplerinin durumunun düzeltilmesine ihtiyaç olduğu belirtilmiştir (11).

Daha önce olduğu gibi Meşrutiyet döneminde de özel ibtidâi mekteplerine izin verilmekteydi. Bunun için, kurallara uymak ve vergisini vermek, Maarif Nizamnâmesi'nin özel mekteplerle ilgili 129. maddesine uyulması gerekmekteydi (12).

Rüşdiyeler

Kızlara orta öğretim imkânı ilk kez Tanzimat döneminde sağlanmıştır. İlk kız rüşdiyesi 6 Ocak 1859 tarihinde İstanbul'un Sultan Ahmet semtinde açılmıştır (13).

1869 Nizamnâmesi kız rüşdiyeleri ile ilgili olarak bazı esaslar getirmiştir. Buna göre büyük şehirlerde hane sayısının 500'ü aşması halinde, dinî nüfus göz önüne alınarak, müslüman veya hıristiyan rüşdiyeleri açılabilecektir. Öğretmenler kadın olacak, öğretmen açığı olduğu takdirde yaşlı ve bilgili erkek hocalardan yararlanılabilecektir (14).

Kız rüşdiyelerinin İstanbul dışına götürülmesi kararlaştırılmışsa da, bu uygulama II. Abdülhamid devrine kadar gerçekleştirilememiştir (15).

Kız okullarının ders programlarında din bilgisi, ahlâk, nâfi'a bilgisi, osmanlıca, hesap, sülüs ve rık'a, arapça, farsça, imlâ, tarih, coğrafya, hıyâtet (terzilik) ve nakış gibi dersler bulunmaktaydı.

İlk kız rüşdiyesinin açıldığı 1859 tarihinde İstanbul'da 13 erkek rüşdiyesi vardı. İlk erkek rüşdiyesi 1874'de, yani 12 yıl önce açılmıştı. Erkek rüşdiyelerindeki öğretmen sayısı 1-6 arasında değişirken, ilk açılan kız rüşdiyesinin öğretim kadrosunda 2'si erkek, 1'i nakış hocası hanım olmak üzere toplam 3 öğretmen bulunmaktaydı (16).

Kız rüşdiyelerinde kadınların yöneticilik yaptıklarına dair ilk kayıt 1871-72 tarihlerine aittir. Bu tarihte Fatma Hanım'ın Beşiktaş İnas Rüşdiye Mektebi'nin müdiresi olduğunu görmekteyiz (17).

Kız rüşdiyelerinde nakış dersi dışındaki derslere giren hanım hocalara ilk kez 1873 tarihinde rastlamaktayız (18). Dârülmuallimât'ın ilk mezunları olan bu hanımlar, aynı zamanda eğitim tarihimizde resmî okuldan yetişerek görev alan ilk hanım öğretmenlerdir. 1893-1908 tarihleri arasında ise, kız rüşdiyelerinde hiç erkek öğretmen bulunmadığı görülmektedir (19).

İstanbul dışındaki şehirlerde kız rüşdiyeleri açıldığına dair elimizde bulunan en eski bilgi 1883-1884 tarihlerine aittir (20). Bu tarihte Selanik, Bursa, Kastamonu ve Beyrut'ta kız rüşdiyeleri bulunmaktadır. Aynı yıllarda İstanbul dışındaki vilayetlerde toplam 385 erkek rüşdiyesinin olması, aradaki farkın ne kadar büyük olduğunu göstermektedir. 1887-1888 yılında 11'i İstanbul'da, 20'si diğer şehirlerde olmak üzere toplam 31 kız rüşdiyesi vardı. Erkek rüşdiye sayısı ise, 20'si İstanbul'da olmak üzere toplam 435 idi (21).

Hemen Meşrutiyet öncesinde, 1906-1907 yıllarında, resmî ve özel kız ve erkek rüşdiyelerinin sayılarında şöyle bir tablo bulunmaktaydı (22): İstanbul'da 16 kız, 25 erkek, 16 karma; İstanbul dışında 69 kız, 380 erkek ve 9 karma rüşdiye.

Bu bilgilere bakıldığında, 25 karma rüşdiyenin (Erzurum'da bulunan 1'inin dışında) tamamının özel rüşdiyeler olduğu görülmektedir. Bu da, bize karma eğitim konusunda halkın devletten önde gittiğini düşündürmektedir.

Rüşdiye sayısının artışında II. Abdülhamid dönemi eğitim politikasının rolünü ihmal etmemek gerekir. Bu döneme gelinceye kadar, İstanbul'da sadece 9 kız rüşdiyesi varken, II. Abdülhamid'in 33 yıllık yönetiminde bu sayı 76 yeni okul açılarak 85'e yükseltilmiştir.

Bu gelişmeleri değerlendirirken, Tanzimat döneminde açılmış bulunan Dârülmuallimât'ın olumlu katkısını da göz önünde bulundurmalıdır. Bu okulun mezunları sayesinde hanım öğretmenlerin sayısı artmış, buna paralel olarak kız rüşdiyelerindeki öğrenci sayısında da artışlar meydana gelmiştir. Kız rüşdiyelerine gösterilen bu talep, yeni okulların açılmasında da etkili olmuştur.

Meşrutiyet dönemi için, inas rüşdiyelerinin tarihî gelişimi konusunda, devlet kayıtlarında yeterli bilgi bulunmamaktadır. Yalnız, 1918 yılında ülkede toplam 116 inas rüşdiyesi olduğunu bilmekteyiz (23). 1906-1907 yıllarında toplam 85 kız rüşdiyesi bulunduğuna göre, bu dönemde 31 yeni okul açılmıştır. Bunların ne kadarının devlet desteği ile, ne kadarının halk desteği ile açıldığına dair bilgiye sahip değiliz. Ancak, bunlardan bazılarının halk desteği ile açıldığını düşündüren bilgi kırıntıları bulunmaktadır. Meselâ, İzmir Karşıyaka halkı mahallelerinde açılacak inas rüşdiyesi için belli bir parayı karşılamayı taahhüt ederek, geri kalanın hükümetçe karşılanmasını talep etmiştir (24).

İnas rüşdiyelerinin eleştirilen bir yönü ders programları idi. Edhem Nejad, kız ve erkek rüşdiyelerinin ders programlarının aynı olmasından şikayetçidir. Ona göre, bir kızın yabancı dil bilmesi, iyi tablo yapması, müzikten, matematikten anlaması çok gerekli değildir. Bu okullarda yetişen kızlar çocuğun eğitimi, beslenmesi ve ihtiyaçlarını iyi bilmeli, eşini memnun edebilmeli, devlete iyi evlat yetiştirebilmeliydi. Oysa bu okullarda verilen bilgiler, mezun olan kızların hayatlarında işlerine yaramamaktadır. Ailede bu bilgiler kullanılamamaktadır. Kızlar, yine ailelerinden gördükleri gibi, geleneksel yöntemlerle annelik ve zevcelik yapmaktadır. Maarif, bu durumun düzeltilmesi için tedbir almalı, kız rüşdiyelerine şu dersleri koymalıdır: Din bilgisi, osmanlıca, çocuk büyütme ve terbiyesi, sağlık bilgisi, ev idaresi, yemek pişirme, beden eğitimi, hesap, tarih, coğrafya, tıp bilgisi, resim, dikiş dikme ve tamir etme ve yamama, nakış, ütü yapma, -taşra kızları veya belki İstanbul kızları için de - bahçıvanlık ve ziraat işleri.

Edhem Nejat, kız rüşdiyelerinin kısaca iyi bir anne, eş ve ev kadını yetiştirmeyi amaç olarak seçmesinden yanadır. Mevcut programların, mezun kızların hayatta işlerine yarayacak şekilde değiştirilmesini istemektedir. Hatta, bunun için, inas rüşdiyelerine öğretmen yetiştiren dârülmuallimâtın programlarının da yeniden düzenlenmesi gereğini dile getirmektedir (25).


Devam edecek...

nurdi
22-05-08, 18:59
Devam...


İdâdiler

Kızlar için ilk idâdi II. Abdülhamid döneminde Münif Paşa'nın nâzırlığı sırasında 13 Mart 1880'de açılmıştır (26). Bu okul, kızlara lise seviyesinde eğitim verme teşebbüsünün ilk örneği olması bakımından önemlidir. 1323-24 (1906-7) Maarif İstatistiği'nde, Manastır'da 1 özel kız idâdisi, İstanbul'da karma eğitim veren 3 özel idâdi bulunmaktadır (27). Bu da bize, kızların II. Abdülhamid döneminde idâdi öğrenimine devam ettiklerini göstermektedir. Ancak, bu sayı çok yetersizdir. Aynı yıllarda ülkede gayri müslimlerin 12, yabancıların17 kız idâdisi vardır (28).

Meşrutiyet dönemine gelindiğinde ülkede hâlâ resmî bir kız idâdisi yoktur. Bu konuda ilk teklif Meclis-i Mebusan reisi Ahmed Rıza Bey'den gelir. II. Abdülhamid, bu teklifi uygun bularak Kandilli'deki Âdile Sultan Sarayı'nı bu okul için bağışlar. Okulda ingiliz eğitimi uygulanacak, yatılı ve gündüzlü olmak üzere iki bölümden oluşacak, öğretmen ve mubassır kadrosu Avrupa'dan getirtilecekti (29).

Ahmet Rıza Bey, kız idâdisine yardım kampanyası için şunları söylemektedir: "Şimdiye kadar hiç kimseden para istemedim, almadım. Lakin, bu mektep için herkesten para isteyeceğim." (30)

Ahmet Rıza Bey'in bu gayreti, saray yanında din ulemâsı tarafından da desteklenmektedir. Manastırlı İsmail Hakkı ve Nasuhizâde Mustafa Âsım Efendiler bunlar arasında sayılabilir. Yardımlar Osmanlı Bankası aracılığıyla toplanmaktadır (31). Bu iş için 1910 temmuzunda Mekteb-i Sultanî-i İnas Cemiyet-i Hayriyyesi adında bir cemiyet bile kurulmuştur. 150 öğrencinin alınacağı belirtilen okula hânedandan bir hanımın da kaydı yapılmıştır (32). Ancak, maalesef bir sonuç alınamamıştır (33).

Maarif Nezareti'nin okul açılması için piyangolar tertibine izin vermesine rağmen (34), yine de sonuç alınamayınca işe devlet el attı. 1911 yılında Aksaray'da İstanbul İnas İdâdisi adıyla bir okul açıldı(35). Okul 1913 yılında İstanbul İnas Sultanîsi'ne dönüştürüldü (36). Okulun öğrenim süresi 5 yılı ibtidâi, 5 yılı tâli sınıflar olmak üzere toplam 10 yıl idi. Ders süreleri ibtidâi bölümünde 40, diğer sınıflarda 60 dakika olarak belirlenmişti. Okulda şu dersler okutulmaktaydı: Kuran-ı Kerim, din bilgisi, ahlâk ve medeniyet bilgisi, osmanlıca, ecnebi lisanı, hesap, hendese, cebir, tabii bilgiler, sağlık bilgisi, kimya, coğrafya, tarih, kozmografya, el işi, resim, hat, müzik, beden eğitimi, ev idaresi, çocuk terbiyesi, beyaz işleri, ipek işleri, dikiş, biçki, yemek pişirme (37).

İdâdinin ders programına bakıldığında, Edhem Nejad'ın kız rüşdiyeleri için teklif ettiği programın bir bakıma burada uygulandığını söyleyebiliriz. Programda liseli kızların fen, sosyal, matematik dersleri yanında, hayatta kullanabilecekleri dikiş, nakış, yemek, sağlık ve çocuk eğitimi bilgileriyle de donatıldıkları görülmektedir. Beden ve ruh sağlığı da ihmal edilmemiş, beden eğitimi ve müzik derslerine de yer verilmiştir.

Okulun ders programı erkek sultanîlerine göre daha hafiftir. Bu yıllarda kızlar için yüksek öğrenim bulunmadığından, böyle bir program yeterli görülmekteydi. Kızların yüksek öğrenime girmelerinden sonra bu programın yetersizliği daha iyi farkedilecektir (38).

1914 yılında Büyükada'da yeni bir inas sultanîsi açılmak istendiyse de bir sonuç alınamamıştır (39). Bu yıla kadar yeni kız idâdileri açmak için dört teşebbüs yapılmış, bunlardan ancak 2'si gerçekleştirilebilmiştir. Bu sayı, sonraki yıllarda açılan Erenköy, Çamlıca ve Kandilli kız idâdileriyle birlikte 5'e yükselecektir (40). Kız idâdilerin sayıca yetersiz olmasına karşılık, bunların bir kısmının kız sanayi mektebine dönüştürülmesinin teklif edilmesi dikkat çekicidir (41).

Kız idâdileri bu dönemde İstanbul dışındaki şehirlere götürülememiştir. Bu uygulama, ancak Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilebilecektir.

MESLEKÎ EĞİTİM

Kızlara meslekî eğitim verilmesi, Tanzimat döneminde eğitim ve sağlık alanında başlamıştı. II. Abdülhamid döneminde, bunlara ek olarak sanayi dallarında da eğitim imkânı sağlanmıştır. II. Meşrutiyet hareketi, kadınları hemen her alanda üretken görmek istediği için, bunun şartlarını hazırlamak üzere kızlara değişik meslek dallarında eğitim imkânı vermiştir.

Ebe Mektebi

Osmanlılarda kadınlar sağlıkla ilgili bilgileri tamamen çevrelerinden edinmekteydi. Bu konuda kadınların toplu olarak eğitilmesi ilk defa Tanzimat döneminde düşünülmüştür. Tıbbiye Mektebi'nde ebelik kursları açılması için hekimbaşı tarafından 1842'de hükümete bir tahrir verilmiş ve kabul edilmiştir. Bunun sonucu olarak 1843 yılında Tıbbiye Mektebi'nde ebelik eğitimine başlanmıştır.

Burada eğitim mankenler üzerinde yapılmaktaydı. Ayrıca, ebe hanımların yapacakları meslekî tatbikat sırasında yanlarında erkek bulunmaması şartı getirilmişti (42). Ancak, diğer bazı dersleri erkeklerden alıyorlardı. Böylece, ilk defa genç müslüman kızları erkeklerden ders almış oluyorlardı.

Bu şekilde eğitime başlayan kurslar 1845'de ilk mezunlarını vermiş ve bunlar padişah huzurunda diplomalarını almışlardır. İlk mezunların 10'u müslüman, 26'sı hristiyan idi.

Okula öğrenci alımında okuma-yazma şartı bile aranmıyordu. İlkokul mezunu olma şartı ancak II. Meşrutiyet'ten sonra aranmaya başlamıştır (43).

1905'de Askerî ve Mülkî Tıbbiyeler Haydarpaşa'ya nakledilince boş kalan binada, Kadırga Velâdetnâmesi adı altında müstakil bir ebe mektebi açılmıştır. Bunun yanında bir de Doğum Serîriyyâtı (Klinik) açılması ile ebe mektebinin temeli atılmış oldu (44).

Bu durumda Ebe Mektebi mezunlarını, Osmanlı İmparatorluğu'nda meslekî eğitim gören ilk hanımlar olarak kabul etmekteyiz (45).

Sadece İstanbul'da yetiştirilen ebelerin ülke ihtiyacını karşılaması mümkün değildir. Düşüklerden ve ebe hatalarından kaynaklanan çocuk kayıpları yüksek oranlardadır. Devletin ebe eğitimini diğer şehirlere yaygınlaştırması, hem eleman yetersizliği, hem de ekonomik yetersizlik sebebiyle mümkün olamamaktadır. Bu durumda bir çözüm yolu olarak, her vilayetin, giderlerini kendi bütçesinden karşılamak üzere ihtiyacı kadar öğrenciyi İstanbul'a öğrenime göndermesi teklif edilir.

Hastabakıcılık ve Hemşirelik Kursları

Osmanlı devletinde hemşirelik eğitimi ilk olarak Meşrutiyet döneminde başlamıştır. Daha önce meydana gelen bazı gelişmelerin bu konuda örnek olduğu da bir gerçektir. 1854 Kırım Harbi sırasında Türk hükümeti tarafından getirtilen Fransız hemşireler Fransız askerlerine bakmışlardır. Florance Nightingale başkanlığındaki İngiliz hemşireler de İngiliz askerlerine hizmet vermek üzere Selimiye Kışlası'na gelmişlerdir. Bu olaylar, bizdeki hemşirelik eğitimi için bir örnek olmuştur (46).

Hastabakıcılık eğitimi, Meşrutiyet'in ilanı ile birlikte yeniden gündeme gelir. Âsaf Derviş Paşa bunu uygulama alanına koyar (47). Açılan kursa kayıt için Tanin gazetesi de aracı olarak isteyenlere yardımcı olmaktadır (48).

Diğer yandan, bu konuda bazı yardımseverlerin de teşebbüsleri olmuştur. Meselâ, Selanik'te Elyanis İsrailiyyet Mektebi inas kısmı hastabakıcılar için bir sınıf açmaya karar vermiştir. Bu işe girişen Madam Kelpseman, bir yandan da ders verecek doktor bulmaya çalışmaktadır (49).

Bu mektebin müslümanlara mı, gayri müslimlere mi hizmet verdiğini bilemiyoruz. Ancak, haberi veren Kadın dergisinin olayı alkışlamasından dolayı, müslüman hanımlara hizmet verdiği düşünülebilir. Önemli olan, Meşrutiyet'le birlikte bu konuda bir takım teşebbüslerin ortaya çıkmasıdır.

Trablusgarb (1911) ve Balkan (1912) savaşlarında hastabakıcıların yetersizliği sebebiyle ordu büyük kayıp vermiştir. 1911 yılında Kızılhaç Washington Kongresi'ne katılan Dr. Besim Ömer Paşa, Dr. Nihat Reşat Belger, hemşireliğin bir meslek olduğunu ve branşlara ayrıldığını görmüşlerdir. Dr. Besim Ömer Paşa, bu konuda Kızılay (Hilâl-i Ahmer) Cemiyeti'ni etkileyerek hemşirelik mesleğine ihtiyaç olduğunu belirtmiştir. Hilâl-i Ahmer bu konu üzerine eğilmiş ve ilk olarak Kadırga Hastahanesi'nde 6 ay süreli gönüllü hastabakıcılık kursu için ödenek ayırmıştır. Besim Ömer Paşa'nın şahsi gayretleri sonucunda bu mesleğe İstanbul'un kültürlü çevrelerinden de ilgi olmuş, kadınlarımız Balkan savaşında hastahanelerde çalışmaya başlamışlardır. Bu sebeble, 1912 yılı, ülkemizde hemşirelik mesleğinin başlangıcı kabul edilmektedir.

1913-1914 yıllarında üniversite konferans salonunda hasta bakımı konusunda bilgi vermek üzere düzenlenen konferanslara çok sayıda öğrenci katılmıştır (50).

Bu gelişmelerden sonra, 1916 yılında hastahanelerde çalışmak üzere 24 hastabakıcının görevlendirildiğini bilmekteyiz (51).

Hastabakıcılık kursları kadın basını tarafından da desteklenmiş, kadınları hem bu konuda bilgilendirmişler, hem de teşvik etmişlerdir (52).

Hemşirelik konusundaki çalışmalar saray tarafından da takdirle karşılanmıştır. Meselâ, aynı zamanda Hilâl-i Ahmer Cemiyeti fahri başkanı da olan veliaht Yusuf İzzeddin Efendi, Kadırga Hastabakıcılık kursunu başarıyla tamamlayanlara diplomalarını bizzat kendisi vermiş, onları takdir ettiğini belirten güzel bir konuşma yapmıştır (53).

Kadınların hastahanelerdeki bu tür hizmetleri, İstanbul'un kibar hanımları ile "Anadolu'nun yiğit evlatları" nın tanışmalarına ve böylece, karşılıklı bir muhabbet ortamının doğmasına yol açmıştır (54). Halide Edip, Çanakkale gazilerine hizmet ederken tanıdığı bu insanlar için, "Fakir, zeki, abtal, hasta, iyi, her dakika ve anlarında, kendilerinin farkına varmadığı ince, kadını rencide etmeyecek sade ve tabii efendilikleri vardı." demektedir (55).

Bu gelişmelere rağmen, bizde ilk hemşirecilik okulu 1920 yılında İstanbul'da açılabilmiştir. Amerikan Amiral Bristol Hastahanesi Hemşire Okulu adındaki bu okul, daha çok azınlıklara hitap etmekteydi. Türk ve müslüman kızları için modern anlamda ilk hemşirecilik okulunun açılışı, ancak Cumhuriyet döneminde, 1925 yılında gerçekleşecektir (56).

Tıp, Dişçilik ve Eczacılık Eğitimi

En eski Osmanlı hastahanesi olan Bursa Dârüşşifâsı'ndan, en son hastahane olan Hamidiye Etfâl Hastahanesi'ne kadar, hiçbir hastahanenin vakıfnâmesinde ve devlet kayıtlarında, buralarda kadın hekim çalıştığına dair bir bilgi yoktur. Hatta, kadınlar erkek hekimler tarafından muayene, -belki de müslüman hanımlarla hristiyan erkekler arasında nikâh olamayacağı düşüncesiyle:icon_whis- gayri müslim hekimler tarafından tedavi edilmekteydi (57).

Tıp öğrenimi için gerekli bilgi birikimi, kadınların okullarında kazandırılamıyordu. Sıhhiye Umum Müdürü Dr. Adnan (Adıvar), Türk kadınlarının da hekimlik mesleğine alınması için sadârete baş vurdu (19 Eylül 1917). Sadrazam Talât Paşa, o sırada Ruslarla görüşmeye gitmişti. Vükelâ Meclisi'nde reis olan Enver Paşa, bu teklife karşı çıktı. Bir sene sonra, yeni Sıhhiye Nâzırı İsmail imzasıyla başvuru tekrarlandı. Meclis-i Vükelâ, kadınların tıp, dişçilik ve eczacılık öğrenimi yapmasına izin verdi (5 . 10. 1918). Bu karar dört gün sonra Sıhhiye Nâzırlığına bildirildi (58). Haber, kadın basınında memnuniyetle karşılandı (59).

Fakat, Belkıs Mahmut Hanım'ın, bu karardan önce yurt dışına giderek dişçilik öğrenimi gördüğünü belirtmeliyiz (60). Ayrıca, Safiye Ali de Berlin'de tıp öğrenimi görerek 1922'de Türkiye'ye dönmüştür (61).

Meclis-i Vükelâ kararının çıkmasıyla kadınların tıp öğreniminin önündeki hukuki engel kalkmış oldu. Ancak, İstanbul Tıp Fakültesi müderrisleri arasında fikir ayrılıkları vardı. Basın bunu günün meselesi haline getirmişti (62). Uzun tartışmalardan sonra, onlar da kızların fakültede okumalarına razı oldu. Fakat, aynı muhalifler yüzünden uygulamaya geçilemiyordu. Tartışmalar sürmekteydi. Sonunda 1922-1923 ders yılında kızlar da tıp fakültesine öğrenci olarak girmeyi başardılar.

İlk kez 1922 eylülünde Dr. Besim Ömer Paşa'nın teşebbüsüyle Haydar Paşa Tıp Fakültesi'ne 7 kız öğrenci kaydedildi. Bunlar Müfide, Hamdiye, Suat, Sabiha, İffet Naim, Meliha ve İffet Hanımlardır. Tıp Fakültesi 1927 yılında ilk hanım mezunlarını vermiştir. Fakat, hanım doktorlara resmî görev verilmediği için serbest çalışabilmekteydiler (63).

Kız Öğretmen Okulu (Dârülmuallimât)

Türk eğitim tarihinde kadınlarla ilgili en önemli gelişmelerden biri de dârülmuallimâtın açılmasıdır. Bu okulun açılmasıyla, kadınların eğitim imkânları genişlemiş, yeni bir çalışma ortamı hazırlanmıştır.

Böyle bir okula ihtiyaç bulunduğu, 1869 Maarif-i Umûmiye Nizamnâmesi'nde belirtilmişti. Ancak, okulun açılışı 26 Nisan 1870'de gerçekleştirilebilmiştir. Okulun amacı, kız okullarına öğretmen yetiştirmekti (64).

Okul, sıbyan ve rüşdiye şubesi olarak ikiye ayrılacak, bu şubeler de müslim ve gayri müslim olarak bölünecekti. Sıbyan şubesinin öğrenim süresi 2, rüşdiyeninki ise 3 yıl olacaktı (65). 1893'deki bir düzenleme ile okula 6 yıllık bir "ihtiyat kısmı" getirilmiştir. Bu kısım, kız rüşdiyeleri düzeyinde olup, dârülmuallimâta öğrenci yetiştirmektedir. Buradan veya kız rüşdiyelerinden mezun olanlar dârülmuallimâta sınavsız alınmaktaydı (66). Diploması olmayanlar ise sınava alınıyor, başarı durumlarına göre sıbyan veya rüşdiye şubelerine ayrılıyorlardı. Mezun olan sıbyan mektebi hocaları, yeni bir sınavla rüşdiye şubesine devam edebiliyorlardı (67). İhtiyacı olanlara, mezuniyet sonrası en az 5 yıllık mecburi hizmet karşılığı günümüzdeki öğrenci kredisine benzer bir maaş bağlanıyordu. Hizmet yapmayanlardan bu ücret geri alınıyordu (68).

Okulun programında şu dersler bulunmaktaydı: Ulûm-ı diniyye, kırâat-ı Türkiyye, Arabî, Farisî, lisan-ı Osmanî ve imlâ, inşâ-yı Türkî, kavâid ve imlâ, imlâ ve inşâ, resim, sülüs, rık'a, dikiş, makina, nakış, coğrafya, tarih-i Osmanî, hesap.

Bu dersler arasında "eğitim" dersinin olmayışı dikkat çekicidir. Bu ders 1879'da konmuş ve hocalığına da Aristokli Efendi getirilmişti. Ancak, ders bir yıl sonra kaldırıldı ve 1891'de tekrar konuldu (69). Bu konuda Ayşe Sıdıka Hanım'ın katkısını belirtmek gerekir. O, Maarif Nezâreti'ne dersin önemini belirten bir rapor sunmuş, görüşleri uygun bulunarak bu dersin hocalığına atanmıştır (70).

Maarif Nezâreti'nin dârülmuallimâta öğrenci alımı için açtığı ilk sınava katılan 32 öğrencinin hepsi de başarılı bulunmuştur (71). Bunlardan 20'si 1872-73 ders yılında mezun olmuştur (72).

Dârülmuallimât açılırken, öğretmenlerinin hanım olması istenmişse de, ilk yıllarda bu husus öğretmen yokluğundan dolayı tam olarak gerçekleştirilememiştir. Başlangıçta yalnızca dikiş ve nakış derslerine hanım hocalar girmekteydi, bunların hemen hemen yarısı gayri müslimdi. 1872-1882 yılları arasında bu durum böyle devam etmiştir. Dârülmuallimâtın yetiştirdiği öğretmenler, zamanla kendi okullarında görev almaya başlayınca, erkek hocalar yanında gayri müslim hanım hocaların da sayısında azalma olmuştur. 1882 yılında itibaren hanım hocalar sayıca erkek hocaları geçmiştir. 1893'ten sonra ise erkek hoca sayısı yok denecek kadar (1-2 civarında) azalmıştır (73).

Dârülmuallimâtta bir kadının yönetici olarak görev alması ilk kez 1881 yılında olmuştur. Bu tarihte, Refika Hanım bir erkek müdür yanında müdire olarak görev almıştır (74).

İlk dârülmuallimîn 1848'de İstanbul'da açılmış ve 1909'da sayıları taşradakilerle birlikte 29'a ulaşmıştır. Dârülmuallimât ise, ancak 1870'de açılabilmiş ve Tanzimat dönemi süresince de tek bir okul olarak kalmıştır (75). Aslında bu iki okulun ders programları arasında da fazla bir fark yoktur (76).

Meşrutiyetin ilânından sonra dârülmuallimâtın kalitesini yükseltmek için bazı teşebbüslerde bulunuldu. İlk önce aksaklıklar belirlenmeye çalışıldı. İngiliz Sir Fry'e okullar hakkında genel bir rapor hazırlatıldı. Onun tesbitlerine göre okullarda öğretmenler çok yetersizdi. İlgi çekemiyorlardı. Bu aksaklığın giderilebilmesi için Avrupa'dan 5 yıllığına öğretmen getirilmeli, bunların diğer öğretmenlere örnek olması sağlanmalıydı. Öğretmenler bir yandan eğitim görürken, bir yandan da ders vererek pratik kazanmalıydı. Bu konuda eğitim uzmanları da onlara yardımcı olmalıydı.

Sir Fry'in dârülmuallimât için teklifleri şunlardı: 1. Dârüluallimâta İngiltere, Amerika, İskandinavya veya İsviçre ülkelerinden bir müdire konmalıdır. 2. Müdire Türkçe bilmiyorsa, yanına onun işine karışmayacak bir Türk müdire konmalıdır. 3. Öğrencilerin sıhhî, ahlâkî ve ilmî eğitimlerinin sürekliğini sağlamak için okul yatılı olmalıdır. 4. Okul gerekli malzeme ile donatılmalı, etrafında geniş bahçesi bulunmalıdır. 5. Okulun yanında, öğrencilerin uygulama yaparak tecrübe kazanabileceği bir de ibtidâi mektebi bulunmalıdır.

Dârülmuallimât "ileride aşı alınabilecek en mühim bir ağaç" olduğundan, onun için hiçbir fedâkârlıktan kaçınılmamalıdır. Ülkede, yurt dışında eğitim görmüş öğretmen varsa, onlardan da yararlanmalıdır. Okulda müdürün başkanlığında bir teftiş heyeti seçilmelidir. Heyetteki öğretmenlerin yabancı okul mezunlarından olması tercih edilmelidir. Bunlar, Avrupa ülkelerindeki eğitimi sürekli takip etmelidir. Okul müdürü, her yıl öğretmenleri teftiş etmelidir.

Dârülmuallimâtın binası yetersiz olduğu için, uygun şekilde yeniden inşa edilmelidir (77).

Bu tekliflerden, Sir Fry'in tamamiyle Avrupa tarzında bir öğretmen okulu modeli sunduğu anlaşılmaktadır.

Bu arada, Türk aydınlarının da konuyla ilgili görüşler ileri sürdüklerini biliyoruz. Edhem Nejad'a göre, dârülmuallimâta kız rüşdiyesi mezunları alınmalı, öğrenim süresi 3 yıl olmalı, programa şu dersler de eklenmelidir: Âdâb-ı muâşeret, hıfzısıhha ve çocuk büyütme, ev idaresi, ev ve çiftlik hesaplarını tutma, bahçıvanlık, tavukçuluk, sütçülük, arıcılık, dokuma, konserve, biçki, dikiş, ütü, hâne tanzimi ve tasnifi. Derslerin isimlerinden de anlaşılacağı gibi, o, kız öğretmen okulunda tamamen pratik hayata yönelik bir program uygulanmasından yanadır. Bu sebeble, kız ve erkek öğretmen okullarında aynı programın uygulanmasını doğru bulmaz. Bu uygulama ile kızların aile hayatına yararlı olamayan "süslü bir hanım" olarak yetiştirildiğinden yakınır.

Edhem Nejad'a göre, ayrıca ülkede ana okullarına ağırlık verilmeli, buralara öğretmen yetiştirmek için Ana Okulları Dârülmuallimâtı açılmalıdır. Bu okula rüşdiye mezunları alınmalı, 2-3 dönemlik bir sürede, mutlaka bir Avrupa ülkesinin yardımı ile mükemmel eğitim verilmelidir (78).

Edhem Nejad, dârülmuallimâtın merkez vilayetlere yaygınlaştırılmasının gereğine dikkati çekerek, bunun inas rüşdiyelerine iki yıl ilavesiyle gerçekleştirilebileceğini belirtir (79).

Ferid Vecdi de, dârülmullimâtın vilayet merkezlerine yaygınlaştırılması gerektiğine inanlardandır. O da, rüşdiye mezunlarının 2 yıl okuduktan sonra öğretmen yapılabileceğini belirtir. Dârülmuallimâtlara da sonra 7 yıllık kız okulu mezunları alınmalı, 3 yıl daha eğitimden sonra diploma verilmelidir (80).

Türk aydınları bir yandan bu görüşleri dile getirirken, 1909'da herhalde Sir Fry'in raporu dikkate alınarak dârülmuallimâtta bir düzenlemeye gidildi. Ancak, bu uzun sürmedi. Kısa bir süre sonra, okul yine kimsenin ilgilenmediği bir öğretim kurumu haline geldi. 1910-11 öğretim yılında okulda 90 kişilik öğrenci mevcudu ile vasat bir eğitim yapılmaktaydı.

Dârülmuallimât mezunları taşraya gitmek istemiyorlardı. Bazıları evleniyor, öğretmenlik bile yapmıyordu. Emrullah Efendi, yetişen hanım öğretmenleri bakanlığın tam kontrolüne almak için yatılı bir okul açmaya karar verdi. Bu okula taşradan kızlar getirilecek, öğretimleri bitince taşraya gönderilecekti (81).

Emrullah Efendi, taşradaki maarif idarelerine emirler yazarak bu okul için kız öğrenci istedi. Öğrenciler gelince de uygulamadan vazgeçildi. Gazeteler, yatılı okul açıldığını ilân ettilerse de açılmadı. Taşradan gelen 60-70 kız öğrenci Yatılı Kız Sanayi Mektebi'ne yerleştirilmek istendi, ama okulda oda bulunamadı. Sonra okula yakın olarak Fatih Çarşamba'daki Saip Paşa Konağı kiralanarak oraya yerleştirildiler. Kızlar, Kız Sanayi Mektebi'nin derslerine devam ettiler (82).

Dârülmuallimât daha sonra Çapa'daki Derviş Paşa Konağı'na taşınmış, sonradan Çarşamba Saip Paşa Konağı'ndaki Yatılı Kız Sanayi Mektebi kaldırılarak, dârülmuallimâtla birleştirilmiş, öğretmen ve öğrencileri karıştırılmıştır. 1914'de İsmail Mahir Efendi'nin müdürlüğü zamanında okula bir de uygulama okulu eklenmiş, sürekli olarak pedagojik konferanslar verilmeye başlanmıştır.

Yatılı dârülmuallimât kurulunca, Maarif Nezâreti 7 maddelik bir kararnâme yayınlamıştır. Buna göre, okulda müdire okulun dış işleriyle, muâvine ise iç idare işleriyle ilgilenecektir. Eğitim öğretim işlerinden müdire sorumlu olacaktır. Okula görevlilerden başka kimse girmeyecek, öğretmenler de sadece ders vermek için girebileceklerdir. Derse girip çıkarken kendilerine bir mubassır eşlik edecektir. Sadecemüfettişlerin okula girişi serbest olacaktır (83).

Bu oldukça katı görünen kararların alınması Meşrutiyet döneminin temel fikirlerine ters düşüyorsa da, bu hususun, öğrencilerin bütün sorumluluğunun idareciler üzerinde olmasından kaynaklandığı düşünülebilir. Diğer yandan, ülkede taassubun çok güçlü olması, idareciler üzerinde bir baskı yaratıyordu. Çıkabilecek dedikodular, mevcut öğrencilerin de okuldan alınmalarına yol açabilirdi. Öğrencilerin kıyafetleri bile tartışma konusu olabiliyordu. Meselâ, kızların yüzleri açık olarak çalışmaları Araplar arasında tepkiye yol açmıştı(84).

1913 yılında yayınlanan bir nizamnâme ile öğretim süresi dârüluallimînde 4, dârülmuallimâtta 5 yıla çıkarıldı, ders sayıları artırıldı (85).

Dârülmuallimâttaki öğrenci sayısında zamanla artış olmuştur. 1914'te 186'sı yatılı 253 öğrenci ve 33 öğretmen varken (86), bu öğrenci sayısı 1916-17'de 803'e ve bir yıl sonra da 1005'e ulaşmıştır (87). 1919 yılında İzmir, Ankara, Konya, Atina, Edirne, Eskişehir, Beyrut, Halep ve Bursa'da bulunan yatılı ve gündüzleri darülmuallimâtlardakilerle birlikte 6000 civarında öğrenci bulunmaktaydı (88).

Dârülmuallimâtla ilgili önemli bir gelişme, bu okula öğretmen yetiştirmek üzere 1913 yılında bir dârülmuallimât-ı âliye açılmasıdır (89). Bu okulda aynı zamanda idâdi ve sultanîlere de hanım öğretmen yetiştirilecekti. Ayrıca, beden eğitimi öğretmeni yetiştirmek üzere dârülmuallimât çıkışlı 30 kişiye eğitim verilmekteydi (90).

Dârülmuallimât-ı âliyede 1913 yılında 58, 1914'te 40 öğrenci bulunmaktaydı (91). Bu okul aynı zamanda Dârülfünûnun bir başka öğrenci kaynağı durumundaydı. Ancak, mütareke döneminde kapanmıştır (92).

1914 yılında dârülmuallimât bünyesinde bir de Ana Muallime Mektebi açılmıştır. Okul 23 öğrenci ile öğretime başlamıştır (93). Böylece Edhem Nejad'ın fikirleri gerçekleşmiş oldu. Ancak, öğretmenlerin Ermeni olması sebebiyle, okul Ermeni etkisinde kalmıştır. Avrupa'da terkedilen yöntemler uygulanmasına rağmen, bizde olumlu karşılanmıştır (94).

Dârülmuallimât, II. Meşrutiyet'e kadar öğrencilere burs veren gündüzlü bir okuldu. Sıbyan ve rüşdiye mekteblerinden başka, bunların dengi kız meslek okullarına da öğretmen yetiştirmekteydi. Burs almadan mezun olan öğrenciler öğretmenlik yapmasalar bile, aydın kadınların sayısının artmasına katkı sağlamaktaydı. Dârülfünûn açılıncaya kadar, kızlar için en yüksek öğretim kurumu dârülmuallimât idi (95). Buradan mezun olan hanımlar, devletin ilk kadın memurları olma bahtiyarlığına ermişlerdir (96). Diğer yandan dârülmuallimât sayesinde ülkedeki kadın öğretmen sayısı artmış, buna paralel olarak rüşdiyelerdeki kız öğrenci sayısında da artış olmuştur. Mezun olanlar resmen atandığından, bu gelişmeler, devletin kadının çalışmasını kendiliğinden tasvibi sonucunu doğurmuştur. Tanzimat dönemi için geçerli olan bu gelişme, Meşrutiyet döneminde hükümetin kadının sosyal hayata çekilmesi politikası için bir başlangıç olmuştur.

Bütün bu gayretlere rağmen, dârülmuallimât istenilen düzeye getirilip yaygınlaştırılamamıştır. Sayı açısından bakıldığında, Meşrutiyet döneminde İstanbul dışındaki merkez vilayetlerde 10 kadar okul açılabildiği görülür. Bu sayının yeterli olmadığı açıktır. Diğer yandan bu okulların eğitim düzeyi de düşük kalmıştır. Niyazi Berkes'e göre, bu okullar ilk öğretim ile yüksek öğretim arasında köprü görevi göremeyen "ara okullar" olarak kalmıştır (97). Nezihe Muhiddin de, Abdühamid döneminde bu okula yazıldığını, fakat seviye düşüklüğü ve disiplinsizlik yüzünden dayanamayıp 6 ay sonra ayrıldığını belirtmektedir (98).

Dârülmuallimât mezunlarının, okuldaki eğitim düzeyinin düşüklüğü sebebiyle işlerini hakkıyla yapamadıkları hep şikayet konusu olmuştur. Bu okullarda ibtidâi ve rüşdiye mezunlarının bile öğretmenlik yaptığının okulun mezunları tarafından dile getirilmesi bu şikayetleri doğrulamaktadır (99). Aydın Meclis-i Umûmisi'nin İzmir'de bir dârülmuallimât açılması kararı alması üzerine, yeni okullar açmak yerine mevcut okulların düzeyinin yükseltilmesi konusu yeniden gündeme getirilmiştir (100).

Toplumda bazı kesimlerin dârülmuallimâtı "ahlâksızlık ocağı" olarak görmesi de ayrı bir problemdir (101).



Devam edecek...

nurdi
22-05-08, 19:03
Devamı..


Ana Mektebi

Midhat Paşa'nın akrabası Cemal Bey'in himayesinde Bayezit'te bir Ana Mektebi açılmıştır (102). Kurucuları arasında İsmet Haydar Hanım da vardır (103). 1909 Ekiminde açılan okulda (104) ev idaresi, biçki-dikiş, sağlık, çocuk büyütme, tababet, aile muaşereti (105) alaturka ve alafranga müzik, edebiyat, beden eğitimi, resim gibi dersler okutulmaktadır (106).

Ana mektebinin amacı, "çocukları harap eden asıl analarının elinden alıp" iyi anneler yetiştirmektir. 8-10 yaşında okula gelen çocuklar ibtidâi kısmında 4, rüşdiye kısmında 3 olmak üzere toplam 7 yıl eğitim göreceklerdir (107). Hocalar teneffüslerde çocuklarla ilgilenecekler, vatanperver evlatlar yetiştirebilecek kapasitede valideler olarak eğitileceklerdir. Öyle ki, "Yeni Osmanlıların terbiye ve irfanı Avrupa kadınlarından hiçbir farkı olmayacak müstakbel valideler" olarak yetiştirileceklerdir (108).

Bu okulda başarılı olan öğrenciler bakanlık tarafından çeşitli ödüllerle teşvik edilmiştir (109).

Daha sonra, Anadolu'da da buna benzer okullar açma yoluna gidilmiştir. Konya'da Mekteb-i Sultanî edebiyat muallimi Rasim Haşmet Bey'in eşi bu okulu örnek alarak evini fakir kızlara "Valide Mektebi" olarak tahsis etmiştir (110).

Ev Kadını Mektebi

Bu dönemde gerçekleştirilen bir başka okul da Ev Kadını Mektebi'dir. 1911 Mayısında Üsküdar'da Ev Kadını Mektebi adında yatılı ve gündüzlü bir okul açılacağı haberi çıkmış, bazı çalışmalar yapılmış, fakat açılış gerçekleştirilememişti (111). Okulun bir yıl sonra 1912 nisanında, Ana Mektebi kurucularından İsmet Haydar Hanım tarafından Göztepe'de açıldığını görüyoruz.

Basında çıkan haberlerden, okulda 7 yaşına kadar erkek ve her yaştaki kız çocuklarına basit usûllerle okuma-yazma, ilim, el işleri, biçki-dikiş, piyano, fransızca dersleri verileceği anlaşılmaktadır (112).

Kız Sanayi Mektepleri

Kız sanayi mektebleri, hanımların el becerilerini geliştirmeyi ve bunlardan ekonomik kazanç sağlamayı amaçlayan okullardır.

Ders porgramında nakışla ilgili ders bulunan rüşdiyelerin açılış tarihi (1859), hanımlara teknik eğitim verilmesinin başlangıcı olarak kabul edilmektedir (113). Ancak bizim görüşümüze göre, Midhat Paşa tarafından ordunun dikim ihtiyacını karşılamak üzere öksüz kızlar için açtırdığı ıslahhânenin tarihi olan 1864 yılı bunun için daha doğru bir tarih olacaktır (114). Bundan sonra, Tophâne Nezâreti tarafından Yedikule'de "dikimhâne" niteliğinde bir kız sanayi mektebi kurulmuşsa da, sonradan Ticaret Nezâreti'ne bağlanan okul, 1884 yılında kapanmıştır (115). 1292 (1875) ve 1293 (1876) tarihli devlet salnâmelerinde İnas Sanayi Mektebi adıyla zikredilen okul bu olmalıdır (116).

Meşrutiyetin ilân edildiği tarihte ülkede üç kız sanayi mektebi bulunmaktadır. Bunlar, Leylî ve Neharî Kız Sanayi Mektebi (1881-82), Dersaadet Neharî Kız Sanayi Mektebi (1882-83), Üsküdar Kız Sanayi Mektebi (1884-85)'dir (117).

Kız sanayi mekteblerinin öğrenim süresi, 17 Mayıs 1884 tarihli nizamnâmeye göre, ibtidâi sınıflarıyla birlikte 5 yıldı. Okulda sabahları genel bilgiler, öğleden sonra el işleri ve müzik gibi dersler görülmekteydi (118). Kaynaklarda ders programlarıyla ilgili bilgi verilmemekle birlikte, hangi hocanın hangi derse girdiği belirtildiğinden okulda nakış, piyano, modistre, dikiş, kanive, dival, resim gibi dersler okutulduğu anlaşılmaktadır (119).

İstanbul dışında da kız sanayi mektebleri açılmışsa da bunların pek nitelikli oldukları söylenemez. Kastamonu ve Trablusgarb'ta açılan ilkokul düzeyindeki Hamidiye Sanayi Mektebi ve İşkodra'da kimsesiz kızlar için açılan ıslahhâne bu hususa örnek verilebilir. Bu okullar sayesinde, hiçbir geliri olmayan hanımların üretici durumuna getirilerek muhtaçlıktan kurtarılmaları amaçlanmıştır.

Maarif Nezâreti 1900 yılında kız sanayi mekteblerinin programını genişleterek genel bilgi derslerini artırmış, öğrenim süresini de 7 yıla çıkarmıştır (120). Nezâret, 1913 yılından itibaren de idâdilerden 1 yıl fazla öğretim yapan okullar haline getirip, geliştirmeye çalışmıştır (121).

Sultanî adını taşıyan ve mezunlarının yüksek öğrenim hakkı bulunmayan Selçuk Hatun ve Kız Sanayi Sultanîleri, günümüzdeki kız meslek liselerinin öncüsü olarak kabul edilebilir (122).

Meşrutiyet döneminde vilayetlerde de kız sanayi mektebleri açıldıysa da, sonradan hepsi de kapanmış, İstanbul'da da ancak 2 okul kalmıştır (123).

Bunların dışında özel kız sanayi mektebleri de açılmıştır. Bunlardan birisi Osmanlı - Fransız Kız Sanayi Mektebi (1909)'dir. Okul Bayan Colette tarafından kurulmuştur. Himâye heyetinde dahiliye nâzırı Talât, adliye nâzırı Necmeddin, mâliye nâzırı Cavid, binbaşı Besim Ömer Paşa ve Hüseyin Cahit Bey vardır (124).

Okul, kız çocuklarını iyi bir ev hanımı ve üretime katkısı olan bireyler olarak yetiştirmek amacıyla açılmıştır. Okulda sabahtan Türkçe, Fransızca, kıraat, yazı, hesap, tarih ve coğrafya, öğleden sonra el işleri ve sağlık, tababet, eğitim dersleri verilmek isteniyordu (125).

Yine aynı yıl İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin himâyesinde Bakırköy'de İnas İttihad-ı Osmanî Mektebi'nin açıldığını görmekteyiz. Bu mektebin açılmasında Selanikli zenginlerin de büyük katkısı olmuştur. Okulda çocuk bahçesi, ibtidâi, rüşdî ve idâdi sınıfları bulunmaktadır. Öğrencilerden ayda 30 - 40 kuruş ücret alınmaktaydı. Okulun amacı millî terbiyeye sahip, aklını iyi kullanan kişiler yetiştirmektir. Okulda dersten başka el işi, makina, dikiş, jimnastik, biçki, dantela, çamaşır gibi el hünerleri de gösterilmekteydi. Dışarıdan başvuran hanımlara yönelik dersler de verilmekteydi. Okul, ırk ve mezhep ayırımı gözetilmeksizin bütün Osmanlı kızlarına açıktı (126).

Bunların dışında 2 özel kız sanayi mektebine daha ruhsat verildiğini biliyoruz. Bunlardan biri, Osmanlı İttihat ve Terakki İnas Sanayi Mektebi adıyla yine İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Nûrıosmanî Kulübü tarafından Atik Ali Paşa Mahallesi Karababa Tekkesi Sokağı'nda açılacaktır (13 Rebiülâhir 1329 / 13 Nisan 1911). Okul ibtidâi, rüşdî ve valide bahçesi sınıflarından oluşacaktır (127). Diğeri de, Enise Hanım'ın isteği üzerine Beşiktaş Muradiye Mahallesi'nde İbtidâi ve Rüşdî Kız Sanayi Mektebi adıyla açılmasına izin verilen okuldur. Okula vergilerinin ödenmesi ve Maarif-i Umûmiye Nizamnâmesi'nin 129. maddesine uyulması şartıyla izin verilmiştir (3 Rebiülâhir 1328 - 31 Mart 1326 / 14 Nisan 1910) (128). 27 Eylül 1913 tarihli bir gazete haberinden, bu okulun ancak üç yıl sonra öğretime başlayabildiğini anlıyoruz. Okulda Fransızca, dikiş, biçki, nakış, çalgı gibi dersler okutulmaktadır. Kayıtlar peşin ücret karşılığında yapılmaktadır. Derslerin ücreti 10 - 30 kuruş arasında değişmektedir (129).

Kız sanayi mektebleri II. Abdülhamid döneminde öksüz kızlara el becerileri kazandırmak, böylece onları üretici yapıp çevresine muhtaç olmayan kişiler olarak yetiştirmek amacıyla gündüzlü ve yatılı olarak kurulmuştu. Okulun bütün ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmaktaydı. Ancak, ekonomik sıkıntı sebebiyle bu okulların yatılı kısmı Meşrutiyet döneminde kapatıldı. Diğer yandan ücret karşılığı hizmet veren özel kız sanayi mekteblerinin açılmasına izin verildi. Bu uygulama, İttihat ve Terakki'nin eğitim dahil, hemen her alanda özel teşebbüse önem verdiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Böylece devletin yükü hafifletilmiş olacaktır. 1911 yılından itibaren yeterli yer olmadığı gerekçesiyle bu okulların yatılı kısımları kaldırılarak İstanbul Özel İdaresi'ne devredilmiştir. 1913'ten itibaren önce 4 yıllık idâdi ve 1 yıllık öğretmen yardımcılığı sınıfı olan 5 yıllık bir okul haline getirilmiştir. Sonradan ilk kısımları 9 yıllık olmuş, ıslahı için Almanya'dan uzmanlar getirilmiştir. İstanbul Vilayeti Genel Meclisi, 1920 yılında bütçe darlığı gerekçesiyle Özel İdare dışında bulunan bu okulları kaldırmaya karar vermiştir. Bunun üzerine Maarif Nezâreti, İnas Sanayi Sultanîsi adıyla ilkokula dayalı bir meslek okulu haline getirerek bu okulları bütçeye dahil etmiştir. Bunlardan kız okullarına kadınlık dersleri için öğretmen yetiştirmek amacıyla bazı meslek dersleri koyarak belli bir özellik kazandırmaya çalışmıştır. Bu uygulama 1927'ye kadar devam etmiştir. Bu tarihten itibaren Kız Sanat Enstitüleri olarak teşkilatlanan bu okullar, (130) günümüzde Kız Meslek Liseleri olarak eğitim vermektedir.

Kız sanayi mektebleri, ekonomik sıkıntılar sebebiyle sayıca çok az kalmıştır. Üstelik açılanlar da kısa ömürlü olmuştur. Bunun en önemli sebebi, bu okulların diğerlerine oranla çok masraflı olmasıdır. Bu durum, günümüzde de geçerlidir.

YÜKSEK ÖĞRETİM

Türk kadını yüksek öğrenim imkânını ilk olarak Meşrutiyet döneminde elde etmiştir. Kızlara yönelik dersler ilk kez İstanbul Dârülfünûnu'nda 5 Şubat 1914 tarihinde başlamıştır. Bu derslerde kadın haklarının öğretilmesi, ev bilgileri, tabiat, sağlık, tarih, pedagoji gibi konular işlenmekteydi. Böylece, Senihe Nezahat Hanım'ın 1908'de teklif ettiği hanımlara mahsus konferanslar gerçekleşmiş oldu (131). Dersler haftada dört gün olarak düzenlenmişti. Tarih dersi İhsan Bey, kadın sağlığı ve ilk tababet (ilk yardım) Dr. Besim Ömer Paşa, iktisat ve ev idaresi Ahmet Cevdet Bey, ilm-i heyet Salih Zeki Bey, mâlumât-ı fenniyye Sait Bey, kadın hukuku Mahmut Esat Efendi, fenn-i terbiye İsmail Hakkı Bey tarafından verilmekteydi (132).

Dârülfünûn'da verilen bu dersler büyük bir ilgi ile takip edilmiştir. Prof. İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Dârülfünûn konferans salonuna ilk girdiğinde içerisinin hıncahınç dolu olduğunu, bu durumun bütün bir yıl boyunca devam ettiğini belirtmektedir (133). Derslerden hem hanımlar (134), hem de hocalar memnundur (135).

Dersler bu şekilde bir yıl devam ettikten sonra, Dârülmuallimât-ı Âliye bünyesinde bir binada müstakil bir öğretim kadrosuyla İnas Dârülfünûnu kuruldu (12 Eylül 1914) (136). Başlangıçta 3 yıl olan ve dârülmuallimât ile idâdi mezunlarını alan bu okul, edebiyat, riyâziyat ve tabiiyat bölümlerine ayrılmıştı. Liseler ve öğretmen okulları için öğretmen yetiştiren bir okul durumundaydı. 1920'de Dârülmuallimât-ı Âliye'den ayrılarak, öğrenimi farklı saatlerde olmak üzere İstanbul Dârülfünûnu'na bağlandı (137).

Okula ilk yıl yalnız idâdi ve öğretmen okulu mezunları değil, giriş imtihanını kazanan bütün hanımlar alınmıştı (138). Okulun imtihanları o kadar çetindi ki, öğrencileri hazırlamak amacıyla özel dershaneler bile açılmıştı. Bilgi Yurdu bunlardan biridir (139).

İnas Dârülfünûnu'nun müdürü Ali Nazimâ Bey, müdür muavini Zahiye Hanım, kâtibe Zehra (Celasin) Hanım'dı (140).

İlk yıl edebiyat bölümüne 8, riyâziyata 3, tabiiyata 10 öğrenci kayıt yaptırmıştı. Okul ilk mezunlarını 1917'de vermiştir. Kayıt yaptıran öğrencilerin hepsinin mezun olduğu söylenmekteyse de (141), bu konuda farklı rakamlar verilmektedir (142).

Bu bölümlerden başka 1917'de 1 yıllık Amelî Ticaret İnas Şubesi açılmıştır (143). Yeni açılan bu şubeye Ticaret Mekteb-i Âlisi destek vermektedir. Öğrencilere okutulan dersler arasında alış-veriş, daktilo, defter tutma, Türkçe, biraz Fransızca ve hesap bulunmaktaydı (144).

Bu dönemde kızlara güzel sanatlar alanında da yüksek öğrenim imkânı sağlanmıştır. 14 Kasım 1914'de resim ve heykel sanatlarını öğretmek amacıyla İnas Sanayi-i Nefise Mektebi kurulmuştur (145). Okulun müdürü Âdil Bey, müdire ve resim muallimesi Mihri Hanım, kâtibe Nevvâre Hanım idi (146). Okulda öğrencileri teşvik etmek için yarışmalar düzenlenmekte, ödüller verilmekteydi (147).

Kızlar, yine bu dönemde ilk olarak Dârülelhân (Konservatuar)'a devam etme hakkını elde etmişlerdir (148).

Kızların yüksek öğreniminde bir başka önemli olay da, ilk kez bu dönemde üniversitede karma eğitimin başlamasıdır. İnas Dârülfünûnu'nda okuyan kızlar, kendilerine verilen eğitimin erkek öğrencilerden daha az olduğunu düşünmektedir. Bu sebeble, Şükûfe Nihal başkanlığında bir öğrenci heyeti maarif nâzırı Ali Kemal'i ziyaret etti. Erkeklerle birlikte öğrenim görme isteklerini kabul ettirdiler. Bu uygulama 1918-1919 öğretim yılında gerçekleşti (149).

Karma eğitim, başta Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi olmak üzere bir çok kişinin tepkisine yol açtı (150). Karma eğitim kararı alınmazdan önce, bu konu basında tartışılmış, Büyük Mecmua bu konuda bir anket bile düzenlemişti. Ankete katılanlar arasında önemli isimler de bulunmaktaydı. Bunlar arasında Halide Edip, Müfide Ferit, Nakiye Hanım, Köprülüzâde Fuat gibi karma eğitimden yana görüş bildirenler olduğu gibi, Rauf Ahmet gibi kızların ayrı üniversitede öğrenime devam etmesini isteyenler de vardı (151).

Bu dönemde kızlara yüksek öğretim kapılarının açılması önemli bir olaydır. Böylece eğitim alanında kadın erkek eşitliğinin büyük ölçüde gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Bu yıllarda Avrupa ve Kuzey Amerika'nın bazı üniversitelerine ya tamamen, ya da bazı şubelerine kız öğrenci kabul edilmediği, ders ve seminer izleyenlerin ise diploma imtihanlarına sokulmadığı (152) hatırlanacak olursa, bizdeki bu gelişmenin önemi daha iyi anlaşılacaktır.

Mevcut yönetim birden bire kızlara üniversite kapılarını açmaktan doğacak tepkiden çekinmiş olmalı ki, uygulamayı önce serbest konferanslar şeklinde başlatmıştır. Bu uygulama, sonradan kız üniversitesine ve ardından da karma eğitime dönüşmüştür. Bu gelişmelere beklenildiği gibi tepkiler de oldu. Fakat, kız öğrencilerin yoğun ilgisi ve başarısı, gelişmeleri olumlu yönde etkiledi. Buradan mezun olan kız öğrenciler değişik mesleklerde çalışmaya başladılar. Eğitim süresi 1 yıl da olsa, kızların özellikle ticaret alanında eğitilmesi üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir konudur. Bu kararın, hükümetin kadınları serbest piyasaya ve devlet dairelerine çekme isteği ile ilgili olduğunu sanıyoruz. Zira, bu dönemde özel teşebbüse önem verildiğini bilmekteyiz. Hele rüşdünü tamamlamış kızların erkeklerle aynı sınıflarda eğitim yapma hakkını elde etmesini, güzel sanatlar ve konservatuar eğitiminin kızlara açılmasını o dönem için büyük bir atılım olarak değerlendirmekteyiz. Diğer yandan 1916 yılında tıp fakültesi henüz kız öğrenci kabul etmezken, tıp öğrenimi görmek üzere Safiye Hanım'ın Almanya'ya, İzmir'den Süedâ ve Suat Hanımların İsviçre'ye gönderilmeleri önemli bir gelişmedir (153).



Devam edecek...

nurdi
22-05-08, 19:07
Devamı...


KADINLARIN EĞİTİM ALANINDA İSTİHDAMI

Osmanlı toplumunda Türk kadını devlet memurluğuna ilk kez öğretmen olarak girmiştir. 1870'de açılan Dârülmuallimât'ın mezunları, 1873'de öğretmen olarak göreve başlamışlardır. 1881'den itibaren de Dârülmuallimât'ta bizzat yönetici olarak görev almışlardır (154).

Tanzimat'la başlayan bu hareket Meşrutiyet döneminde gelişerek devam etmiş, hatta Nakiye, Nezihe Muhiddin, Sadiye Hatice gibi hanımlar Maarif Nezâreti tarafından okullara müfettiş olarak atanmıştır (155). Halide Edip 1917'de Beyrut'ta, Şam'da kız okulları açmak üzere müfettiş olarak görevlendirilmişti (156). Zînetullah Nûşirevan'ın ifadesiyle, o "Kumandan Paşa'nın teşvik ve himayesiyle Suriye'ye Türk ve Arap kardeş kavimlerin fikir ve terbiyede birlikteliğine çalışacaktır. Artık Türk kadını erkekler tarafından bile başlanmamış bir işe başlıyordu." (157) Savaş yıllarında İngiliz dışişlerine bağlı istihbarat dairesinde çalışan Toynbee'nin raporuna göre, İttihatçılar Arap vilayetlerinde Fransız ve Amerikan kurumlarının zararlı propagandalarını önlemek için Halide Edib'i bölgeye yollamışlardı. Böylece, eğitim aracılığıyla güçlü bir mahallî "psikolojik bariyer" oluşturulması amaçlanmaktaydı.

Hanımlar, bu dönemde ayrıca yüksek öğretimde yönetici olarak da görev almışlardır. Zekiye ve Zehra Hanımlar 1917'de İnâs Dârülfünûnu'nda müdür muavini olarak çalışmaktaydı (158).

Eğitim alanında doruk noktasına ulaşan hanımlar ancak kız okullarında görev yapabilmekteydi. Erkek ilkokullarında kadın öğretmenlerin görev yapabilmeleri ancak 17 Mart 1918'de alınan kararla mümkün olabilmiştir (159).

*

Yukarıda verdiğimiz bilgilerden anlaşılacağı üzere, Tanzimat dönemi kadınlara resmî eğitim verilmesinin başlangıcı olmuştur. Bu eğitim, öncelikle kültürel ve meslekî alanlarda uygulamaya konmuştur. Rüşdiyelerde başlatılan kültürel eğitim, idâdilerle sürdürülmek istenmişse de, bu okula olan ilgisizlik yüzünden başarılamamıştır. Rüşdiyelerin devamını sağlamak için kız öğretmen okulu açılmasına ihtiyaç duyulmuş, böylece hanımlara yeni bir meslek sahası da sağlanmıştır. Belki de bu yüzden Türk kadınının resmî olarak çalışma hayatına ilk girişi eğitim alanında olmuştur denilebilir. Ebe mektebinden mezun olanların da çalışma hayatına girdiğini biliyoruz; ancak bunların resmen istihdam edildiğine dair bir bilgiye sahip değiliz. Kadınlarınküçük sanayi müesseselerinde çalışmaya başlamaları da, bu dönemdeki sanat mekteblerinin bir sonucu olarak kabul edilebilir.

Tanzimat döneminde kadının eğitimi konusunda başlatılan olumlu faaliyetlerin meyveleri daha çok Meşrutiyet döneminde alınmıştır. Meslekî ve kültürel alanda yoğunlaşan eğitim neticesinde belli bir kültür seviyesine ulaşan kadınlar, millî meselelerde aktif rol aldıkları gibi, gazete ve dergiler vasıtasıyla basın hayatında; bir takım dernekler vasıtasıyla da sosyal hayatta söz sahibi olmaya çalışmışlardır.

Meşrutiyet döneminde kızlar için eğitim en çok tartışılan konulardan biri olmuştur. Dönemin başında büyük hayallerle işe başlanmış, kız okullarının Avrupa standartlarına yükseltilmesi istenmiş, ancak başarılı olunamamıştır. Bu dönemde eğitimdeki en önemli olay, kızlara yüksek öğretim imkânının sağlanmış olmasıdır. Bu yıllarda Batı'daki bir çok ülkede kızlara bu hakkın henüz sağlanmamış olması, konunun önemini daha da artırmaktadır.

Bu eğitim, kadının sosyal ve kültürel hayattaki faaliyetlerini hızlandırmasına yardımcı olacaktır. Bu dönemde kız okulları arasında ilişkiler başlar. Meselâ, Dârülmuallimât son sınıf öğrencileri, haftada bir gün inas sultanilerinden biriyle anlaşarak ilmî, sosyal ve eğitimle ilgili sohbetler düzenlerler. Bu da, onların birbirini tanıyarak fikrî ve ilmî bakımdan yükselmelerine yardımcı olur (160).

Yine ilk defa bu dönemde Avrupa'ya kız öğrenci gönderilir. 1922 yılına gelindiğinde İsveçre'de 2, Almanya'da 1 Türk kızının tahsillerini tamamlamak üzere olduklarını biliyoruz (161).

Bu dönemde eğitim gören kadınlar Jöntürklere sempati duyuyor, onları destekliyordu (162). Aynı zamanda millî duygularla yetiştiklerinden Millî Mücadele yıllarında ve Cumhuriyet döneminde önemli hizmetler yapmışlardır. Bilhassa Milli Mücadele'de etkili konuşmalar yaparak milleti harekete geçirmişlerdir. Dârülfünûn öğrencisi Şükûfe Nihâl ve Saime (Asker Saime) gibi hanımlar buna örnek gösterilebilir (163).


Kaynak:http://www.os-ar.com/modules.php?name=Encyclopedia&op=content&tid=501265&page=2

nurdi
22-05-08, 19:45
Osmanlının Son Döneminde Kimsesiz Çocuklarla İlgili Çalışmalar


HİMAYE-İ ETFAL CEMİYETİNİN KURULUŞU

Himaye-i Etfal ile ilgili olarak Cüneyd Okay'ın Belgeleriyle Himaye-i Etfal Cemiyeti (1917-1923) isimli kitabı ve Toplumsal Tarih Dergisinde yayınlanan Osmanlı Dönemde Himaye-i Etfal Cemiyeti Üzerine Belgeler/Notlar isimli makalesinde kurumun ayrıntılı bilgileri yer almaktadır.

Ülkenin o günkü koşulları incelendiğinde; Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğunun, bir çok cephede savaşması nedeniyle cepheye sürekli asker sevk etmek durumunda kaldığı, cephelerde savaşanların büyük bir çoğunluğunun şehit düşmesi sonucu ülkede kimsesiz çocuklar sorununun her geçen gün büyüyerek sürdüğü, savaş sonrası yaşanan toprak kayıpları sonucu, İmparatorluğun başta İstanbul olmak üzere diğer illere büyük göçler aldığı, bu durumun, ailelerin sosyal ve ekonomik yönden çöküşüne neden olduğu görülmektedir.

Kimsesiz çocuklar sorununun boyutunun büyümesi üzerine halkın girişimiyle çözüm arayışlarına girilmiş, girişimlerin yetersiz kalması üzerine Devlet kanalıyla çözümler aranmıştır. Devlet kanalıyla yapılan çalışmaların ilki II.Abdülhamit döneminde kurulan Darülhayr-ı Ali'dir. 1903 yılında Abdülhamid'in tahta çıkışının yıldönümü nedeniyle açılan, Darülhayr-ı Ali'de bakılan çocuk sayısı 400'e ulaşmıştır. Kurum 22 Ağustos 1909 yılında kapatılmıştır.

Meşrutiyet döneminde İttihad ve Terakkinin destekleriyle kimsesiz çocuklar sorununa çözüm amacıyla Darüleytamlar açılmıştır.

Devlet eliyle kurulan Darülhayr-ı Ali ve Darüleytemların yetersizlikleri sonucu kapanması üzerine kimsesiz çocuklara bakım için yeni arayışlara girilmiş, bunun sonucunda 6 Mart 1333 (1917) de Galatasaray yurdunda İsmail Canbulat, Muhtar Bey, Celal Derviş Bey, Osman Tevfik Bey, Kemal Derviş Bey, Adnan Bey, Servet Efendi, Nesim Mezalyah Efendi, Haralambadi Efendi, Doktor Rasim Ferid Bey, Mustafa Reşat Bey, Ahmet Emin Beyden oluşan grup cemiyetin kurulabilmesi için hükümete başvuruda bulunur.

Hükümetten gerekli izinin alınması üzerine Cavid Bey, Ahmet Hakkı Bey, Orfanidis Efendi, Arif Bey, Doktor Ömer Fuad Paşa, Emanuel Karasu Efendi, Mustafa Asım Bey ve Noradinkyan Efendi kurucular grubuna katılırlar.

Oluşturulan kurucular kurulu ilk toplantısı 1 Mayıs 1333 (1917) tarihinde yapmış olup, 11 Ağustos 1917 tarihinde Kurum, kamuya yararlı dernek statüsünü kazanmıştır. 28 Mart 1918'de Himaye-i Etfal Cemiyeti'nin bünyesinde "Hanımlar Heyeti" kurulmuştur.

Kamuya yararlı kuruluş olmasından sonra cemiyet amblem çalışmalarını başlatmış ve kenarlarında "sıhhat, ahlak, ve irfan kelimeleri bulunan bir üçgenin içerisinde yeşil hilal bulunan amblemi kullanmıştır.
Himaye-i Etfal Cemiyet-i Umumiyesi Nizamname-i Esasisi'nde, kurumun faaliyet alanları kısaca şu şekilde özetlenmektedir;

Çocuklara eziyet edilmemesi,
Anne ve babaları dahil, hiç kimse tarafından, çocukların bedeni ve ruhsal durumlarını tehlikeye düşürecek hizmetlerin gördürülmemesi,
Fakir, hasta çocukların tedavilerinin sağlanması,
Çocukların tütün ve bağımlılık yaratacak maddelerden korunması,
Okulların tatil zamanlarında fakir çocukların kırlara ve yazlıklara gönderilmesinin sağlanması,
Hizmetçi, besleme ve evlatlıklara kötü muamele edilmemesi,
Himaye-i Etfal'e ilişkin kütüphane kurulması,
Anne ve babaları tarafından terbiye edilemeyen veya mahkum olan çocuklar için ıslahhaneler kurulması,
Çocukların sağlıklı bir şekilde yetiştirtmeleri için oyun alanlarının kurulması,
Himaye-i Etfal ile uğraşan Uluslararası kuruluşlarla bağlantı kurulması,

Kurumun kuruluşundan kısa bir süre sonra, Başkan İsmail Canbulat Bey'in Stockholm Büyükelçiliğine atamasının yapılması üzerine, cemiyetin başkanlığına Cavid Bey getirilir. Cavid Bey'in başkanlığı ile birlikte çalışmalara hız verilir ve I. Dünya Savaşının bütün şiddetiyle sürdüğü bir dönemde 28 Kasım 1917'de savaş bölgesinden toplanan çocuklar için Firuz Ağa'da "Çocuk Misafirhanesi" açılır. 100 kapasiteli olarak açılan misafirhaneye çok sayıda çocuk gelmesi üzerine evlatlık, çıkarlık, ailelerin yanına öğrenci yerleştirmeleri başlanır. Misafirhanede 1917-1922 yılları arasında 2.027 çocuğa bakım ve koruma hizmeti verilmiştir. Himaye-i Etfal Cemiyeti çocukları çiftçilik ve hayvancılığa yönlendirmek amacıyla Kalender'de "Ziraat Yurdu" açmıştır. Açılan bu yurtta çocuklara, yatak yapmak, yemek pişirmek, çamaşır yıkamak, genel temizlik, hayvan yemlemek, tımar etmek, saman çekmek, gübre kaldırmak, çift sürmek, harman dövmek, tohum dikmek, meyve budamak, tohum atmak, yağ yapmak gibi işler öğretilmiştir.

Kurum ikinci çalışmasını anne-çocuk sağlığına yönelik olarak başlatmıştır. Şehzadebaşı, Kadıköy, Bakırköy ve daha sonra Üsküdar semtlerinde açılan "Dispanser"ler ile hastaları muayene ederek, ücretsiz ilaç dağıtımına başlamıştır.

Kurum 20 Eylül 1920'de Kırklareli, 12 Ekim 1917'de Samsun, 27 Ekim 1917'de İzmit, 1 Ocak 1918'de Konya, 1917'de Üsküdar, Beyoğlu, Haliç, Kadıköy, Bakırköy, 1918'de Yeniköy şubelerini açarak hizmetlerini yaygınlaştırmıştır. Bu şubelerin yanı sıra değişik tarihlerde Musul, Erzurum, Eskişehir, Kastamonu ve Bolu şubeleri açılmıştır.

Himaye-i Etfal Cemiyeti, 1920 yılında Londra, 1921 yılında Cenevre'de uluslar arası toplantılara temsilci gönderir. Ayrıca Mısır ve Hindistan'a yazılar yazılarak yardımlarda bulunulması istenilir ve bu ülkelerden parasal yardımlar sağlanır.

İstanbul Himaye-i Etfal Cemiyeti çalışmalarını yürütürken, 30 Haziran 1921 tarihinde, Büyük Millet Meclisinin bazı üyelerinin de girişimiyle Ankara'da yeni bir Himaye-i Etfal Cemiyeti kurulur. Her iki cemiyetin aynı adla yardım toplaması halk arasında kuşkulara neden olur. Bunun yanı sıra Damat Ferid Paşa Hükümeti sırasında Himaye-i Eytam Cemiyeti'nin kurulması İstanbul Himaye-i Etfal Cemiyetinin yardım toplamasını güçleştirir.

İstanbul ve Ankara Himaye-i Etfal Cemiyetleri arasında zaman zaman yazışmalar yapılmasına karşın birleşme konusunda tam bir görüş birliğine varılamamıştır. 26 Ekim 1922 yılında Ankara'dan gelen Refet Paşa İstanbul'daki misafirhaneyi ziyaret etmiştir. Doktor Fuat Bey 18 Kasım 1922'de İstanbul'daki cemiyetin yönetim kurulu toplantısına katılırlar. Bu ziyaretler ilişkileri bir ölçüde yumuşatmasına karşın, birleşme sağlanamamıştır. Milli Mücadelenin kazanılması üzerine Ankara Himaye-i Etfal Cemiyeti Mustafa Kemal Atatürk'ün de desteğini alarak tüm ülke çapında örgütlenerek, anne ve çocuğa yönelik hizmetlerini sürdürmüştür.

1917 yılında İstanbul'da kurulan Himaye-i Etfal Cemiyeti 1923 yılındaki genel kurulundan sonra, yeni bir genel kurul yapmayarak tarihe karışmıştır.

Kaynak:http://www.shcek.gov.tr/Kurumsal_Bilgi/Tarihce/Himaye_Eftal.asp




..................................................

Fiiliyata geçmese bile yönetim anlayışındaki duyarlılığa örnek olmak üzere Dârülhayr-i Âli üzerinde de durulabilir. 6 yaşında yetim bir çocuk; okumak-yazmak vebir sanat öğrenmek üzere kendisinin bir mektebe verilmesini bir arzuhalle padişahtan (II.Abdulhamid’den) istemiş, padişah bu yaştaki Müslüman ve Türk çocuklarının barındırılıp okutulması , hayatlarını kazandıracak sanat ve meslekleri öğretecek bir müessesenin mevcut olmayışını ve halbuki Müslim ve Türk olmayan unsurların bu yolda birçok müesseseleri bulunduğunu görerek İslam ve Türk çocukları için de böyle bir müessesenin yapılması esbabının teminini Bâb-ı Âli’ye emretmiştir. Maarif Salnamesi’nin 4.Cildinde okulun yer aldığını, binasını ve yöneticilerini (Müdür- Haydar-i Zade İbrahim Efendi) gördüğümüz halde açılamamıştır. Buradaki Âli sıfatı tahsilin derecesini değil, müessesenin hükümdara mensubiyetini ifade etmektedir.Osmanlı’nın l.Cihan Harbi’ne girmesi, harbin getirdiği sefalet, açlık, istilaya uğrayan yerlerdeki çocukların himayesinin zarureti Dârüleytâmı doğurmuştur. Bilhassa şark vilayetlerindeki binlerce erkek ve kız çocuğunun bakımı, eğitimi ve bir meslek edindirilmesi için İngiliz, Fransız, Rus ve İtalyanların bıraktığı mektep ve müesseselere el konulup bunlar dârüleytâm yapılmıştır. Bu devrin dârüleytâmlarını mali bakımdan desteklemek üzere de “Evladı Şüheda Vergisi” konulmuştur.

.................................

Kaynak:http://www.ksef.gazi.edu.tr/dergi/pdf/Cilt13-No1-2005Mart/bturkmen.pdf

- AMON -
27-05-08, 05:05
GERÇEK TIBBİYELİ MUSTAFA 2

ATATÜRK'ÜN YAKIN ÇALIŞMA ARKADAŞLARINDAN


MUSTAFA CANTEKİN (1878 - 1955)

http://img375.imageshack.us/img375/1969/25bfh4sj0.gif

Doktor ve siyaset adamı. 1878'de Çorum'da doğdu. İstanbul Tıp Fakültesi'nde okurken siyasetle ilgilendiği için kalebent olarak üç yıllığına Şam'a sürüldü. Burada, İstanbul'dan uzaklaştırılmak amacıyla Şam'a atanan Mustafa Kemal ile tanıştı. Dostlukları hemen o gün başladı. Mustafa Efendi'nin kitapları ilk bakışta Mustafa Kemal'in dikkatini çekti.
İki Mustafa'nın dostluğu hızla gelişti ve çok geçmeden kendilerine katılan, genç subaylardan, Kırşehirli Lütfi Müfit (Özdeş) Efendiyle birlikte gizli Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni kurdular.

Sürgünden döndükten sonra öğrenimini tamamladı. Kurtuluş Savaşı başlarında Mustafa Kemal'in yanında yer aldı. Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne Kırşehir milletvekili olarak girdi. 1950'ye kadar da sürekli olarak Meclis'te kaldı. Milletvekilliğinin sürdüğü yıllarda bir ara da Afyon Askeri Hastanesinin başhekimliğini yaptı. Savaş yaralılarını kurtarmak için çaba gösteren Mustafa Efendi, 1955 yılında Ankara'da öldü.


Kaynak: http://www.bilgipasaji.com/forum/ataturk-kosesi-490/87371-ataturkun-calisma-arkadaslari.html


__________________

gercek14
28-05-08, 18:05
Sultan Abdülhamit için fotoğraf, onun gören gözü işiten kulağıdır. Dünyada olup bitenleri tanımanın, hatta çok uzak coğrafyalarda yaptırmakta oldukları eserlerin inşaatları takip etmenin yoludur. Sözgelimi Mekke'de yaptırdığı bir misafirhanenin ilk inşaat durumu, binanın tamamlanmış fotoğrafı ve teşrifatının bitmiş hali ayrı ayrı belgelenir. Yıldız Albümleri bu nedenle seçkinler ve güzel yerler fotoğrafları olarak adlandırılamaz; sözgelimi 'affedeceği' mahkûmları daha yakından tanımak için içerideki bütün mahkûmların elleri önde fotoğraflarını çektirir. Hem simalarından hem de baş parmak uzunluğundan (eğer uzunsa suça meyyal olduğu düşünülür) mahkûmların suçlu olup olmadığını görmek, insan fizyolojisinin suçu ele verdiği düşüncesini bizzat fotoğrafların dilinden test etmek ister.


http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=24302

- AMON -
30-05-08, 05:37
Harbiye Nezareti


Osmanlı yönetiminde, bugünkü Savunma Bakanlığı'nın görevlerini yürüten seraskerlik müessesesi.


II. Meşrutiyet'in ilanından sonra 1908'de yetkileri de arttırılarak Harbiye nezareti olarak değiştirildi. Serasker'e de Harbiye nazırı adı verildi. 1826'da yeniçeri ocaklarının kaldırılması ve Nizam-ı Cedid'in kurulması ile ihdas edilen "Seraskerlik" makamına gelenler, bugünkü genelkurmay başkanları ve milli savunma bakanlarının durumundaydı. Eskiden zabtiye kuvvetleri de seraskere bağlıydı. Ancak daha sonra yapılan değişikliklerle serasker bakanlardan daha yetkili, genelkurmay başkanından daha yetkisiz hale geldi. Çünkü "Tophane Müşirliği"nin baktığı askeri fabrikalar, askeri mektepler ve donanma başka makamlara bağlı idi. Harbiye nazırlığı kurulunca, Harbiye nazırları Tophane'yi, askeri fabrikaları, askeri mektepleri de emirlerine aldılar. Yalnız donanma yine ayrı bir makam sahibinin Bahriye nazırlarının elindeydi. Harbiye nazırları mütarekeden itibaren üç defa "Harbiye nazırlığı" makamına gelen ve aynı zamanda sadrazam olan Damad Ferid Paşa dışındakiler hep askerdi ve protokolde sadrazam, şeyhülislam, dışişleri bakanından sonra kabinede dördüncü geliyordu.


Seraskerliğin 82 yıl sürmesine karşı Harbiye Nazırlığının ömrü 14 yıl sürdü. Bu süre içinde iki Harbiye Nazırı Hüseyin Nazım Paşa ile Mahmud Şevket Paşa 4 ay 19 gün ara ile öldürüldüler. II. Meşrutiyetten cumhuriyete kadar ki sürede görev yapan Harbiye nazırları şunlardır:


1-Ömer Rüşdü Paşa (23.7.1908-7.8.1908)


2-Recep Paşa (7.8.1908-4.3.1909)


3-Ali Rıza Paşa (4.3.1909-14.4.1909)


4-Hüseyin Nazım Paşa (1909)


5-İbrahim Edhem Paşa (5.3.1909-28.4. 909)


6-Hulusi Salih (Kezrak) Paşa (28.4.1909-12.1.1910)


7-Mahmud Şevket Paşa (12.1.1910-8.1.1912)


8-Hüseyin Nazım Paşa (2.defa) (8.1.1912-23.1.1913)


9-Mahmud Şevket Paşa (2.defa)(23.1.1913-11.6.1913)


10-Ahmed İzzet (Furgaç) Paşa (11.6.1913-3.1.1914)


11-Enver Paşa Damad (3.1.1914-14.10.1918)


12-Ahmed İzzet (Furgaç) Paşa (2.defa) (14.10.1918-11.11.1918)


13-Memluk Abdullah Paşa (11.11.1918-19.12.1918)


14-Cevad (Çobanlı) Paşa (19.12.1918-13.1.1919)


15-Ömer Yaver Paşa (13.1.1919-24.2.1919)


16-Ferid Paşa (Damad) (24.2.1919-4.3.1919)


17-Ahmed Hamdi Abuk Paşa (4.3.1919-2.4.1919)


18-Mehmed Şakir Paşa (2.4.1919-19.5.1919)


19-Şevked Turgut Paşa (19.5.1919-29.5.1919)


20-Ferid Paşa (Damad) (2.defa) (29.5.1919-21.7.1919)


21-Nazım Paşa (21.7.1919-13.8.1919)


22-Süleyman Şefik Paşa (13.8.1919-2.10.1919)


23-Cemal (Mersinli) Paşa (2.10.1919-21.1.1920)


24-Hulusi Salih (Kerzak) Paşa (2.defa) (21.1.1920-3.2.1920)


25-Mustafa Fevzi (Çakmak) Paşa (3.2.1920-5.4.1920)


26-Ferid Paşa (Damad) (3.defa) (5.4.1920-18.8.1920)


27-Hüseyin Hüsnü Paşa (18.8.1920-21.10.1920)


28-Ziya Paşa (21.10.1920-4.11.1922)




Kaynak: http://turksavaslari.com/sozluk.php?sd=sozlukdetay&id=195


__________________


http://img81.imageshack.us/img81/283/harbiyenezareti1898ma0.jpg
İstanbul – Harbiye Nezareti 1898


Kaynak: http://www.tulumba.com.tr/storeitem.asp?ic=HO315088WK123&t=%C4%B0stanbul%20Kartpostal%20%E2%80%93%20Harbiye %20Nezareti%201898


__________________




Serasker

Osmanlılarda önceleri seferdeki orduya kumanda eden vezir, sonraları da Millî Savunma Bakanına verilen ad.
Sadrâzamlardan gayri vezirlerden birinin orduya kumanda ettiği zaman vezire serasker adı verilirdi. Yeniçeri ocağı 1826’da kaldırıldıktan sonra kurulan Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye ordusunun kumandanına da serasker denildi.

1845’e kadar seraskerler ek bir vazife olarak İstanbul’un zabıta işleri ve yangınlara karşı lüzumlu tedbir almakla da vazifeliydiler. Seraskerlerin ilk makamı ağa kapısıydı. 1836 yılında şimdi üniversite merkez binâsının yerinde bulunan eski saray, Seraskerlik makâmı oldu.

1879-80 senesinde yapılan teşkilâtla seraskerlik lağv olunarak Harbiye Nezâreti kuruldu ve Hüseyin Hüsnü Paşa Harbiye Nazırı oldu. Fakat bu unvan da bir iki seneden fazla sürmeyerek tekrar “Serasker” unvanı kullanıldı. 1908 İkinci Meşrutiyetin îlânından sonra Serasker ünvânı kaldırıldı ve Harbiye Nezâreti ünvânı yeniden kabul edildi. Eskiden resmî dâirelere “kapı” denildiği için Seraskerlik dâiresine de Serasker kapısı denildi.

“Serdar-ı ekrem” unvânıyla sefere memur edilen Sadrâzam ve Serasker olarak sefere katılacak vezirlere verilen fermana Seraskerlik Beratı veya Serdarlık Berâtı denilirdi. Beratta, yapacağı vazife belirtilir, kendisine geniş selâhiyet verildiği de yazılırdı.




Kaynak: http://www.metalforum.biz/tarih/kavramlar/serasker.htm


__________________

Nazlıhan
02-08-08, 13:09
Cenge Giderken

Ben bir Türk'üm; dinim, cinsim uludur;
Sinem, özüm ateş ile doludur.
İnsan olan vatanının kuludur.
Türk evladı evde durmaz giderim.

Muhammed'in kitabını kaldırtmam;
Osmancık'ın bayrağını aldırtmam;
Düşmanımı vatanıma saldırtmam.
Tanrı evi viran olmaz, giderim.

Bu topraklar ecdadımın ocağı;
Evim, köyüm hep bu yerin bucağı;
İşte vatan, işte Tanrı kucağı.
Ata yurdun, evlat bozmaz, giderim.

Tanrım şahit, duracağım sözümde;
Milletimin sevgileri özümde;
Vatanımdan başka şey yok gözümde.
Yâr yatağın düşman almaz, giderim.

Ak gömlekle gözyaşımı silerim;
Kara taşla bıçağımı bilerim;
Vatanımçin yücelikler dilerim.
Bu dünyada kimse kalmaz, giderim.

Mehmet Emin Yurdakul

*******

...
(Şairin ilk şiiri 1897 yılında Selanik'te basılan "Cenge Giderken" adlı şiiridir. Bu şiir, Türk edebiyatının Türklük heyecanıyla terennüm edilen ilk şöhretli manzumesidir. Bu şiirde “Ben bir Türk’üm, dinim, cinsim uludur.” cümlesi adeta o dönemde slogan gibi kullanıldı. Yıllarca Batılı güçler karşısında hezimete uğramış olan ve büyük bir eza içinde olan Osmanlı'nın, 1897 yılında Yunanistan'a karşı yapılan bir yıldırım harbi ile Atina kapılarına kadar ilerlemesi bir canlanma ve ümit getirmiştir. Bu heyecana dönemin şair ve yazarları da eserleri ile katılmışlardır. Mesela Tevfik Fikret'in "Hasanın Gazası", Cenap Şehabettin'in "Ey tam-ı Şüheda", Ali Ekrem'in "Vasiyet" gibi şiirler bu heyecanla kaleme alınmış şiirlerden bazılarıdır. Mehmet Emin bu dönemde dokuz şiir yazar ve "Türkçe Şiirler" adı altında, bir kitap halinde bastırır. "Türk" kelimesini, Türkçülük şuur ve anlayışı ile şiirde ilk defa kullanan Mehmet Emin'dir. (Cenge Giderken şiirinde))


Kaynak: Vikipedi
(Şair hakkında ayrıntılı bilgi öğrenmek istiyorsanız tıklayınız: http://tr.wikipedia.org/wiki/Mehmet_Emin_Yurdakul)

weasleys
09-10-08, 11:41
İlber Ortaylı'nın bir yazısını ekliyorum. Dizide işlenen savaşta şehit düşen Abdülezel Paşa ve Abdülezel Paşa Caddesi ile ilgili. Gerçi biz bu savaşı iki aşığı ayıran sonra da bir dizi yanlış anlamaya sebebiyet veren savaş olarak biliyoruz ama, neler gizli tarihin sayfalarında...

Vahim bir değişiklik
İLBER ORTAYLI
Abdülezel Paşa Caddesi’nin adı değiştirildi. Bu ismi kim küçümsüyor veya rahatsız oluyor bilemiyorum. Caddeye Kadir Has’ın ismi verilmiş; yetmez Haliç’e de Kadir Has Körfezi denilsin, Marmara Denizi’ne de birinin adını verelim
Yunan muharebesinde 1896 yılında şehit düşen ve Alasonya kazasında defnedilen Abdülezel Paşa’nın hatırasını yaşatmak için; cumhuriyet devrinin İstanbul Belediyesi, Unkapanı Gazi Meydanı ile Fener İskelesi arasında kıyıya paralel ana caddeye onun ismini verdi.
Bugün bu işlek caddenin Haliç tarafı doğrudan yeşil saha haline getirildi. Günümüz İstanbul Belediyesi ise onun ismini kaldırdı ve Kadir Has Caddesi yaptı. Muhtemelen Cibali Sigara Fabrikası’na kurulan üniversite yönetiminin talebiyle bu işlem yapıldı.
Kadir Has önemli ve hayırsever bir işadamımızdır, üniversiteyle de iftihar ediyoruz. İnşallah iyi ve devamlı bir geleceğe sahip olur. Ama bu işlemi tasvip etmiyoruz; zira biz haddimizi bilmiyoruz, ananelerimize de sadık değiliz. Bu olay kimsenin umrunda değil. Ben dahil bu vahim değişiklikten iki-üç ay geçtikten sonra haberdar olduk.

Savaşlarda kendini gösterdi, 1896’da şehit düştü
Abdülezel Paşa kayıtlara göre 1831 yılında Konya vilayetinin Hadım ilçesinin bir köyünde doğdu. Zekası sayesinde okuma yazma dahil kendini yetiştirdi ve 16 yaşında orduya nefer olarak girdi. İmparatorluğun öbür ucuna gönderildi. Arabistan ordusundaki yararlılıklarıyla yükseldi, subay oldu.
Kırım Savaşı’na katıldı, Karadağ ve Girit isyanlarında şecaatini gösterdi. 1876’da Sırbistan Savaşı’nda Aleksinaç mevkiinde cesurane ve fedakarca çarpışmasıyla şöhret kazandı. Plevne Savaşı’nda Gazi Osman Paşa’nın en yakın ve güvendiği kumandan ve silah arkadaşıydı.
Bu general subayları ve neferleri fevkalade severdi. Yunan Savaşı’nda 17 Nisan 1896’da Pınartepe mevkiini almak için yaptığı hücumda askerlerinin başında şehit düştü. İsmi büyükşehrin kütüğünden silinen şehidi muhterem askerin kısa tercüme-i hali budur.
Bu ismi kim küçümsüyor veya rahatsız oluyor bilemiyorum. Caddeye Kadir Has’ın ismi verilmiş; yetmez Haliç’e de Kadir Has Körfezi denilsin, Marmara Denizi’ne de birinin adını verelim. Telaffuz edemediğimiz, manasını bilemediğimiz Azapkapı’ya da Şenkapı adını verelim! Çünkü birçok kimse deniz neferlerine verilen Azep adını ve Azepkapı’yı Azapkapı ve azap çekilen yer diye düşünüp rehber kitaplarda dahi İngilizceye öyle çevirip tercüme ediyor.

İmparatorluk tarihini temsil eden bir isim silinmemeli
Bir toplum cahil ya da fakir olabilir ama had bilinmezse parlak bir gelecek beklenemez. Maalesef bu toplum 19 Mart 1920’de işgalcilerin şehit ettiği efradın Şehzadebaşı Karakolu’nu, onun yanıbaşındaki yeniçeri acemioğlanlarının kışla odalarını yıkıp Saraçhane’deki mendebur belediye sarayını yaptı. Aynı zihniyetin devam ettiğini Abdülezel Paşa Caddesi’nin ismini silmekle de gösterdi.
Merhum Kadir Has memleketimizin yapıcı işadamlarındandı ve doğrusu eğitime de çok büyük katkıları olmuştur. Kadir Has Üniversitesi hem bir binayı ve mahalleyi kurtarma konusunda mimari bir restorasyon başarısı gösterdi hem de şu anda ümit vaat eden bir üniversitedir.
Üniversitenin hemen önündeki sokağı veya başka bir caddeye Kadir Has Üniversitesi ismi verilebilir. Bizzat o muhteşem güzel bina Kadir Has Üniversitesi ismini taşıyor. Binaenaleyh bu kavmin kimliğini ve imparatorluğun tarihini temsil eden bir ismi silmemiz için hiçbir geçerli neden yok. Bu kadirbilmezlik ve hadsizliğin derhal tashihi gerekir.

kaynak: Milliyet

http://www.milliyet.com.tr/Pazar/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&Kategori=pazar&ArticleID=981926&Date=24.08.2008&b=Vahim%20bir%20de%C4%9Fi%C5%9Fiklik

scigilte
24-10-08, 18:07
DİN DEĞİŞTİRME ÜZERİNE

Sanırım Elveda Rumeli dizisinin bizim için en büyük artılarından biri bize tarihin bazı dönemlerini tekrar incelememiz için gerekli motivasyonu sağlamasıdır. Zaten kanımca dönem dizisinin de amacı bu olmalıdır. Doğaldır ki dizi ile tarih öğrenilmez, ama dizi insana tarihi öğrenmesi için aracı olabilir ve olmalıdır da. Bence Elveda Rumeli bunu başardı. Bu açıdan teşekkürü fazlası ile hak ediyorlar.

İlber Ortaylı’nın “Batılılaşma Yolunda” adlı kitabı Tanzimat dönemini kapsayan makalelerden oluşmakta. Bu makalelerin bazılarını okurken aklıma Alex-Zarife hikâyesi gelmişti. Kitap tekrar elime geçtiği için bazı yerlerini paylaşmak istedim.

Öncelikle Alex-Zarife aşkının tarihsel olarak incelenmesi hem dizideki olay örgüsü hem dönem koşulları hem de din–yaşayış-kültür ekseninde incelenmelidir. Her açıdan bu aşkın ezber bozan bir yapısı vardır. Kaldı ki Osmanlı döneminde Müslüman bir kadının Müslüman olmayan bir erkek ile evlenmesi yasaktır. Ancak Müslüman bir erkeğin ehl-i kitaptan bir kadın ile evlenmesi ise caizdir. Ama yine de Müslüman ve namuslu bir bayan ile evliliğin daha makbul olduğu Kuran-ı Kerim’de bildirilmiştir. Aynı şekilde Müslüman kadın ve erkeklerin müşrikler ile evlenmeleri de yasaktır. Bu konu ayetler ile belirlidir. Bakara 221.[1] ve Maide 5. [1] ayetler bu konular ile ilgilidir. Bu konu çok tartışmalıdır. Çeşitli fıkıh kitaplarında Müslüman bir erkeğin ehl-i kitaptan bir kadın ile evlenmesine mekruh denilmiştir. Kadınların ise Müslüman olmayan erkekler ile evlenmesi kesinlikle haram kabul edilmiştir. Şer-i Hukuk da kaynağını buradan alır.

Dizide Alex Müslüman oldu. Bu konunun da masaya yatırılması gerekiyor. Yine Osmanlı dönemindeki Şer-i Hukukta din değiştirme olayları sadece ihtida halinde, yani Müslümanlığa geçiş halinde, geçerlidir. Diğer türlü din değiştirmeler mümkün değildir. Hatta mezhep değiştirmeler bile mümkün değildir. Ancak Tanzimat döneminde bu kurallarda esneklikler yaşanmıştır. Tanzimat dönemine kadar dinini gizleyen ve şeklen Müslümanlığı kabul etmiş bazı cemaatler eski dinlerine dönmüşlerdir. Bunun cezası ölüm olmasına rağmen Bab-ı Ali dış baskıların da etkisiyle eskisi kadar sert davranmamış ve bazı tanassur olaylarına göz yummuştur[2].

İhtida konusunda da uygulama ilginçtir. İslam'a geçiş konusu sadece ihtida edeni bağlıyor; ebeveyni, evlatlarını ve eşini bağlamıyordu. Hatta Hristiyan sipahilerden ihtida edenlerin oğullarının eski dinlerini muhafaza ettikleri bile görülür. 1556 yılında kayıtlı bir olayda Kuroniş nahiyesinde Sipahilerden Mustafa adlı bir askerin oğlunun Hristiyan olduğu ve Tımar sahibi olmak için ihtida başvurusunda bulunduğundan bahsediliyor [3]. Tanassurun cezası ölümdür, hatta 1843’te Selanik’te tanassur eden bir gencin idamı da kayıtlarda mevcuttur. Benzeri olaylar Musul’da, Üsküp’te, Girit’te, Prizren’de, Trabzon’da da görülmüştür. Bu olaylara da Müslüman ahalinin pek hoş baktığı söylenemez. Bab-ı Ali de bu konuları toplum huzurunu kaçırmayacak şekilde çözmeye uğraşmıştır. Tanassur edenleri farklı yerlerde iskân ettirme sıklıkla kullanılmıştır. Dolayısıyla Tanzimat dönemi her açıdan Klasik Osmanlı dönemlerinde ayrılması gereken bir dönem olarak karşımıza çıkmaktadır [4]. Mesela Tatarpazarı kazasında muhtedi Ali’nin Hristiyan zevcesinden olan çocuklarının durumu hiç de Müslümanlık tarafını mutlak istilzam eden bir çözüm ile sonuçlanmamaktadır. Bunları tahlil edince Tanzimat döneminin getirdiği değişikliklerin pek yüzeysel kalmadığı da görürüz [5].

Bir gayrimüslimin İslam dinine geçişi için de 19. yüzyılda belirli kurallara uyulmaya başlanmıştır. Çünkü bu gibi olaylar gerçekten kilisenin müdahalesi ve bireyin eski dindaşlarının ve aile üyelerinin çıkardığı hadiseler ve bunlara bazen konsolosların da karışmasıyla neticeleniyordu [2]. 10 Kasım 1851’de ; Ali adlı bir muhtedi karısını evvelce boşamış olup, çocuklarının yarısı analarının dininde yarısı da babalarının dininde ve onunla birliktedir. Yunanistan konsolosu (Edirne’deki) çocukların ikisini konsoloshanede alıkoymakta, diğer oğul Arif’in şikâyeti ile sorun ortaya çıkmaktadır. Metropolit de işe karışınca, Edirne valisi duruma müdahale eder ve konsolosu uyarır [6]. Böyle tipik bir olay 1851 yılında Şam’da da Rum-Ortodoks iken ihtida eden bir kadının kızı yüzünden çıkmıştır. Kızın eski dininde kaldığı iddiası Rus konsolusu, yerel yöneticiler ve İngiltere konsolosunun da karışmasıyla şiddetlenen olaylara sebebiyet vermiştir. Bu nedenle 19. yüzyılda bir gayrimüslimin ihtida etmesi her şeyden önce onun serbest irade beyanına ve reşit olmasına dayanıyordu. Tanzimat döneminde ihtida konusunda da düzenlemeler yapıldı. Bu konuda yöneticiler oldukça titizdi [6]. 1880 tarihinde Bursa’da evinden kaçan bir kızı yanında İstanbul’a getiren Sohte Mustafa’nın kızı Müslüman yapması üzerine Rum patriğin şikâyet ettiği ve şikâyetin haklı bulunduğu belirtiliyor [7].

Kuşkusuz gayrimüslimlere getirilen bazı eşit statü hakları ve hatta taşra idaresinin düzenlenmesinden sonra, onların memleket meclislerinde de üyelik yoluyla iştiraklerini sağlayan yeni uygulama, mutaassıb Müslümanlar tarafından ilk önce kabul edilmiş değildi. Daha doğrusu sadece Müslümanlar değil, gayrimüslümlerin bazıları bile diğerlerine karşı eski imtiyazlarını kaybetmekten doğan bir hoşnutsuzluk içine girdiler. Bu dönemde karışık evliliklere bile bazen koca bir cemaatin nasıl olaylar çıkararak müdahale ettiği bilinmektedir [2].

Bab-ı Ali bu karışık ortamda olabilecek ters gelişmeleri önlemeye çalışıyordu. Halep’te Hristiyan cemaat ile Müslümanlar arasındaki münaferet çok arttı ve 1853 Sonbaharı bundan mütevellit hadiseler ile geçti ve hükümeti çok uğraştırdı [8]. Bir diğer örnek de Selanik’te meydana gelen ve krize dönüşen olaydır. Olayı daha önce nerede okuduğumu hatırlamıyorum. İlber Ortaylı’nın makalelerinden birinde bu olaydan bahsettiğini anımsıyorum ama o kısmı bulamadım kitapta ve elimdeki kaynaklarda. İnternet üzerinde bulunan bir yazıda Soner Yalçın ilgili olayı yazısına konu etmiş. Ancak orayı kaynak gösterebiliyorum bu durumda.

“Tarih 6 Mayıs 1876.

Yer Selanik.

Bir Bulgar kızı, sevdiği tahsildar Emin Efendi ile evlenebilmek için Müslümanlığı kabul etti. Bulgarlar bu durumu kabul edemedi. Tesettüre girmiş kızı, jandarmaların elinden zorla alıp, kendilerine karşı koymaya çalışan 10 kadar Türk’ü de döverek, Amerika Konsolosluğu’na götürdüler.

Olayı duyan Selanikli Müslümanlar, "Kızın dini ve ırkı ne olursa olsun, mademki çarşaf giymiştir, bu kıyafette bir kadının çarşafını yırtılarak götürülmesi dine, millete, devlete hakarettir. Biz bunu hazmedemeyiz" diyerek Saatli Cami’de toplandılar.

Kızın ABD Konsolosluğu’nda olduğunu öğrenince yabancı görevlilere saldırdılar. Alman konsolosu M. Abot ile Fransız Konsolosu M. Mulin’in öldürülmesi olayı bir anda uluslararası siyasal krize dönüştürdü.
Başkent İstanbul, Avrupa’nın büyük devletleri savaş gemilerinin Selanik limanına gelip gözdağı vermesiyle, olayda adı geçen 53 Müslüman’ı ağır hapse, 6 kişiyi de idama mahkûm etti[9].”

Hariciye ve Dâhiliye kayıtları incelense birçok benzer hikâye bulunabilir. Ama hikâyelerin temeli bizim dizimizdeki ilişkiden farklı; yani kız Hristiyan erkek Müslüman. Bizde ise tam tersi mevcut. Bizim dizideki olaya göre çok daha normal olan, en azından kanunlara aykırı olmayan, hikâyelerin bile ortalığı nasıl karıştırdığı, cemaatlerin nasıl birbirine girdiği, konsolosların nasıl olaylara müdahil olduğu aşikârdır. Bundan çok daha çetin olan Alex- Zarife aşkının ciddi sorunlara yol açması makul görünmektedir. Bununla birlikte dizide olayların karışması ile ileride olaya dahil olan konsoloslar ve cemaat önde gelenleri görürsek şaşırmamalıyız.

İhtida etmek Osmanlı’da yaygındır. Klasik dönemde birçok kişi ihtida etmiş, hatta bu teşvik de edilmiştir. İhtida edene tımar verilmiş, yardımlar yapılmıştır. Ya da yerinden yurdundan kopan mülteciler Osmanlı topraklarına sığınmış ve ihtida ederek ülkeye hizmet etmeye başlamışlardır. Budapeşte’de Josef Bem Osmanlı’nın meşhur Murat Paşası’dır [10]. Ama bizim hikâye yine farklıdır. Geçmişte yaşanmışlıklar ve olanlar ahalinin tepkisini kolaylıkla en üst seviyeye çıkarmıştır. Alex’in ihtidası ilk buluşmalardan sonra olsa idi muhakkak ki tepkinin derecesi farklı olacaktı. Daha önceden gerçekleşen acı olanlar ihtida edenin Müslümanlar tarafından da tam manası ile sahiplenilmemesi sonucunu doğurmuştur. Yine de Müslümanların tepkisi tartışılabilir, ama ortalığın karışması normal görünmektedir. Ayrıca dizinin geçtiği dönem milliyetçi akımların dünyayı kasıp kavurduğu bir dönemdir. Osmanlı yeterince güçlü değildir ve azınlıklar kendi ulusal kimliklerini oluşturmaya çalışmaktadır. Böyle bir ortamda da din değiştirmenin çok ciddi problemler meydana getireceğini söylemek zor olmasa gerek. Olayın farklı bir dönemde geçmesi durumda, mesela Kanuni döneminde, sonucun çok farklı olabileceği öne sürülebilir. Ama 19. yüzyılda her türlü iç meseleye müdahale etmek isteyen konsolosların varlığı ve etkinliği düşünülünce olayın boyutu doğal olarak değişmektedir.

Ayrıca din değiştirme olayı da Alex için sonun başlangıcı olarak görülmelidir. Nitekim dinin toplum hayatına etkisi Osmanlı döneminde günümüze göre çok farklıdır. Tanzimat dönemi ile eğitim başta olmak üzere birçok konuda laik bir anlayış egemen olmaya başlasa da dinin etkisi yine de oldukça fazladır. “Osmanlı’da din hayatın neresinde?” diye sorulan bir soruya “ Her yerinde” diye cevap vermek abartılı olmayacaktır. Zira Osmanlı’da millet kavramı etnisiteden çok din temellerine dayanır. Her cemaat kendine ait belirli bir kompartmanda yaşar. İhtida eden kompartmanını değiştirir ve farklı bir yaşantıya yelken açar, bu farklı bir millet anlamına da gelmektedir. [11]. O açıdan Alex’in bundan sonra kültürel bir asimilasyona uğraması beklenilebilir.


Kaynaklar

[1] Kuran-ı Kerim
[2] İlber Ortaylı, “Tanzimat Döneminde Tanassur ve Din Değiştirme Olayları”
[3] BOA, no:2 s.991, hüküm 96
[4] BOA, İ,, Hariciye, no: 8922 25S 1275
[5] BOA, İ,, Hariciye, no: 21 S 1268
[6] BOA,İ,, Hariciye, no: 4028 21S 1268
[7] BOA,İ,, Hariciye, no: 4028 28B 1267 tarihli tutanak
[8] BOA,İ,, Hariciye, no: 17756 9M 1270
[9] Soner Yalçın, http://www.haber10.com/makale/11405/
[10] İlber Ortaylı, “Tanzimat Adamı ve Tanzimat Toplumu”
[11] İlber Ortaylı, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Millet Nizamı”

Sunrise
10-11-08, 17:15
Sultan II.Abdülhamid 100 Kuruş
Hicri tarih 1293 = miladi 1876
http://www.taxfreegold.co.uk/images/1909turkey100piastresobv400.jpg
Arka Yuzu
http://www.taxfreegold.co.uk/images/1909turkey100piastresrev400.jpg

Kaynak: http://www.taxfreegold.co.uk/turkey.html


2.5'luk
http://www.sanalsarraf.com/img_urun/HMT250_k.jpg
Ayarı :22

Ağırlığı : 18,00 Gram

Çapı :27,2 mm

Detaylar :Sultan II.Abdülhamid dönemi altınıdır. Basım tarihi 1293 ve Milâdi 1876 dır. Sultan II.Abdülhamid 34 yıl tahtda kaldığından 34 yıl ( 1876-1909 )adına altın bastırmıştır. Bazı yılları tedavülde daha az bulunur. Altının ön yüzünde resimde görüldüğü gibi kenarında defne yaprağından çelenk ve alt birleşmeyerinde iki tane çapraz meş'ale bulunmaktadır. Altının orta kısmında Osmanlı tuğrası ve Sutan II. Abdulhamid'in arapça harflerle imzası bulunmaktadır. Ayrıca, tuğranın alt kısmında kaçıncı yıldönümünde( cûlusu)basıldığını ve ikibuçuk altın olduğunu gösteren arapça sayılar bulunuyor. Arka yüzündende yine arap harflerle Osmanlıca İstanbul darphanesinde basıldığını belirten yazı bulunuyor. Kulpsuz olarak tedavüle çıkmış olup resimde görüldüğü gibi daha sonra kullanım amacına göre kulp takılır. Kulp sarı madenden yapılır. Özel isteğe göre altın kulp da takılabilir.
Arka Yüzü;
http://www.sanalsarraf.com/img_urun/hmt250k_arka.jpg

Lira
http://www.sanalsarraf.com/img_urun/HMT100_.jpg
Ayarı :22

Ağırlığı : 7,20 Gram

Çapı :22 mm

Detaylar :Sultan II.Abdülhamid dönemi altınıdır. Basım tarihi 1293 ve Milâdi 1876 dır.

Arka Yüzü;
http://www.sanalsarraf.com/img_urun/hmt100_arka.jpg

Beşibiryerde
http://www.sanalsarraf.com/img_urun/HMT500_k.jpg

Ayarı :22

Ağırlığı :36,00 Gram

Çapı :35 mm

Detaylar :Sultan II.Abdülhamid dönemi altınıdır. Basım tarihi 1293 ve Milâdi 1876 dır. Sultan II.Abdülhamid 34 yıl tahtda kaldığından 34 yıl ( 1876-1909 )adına altın bastırmıştır.

Arka yüzü;
http://www.sanalsarraf.com/img_urun/hmt500k_arka.jpg

Kaynak: http://www.sanalsarraf.com

Sunrise
10-11-08, 17:25
Sultan II.Abdülhamid 20 Kuruş [Yıl: 1293-2]

http://www.koleksiyon.org/urunler/211/1-1000/14/14a.jpg http://www.koleksiyon.org/urunler/211/1-1000/14/14a.jpg


Sultan II.Abdülhamid 100 Kuruş [Yıl: 1293-10]

http://www.koleksiyon.org/urunler/211/1-1000/30/30a.jpg http://www.koleksiyon.org/urunler/211/1-1000/30/30z.jpg


Sultan II.Abdülhamid 100 Kuruş [Yıl: 1293-20]

http://www.koleksiyon.org/urunler/211/1-1000/31/31a.jpg http://www.koleksiyon.org/urunler/211/1-1000/31/31z.jpg


Sultan II.Abdülhamid 100 Kuruş [Yıl: 1293-34]

http://www.koleksiyon.org/urunler/211/1-1000/32/32a.jpg http://www.koleksiyon.org/urunler/211/1-1000/32/32z.jpg

Kaynak: http://www.defineburada.com/forum/osmanli-sikkeleri-ve-ozellikleri-t307.html

Sunrise
10-11-08, 18:22
1293/22 SULTAN II.ABDÜLHAMİD 2 KURUŞ (GÜMÜŞ)

http://i347.photobucket.com/albums/p469/Sunrise-2008/2kurus11533731_0.jpg


1293/22 SULTAN II.ABDÜLHAMİD 2 KURUŞ (GÜMÜŞ)

http://i347.photobucket.com/albums/p469/Sunrise-2008/2kurus211533735_0.jpg


1293/2 SULTAN II.ABDÜLHAMİD 20 KURUŞ (GÜMÜŞ)

http://i347.photobucket.com/albums/p469/Sunrise-2008/20kurus211533699_0.jpg


1293/32 SULTAN II.ABDÜLHAMİD 5 KURUŞ (GÜMÜŞ)

http://i347.photobucket.com/albums/p469/Sunrise-2008/5kurus13403737_0.jpg


1877 YILI.(1293 HİCRİ) II. ABDÜLHAMİD 5 PARA-SENE 4 (BAKIR ÇİL)

http://i347.photobucket.com/albums/p469/Sunrise-2008/bakir9661768_0.jpg


II.ABDÜLHAMİD 250 KURUŞ SENE:1293/25 (KALIN MESKÜK ALTIN.1 NADİR (R))
http://i347.photobucket.com/albums/p469/Sunrise-2008/250kurus8146345_0.jpg

Kaynak: http://koleksiyon.gittigidiyor.com/Para-Madalya_Osmanli-Donemi_W0QQkatZZfbbd

nurdi
28-12-08, 10:53
Hasan Tahsin Uzer(Gerçek Dilaver)

http://img68.imageshack.us/img68/812/hasantahsinuzerpw3.gif
1920


Hasan Tahsin Uzer (1878, Selanik - 1939), I. Dünya Savaşı boyunca çeşitli valilik görevlerinde bulunmuş, Meclisi Mebusan'da ve Cumhuriyet'in kurulmasından sonra da TBMM'de milletvekilliği yapmış bir Osmanlı-Türk devlet ve siyaset adamıdır. Atatürk'ün çocukluk arkadaşıdır.

Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'ın evladı gibi sevdiği Hasan Tahsin, Mustafa Kemal'in çocukluk arkadaşıdır.

1897'de Mülkiye'den mezun oldu. İlk memuriyete Pursiçan Bucak Müdürlüğüyle başlar. Daha sonra Çiç ve Alnus Bucak Müdürlüklerinde bulunmuş, 1902‘de Razlık, sonra da sırasıyla Gevgili, Florina ve Kesendire Kaymakamlığı yapmıştır.

İlk Valilik görevini 1913 yılında Van'da yapmıştır. 1914'te Erzurum Valisi'dir. Erzurum Valiliği sırasında (I.Dünya Savaşı dönemi) orduya yaptığı hizmetlerden dolayı Altın Liyakat Muharebe Madalyası ve fahri üsteğmen ve yüzbaşılık, bir yıl sonrada Harbiye Nezareti'nde yapılan bir törenle binbaşı rütbelerini almıştır.

İttihat ve Terakki'ye aşırı derecede bağlıydı. Annesi de İttahat Terakki üyesidir. 1916'da kendisini Suriye Valisi olarak görmekteyiz.

1918 yılında I.Dünya Savaşı yenilgisiyle İttihat ve Terakki iktidarı ortadan kalkınca, Uzer 9 Ocak 1918 tarihinde İzmir Valiliği'ne tayin edilmiştir. Valiliği sırasında I. Dünya Savaşı yenilgisinin dumura uğrattığı idari mekanizmayı yeniden düzenlemeye, rüşvetle mücadeleye önem vermiş, devlet dairelerinin halka açık olmasını sağlamıştır.

19 Ocak 1919'da İzmir Mebusu olarak Osmanlı Meclisi Mebusan'ına katılmıştır. İstanbul'un işgali üzerine Osmanlı Meclisi kapatılmış, Hasan Tahsin de tutuklanarak Malta'ya sürülmüştür.

Türkiye'ye dönüşünün ardından, 1924'te Ardahan, 1927'de Erzurum, 1933'te Konya Milletvekili olmuştur. 10 Aralık 1934 tarihinde “Uzer” soyadı kendisine bizzat Atatürk tarafından verilmiştir. 1919 yılında başlayan İzmir Milletvekilliği dahil, Malta'daki sürgün yılları çıkarıldığında 1935 yılına kadar milletvekili olarak kalmıştır.


Hasan Tahsin, 6 Eylül 1935'te Üçüncü Ordu Genel Müfettişliği'ne getirilmiştir. Bu görevdeyken 1939 yılında vefat etmiştir. Hasan Tahsin Uzer Maltada sürgündeyken anılarını kaleme almıştır daha sonra anıları oğlu İbrahim Celalettin Uzer(eski imar iskan bakanı) tarafından kitaba alınmıştır. Makedonya Eşkiyalık Tarihi ve Son Osmanlı Yönetimi adlı kitap işlenen hataları, çekilen çileleri, kurtuluş uğrunda dökülen kanları yansıtmaktadır.

Kaynak:Vikipedi

gercek14
07-09-09, 23:30
Bisikletin Kısa Tarihi
Tekerleğin pek eski çağlarda meydana getirilmiş olmasına rağmen bisikletin keşfi çok yeni sayılır. Bisiklete benzer makinelerin ilk olarak 18’inci yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıktığını görüyoruz. Bisiklet, birçok makinenin uğradığı talihsizliğe uğramamış, icadıyla birlikte başarıya ulaşmıştır. Ufak bir gayretle bu kadar çabuk ve kolay yol almanın sırrına o yıllarda kimse akil erdirememişti.

1791
Bisiklet Fransa’da doğdu. İki tekerlekli bir oyuncak yapmayı düşünen Sivrac Kontu ilk olarak „bisiklet“ fikrini de gerçekleştiriyordu. Pedalı olmayan bu acayip


http://img44.imageshack.us/img44/8582/1b78537.jpg (http://img44.imageshack.us/i/1b78537.jpg/)

makinenin (Celerifere) üzerine oturan kimse taşıtı ayaklarıyla yeri teperek yürütmek zorundaydı. İki tekerlekli taşıtın üzerine Badois’li Baron Drais bir gidon ve bir sele oturttu ve buna Draisienne adini verdi. Draisiennelerin yavaş yavaş öbür ülkelere de yayıldığını görüyoruz. Önceleri halkın büyük bir tedirginlikle karşıladığı bu acayip taşıt sonraları moda oldu.
http://img40.imageshack.us/img40/8310/2b78538.jpg (http://img40.imageshack.us/i/2b78538.jpg/)

Pierre ve Ernest Michaux adında baba-oğul iki Fransız Draisiennein ön tekerlek göbeğine pedal taktılar. İşte bu olay, gerçek bisikletin doğuşuydu. Böylece makineyi sürerken insan enerjisinden düzgün biçimde yararlanmak mümkün oluyordu. Bundan sonra bisiklet hastalığı bütün Avrupa’da yayılmaya başladı. Michaux’larin Velo adini verdikleri taşıt Velocipede ismi altında İskoçya’ya girdi. Kirkpatrick Mac Millan adında birinin propagandası bu ülkede de Velosiped salgınına sebep oldu. [SIZE=2]

http://img40.imageshack.us/img40/926/3b78539.jpg (http://img40.imageshack.us/i/3b78539.jpg/)

1864’te Michaux’lar Fransa’da bir Velo fabrikası kurdular. O yıl 142, ertesi yıl da 400 Velo yapan fabrikada 200 işçi çalışıyordu. [SIZE=2][COLOR=silver]

İngiltere’de Velocipede yapımı isine ilk olarak Coventry Dikiş Makineleri Şirketi el attı. Demir telli tahta tekerleklerden meydana gelen bu basit taşıta sarsak adi takılmıştı.
http://img504.imageshack.us/img504/2530/4b78540.jpg (http://img504.imageshack.us/i/4b78540.jpg/)

http://img297.imageshack.us/img297/7454/5b78541.jpg (http://img297.imageshack.us/i/5b78541.jpg/)
[SIZE=2][COLOR=wheat]1875
Bu tarihe kadar yapılan Velocipede (velospit)’lerde pedalın bir dönüsü tekerleği de ancak bir defa döndürebiliyordu. Bundan ötürü Velocipedein hızının ön tekerleğin büyüklüğüne bağlı olduğu sanıldı: Tekerlek ne kadar büyürse taşıt da o kadar hızlı gidecekti. Böylece ön tekerleğin çapı 75sm’den 162sm’ye kadar artarken arka tekerlek de 30sm’ye kadar küçüldü. Artık Velocipede bütünüyle oransız bir biçim almıştı. Üstelik bu kadar yüksek bir bisikletin üzerine çıkıp oturmak ancak çok uzun boylu kimselerin başarabileceği bir isti (Kısa boylular üç tekerlekli velocipede’le yetinmek zorundaydılar).

Ayna dişlisinin ve rublenin icada bu acayip duruma son verdi. Ayna dişlisi kadro üzerine takılan pedallara, daha küçük olan ruble de arka tekerlek göbeğine takıldı. Her iki dişli bir zincir aracılığıyla birbirine bağlandı. Öndeki büyük dişliyi pedala bir defa döndürmek arkadaki küçük dişlinin birkaç defa dönüsünü sağlıyordu. [SIZE=2][COLOR=silver]

http://img297.imageshack.us/img297/5300/6b78542.jpg (http://img297.imageshack.us/i/6b78542.jpg/)

19’uncu yüzyılın çukur ve hendekli yollarında tahta tekerlekli velocipedele dolaşmak bir zevk olmaktan çok bir eziyetti. İşte bu tarihlerde J.B.Dunlop adında bir İngiliz’in önemli bir bulusu velocipede’i sarsıntılı bir taşıt olmaktan çıkararak rahat ve kullanışlı bir duruma getirdi. Bununla birlikte velocipede’in karsılaştığı zorluklar bitmiş değildi. Arka tekerlekler, ayna dişlisinin yardımıyla dönerken pedallar da beraber dönüyor, yokuş aşağı inerken bile pedal çevirmek gerekiyordu.

1900 yılında arka göbek’e uygulanan bir düzen, rubleyi arka tekerlekle birlikte sürekli olarak dönüşten kurtardı. Böylece pedalların gerektiğinde kullanılması sağlanmış oldu. Bugünkü görünüş ve yapısını kazanan Velocipede (velospit)’e daha sonraki yıllarda bisiklet adi verildi: (Lâtince, bi = çift, iki ; Yunanca, kukos = daire, tekerlek).

nurdi
30-09-09, 19:11
Osmanlı’nın Öcalan’ı’ Yane Sandanski

Soner YALÇIN

26.07.2009
Abdullah Öcalan’ın Kürt sorununun barışçıl çözümüne ilişkin ağustos ayında açıklayacağı “yol haritası” yazılıp konuşulmaya başlandı. Bundan tam 100 yıl önce Osmanlı Makedonu Yane Sandanski’nin de Şark Sorunu’nu çözecek bir reçetesi vardı! Sandanski, Osmanlı sosyalistiydi; dağa çıkmıştı. Ancak bağımsızlıktan yana değildi, çözümü dış güçlerde değil Osmanlı yönetimiyle ittifakta aradı. Bir dönem dağlarda çatıştığı İttihatçılarla masaya oturdu. Ve sonra...

YANE Sandanski bugün hem Bulgaristan’ın hem de Makedonya’nın milli kahramanıdır.Sandanski’nin adı şehirlere, stadyumlara, okullara verilmiştir. Her iki ülkede de heykelleri vardır.
Bir dönem Osmanlı’nın da kahramanıydı.

1908 Temmuz Devrimi (II. Meşrutiyet) gerçekleştiğinde sokaklara çıkan Osmanlıların ellerinde hürriyet kahramanları Enver’in, Eyüp’ün, Resneli Niyazi’nin kartpostalları gibi, bir dönem Osmanlı askeriyle çarpışan Yane Sandanski’nin de fotoğrafları vardı!

Peki Osmanlı sosyalisti olan Yane Sandanski kimdi?..

Gerilla Sandanski
http://a.imagehost.org/0510/sandanski.jpg (http://a.imagehost.org/view/0510/sandanski)
Tarih 31 Mayıs 1872.

Bugünkü Bulgaristan ile Makedonya arasındaki dağlık Pirin sınır bölgesindeki Vlahi Köyü’nde dünyaya geldi.

Makedonların 17 Ekim 1878’de, Osmanlı’ya karşı ayaklandıkları Kresna Olayları’nın önderlerinden biri de babası İvan’dı.

Osmanlı ayaklanmayı bastırdı; Sandanski annesiyle birlikte yeni özerk olmuş Bulgar Prensliği’ndeki Dupniça’ya kaçtı.

Yoksulluk nedeniyle pek okuyamadı. Amelelik yaptı. Amcasının bürosundaki bir avukatın yardımcılığı görevini yürüttü.

Babası gibi siyasal olaylarla ilgiliydi. Yirmi beş yaşında “Mladost” (Gençlik) derneğine üye oldu. Dernek daha çok Bulgar sorunuyla ilgilendiği için ayrıldı.

Gizli Makedonya Devrimci Örgütü’ne (IMARO) katıldı.

Sandanski’nin hedefi Makedonya’nın kurtuluşuydu.

Sürekli toplantılar düzenledi; köylüleri örgütledi; Makedonlara silah yardımı için para topladı. 1901’de Amerikan vatandaşı Mrs. Ellen M. Stone’u kaçırıp 14 bin lira fidye aldı. Bu parayla silahlı bir müfreze kurup dağa çıktı.

O artık Bulgaristan’daki Makedon göçmenlerin lideriydi.

Gerilla savaşı yaptı. “Kurtarılmış bölgeler” oluşturmaya başladı.

Makedonya; Bulgar, Yunan, Sırp ve Arnavutların hak iddia ettiği bir bölgeydi.

Osmanlı’ya başkaldıran Sandanski buralardan hep destek aldı.

En büyük desteği de Osmanlı askerleri sıkıştırdığında kaçıp saklandığı özerk Bulgar Prensliği’nden aldı. Kuşkusuz onların arkasında da Rus çarlığı vardı!

Diğer Batılı devletler de seyirci değildi. “Hasta Adam” Osmanlı İmparatorluğu paylaşım masasına yatırılmıştı.

Osmanlı ise şaşkındı. Nereye nasıl yetişeceğini bilemez haldeydi.

“İnsan haklarını ihlal ediyorsunuz” diyen Avrupalıların hışmına uğruyordu.

Diğer yanda...

Daha gerilla savaşını bile bilmiyordu.

Örneğin 1902’de Razlık bölgesi Şarapçı Boğazı’nda Sandanski tarafından pusuya düşürülen Osmanlı neferleri 10 şehit 20 yaralı verdi.

Evet Osmanlı şaşkındı...

Solcular ve sağcılar

Tarih 2 Ağustos 1903.

Makedon Devrimci Örgütü dünya kamuoyunun ilgisini bölgeye çekmek için (kuşkusuz bunda Osmanlı yönetiminin yeni koyduğu ehl-i hayvan ve şahsi verginin de rolü vardı) büyük bir ayaklanma başlattı.

Makedonların bugün hâlâ bayram olarak kutladıkları “İlinden Ayaklanması” Osmanlı’nın çok sert önlemleriyle bastırıldı.

İsyan bastırıldı ama Avrupa’nın bölgeye ilgisi daha da arttı. Ayaklanma Avrupalılara bir fırsat verdi. Osmanlı ile “Mürzsteg Reform Programı” üzerinde anlaştılar. Artık Balkanlar’ın bazı bölgelerinde Avrupalı jandarma güçleri görev yapacaktı!

Avrupa’nın Balkanlara müdahalesi Makedon Devrimci Örgütü’nü böldü.

Yane Sandanski’nin başını çektiği sosyalistler (levitsi), Avrupa’nın Balkanlar’a müdahalesine karşı çıktılar. Makedonya’nın ve tüm Balkanlar’ın emperyalist büyük güçler tarafından paylaşılmak istendiğini söyleyerek; en iyi çözümün Osmanlı bayrağı altında eşit hak ve yükümlülükler ile, anayasal bir sistemde yaşamak olduğunu savundular.

Sandanski’ye göre çözüm; Osmanlı’nın liderliğinde tüm halklarının kardeşlik temelinde bir arada bulunacağı Balkan Federasyonu’ydu.

Örgütün sağ kanadı (desnitsi) ise Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasını, Makedonların Bulgarlar ile birleşmesini istiyordu.

Kuşkusuz her iki grup arasında ideolojik ayrılıklar vardı; Sandanski, papazların eteklerinin öpülerek kazanılan zaferin özgürlük getirmeyeceğini söylüyordu. Laik eğitimden yanaydı. Resmi dilin Türkçe olmasını ama bölgesel dillerin de öğretilmesini savunuyordu.

Uzatmayayım...

Örgüt içindeki bu iki farklı görüş zamanla silahlı çatışmalara neden oldu. Nisan 1905’te Sandanski’ye suikast düzenlendi, ağır yaralı olarak kurtuldu. Görüşlerinden geri adım atmadı.

Üstelik Makedonları bile şaşırtarak, Osmanlı’nın modernist hareketi İttihat ve Terakki ile ittifak yaptı.

Ve bu nedenle 1908 Temmuz Devrimi’ne coşkuyla katıldı.

Dağdan indi; Selanik’te halka seslendi. Artık kardeşlik, eşitlik ve özgürlük dönemi başlamıştı. O da birçok Osmanlı gibi, Kanuni Esasi’nin yürürlüğe girmesiyle tüm sorunların ortadan kalkacağına inanıyordu.

Savaştığı komutanla aynı masada

Yane Sandanski Temmuz Devrimi’nden sonra bir bildiri yayınladı. “Köle halk efendi oldu” diyen Sandanski, toprak ve vergi reformlarıyla ıslah edilmiş güçlü Osmanlı’nın en büyük destekçisinin bölgesel özerkliğe kavuşacak Makedonya olacağını söyledi.

Temmuz Devrimi’nin sömürgeci büyük Batılı devletlerin yayılmacı oyunlarını bozacağına inanıyordu.

Sandanski, İttihatçılara sunulmak üzere “Nevrokop Programı”nı hazırladı.

İttihatçılar Selanik’teki görüşmeye, daha birkaç yıl önce Sandanski’yle silahlı çatışmalara giren Yarbay Tahsin (Uzer) Bey’i gönderdi.

Toplantılar sırasında Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti.

Sandanski her ne kadar “Makedonya Makedonlarındır” açıklaması yapsa da Makedonlar, bağımsız Bulgaristan’ın boyunduruğuna girmeye çok hevesliydi.

Sandanski, Sultan II. Abdülhamid ile Kral Ferdinand’ın farkı olmadığını söylüyordu ama artık onu dinleyen Makedon sayısı her geçen gün azalıyordu.

Sandanski İstanbul’da

Birlikten, eşitlikten, özgürlükten bahseden İttihatçılar daha tam iktidar olamadan, İstanbul’da 31 Mart 1909 gerici ayaklanması patlak verdi. Sandanski 1200 kişilik silahlı gücüyle Harekât Ordusu’ndaki Miralay Hasan İzzet Bey’in komutasına girdi; İstanbul’a geldi.

Sandanski İstanbul’daki ayaklanmayı bastırmaya yardım etti ama örgütü içindeki isyana engel olamadı. Bulgaristan’ın bağımsızlığı Makedon Devrimci Örgütü’nü parçaladı. Sandanski, Federal Halk Partisi’ni kurdu.

Bulgarlar kendilerine katılmayan Sandanski’ye suikast düzenlediler. Öldüremediler.

Fakat Bulgarlar Makedonların tamamen kendilerine katılmalarına engel olan Sandanski’yi yok etmeye kararlıydılar.

Ve Sandanski 22 Nisan 1915’te pusuya düşürülerek öldürüldü. Tabancalarını ateşleyenler Makedon Devrimci Örgütü’nün sağ kanat liderlerinden Todor Aleksandrof’un tetikçileriydi. Bizzat emri veren ise Bulgar Kralı Ferdinand’dı.

Halkların kardeşliğini savunan, Avrupalı emperyalistlerin Balkanlar’a girmesine karşı çıkan Yane Sandanski’nin sonu Osmanlı’dan farklı olmadı.

Her ikisi de kaybetti...


Türkiye’nin sorunudur bu. Kürt sorununun çözümüne ilişkin herkesin bir fikri var. Ancak temel soruna ilişkin kimsenin pek bilgisi yok.

Madem ana yazımızda Osmanlı-Bulgaristan-Makedonya sorunundan bahsettik. Buradan devam edelim.

Daha düne kadar Batılılar, “Barbar Osmanlılar kılıç zoruyla Balkanlar’ı fethettiler, despot bir yönetim kurdular, canından bezen Hıristiyan halk isyan ederek Osmanlı’yı topraklarından kovdu” tezini savunuyorlardı.

Ancak bu tezi tarihin çöp sepetine atanlar da var. Bunlardan biri de ünlü tarihçimiz Prof. Halil İnalcık.

Prof. İnalcık Osmanlı dönemindeki Bulgar tapu kayıtlarını incelerken bir gerçekle karşılaştı: Bulgar isyanının temel sebebi, ne kilise ne de komitacılardı. Asıl mesele ekonomikti. “Şark Sorunu”nun temelinde Osmanlı kamu arazilerinin paylaşım sistemi olan tımar yatıyordu.

Fetih döneminin başarılı toprak paylaşım sistemi, 17’nci yüzyılda bozulmaya başlamış ve 19’uncu yüzyıl başında ise kaldırılmıştı.

Bu sistemin bozulmasıyla birlikte miri/kamu toprakları Osmanlı yönetiminin de desteğiyle Müslüman ağalar toplamaya başlamış ve bu oluşan despotik derebeylikler Hıristiyan köylüleri yarıcı olarak kullanmışlardı.

Prof. İnalcık diyor ki; 19’uncu yüzyıl Balkan ayaklanmalarının asıl sebebi, eski Osmanlı rejiminden kalan ağalık rejimiyle, Hıristiyan köylünün topraklarına sahip çıkma mücadelesidir.



Yazının devamı var ama dizi ile ilgili olmadığından almadım!Devamını okumak isterseniz buyrun!:img-wink:
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12148397.asp

nurdi
30-09-09, 21:05
2.Meşrutiyet'e Doğru

İttihat ve Terakki Cemiyeti, Mason locası gibi gizliliğe çok fazla değer veren bir teşkilattı. Kuruluşa örnek olarak İtalyan Karbonari ( Kömürcüler) Cemiyetini örnek aldıklarını belirtmiştik. Bu sisteme göre örgüte alınacak üyenin adı ve kimliği, kendisini önerecek kişi tarafından merkeze bildirilir, hakkında soruşturma yapılırdı. Alınması uygun görülürse kendisine, bir gece belirtilen bir yerde bulunması bildirilirdi. Kılavuzu onu alır, ant içirir, giriş kapısına varılırdı. Kapıda bir örgüt görevlisi görülür, parolayı sorardı. Kılavuz “Hilal” der, görevli de “Hilal” sözcüğünü tekrarlardı. O zaman kılavuz, adayı alıp bir odaya götürür ve gözlerini açardı. Sonra da şöyle derdi:

—Buraya kadar geldin, istersen geldiğin yere götüreyim. Eğer aday, “Hayır Götürme” diyerek onayını bildirirse yeniden gözleri bağlanırdı. O anda siyah peçeli başka bir üye gelir ve adayı ant içme odasına götürürdü. Burada bir sandalye ve üzerinde bir Kuran-ı Kerim’le bir tabanca konmuş masa bulunurdu. Masanın önünde ant içme törenini yürütecek bir üye dururdu. Aday sandalyeye oturulur; üç üyeden biri, Yüzbaşı Ömer Naci ve Yüzbaşı Kazım Naminin ortaklaşa yazdığı bir Vatan söylevini okur ve memlekete hâkim olan zalim idarenin kötülüğünü sayıp dökerdi. Bu söylev bittikten sonra aday’a bu kötülükleri kaldırmak ve memleketi kurtarmak için kurulan gizli “Osmanlı Hürriyet cemiyeti”ne girmek isteyip istemediği sorulurdu. Aday “istiyorum” deyince ayağa kaldırılır, Sağ eli Kuran ve sol eli de tabancanın (bazen hançer) üstüne konurdu. Bundan sonra aday, bir üyenin okuduğu andı tekrar eder, “1876 Kanun-i Esasiye sinin tekrar yürürlüğe girmesine ve bu uğurda hiçbir şeyi esirgemeyeceğine” ant içerdi.

Ant içme töreni bittikten sonra üç üye de, göz delikleri üzerinde siyah bir örtü bulunan kırmızı elbiseleri kapatan bağı çözerdi. Kırmızı elbiseler, gözleri örten siyah örtüler, Kuran-ı Kerim ve tabanca (hançer)... Bu görünüm karşısında üyeler çok kez etkilenir, heyecanlanır, çok önemli bir çatı altına girdiği intibaına kapılırdı.

“Arkadaş, artık cemiyete girdiniz, kardeşimiz oldunuz. Bundan sonra kılavuzunuz size numaranızı ve görevinizi bildirecektir”.

Kırmızı elbiselilerden birinin söylediği bu sözlerden sonra yeni üyenin gözleri yeniden bağlanır, dışarı çıkarılarak kılavuza bırakılır, gözlerini örten bağ biraz ileride açılırdı.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin iki sembolü vardı. Hilal ve Muin (Yardımcı)... Hilal’e “Kelime-i mürur” geçme sözcüğü (parola) Muin’e de “Kelime-i Mukaddese” (Kutsal sözcük) denilirdi. İki ittihatçı birbirileriyle karşılaştığında biri sağ elini göğsüne koyarak parmaklarıyla hilal yapardı. Öteki de “Muin” sözcüğünün ilk harfi olan M’yi (Mim) söylerdi. Bu kez ilki, “Muin’in ikinci harfi olan A’yı (ayın), sonra Y’yi (ye) ve N’yi (nun) söyler, böylece anlaşırlardı.

Enver Bey Selanik’te gizli teşkilata girdikten sonra görev yeri olan Manastır’a döner ve orada çalışma arkadaşları Kurmay Başkanı Albay Hasan Bey ve Kurmay Yüzbaşı Musa Kazım (Karabekir) Beyle konuşur. Bu üçlü, Manastır’da teşkilatlanmayı başlatırlar.

Makedonya’nın diğer şehir ve kasabalarıyla Türk askerinin bulunduğu kırlık kesimde örgütlenme devam etti ve Osmanlı Hürriyet Cemiyeti bir asker partisi haline geldi. Bu arada tarikat mensupları ve mason locaları ile ilişki kuruldu. Presba Gölü kenarındaki Resne’de 1897 Türk-Yunan Savaşından tanıdığımız Ulusal kahraman Önyüzbaşı Niyazi Bey, Ohri’de Eyüp Sabri’nin, Üsküp’te Miralay Galip Bey’in, Gevgeli’de Ömer Fevzi Mardin, daha doğuda Serez’de Yüzbaşı Ali Bey, Edirne’de Kurmay Yüzbaşı Mustafa İsmet Yönetiminde merkezler oluşmaktaydı. Drama ve diğer bazı kasabalarda da komiteler kuruluyordu. “Her kasaba ya da köy, çevresindeki kırlık arazi için emir veren, propaganda ve aday seçimini yöneten bir merkez sağlamaktaydı. Köy ne kadar uzaksa komiteler o kadar açıktan açığa çalışıyorlardı. Üye sayısı hızla artıyordu. Çoğunluğu 3. Ordu’nun subayları oluşturuyordu; ancak sonraları başkaları da alınmaya başlandı. Kısa bir süre sonra, Türkiye’nin Avrupa topraklarında hükümeti devirmeye ant içmemiş bir tek Türk subayı kalmamıştı”.

1907 yılı Aralık ayında İngiltere’de büyük devletlere bir genelge göndererek, Makedonya işlerinin bozulduğunu öne sürdü ve bu bölgede yabancı subayların fiilen jandarma komutanlığı yapmasını, jandarma sayısının arttırılmasını, seyyar bir jandarma birliği kurulmasını ve bölgedeki Osmanlı askerlerinin azaltılmasını önerdi.

1908’de İngiltere Makedonya işinde daha aktif bir tutum içine girdi. 29 Ocak 1908’de İngiliz Kralının Parlamento söylevinde Makedonya’da ıslahat işinin yeniden ele alınması gerektiği belirtildi. İngiltere, 3 Mart 1908’deki genelgesinde, üç vilayet için Müslüman ya da Hıristiyan tek bir vali, bunun süresinin belirlenmesi, büyük devletlerin rızasıyla süresinden önce azledilebilmesi, maaşının büyük devletlerin kefaleti altında olması ve Türk askerlerinin azaltılmasını öneriyordu. Ruslar buna karşılık, genel vali yerine Müfettiş-i Umumi’nin iş başında kalmasını önerdiler (26 Mart 1908), İngilizler Müfettiş-i Umumi’nin İstanbul’a sormadan bütçeyi onaylayabilmesi, atama ve azil yetkisine sahip olması şartı ile bunu kabul ettiler (4 Nisan 1908). Öbür devletler de Rus önerisini benimseyince üç vilayetin bağımsızlığına doğru büyük bir adım atılmış oluyordu. Ancak bu gelişmelerin, “Makedonya’yı Osmanlı tutmak için didinen çabaların boşa gittiğini gördükleri oranda İttihat ve Terakki Örgütüne katılan genç mektepli subayları çok etkilediği ortadaydı”.

İngiltere’nin 3 Mart 1908 tarihli genelgesi İttihat ve Terakki örgütünü rahatsız etti ve uyarıcı bir rol oynadı. Örgüt 28 Mayıs’ta Manastır’da Rusya dışındaki büyük devlet konsolosluklarına bir layiha sundu. Burada: İngiliz Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey’in, Makedonya bunalımının çözümü için oraya bağımsız bir vali atanmasını, Rus hükümetinin ise uluslar arası nitelikte bir Genel Müfettişlik istediği belirtiliyordu. Müslüman ve Hıristiyan bütün Osmanlılar yabancı müdahalesine karşıydılar. 2000 yıldır Makedonya diye bir devlet olmamıştı. Eski devletleri diriltme gerekiyorsa Lehistan ne güne duruyordu? Dertli olan yalnız Makedonya değil, istibdat baskısı altında bulunan bütün ülke ve bütün Osmanlı uluslarıydı. Makedonya dâhil bütün ülke mutlu kılınmak isteniyorsa, yüksek rütbe ve makam sahiplerini bir yana iterek kurulmuş olan İttihat ve Terakki’nin hürriyet mücadelesine yardım edilmeliydi. Ayrıca Makedonya’da çoğunluğun Müslüman olduğu gerçeği vurgulanıyor ve Makedonya’ya müdahale isteğinden vazgeçilmesi talep ediliyor, tedhişçiliğin önlenmesi için Sofya, Atina ve Belgrat’a, istibdat yönetiminin aşırılıklarının önlenmesi için de İstanbul’a baskı yapılması tavsiye ediliyordu. Böylece açığa çıkan cemiyet kısa bir süre geçmeden kendisini aktif olayların içinde buldu.

MEŞRUTİYET’E DOĞRU:

Hürriyet’in ilanının yakın nedeninin, İngiltere’nin 3 Mart 1908 genelgesiyle Makedonya konusunda yaptığı girişim olduğu ifade edilmektedir. Hatta İngiliz Elçiliği Baş tercümanı Mr. Fitzmauric’e göre beklenen ihtilal, Abdülhamit’in tahta çıkışının yıldönümü olan 1 Eylül 1908’de yapılacaktı ve hızlandırıcı etkenler ayaklanma tarihini öne almıştı. Dış müdahalelerin genç subayları ümitsizliğe düşürmesi ve bir olupbitti karşısında bırakılma endişesi, yabancı subayların onur kırıcı varlığı ve daha önce de belirtildiği gibi keyfi dış müdahaleler, Makedonya’daki hareketleri çabuklaştırmıştır. Tabii, dış müdahalelerin zirvesinde İngiltere Kralı 7. Edward’la, Rus Çarı 2. Nikola’nın 9-10 Haziran 1908’de Reval (Estonya’nın sonraki bilenen adı ve Tallin) de buluşmaları ve makedonya konusunda kararlar alması olayı vardır.

“Her iki hükümdar özellikle, Uzak ve Yakındoğu’da tampon bölgeler kurma ve Almanya’ya karşı bir denge politikası uygulama konusunda anlaşmışlardı. Dünya basını bu olayı yeni bir üçlü cephenin ortaya çıkması olarak yorumluyordu. Fakat yayınlanan bildiride Makedonya sorununa ve reformlara da değiniliyordu. Ülke içindeki yorum çok farklıydı. Rumeli paylaşılacak, padişah ordularını göndermeyerek bu duruma boyun eğecekti.Reval, bombayı patlatan olaydır (esasen daha önceki). Mürstzeg antlaşmasının kurduğu düzeni şereflerine hakaret sayan subaylar derhal harekete geçtiler” ve ilk darbeyi kendi yakınlarından birine, Selanik merkez Kumandanı Yarbay Nazım Beye vurdular.

Yarbay Nazım Bey padişah yaverlerindendi ve İttihatçı önderlerden biri olan Enver Bey’in eniştesiydi. Daha önce izin almadan İstanbul’a gitmesi, oradan maaş zammıyla dönmesi, kumar oynaması, gazinolardan ve reji’den para alması ile dikkati çekmekte ve Saray’ın adamı olarak bilinmektedir. Elimine edilmesi gereklidir, ancak Enver Bey’in onayının alınması lazımdır. Bu olaya M. Şükrü Bleda anılarında temas eder:

“Enver’in eniştesi, yani Hasene Hanım’ın kocası olan Selanik Merkez Kumandanı Nazım Bey padişahın koyu taraftarlarından olup korkunç bir hafiye idi. Yıldız’dan aldığı talimat üzerine cemiyetimiz azalarını adım adım izletiyor, kimlerin ne işlerle uğraştığını saati saatine Saraya iletiyordu. Bu adamın böyle serbestçe hareket etmesi ve faaliyet sürdürmesinin örgütümüz hesabına hiç de hayırlı bir sonuç vermeyeceği kanısına varmıştık. Toplantılarda bu konuyu uzun uzun inceledik. Onu zararsız hale getirmek gerekliydi. Düşüncemizi Enver’e açmaktan çekinmedik. O ileri görüşlü bir gençti, anlayışlı davranacağına inanıyorduk. Yüzbaşı (Binbaşı olacak) Enver ile ben konuştum: —Enişten çok tehlikeli olmaya başladı. Fakat sana danışmadan herhangi bir harekete girişmek istemiyoruz, ne dersin?

Enver Bey hiç düşünmeden şu cevabı verdi:

—Evet, tehlikeyi ben de seziyorum. Bana kalırsa, onun vücudunu ortadan kaldırmakta tereddüt etmemeliyiz. Zira bu aralık kendisinin İstanbul’a gitmeye hazırlandığını haber aldım, vakit geçirmeden bu işi halletmek lazım”.

Karar böylece onaylanır ve görevin ifası; bir fedaiye (Mustafa Necip)e verilir. Düzenlenen senaryoya göre İsmail Canbulat Bey bir terfi meselesi için desteğini istemek üzere Nazım Bey’i ziyaret edecek, o sırada Enver Bey’de eniştesinin yanında bulunacaktı. Nazım Bey misafirlerini alt katta sokağa bakan bir odada kabul ederdi. Onlar konuşurken Mustafa Necip pencere önüne gelip Nazım Bey’i vuracaktı. Olay aynen planlandığı gibi cereyan ettiyse de Fedai Nazım Bey’i sadece yaralayabilir (11 Haziran 1908). Olayda Canbulat Bey de yaralanmıştır. Hastanede yapılan tedaviden sonra Nazım Bey, tedavi için gönderilen bir doktoru, belki Jön Türklerin adamıdır diye reddederken, yanına bir Ermeni doktor alarak İstanbul’a doğru yola çıktı.

İkinci olarak Manastır Müftüsü elimine edildi. Abdülkadir Efendi adlı fedai üniformasını çıkarıp sivil giyinmiş ve yakın bir takipten sonra Müftü’yü arabasına binerken öldürmüştür.

ENVER BEYİ DAĞA ÇIKARAN NEDENLER:

Reval mülakatı bütün Türk toplumunu düşündürdüğü gibi, Kurmay Binbaşı Enver Bey’i de rahatsız etmiştir. Enver Bey, bu günlerle ilgili anılarını ve Terakki ve İttihat Cemiyeti’nin tepkisini şöyle dile getirmektedir:

“Reval mülakatı hepimizi düşündürüyordu. Cemiyet, konsolosların hepsine bir beyanname verilmesine karar verdi. Bu, cemiyetin dışarıya karşı ilk fiili teşebbüsüydü. Onlara, Makedonya’da çoğunlukta olan İslam nüfusu bulunduğu, insaniyete hizmet etmek istiyorlarsa Teşkilat-ı Esasiye’nin ıslahında bize yardım etmelerini istiyorduk. Müsvedde Selanik’te yazıldı, Paris’e gönderildi. Makineyle yazdırıldı. Beyannameyi Manastır’da Canbulat’ın evinde cemiyet adına ben imzaladım. Genel merkez: Talat, Hafız Hakkı, Canbulat, Manyasizade Refik, Erkanı Harp Kaymakamı Cemal ve benden ibaretti”.

“Haziranın 12. ve 13. Perşembe ve Cuma günleri arasındaki gece, artık Selanik’i, ailemi, maddi istikbalimi terk ederek sadece ahaliden bir fert gibi, hükümetin bütün kuvvetlerine karşı, alenen ve silahlı olarak ilan-ı isyan ediyordum. Evvela Allah’a ve Peygamber’e sonradan Cemiyetimizin teşkilatı ile hükümetin zulmünden bıkmış olan millete tam itimadım vardı. Vatanın istikbalini gayet parlak görüyor, bunun için, benim maddeten kararan istikbalimin bu karanlığına ehemmiyet vermiyordum”.

Enver Bey kararını vermiştir, dağa çıkacak ve orada fiili hareketi başlatacak ve isyan bayrağını açacaktır. Bu düşüncesinden Cemiyetin merkez teşkilatı ve yakın arkadaşlarının haberi vardır. Kurmay Binbaşı Hafız Hakkı Bey’le Olimpos gazinosunda buluşur, son durumu gözden geçirirler. Sonra evinde anasının elini öper ama babasını göremez ve ona veda mektubu yazarak ayrılır. Enver Bey, o anlarla ilgili anılarını şu ifadelerle anlatır:

“Evde validemle vedalaştım. Sırtımda beyaz ceketimi çıkardım, siyah pelerinimi giydim. Ortada duran bazı kâğıtları parçaladım. Evden, Müfettiş Paşa’ya gidiyorum diye ayrıldım. Kapıdan çıkarken, orada asılı olan kılıcıma baktım ve onu yerinde bıraktım. Sokağa çıkınca ferahladım. Evet, bir eşkıya kurşununa hedef olacak ama vatan uğrunda ölecektim. Kapıdan çıkarken Fethi Bey ile karşılaştım (Okyar). Bana bir dürbün hediye etti. Son sözleri hatırımdadır:

-Bu işte ilk adımı atmayı Allah sana nasip etti”.

Aynı gece Talat Beyle buluşurlar. Parası olmadığı için kendisine Cemiyet’in kasasından on lira verilir. Yanında sadece küçük bir tabanca olduğu halde yola çıkar. Enver Bey, Selanik’ten ayrılışını şöyle anlatır:

“Vardar Kapısından çıkarken nişanlarımı söktüm. Ufak bir teessür hissettim. Artık belki eski hayallerim gibi, iyi bir asker olamayacaktım ve ben bu andan itibaren bir hiçtim. Kim bilir hangi kurşunla ve nerede vurularak bir yerlerde kalacaktım. Bir asi diye cesedim bir köşeye atılacaktı. Ama bir gün gelecek, beni elbette rahmetle ananlar da bulunacaktı. Artık hayatla irtibatım kalmamış gibiydi...”

Niyazi Bey ile ilgili yazılarımızdan hatırlanacağı gibi, hem Niyazi Bey hem de Enver Beyi dağa çıkaran faktörler; amaç, düşünce ve manevi duygularla, maddi durum hemen hemen aynıdır. Aralarındaki en önemli fark; Yüzbaşı Niyazi kalabalık bir aileyi kaderine bırakıp, kalabalık bir kafile ile yola çıkarken, bekâr olan Binbaşı Enver, sadece anasıyla vedalaşarak tek başına yola çıkacaktır. Çetesini kendisine katılan olursa ilerideki günlerde kurabilecektir. O zamana kadar dost düşman sayısız eşkıyanın kol gezdiği dağlarda kendi savunmasını artık kendisi yapmak mecburiyetindedir.

Dr. M. Galip Baysan
http://www.makturk.com/modules.php?name=News&file=print&sid=858

nurdi
02-10-09, 19:25
Dizide bu hafta İttihatçıların toplantısında Enver bey Arap İzzet Paşa'ya süikast düzenlemekten söz edince,merak edip,bu zat hakkında küçük bir araştırma yaparken ilginç bir hikaye ile karşılaştım ve dönem hakkında ilginç detaylar verdiği için paylaşma ihtiyacı duydum.

Bazı ilklerimiz!:) Murat Bardakçı'nın bir yazısından...



Bizim enerji maceramız 19. yüzyılın sonlarında ve hiç de hoş olmayan bir şekilde başladı. Elektriğin ahşap İstanbul'u küle çevirmesinden korkan ve muhaliflerin aleyhine kullanmasından endişe eden İkinci Abdülhamid, ilk elektriği yakın adamlarından olan İzzet Paşa'nın Beşiktaş'taki konağında denetti. Ama koskoca konak bir sinema makinesinin kontak yapması üzerine bir anda küle döndü. Bunun üzerine İstanbul'da elektrik kesinlikle yasaklandı ve şehir bu yeni enerjiye ancak 1914'ün 11 Şubat'ında kavuşabildi. Son günlerde gittikçe artan enerji tartışmalarını görüp işittikçe bu işin bizde nasıl başladığını sizlere de anlatayım dedim...


Enerji işi bir hayli dallanıp budaklandı. Akımın yok mavisiydi, yok beyazıydı derken herkes ve herşey birbirine girdi.

Siyasilerin kapışmasını ve enerji konusunun gündemin ilk sırasına gelişini görünce, bizim enerji ve elektrik maceramızın geçmişini yazayım dedim.

Biz enerjiyle, özellikle de elektrikle öteki memleketlerden çok sonraları, İkinci Abdülhamid'in iktidarında, 1900'lerin ilk senelerinde ve hiç de hoş olmayan bir şekilde, bir yangın vasıtasıyla tanıştık.

HERŞEY AVRUPA’DAN

Avrupa'daki öteki başkentler o zamana kadar elektriğe çoktan geçmişlerdi ama İstanbul farklıydı. Zamanın hükümdarı Abdülhamid elektriğin gelmesi halinde hem yarısından fazlası ahşap olan İstanbul'un en ufak bir kazada küle döneceğinden korkuyor, hem de bu yeni enerjinin muhalifleri tarafından kullanılmasının endişesini taşıyordu.

Elektrik İstanbul'a işte bu yüzden Avrupa başkentlerinden çok daha sonraları gelebildi ama bu geliş öyle birdenbire olmadı. Abdülhamid elektriğin önce her bakımdan güvendiği adamlarından birinin evinde denenmesini istedi ve bu evler arasında sarayın ikinci kátibi İzzet Paşa'nın konağını seçti.

Paşa'nın konağı o zamanlar Beşiktaş'tan Yıldız'a uzanan yokuşun, yani bugünkü Barbaros Bulvarı'nın sol tarafında, şimdi Said Çiftçi Dispanseri'nin ve Ihlamur tarafına girişin bulunduğu yerin gerisindeydi. Elektrik için lázım olan tesisat Almanya'dan getirtilecekti ve bu vazife Beyoğlu'ndaki bir ithal malları mağazasının sahibi olan ve fotoğrafçılık da yapan Weinberg adında bir Alman yahudisine verildi. İstenen herşey birkaç hafta sonra İstanbul'daydı ve sıra tesisatın kurulmasına gelmişti.

Bu işi de gene bir başka Alman yahudisi, Otto isminde bir mühendis yaptı. Elektriği üretecek olan kazan bahçede inşa edilen özel bir yere yerleştirildi, konağa kablolar çekildi ve tesisatın yerleştirilmesi tamamlandı. Şalter bir akşam indirildi ve konak bir anda ışıl ışıl oldu.

FİLİM GELDİ, KONAK GİTTİ

Abdülhamid faaliyetten anında haberdar ediliyordu. Tesisatın nasıl kurulduğunu ve konağın ampullerle ne şekilde aydınlanlatıldığını bütün ayrıntılarıyla öğrenmiş olmasına rağmen vesvesesi azalmamıştı. Muhtemel bir kazayı düşünüyor, böyle bir kaza neticesinde çıkabilecek yangının İstanbul'a, hatta Yıldız'daki kendi sarayına kadar gelmesinden endişe ediyordu. ‘‘Aradan bir müddet daha geçsin ve görelim’’ buyurdu ve beklemeye başladı.

Ve, maalesef Abdülhamid haklı çıktı. İzzet Paşa konağına elektrik tesisatı döşetmesinden sonra bir de sinema makinesi getirtmişti. Bazı akşamlar ailesiyle yahut dostlarıyla beraber o zamanın sessiz filimlerini seyrediyordu. Olan, işte böyle akşamlardan birinde oldu: Paşa filim seyrettiği sırada kablolar birdenbire ısındı, makine kontak yaptı, çıkan küçük kıvılcımlar bir anda alev halini aldı. Tulumbacıların çabaları netice vermedi ve koskoca konak iki saat içinde kül oldu. Yangın, o sırada üst katlardan birinde herşeyden habersiz uyumakta olan genç bir hizmetár kızı da canından etmişti.

İzzet Paşa yangından sonra ailesiyle beraber bir başka paşanın, İstanbul'un ‘‘Şehremini’’ yani belediye başkanı olan dünürü Reşid Paşa'nın Bebek'deki yalısına taşındı. Ama yangından asıl zararı İzzet Paşa değil, bütün İstanbul görmüştü.

ÖNCELİK MACARLARDA

Konağın bir anda kül olması Abdülhamid'in zaten var olan vesveselerini daha da arttıracak ve elektriğin İstanbul'a gelmesine bir türlü izin vermeyecekti.

İmparatorluğun başkenti, elektriğe ancak seneler sonra, İkinci Meşrutiyet'in 1908'deki ilánından sonra kavuşabildi. İlk elektrik lisansı 1910'un 25 Ekim'inde ‘‘Ganz’’ adında bir Macar şirketine verildi ve şehirde ilk elektrikli lamba 11 Şubat 1914'te yandı.

Bizim enerji maceramız Arap İzzet Paşa'yla ve Paşa'nın Beşiktaş'taki konağının kül olmasıyla, yani işte böyle hiç de hoş olmayan bir şekilde başladı. Son günlerde gittikçe artan enerji tartışmalarını görüp işittikçe, elektrikle ilk tanışmamızı sizlere de anlatayım dedim...



Şam’dan geldi, sarayın en güçlü adamı oldu

Suriye'nin en zengin derebeylerinden Holo Paşa ile Fatma adında Kırımlı bir hanımın oğlu olan İzzet Paşa, 19. asrın ortalarında Şam'da doğdu. Çok iyi bir eğitim aldı, genç yaşında İstanbul'a gelip Abdülaziz'in sarayına girdi ve Abdülhamid zamanında gittikçe yükselerek devletin en güçlü isimlerinden biri oldu. Hükümdarın en yakınındaki, en güvendiği adamı olan Paşa'nın resmi görevi sarayda ‘‘ikinci kátiplik’’ idi, ‘‘Arap İzzet’’ adıyla tanınmış ve büyük bir servete sahip olmuştu. 1908'de İkinci Meşrutiyet'in ilánından sonra Avrupa'ya geçen Paşa daha sonra Mısır'a yerleşti, 1924'te burada öldü ve cenazesi Şam'a nakledildi. Çok geniş bir ailesi bulunan İzzet Paşa'nın oğullarından Mehmed Ali Abid daha sona Suriye Cumhurbaşkanı oldu. Paşa'nın torunları şimdi Avrupa'da, Suriye'de ve İstanbul'da yaşıyorlar.

http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=-242952

nurdi
10-10-09, 15:32
Belki bunun yeri bu başlık olmayabilir ama şarkı dizide kullanıldı ve Hayri bey de Manaki kardeşlerle tanışmış.Bu belgesel sayesinde dizimizin karakterleri haline gelen bu sinemacı kardeşleri de daha iyi tanıma ve anlama şansımız olacak...Hayri bey'i de yakından tanımamız gerektiği kanısındayım.Yaşayan bir tarih.Bu nedenlerle yazıyı bu başlıkta paylaşmak istedim.
nurdi


MANASTIR DOĞUM YERİM


Yüzyılın Şarkısı ‘Bitola’ Film Oluyor

Balkan ülkelerinde ‘Bitola’ (Manastır) isimli şarkıyla özdeşleşen Hayri Demirovski’nin yaşam öyküsü ve bu şarkının etrafında gelişen olaylar bir belgesel filme konu oluyor.

Demirovski’nin gençlik yıllarında iş bulmak amacıyla Manastır’dan ayrılışı sırasında bestelediği ‘Bitola, Moj Roden Kraj’ (Manastır Doğum Yerim) parçası, Manastır Radyosu’nun 50. yıl kutlamaları çerçevesinde yapılan bir oylamada yüzyılın şarkısı olarak seçilmiş. Makedonca’nın dışında Türkçe olarak da söylenen bu şarkı tüm Avrupa’da Manastır’la birlikte anılır hale gelmiş. Parçanın bu kadar çok sevilerek dinlenmesi ve yer yer Makedon Halk Şarkısı olarak nitelendirilmesi de bestecisini yaşarken anonimleşen bir kişi haline getirmiş.

Makedonya’nın Manastır (Bitola) şehrinde insanlar güne bu şarkıyla başlıyorlar. Saatlerin ardı sıra ilerleyip günün bitmek üzere olduğunu da bu şarkıyla öğreniyorlar. Çünkü bu şehirdeki saat kulesinin çanları yarım asrı geçkin bir süredir her gün ‘Bitola’ şarkısını çalıyor. Şarkının sözleri her ne kadar ayrılığı ve hüznü anlatsa da, Makedonya’da yapılan düğünler, düzenlenen eğlenceler onsuz bitirilmiyor.

Bugün 83 yaşında olan Hayri Demirovski, İzmir’de Hayrettin Önder adıyla ailesiyle birlikte sakin bir yaşantı sürüyor. Müzisyenliğin yanı sıra berberlik, grafikerlik ve yayıncılılık gibi farklı meslek dallarıyla da uğraşmış olan bestecinin yaşam öyküsü yönetmen Yasin Ali Türkeri tarafından belgesel filme dönüştürülüyor. ‘Manastır Doğum Yerim’ şarkısıyla aynı adı taşıyan film, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından destekleniyor.

Çekim ekibi 19-26 Ekim 2009 tarihleri arasında Makedonya’ya, Demirovski’nin köklerine doğru bir yolculuğa çıkıyor. ‘Elveda Rumeli’ dizisinin müzik ve düzenlemelerini yapan ekipte yer alan İrşad Aydın ve Demirovski’nin berber çırağı Fadıl Beydilli de bu yolculuğa katılanlar arasında yer alıyor.

Dört Farklı İsimli Müzisyen

Balkanların siyasi ve politik resmi değiştikçe ünlü besteci Hayri Demiroviç, Hayri Demirof, Hayri Demirovski ve Hayrettin Önder gibi dört farklı isme sahip olmuş.

1926 yılında Manastır’da Demiroviç soyadıyla dünyaya gelen sanatçı, imam olan babasını genç yaşta kaybedince okula devam edemez ve bir berber dükkanında çalışmaya başlar. O yıllarda Sırpların egemenliği altında olan Manastır, İkinci Dünya Savaşı’nda Almanların Balkanları işgal etmesiyle birlikte Hırvatların egemenliği altına girer. Demiroviç soyadı işgalin ardından yerini Demirof’a bırakır.

Savaş yıllarında Tito liderliğindeki Partizanlara katılan Hayri Demirof örgütte kurye olarak görev alır. Bu yıllarda çalıştığı berber dükkanının Balkanların ilk sinemacıları olan Manaki Kardeşlerin atölyesinin yanında bulunması sebebiyle, bu önemli sinemacıların çalışmalarını yakından takip eder. Savaş süresince birçok kereler Nazi askerlerine yakalanma tehlikesi atlatan Demirof, Yahudilerle Partizanların gruplar halinde katledilmesine tanık olur.

1943 yılında Yugoslavya’nın kurulmasıyla birlikte Makedonya özerk bir cumhuriyet statüsünü alır. Bu süreçte soyadı Demirovski olarak değiştirilen ünlü besteci, Partizanlar içerisindeki başarılarından dolayı gönderildiği Zagreb Matbaacılık Okulu’nda matbaa ve grafikerlik eğitimi alır. Demirovski, Bali ve Belgrad’ın yanı sıra birçok Adriyatik Denizi şehrinde matbaacı olarak çalışır.

O dönemlerde doğduğu topraklara ve ailesine duyduğu özlemi şarkılara döken Demirovski, bir süre sonra döndüğü Manastır’da berberlik yapmaya başlar. Sesine ve kulağına çok güvenen Demirovski, 1950 yılında arkadaşlarıyla birlikte Manastır Radyosu’nda düzenlenen bir yarışmaya katılır. Sesini ve Makedon dilini kullanmakta gösterdiği başarıdan dolayı radyoya kabul edilir. Radyoda yayınlanan özel bir programda seslendirdiği ‘Bitola’ şarkısı büyük beğeni toplar. Bu programdan sonra Hayri Demirovski Manastır Radyosu’nun en çok aranan sanatçıları arasında yerini alır. Birkaç yıl sonra da saat kulesinin çanlarında ‘Bitola’ şarkısı çınlamaya başlar.

Takvimler 1954’ü gösterdiğinde Demirovski kendisini uğurlamaya gelen yüzlerce insanla birlikte ‘Bitola’ şarkısını söyleyerek bir trene biner. Ailesiyle birlikte yaptıkları bu uzun tren yolculuğunun son durağı İstanbul olur. Bu yeni topraklarda yeni bir adı vardır artık: Hayrettin Önder.

Eyüp’te bir berber dükkanında başladığı iş yaşamına Cağaloğlu’nda çeşitli dergilerin yayın yönetmeni olarak devam eden Hayrettin Önder, bazı çizimlerini Suavi Sualp ile birlikte yaptığı Salata Dergisi’nin, Türkiye’de ilk kez Örümcek Adam serisini yayınlayan Ajan X Dergisi’nin, İkinci Dünya Savaşı’nı konu olan Savaş ve 1001 Özel isimli çizgi romanların imtiyaz sahipliğini üstlenir.

Demirovski Makedonya’dan ayrılışının 30 yıl sonrasında Manastır’a bir ziyaret gerçekleştirir ve bu sırada acı bir gerçekle karşılaşır: bestelediği birçok şarkı başkaları tarafından sahiplenilmiş, bir kısmı da anonimleşmiştir. Yayınlanan albümlerde, radyoda yapılan programlarda artık adı anılmayan Demirovski, tanıdıklarıyla yapılan konuşmalar, radyo arşivlerinde yapılan araştırmalar sonrasında şarkılarına yeniden kavuşur. O günden sonra Manastır’la bağlarını hiç koparmaz ve tekrar İstanbul’a döner. Cağaloğlu’nun yokuşlarını 45 yıl boyunca aşındıran sanatçı, bu yorucu yılların ardından İzmir’e taşınır.

80 Eseri Var

Makedonya kültür ve sanatına katkıları sebebiyle 2007 yılında Manastır Belediyesi tarafından fahri vatandaşlık ödülüne layık görülen Demirovski’nin Makedon dilinde bestelediği 80 eseri bulunuyor.

Hayri Demirovski’yle 2007 yılından beri ‘Elveda Rumeli’ dizisinin müzik ve düzenlemelerini yapan İrşad Aydın sayesinde tanışan Yasin Ali Türkeri, filmle ilgili şu bilgileri veriyor: “İrşad Aydın dizide kullanmak üzere Makedonca bir halk türküsü ararken, ‘Bitola’ şarkısından haberdar olmuş. Uzun uğraşlar sonucunda Hayri Demirovski’ye, Hayrettin Önder kimliğiyle ulaşmış. Şarkının sözlerinin Türkçeye çevrilmesi ve seslendirilmesi bu tanışmadan sonraya denk geliyor. Müzisyen İrşad Aydın’ın, Hayri Demirovski’yle tanışması ve ardından gelişen dostluk süreci İrşad Aydın’ı filmin ana karakterlerinden birisi yaptı. Bir başka karakterimiz de ilerlemiş yaşına rağmen İstanbul’da hala berberlik yapan Fadıl Beydilli. Demirovski’nin en yakın arkadaşlarından biri olan Beydilli, Hayri Demirovski’nin Makedonya ve Türkiye’de yaşadıklarının canlı bir tanığı. Kısacası İrşad Aydın ve Fadıl Beydilli’nin Demirovski’nin köklerine doğru yapacakları yolculuk, filmin ana çatısını oluşturuyor. İstanbul’dan başlayıp Manastır, Üsküp ve İzmir’de bitirilmesi planlanan yolculuk, filmi bir yol ve arayış hikayesi haline getiriyor.”

Belgeselle ilgili çalışmaya 2007 yılında başlayan film ekibi, 19-26 Ekim tarihleri arasında Makedonya’da olacak. Çekimleri aralık ayında tamamlanacak olan film, Ekim 2010’da beyaz perdeye yansıtılacak.

Türkeri, Demirovski’nin Manastır’dan İzmir’e uzanan yolculuğunu kendi anlatımları ve şarkıları eşliğinde ele almayı planlıyor. Ritim ve ölçü olarak hareketli bir forma sahip olan bazı Balkan şarkılarının aynı zamanda hüznü, özlemi ve acıyı da dile getirdiğine dikkat çeken Türkeri, Balkan şarkılarının bu ayırt edici özelliğinin filmin duygusuna da etki edeceğini düşünüyor.

ESR Film ve Sidem Reklam’ın yapımcılığını üstlendiği Manastır Doğum Yerim isimli film, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından da destekleniyor.

Yapıma Ait Bilgiler

Çekim Mekanları Makedonya (Manastır, Üsküp), Türkiye (İstanbul, İzmir)
Yönetmen Yasin Ali Türkeri
Yapımcı Mine Göçoğlu, Nazlı Simten Sakınç
Uluslararası İlişkiler Aslı Ertürk
Dil Türkçe, Makedonca
Alt Yazı İngilizce, Türkçe


Belgesel ile ilgili görsellere http://www.flickr.com/photos/8490117...7622536585372/ (http://www.flickr.com/photos/8490117@N03/sets/72157622536585372/)
adresinden ulaşabilirsiniz.

Kaynak:http://balkanskidom.com/showpost.php?p=21398&postcount=1


Ne yazık ki büyük üstadı 22.10.2009 da kaybettik.Karşıyaka'daki evinde vefat etti.

Despire_ER
18-02-10, 11:11
http://www.bicycleman.com/history/images/challand_1896.jpg
cenavalı canabın cırtlak sesli gramafonu
http://www.resimcity.com/data/media/768/gramafon.jpg