PDA

Tüm Versiyonu Göster : Kınalı Kuzular


KemanciMemo
14-12-06, 17:32
Semih'in cepheye gitmeden once Şefika ile yaptigi son konusma...

Semih:
Şefika’m, gözümün nuru,

Senin tek bir gülüşün benim için cennet bağıdır. Senin tek bir sözün benim için dünyanın en güzel şiiridir. Sen bu karanlık dünyada ışığımsın. Ne olur asma suratını. İnşallah geri dönersem eğer…. Eğer geri dönersem, hem karımın hem de çocuklarımın gurur duyacağı bir insan olarak yaşamak isterim.

Şefika:
Ben seninle zaten gurur duyuyorum !

<Şefika, Semih´in yakasına mıskalık takmak ister, fakat Semih itiraz eder...>

Semih:
Hayır ! O sende kalsın. Benim uğurum da sensin, benim koruyucu meleğim de. Dualarını bizden eksik etme…

Messa
23-02-07, 10:39
Tez vakitte C.tesi günü 8.bölümden itibaren tekrarları TRT INT'ten takip edile; sonra da burada uzuuun yorumlar yapıla; aksi taktirde tez kellesi vurula...:img-hyste Tarihin kestigi parmak acımaz... {Bu cümle böyle miydi?:img-hyste }

Ne yaptın Nazlıhan vur dedik öldürdün:img-hyste Ama "mazeretim var asabiyim ben..." düğünümüz var onunla ilgilenmem gerek:happy0064 üstelik TRT INT nedir yahu? Umarım mazeretim kabul görür:good: görüşmek üzere canımbye

Nazlıhan
23-02-07, 11:31
Ne yaptın Nazlıhan vur dedik öldürdün:img-hyste Ama "mazeretim var asabiyim ben..." düğünümüz var onunla ilgilenmem gerek:happy0064 üstelik TRT INT nedir yahu? Umarım mazeretim kabul görür:good: görüşmek üzere canım bye

Dügün dedigin kaç ay sürüyor ki canım, sen uzun zamandır buralara ugramıyorsun, bana masal anlatma... :) Sen ablamın dügününün arasına neler neler sıkıstırdıgımı bilemezsin... :)

Hani TRT'nin yurt dısına yayın yapan kanalları var ya, onlardan birisi iste TRT INT. Uydu ve kablolu yayında var... Ama izleyemesen de DVD'leri çıkacakmıs yakında ama birkaç ayı bulur galiba... E sizin dügün de o zamana kadar biter herhalde... :img-hyste

Messa
23-02-07, 12:18
Dügün dedigin kaç ay sürüyor ki canım, sen uzun zamandır buralara ugramıyorsun, bana masal anlatma... :) Sen ablamın dügününün arasına neler neler sıkıstırdıgımı bilemezsin... :)

Hani TRT'nin yurt dısına yayın yapan kanalları var ya, onlardan birisi iste TRT INT. Uydu ve kablolu yayında var... Ama izleyemesen de DVD'leri çıkacakmıs yakında ama birkaç ayı bulur galiba... E sizin dügün de o zamana kadar biter herhalde... :img-hyste


Ohhh Ohhh bizde uydu ve kablolu yayın yok...:happy0064 Dvd'sini bekleyeceğim artık:img-hyste Düğün haftaya:img-hyste Zaten ben sana rakip olamam canım:img-yes:

Nazlıhan
23-02-07, 14:11
Düğün haftaya:img-hyste Zaten ben sana rakip olamam canım:img-yes:

Dügünde ayak sis ve bandajlı, elimde bastonla sıklıkta benimle yarısmazsın tabi ki... :img-hyste


************************************************** ************************

Yere düsmeyen sancak 57. Alay

Çanakkale Savaşları üstüne onlarca komutanın ayrıntılı hatıraları elli yıldır önümüzde dururken, Çanakkale üzerine bir film ve bir tiyatro yapılmayışı, utancımızdır. Tarihimizin en eşsiz sayfasını oluşturan 57. Alay'ın isminin tek bir sokak ve caddeye verilmeyişi de ayrı bir utanç.

Kvai Köprüsü ve benzer II. Dünya filmlerini bin defa seyreden gençlerimiz, dünya tarihinin en eşitsiz ve en eşsiz Çanakkale Savaşı'nı kulaktan dolma bilgilerle geçiştirir. Oysa hepimiz bu savaşı avcumuzun içi gibi bilmeliyiz. Bu trajedilerin en büyüğünü dönüp dönüp anlatmak, vatan ve insanlık görevidir.

Avcumuzun içi gibi. Sol elimiz, Gelibolu olsun. Sol avuç ayamızı açalım. Serçe parmağımız kıyısı Saroz Körfezi'ne açılan Arıburnu olsun. Başparmağımız Çanakkale Boğazı. Avucumuzun ortasında büyük çizgiler, dereler, Arıburnu'na dökülen, Ağıl deresi, Çatlak Deresi, Sazlı dere. Başparmağımızın en yüksek yeri Kocaçimen. Onun altı, dik bayır Conkbayırı, onun da altı Şahinsırtı tepesi. Bileğinizde nabzın attığı yer Anafartalar olsun. Avcunuzun içindeki tepelerin, yerlerin isimleri yoktu, savaş sırasında haritalar çıkartılırken verildi: Süngübayırı, Topçutepesi, Kanlısırt.. Korkuderesi, Domuzderesi, Kemalyeri.. Ve parmakuçlarınızdaki sahil Seddülbahir, Gelibolu'nun tam ucu. Parmakaralarında Azmak deresi, Kozlar çayırı, Suvak kuyusu..

Bu küçük bir avuç harita üstünde tam 950 bin kişi savaştı. Bu arazi, tamamen fundalık, çalılık, engebeli, çukurlarla dolu. Değil savaşmak yürümek mümkün değil. Düşman komutanları hatıralarında, 'Haritasız, barış zamanında dahi yürünemez. Karmakarışık, çapraşık, çukurlarla, tehlikelerle dolu, dikenli otlarla kaplı' diye yazmakta!

Kara savaşları 25 Nisan 1915'te başladı, tam sekiz ay sürdü. Savaşın ilk dört günü verilen muharebelerin şiddeti tüm sekiz aya bedel. Düşmanı ilk karşılayan 27. Alay'ın komutanı Şefik Aker'dir, ardından 57. Alay'dır, komutanı Mustafa Kemal'dir, sol yanına takviye gelen alayın adı ise 77. Alay'dır.

Sekiz ay boyunca onlarca alayımız, fırkamız, komutanımız kahramanca savaştı, herbirini anlatmak kitaplar doldurur, bu üç alayımızın özelliği, düşmanı ilk karşılamaları ve durdurmaları!

Bir manga dokuz kişiden oluşur. Dokuz manga bir takım demek... Bir bölük, üç takımdan oluşur. Düşmanın ilk çıkartması dörtbin askerdir, bu dörtbin askere karşı önce, sadece iki takım asker savaşmıştır. Yani arkadan 27. Alay gelene kadar otuz-kırk kişi düşmanı oyaladı... Dörtbin kişiye karşı otuz kişi... Tarih kitapları bu birkaç manga askerin kahramanlığını ayrıntılarıyla yazmakta. Mesela bir çavuşumuz, omuzundan vuruldu, devam etti, diğer omzundan vuruldu, yine devam etti, bir bacağından vuruldu, yine devam etti...

Savaşın stratejisi basittir, Arıburnu'na gelen dünyanın gelmiş geçmiş en büyük en kalabalık zırhlı gemileri, önce Şahin Sırtı'na, hemen üstüne Conkbayırı'na tırmanıp, sonra, boğaza hakim tepe Kocaçimen'i ele geçirince, Çanakkale'den düşman gemileri rahatlıkla geçebilecek.

Ancak, düşmanın hangi sahilden çıkartma yapacağı, komutanlar arasında bugüne kadar süren tartışmalar yarattı. Düşman, Gelibolu'nun ucu Seddülbahir'den de çıkabilir, Arıburnu'ndan da, göstermelik olarak Anadolu kıyısına asker çıkarabilir! Bu tereddüt düşmanın sahile çıkar çıkmaz vurulması hazırlığını karıştırmıştır!

Her alayımızda sadece bir makinelitüfek takımı var ve bu makinelitüfeklerin geri çevirme mekanizmaları yoktu. İlk günlerde düşman öndeyken sakıncası yoktu, ama sonraki günler bu makinelitüfekler işe yaramadı. Askerlerimizin sırt çantaları bu çukurlarla dolu arazide çok yük olmuştur. Yemekleri, kazma kürek takımı dışındaki yükleri atılınca askerler hafifleyip, yükten kurtulmanın sevinciyle bayram yapmakta. Çünkü bu arazide yürümek, savaştan daha yorucu!

19. yüzyılda tüm dünyayı sömürgeleştirip, uçsuz bucaksız köle ve maden kaynaklarına ulaşan İngilizler, dünyanın en büyük savaş gemilerine sahip. Açıkta demirlemiş yüzlerce gemi, laz askerler, kıyıda henüz savaştan habersiz horon tepmekte... Okumuş, bilgili, genç teğmen, askerlere, 'Düşman açıkta, siz burada horon tepiyorsunuz', der, 'O gemiler asker dolu, hepsinde azrail gibi toplar var', der. Laz asker: 'Korkma komutanım, Allah'tan büyük değiller ya' diye cevap verir.

Bu inanılmaz toplara, yüksekten keşif yapan balonlara, bomba atan ve yine keşif yapan yüzlerce teyyaresine karşılık, Türklerin bir topçu cephanesi fabrikası yoktu. İstanbul'da Yüzbaşı Piepen topçu cephanesi fabrikası kurulmuştu. Ama hikaye. Yirmi toptan ancak biri patlıyor. Yine de komutanlar, boş mermileri manevra topu gibi atıyor, askerlere psikolojik destek için. Piyadeler, 'topçular bizi destekliyor' sansın diye. Topların boş seslerini kullanıyor. Bugün dahi komutanlar, arkalarına topçu desteği alamadıklarını kahırla anlatıyor. Elimizde Bulgar cephanesinden kaptığımız birkaç top!

Bir de komutanların hatıralarında naklettiği, hepsi bir alem, Fatih zamanından kalma toplar. Şimdi Avustralya'da Gelibolu müzesindeki bir topun hikayesi ilginçtir. Bu bilgileri komutanlarımızın hatıralarından aldılar. 'Ey ziyaretçi, önünden geçmekte olduğun top, Türkler'in 1. Dünya Savaşı'nda ne kadar zaruret içinde olduğunu gösterir. Çünkü bu topu Türkler, Kafkasya cephesinden Süveyş'e sürmüş, Süveyş'ten Çanakkale'ye, biz de bu topu Çanakkale'den Avustralya'ya getirdik!'...

Üstelik, yine komutan hatıralarında, bu topun da arızalı olduğu söylenir. İngilizler Arıburnu'na yaptıkları çıkarmayı yıllar boyu milli bir bayram gibi 'andılar'.. İngiliz komutanlar hatıralarında askerlerine 'kahramanlık' payını bol keseden biçti... Mesela bir İngiliz komutan, 'O gün Conkbayırı tepesindeki makinelitüfeği ele geçirdik', diye yazıyor. Bizim komutanlarımız, bu hatıraları okuyunca, hatıralarını yeniden yazmaya başlıyor: 'Ele geçirdikleri o makinelitüfeği iki saat sonra ellerinden aldığımızı neden yazmıyorlar' diye...

Daha ilk gün, düşman, Arıburnu'ndan karaya çıkınca, hemen harekete geçen düşmanı göğüs göğüse karşılayan 27. Alay'ın komutanı Şefik Aker'dir. Ardından ona yetişmeye çalışan 57. Alay'ın komutanı Mustafa Kemal'dir. Hem Şefik Aker, hem Mustafa Kemal, komutanları Enver Paşa ve Limon Von Sanders tarafından eleştirildi. Oysa hem Şefik Aker, hem Mustafa Kemal, silahsız, bombasız, topsuz, alayına sürekli cesaret ve yiğitlik telkin ederek, onları, çıplak bir boğazlamaya sürüklemekte, eşsiz nutuklar atmakta. Türk tarihine geçen: 'Size ölmeyi emrediyorum, sizler ölürken arkadan birliklerinizin yetişmesi için zaman kazanacaksınız' nutku, 57. Alay'a söylenmiştir. Avustralya Gelibolu müzesinde sergilenen bir sancağımızın önünde şu bilgiler var: 'Ey ziyaretçi, önünden geçmekte olduğun sancak, dünya müzelerinin en nadir eseridir. Gelibolu'dan getirilmiştir. Son askerin altında cansız yattığı bir ağaç dalında asılı bulunmuştur!'

Mermileri bittikten sonra elleriyle ve süngüleriyle gırtlak gırtlağa savaşan bu alayımızın tümü şehit olmuştur..

Şefik Aker Paşa, Cemil Conk Paşa, Fahrettin Altay Paşa, Selahattin Adil Paşa ve Mustafa Kemal gibi daha nicelerinin hatıralarında Şahin Sırtı, Conkbayırı ve Kocaçimen muharebelerinde bu alaylarımızın kahramanlığı ayrıntılarıyla ve çok dokunaklı işlenir!

Topu, tüfeği, mermisi kalmayan, arkadan takviye alması imkansız, süngüsüyle düşman üzerine çullanmaktan başka hiçbir şansı kalmayan kahraman Şefik Aker ve Mustafa Kemal'in çaresizlikle askerlerine sabah akşam nutuk çekmesi... Onlara yalınkılıç, yumruk yumruğa kavgadan başka şansları olmadığını anlatması... Türk milletini... Fakru zaruretleri... Anadolu'yu... Yetimleri, öksüzleri, yokluğu, açlığı anlatması... Düşmanları anlatması... Silahsız askeri, yumruklarıyla, dünyanın en büyük mekanize birlikleri üstüne sürüklemeleri, dünya savaş tarihinde eşine bir daha rastlanmayacak, olağanüstü, masalsıdır!

Daha ilk gün düşmana yumrukları ve süngüleriyle çullanan 27. Alay'ın komutanı Şefik Aker ve ardından yetişen 57. Alay'ın komutanı Mustafa Kemal'in savaş tarihindeki tartışmaları sürmekte, çünkü, Enver Paşa ve Limon Von Sanders, ilk gün ani kararlarla büyük kayıplar verildiğini düşünürler. Şefik Aker'in iddiası, 'Acil ve ani kararla düşmanın önü kesilmeseydi, savaş başlamadan Çanakkale düşecekti', der. Ve birçok komutan hatıralarında, bu ilk dört gün içinde 27. ve 57. Alay'ın ani kararını destekler. Ayrıca, Şefik Aker ve Mustafa Kemal'in ani karar vermek zorunda kalması, arkadaki birliklerden hiç haber alınamamasıdır.

Enver Paşa cepheyi ziyaretinde bu yüzden Mustafa Kemal'in yanına uğramaz. Mustafa Kemal işte o gün Enver Paşa'ya küser. Savaşın sonraki aylarında Mustafa Kemal, arkadaki, Anafartalar'a tayin edilir.

O günlerin Time dergisi, Çanakkale Savaşı'na muhabir gönderir ve savaşı 'kavimler savaşı' olarak niteler. Çünkü İngilizler'in yanında, İskoçyalılar, İrlandalılar, Avusturyalılar, Yeni Zelandalılar, Gurkaslar, Çığlar, Pencabiler, Fransızlar ve Senegalliler omuz omuza savaşıyordu. Bizim birliklerimiz, geçtiğimiz beş yıl içinde, Balkanlar'da, Süveyş'te savaşmış, çok yorgun, hepsi Yozgatlı, Çankırılı, Trabzonlu ve özellikle İstanbullu çocuklardı. İstanbul çok yakın olduğu için ve sürekli takviye birlik istendiği için, İstanbul'dan savaşa erkek göndermeyen tek hane kalmadı. Bir de birlikte savaşa girdiğimiz için yanımızda Almanlar'ın beşyüz kişilik sembolik kuvveti vardı.
İlk günkü savaşların en trajik yanı, 27. ve 57. Alay'ı çaresiz bırakan, 27. Alay'ın solyanını korumakla görevli 77. Alay'ın çözülmesi ve savaş dışı kalmasıdır.

77. Alay korktu ve çalılıklara dağıldı. Sağa sola belirsiz ateş açıyor, hepsi başlarının çaresini düşünüyor. Kimi karın ağrısına tutulduğunu, kimi komutanını kaybettiğini bahane ediyor. Muharebenin en çetin safhasında 27. Alay'a takviye diye gelen 77. Alay, bir Arap birliğiydi. O kadar ruhsuzdu ki, cesed gömmek için verilen küçük aralarda keyifle nargile içiyorlardı. 77. Alay, ordumuzun tüm birliklerinde büyük hayalkırıklığı yarattı. Tüm komutanlarımız hatıralarında, bu Arap birliği yerine ön cephede, yanımızda bir Türk birliği olsaydı, savaşın ön cephesinde bu kadar ağır kayıplar verilmezdi, deniyor.

Düşmanın Arıburnu mu, Seddülbahir mi, Saroz Körfezi'nden mi çıkartma yapacağı tartışması, komutanların arasını açtı, sinir krizi geçirip, aklını kaybeden komutanlarımız oldu. Çünkü, Arıburnu'na çıkarılan birlikler 'göstermelik' olabilir, bütün kuvvetleri Arıburnu'na çıkartma yapılıyor diye buraya yığmak da çok tehlikeli olabilirdi...

Sonraki aylarda.. İngilizler 21 Ağustos'ta, tüm güçlerini toplayıp, büyük bir taarruza geçtiler. Bu taarruzda, İngiliz birlikleri içinde, İngiliz soylu ailelerinin en seçkin çocukları, hassa birliği, büyük kayıplar verince, İngilizler'in gözü korktu. Ve savaşı artık savunmaya, geri çekilmeye doğru düşünmeye başladılar. Sayısı hala tartışmalı, kırk, elli, yüz nakliye, savaş gemisi, aylarca İngiltere'ye, Londra'ya cesed taşıdı. Beşyüz bin asker çıkardılar sahile.

Conkbayırı'na sürünerek çıkan beşyüz bin kertenkele. Hepsi gördü sonunda, neymiş, Çanakkale!

Mustafa Kemal'in 57. Alay'ı yönettiği yerin adı Kemalyeri konuldu. Bugün toprağı kazın, havada birbirine çarpışıp kaynaşmış mermiler bulacaksınız.

Birbirlerinin gırtlaklarına sarılmış iskeletler göreceksiniz. Birbirinin kaburgasına süngü girmiş ve ikisi de karşılıklı dizçökmüş iskeletlerle karşılaşacaksınız.

Boğaz boğaza, gırtlak gırtlağa böyle bir savaşı tarih yazmaz.

Komutanlarımız hatıralarında 'Kahramanlarımız, uçarak düşmana hücum ettiler' diye yazıyor ve peşinden şöyle ekliyorlar: 'Buradaki uçarcası lafı bir benzetme değil, gerçekten uçtular. Conkbayırı tepesi uçurum, düşmanı kovalarken peşinden uçarak havada öldüler!'..

Yaralanmayan Türk komutanı yoktur, askerler savaştan düşmesin diye, hepsi göğüslerindeki şarapnel parçalarını askere göstermez.

Sedyeyle götürülen askerler, düşmanla biraz daha savaşamadım diye, kahırdan küfürler savuruyor. Kıpkırmızı sedye üstünde, yaralarından değil, savaştan geri kaldıkları için acıyla naralar atıyorlar.

İşte o savaşın ön cephesinde savaşan Avusturyalı Anzaclar, tam seksen sene, hiçbir sene sektirmeden, her yıldönümü, gemilerle yine Arıburnu sahiline geldiler. Conkbayırı tepesinde onları gazi dedelerimiz bekledi. Bu sefer süngüyle değil, kollarını açarak, sarılmak için birbirlerine koştular.

İnsanoğlunun büyük trajedisine yazılmış, çok ağlamaklı sahnelerdir bunlar. Mustafa Kemal'in topraklarımıza gömülen Anzac şehitliğine yazdığı o meşhur: 'Onlar artık bizim evlatlarımızdır' kitabesi, edebi olarak çok güçlüdür.

Düşman gemileri günlerce Conkbayırı sırtını bombalıyor. İngiliz komutanları çok haklı, bu kadar bombardımana tek bir otun, tek bir böceğin yaşaması mümkün değildi. Türk siperleri tamamen paramparça edildi. Yeniden siper kazmak vakit alıyor. Kazılsa da fazla derin kazılamıyor. Bu 'paramparça', büyük toplarla tamamen yerin altına gömülmüş siperlerden, Türk askerlerinin yerin altından fışkırıyor gibi yeniden savaşa koşması, herkesin aklını başından aldı. Gerçekten 'aklını' aldı, çünkü çok sonra, geride kalan askerlerimiz, şehidlerimizin, yeşil sarıklıların yanımızda savaştığı gibi bir yığın hikaye anlattı.. Bir yeşilsarıklı Türk birliği hikayesi, çok meşhurdur.

Askerlerimiz siper için, şehid arkadaşlarının cesed bedenlerini kullanmakta. Türk askerleri, önündeki arkadaşının ölüsüne, yanına ve soluna tahta koyup, üstüne birkaç kürekle toprak atıp, cesed yüksekliğinden sipere giriyor. Bir komutanımızın hatırası: 'Siperde atış yapan askerim, ikide bir doğrulup önündeki kumula toprak atıyor, ayağa kalktığında düşmana hedef oluyor, 'ne yapıyorsun' dedim. Asker, düşman mermilerinin ölen arkadaşının üstündeki toprağı boşaltıp, arkadaşının bacaklarını, karnını dışarda bıraktığını, yeniden üstüne toprak atmam gerekiyor, diye cevap verdi'...

Komutanlarımız hatıralarında, 'İngilizler bizi, zavallı Hintliler, uyuşuk Çinliler, ilkel Etiyopyalılar gibi kolaylıkla esir alıp burnumuza köle halkası takacaklarını sanıyorlardı', diyor.

Bu savaş, ordularımıza komutanlık yapan Limon Von Sanders'in ve birçok komutanımızın özetlediği gibi, çeliğe karşı, etin ve kemiğin savaşıydı.

Mevziler sekiz ay, yüz-yüzelli metre mesafeye kadar düştü, ancak, savaşın bazı bölümlerinde mevziler inanılmaz ama, beş metreye kadar düştü. Gemiler durmaksızın aylarca, bir ot, bir böcek kalması imkansız, gece gündüz dövüyor Şahinsırtı'nı, Conkbayırı'nı, Kocaçimen'i... Komutanımız atından iner inmez büyük bir top atışı parçalıyor atı, et parçaları, yüzüne çarpıyor, ya da, komutanımız haritası başındayken bir bombayla komuta ettiği bölüğün tümü bir anda havaya uçuyor...

Ya da, düşman lağımcıları, yerin altından, otomatik kazıcılarla, muhtemelen motorlarla, bizim mevzilerin gizlice tam altına kadar gelip dinamitliyorlar. Mevzilerimiz, üç-dört minare yüksekliğinde havaya uçuyor.

Mustafa Kemal anlatıyor, birinci siperdekiler hiç kurtulamamacasına düşüp ölüyor, arkalarında bekleyen ikinciler hemen siperlerine geçiyor, bir dakika sonra onlar da düşüyor, arkada bekleyenler, üç dakika sonra kendilerinin de öndekiler gibi öleceğini biliyor ve koşar adım yerlerini alıyorlar, onlar da ölüyor!..

(Nihat Genç'in Edebiyat Dersleri kitabından)

gizeem
23-02-07, 18:16
son 3 bölüm kaldı bu bölümlerde hangi konuların ele alınacağını biliomusunuz
mrk ettimde oyusden

bu dizi cekilmeden önce istanbuldan baska bişi demiodu kimse şimdi çanakkaleye geziler bile arttı önemini alamak için illaki tvde mi gösterilmesi gerekıodu anlamadım :img-beee:

Nazlıhan
23-02-07, 18:21
son 3 bölüm kaldı bu bölümlerde hangi konuların ele alınacağını biliomusunuz
mrk ettimde oyusden

Hayır, son 2 bölüm kaldı... 12. ve 13. bölüm... 57. Alay ve Mustafa Kemal anlatılacak bir de dizinin ilk tanıtım yazısında Koca Seyit'in de anlatılacagı yazıyordu. Ama kesin birsey bilmiyorum. Resmi sitesi su an kafayı yemis durumda... :)

erten07
24-02-07, 13:39
Radyo Televizyon Gazetecileri Derneği tarafından dağıtılan Radyo-Televizyon oskarları sahiplerini buldu. Yayıncılık alanında öncü TRT, 9 dalda ödüle layık görüldü.
Ödüller Ankara'da düzenlenen törenle sahiplerine verildi.

Doğru, dürüst ve objektif kamu yayıncılığı yapan TRT, ana haberden kültür sanata, televizyon dizilerinden spora kadar çeşitli alanlarda dağıtılan ödüllerden dokuzunun sahibi oldu.

"Uluslararası Dostluk ve Barış Ödülü", TRT'nin "23 Nisan Uluslararası Çocuk Şenliği" programına verildi.

Ödülü, TRT Genel Müdür Vekili Ali Güney aldı.

Güney yaptığı kısa konuşmada, "29 yıldır TRT, hepimizin, hepinizin, ülkede yaşayan 70 milyon insanın ortağı olduğu TRT tarafından, uluslararası düzeyde kutlanmaktadır. Bu yıl Antalya'da kutlanacak. Şu ana kadar, bugüne kadar olanın çok çok üzerinde, 47 ülke daveti kabul etti. Tahmin ediyoruz ki, 65-70 arasındaki ülke çocuğu Antalya'ya gelecek" dedi.

Spor dalında, yine bir TRT yapımı, Erdoğan Arıkan'ın sunduğu "Stadyum" Programı ödüle layık görüldü.

"Haber Aktüel" dalında TRT- 2 Televizyonu'nda yayımlanan "Haber Anadolu", belgesel dalında da iki TRT yapımı, "Osmanoğlu'nun Sürgünü" ve "Dev Kanatlar" adlı programlar ödüllendirildi.

TRT'nin ödüle layık görülen diğer proğramları da; "Müzik Eğlence" dalında Funda Arar ve Kıraç'ın sunduğu "Gölgeler", "Yerli Televizyon Dizileri" dalında "Kınalı Kuzular", "Radyo Programcıları" dalında Şebnem Savaşçı, "Ulusal Radyo" dalında da TRT FM oldu.

svç80
24-02-07, 22:45
nzlhan bahsettiğin iki diziyide izlemedim sadace birkaç kez görmüştüm oradan hatırladım:img-wink:



MUCİZE OLAY

Sabahın sekizi sıralarında düşman donanmasının yoğun topçu atışlarıyla Çanakkale Boğazı'nda başlayan savaş cephe boyunca tüm şiddetiyle sürer.Gümbürtüden,uğultudan iniltiden boğaz yıkılır.Sırtlar; tepeler; kara toprak, dağ taş duman olur.Boğazın mavi suları düşen ateşten güllelerle yanar alev, alev...
Her dakika, her saniye cephede ölüm kusan düşmanların en gelişmiş
savaş gemilerinden oluşan güçlü donanması, emperyalist efendilerini utandırmamak,mutlaka masa başında planlandığına uygun kesin zafere ulaşmak tutkusuyla olanca çabalarını gösterip,olanca gayretlerini harcarlar.
Önceleri İngiliz zırhlısının dev toplarından yükselen iri,tahrip gücü yüksek ve etkili güllelerle korkunç gürültülerle Mecidiye Bataryası da düşmanın yoğun ateşi altında olduğu halde hiç paniğe kapılmadan cesaretle,özveriyle görevini sürdürür.Komutan Yüzbaşı Hilmi Bey'in yükselen sesiyle attıkları her topu şehit düşmüş olan arkadaşları şereflerine atarlar.
Bir ara sığınaktaki telefon çalar.Çalmasıyla birlikte Komutan Yüzbaşı Hilmi Bey telefonun bulunduğu sığınağa koşturur işte tam o anda yeri,göğü inleten müthiş bir patlama olur.Patlamanın şiddetinden her taraf zelzele olurcasına sarsılır ve aynı anda da Mecidiye Bataryası'nın bulunduğu sahaya koyu bir kara duman çöküverir.
Ne acıdır ki bu olay sürecinde ve sonucunda Mecidiye Bataryası toz duman içerisinde havaya uçar.
Batarya Komutanı Yüzbaşı Hilmi Bey feci patlamadan üç,beş saniye sonra sığınaktan ok gibi dışarı fırlar.Fırladığı gibi de bataryasının,acıklı,yürekleri sızlatan korkunç manzarasını görür.Görünce de olduğu yere çakılır kalır.Bataryasında herşeyin bittiğini farkeder.Toparlanınca yaralıların acı acı feryatları,haykırışları arasında dolanmaya başlar.Şehitlerin cansız vücutlarından,güllelerin acımasız darbeleriyle kopan parçalara bakar.Yaşaran gözleriyle “sanki ne diye sağ kalıp da bu dayanılmaz manzarayı gördüm?Allahım bunları bana ne diye gösterdin?Şuracıkta neferimle,birlikte benim de cancazımı alaydın ya!Ya şimdi benim sağlığım neye yarar?olan oldu,giden gitti bir kere!” diyerek üzülür.Bitmiş,tükenmiş Mecidiye Bataryası'nın toprak yığıntıları ve çöküntüleri arasında;
“Gomutanım,gomutanım!... N'olursun gurtar beni gomutanım. Aman yetiş ölüyorum, boğuluyorum gomutanım!” diye bir ses duyor. Hemen sesin gittiği yöne doğru koşar. Bu ses nefer Niğdeli Ali' nindir. Cephaneliğin patlamasıyla havaya ucmuşMecidiye Bataryası'nda toprak altında komutanı tarafından ilk kurtarılan nefer Niğdeli Ali'dir.
Niğdeli Ali, yatırıldığı yerde acı acı inleyip duran bir yaralı arkadaşına yardım etmek veya bir ihtiyacını karşılamak için onun bulunduğu tarafa giderken ayağına birşeyler takılır ve sendelemesi sonucu yere düşer. Kendisini düşüren şeyin ne olduğunu öğrenmek için arkasına dönüp bakar. Arkasına baktığında birde ne görsün? Oracıkta meydanda bir insan ayağı durupdurur. Hemde ayak diklemesine ve açıkta durupdurur. Ali önce bedenden kopmuş bir parça sanır. Sanır ama sonradan düşünürki bedeninden kopmuş parça olsa öyle diklemesine durup ta beni düşürmez. Geriye dönüp, ayağın yanına varır. Önce üstündeki toprakları temizler, sonrada eliyle ayağı hafifce iki yana sallayıp yoklar. O zaman onlar ki ayak bedeninden kopmuş parça kesinlikle değildir. Hemen komutanını çağırır.
İlk onlarda toprak altından çıkarılan iri kıyım koca neferden hayat belirtileri çok az gözlenir. Ancak komutan eliyle yoklayınca nabzının ve kalbinin hafifte olsa henüz atmakta olduğunu fark eder. Bir süre sonra nefer iyileşir. Neler olduğunu öğrenmek ister. Niğdeli Ali olanları ağlayarak anlatır.
Bataryasının inanılması güç yıkık, dökük, çökük, bitik halini görür. Beş on saniye bu dayanılması güç sahneyi sessiz soluksuz süzer. Gördüğü yürekleri sızlatan, parçalayan manzara karşısında koca nefer'in tüm vücudu ürperir, her tarafı hırsından zangır zangır titrer ve yüzü renkten renge girer.
Bogazı daha iyi görebilmek, savaşın seyir durumunu daha iyi izleyebilmek için iki üç adım ileri atar. Bogazın karşı tarafına bakar. Bu sırada boğazda savaş tüm şiddeti ile devam etmektedir.
Koca nefer neden sonra aklına bir şey gelmişçesine, bir şeye karar vermişçesine keskin bir dönüşle ok gibi geriye fırlar. Daha sonrada her nasılsa ayakta kalabilmiş tek topun başına gelir ve durur.
Ali bakar ki ayakta kalmış görünen tek topunda durumu sağlıklı değil, o da yürümeye başlamıştır. Bir kez topun en önemlisi hasar görmüştür. Topun ikiyüzyetmişbeş kiloluk ağır güllelerini iki metre yükseklikteki namluya çıkararak matazarası yani vinci görev yapamaz hale gelmiştir. Kaldıki başka bir ağrızanında olup olmadığı belli değildir. Matazaranın çalışmaması, onun arızalı oluşu dahi topun görev yapmamasına, doldurulup ateşlenememesine geçerli neden sayılır. Çünkü koca ağır gülleyi tam iki metrelik yüksekliğe çıkarıp ve de namluya yerleştirebilmek değil iki kişinin on kişinin bile belki yapamayacağı bir iştir.

svç80
26-02-07, 09:26
BiLinmeyenLer..

NUSRET MAYIN GEMİSİ VE 18 MART ZAFERİ

Çanakkale savaşları deyince akla ilk gelen ve bu savaşların simgesi olan kahraman Nusret Mayın gemisidir. 18 Mart Deniz Savaşı'nda Müttefik Donanmasını dağıtan, Müttefik Komutanlarını şaşkınlığa uğratan, Türk askerine moral, Türk Milleti'ne sevinç kaynağı olan 26 mayınla bir yazgının değişmesine sebep olan bir kahramanlık hikayesidir Nusret Mayın Gemisi.

Nusret Mayın Gemisi'nin başarısı o kadar büyümüştür ki destansı özellikler katılarak menkıbe kitaplarında baş köşeyi almıştır. Çoğu kaynakta "17 Mart'ı, 18 Mart'a bağlayan gece" diye başlar Nusret'in serüveni. Bu verilen tarih doğru olmamakla birlikte, olayın dramatik yanını artırması açısından kullanılmıştır. Nusret'in kahramanlık hikayesi çok önceden başlar; Nusret Mayın Gemisi Boğaz sularına 3 Eylül 1914'te geldi.


Teoman Erbay arşivinden Nusret Mayın Gemisi


Almanya'da özel olarak inşa edilmiş bu tekne, dar alanlarda kolayca manevra yapabiliyor ve az su çektiğinden mayın alanları üzerinde güvenle dolaşabiliyordu.

Nusret Mayın Gemisi'nin künye bilgileri şöyledir :



Tipi Mayın Gemisi
İnşa Yeri Almanya
Tonajı 360T
Hizmete Girişi 1912
Boyu 40 m
Eni 7,4 m
Çektiği su 2 m
Silahları 1 adet 7,5/40 Top, 2 Adet 4,7 Top, 2 mk. 5b.
Sürat 15 mil
Hizmet Dışı 16.06.1957
Akıbeti


Müttefik donanmasının boğazlardaki tabyaları bombalamaya başlamaları (Şubat 1915) ile birlikte Mart ayına kadar geçen süre içinde, dünyanın en büyük donanması boğaz önünde toplanıyor, keşif uçuşlarıyla mayın alanları belirleniyor, mayın araştırma ve keşif gemileri boğazın içlerine kadar girip mayınları temizliyorlardı. Nusret'in mayınlarını döktüğü Karanlık Liman önündeki mayın hatları ise tamamen temizlenmişti.

Uzun süreli bu temizlik çalışmalarının ardından Müttefik donanmasının boğazı geçme girişiminde bulunacağı kesinde. Bunun üzerine Müstahkem Mevkii komutanlığı daha önceden düşündüğü gibi, bir Alman subayının da teklifiyle elde kalan son 26 Mayını Karanlık Liman'a dökme kararı aldı.

Bu olayın içinde yaşayan Müstahkem Mevkii Kurmay Başkanı Selahattin Adil anılarında şöyle yazmaktadır :
"Düşman kesin saldırısının birkaç gün içinde yapılacağı belli oluyordu. Deniz işlerine bakan ve izleyen tecrübeli, sevimli, uysal bir ihtiyar olan Alman Amirali Menter Paşa'nın teklifine uyularak, geride kalan yedek mayınların atılmasına karar verilmiş ve 30 kadar mayın Nusret gemisinde hazırlanmıştı."

Böylece Müstahkem Mevkii Komutanı Cevat Paşa'nın da görevlendirilmesiyle, Yüzbaşı Tophaneli Hakkı Bey komutasındaki Nusret Mayın gemisi 7/8 Mart gece yarısından az sonra göreve çıkıyordu. Müstahkem Mevkii Mayın Grup Komutanı Yüzbaşı Hafız Nazmi (Akpınar) Bey'de Nusret Mayın Gemisi'ndeydi.

7/8 Mart gece yarısından az sonra sisli bir havada Çanakkale'den ayrılan Nusret Mayın Gemisi bütün ışıklarını söndürmüş, kıvılcım atmasın diye ocaklarını bastırmışlardır. Daha önceden dökülmüş olan mayınların arasından, Nazmi Bey'in kılavuzluğunda geçerek karanlık Liman'a doğru ilerlemeyi sürdürürler. Kıyıya paralel olarak 100'er metre aralıklarla ve suyun 4,5 metre altında 26 mayın da sessizlik içinde dökülür. Görev tamamlandığında yine aynı sessizlik ve dikkatle geriye dönen Nusret Mayın Gemisi, bir savaşın kaderini değiştirecek 26 Mayınlık imzasını bırakmıştır geride.

Ertesi günlerde, Müttefikler tarafından yeni keşif uçuşları ve mayın taramaları yapılmıştır. Her nasılsa bu 26 sürpriz mayın kendilerini saklamayı başarmıştır. Hatta Karanlık Koy'da mayın bulunmadığına dair rapor veren İngiliz Pilot, bu sürpriz mayınların başarısından bir gün sonra kurşuna dizilmiştir.

18 Mart günü yaşananlar Türk tarihinde gerçek bir zaferdir. Bu zaferde Nusret Mayın Gemisi'nin başarısı tartışılmazdır. Winston Churchill 1930'da ""Revue de Paris" dergisinde bu olayı şöyle yorumluyordu.
"Birinci Dünya Harbi'nde bu kadar insanın ölmesine harbin ağır masraflara mal olmasına, denizlerde 5,000 tane ticaret ve savaş gemisinin batmasına başlıca neden, Türkler tarafından bir gece önce atılan ve incecik bir çelik halat ucunda sallanan 26 adet mayındır."

Görüldüğü gibi Nusret Mayın Gemisi ve 18 Mart Zaferi bütünleşmiş ve bu zaferle birlikte anılan bir destana dönüşmüştür.
Nusret Mayın Gemisi 2000 yılı itibariyle hala Mersin'de bulunmakta, batmaması için vakıflar ve gönüllüler yardımı ile içindeki su boşaltılmaktadır. Belki Yavuz ve Midilli gibi jilet olmayacaktır, ama bu kaderi paylaşmamak için yardıma ihtiyacı vardır.

svç80
26-02-07, 09:44
http://img132.imageshack.us/img132/4743/174id1.jpg

Nazlıhan
26-02-07, 14:40
Sevgili erten07; haber için tesekkürler...

Sevgili svç80; paylasımların için bir kez daha tesekkürler... Bu memlekette daha ne hikayeler var bilmedigimiz...

Resmi sitede özet neden hala yayınlanmadı acaba? Fragmanda da sadece M.Kemal var... Insan bu merakla nasıl yasar ya? :)

Bu arada basını kaçırdıgım ve en begendigim bölümlerden olan 8. bölümü tekrar izleyebildigim için ayrıca mutluyum... :)

emre_suvari
26-02-07, 20:37
12. blm özeti

İlgiyle izlenen “Kınalı Kuzular”ın bu haftaki bölümü “Üç Kardeş” adını taşıyor.
Vehbi Kemal Paşa, dürüst görevine bağlı, üç oğlu da asker olan Osmanlı paşasıdır. Büyük oğlu Mehmet Ali Yüzbaşı, ortanca oğlu Refik Harp Okulu, küçük oğlu Fehmi ise Kuleli Askeri Lisesi öğrencisidir.

Seferberlikle beraber, harp okulu ve askeri lise öğrencilerinin de cepheye gönderileceği haberi Vehbi Kemal Paşa’yı endişelendirir. Fakat Paşa bütün endişelerine rağmen, çocuklarına iltimas geçmeyecektir.

Çocukları, herkesin ihtiyat tümeni diyerek önemsemediği Yarbay Mustafa Kemal komutasındaki 19. Tümen’de göreve başlar… Erkan-ı Harp koridorlarında ise Yarbay Mustafa Kemal, Türk ve Alman kurmaylarının hatalı kararlarına karşı çıkmaktadır.

Paşa’nın karısı Mukaddes Hanım cephedeki üç oğlu için endişe ederken, Mehmet Ali’nin eşi Rana da üç çocuğuyla kocasının yolunu gözlemektedir. Ortanca kardeş Refik’in müstakbel nişanlısı Seniha ise önceleri Refik’in gitmesine razı olmasa da daha sonra onun doğru olanı yaptığını anlayacaktır.

Üç kardeş, Yarbay Mustafa Kemal kumandasındaki 57. Alay efsanesinin bir parçası olacaktır…

Ceva
27-02-07, 10:41
Sevgili Svç80, Nazlıhan, Erten_07 ve Emre_Suvari paylaşımlarınız için teşekkür ediyorum.

Özete göre 57. Alayın hikayesi bu üç kardeşin hikayesiyle başlayacak yada üç kardeşin hikayesi üzerinden 57. alayı izleyeceğiz.

57. alayın hikayesinin dizinin bir bölümlük süresine yeterli gelmeyeceğini düşünmüştüm. İki bölüm halinde işlenmesi iyi düşünülmüş..bize de doya doya izleme olanağı sağlamış oldular.

Merak ettiğim birşey de bize söylenen bu dizinin 13 bölüm olacağı ve bir bölümünde de Seyit Onbaşının hikayesinin de işleneceğiydi. Bu durumda Seyit Onbaşının hikayesi işlenmeyecek mi demek oluyor bu.

Nazlıhan
27-02-07, 13:59
Sevgili emre_suvari; özet için tesekkürler... {Ayrıca uzun zamandır ugramadıgın, özeti buraya eklemenden belli oluyor zaten. :)}

Sevgili Ceva; Geçen haftaki özetle bayagı heyecanlanmıstım, "aaa, ne güzel hareketli bir bölüm izleyecegiz" diye ümitlenmistim. Ama bölüm sonunda özette yazıpta izleyemedigimiz sahnelerden dolayı biraz hayal kırıklıgı yasamıstım... Simdi de özet güzel görünüyor ama ya karsımıza yine degisik seyler çıkarsa diye de fazla ümitlenmiyorum -ümitlenemiyorum- ...

Seyit Onbası bu bölümde olmayacak galiba... Ama bazı hikayeleri diger hikayeler arasında verdiklerini biliyoruz. Mesela yakılan askerlerimizi 1. bölümde; agır yaralı oglunun tedavisini zamanın önemi yüzünden yapmayan doktorun hikayesini de 9. bölümde görmüstük... Belki Seyit Onbası'nın hikayesini de böyle yapabilirler. Ama kendisi bir bölümlük özel bir hikayeyi hak ediyor diger bütün kahraman askerlerimiz gibi... :img-yes: Gerçi aklıma su ihtimalde gelmiyor degil hani; Sette 250 kg kaldırabilecek biri var mıdır? :img-hyste

Dizinin yönetmeni Tunç Davut, TRT'de kendisiyle yapılan bir söyleside Türk-Alman-Ingiliz-Avustralya, vb. ortak yapımı bir film yapacaklarını söylemisti... Belki de Seyit Onbası'nın hikayesi o bahara kaldı... :img-wink:

Yine heyecanla beklemedeyim...

svç80
27-02-07, 18:54
http://www.diplomatikgozlem.com/english/images/57sancak.jpg

AVUSTRALYA’YI AVUSTURYA’DAN AYIRAN FARK!

Her ülkenin tarihinde öne çıkan kimi olaylar ve olgular vardır. Bunlar o ülkenin tarihinin ve kimliğinin mihenk taşlarıdır. Çünkü onlar ülkenin inandığı değerleri ortaya koyar. Tarih boyunca sınırların sıklıkla değişmesi, bu tür eserlerin ve kültürel varlıkların diğer ülkelerde kalmasına yol açtı. Ama ülkelerin devletler arası ve toplumlar arası ilişkileri bu konuda yardımlaşmasını sağlıyor.

Nitekim Türkiye, Osmanlı Devleti döneminden sonra bağımsızlığını kazanan ülkelere her zaman yardımcı oldu. Bâzen iade edilen bâzen de talep üzerine verilen kimi zaman bir kılıçtı kimi zaman bir mezardı.


Bu tür konular her zaman ülkelerin birbiri ile olan iyi ilişkilerinin daha da pekiştirilmesini sağladı. Karşılıklı saygı ve anlayış böyle çabalarla daha da anlam kazandı, gözle görülür hâle geldi.


Her ne kadar Türkiye bu güne kadar, bu yöndeki talepleri elinden geldiği ölçüde karşılasa da, zengin Anadolu topraklarının antik dönemlere ait hazineleri dışında, doğrudan Türk tarihi ile ilgili girişimlerde bulunmadı.


Kuşkusuz bunda o eserlerin bugün bulundukları yerlerde olmasının öneminin de bir etkisi vardı. Nihâyetinde Sultan Murat Hüdavendigâr’ın türbesinin bugün olduğu yer, asıl olması gereken yer ve gerçekten de ait olduğu yer.


Bununla birlikte Sultan Murat’ın türbesi ile aynı koşullarda olmayan ve mutlaka Türkiye’ye getirilmesi gereken bazı değerler var. Kuşkusuz onlar Türkiye açısından iadesi istenen Zeus Tapınağı ve Sunağı ile hazinelerinden daha önemli veya öyle olmalı.


Biz Türkler tarih yapmakla, ancak onu yazmamakla ve okumamakla meşhuruz. Şu yer isimleri herkese tanıdık gelir, ama çok azımızın görmüşlüğü vardır;


Gelibolu, Saroz Körfezi, Arıburnu Conkbayırı, Anafartalar, Süngübayırı, Topçutepesi, Kanlısırt. Ayrıca Korkuderesi, Domuzderesi, Kemalyeri. Hatta Sargıyeri ve Seddülbahir.


Çanakkale’de sekiz ay boyunca dokuz yüz elli bin kişi savaştı. Çanakkale’de bundan doksan bir yıl önce, dokuz yüz elli bin kişi kan ve barut ile Türk tarihinin belki de en keskin dönemecinde savaştı. O savaş tarihin gördüğü, bir milletin bekası için verdiği belki en büyük savaştı.


Emperyalizmin Çanakkale’de yaptığı ilk çıkarmaya dokuzar mangadan müteşekkil iki takım asker kanının son damlasına kadar direndi. Ta ki onlar şehit olurken, 27. Alay onların yerini alıncaya kadar.


İki karargâh arasında oynanan, dünyanın dengelerini ve bir milletin istikbâlini tayin eden satrançta sonucu akıl ve cesaret belirledi. Her alayına sadece bir makineli tüfek takımı verebilen bir imparatorluk, yürümesi dahi zor o savaş meydanında, pusulasız birlikleri ile dünyanın en üstün ordusuna karşı mücâdele verdi.


Ancak zafer imparatorluğun değil, o topraklar için canını veren askerlerindi. Çünkü Çanakkale’nin geçilmesine kimse razı olmazdı; ama olunsa da bunun devlet katında değil, millet katında bir hükmü bulunmazdı.


Tarihin gördüğü en başarılı toplara, en büyük zırhlılara ve yüzlerce uçağa karşılık elinde bir tek top mermisi fabrikası olmayan bir ordunun zafer kazanması, imparatorluk katında değil, millet katında bir başarıydı.


Nitekim daha sonra işgâl orduları, “padişah efendimiz hazretlerinin misafiri” ilân edilip, Anadolu’yu ateşe verirken, halkın Ankara’nın yanında saf tutması da, olacaklara “devlet katında değil millet katında rıza gerektiğine” işâretti.

Yirmi toptan birisinin işlediği Çanakkale’de topçu cephanesizlikten boş kovanları ateşliyordu. Ama çaresizlikten değil, zafere olan inancından. İngilizler Conkbayırı’ndaki makineli tüfeği iki saatliğine ele geçirmiş olmayı bile “kahramanca bir mücâdele” diye anlatırken, neden bizler bizim için son mermisine kadar direnen ve sonra kanının son damlasına kadar göğüs göğse süngüyle ve çıplak elle savaşan ahfadımızı hatırlatmakla güçlük yaşıyoruz?


İngilizlerden başka İskoçyalılar, İrlandalılar, Avusturalyalılar, Yeni Zelandalılar, Gurkalar, Çığlar, Pencabiler, Fransızlar ve Senegalliler müthiş bir teçhizatla geldikleri topraklarda, Balkanlar'dan Süveyş'e kadar imparatorluğun her cephesinde savaşmış çok yorgun bir orduya karşı, o toprakların gördüğü en muazzam savaşı verdiler.


Memleketin her yerinden gelen vatan evlâtları bir an için dahi savaşın sonunu ve ailesini düşünmeden, sadece üzerinde durduğu toprağı teslim etmemek için en büyük mücâdeleyi verdiler.


O savaşta “müttefik Almanya’nın katkısı” ise, Mustafa Kemal’in her kararına itiraz eden Liman von Sanders ile sembolik 500 kişilik Alman birliğiydi.


İngilizler sayısız nakliye gemisi ile ceset taşırken, tarihin yazdığı en büyük savaşta, şehit olan arkadaşlarının bedenini siper olarak kullanan asker, bomba sağanağının altında yarım metre geri çekilmedi.


Çeliğin ete ve kemiğe karşı savaşında, işgâlcilere yüz metre mesafedeki siperlerde askerler hiç kurtulamamacasına düşüp ölüyor, arkalarında bekleyen ikinciler hemen siperlerine geçiyor, bir dakika sonra onlar da düşüyor, arkada bekleyenler, üç dakika sonra kendilerinin de öndekiler gibi öleceğini biliyor ve koşar adım yerlerini alıyorlar, onlar da ölüyorlardı.


Her yeri ceset parçalarının kapladığı uçsuz bucaksız savaş meydanında, bir millet bekası için savaşıyordu. Çürüyen cesetler üzerinde süren savaşta kuru bakla ile ayakta kalmaya çalışan Mehmetler, konserveyle, etle ve çikolata ile beslenen emperyalistlerin beslemelerini denize döktüler.


İşgâlciler idam ve kırbaç korkusu ile Türk mevzilerine saldırırken, vatan müdafaasındaki Türkler, göğsündeki ağır şarapnel yaralarına ve yağan bomba yağmuruna rağmen, siperlerinden ya çıplak elle ya da taş dahil ne bulursa onunla, düşmanın üzerine atlıyorlardı.


Kanlısırt’tan Kanlıdere’ye, Korkuderesi’nden Domuzderesi’ne kadar, bütün vatanın açlığın pençesinde ve çatırdayan devletin sütunları arasında mahsur evlatları, kandan sırılsıklam ve sayısını bilmediği yaralarıyla, tarih boyunca ne esir ne de köle olmadıkları gibi, gerekirse savundukları vatan toprağına gerektiğinde bir mezar taşı bile olmadan, kefensiz girip yine sahip çıktılar.


Çanakkale o nedenle hâlâ Çanakkale. Çanakkale o nedenle hiçbir zaman Gallipoli olmayacak. Çanakkale, bu ülkenin vatan sevgisinin Kâbesi olmasının ötesinde, bir milletin mezara girmeyeceğinin de, bir milletin kaderi kabûl etmeyeceğinin de ispatı oldu.


Türkler Çanakkale’de düşman askerlerine su verdiler, az olan katıklarını paylaştılar, yakaladıkları yararlı askerleri tedavi ettiler, ama vatan toprağından bir karış vermediler.


Çanakkale denilince mezarı dahi 1992 yılında yapılan 57. Alay çok önemli. Alay komutanından son erine kadar şehit olan 57. Piyade Alayı, Tümen Komutanı Mustafa Kemal’den şu emri aldı:

“Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında, yerimize başka kuvvetler ve komutanlar kaim olabilir.”


57. Alay taarruz için yola çıkma emri aldığında ve görevinin çıkartmayı durdurmak olduğunu öğrendiğinde –sonuna ve kaderine olan inancıyla- abdest aldı ve cepheye gitti. Conkbayırı’da 25 Nisan 1915’ten 28 Nisan 1915’e kadar bütün alay şehit oldu.


57. Alayın komutanı Yarbay Hüseyin Avni şehit olunca komutayı Kurmay Binbaşı Yusuf Ziya aldı. O da şehit olunca alay müftüsü Hasan Fehmi kumandan oldu. Bu böyle son askere kadar devâm etti.


Balkan, Gelibolu, Galiçya ve Filistin cephelerinde toplam 4.546 kayıp veren 57.Piyade Alayı, şunu iyi biliyordu; Ölümden korkan her gün ölür. İşgâlden korkan işgâlden kurtulamaz. Türke kefen biçilmez ve Çanakkale asla geçilmez.

Necip Güleçer’in dizeleri ile;


Selamla Ege Denizi, Şehadet içiyor Kemalimin askerleri, Zerre depremiyor kılı arslanların, Ve kanlarıyla yazılıyor, Başı dimdik bir tarih, Bu topraklarda 57. Alay'ın.. .


57. Alayın bütün neferleri bir bir, takım takım, bölük bölük şehit oldu, ama alay sancağını yere düşürmedi. Karaya ancak bütün alayın mahvından sonra çıkabilen düşman güçleri bir ağacın altında şehit bir Türk askeri ve o ağacın dalında asılı bir alay sancağı buldular. 57. Alayın son askeri de şehit düşmüştü, ama sancağı yere düşürmemişti.


Bir alay son askerine kadar ölürken ve sancağını son bir gayretle bir ağaç dalına asarken, bütün amacı vatanın asla esir olup siyah sancak taşımamasıydı.


57. Alay’ın sancağı bugün Melbourne Müzesi’nde sergileniyor. Önünde de şu yazı var;


“Bu alay sancağı Gelibolu savaş alanından getirilmiştir. Ama esir edilememiştir. Çünkü Türk ordusunun geleneklerine göre bir alayın sancağı, alayın son eri ölmeden teslim edilmez.


Bu sancak, son muhafızının da altında ölü olarak yattığı bir ağacın dalında asılı olarak bulunmuştur.Kahramanlık timsali olarak karşımızda duran bu Türk alay sancağını selamlamadan geçmeyiniz.”


İşgâl ordularının kayıpları bugün Çanakkale’de koyun koyuna yatarken, adının manası kendinden menkul Anzak Koyu ve turistik şafak ayinleri belki çok gerekli. Mutlaka Çanakkale’de işgâlcilerin kayıpları için olduğu gibi, Türk tarihinin devâmı için hayatını feda edenler de anılmalı. Bu, o tarihi yaratan ve onu devâm ettirenlerin onlara borcudur. Şâyet anılmak bir haksa, o hak öncelikle “Kemal’in askerlerinindir”.


Avustralya bugün o destansı savaşta tarihe yön veren kahramanların en büyüm simgesi olan sancağa saygı ile ev sahipliği yapıyor, on binlerce kilometre uzakta olmasına rağmen.


Keşke aynı saygı Avrupa’da da görülebilse. Hemen yanı başımızda, Balkanlar’da Türk tarihî eserleri, sarayları, camiîleri, hanları, hamamları, kervansarayları perişan hâlde. Keşke Avustralyalıların kaybettiği en büyük savaştaki “düşmanına” karşı gösterdiği saygıyı, “dost”, “müttefik” ve “ortak” olanlardan görebilsek.


Örneğin Viyana Muhasarası’nda. Muhasaradan sonra Belgrad’da 25 Aralık 1683’te idam edilen ve toprağa verilen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın mezarı açıldı ve kafatası bugün Viyana Şehir Müzesi’nde cam bir mahfaza içinde çirkin bir şekilde sergileniyor.


Avustralya Çanakkale’yi iki ülke ve millet arasında “dostluk vesilesi” saysa da, belli ki Avusturya dünyaya ve bizlere hâlâ çok farklı bakıyor.

Kurt_Memati
27-02-07, 23:36
Sondan 27. bölümü izlemiş olduk. Bugün yine çok anlamlı bir hikaye anlatıldı. Bu bölümde işlenilen konu yakın geçmiştede örnekleri olan birşey. Bu bölümde bazı Paşalar iltimas geçme veya bir diğer tabirle torpil yapma hevesilisiydi. Oğlunu askere göndermediği için hiç üzüntü bile duymayan bir general gördük. Çok az olsada böyle kişilikler mutlaka olacaktır. O günlerde 16 yaşında askere gidiyorlar. Günümüzde ise koşullar o zamana göre çok daha iyi olduhu halde askere gitmemek için çürük raporu alanlar var. Akıl almaz işler yapan kişiler var sırf bunu 6 ay veya 15 aylık bir süre askerlik yapmamak için yapıyorlar. Vakit kaybı olarak görüyorlar bazı kişiler askerliği. YAZIK


Bu bölümde Mustafa Kemal Paşa karakterinide gördük. Gelecek bölüm daha fazla göreceğiz. 57. Alay'ın Hikayesini izlemek gene çok güzel olacak. Gelecek haftaki bölümle Kınalı Kuzular'ın ilk ayağı bitmiş olacak. Çünkü daha 13er bölümler halinde Kurtuluş Savaşı ve Anadolu Destanları var. Bunlardan sonrada uluslarası bir film yapılacakmış. Ben şahsen giderim yapılırsa. Herkesede tavsiye ederim o zaman .

Nazlıhan
28-02-07, 15:53
Dün aksam yegenimin zırıltısına ve dizi arasında verilen uzun reklamlara sinir oldum... :icon_evil Nerede kaldıgımı unuttum izlerken... Zaten toplam süresi bir saat var ya da yok, reklamlarla iki saat uzatmaya ne gerek var? :img-cool2

Öncelikle Fragmanda geçen; "Ben 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, tümenimi arıyorum..." sözüyle ne demek istiyorlar acaba demistim... Meger degerli Yarbay'ımız olmayan bir tümeni arıyormus. Bu durumu Vehbi Kemal Pasa ve Ahmet Zeki Pasa'nın konusmasından anladık... O zamanlar, iki yüksek rütbeli subayın görüsleri ile, o zamanın insanlarının, kime inanması gerektigi konusunda tam karara varılamadıgı zamanlar olarak gözümüzün önüne getirildi...

"Her çocuk biraz babasına benzer..." Bence dün aksamın en anlamlı sözlerinden biriydi bu... Ahmet Zeki Pasa, aile arasında yaptıgı konusmada zamanın düzeninden; Vehbi Kemal Pasa'nın ogullarını gözünü kırpmadan cepheye göndereceginden; kendisi olsa yapmayacagını ama asıl korkusunun kızının müstakbel nisanlısı Refik'in de babası gibi davranacak olmasını söyledi ve "her çocuk biraz babasına benzer" dedi... Sonra konu ayyas, sorumsuz, vurdumduymaz ogluna geldi... Ve sahnenin sonunda "bu oglan kime çekmis bilmem ki?" sorusuna, bizim ev ahalisinin aynı anda hep bir agızdan verdigi cevap: "SANA" oldu. :)

Gerçektende her çocuk babasına biraz benzer... Dünkü bölümde Vehbi Kemal Pasa'nın ogulları bunu bize çok güzel gösterdiler...

Yine eski, siyah-beyaz görüntülerden Demir Karahan'ın anlatımıyla bir demet sunuldu bizlere... Yarı belgesel kıvamında izledigimiz bu diziyede yakıstı bu görüntüler...

Komutanlar da az degil hani, ne istiyorsunuz Mustafa Kemal'imden? Bırakında adam ne yapıyorsa yapsın degil mi? :) { Gelecek bölümde de yaptıklarını bir güzel izleyecegiz insallah...} Yani adama verdikleri görev de bir acaip... Olmayan bir tümenin basına komutan atanmak... Bu olay benim aklıma, "Vizontele Tuuba" filminde, kütüphane olmayan bir sehire kütüphane müdürünün gönderilmesini getirdi. :)

Aslında ben bu bölümü agız tadıyla izleyemedim. O yüzden sahneler düzensizmis gibi duruyor gözümde... Bir türlü tam olarak ne yazacagıma karar veremedim. Tekrarını izleyince daha da pekisecektir bu bölüm. Ama yine de güzeldi...

Serdar Yegin, makyajla Mustafa Kemal'e benzemis... Jest-mimikleri ile ses tonlamalarını da abartısız ve iyi kullandı... Ama bu rolü dünyanın en iyi aktörü de gelse, hiçbiri tam olarak yapamaz... Çünkü insanın kendisi gibisi var mı? :img-wink:

Çok zor günler gördü bu topraklar... Hiç haketmedigi seyler gördü... Simdi bizim içimiz nasıl yanıyorsa, onların daha çok yandı ve yüreginde küçücükte olsa sorumluluk sahibi olan herkes gönüllü oldu... Bu ne büyük bir sereftir ki, yıllar sonra hala gözlerimizi yasartabilmekte, gururlandırabilmekte... Onlar için ne yapsak azdır... Hepsinin ruhu sad olsun...



Sevgili svç80; degerli paylasımın için tesekkürler... Ama 57. Alay sancagı Avustralya müzesinde degilmis... Ve bütün askerlerini Çanakkale'de yitirmemis... Son neferini Gazze'de {Filistin} yitirdigi ve sancagında yakılmıs olabilecegi büyük ihtimal...

Sevgili Engin; askerlik konusunda söylediklerine katılmamak ne mümkün?
Ve umarım bastan söylendigi gibi Kurtulus Savası ve Anadolu Efsaneleri çekilir de bizlere yine güzel bir seyirlik çıkar... Ayrıca sponsor derdi yok gördügüm kadarıyla...

svç80
01-03-07, 09:50
çanakkale savaşları ve MUSTAFA KEMAL


http://www.mustafakemal.net/images/ata/canakkale.jpg


Savunma düzeni dış, orta ve iç bölgeler olmak üzere 3 gruptu ve komutası Miralay Cevat Bey' deydi. Savaş ilanından birkaç gün sonra 3 Kasım 1914' te İngilizler Seddülbahir ve Kumkale tabyalarını topa tuttular. 19 Şubat 1915' te boğazın dış tabyaları yok edilmişti. Yunanlılar' ın İstanbul' a girmesini istemeyen Ruslar 40.000 kişilik bir yardımcı kuvvet göndermeyi teklif etti. Bunun üzerine İngilizler ve Fransızlar boğazları Ruslar' a vermeyi önerdiler. Düşman, savunma tabyalarını etkisiz hale getirdiği gibi boğazdaki mayın tarama ve temizleme işini de başarıyla gerçekleştiriyordu. Ama 7-8 Mart gecesi Yüzbaşı Hakkı Bey komutasındaki Nusret Mayın Gemisi, sezdirmeden liman bölgesine tekrar mayın döşedi. Gerek mayınlar ve gerekse bataryaların atışlarıyla İtilaf kuvvetleri birçok gemi kaybederek geri çekilmek zorunda kaldı.

18 Mart hücumu karadan yardım görmedikçe Çanakkale' nin geçilemeyeceğini gösterdiğinden İngiliz, Fransız ve Anzak ( Avusturya ve Yeni Zelanda Ordusu) lardan oluşan 70.000 kişilik bir kuvvet 25 Nisan 1915' te Seddülbahir ve Arıburnu bölgelerinden karaya çıkarıldı. Bu karasal kuvvete 109 savaş, 308 taşıt gemisi ve özel çıkarma taşıtları destek verdi. Türk Ordusu ise bu kuvvetlere karşı savunma görevini 5.Orduya verdi.

Bütün bunlara karşın düşman kuvvetleri başarılı olamıyordu. Çıkartmanın ilk günü Mustafa Kemal 17.piyade alayını Conkbayırı' nda durdurdu ve Kocaçimen Tepesi' nin düşman eline geçmesini önledi. Ardından Alçıtepe ve Arıburnu' na yapılan diğer bir saldırıyı da 5.Ordu kuvvetleri büyük kayıplar vermek pahasına geri püskürttü.

Savaş tüm hızıyla sürdü ve deniz üzerinde de devam etti. Türk ordusunun Nurulbahir gemisi battı, Gülcemal vapuru yara aldı. Buna karşın İtilaf kuvvetlerinin Goliath zırhlısı batırıldı.

Haziran ayında Kanlı Siper Savaşları başladı. 50.000 kişilik Fransız ve İngiliz ordusu 25.000 kişilik Türk ordusu üzerine top ateşi desteğinde hücuma geçti. Bu hücum Çanakkale' deki en kanlı savaş olmuştur. Çıkarmanın başlangıcından o güne değin Türk ordusu 70.000' e yakın kayıp vermişti. Herşeye rağmen düşman ilerlemeyi başaramadı. Yeni hedef Anafartalar Platosu' nu ve Kocaçimen' i ele geçirmekti.

Anafartalar Zaferi

İngilizler 6-7 Ağustos 1915' te Arıburnu' nda yeniden saldırıya geçti ve Suvla kıyılarına baskın halinde çıkarma yaptı. Mustafa Kemal' in emriyle başlatılan süngü hücumunun peşisıra düşman, siperlerinde bastırıldı ve ağır kayıplar verdirilerek geri püskürtüldü. Sonuçta Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal 9-10 Ağustos' ta Anafartalar Zaferi' ni kazanmış oldu. Bu zaferi 17 Ağustos' ta Kireçtepe, 21 Ağustos' ta 2.Anafartalar zaferi takip etti. Başlangıçta 3 gün içinde Çanakkale Boğazı' nı geçeceklerini sanan İtilaf Devletleri bunu başaramadığı gibi çok ağır kayıplar vermişti.

Bu savaşlar Mustafa Kemal' in askeri deha ve yeteneklerini ortaya çıkarması açısından büyük önem taşır. O, bu savaşları tarihin en çetin savaşları olarak nitelemiştir. Savaş yorgunluklarına eklenen ağır bir sıtma da bu sırada Mustafa Kemal' i çok hırpaladı. Buna rağmen kesin sonucu almadan Çanakkale' den ayrılmak istemiyordu. 21 Ağustos savaşlarından sonra bütün cephede saldırıya geçerek düşmanı denize dökmek istedi. Bunun için ikmal ve desteğe gereksinimi vardı. Fakat ordu komutanlığı "harcayacak tek bir erimiz bile yoktur" gerekçesiyle bu saldırıya izin vermedi. Bunun üzerine Mustafa Kemal grup komutanlığından istifa etti. İstifası kabul edilmedi ve hava değişimine çevrildi. Üzüntü içinde ve hasta olarak döndüğü İstanbul' da İngilizlerin bir gece sessizce Gelibolu yarımadasını boşaltıp çekildiklerini öğrendi (19 Aralık 1915). Mustafa Kemal' in rütbesi artık albaydı.

Çanakkale savaşları 8,5 ay sürdü. Savaşlar iki taraf için büyük kayıplara neden oldu. İtilaf devletleri, Çanakkale' ye önce 70.000 kişi göndermişlerdi. Sonradan bu kuvvet 500.000' e çıkarıldı. Bunun 400.000' i İngiliz, 79.000' i Fransız ordusundandı. İngilizlerin kaybı 115.000 ölü, yaralı, esir ve memleketine gönderilen 90.000' i hasta olmak üzere 205.000 idi. Fransızların kaybı 47.000 idi. Türklerde ise ölü, yaralı ve hasta sayısı 252.300' ü buldu.

svç80
01-03-07, 09:58
çanakkale anıları

Düşman 18 Mart 1915' te donanma saldırısında başarısızlığa uğraması üzerine karadan zorlama yapmak üzerine boğaz dışındaki adalara yığınak yapmaya koyuldu. Bu haber alındıktan sonra 22 Mart 1915' te Çanakkale bölgesinde beşinci ordu kuruldu. Bütün kuvvetler ordu emrindeydi. Ordu onbeşinci kolorduyu Maydos çevresinde bırakarak 19. tümeni 19 Nisan' da yedek alarak Biga' ya geldi. 25 Nisan 1915' te tanyeri ağarırken Arıburnu ve Seddülbahir bölgesine ilk düşman birlikleri çıktı. Arıburnu' na cıkan kuvvet gözetleme taburunu püskürterek, sonradan Kemalyeri adı verilen yere kadar ilerledi burada arkasından koşup gelen 27. Türk alayı ile karşılaştı. Düşman çıkarmasını haber alan Mustafa Kemal, Conkbayırı yönünde yürüyen düşmana karşı ordudan emir almayı beklemeden kuvvetlerini harekete geçirdi. Birliklerine kendisi yol bularak Kocaçimen tepesine vardı. Askerlerine orada kısa bir dinlenme vererek, Alata gidilmediği için yanındakilerle yaya olarak Conkbayırına geldi. Orada cephaneleri bittiği için ve düşmanca kovalanan bir gözetleme bölüğüne rastladı: - Niçin kaçıyorsunuz? Dedi. - Efendim düşman... - Nerede düşman? - İşte... diye 261 rakımlı tepeyi gösterdi. Gerçekten de düşman birinci avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış, serbestçe ilerliyordu. Askerleri dinlenmeleri için bırakmış ve düşman da bu tepeye gelmişti. Düşman ona kendi askerlerinden daha yakındı. Bulunduğu yere gelseler kuvvetleri pek kötü duruma düşeceklerdi. O zaman bir mantıkla mı yoksa içgüdüsel olarak mı bilinmez kaçan erlere: - Düşmandan kaçılmaz, dedi. - Cephanemiz kalmadı, dediler. - Cephanemiz yoksa süngümüz var, dedi. Ve bağırarak: - Süngü tak! Dedi. Yere yatırdı. Aynı zamanda Conkbayırı' na doğru ilerleyen piyade alayı ile Cebel bataryasının erlerini marş marşla bulunduğu yere gelmeleri için emir subayını yoladı. Erler yere yatınca, düşmanda yere yatmıştı. İşte savaşın kazanıldığı an bu andı...



ÇANAKKALE GEÇİLMEZ

10 Ağustos 1915. Conkbayırı' nı almak ve bütün boğaza hakim olmak için İngilizler 20.000 kişilik bir kuvvetle günlerce kazdıkları siperlere yerleşmişler, hücum anını bekliyorlardı. Gecenin karanlığı tamamen kalkmış, tan ağarmak üzereydi. 8. tümen komutanı ve diğer subaylarını çağırdım:

- Mutlaka düşmanı yeneceğinize inanıyorum ancak siz acele etmeyin, evvela ben ileri gideyim, size ben kırbacımla işaret vediğim zaman hep birlikte atılırsınız. Bu durumdan askerlerini de haberdar etmelerini istedim. Hücüm baskın şeklinde olacaktı. Sakin adımlarla ve süzülerek düşmana 20-30 metre yaklaştım. Binlerce askerin bulunduğu Conkbayırı' ndan ses çıkmıyordu. Dudaklar sessizce bu sıcak gecede dua ediyordu. Kontrol ettim. Kırbacımı başımın üstüne kaldırıp çevirdim ve birden aşağı indirdim. Saat 4.30 da kıyametler kopmuştu. İngilizler neye uğradıklarını şaşırmıştı. ^^Allah Allah^^ sesleri bütün cephelerde, karanlıkta gökleri yıkıyordu.

Her taraf duman içinde ve heyecan her yere hakim olmuştu. Düşmanın topçu ateşi büyük çukurlar açıyor, her tarafa şarapnel ve kurşun yağıyordu. Büyük bir şarapnel parçası tam kalbimin üzerine çarptı, sarsıldım, elimi göğsüme götürdüm, kan akmıyordu. Olayı Yarbay Servet Bey'den başka kimse görmemişti. Ona parmağımla susmasını emrettim. Çünkü vurulduğumun duyulması bütün cephelerde panik yaratabilirdi. Kalbimin üzerinde bulunan saat param parça olmuştu. O gün akşama kadar birliklerin başında daha hırslı olarak çarpmıştım. Yalnız bu şarapnel vücudumla kalbimin üzerinde aylarca gitmeyen derin bir kan lekesi bırakmıştı.

Aynı günün gecesi, yani 10 Ağustos günü, beni mutlak ölümden kurtaran ve parçalanan saatimi Ordu Komutanı Liman von Sanders Paşa' ya hatıra olarak verdim. Çok şaşırmış, heyecanlanmıştı. Kendisi de alıp cep saatini bana hediye etti. Bu hücumlarda İngilizler binlerce ölü bırakarak tamamen geri çekildi ve Çanakkale' nin geçilmeyeceğini iyice anlamış oldular.

svç80
01-03-07, 10:03
ATATÜRK ve 19 rakamı


1. 1881'de 19. yüzyılın bitimine 19 yıl kala doğmuştur
.
2. Sağlığında, İngiliz İmparatorluğu Hükümeti Atatürk' ün doğum gününü tebrik için Türk Hükümeti 'nden sormuş, ATATÜRK 19 Mayıs 1881 diye yanıtlamış ve kayıtlara böyle geçmiştir.

3. 1900'de 19 yaşında Harbiye' ye girmiştir.

4. 19 Aralık 1904' de bağımsız düşümcelerinden ötürü yıldız sarayına çağrıldı.

5. Harb akademisinden aldığı sicil 317-8 dir. Bu rakamların tek tek toplamı 19 eder.

6. Çanakkale Savaşının zaferle sonuçlanmasında 19' uncu fırka' yı (tümen) kurmuş ve ona komuta etmiştir.

7. 19 mayıs 1915' de albay oldu.

8. Mahiyetindeki komutanlara: "Ben size, taarruz edin demiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar yerimize başka kuvvetler gelebilir" demiş elindeki çok az kuvvetle 19 Mayıs 1915' e kadar oyalama muharebesi ile düşmanı tutmuştur. Düşmanın yine Çanakkale' deki başarısızlıkları sonucunda 10 Aralık 1915' te Gelibolu Yarımadası boşaltılmıştır.

9. Zor bir duruma düşen 7. Ordu' ya komutan tayin edilen M.Kemal, bir düşman saldırısını seziyor ve hazırlanıyor. Nitekim 19 Eylül sabahı düşman harekete geçiyor, hem de kat kat üstün kuvvetlerle. Sağındaki ve solundaki kuvvetler epeyce kayıp verdikleri halde M.Kemal zamanında aldığı tedbirlerle kayıp vermekten kurtuluyor.

10. 19 Mayıs' ta Samsun' a çıkacak olan Atatürk' ün bindiği vapurda 19 yolcu vardı.19 Mayıs 1963 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Prof.Dr. Tarık Zafer Tunaya' nın 19 Mayıs ve ötesi adlı makalesinden.

11. 19 Mayıs 1919' da Samsun'a çıkıyor. Bu tarihte 3 tane 19 rakamı vardır ki Atatürk' ün ömrü de zaten 3x19 dur. 19 Mayıs 1919' da iki ondokuz=38 yaşındaydı.

12. 19 yıl Türk Milleti' nin hakimiyetine bilfiil hakim olmuş, Türk Milletine Baş Komutan ve Devlet başkanı olarak hizmet etmiştir. (1919-1938)

13. Milli Mücadele' ye fiili olarak başlaması için komutanlara yaptığı konuşma ve Meclis' te Milli davanın gerçekleşmesi yolunda güdülecek siyasetin karara bağlanma tarihi de 19 Kasım 1919 'dur.

14. Sakarya Meydan Muharebesi' ni kazandıktan sonra, başarısına karşılık TBMM kendisine olan minnet ve şükranını belirtmek için 19 Eylül 1921' de kabul ettiği özel bir kanunla Mareşallik ve Gazilik ünvanı vermiştir.

15. Millete yayınladığı bir beyanname ile Osmanlı Devleti' nin hayat ve egemenliğinin sona erdiğini belirterek Türk Milleti' ni hayat ve bağımsızlığa kavuşturmak için, Ankara ' da olağanüstü bir Meclis toplantısı ve Türk Milleti' nin iradesini bu Meclise devretmeyi 19 Mart 1920 'de kararlaştırmıştır.

16. Hitabet sanatının bir şaheseri olan Büyük Nutuk' un sonundaki Türk Gençliği'ne Hitabesi de başlangıç cümlesiyle beraber 19 cümledir.

17. Büyük devlet adamı ve eşsiz kahramanın adı ve soyadı ^^MUSTAFA KEMAL ATATÜRK^^ 19 harftir.

18. "NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE ". Bu saheser cümle 19 harftir.

19. "İSTİKLAL GÖKLERDEDİR" Ne rastlantıdır ki, Atatürk' ün bu sözleri de 19 harftir.

20. 10 Kasım 1938 (19x2x19) (10 Kasım günü saat 9 da 10+9=19) 3x19 =57 yaşında ölümlü yaşama gözlerini kapamıştır.

21. Cenazesi büyük bir merasimle 19 Kasım 1938 günü Yavuz zırhlısı ile İzmit' e götürülmüştür.

22. En Büyük Kahraman' ın ebediyete intikali üzerine arkadaşı ve halefi İsmet İnönü' nün Türk Milletine beyannamesi 19 cümledir.

23. Doğum ve ölüm yılları (1881 ve 1938), 19 sayısının katlarıdır.

24. 1919 rakamında 101 tane 19 vardır.

25. İlk 19 yılda hazırlandı, ikinci 19 yılda siyaset ve askerlik alanında savaştı, üçüncü 19' uncu yılda devlet başkanı sıfatı ile hizmet etti.

svç80
01-03-07, 10:13
http://www.mustafakemal.net/images/galeri/part1/R01.jpg

http://www.mustafakemal.net/images/galeri/part1/R02.jpg

http://www.mustafakemal.net/images/galeri/part1/R04.jpg

http://www.mustafakemal.net/images/galeri/part1/R05.jpg

http://www.mustafakemal.net/images/galeri/part1/R11.jpg

http://www.mustafakemal.net/images/galeri/part1/R06.jpg

svç80
01-03-07, 10:16
KEMAL PAŞA'YA

Yüzünü görmek istedim
Selanik' te birşey sormadan
Kuyumcularla kebapçılara
Deniz kıyısına gittim
Sesin duyuluyordu
Liman boyunca
Bütün deniz kabuklarında
Bir vapurda
Dalgalanıyordu
Adının hayali
Ne güzel şey "Türk dostuyum " demek
Samsun' a çıkacağız yarın sabah

Ord.Prof.Dr.Anna Masala (İtalyan)

MUSTAFA KEMAL' İ DÜŞÜNÜYORUM

Mustafa Kemal' i düşünüyorum
Yeleleri alevden al bir ata binmiş
Aşıyor yüce dağları, engin denizleri
Altın saçları dalgalanıyor rüzgarda
Işıl ışıl yanıyor mavi gözleri
Mustafa Kemal' i düşünüyorum;
Yanmış, yıkılmış savaş meydanlarında
Destanlar yaratıyor cihanın görmediği,
Arkasından dağ dağ ordular geliyor
Her askeri Mustafa Kemal gibi.
Mustafa Kemal' i düşünüyorum;
Gelmiş geçmiş kahramanlara bedel
Hükmediyor uçsuz bucaksız göklere.
Al bir ata binmiş yalın kılıç
Koşuyor zaferden zafere...
Mustafa Kemal' i düşünüyorum;
Ölmemiş bir kasım sabahı!
Yine bizimle beraber biryerde,
Yaşıyor dört köşesinde vatanın.
Yaşıyor damar damar yüreklerde.
Mustafa Kemal' i düşünüyorum;
Altın saçları dalgalanıyor rüzgarda
Mavi gözleri ışıl ışıl, görüyorum
Uykularıma giriyor her gece.
Ellerinden öpüyorum.

ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN


BİR RESİMDE ATATÜRK

İzmir' e girişini Atatürk' ün
Bir kahve duvarındaki resimde gördüm
Bir ılık güz öğlesinde
Şanlı haki urbası üzerinde
Koymuştu kılıcını içine kınının
Yürüyordu arasına sevgili halkının
Ayağında Anadolu' dan getirdiği toz
Bir inanç gözlerinde tükenmez
Alabildiğine insan kalabalığı ardı
Bir aydınlık geleceğe bakıyordu
Işıktı sevinçti türküydü
Görseydiniz o resimde Atatürk' ü

Sabahattin Kudret Aksal

SİSTEN SONRA

Ne kadar uyudunuzsa, karalardan uyanın aklara
Evler sokaklar Mustafa Kemal' lerle kalkın
Bir çelenk örün başınıza mutluluklardan
Davranın avlulara ağaçalarla
Meydanlara davul zurnalarla koşun
Çekin bayramlıklarımızı sıkıntılardan
Türkiye bir geçmiş değil gelecektir
Işıklarla sabahlarla dostluklarla
Koç yiğitler sıra sıra kılıçlardan
Çıkın dağlara bayraklarla
Ne kadar bunaldınızsa dumanlardan
Fırlayan sularla topraklarla kuşlarla
Günaydın hepinize Türk ordusundan
Toplanın meydanlara marşlarla
Özgürlük Mustafa Kemal' li bir çiçektir
Kalkın umutlara sevgilere selamlarla

UYUYOR

Alev olmuş yanıyor gözyaşımız
Bu hazin meş'aleler üstünde.
Uyuyor en yüce can yoldaşımız,
Böyle hicranla tutuşmuş günde.
Uyuyor uykusu hiç bitmeyecek
Ölü bir milleti var eyliyenin
Onu makber bile incitmeyecek
Ruhu tunçtur, gece yoktur diyenin
Geceden doğdu ışıklar saçarak
Vatanın gündüzü Türkün özü O
Ölemez böyle sabah, böyle şafak
Tarihin şan dolu en son sözü O.

O' NSUZ

Ah, işte duyuyorum mesut günler içinden,
Sana ^^sevimli yüzün asla solmasın^^ diyen,
Bütün adınla dolu o coşkulu şarkılar.
Sen öldüğün için mi bayraklar yarı!...
Görüyorum, ilk defa seni gördüğüm günü.
Altından, alkışlarla geçiyorsun bir takın.
O gün bana gelmiştin babamdan daha yakın.
Meğer duyacakmışım bir sabah öldüğünü...
Meğer görecekmişim bir sabah gidişini, günü.
İstanbul'un önünden son defa geçişini,
Bizler seninle nasıl, ne kadar beraberdik,
Bizler ki sıkılsak ^^O başımızda^^derdik;
Nasıl yok bileceğiz o güzel güneş yüzü?
Ana,baba değil bu, bizler Ata öksüzü..
Tatmadık, bilmiyoruz bu bambaşka yarayı,
Öğret bize ya Rabbim ah
^^O^^nsuz yaşamayı!..

GAZİ

Ey sen ki alev saçlı zafer küheylaniyle
Kurtardığın vatanda en yüce şehsüvarsın.
Bir şimşek ağlıyanı halinde Türk kanıyle
Aldığı şana layik tarihte bir sen varsın. Erişemez vasfına hiç bir rebabın sesi
Sen yükseksin ilhamın yıldızlı göklerinden. Dehadan kanatlanan kılıcının şulesi
Ebediyette olmuş bir murassa kasiden.
Kızıl gökte parlayan ay-yıldızın nurusun.
Sen en büyük milletin, Türklüğün gururusun.
Bu yurdun timsalisin bugün bütün cihanda.
Gözler, gönüller senin, senin şeref de şan da...

İSTİKLAL SAVAŞINDAN

Ağlamakla gözlerin kızarmıştı akların, Büyük yas karartmıştı kırmızı bayrakları. Boyunlar bükülmüştü, başlar durmuyordu dik,
Kendi vatanımızda vatansızlar gibiydik. Anayurda dört yandan saldırmıştı düşmanlar,
Türk' ün büyük derdini Türk olmayan ne anlar?
Halife olanlarla bir, Sultan olanlarla birlik;
Prensleri ediyor düşmana habercilik.
O günlerde bir ünlü ayak bastı Samsun' a. Yürüdü, etrafına umutlar suna suna;
Bu ateşler içinden geçip gelmiş bir erdi, Göğsünde toplanmıştı milyonla Türkün derdi.
Bu milyonlarla dert ona veriyordu başka hız
Yürüyordu: arkasında genç, ihtiyar, kadın, kız....
O kimdir? Bakışları deniz kadar yumuşak, Saçı, güneşi emmiş bir demet başak.
O kimdir? Bir ulusun sesi var ağzında, Onbeş milyonun nabzı çarpıyordu nabzında.
O kimdir? Gözlerinde, bir tılsım gizleniyor Bastığı topraklardan bahar filizleniyor... Alev saçlı bir volkan, bazı bir dağ başında Bazı beliriyordu bir damla göz yaşında. Güneşten birer oktu ondan gelen her emir, Bu okların altında eriyor dağ, taş, demir. O kimdir?.. milyonla Türk birleşip bir tek olmuş.
Yıkılan memlekete kolları destek olmuş... Öz yurdun içlerinde düşman kurarken pusu
Bir yandan da yürüdü halifenin ordusu. Birisi gök yüzünden bombalar atıyordu, Öbürü ^^tekbir^^ çekip ^^fetva^^ dağıtıyordu.
Bunların karşısında göğsü acık bir dölen, Süngüye, topa diyor : -biz olacağız yenen! Vatan sürüklenirken bir uçurum ucuna, Dağılan kuvvetleri topladı avucuna. Kurşunlar gülle oldu, sopalar süngü oldu, sınırlar baştan başa bir çelik örgü oldu. Bir kale heybeti var vatanın her taşında, Her işin başında o, her iş onun başında. ulusun iradesi, azmi ona verilmiş,
bütün yöney elinde bir yay gibi gerilmiş.

MUSTAFA KEMAL SESLENSE

Yüzyıllar öncesinden
Yüzyıllar sonrasından sesleniyorum size Ben Mustafa Kemal' im heyy...
Ben Mustafa Kemal' im
Büyük büyük denizlerim vardır benim Hürriyeti içmiş dalgalarım,
Hürriyetle kabarmış dalgalarım vardır benim
Ulusumun yanında sevincim
Ben Mustafa Kemal' im heyy...
Karanlığı deler gözlerim
Dalgalara binip gelmiş kahraman,
Gökçe gözlerine türküler yaktığımız... Hani bir güneş doğmuştu ya Samsun' dan İşte benim... Ben... Mustafa Kemal... Ölmek yaşamaktır vatan uğrunda
Deyip, öyle girdim savaşa
Komut verdim
Şahlandı cümle vatan
Boğdum kör talihi zindanında.
Bahtı gülen anaları yurdumun
Gökleri, dağları, denizleri
Yarınları, güvenipte uyuduğum
Aslan yeleni ışığı sınırlarımın Mehmetleri
Tutun ellerinizden yüreklerinizden Sevgilerinizle beni yıkayın.
Yüzyıllar öncesinden
Yüzyıllar sonrasından gelir sesim
Sevdim
Bir tanem
Türkiyelim
Sen var olukça belli ki
Ben Mustafa Kemalim

Behçet Kemal Çağlar

svç80
01-03-07, 10:18
ATATÜRK' ÜN YAZDIĞI TEK ŞİİR

Gafil, hangi üç asır, hangi asır,
Tuna ezelden Türk diyarıdır.
Bilinen tarih söylememiş bunu,
Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak,
Dinleyin sesini doğan tarihin,
Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak.
Yaşanan tarihi gömüp doğru tarihe gidin.
Asya'nın ortasında Oğuz oğulları,
Avrupa' nın Alpler' inde Oğuz torunları,
Doğudan çıkan biz, batıda yine biz;
Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz.
Hep insanlar kendini bilseler,
Bilinir o zaman ki hep biriz.
Türk sadece bir milletin adı değil
Türk bütün adamların birliğidir.
Ey birbirine diş bileyen yığınlar!
Ey yığın yığın insan gafletleri!
Yırtılsın gökteki gafletten perde,
Hakikat nerede?

Mustafa Kemal ATATÜRK (bu şiir Serdar Yaycıoğlu tarafından sitemize yollanmıştır)

MUSTAFA KEMAL

Mustafa Kemal' i gördüm düşümde
Daha, diyordu.
Uğruna şehit olasım geldi hemen,
Sabaha, diyordu.
Al bir kalpak giymişti, al bir ata binmişti,,
Zafer Irak mı dedim
Aha, diyordu.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

ATATÜRK

Sen karımda namus
Kısrağımda hilal
Sen mataramda su, torbamda ekmek
Sen mavzerimde fişek
Ben ondokuzuncu fıkra
Yetmişbirinci alaydan Mehmet

Ayhan Hünalp

İZİNDEYİZ

Temsil, talebeyim
Yoksulum ama duydum
Atatürk' ü mutluyum
Çimentepeler' e düşman ayak basar da
Ben daha dururmuyum?
Kimin kızıyım kimin oğluyum
Yitmiş gitmiş, atam dedem
Hürriyetler uğruna
Ben daha dururmuyum?
Düşebilir körpe fidan hain baltalarla. Düşebilir yeni yıldız
Ama nedir hürriyet
Hiç unuturmuyum?...
Düşer ömrün katı kırağılarda
Düşer elimden kitap
Sonsuz geleceklere geçer benden kan Dirilten kim, bu yurt artık nasıl çöker İzindeyiz, biz varken

GİDİYOR

Gidiyor, rast gelmez bir daha tarih eşine; Gidiyor, onyedi milyon kişi takmış peşine Gidiyor, onsuz olan kudreti sığmaz akla
Gidiyor, göğsünü çepeçevre saran bayrakla Gidiyor, izleri üstünde birikmiş yaşlar;
Gidiyor, yerde kılıçlarla eğilmiş başlar.
Gidiyor, harbin o korkulu aslan yelesi
Gidiyor, sulhün ufuklarda yanan meş'alesi..
Yine bir devr açacakmış gibi ne başta o var Hıçkıran seste o var, sesiz akan yaşta o var Siliyor, ruhunun ülviği fani etini,
Çiziyor ufka batan bir güneşin heybetini Büyüyor, gökten inip toprağa yaklaştıkça; Büyüyor, gitgide gözlerden uzaklaştıkça.

Orhan Seyfi Orban

25 YIL SONRA

Deliler gibi pişmanız
Ne yaptık biz
Neden hala buralardayız?
Neden kurtulup yürüyemedik
Gösterdiğin yere varamadık
Neden bu kadar oyalandık?
Atatürk bağışla bizi
Sana layık olamadık.
Kendimiz kendimize ettik.
Ne güzeldi ne, ne düzdü yollar
İniş aşağı, kayar gibi
Tuttuk yokuşa sürdük
Şimdi deliler gibi pişmanız
Ne yaptık biz?
Neden hala buradayız?

ATATÜRK' Ü ANKARA' DA KARŞILARKEN

Gene onbeş sene evvel gibi Gazi geliyor
Gene onbeş sene evvelki gibi yükseliyor
Gene başlarda oturmuş, gene göklerde başı Yıldırımlar gene bir eski silah arkadaşı
Ölümün bitmeyen ufkunda yatarken gene sağ;
Bir avuç toprak olurken gene yüksek, gene dağ.
Gene memleketin satveti bir tek emeli;
Koca bir yurdu tutarken gene sapasağlam eli.
Çürüyen göğsü için tak-ı zaferler gene dar;
Gene sağdır, gene sağlamdır
O, hem dünkü kadar.
O' na matemle... hayır, sade taabbütle eğil; Ölüdür, doğru, fakat öldüğü hiç belli değil.

ATATÜRK' Ü DÜŞÜNÜRKEN

Ne şairane mevsimdi eskiden sonbahar Bahçeli talan eden bir deli rüzgardı
Kırılan dal düşen yaprak şaşkın uçan kuşlar
Eskiden sonbaharın bir güzelliği vardı
Gel gör ki Atatürk' ün ölümünden bu yana Sonbahar dahi bir tuhaf bir başka geliyor Vatan gerçeklerini hatırlatıp insana
Türk yüreklerimizi burka burka geliyor.

ÜLKÜ TANRIMIZA

Bir güneş gibi, yalnız
Sensin ülkü tanrımız,
Ey Türk' lüğün bütünü!
Uğruna feda canlar...
Kelimeden cihanlar,
Almaz büyüklüğünü!
Şu güzel bayrağımız,
Taşımız toprağımız,
Üzerine titriyor
Dağların hür rüzgarları,
Denizin dalgaları,
^^Yaşasın Gazi^^ diyor.
^^Ne mutlu Türk olana^^
Ne mutlu Gazi sana!
Armağanın bu ülke!
Ne mutlu göz yaşında,
Kalbinde ve başında, Gazi'si olan Türk'e!

ATATÜRK'Ü DİNLERKEN

Söylüyor birer güneş yakarak bağrımızda, Bir tarihi yolundan çevirecek sözleri Ülküsünün koruyla ışıldıyor gözleri, Haykıran bütün yurdun sesi var bu ağızda. Bir kan gibi gezerek yurdun damarlarını
Bu ses, bir nabız gibi hep birlikte atıyor,
Bu ses yurdu sevgiden bir kolla kuşatıyor. Anlatıyor inançla bize büyük yarını.
Aşacak bir ok gibi çağların üzerinden,
Bu sesin yankısıyla dolacak en uzaklar.
Bu sesi dinleyecek sarsılarak derinden
Bin yıl sonra bu toprak üstünde doğacaklar.

ATATÜRK

Türk tarihi insanlığa kök olmuştur, evrenseldir,
Türk Milleti, ta Asya' nın ortasından kopup gelen,
Yeryüzünün dört yanına kol atan bir çoşkun seldir.
Hep o selin ayakları: Sümer, Elam, Mısır, Eti.
Türkiye' dir bir kolu da, en yenisi, en gürbüzü:
Tarih yeni yazmaktadır böyle güçlü bir devleti.
Bu devleti kuran kimdir?
Sensin bilir bunu cihan
Adın Kemal Atatürk' tür, büyük, küçük tanır seni.
Sensin Türk' e yol gösteren, sensin bize ulu başkan.
Damarında akan kanda milletin öz kanı var,
Bileğinde milletin yenilmeyen öz kuvveti. Yüreğinde, bütün Türklük tarihinin volkanı var.
Görüşünle vatanını ölümlerden sen kurtardın;
Düşmanları bu topraktan denizlere sensin döken;
Yıkık yurdu can verici ellerinle sen onardın. Uzak, yakın geçmişlerde hiçbir eşi bulunmayan
Eserini, yarın için,Türk gencine inanladın.
Biz de onu korumaya ant içmişiz, buna inan.
Çalışmakta, iş yapmakta, yurt sevmekte örnek sensin
Bizler senin çocuğunuz, atamızsın ey Atatürk,
Kurtaransın, koruyansın, Türklüğe can verensin...

Hasan-Ali Yücel

MUSTAFA KEMAL'MİŞ

Ölümsüzlük,
Göz olmuş,
Kaş olmuş,
Baş olmuş,
Şekillenmiş,
Ölümsüzlük,
Mustafa Kemal' miş

Cenab OZANKAN

svç80
01-03-07, 10:21
VEFATI

1 Kasım 1938' deki TBMM' nin açılışına hastalığı yüzünden katılamadı. Atatürk' e onbeş gün kadar son rahat günlerini yaşama olanağını veren hastalık, tekrar normal seyrinden çıkarak yeni bir krizle şiddetlendi. Ardından korkulan son bütün acıyla geldi.

Büyük Komutan, Devlet Adamı, Devrimci ve Büyük İnsan, 10 Kasım 1938 Perşembe günü saat 09.05' te ölümlü yaşama veda etti.

Bu kara haber Türk Milletini büyük bir yasa boğdu. 16 Kasım 1938' de tabutu, Türk Bayrağıyla örtülü bir katafalk üzerinde Dolmabahçe Sarayı' nın büyük tören salonuna konuldu ve halkın ziyaretine açıldı. Bütün İstanbul halkı büyük kurtarıcısına son görevi yapmak için Saraya koştu.

19 Kasım 1938 Cumartesi günü sabahı, Dolmabahçe Sarayı Tören Salonunda cenaze namazı kılındı. Cenaze alayı İstanbul halkının gözyaşları arasından geçerek Gülhane Parkı' na geldi. Tabut bir torpidoya alınarak, Yavuz Zırhlısı' na nakledildi. Izmit' te özel bir trene konulan cenaze, yol boyunca Ata 'larına son saygısını gösteren halkın yüreklerinde derin sızılar bırakarak 20 Kasım 1938 Pazar günü Ankara' ya götürüldü.

Atatürk' ün tabutu Büyük Millet Meclisi önünde hazırlanan katafalka yerleştirildi. Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, bütün Ankara halkı katafalkın önünden saygıyla eğilerek geçti. 21 Kasım 1938 Pazartesi günü hafif yağan bir yağmur altında tören başladı. Oniki milletvekili cenazeyi top arabasına yerleştirdi. Oniki general top arabasının iki yanında nöbete durdu. Başta yabancı Devletlerin yolladıkları askeri birlikler olmak üzere, törene katılan birlikler Türk Milleti' nin kurtarıcısı ve Türkiye Cumhuriyeti' nin kurucusu büyük Atatürk' ü selamlayarak geçtiler. Cenazeyi taşıyan top arabasının arkasında en büyüğünden, en küçüğüne kadar bütün Türk Milleti vardı. Atatürk' e geçici kabir olarak ayrılan Etnografya Müzesi' ne götürülen tabut, hazırlanan mermer lahdine yerleştirildi.

Atatürk' ün naaşı Anıtkabir yapılıncaya dek on beş sene bu geçici kabirde kaldı. 10 Kasım 1953' te büyük bir merasimle ebedi istirahat yeri olan Anıtabir' e nakledildi.

O, Türk' ün tarihinde ve gönlünde ebediyen yaşayacaktır.

Nazlıhan
02-03-07, 11:20
Evet, dizimizi 2. sayfalardan kurtarmaya devam... :)

Sevgili svç80; degerli paylasımların için bir kez daha tesekkürler canım...

Bu sitede Kınalı Kuzular maceramız, 19 Agustos 2006 C.tesi günü saat 10:08'de sevgili ECE...:) arkadasımızın baslıgı açmasıyla basladı... {Gerçekten var bu 19'da birseyler. :img-wink: } Ve bugüne kadar geldik iyisiyle kötüsüyle... Gönül bahçemde en güzel yeri alan yapımlardan biri oldu benim için... Gönül daha güzelini isterdi tabi... Çünkü bu tür hikayeler herseyin en güzelini hak edenler... Biraz daha genis bir bütçeyle, görsel açıdan da çok güzel seyler paylasılabilirdi belki ama ne yapalım saglık olsun... Bize gelen duyumlardan ögrendigimiz kadarıyla bu dizide görev alanların hepsi gönül bagıyla isini yapıyorlardı ve bazılarıda ücret almıyorlardı... Böyle bir güzellik var mı? Herseyi para olan, para kokan bir piyasanın içinde ücret almadan çalısmak... Ben gurur duydum açıkçası... Bu gururla baska türlü izledim bu diziyi... Alnının akıyla basladı ve simdi de alnının akıyla bitiyor... Iyi ki vardın Kınalı Kuzular... Tarihimi bana bir kez daha, baska bir gözle sevdirdiginiz için ne desem az gelir...

Tüm Kınalı Kuzular ekibi ile TRT'ye, sonsuz minnet ve tesekkürlerimle... :img-kiss:

avrasya
04-03-07, 13:34
Sevgili Nzlhan ve Svç80 bilgiler,şiirler,resimler ve her türlü paylaşımınız için teşekkürler(özellikle Atatürk ve 19 rakamı bağı çok ilgimi çekti.İnsan düşününce anlıyor atam bize Rabbimin bir lütfu:img-wink: )Tabi bir de Atatürkün yazdığı şiiri hiç bilmiyordum.Bunun için de teşekkürler.
Uzun zamandır buraya yorum yapamıyorum,bazı sorunlardan ötürü.Ama Allaha şükür ki buraya yazacak kudretimi harekete geçiren sevgili arkadaşım nzlhanın özel mesajı geldi.İnsan kınalı kuzularımızı izleyince,okuyunca,düşününce üzerinde ayrı bir sorumluluk hissediyor.Etrafındaki herkese.herşeye karşı(böyle hissetmemde evde bulduğum ve bir günde okuduğum Hasan Hüseyin Maltepe'nin yazdığı"KAYBETTİKLERİ İLE KAZANANLAR" adlı Çanakkale hikayelerinin yer aldığı kitabın da etkisi çok tabi)...
Evet dün akşam 9.bölüm yüzbaşı Dimitri bölümünü sonunda izledim.Ekip yine bir bölümde birçok hikaye anlatma başarısını göstermiş,yüzbaşı Mehmet,Yüzbaşı Dimitri ve belki de birazcık tıbbiyeli şehitler ve Atatürkü öldüremeyen meşhur conkbayırı kurşunudan da bahsetmiş.Atamın gözlerini de aynı sahnede görmek çok güzeldi.Bu bölümü çekim hataları dışında(malum sıhhıye çadırları bonbardımana tutulduğunda,hastalar çok komik kaçıyordu) harikülade buldum diyebilrim.Biz buraya gazi olamay değil şehit olmaya geldik diyen askerin imanını gözlerim nemli seyrettim yine. Özellikle Dimitrinin eniştesine karşı olan sözlü mücadelesi ve binbaşından öğrendiği adalet anlayaışı beni çok derinden düşündürdü:"EĞER ADALET İSTİYORSAK,ONU ÖNCE KENDİMİZDE UYGULAMALIYIZ".Ben de bu yüzden insanlardan beklediğim Çanakkale bilinciini haketmek için 3 bölümdür yapmadığım yorumları yapacağıma söz veriyorum.İnşallah salı günü paşamızı izledikten sonra.
Buraya daha çok yazabilmek dileğiyle.Tüm şehitlerimizin ruhu şad olsunDimitri ve daha nice isimsiz kahraman.onları anlatmaya ömür yetmez de 13 bölüm de çok kısa sürdü sanki.Bir de ben hep bekliyordum ama deniz çıkartmasından hiç bahsedilmedi galiba.Yani seyit onbaşı hiç konu olmadı.Neyse inşallah kurtuluş harbimizi de anlatmaya devam ederler.:good:

Nazlıhan
05-03-07, 13:08
TÜMGENERAL MICHAEL JEFFERY AC CVO MC (Emekli)
AVUSTRALYA GENEL VALISI

Safak Töreni Konusması
ANZAK Koyu
Gelibolu Yarımadası, Türkiye

25 Nisan 2006, Salı


Bayanlar ve baylar

Safak neredeyse sökmek üzere ve burada bulunan sizler için soguk bir geceydi.

Benzeri bir geceyi, yaklasık 91 yıl önce, arkamızdaki tepelerde bulunan
siperlerden vatanını koruyan Türk askerleri denize dogru karanlıga bakarken
hayal edin. Onlar, kendilerini hazırlamaları söylenen isgalin ne zaman
baslayacagını merak ediyorlardı. Aslında olmak üzereydi.

Karanlıgın son saatleri tarafından korunmus halde, yüzlerce Avustralyalı askeri
tasıyan küçük tekne, ilk dalgadaki Birinci Avustralya imparatorluk Kuvvetleri, bu
kumsallara dogru yol alıyordu. Eger üsüyorlardıysa, damarlarından pompalanan
adrenalin ve kafalarını dolduran diger düsünceler nedeniyle bu belki onları
kaygılandırmıyordu.

Biri söyle yazmıstı, "ilk atesle vaftizimize gidiyoruz". Digerleri çarpısmanın sokunu
ilk yasadıklarında nasıl tepki vereceklerini merak etmis olabilirdi - tüfek, makinalı
tüfek ve topçu atesi. Hayatta kalabilecekler miydi? Arkadaslarının yanında
olabilecekler miydi? Savas için ilk büyük talepte, Avustralya'yı hayal kırıklıgına
ugratacaklar mıydı?

Ve bu büyük bir talepti. Anzaklar, yani Avustralyalı ve Yeni Zelandalılar,
Gelibolu'ya buralarda çıkacaklardı, arkamızdaki tepeleri ele geçirecek ve daha
sonra yarımada boyunca, yani diger tarafa, içerilere dogru çarpısarak
ilerleyeceklerdi - ve hepsini bir günde yapacaklardı! Daha güneyde büyük ingiliz
çıkarması olacaktı ve sonunda iki kuvvet birleserek, Çanakkale Bogazı'nı ele
geçirecek ve Kraliyet Donanmasının savas gemilerinin Istanbul ve Karadeniz'e
yelken açmasını saglayacaklardı.

Bu, Almanya'nın müttefiki Türkiye'yi savas dısı bırakacak, Rusya'ya destek
saglayacaktı ve belki de çatısmanın kendisini daha çabuk sonlandıracak bir savas
kazandıran plandı.

25 Nisan 1915 sabah 4.30'da, ilk tekneler buranın güneyindeki küçük noktada, Arı
Burnu civarında karaya yanastı. Bunlar Batı Avustralyalı, Güney Avustralyalı ve
Oueensland'liydiler. Onların arkasında hemen karaya çıkanlarsa Tasmanyalılar ve
diger Batı Avustralyalılardı.

Birinci saldırı dalgasındaki askerlere ilk sok peyzajdı. Alçak ve yumusak bir
kumsal ve sonrasında açıklık yerine, dik tepelerle yüzyüze geldiler. Bazıları
vurulmadan önce teknelerinden dısarı bile çıkamamıstı. Tekneden atlayıp kıyıya
kosan digerleri, suyun omuzlarına kadar geldigini gördü. Bazılar boguldu, çünkü
sırt çantaları çok agırdı, ya da hiç yüzme bilmiyorlardı.

Biriken enerjilerini bosaltmak için kuvvetlice bagırarak, gülerek, sarkı söyleyerek
ve küfür ederek - tepelere kosarak çıkmaya basladılar ve yarım saat içerisinde,
artan safak ısıgı altında, bir bölümü arkamızdaki tepelere ulasmıstı. Yogun ates
altında zor bir çıkıstı, fakat devam ettiler.

Kuzey Kumsalında tam bu noktada ilk çarpısma gerçeklesti. Tasmanyalı ve Batı
Avustralyalı karısımı olan 12. Tabur tam bu yerden kıyıya, Türk kursunlarının
gürültüsü ve topçu atesinin gümbürtüsünün içine ulastı. Ve yaralıların sedyecileri
çagırdıgı, bazılarının ölmek için dua ettigi, digerlerinin acı içinde kıvrandıgı kısa
sessizlik dilimleri vardı.

Digerleri bu alanın üzerinde yükselen inanılmaz yapının güney yamaçlarına -
Sfenkse - saldırırken, onlar hemen sagımızda arkadaki Serçe Tepe'ye saldırdılar.
12. Taburun daha genç ve formda olan askerleri tepeye ulastıgında, 57 yasındaki
komutanları Albay Lancelot Clarke'ı orada gördüklerinde sasırdılar.

Gelibolu'da liderlik arayanlar ona geliyordu. Albay sırtta serinkalılıkla komutayı
aldı: "Sabit durun! Düzene girin ve ilerlerken önünüzdeki çalılan temizleyin".
Boyun'a ulastıklarında, kendilerini koruyan birliklerin komutanına bilgi vermek için
sabırsızlanıyordu. Ayakta mesaj defterine yazarken vuruldu, ve bir elinde kalemi,
diger elinde defterini tutarken öldü.

25 Nisan sabahı boyunca Avustralyalı ve Yeni Zelandalılar içerilere dogru baskı
yaparken, sırtların tepesinde daha sert çarpısmalar basladı. Fakat fazla
ilerleyemediler, çünkü Türkler çok sıkı savundu. Yüzbası Eric Tulloch
komutasında 11. Taburdan küçük bir grup bugün Kılıç Bayır Mezarlıgının
bulundugu yerin ötesindeki Düz Tepe'nin dogu bölümüne ulastı.

Buradan son ödül görülebiliyordu - Çanakkale Bogazı'nın bir parçası. Tulloch'un
adamları bu noktaya sabah saat 9 sularında ulastılar ve Türklerle yaklasık yarım
saat süresince ciddi bir mücadeleye girdiler. Fakat sonunda, Türkler bu küçük
grubu çevreleyince ve takviye güçleri olmadıgından Avustralyalılar geri çekilmek
zorunda kaldılar.

Büyük ihtimalle muharebenin sıcaklıgında bu parlayan ödüle hiçbir zaman dikkat
etmemig olmalarına ragmen, onlar Çanakkale Bogazı'nı görebilmis olan çok az
sayıdaki Anzak arasındaydı. Kötü yaralanmıs olan Yüzbası Tulloch Avustralya'da
iyilesti ve Tabura geri döndü. Daha sonra 1918 yılında Fransa'da Chuignolles
yakınlarında ve Hindenburg ileri karakolunda gösterdigi iki cesur girigimden dolayı
"Military Cross" madalyası aldı.

25 Nisan'ın kalan bölümünde Anzaklar Gelibolu'da tutunabilmek için umutsuzca
mücadele etmeye devam etti. Gün bitiminde ilk hedeflerin - tepelerin ele
geçirilmesi ve karsıya geçisin - hiçbir zaman gerçeklestirilemeyecegi açıkca
görüldü.

Anzakların o gün kazanamamasının nedenlerinden biri, Düz Tepe'nin
yamaçlarında Yüzbası Tulloch'a karsı savasan Türk subayının hızlı düsünmesi ve
kararlı eylemidir.

Tulloch baktıgında, yaklasık 700 metre mesafede, bir agacın yanında, askerlerine
emirler veren bir Türk subayı gördü. Tulloch ona ates etti fakat vuramadı. Bu
subayın, 19. Türk Tümenini komuta eden; nihai Türk zaferinin mimarı ve modern
Türkiye Cumhuriyeti'nin saygı duyulan kurucusu olacak olan Yarbay Mustafa
Kemal olduguna inanılmaktadır.

Mustafa Kemal bu çıkarmanın bazılarının düsündügü gibi bir sasırtma degil,
gerçek bir saldırı oldugunun hemen farkına vardı. Taktik olarak önemli bir alan
olan Conk Bayırı'na dogrudan ilerlemeye karar vermis olmasına ragmen, 25 Nisan
boyunca askerlerini Anzakların üzerine siddetli karsı saldırılar yapmak üzere
gönderdi.

Gece çökerken, yüzlerce cesur Türk askeri Düz Tepe'nin yamaçlarında ölmüs
halde yatıyordu, ve Türk topraklarının çevresindeki küçük bir alanda, aynı
kararlılıkla Anzaklar direniyordu. O gün, ilk karaya çıkan 16,000 Anzaktan 2,000'i
ölmüstü ya da yaralanmıstı.

Ve burada, sonraki sekiz ay boyunca, her iki taraf da bulundukları yerde kaldı,
kazdılar, bazen birbirinden yalnızca yüz metre mesafede, hiçbiri kararlı bir sekilde
cepheyi yarıp geçemedi. Ve bu aylar süresince, Bomba Sırtı, Boyun, Kanlı Sırt ve
Korku Dere'de sıcak, soguk, ates , sinekler, hastalık ve savasın korkunçlugu ve pis
kokusu içinde, yakın birliklerde Türkler ve Anzaklar arasında karsılıklı bir saygı
gelisti.

24 Mayıs'da ölüleri gömmek ve yaralıları tedavi etmek için bir ateskes ilan edildi.
Anzaklar ve Türkler savas meydanında bu üzücü görevi yerine getirmek üzere
biraraya geldiler. Hediyeler verildi ve birbirlerinin insanlıgı için karsılıklı bir anlayıs
dogdu. Çarpısma çok sert devam etmesine ragmen, bu noktada birbirleri için ortak
bir saygı olustu. Avustralyalılar cephelerin arasındaki insansız dar bölgeye, Türk
tütününe karsılık reçel konserveleri atıldı.

Ölümcül düelloda mücadele eden keskin nisancılar, ates mesafesinde ise
kaçırdıklarını isaret edeceklerdi. Son çekilmede, birçok birlik kazanan Türk
askerleri için notlar ve hediyeler bıraktılar. Avustralyalılar, çok sert fakat temiz
savasan ve daha sonra; aslında kalıcı cesaret, fedakarlık ve karsılıklı saygı
niteliklerine dayalı; ortak bir milli tarih paylastıgımız düsmanı için saygı gelistirdi.

Fakat ayrılma zamanıydı - yenisememislerdi, ve 20 Aralık 1915, sabah 4'de son
Avustralyalı birlikler simdi Anzak Tören alanı olan yerden sessizce çekildiler. Çok
iyi yönetilen bu geri çekilme süresince sasırtma önlemleri ile yalnızca iki asker
yaralanmıstı.

Belki de günümüzün göreli güvenliginden, Gelibolu Muharebesi'nin sert
çarpısmalarındaki kazanım ve kayıpları tam anlamıyla kavrayabiliriz. 26,000
zaiyat ile bu muharebeyi kaybettik, fakat büyük öneme sahip kalıcı arkadaslık,
milli manevi degerler ve merhamet niteliklerini kazandık.

Simdi iyi dostlarımız olan Türkler muharebeyi kazandılar ve buradan büyük askeri
komutan, modern Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve lideri Mustafa Kemal
Atatürk ortaya çıktı.

Bayanlar ve baylar, çocuklar, bugün bu manevi öneme sahip yerde, Avustralyalı
çiftçilerin ve muhasebecilerin, ögretmenlerin ve isçilerin muharebedeki
fedakarlıklarını hatırlamak ve inanılmaz ve sürekli zorluklar altında olaganüstü
cesaret ve karakter gücü niteliklerini anmak için biraraya geldik. Fakat bir
muharebeyi kaybetmekle, büyük bir ödül kazandık - kalıcı bir milli kimlik duygusu.

Hiçbir zaman unutmayalım.

Kaynak: www.turkishembassy.org.au/Pages/ OtherTopics/Governor_General_Speech_2006_TR.pdf -

svç80
05-03-07, 14:13
ATATÜRK kronolojisi

1915 yılı

20 Ocak 1915 Mustafa Kemal, Sofya'dayken 19. Tümen
Komutanlığına atandı.
19 Şubat 1915 İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale'yi topa tuttu.
25 Şubat 1915 Mustafa Kemal'in komutasındaki 19. Tümen, Fransız ve İngilizlerin Çanakkale'yi topa tutması üzerine Eceabat Bölgesine gönderildi.
18 Mart 1915 İstanbulu ele geçirmek için Çanakkale Boğazını geçmeye çalışan, İtilaf Devletlerine karşı, 18 Mart Boğaz Muharebesi Zaferi kazanıldı.
23 Mart 1915 Limon Von Sanders, Çanakkale'yi savunmak için kurulan, 5. Ordu komutanlığına getirildi.
25 Nisan 1915 Çanakkale Boğazından geçmeleri engellenen İtilaf Devletleri, Arıburnu'na asker çıkardı. Mustafa Kemal, tümeniyle düşman birliklerini Conkbayırında durdurdu.
25 Nisan 1915 İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale'ye ilk çıkarma harekatını başlattı.
30 Nisan 1915 19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal'e madalya verildi.
1 Mayıs 1915 1. Dünya Savaşı sürerken, Arıburnu Türk kuvvetleri yeniden düzenlendi.
1 Mayıs 1915 Mustafa Kemal, Arıburnu Grubu Komutanlığı'nı üstlendi.19. Tümen'in ilk hazırlıklı taarruzu gerçekleşti.
10 Mayıs 1915 Başkomutan Enver Paşa, Mustafa Kemal'in bölgesini denetledi ve takdirlerini bildirdi.
17 Mayıs 1915 Mustafa Kemal, Arıburnu Bölgesi Komutanlığı'ndan ayrılıp, 19. Tümen Komutanlığı'na döndü. (Arıburnu Komutanlığı'nı 1 Mayıs'ta durumun gereği olarak üstlenmişti).
24 Mayıs 1915 Çanakkale' de bir günlük ateşkes anlaşması yapıldı.
1 Haziran 1915 Mustafa Kemal, Albaylığa yükseltildi.
8-9 Ağustos 1915 Mustafa Kemal, Anafartalar Komutanlığı'na atandı.
10 Ağustos 1915 Mustafa Kemal, bizzat idare ettiği taarruzla, Anafartalar cephesinde düşmanı geri attı. I. Anafartalar Zaferi kazanıldı.
17 Ağustos 1915 Mustafa Kemal, Anafartalardan sonra Kireçtepe'de de zafer kazandı.
19 Ağustos 1915 Mustafa Kemal, 16. Kolordu Komutanı oldu. (Aynı zamanda Anafartalar Grubu Komutanı)
21 Ağustos 1915 Mustafa Kemal, II. Anafartalar Zaferi'ni kazandı.
24 Ağustos 1915 Başkomutan Enver Paşa, Anafartalar Grubu bölgesini denetledi.
27 Ağustos 1915 Kayacıkağılı Muharebesi gerçekleşti.
28 Ağustos 1915 Mustafa Kemal, Anafartalar Grubu'nda yeni düzenlemeler yaptı.
10 Aralık 1915 Harbiye Nezareti emrine giren Mustafa Kemal, Çanakkale Cephesi'nden ayrıldı.
19 - 20 Aralık 1915 Düşman birlikleri, Arıburnu ve Suvla'yı gizlice boşalttı. (Savaş 8-9 Ocak 1916'da tamamiyle sona ermiştir)

http://www.ataturk.net/kronoloji/1915.html

svç80
05-03-07, 14:29
çanakkale savaşlarının sonuçları

1. Boğazlar geçilemeyince, başkent İstanbul ele geçirilip Osmanlı Devleti’nin savaş dışı bırakılması ve ı. Dünya savaşı’nın bitişi en az iki yıl daha gecikmiştir. Savaşa fiilen katılan devletlerin, bir yıl süresince Gelibolu yarımadası bölgesinde çok sayıda asker ve deniz kuvveti bulundurmak zorunda kalışları ve verilen büyük kayıplar, savaşın genel seyrini etkilemiştir. Belgelerden öğrendiğimize göre, savaşların devam ettiği bir yılı aşkın süre içinde yaklaşık altıyüzbin yabancı ve dörtyüzbin Türk askeri bu cephede tutulmak zorunda kalmıştır. Bu durum savaş içi askeri güç dengelerini etkilemiştir.

2. Daha çok kısa bir süre önce, balkan savaşları’nda yenilgiye uğrayan türk orduları, Çanakkale’de gösterdikleri başarıyla, sadece cesaret ve kahramanlık bakımından değil, askeri sevk ve idare yeteneğinin de en seçkin örneklerini vermiş, kanıtlamıştır. Balkan savaşları nedeniyle Türk askeri ve komutanlarının yok olmaya yüz tutan prestiji, ünü ve moral gücü, bu savaşlar sırasında yeniden ve hızla yükselmiştir. Yükselen bu moral güç, savaş içi Türk-Alman ilişkilerini etkilediği gibi, I. Dünya savaşı bitiminden hemen sonra başlatacağımız milli mücadele’nin başarıyla sonuçlanması bakımından da önemli bir unsur olacaktır.

3. Çanakkale’de kazanılan zaferler, İstanbul’daki hükümetlerin, o sıralar iyice sarsılıp zayıflamaya yüz tutan prestijini de düzeltip güçlendirecek, iktidarda kalış sürelerini uzatacaktır. İngiltere ve Fransa’nın, savaşın başından beri bekledikleri hükümet değişikliği olmayacaktır. Diğer yandan, Almanya’nın Osmanlı İmparatorluğu’nda var olan nüfuzu, bu zaferler sonunda daha da artacaktır.

4. Bu savaşlar boyunca verdiğimiz insan kaybı, diğer cephelerdeki kayıplarımıza kıyasla çok daha fazla olmuştur. Şehitler, kayıplar, esirler, hastalanıp ölenler dahil toplam zayiatımız, iki yüz elli bine ulaşmaktadır. İnsan gücü açısından yaratılan bu boşluk sadece ı. Dünya savaşı boyunca değil, milli mücadele sonuna kadar da doldurulamayacak ve asker sıkıntısı hep hissedilecektir.

5. Çanakkale savaşları’na sahne olan Gelibolu Yarımadası gibi daracık bir toprak parçasında Türk milleti, binlerce aydınını ve okumuşunu yitirmiştir. Çanakkale cephesi başta olmak üzere, I. Dünya savaşı boyunca tüm cephelerde verdiğimiz yetişkin insan gücü ve beyin kaybımızın olumsuz etkileri, bu savaşların bitiminden çok sonra da hissedilecektir. Özellikle 1923’te cumhuriyetin kurulmasından sonra başlatılan reformlar süresince, yetişmiş eleman ve kadro eksikliği (ve iki kuşak arasındaki boşluk) kendisini çok güçlü bir şekilde hissettirecektir. Yakın tarihimizin henüz yeterince araştırılıp, değerlendirilmesi tam yapılmamış olan bu bir yıllık döneminde, binlerce öğretmen, mülkiyeli, tıbbiyeli ve Türk ocaklarında yetişmiş okur yazar yitirdiğimiz tahmin olunmaktadır. Tek başına bu nokta bile bize konunun taşıdığı sosyal önemi açıkça göstermektedir.

6. Öte yandan Çanakkale savaşları dünyaya, Türk’ün tükendiği sanılan gücünün henüz tükenmediğini, şartlar ne kadar zor olursa olsun bu milletin daha çok şeyler başarabilecek güç ve inanca sahip olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Karşımızdakiler, bir devletin siyasal çöküşü ile milletin inanç ve iman gücü çöküşünün farklı şeyler olduğunu burada anlayacaklardır. O nedenledir ki milli mücadele ruhunun ilk meşalelerinin burada yakıldığını, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk temel taşlarının bu mücadeleler sırasında atıldığını söylemek abartma sayılmasa gerektir.

7. Bu savaşların belki de en önemli sonucu Türk milleti’ne, Mustafa Kemal’i kazandırmış olmasıdır. O’nun cesareti, azim, kararlılık ve komuta yeteneği gibi üstün özellikleri, ilk kez Anafartalar’da, Kocaçimentepe’de ve Conkbayırı’nda herkesin, milletinin, dikkatini çekecektir. O daha 1915’te ulusal kahraman olmuştur Çanakkale Savaşları’ndan çok sonra, milli mücadele yıllarının başlangıcında Mustafa Kemal, saray tarafından azledilip, hakkında ölüm fermanı çıkarıldığında, üniformalarını çıkarttığı zaman bile karşısında kendisine bağlı, inanmış ve lider olarak benimsemiş bir ordu ve millet bulduysa, bunda kuşkusuz Çanakkale Savaşları’ndaki üstün başarılarının payı olmuştur. Onun içindir ki Mustafa Kemal’in Selanik’ten başlayıp Çankaya’ya Atatürk oluşuna dek geçen askeri ve siyasi kariyerinde, Çanakkale çok önemli bir dönemeçtir diyebiliriz.

http://www.comu.edu.tr/Turkce/Akademik_Birimler/Aras_Uyg_Mrk/ACS/sonuclar.htm

Nazlıhan
06-03-07, 11:03
ÇANAKKALE: YENİ TÜRKİYE'NİN ÖNSÖZÜ (13 ncü bölüm özeti)

Mustafa Kemal Havza'ya geldiğinde halk umutsuz, asker çaresiz, Pontusçular alabildiğine pervasızdı. Mütareke sonrası İstanbul Hükümeti'nin yetkisi kalmamıştır. Otorite boşluğunun alabildiğine hissedildiği bu günlerde Mustafa Kemal, Samsun'dan Havza'ya doğru yola çıkar. İngilizlerin önemsemediği, General Mustafa Kemal Çanakkale kahramanıdır. Ve yapılacak bir kurtuluş savaşı için en büyük dayanağı Çanakkale'de tohumları atılmış olan kurtuluş ruhudur. Mustafa Kemal, Havza'da ilk teşkilatlanmaları planlarken, bir yandan da Çanakkale'de 1915'te 19. Tümen'le birlikte yaşadıklarını geçmişe dönerek anlatır. Ona göre Çanakkale bu milletin asla esir alınamayacağının ve bağımsızlığı için en umutsuz anında bile neler yapabileceğinin bir göstergesidir.

BASIN BÜLTENİ

Derler ki bir milleti yok etmek istiyorsanız, onun dilini ve kahramanlarını yok edin. Bir ulus kahramanları ile vardır. Kahramanlar bir ulusun geçmişi, bugünü ve geleceğidir. Kahramanlar bir milletin itici gücüdür, motorudur. Günümüzde suni, masa başı tarihler yazarak millet olmaya çalışanların arasında insanlığın en eski tarihlerinden ve geçmişinden birine sahip olan bizler, bunu ortaya koymaya çalıştığımızda hamaset yapmakla, şovenist davranmakla, hatta batının ağzı ile konuşup daha da ileri giderek ırkçılık yapmakla, kafatasçılık yapmakla suçlanıyoruz. Danimarkalılar insanlık tarihinin gelmiş geçmiş en barbar, medeniyetten en ufak bir nasip almamış Vikinglerine ataları olarak sahip çıkarken; onlara ait en ufak bir esere sanki dünyanın harikalarından biriymiş gibi müzeler kurarken;

Öte yandan vahşetten, adaletsizlikten, katliamdan başka bir şey bilmeyen, Amerika kıtasında 60 milyon Kızılderili'yi katlettikleri sabit olan cahil cühela, Amerikan kovboyları çocukluğumuzdan beri bizlere birer kahraman gibi sunulurken;

Dünyanın çeşitli kıtalarında sömürü, vahşet ve cinayetten başka bir iş yapmayan İngiliz sömürgeciliği ve onun asker ve ajanları bizlere birer medeniyet öncüsü olarak sunulurken;

Keza Kuzey Afrika'da sömürü ve katliamları ile zirveye çıkan, milyonlarca Tunuslu, Cezayirli, Faslı, Libyalıyı katleden ama zeytinyağı gibi su üstüne çıkarak, iki yüzlülükle bizleri suçlayarak, yüzlerce yıl sorunsuz kardeşçe yaşadığımız Ermeni, Rum ve diğer kardeşlerimizi katlettiğimiz yalanı ile dünyayı uyutmaya çalışan Fransa'nın Lejyonerleri birer asilzade gibi sunulurken;

Vatanını savunmaktan başka hiçbir amacı olmayan evlatlarımızı "Kınalı Kuzular"ımızı anlatmak, gençlerimize tanıtmak, bu kahramanlarımızı sadece yad etmek istediğimizde bizleri hamaset yapmakla, şovenist olmakla suçlamak bir cahillik, önyargı ve ard niyetten başka ne olabilir ki? Artık yeter. Yıllardır filmlerde yabancıların askerlerine ağlamaktan, üzülmekten kendi kahramanlarımızı unuttuk. Unutulan her şehit düşmana teslim edilen bir siperdir.

"Kınalı Kuzular" bu milletin özüdür, geçmişidir, geleceğidir. Bakın 91 yıl önce analarımız evlatlarını kınalayıp, davul zurna ile askere nasıl gönderdiyse bugün de aynı ruh devam etmektedir. Bugün de kınalı kuzularımız bir terör örgütü ile savaşıyor gibi görünmesine rağmen hala Türkiye'nin ve Türklerin yedi düvele karşı mücadelesi devam etmektedir. Kınalı Kuzular oldukça düşmanın namahrem eli bu vatana ve bu bayrağa değmeyecektir. Bizler bu projeyi hazırladık ancak şu andan sonra "Kınalı Kuzular" milletindir.
Bizler matarasındaki son yudum suyu, tayınındaki son kuru inciri
Cebindeki son dilim bayat ekmeği düşmanıyla paylaşan insanların torunlarıyız.
Bizler, kendi yarasını unutup esir aldığı İngiliz, Fransız, Anzak askerinin yarasını saran insanların torunlarıyız.
Bizler, beş dakika sonra öleceği kesin olan ama buna rağmen süngüsü ile gözünü kırpmadan düşmana yürüyen insanların torunlarıyız.
Ve bizler, bizi yok etmeye, neslimizi kurutmaya, adımızı tarih sahnesinden silmeye gelmiş askerlerin ardından savaş bittikten sonra her şeyi unutacak kadar asil ve hoşgörülü olan "Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen Analar! Göz yaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır." Diyen M. Kemal Atatürk'ün ve dereceleri peygamberlere eş olduğu söylenen "Kınalı Kuzular"ın torunlarıyız.

Başta ulu önder Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm şehitlerimizi ve gazilerimizi hürmet ve şükranla anıyoruz. Ruhları şad olsun.


Erkan AKIN (Kınalı Kuzular)


Senarist Erkan Bey o kadar güzel özetlemiski olayı, bize söyleyecek fazla birsey bırakmamıs... Biz bosuna bu ekibe inanmadık, bosuna sevmedik... Bundan sonra da hepsinin yolu açık olur ve ilerde yine yurdumdan gerçek hikayelerle bizlere merhaba derler insallah...

Sevgili svç80; eksik etmedigin degerli paylasımların için çok tesekkürler canım...

bette
06-03-07, 12:08
çok güzel bi dizi bence.çanakkale şehirlerimizin ardından onların kutsal vazifelerini öyle güzel bi şekilde bize anlatan ve hiç kaybolmayan vatani duygularımızın dahada artmasını sağlayan bu yapım için emeği geçen herkese teşekkürler...

sibelll
06-03-07, 14:10
kınalı kuzularda serdar yeğin yer alıyor... hemde MUSTAFA KEMAL i canlandırıcak :happy0064 :happy0064 :happy0064

Nazlıhan
06-03-07, 18:25
Yani su reklam denen meret ne kadar da önemliymis böyle... Yanarım yanarım da dizimizin hak ettigi kadar reklamının olmamasına yanarım... :icon_sorr

Bari tez vakitte DVD'leri çıksa... :img-blush

Nazlıhan
07-03-07, 10:56
Dün aksam yine büyük bir heyecanla geçtim tv karsısına... Dizi basladı ve dakika bir, gol bir... Bir baktım bölüm baslıgı olarak "Kınalı Hasan" yazıyor... Ben apısıp kaldım tabi ki "ne oluyoruz?" diye... Ve dün aksamki o saçmalıkta neydi öyle? Kınalı Hasan'ı 5. kez izlettiklerine ve 13. bölümü yayınlamadıklarına inanamıyorum... TRT'de kaç gündür fragman 6 Mart'ta diye dönüyordu... Resmi sitede de son bölümüyle 6 Mart'ta yazıyordu... Ama bir yanlıslık yok mu burada? Kınalı Hasan ilk bölümdü, son bölüm degil... Diziyi izlerken gelecek hafta 18 Mart var, belki de o haftaya özel olarak "Mustafa Kemal"in oldugu bölümü yayınlarlar diyordum ki, dizi bittiginde essek kadar bir yazıyla "SON" yazdı... Allah'ım nasıl sinirlendim ya... Surada, bugün, bu saatlerde ne güzel yorumlarımı yazıyor olacaktım ve olanlara bakın... Ama eger ki, o kadar gözümüze soktuktan sonra "Mustafa Kemal"in oldugu bölüm gösterilmezse ben bunu büyük bir saygısızlık olarak niteleyecegim... Çünkü burada hiç yoktan insanları belli bir beklenti içinde bıraktılar...

Allah'tan bu yazıyı bu sabah yazıyorum, dün aksam yazsaydım bir çok övgü (!) sıralayabilirdim... :) Yani en azından tekrar bölümü oldugu söylenebilirdi...

sibelll
07-03-07, 17:21
aynen ya bende bön bön bakıyorumki... nerde mustafa kemalli bölüm diye :img-wink: :img-wink: :img-wink: sanırım haftaya ertelendi... banada öyle geliyor... ama bari fragmanı eski diye yayınlayın kardeşim :img-yes:

avrasya
07-03-07, 17:31
Dün aksam yine büyük bir heyecanla geçtim tv karsısına... Dizi basladı ve dakika bir, gol bir... Bir baktım bölüm baslıgı olarak "Kınalı Hasan" yazıyor... Ben apısıp kaldım tabi ki "ne oluyoruz?" diye... Ve dün aksamki o saçmalıkta neydi öyle? Kınalı Hasan'ı 5. kez izlettiklerine ve 13. bölümü yayınlamadıklarına inanamıyorum... TRT'de kaç gündür fragman 6 Mart'ta diye dönüyordu... Resmi sitede de son bölümüyle 6 Mart'ta yazıyordu... Ama bir yanlıslık yok mu burada? Kınalı Hasan ilk bölümdü, son bölüm degil... Diziyi izlerken gelecek hafta 18 Mart var, belki de o haftaya özel olarak "Mustafa Kemal"in oldugu bölümü yayınlarlar diyordum ki, dizi bittiginde essek kadar bir yazıyla "SON" yazdı... Allah'ım nasıl sinirlendim ya... Surada, bugün, bu saatlerde ne güzel yorumlarımı yazıyor olacaktım ve olanlara bakın... Ama eger ki, o kadar gözümüze soktuktan sonra "Mustafa Kemal"in oldugu bölüm gösterilmezse ben bunu büyük bir saygısızlık olarak niteleyecegim... Çünkü burada hiç yoktan insanları belli bir beklenti içinde bıraktılar...

Allah'tan bu yazıyı bu sabah yazıyorum, dün aksam yazsaydım bir çok övgü (!) sıralayabilirdim... :) Yani en azından tekrar bölümü oldugu söylenebilirdi...

Sevgili nzlhan,sen yine sonuna kadar izleyip son yazdığını görmüşsün.Gerçkrten ilk dakikalar yeni bölüme bağlayacaklarını düşündüm.Çünkü Mehmet AKif bölümünde öyle olmuştu yanılmıyorsam,alıntılar yapmışlardı.Ama daha beşinci dakikada sinirden odama kapandım.Sanki yayınlamadıklarına inat,kitaplığımdaki bütün tarih kitaplarıı indirdim.Tekrar incelemeye ve okumaya başladım.Gerçekten çok sinir oldum.Bak "son" yazdığını da senden öğreniyorum.Ben de dün akşam bir heves bütün arkadaşalrıma telefon açıp söyledim 57.alayı kaçrmayın sakın diye bir görsen.Umarım Trt 13.bölümü yayınlamamk gibi bir gaflette bulunmaz.Yoksa burayla alakası yok ama KurtlarVadisiTerörden sonra bu bana çok ağır gelecek.:img-yes: Her geçengün komplo teorilerine olan inancım güçlenecek(ki bunu hiç istemem):img-yes:

Nazlıhan
07-03-07, 19:35
Aslında "SON" yazısını görene kadar gayet iyiydim... Yani gelecek haftaya özel bir bölümle karsımıza çıkarlar artık diye düsünüyordum... Dün evde birkaç arkadasım vardı, onlara izletmek adına oturup 5. kez izledim ilk bölümü... :) Geri kalan millete zaten daha önceden haber salmıstım... Bir daha ısrar etmek gereksizdi çünkü ilk bölümleri izleyemeyenler diger bölümleri aksatmadan izliyorlardı... Eminim onlarda bizim gibi sok oldular... Bir de ben TRT haberlerini de dikkatla izledim belki son bölümü diye diziyle ilgili birseyler yayınlarlar dedim... Ama tık yok... Pazar günü sıkça görmüstüm 13. bölüm fragmanını, hatta "Seyr-i Alem" adlı magazin programında da gösterdiler. P.tesi tv'ye bakamadım, o gün yayınlandı mı bilmiyorum ? Ya insallah teknik bir sorundan dolayı yayını gecikmistir. Aksi taktirde ben en yakındaki TRT stüdyosunu basmaya gidiyorum... Tepebasında'ydı sanırım... avrasya'cım sende bir zahmet Ankara'daki merkez stüdyoya bir el atarsın artık... :) {Ben komplo teorilerine her daim açıgım. :img-hyste }

Saba
08-03-07, 19:28
Aslında "SON" yazısını görene kadar gayet iyiydim... Yani gelecek haftaya özel bir bölümle karsımıza çıkarlar artık diye düsünüyordum... Dün evde birkaç arkadasım vardı, onlara izletmek adına oturup 5. kez izledim ilk bölümü... :) Geri kalan millete zaten daha önceden haber salmıstım... Bir daha ısrar etmek gereksizdi çünkü ilk bölümleri izleyemeyenler diger bölümleri aksatmadan izliyorlardı... Eminim onlarda bizim gibi sok oldular... Bir de ben TRT haberlerini de dikkatla izledim belki son bölümü diye diziyle ilgili birseyler yayınlarlar dedim... Ama tık yok... Pazar günü sıkça görmüstüm 13. bölüm fragmanını, hatta "Seyr-i Alem" adlı magazin programında da gösterdiler. P.tesi tv'ye bakamadım, o gün yayınlandı mı bilmiyorum ? Ya insallah teknik bir sorundan dolayı yayını gecikmistir. Aksi taktirde ben en yakındaki TRT stüdyosunu basmaya gidiyorum... Tepebasında'ydı sanırım... avrasya'cım sende bir zahmet Ankara'daki merkez stüdyoya bir el atarsın artık... :) {Ben komplo teorilerine her daim açıgım. :img-hyste }

Sevgili Nzlhan cım, buraya eklediğin, senaristin yazısı için çok teşekkür ederim. Gerçekten neyin ne olduğunu gayet iyi açıklamış bir yazı. Ve sitemle yazıldığı da belli oluyor.Gerçekten Kınalı Kuzular ı bile ırkçı, şoven diyerek eleştirdiler mi? Buna inanamıyorum. Biz kendi tarihimizi gençlere anlatamayacak mıyız? Artık burası Atatürk ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti değil mi? "Ne mutlu Türk üm diyene" deyince birileri rahatsız mı oluyor..Kaldı ki bu dizide Rum asıllı Yüzbaşı olan bir Çanakkale şehidi de anlatıldı, böyle mi olur ırkçılık? Kusura bakmayın, biraz sinirlendim.Ben ne yazık ki Kınalı Kuzular ın bütün bölümlerini eksiksiz olarak seyredemedim. Forumu da arada bir okumaya çalışıyordum. Böyle bir durumdan haberim yoktu. Bir de 13. bölüm verilmedi. Bunun neden olduğunu da anlayamadım.Dede Korkut forumunda şakayla karışık, "Türk tarihinden fazla bahsedildi, o yüzden mi kaldırdılar" diye yazmıştım.Nerdeyse buna inanmaya başlayacağım.

Bu yapımın eleştiri alması normaldir. Çünkü Kınalı Kuzular ın yapımcıları bizim medya dünyamızın zihiniyetine 180 derece ters. Bizim medyada, televizyonlarda, dizilerde,vatan, millet, din , manevi değerler ön plana çıkarılmaz. Halkın öncelikleri geriye atılır.Belirli bir bakış açısı vardır, bunun dışına çıkarsan eleştirilirsin.Bir örnek verirsem, dizileri kaliteli olmasına rağmen, Tomris Giritlioğlu nun bakış açısı ile Kınalı Kuzular ı yapanların bakış açısı taban tabana zıttır. Ayrıntılara dikkat eden biri bunu kolaylıkla görebilir. Tabii bu benim gözlemim, benim fikrim.. Neyse, böyle araya girmiş gibi oldum, beni bağışlayın. Umarım son bölümü bir başka gün yayınlarlar. Ama benim daha çok üzüldüğüm, kendi kahramanlarımız anlatılırken buna ırkçılık diyebilen bir zihniyetin, maalesef medya ve günlük hayatımızda egemen olması..Onlar gerçek kahramanlarımız. Maalesef gençler çok da bilgili olmadıklarından bizden ya da yabancı çok başka karakterlere hayranlık duyabiliyorlar. Bu eleştirenler, neyin milliyetçilik, neyin ırkçılık olduğunu bile anlamaktan acizler.. Ne desek boş.. Herkese sevgiler..

Nazlıhan
09-03-07, 15:20
Sevgili Saba'cım; düsüncelerine katılmamak ne mümkün? Tv haber bültenlerinden ve gazetelerden artık o kadar sogudum ki anlatamam... Son vukuatları kanımı beynime sıçrattı resmen...

Bu hafta içinde ABD Senatosu bizim 301.madde ve Ermeni sorununu görüsecekti. O gün aksam, bir yerde misafirlikteydik ve bir özel kanalda haberleri izliyorduk... Haberlerde izleyebildigim kadarıyla bu konuya deginilmedi... Aklımda kalan mankenler, ilkbahar-yaz sezonu, reyting rekoru kıran dizisi, vb... Bunlara görmeye alısmıstık zaten ana haberlerde... Ama beni sinirlendiren pek sevgili (!) basbakanımız ve yine pek sevgili (!) muhalif liderin ayrı ayrı yerde yapılan konusmalarının, sanki açık oturumda karsı karsıya konusuyormus gibi yapılan haberdi... Ekran ikiye bölünmüstü, sagda birisi solda diger birisinin görüntüsü... Birinin görüntüsünü oynatıp, bir laf söyletip, sonra durduruyorlar; digerinin görüntüsünü oynatıp, o söze karsılık verdiriyorlar ve haber böyle sürüyor... Konu da önemli türden olsaydı birsey demezdim belki ama eften püften olaylar yüzünden birbirlerine laf yetistiriliyordu... Bu ne saygısızlık, bu ne terbiyesizlik anlamıs degilim... Devletin en tepesindeki bir insan olarak halka böyle mi örnek olunur? Ya da medya olarak insanlara bu durum o sekilde mi yansıtılır? Daha çok söylemek istedigim var ama dizi konusunun dısına çıkıyoruz malesef... Ama büyük ihtimal burayı düzenli takip eden yada etmeye çalısanlar olarak neyin ne oldugunun farkındayız...

Ve diziden bir söz:
"Bu millet, dogru liderlerle neler basarabilecegini göstermistir!"

Nazlıhan
09-03-07, 18:15
06 Mart 2007 tarihinde yayınlanması gereken "Mustafa Kemal" adlı son bölümümüz teknik bir hatadan dolayı yayınlanamamıştır.
Son bölümümüz 13 Mart 2007 Salı akşamı yayınlanacaktır.

Bu, resmi sitenin ana sayfasında yer alan not... {Dogrusu çok rahatladım... :img-wink: Yoksa komplo teorileri kapıdaydı... :)}

avrasya
09-03-07, 20:50
Aslında "SON" yazısını görene kadar gayet iyiydim... Yani gelecek haftaya özel bir bölümle karsımıza çıkarlar artık diye düsünüyordum... Dün evde birkaç arkadasım vardı, onlara izletmek adına oturup 5. kez izledim ilk bölümü... :) Geri kalan millete zaten daha önceden haber salmıstım... Bir daha ısrar etmek gereksizdi çünkü ilk bölümleri izleyemeyenler diger bölümleri aksatmadan izliyorlardı... Eminim onlarda bizim gibi sok oldular... Bir de ben TRT haberlerini de dikkatla izledim belki son bölümü diye diziyle ilgili birseyler yayınlarlar dedim... Ama tık yok... Pazar günü sıkça görmüstüm 13. bölüm fragmanını, hatta "Seyr-i Alem" adlı magazin programında da gösterdiler. P.tesi tv'ye bakamadım, o gün yayınlandı mı bilmiyorum ? Ya insallah teknik bir sorundan dolayı yayını gecikmistir. Aksi taktirde ben en yakındaki TRT stüdyosunu basmaya gidiyorum... Tepebasında'ydı sanırım... avrasya'cım sende bir zahmet Ankara'daki merkez stüdyoya bir el atarsın artık... :) {Ben komplo teorilerine her daim açıgım. :img-hyste }

Sevgili nzlhan,ben tam bugün açtım senin bu trt stüdyolarını basma fikrini okudum.Ardından resmi sitede açıklama da gelmiş.Bende çok rahatladım gerrçekten.Yoksa HER AN HERŞEYİ YAPABİLRİDİM.:img-yes: Hatta sitedeki ziyaretçi defterine de yazdım.Bu ekip bizi yarı yolda bırakmaz da.İşte neticede iş yöneticilerde bitiyo.Aklına bin bir türlü iş geliyo insanın.Dediğin gibi zaten birde kritik günler yok ermeni soykırımı,kerkük referandumu falan diye...Neyse ENAZINDAN ATAMIZI RAHAT BIRAKSINLAR DA,ŞÖYLE OTURUP BİR İZLEYELİM..

Nazlıhan
10-03-07, 10:57
Sevgili avrasya, bence gelecek hafta yayınlanacak olması daha iyi oldu... Sonuçta haftaya pazar günü, 18 Mart Çanakkkale deniz savasları zaferimizin 92. yıldönümü var... Bir kaç gün öncesinden bu konuya yakısır bir bölüm izlemek güzel olacak... Ben resmi sitedeki resimlere baktım ve daha simdiden bölümün havasına girdim bile... :img-in_lo {Ben yine de her olasılıga karsı tetikteyim... :) Malum karmasık bir toplum yapımız var ve her an hersey olabilir... :icon_whis }

Simdi yorumlara biraz ara verip bilgilere devam edelim... :img-wink:

Nazlıhan
10-03-07, 11:03
ÇANAKKALE ZAFERİ (Kahramanlık Günü)

( 18 Mart )

Çanakkale Savaşı yalnız bizim tarihimizin değil yakın dünya tarihinin de en önemli savaşlarından biridir.

Çanakkale Boğazı'nı savaş gemileriyle zorlayarak aşma, böylece İstanbul'a kavuşma isteği Avrupa büyük devletlerinin öteden beri özlemidir.

1914 yılında I. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla İtilaf devletleri bu isteklerini gerçekleştirme fırsatının doğduğuna inandılar. Bu inançla İngiltere ve Fransa işbirliği yaparak 3 Kasım 1914 günü alacakaranlıkta Bozcaada'dan Boğaz'ın ağzına doğru yaklaştılar. Buradan istihkamlarımıza doğru ateş açtılar, İngilizler Seddülbahir ve Ertuğrul tabyalarını, Fransızlar da Anadolu yakasında Kumkale ve Orhaniye tabyalarını havantopu ile dövdüler. Cephaneliğimize isabet eden top mermisiyle 11 ton barut havaya uçtu, subay ve erlerimiz şehit düştü, İngiliz Donanma Komutanı Amiral Carden Çanakkale önlerinde gösteriler yaptı, düşman denizaltıları boğazı geçmeye kalktılar.

24 Kasım 1914 günü bir Fransız denizaltısı Boğaz sularında görüldü. bu denizaltıyı gören topçularımız düşman üstüne ateş yağdırmaya başladı. 2 Aralık günü İngiliz denizaltısı da bir deneme yaptı. Derinden engelleri aşarak Boğaz'a girdi. 750 metre ilerde bulunan Mesudiye zırhlısına torpil atarak bu gemimizi batırdı. Zırhlımızda bulunan subaylardan 10'u ve erlerimizden 24'ü şehit düştü.

19 Şubat 1915 günü düşman savaş gemileri öğleye kadar uzun menzilli bir bombardımana girişti. Boğaz'a iyice sokuldular. Tabyalarımız akşama doğru düşman savaş gemilerine karşılık verdi. Ertuğrul ve Orhaniye tabyalarından atılan ateş karşısında düşman oldukça bocaladı.

İtilaf devletleri gemileri diledikleri gibi ilerleyemiyor, amaçlarına ulaşamıyordu. Lodos fırtınasını başarısızlıklarının nedeni olarak görüyorlardı.{:img-hyste} Havalar düzelince yeni saldırılar düzenlendi. Yine sonuç alınamayınca düşman gemilerine komuta eden Amiral Carden görevden alındı. Yerine 17 Mart 1915 günü Robeck atandı. Yeni komutan 18 Mart 1915 günü donanmayla Boğaz'a saldıracağını, yakında İstanbul'da olacağını Londra'ya bildirdi.

Bu arada Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Albay Cevat Çobanlı 17/18 Mart gecesi boğaz'a mayın hattı döşenmesi emrini verdi. Aldığı emir gereği Binbaşı Nazmi Bey Nusret Mayın gemisi ile o gece 26 mayın, Boğaz'a 11. hat olarak döşendi. Boğaz'daki mayın sayısı on bir hat olarak 400'ü aşmıştı.

18 Mart 1915

İngiliz ve Fransız savaş gemilerinden oluşan, o dönemin en büyük deniz gücü, üç filo olarak sabahleyin Çanakkale Boğazı'na girdi.

Bu donanmanın ilk grubunu oluşturan filoda, İngilizlerin Queen Elizabeth zırhlısı ile İnflexible, Lord Nelson ve Agamemnon savaş gemileri bulunuyordu.

İkinci grupta İngiliz Kalyon Kaptanı komutasında Ocean, İrresistible, Wengeance Majestic gibi savaş gemileri yer almıştı. Üçüncü filo ise Prince, Bouvet, Suffren gibi Fransız savaş gemilerinden oluşuyordu.

İngilizler ve Fransızlar zayıf Türk savunmasını kolayca susturarak Boğaz'ı kolayca geçebileceklerim umuyorlardı. Bu umut ve güvenle 18 Mart 1915 günü düşman savaş gemileri şiddetli bir ateşe başladılar. Rumeli Mecidiyesiyle merkez bataryaları şiddetli bir ateşe tutuldu. Boğazdaki düşman gemileri Hamidiye istihkamlarına yüklendi. Bunu gören Dardanos bataryaları ateşi üzerlerine çekmeye çalıştı. Az sonra, tüm gemiler, Dardanos'a saldırdı. Dardanos tabyamız saldırılara şiddetle karşı koydu. Bu arada Mesudiye tabyası da ateşe başlamıştı. Mesudiye üzerine ateş açılınca Hamidiye onun yardımına koştu. Bu arada kıyı bataryalarımız düşman üstüne ateş yağdırmaya başladılar. Bunalan düşman kaçmak isterken topçu atışlarıyla karşılaşıyordu. Düşman gemilerine göz açtırılmıyordu. Karşılıklı bu korkunç bombardıman bir saat kadar sürdü. Bu karşılıklı bombardımanı bir yabancı yazar şöyle anlatıyor:

"İnsan manzarayı gözlerinin önünde canlandırabilir. Kaleler, toz duman bulutları içinde kaybolmuşlardı. Yıkıntıların arasından arada bir alevler yükseliyordu. Gemiler, çevrelerinde fışkıran sayısız su sütunları arasında yavaş yavaş hareket ediyorlar, bazen duman ve serpintiler arasında iyice görünmez oluyorlardı. Tepelerden ateş eden havan toplarının alevleri görülüyor, ağır toplar yer sarsıntıları gibi gümbürdüyordu."

Bombardıman sırasında Türk tabya ve bataryaları büyük zarar görmüştü. Amiral Robeck Fransız gemilerini geri çekerek İngiliz savaş gemilerini ileri sürdü. Tam bu sırada müthiş patlamalar oldu. Bouvet ve Suffren savaş gemileri mayına çarparak sarsıldılar, manevra kabiliyetini kaybettiler. Bir gece önce Nusret mayın gemisinin döşediği mayınlar görevlerini yapmışlardı. Boğazın berrak suları üzerinde bir dev gibi yatan Bouvet ve Suffren'e tarihi Hamidiye bataryamızın keskin nişancıları ateş açtılar. "Çanakkale Geçilmez" kitabının yazarı Alan Moorehead olayı şöyle anlatıyor.

"Saat 13.45'de Suffren'in az gerisindeki Bouvet müthiş bir patlamayla sarsıldı. Güverteden göğe kesif bir duman yükseldi. Gittikçe hızlanarak yana yattı, devrilip gözden kayboldu. Olayı görenlerden birinin ifadesine göre 'Bir tabak, suda nasıl kayıp giderse o da öylece kayıp gitti.' "

Türk tabyaları, Boğaz'ı geçmeye çalışan düşman gemilerine durmadan ateş ettiler. Bu arada düşman Boğaz'daki mayınları temizlemek için mayın tarayıcılarını boğaza soktu. Tabyalarımız mayın tarayıcılarına ateş açtılar. Açılan ateş yağmur gibi yağmaya başlayınca düşmanlar panik içinde kaçtılar. Bu arada düşman savaş gemilerinden İnflexible, İrressitible büyük hasar gördü. Batanlar oldu. Daha sonra Queen Elisabeth ve Agamemnon yaralandı. İtilaf devletleri Çanakkale Boğazı'nı denizden aşamadılar. Büyük kayıplar vererek : Çanakkale Boğazı'nın geçilemeyeceğini öğrendiler.

İtilaf devletleri Çanakkale Boğazı'nın savaş gemileri ile aşamayınca bu kez çıkarma yapmayı planladılar. Artık Çanakkale kara savaşları başlıyordu. Kara savaşında düşmanın nereden çıkarma yapabileceği tartışıldı. Mustafa Kemal Kabatepe ve Seddülbahir'den, Alman komutan Von Sanders ise Bolayır ve Anadolu yakasından çıkarma yapılabileceği görüşündeydi. Alman komutanı Von Sanders'in görüşü ağır bastı ve askerler o yöreye yerleştirildi.

Düşman güçleri 25 Nisan 1918 sabahı Mustafa Kemal'in düşündüğü noktadan saldırdı. 19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal Kocaçimen'de Conkbayır'da, savaştı. Cephanesi biten askerlere:

"Süngü tak" emrini verdi. Daha sonra;

"Ben size taarruz emretmiyorum. Ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve başka komutanlar geçebilir." dedi. Tarihin bu en büyük siper savaşı başlamıştı. Siperler arası uzaklık 8-10 metre kadardı. Türk siperlerinden hiçbir asker ayrılmıyordu. Şehit düşenlerin yeri hemen dolduruluyordu. Her adım başına bir mermi düşüyor; toprak adeta tüterek kaynıyordu. Düşman dalgalar halinde Conkbayır'a doğru ilerliyordu. Bu arada Mustafa Kemal, Anafartalar Grup Komutanlığına atandı. Anafartalar Savaşı'nda düşmanın attığı şarapnel misketi Mustafa Kemal'in göğsüne isabet etti. Ancak cebindeki saate çarptığından bir şey olmadı.

Kısa sürede Türk ordusu her yerde büyük başarılar kazandı. Düşman şaşkına döndü, bozguna uğradı.

Çanakkale kara savaşlarının en önemli cepheleri; Kumkale, Beşike, Bolayır, Seddülbahir, Anbumu, Kabatepe, Conkbayırı ve Anafartalar'dır. 19 - 20 Aralıkta Anafartalar ve Arıburnu cephesi, 8-9 Ocak'ta Seddülbahir düşmanlar tarafından boşaltıldı. Böylece 1915 baharında parlak umutlarla karaya ayak basan birleşik düşman ordusu 1916 kışında bozguna uğrayarak çekip gitti.

Çanakkale savaşlarında 250 binin üzerinde askerimiz şehit düştü. Düşman kayıpları ise bu rakamın üstündedir.

Çanakkale savaşlarının unutulmaz kahramanı, Anafartalar Grup Komutanı Mustafa Kemal'in başarısı ilerde başlayacak Ulusal Kurtuluş Savaşı'mızın kaynağı oldu.

Bağımsızlığımızı savunmak, yurt topraklarımızı korumak için yapılan savaşlar kutsaldır. Çanakkale, Ulusal Kurtuluş Savaşımız kutsal destan savaşlara birer örnektir.

***
Kaynak: http://www.okuldersleri.com/canakkale_zaferi.htm

Nazlıhan
10-03-07, 11:37
ÇANAKKALE DESTANI


Yıl 1915

18'indeyiz Martın.

Kendine gel biraz!

Pek tekin değildi Çanakkale'nin suyu,

Geçilmez bu boğaz...

Geçilmez bu boğaz...

Bizi

Ne topun yıldırır,

Ne kurşunun.

Çünkü artık

Başladı cengimiz.

Er meydanında bulunmaz dengimiz...

Sen misin Mustafa Kemal'im ileri diyen?

İşte fırladık siperden.

Sırtına yüklenmiş kahraman

Seyit 276 kiloluk mermiyi,

Koşuyor bataryasına ateşler içinden.

Bu mermi denizlere gömecek Elizabet'i Buvet'i...

Yanıyor bugün Anafartalar yanıyor,

Denizler yanıyor,

Dağlar yanıyor.

Zafer bizimdir artık

Düşman zırhlıları batıyor...

Türk'üm,

Muzaffer olarak doğmuşuz bir kere.

Bir karış toprak uğruna Kimimiz şehit oluruz.

Kimimiz gazi.

Hiç değişmez bu yazı.

Dünyada her yer geçilir belki

Lâkin geçilmez Çanakkale Boğazı..

Fahri ERSAVAŞ


***

BİR YOLCUYA


Dur yolcu! bilmeden gelip bastığın

Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.

Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın

Bir vatan kalbinin attığı yerdir.

*

Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda

Gördüğün bu tümsek, Anadolu'nda

İstiklal uğrunda, namus yolunda

Can veren Mehmet'in yattığı yerdir.

*
Bu tümsek, koparken büyük zelzele,

Son vatan parçası geçerken ele,

Mehmed'in düşmanı boğduğu sele

Mübarek kanının akıttığı yerdir.

*

Düşün ki, haşr olan kan, kemik eti

Yaptığı bu tümsek, amansız çetin

Bir harbin sonunda bütün milletin

Hürriyet zevkini tattığı yerdir.


Necmettin Halil ONAN

Nazlıhan
10-03-07, 11:58
Güzel Sözler



Zafer, "zafer benimdir" diyebilenindir.


Hiçbir zafere çiçekli yollardan gidilmez.


Zaferin büyüklüğü, savaşın çetinliği ile ölçülür.


Zafer, barışın en kısa yoludur.

seheripek46
10-03-07, 12:03
bu diziyi kutluyorum çok dikkatli izliyorum ve hiç kaçırmıyorum işallah böyle devam eder


kınalı kuzular

svç80
10-03-07, 12:37
sevgili nzlhan verdiğin güzel haber ve paylaşımların için çok teşekkürler...



ÇANAKKALE DESTANI

Altı asır dünyaya nizam veren bu millet, bitab düşmüştü. Trablusgarp’tan, Balkanlar’dan çekilmiştik. Ricat, onur-gurur kırıcıydı ama mecburduk buna... Düşman kaviydi..talih zebundu... dost vefasızdı...

Batılı; “Başka milletlerin, müdafaadan ümidi kestiği anda, Türk milletinin taarruzu başlar!” diyor. İşte Çanakkale savaşları, bunun destanıdır.

Bu destanda; cephaneliğin infilak etmesiyle gözlerinden olan Memiş’in; komutanın: “Vah evladım vah! Gözlerinden mi oldun?” demesine karşılık: “Üzülme paşam, üzülme! Bu gözler göreceğini gördükten sonra bu hale geldi!” şeklindeki cevabı vardır.

Bu destanda; Fransız zırhlısı Büve’nin 610 mürettebatının denize saçıldığı anda; İngiliz zırhlısı Oşin’ın, sudaki karıncalar gibi çabalayan düşman askerlerini toplaması için ateş kesen Türk topçusunun civanmertliği vardır.

Bu destanda; İntepe bayırında, bölüğünün tamamen bitmesine rağmen bir mehmetçiğin, sabaha kadar dişini sıkması ve sabahleyin takviye gelen bölük komutanına : “Akşam, batarya imamları “şehitliği” anlatmasalardı, vallahi dayanamazdık!” Demesi vardır.

Bu destanda; yolunu şaşırıp, merkebiyle düşman içine düşen, dipçik darbeleri altında mendilini çıkarıp: “Beni komutanınıza götürün diyerek”, Anzak komutan karşısında da : “Bizim komutanın size selamı var! Bunlar düşman amma deniz suyu da içemezler! Dedi. Size tatlı su yolladı!” hilesini yapıp mukabilinde çikolata, konserve alarak birliğine dönen, kıvrak Türk zekasının sembolü olan Saka Hüseyinler vardır.

Bu destanda; birkaç kalas, birkaç metre halat ve 30 yardımcısıyla, 35,5 santim çapındaki 100 tonluk topu Çimenlik kalesi burçlarından indirip Hamidiye tabyalarına nakleden 65’ini geçmiş imalat-ı harbiye ustası Ramazan ağalar vardır.

Bu destanda Rumeli Mecidiyesi tabyasında 20 dakikalık baygınlıktan sonra 276 kilogramlık üç mermiyi peyderpey atıp İngilizlerin Oşin Zırhlısına boğazı dar eden ; Cevat Paşa’nın “Dile benden ne dilersen evladım” demesine karşılık “Bir şey istemem kumandanım diyen, Paşanın ısrarıyla “Tek tayınla doymuyorum komutanım” deyip “Çift tayın” alan ; fakat bir süre sonra “ Herkes tek tayın yerken bu ikinci tayın boğazımdan geçmiyor.” diyerek tayını reddeden diğergam ruhlu “KOCA SEYYİT”ler vardır.

Bu destanda; cephanesi bitmiş geri çekilen askerlere; “Düşmandan kaçılmaz! Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum!” diyen Anafartalar, Conkbayırı muharebelerinin kahramanı “Mustafa Kemal”ler vardır.

Ve yine bu destanda, Atatürk’ün Nutuk’ta anlattığı:

“Siperler arasıdaki mesafe sekiz metre, yani ölüm muhakkak...Birinci siperdekiler hiçbiri kurtulmamacasına kamilen düşüyor.İkinciler onların yerine geçiyor...Fakat, ne kadar gıpta edilecek bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz?...Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiç ufak bir korku ve endişe göstermiyor, sarsılmak yok... Okumak bilenlerin elinde Kur’an-ı Kerim cennete gitmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelime-i şehadet getirerek yürüyorlar. Emin olunuz ki, Çanakkale Savaşlarını kazanan bu yüksek ruhtur.” Dediği bu ruhu taşıyan Anadolu yiğitleri vardır.

svç80
10-03-07, 12:39
ÇANAKKALE

Söyle Arkadaşım' dedi Anadolulu Mehmet
yanıbaşındaki Anzak erine
'nereden kopup gelmişsin,
neden çökmüş bu mahsunluk üzerine?'
'DUNYANIN ÖBÜR UCUNDAN' dedi. gencecik Anzak
'Öyle yazmışlar mezar taşıma.
doğduğum yerler öylesine uzak,
örtündüğüm topraksa gurbet bana.'
'Dert edinme arkadaşım'dedi Mehmet
'değil mi ki bizlerle birleşti kaderin,
değil mi ki yurdumuzun koynundasın ilelebet, sende artık bizdensin,
sende bencileyin bir Mehmet'

Çanakkale'de toprağının
üstü cennet altı mezar
kavga bitmiş mezarlarda
kaynaş olmuş yiten canlar.

'ya sen dedi Mehmet
oyun çağındaki İngiliz erine,
'yaşın ne senin kardeş
böylesine erken buralarda işin ne?'
'yaşım sonsuza dek onbeş'
dedi ufak tefek İngiliz eri.
'köyümde askercilik oynar
coştururdum trampetimle bizimkileri
derken kendimi cephede buldum
oyun muydu, gerçek miydi anlamadan,
bir sahici kurşunla vuruldum.
Sustu boynumdaki trampet,
son verildi böylece oyundan bozma işime
Gelibolu'da bana da bir mezar kazıldı
mezar taşıma ON BEŞİNDE TRAMPETÇİ' yazıldı.
Öyküm de künyem de bundan ibaret.'

Yağmur yağıyordu usul usul toprağa
gozyaşları düşerek üstüne sanki
damla damla ağlıyordu uzaktan uzağa
sahibini yitiren bir trampet.

'ya sizler' dedi Mehmet
dünyanın dört kıtasından
mezarlar dolusu erlere,
'hangi rüzgar savurdu sizleri
bu bilmediğiniz yerlere'
kimi İngilizdi, kimi İskoç
kimi Fransızdı, kimi Senegalli
kimi Hintli kimi Nepalli
kimi Avustralya'dan kimi yeni Zelanda'dan Anzak
gemiler dolusu asker
her biri niye geldiğinden habersiz
Gelibolu'nun oya gibi koylarından sızarak
tırmanmışlardı dağa bayıra
siper siper yara gibi yarılan toprak
mezar olmuştu savaş ardından onlara.
Kiminin BURADA YATTIĞI SANILIR
Kiminin ADI BİLİNSE DE MEZARI BİLİNMEZ
kiminin de mezar taşında
on altı on yedi on sekiz yaşında
EBEDİ İSTİRAHATE ÇEKİLDİĞİ yazılı.
Çanakkale topraklarında,
her birinin erken biten yaşam öyküsü
eski yazıtlar gibi taşlara böyle kazılı.
'Anlamaz mıyım' dedi 'halinizden kardeşler'
adına yazılı taşı bile olmayan asker
Anadolulu Mehmet
'ben de yuzyıllarca yaban ellerde
neyin uğruna bilmeden can vermişim
kendi yurdum uğruna can vermenin tadına
ilk kez Çanakkale'de ermişim.
Uğrunda can verdikce vatandı ancak
ekip biçtiğim padişah mülkü toprak
değil mi ki sizler alamasanız bile
bu topraklar almış sizi sizleri basmış bağrina
sizlere de vatan sayılır artık Çanakkale.

Savaş bitti.
Ölenler kaldı sağlar gitti
köylü köyüne döndü evli evine
kır çiçekleri geldiler akın akın
çekilen askerlerin yerine
yaban gülleri, dağ laleleri, papatyalar,
kilim kilim yayıldılar toprağa.
Siper siper
toprağın savaş yaralarını örttüler
koyunlar koruganları yuva yaptı kendine
kuşlar döndü gökyüzüne kurşunların yerine.
Çiçeğiyle yemişiyle yeşiliyle
silah yerine saban tutan elleriyle
geri aldi savaş alanlarını doğa
can geldi toprağa silindikçe kan izleri.
Yeryüzünde cennet oldu öylece
o cehennem savaş yeri
şimdi Çanakkale Gelibolu
bahçe bahce, ülke ülke
mezar dolu.

Huzur içinde uyusun
vuruştukları toprakta
kavgadan kinden uzakta
yanyan dostça yatanlar.

Bülent Ecevit

svç80
10-03-07, 12:42
18 Mart Çanakkale Zaferi
Tarihteki ve Ulusal Yaşantımızdaki Yeri



Turhan OLCAYTU * E.Tümgeneral



3 Kasım 1914 ve 18 Mart 1915 tarihleri arasında Çanakkale Boğazı'nda cereyan eden bir seri deniz savaşlarıyla Gelibolu Yarımadası'nda 25 Nisan 1915 - 8/9 Ocak 1916 tarihleri arasında yapılan kara savaşları, Türk tarihinin en şerefli sayfalarını dolduran birer zafer destanıdır.

Çanakkale Zaferini, büyük Türk Ulusuna, Atatürk gibi dahi bir lider hediye etmiştir. Türk bağımsızlık savaşının temelleri, Çanakkale'nin sularında, Conkbayırı'nda ve Anafartalar'da atılmış, bu zaferler Türk Kurtuluş Savaşına maya çalmıştır.

Türk Ulusu; İstanbul'u kurtaran Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal Paşayı Çanakkale'den tanımış; 19 Mayıs 1919'da O, Samsun'a çıktığı gün Suriye ve Filistin cephelerinden terhis olarak Anadolu'ya dönen Türk halkı, "bu benim kahraman komutanımdı" diyerek O'nun etrafında kenetlenip İstiklal Savaşı'na katılmıştır.

Türk Ulusu ve dünya O'nu böylece tanırken, O da Conkbayırı'nın, Kocaçimen'in, kan deryası can pazarında ulusunun ve Türk askerinin asıl cevherini yakından tanıyarak daha sonra girişeceği Bağımsızlık Savaşını kesin zaferle sonuçlandıracağı kanaatini daha o zamandan edinmiştir. 18 Mart zaferi kazanılmasaydı, düşman donanması, daha 1915'in Mart ayında İstanbul'a girerek Osmanlı İmparatorluğu'nu çökertebilecekti.

Çanakkale Boğazı'nı denizden aşıp İstanbul'a giremeyen İtilaf Devletleri, 25 Nisan 1915'ten başlayarak 8-9 Ocak 1916'ya kadar süren Çanakkale kara savaşlarında Mustafa Kemal tarafından durdurulamasaydı, Birinci Dünya Savaşında Çarlık Rusyası en kısa yoldan müttefiklerinin yardımlarına kavuşacağı için yıkılmayacak, muhtemelen Ekim 1917 Bolşevik İhtilali de olmayabilecekti. Bu durumda Almanya'nın yenilgisi hızlanacak ve 1. Dünya Savaşı belki de 1915'te sona erecekti. Çanakkale Zaferi; harbin 4 yıl sürmesine, üç imparatorluğun (Osmanlı, Çarlık ve Avusturya/Macaristan İmparatorlukları) tarih sahnesinden silinmesine neden olmuştur. Gelibolu Yarımadası'nda düşmana kesin darbeler vurarak onları yenilgiye uğratan Alb. Mustafa Kemal'in Anafartalar tepesinde yaktığı zafer meşalesi, Kurtuluş savaşımızın da yolunu aydınlatmıştır.

Böylece 18 Mart deniz zaferimizi taçlandıran 25 Nisandan sonraki kara savaşlarında, Mustafa Kemal'in etkin liderliği sayesinde kazanılan zaferlerin, ulusal tarihimize ve dünya tarihine yön veren etkin rolünü yukarda belirtilen noktalarda toplamak mümkündür.



18 MART 1915 ÇANAKKALE DENİZ SAVAŞI VE ÖNCESİ

Boğaz savunması, girişten itibaren "Dış-Orta-İç Tabyalar" olmak üzere üç savunma grubu halinde tertiplenmişti. Boğaz kıyıları boyunca 20 tabyamızda, çoğunluğu kısa menzilli ve eski model, 170 adet top mevzilendirilmişti. İtilaf Devletlerinin savaş gemilerinde çoğunluğu büyük çaplı uzun menzilli 247 adet en modern toplar bulunmaktaydı.


İtilaf Devletlerinin Akdeniz Başkomutanı Amiral Carden, Boğazı geçerek İstanbul'a girmek için üç aşamalı saldırı planı yapmıştı. İstanbul'a bir ay içinde ulaşacağını hesaplamıştı. Plan gereğince, 3 Kasım 1914 günü 7 zırhlı ile Boğaza bir keşif taarruzu yaptı. Girişteki tabyalarımız zarar gördü. İkinci saldırıyı 19-25 Şubat 1915 tarihleri arasında 7 gün süreyle devam ettirdi. Türk topçusunun atış menzili dışından yapılan bombardımanlar etkili oldu. 19 topumuz ve Boğaz girişindeki tabyalarımız kullanılamaz hale geldi. 26 Şubat günü düşman donanması Boğaza girdi orta kesimdeki tabyalar 8 saat süreyle kesintisiz bombardımana tabi tutulup sarsıldı. Bu başarılar üzerine Amiral Carden, Londra'ya çektiği bir telgrafta, 14 gün içerisinde İstanbul'a ulaşabileceğini müjdeliyordu. Amiral, hazırlıklarını tamamlamaktaydı. Son darbe 18 Martta indirilecekti. Ne var ki, kağıt üzerinde yapılan bu savaş planında, Türk'ün kahramanlığı ve savaş azmi hesaba katılmadığı için evdeki hesap çarşıya uymayacaktı.



18 MART 1915 GÜNÜ SAVAŞI

18 Mart günü, bundan 85 yıl önce, Çanakkale'de ufukları ümit ve zafer neşesi kaplayan bir gün daha doğdu. İtilaf Donanması 18 savaş gemisiyle saat 10.00'da boğazı yarıp geçmek üzere girmeye başladılar. İlk ateşi TRIUMPH zırhlısı, Çanakkale'ye 12 Km. mesafedeyken saat 11.15'te açtı. Savunma planımıza göre, gemiler topçularımızın ateş menziline girinceye kadar pusuda bekleyecek ve baskın tarzında ateş açılacaktı. Nitekim böyle yapıldı. Düşman; yaklaştıkça, topçularımızın giderek yoğunlaşan isabetli atışlarıyla karşılaşıyordu. Saat 12.00'ye geldiğinde orta kesimdeki 3 tabyamız ağır hasar almış, ama ayakta kalan diğer topçularımızın hedefini şaşmayan mermileri AGAMENNON zırhlısının çelik yeleğini parçalamış, INFLEXIBLE zırhlısının komuta köprüsü uçurulmuş ve bu arada düşman donanması Çanakkale'ye 7 Km. kadar sokulmayı başarmıştı. Savaşın en şiddetli anları yaşanıyordu. Türk topçuları Boğazı cehenneme çeviriyor, düşman zırhlıları da kıyı şeridindeki mevzilerimizi hallaç pamuğu gibi atıyor, kıran kırana bir savaş oluyordu.

Bu sırada Fransız GAULOIS zırhlısı aldığı ağır yaralarla saf dışı kalmış, BOUVET zırhlısı yırtılan çelik gömleğini yenilemek üzere geriye kaçarken, bir gece önce Dz. Yzb. Hakkı'nın NUSRET mayın gemisiyle boğaza döşediği mayınlara çarparak 639 personeli ile birlikte karanlık limanın sularına gömülerek kayboluyordu. BOUVET'in imdadına koşan SUFFREN ve GAULOIS da aynı akıbete uğramıştır. Saat 15.00'te IRRESISTIBLE ve onu takiben 16.00'da INFLEXIBLE ve 10 dakika sonra OCEAN zırhlıları, tam ileri atılacaklarken onların da ayakları Yzb. Hakkı'nın tuzağına takılarak batarken, INFLEXIBLE güçlükle kurtularak römorkör yedeğinde İmroz'a dönüyordu. Böylece 6 saatte 3 büyük zırhlısını kaybeden, bir bu kadarı da ağır hasara uğrayan gemilerini acıyla seyreden Amiral De ROBECK, kalanları kurtarabilme telaşıyla saat 17.30'da boynu bükük çekilme emrini veriyordu.

Nazlıhan
10-03-07, 13:43
Sevgili seheripek46; 12 bölümdür o sekilde devam ediyordu ama 13 Mart'ta son bölümü {"Mustafa Kemal" adlı bölümü} var malesef...

Sevgili svç80; rica ederim... Paylastıgın degerli bilgiler için de ben sana tesekkür ederim. {Bak bu "Koca Seyyid"in hikayesi içimde ukte olarak kalacak gibi... :icon_sorr }

Ben Çanakkale'deki düsman kuvvetlerinin en çok neyine gülüyorum biliyor musunuz? Yok efendim, deniz savaslarında Lodos fırtınası Bogaz'ı geçmemize engel oldu... :img-hyste Yok olmadı kritik bölgede, savası kazanmamızda önemli rol oynayacak birligimizi bulut aldı götürdü... :img-hyste {Tabi tabi canım, kesin öyledir... :img-hyste Yani Allah'tan bizim hiçbir suçumuz yokmus...:img-hyste :img-hyste :img-hyste Yoksa tersini düsünemiyorum yani... :img-hyste }

Hafta sonu ben yokum... Buralara mukayyet olun lütfen... :img-wink: :)

svç80
10-03-07, 14:12
sevgili nzlhan bu yazı senin için...

215 kıyıyı taşıyan Türk genci Seyit Mehmet Er.

Bir ara ingilizler tekrar saldırarak türk askerlerini püskürtüp en önemli tepelerden biri olan
Arıburnuna yakın tepeyi ele geçirecekler. Fakat ele geçirmeleri için oraya yanaşması gereken ingiliz gemisine yol açmaya çalışıyorlar. Ve bundada tam muvakkat olacaklar. Çünkü Türk askerleri püskürtülmüş. Zaten orada sayıca azalmış. Gemi yanaşıp ingiliz askerleri gelince o tepe rahatlıkla ele geçirilecek. Ve belkide Çanakkale alınacak.
Türk komutan emir vermiş herkes geri çekilsin. Bu arada Seyit Mehmet Er komutanına bakmış ve topa doğru koşmuş. Ancak 3-4 kişinin bile zor kaldıracağı topu almış sırtına koymuş namluya ve bir atışta sahile yaklaşan koca ingiliz gemisini vurmuş. 215 Kğ olan topu acaba hangimiz taşıyabiliriz. Üstelik merdiven basamak çıkarken.


GELİBOLU MUHAREBELERİ VE SEYYİD ALİ ONBAŞI

Dostlar, Çanakkale savaşlarında bir mihenk taşıdır Seyyid Onbaşı. Peki savaş sonrası ne olmuştu Koca Seyyid e.... Sağ salim dönebilmişmiydi evine......


Çanakkale önlerinde tarihte ender görülen bir muharebe cereyan etmekteydi. Bir yanda dünyanın en gelişmiş askeri vasıtalarına sahip ve sayıca çok kalabalık Batı ülkeleri, diğer tarafta vatanlarını müdafaa için cepheye koşup; düşmanın topuna, tüfeğine iman dolu göğsünü siper eden Mehmedcik...
Anadolunun cihangir ruhlu yiğitleri, şanlı fakat talihsiz devletlerinin elde kalan kısmını müdafaa için cansiperane vuruşmakta. Düşman zırhlılarının yağdırdığı güllelere, yaylım ateşe karşılık vermekte, düşmana adım attırmamaktadır.

Her hususu gözönünde bulundurduklarını zanneden ve hesaplarına göre en geç üç günde Çanakkale'yi aşacaklarını hesap eden düşmanlar yanıldıklarını acı bir şekilde görecek ve zelil bir halde kaçacaklardır Çanakkale önlerinden. Onlar kaçarken, geride Mehmetçiklerin kanları, canlan pahasına kazanıp evlatlarına ithaf ettikleri şanlı bir hatıra kalacaktır.

Çanakkale harbinde tarihlere şanla geçen kahramanlık tabloları çizilmiştir. İşte böyle tablolan çizenlerden birisi de Koca Seyyit'tir.

1889'da Balıkesir'e bağlı Havran ilçesinin Çamlık köyünde dünyaya gelen Seyit, çocukluğundan itibaren gürbüz yapısı ve pehlivanlığıyla dikkatleri çekmiştir. Bu vasfından dolayıdır ki asker ocağında kendisine pehlivanlığına izafeten "Koca" lakabı verilmiş ve "Koca Seyyid" diye tanınmıştır.

1909'da vatani vazifesine yapmak üzere askere giden Koca Seyit üç senelik asker iken 1912'de Balkan harbi patlak vermiş, Seyit de birliğiyle birlikte savaşa katılmıştır. 1913'te Balkan savaşının sona ermiş olmasına rağmen Seyit terhis edilmemiştir.

1914'te Birinci dünya savaşı patlak verince Seyit de Çanakkale'de topçu eri olarak vazife almıştı.

Çanakkale Boğazı'nın Rumeli yakasında, Kilitbahir denilen mevkide 28 lik Mecidiye bataryasında Şeyit'le birlikte kırk kişi vazifeliydi.

17 Mart 1915'te Çanakkale'deki bütün birliklerde yoğun bir faaliyet görülmekteydi. Ertesi gün, düşmanın büyük bir hücuma geçeceği haber alınmıştı.

Seyit Onbaşının bataryasında da hazırlıklar tamamlanmış ve düşmanın taarruzu beklenmeye başlanmıştı.

18 Mart 1918'de ilk önce Fransız daha sonra İngiliz zırhlıları Çanakkale boğazında görülmüşlerdi. Kıyılan yoğun top ateşine tutan düşman zırhlıları aynı şiddette karşı ateşle karşılaşınca duraklamışlar, fakat ateşlerini kesmemişlerdi.

Anadolu ve Rumeli kıyılarından ateş ve dumanlar göklere yükselmekteydi, düşman ateşi aralıksız devam ediyordu.

İngilizlerin en büyük savaş gemilerinden Queen Elizabeth ve Ocean zırhlıları Koca Seyit'in bataryasının bulunduğu Kilitbahir önlerine gelmiş, kıyıyı top ateşine tutmuştu.

Ateş çemberi genişleye genişleye Koca Seyit'in bataryasına ulaşmıştı. Bataryanın sağına soluna mermiler peşpeşe düşmeye başlamıştı. Durumun kritik oluşunu gören batarya komutanı "sığınağa!" emrini vermişti. Fakat batarya erleri sığınağa ulaşmadan müthiş bir gürültü kopmuş, sanki yer yerinden oynamıştı. Koca Seyit de o gürültüden sonrasını hatırlamıyordu. Düşman gemilerinden atılan bir mermi cephaneliğe isabet etmiş, cephanelik havaya uçmuştu.

Bataryadaki erlerden on dördü şehit olmuş, yirmi dördü ise yaralanmıştı. Sadece Seyit ile Ali isimli arkadaşı yara almadan kurtulmuşlardı.

Sağlık erlerinin müdahelesiyle kendine gelen Seyit gözlerini açınca etrafta şehit olan arkadaşlarının cesetlerim görmüş ve arkadaşlarından durumu öğrenmişti. Bataryada ikisinden başka kimse kalmamıştı.

Bataryanın toplarından ikisi toprağa gömülmüş ve kullanılmaz hale gelmişti. Sadece bir tanesi kullanılabilir haldeydi. Onun da vinci kırılmıştı.

Koca Seyit, bir denizde hâlâ ateş püsküren düşman zırhlısına bir yerde yatan şehitlere bir de topa bakmış ve büyük bir hırsla her biri 215 okka (276 kilo) ağırlığındaki mermilere yönelmişti. Arkadaşı Niğdeli Ali şaşırmıştı, Koca Seyit ne yapmak istiyordu. Seyit, şaşkın şaşkın kendisine bakan arkadaşına "yardım et de mermiyi yükleneyim" demiş, ardından da "Ya Allah" diyerek koca mermiyi kavramış ve Ali'nin yardımıyla sırtlamıştı. 276 kiloluk yüküyle 28'lik topun altı basamağını çıkan Koca Seyit mermiyi topun ağzına yerleştirmeyi başarmıştı. İmanın hem nur hem de kuvvet olduğunu göstermişti Koca Seyyit. Bu hakikati bütün dünyaya ilan edecekti. Şimdi bütün dikkatini vermiş önünde canavar gibi duran Ocean'ın üzerine çevirmişti topun namlusunu. Hedefi iyice tesbit edip nişanının doğru olduğuna kanaat getirdikten sonra "Ya Allah, bismillah!" diyerek topu ateşlemişti. Topun gürlemesiyle birlikte karşıdaki düşman gemisinden yoğun siyah bir duman yükselmişti. Anında yalpalamaya başlamıştı. Koca gemi isabet almıştı. Gemi personelinin sesleri kıyıdan duyuluyordu. Vurmuştu Koca Seyit, koca kefere gemisini. Ve mağrur düşmanın koca gemisi batacaktı.

Düşmanlar Mecidiye bataryasının safdışı edildiğini zannetmekteydiler. Kilitbahir cephesindeki komutanlar da aynı kanaate varmışlardı. Fakat Mecidiye bataryasından ateşlenen bir top düşman gemisini batırmıştı işte.

Batarya komutanı Hilmi Bey derhal Mecidiye bataryasına koşmuş ve topu Seyitle arkadaşının ateşlediğini öğrenmişti. Hemen oracıkta onbaşı rütbesini takmıştı Seyit'e. Komutanlar takdirlerini bildirmekteydi.Batarya Komutanı Hilmi Bey 'ne istersin Seyyid'' dediğinde ''Kumandanım tayınım az geliyor iki tayın isterim'' demiş, fakat ikinci yemekte ''arkadaşlarım bir tayın alırken ben iki tayın alamam'' diye hakkından feragat etmiştir.

"Nasıl yaptın?" sualine ise şu cevabı veriyordu. "Cenb-ı Hakkın yardımıyla."

Koca Seyit'in Ocean'ı batınşı bir anda her tarafa yayılmıştı. Mehmedcik taze moralle düşmanı şiddetli top ateşine tutmuştu. Gün batımına kadar devam eden şiddetli savaşta düşman perişan edilmişti. Düşman Çanakkale'yi geçememişti. Geçemiyecekti de...

Çanakkale kahramanlarından Koca Seyit 1918'de terhis edilmişti. Köyüne dönen Seyit geçimini temin için çalışmaya başlamıştı. Fakat hain gözler cennet vatanın üzerinde olunca rahatlık yoktu.

Düşmanların hücumları bitmiyordu. Daha düne kadar Osmanlı devletine bağlı olan "uşak tabiatlı" Yunanlılar 15 Mayıs 1919'da İzmir'i, 28 Mayıs 1919'da da Ayvalık ve Edremit'i işgal etmişti. Vatan istila altındaydı, Çanakkale'nin şanlı gazisi Seyit onbaşı durabilir miydi? Durmadı ve işgal haberini alır almaz cepheye koştu.

Karış karış vatanını müdafaa eden yediden yetmişe Anadolu insanıyla omuz omuza verip vuruşuyordu. Koca Seyit, Ordunun 26 Ağustos 1922'de başlattığı büyük taarruza da iştirak etmiş ve 28 Ağustos'ta cereyan eden muharebede iki yerinden yaralanmıştı. Büyük zaferin kazanıldığını hastanede yatarken öğrenmişti Koca Seyyit. Dünyalar kendisinin olmuştu. Artık asırlardır olduğu gibi şanlı bayrağı semalarda hür olarak dalgalanacak, Ezan-ı Muhammedi vatan semalarından eksik olmayacaktı.

Savaşın kazanılmasından sonra mütevazı hayatını devam ettirmişti. Koca Seyyid, fakirdi, çoluk çocuğunun geçimini sağlamak için binbir meşakkatle dağdan odun getiriyor, odun kömürü yapıp satıyordu.
Koca gazinin madalyası bile yoktu. O da "müracaat et sana madalya versinler, maaş bağlasınlar" diyenlere, "Biz madalya için, maaş için dövüşmedik. 'Ya şehid olacağız ya gazi' dedik. Ücretini Cenab-ı Allah'tan bekledik ve Rabbim bize gazilik rütbesini nasib etti" demiştir.

Dağdan sırtında odun taşırken yağmurlu ve soğuk havalarda üşütmüş sonunda zatürre hastalığına yakalanmıştı.Hastalığı sırasında da malesef hiçbir yardım görememişti.1939 yılının Aralık ayında vefat eden Koca Seyit geride maddî hiç bir servet bırakmamıştı. Madde bakımından belki dünyanın en fakir insanıydı, fakat, şanlı tarihe malolan şanlı hatıralar bırakmıştı.

Koca Seyyid ve arkadaşlarını bu vesileyle birkez daha rahmet ve minnetle yad ediyoruz....

Çanakkale83
10-03-07, 14:22
Sayfaya emeği geçen herkese teşekkürler

"C. Bayar Üniversitesi Öğrenci Konseyi'nin hazırladığı Çanakkale adlı kitapçıktan.."
Azman Dede... Balıkesir'de son gömdüğümüz Çanakkale gazisi, İvrindi'nin Mallıca köyünden 104 yaşında Azman Dede idi. Gençliğinde iki metreyi aşkın boyu, dev görünümüyle insan azmanı sayılmış, herkes ona azman demeye başlamış, soyadı kanunu çıkınca da Azman soyadını almıştı. Esas ismi adeta unutulmuştu. Yıllar önce bir yerel araştırma sırasında Mallıca köyü kahvesinde kendisiyle görüştüm. Kulakları ağır işitiyordu. Köylülerden biri yardımcı oldu. Benim sorduklarımı kulağına bağıra bağıra söyledi. Onun sesine alışkın olduğundan anladı, sorduklarımı cevapladı. Söz Çanakkaleye geldiğinde o koca ihtiyar sarsıla sarsıla, hıçkırıklar içinde ağlamaya başladı. Kendi zor duyduğu için kan çanağına dönen gözleriyle bize de duyurmak için bağıra bağıra anlatmaya başladı:

- "Bir hücum sırasında bölük erimişti. Yüzbaşı telefonla takviye istedi. Gece yarısı siperleri takviye için istediğimiz askerler geldi. Hepsi askere yeni alınmış gencecik insanlardı.

Ama içlerinde daha çocuk denecek yaşta üç-dört asker vardı ki hemen dikkatimizi çekti. Bölüğü düzene soktum. Yüzbaşı gelenlerle tek tek ilgileniyor, karanlıkta el yordamıyla üstlerini başlarını düzeltiyor, sabah yapılacak olan süngü hücumuna hazırlıyordu. Sıra o çocuklara geldiğinde, o cıvıl cıvıl şarkı söyleyerek gelen çocuklar birden çakı gibi oldular. Yüzbaşı sordu: "Yavrum siz kimsiniz?" İçlerinden biri: "Galatasaray Mektebi-Sultanısı talebeleriyiz. Vatan için ölmeye geldik!.." diye cevap verdi.

Gönlüm akıverdi o çocuklara. Bu savaş için çok küçüktüler. Daha süngü tutmasını bile bilmiyorlardı. Onlarla ilgilendim. "Mermi böyle basılır. Tüfek şöyle tutulur. Süngü böyle takılır. Düşmana şöyle saldırılır!.." diye.

Onları karşıma alıp bir bir gösterdim. Siperlerin arkasında ay ışığında sabaha kadar talim yaptık. Gün ışımadan biraz dinlensinler diye siperlere girdik. Ortalık hafif aydınlanır gibi olunca hep yaptıkları gibi düşman gemileri gelip siperlerimizi bombalamaya başladılar. Yer gök top sesleriyle inliyordu. Her mermi düstüğünde minare gibi alevler yükseliyor, birgün önce ölenlerin kol, bacak, el, ayak gibi parçaları havaya kalkan toprakla siperlere düşüyordu. Mermiler üzerimizden ıslık çalarak geçiyordu. Siperler toz duman içinde kalmıştı. Bir ara yüzbaşı "Azman, yandık!.." diye siperin köşesini işaret etti. O şarkı söyleyerek sipere gelen, sanki çiçek toplarmış gibi neşeli olan o çocuklar, siperin bir köşesinde sanki bir yumak gibi birbirine sarılmış tir tir titriyorlardı. Çocuklar harbin gerçeği ile ilk defa karşılaşıyorlardı. Ürkmüşlerdi. Yüzbaşı yandık demekte haklıydı. Muharebede bir ürküntü panik meydana getirebilirdi.

Tam onlara doğru yaklaşırken içlerinden biri avaz avaz bir marş söylemeye başladı!.. "Annem beni yetiştirdi bu yerlere yolladı. Al sancağı teslim etti Allaha ısmarladı. Boş oturma çalış dedi, hizmet eyle vatana.. Sütüm sana helâl olmaz, saldırmazsan düşmana.."

Baktım hemen biraz sonra ona bir arkadaşı daha katıldı.

Biraz sonra biri daha... Marş bitiyor yeniden başlıyorlar. Bitiyor bir daha söylüyorlar. Avaz avaz!.. Gözleri çakmak çakmak...

Hücum anı geldiğinde hepsi süngü takmış, tüfeklerine sımsıkı sarılmış, gözleri yuvalarından fırlamış, dişler kenetlenmiş bekliyorlardı. O an geldi.

Birden yüzbaşı "Hücum!.." diye bağırdı. Bütün bölük, bütün tabur, bütün alay cephenin her yerinden fırladık. İşte tam o anda, tam o anda, o çocuklar kurulmuş gibi siperlerden fırlayıverdiler. İşte o an. Tam o an bir makinali yavruları biçiverdi. Hepsi sipere geri düştüler. Kucağıma dökülüverdiler. Onların o gül gibi yüzleri gözümün önünden gitmiyor. Hiç gitmiyor!.. İşte ben ona ağlıyorum, o çocuklara ağlıyorum!.."

Azman dede ağlıyordu. Ben ağlıyordum. Kahvede kim varsa ağlıyordu. Kahveci gözyaşları içinde bize çay getirdi. Eğildi: "Azman dede hep ağlar. Niye ağladığını bügün ilk defa anlattı." Dedi.

Çanakkale83
10-03-07, 14:43
Çanakkale Haber sitesinden...

CANLI TARİH FATMA NİNE...
Çanakkale'nin Eceabat İlçesi'ne bağlı büyük Anafarta Köyü'nde yaşamını sürdüren 97 yaşındaki canlı tarih Fatma Hızal, savaş sırasında ve sonrasında yaşadığı olayları anlatırken gözyaşlarına engel olamadı.

http://img98.imageshack.us/img98/2774/fatma20ninena5.jpg (http://imageshack.us)

Çanakkale'nin Eceabat İlçesi'ne bağlı Büyük Anafarta Köyü'nde doğan 97 yaşındaki Fatma Hızal, savaş sırasında köylerinin de bölgeye yakın olması sebebiyle büyük sıkıntılar çektiklerini ifade ederek, "Savaşın sonlarına doğru olan bölümü hatırlayabiliyorum. Bir gün 'Atatürk köyünüze gelecek' dediler. Bütün köylüler onu karşılamak için hazırlıklara başladı. Ben de o sıralarda ilkokula gidiyordum. Öğretmenimiz de şiir okumak için beni görevlendirmişti. Birden karşıdan atıyla birlikte köyümüze giriş yaptı. Başında kalpak vardı. Bütün köylüler onu alkışlarla karşıladı. Ben de o sırada öğretmenimizin bana verdiği şiir ezbere Atatürk'e okudum. Şiiri büyük bir dikkatle dinleyen Atatürk daha sonra muhtarlarla birlikte köy muhtarlığına gitti. Kendisine köyde birkaç hayvan kesilerek ikram verildi. Atatürk karşısında şiir okurken çok heyecanlanmıştım" dedi.

7 yaşındayken 90 yıl önce Atatürk'e okuduğu şiiri aynı heyecanla bir kez daha okuyan Fatma Hızal, zaman zaman heyecanlı anlar da yaşadı. Şiirini okuduktan sonra memlekete gençlerin sahip çıkmasını da isteyen Fatma Hızal, vatanın bölünmez bütünlüğü için herkesin elinden geleni yapmasını istedi.

Savaşın gerçek yüzünü çok iyi bildiğini Hızal, "Savaş sırasında bizlerden köyümüzü terk etmemiz istendi. Biz de fakir halimizle evlerimizi bırakıp üzerlerimize birkaç eşya aldıktan sonra burada bulunan bazı araçların arkasına binip Gelibolu İlçesi'ne ait köylere gittik. Orada bir süre yaşadık. Fakir olmamız nedeniyle ekmek alacak paramız yoktu. Mahallede bulunanlar ise bana 'Sen burada bulunan mahalleliyi davul çalarak sahura kaldır. Bizler de sana biraz harçlık veririz' dedi. Ben de bu şekilde davul çaldım. O paralarla ekmek alıp karnımızı doyurduk" dedi. Bu sözleri anlatırken gözyaşlarına engel olamayan Fatma Hızal, "Savaşın ne demek olduğunu burada çok iyi anlayabilirsiniz" dedi.

"BİRLİKTE OYNADIĞIMIZ RUM KIZLARI BİZLERİ KESECEKLERİNİ SÖYLÜYORLARDI"

Aynı köyde oyun oynadıkları Rum kızlarının savaş sırasında "Siz Türkler'i kıtır kıtır keseceğiz" dediklerini de belirten Fatma Hızal, "Rum kızlarıyla çok iyi arkadaştık. Savaşla birlikte onların bize karşı davranışları da değişti. Bir gün yakın arkadaşım olan bir Rum çocuk 'Sizi kıtır kıtır keseceğiz' dedi. Ben de ona 'Biz sizi keseceğiz' dedim. Sabah bir kalktık. Köyde bir tek Rum kalmamış. Herkes köyü terk etmiş. Hepsi kaçmışlar. O günden sonra da Rumlar'dan kimse burada kalmadı. Savaş çok kütü bir şey" dedi.

Büyük Anafarta Köyü'nde tek göz odalı evinde yaşamını sürdüren 97 yaşındaki Fatma Hızal, dinç dimağı ile zaman zaman kendisini ziyaret edenlere savaş sırasında yaşadıklarını anlatmaya devam ediyor.

avrasya
10-03-07, 21:55
ANAFARTALAR ZAFERİ
.
.
25 Ağustos 1915’ten Ağustos sonuna kadar, Müttefikler hem Seddülbahir hemde Arıburnu’nda başarılı olamayınca, Çanakkale Boğazı’nı, geriden sarkarak ele geçirmek amacıyla harekete geçerler. Bu arada General Hamilton, Türk Ordusu’nun gerilerine sarkmak ve çember içine alıp yok etmek için, Büyük ve Küçük Kemikli Burunları arasında yeralan Suvla sahillerine çıkıp, Anafartalar’da üçüncü bir cephe açmaya karar verir. Hedef, Conkbayırı ve Koçaçimentepe blokunu ele geçirerek buradan ilerleyip, çanakkale Boğazı’na inerek hakim olmaktır.

Bu amaçla da, 9.İngiliz Kolordusu'nu ,6-7 Ağustos gecesi karanlıktan yararlanarak bölgeye çıkartır. Amaç, sabah gün ağarmadan von Sanders, Saros Grup Komutanına 7. ve 12. Tümenlerle süratle Anafartalar kesimine gitmesini ve karaya çıkan İngiliz birliklerine 8 Ağustos sabahı erkenden taarruz edilmesi emrini verir. Anafartalar Müfrezesi komutanı Yarbay Vilmer’e de, Saros’dan iki tümenin gelişine kadar, İngilizlerin ilerleyişine engel olunmasını emreder.

Liman von Sanders, bundan sonra, Kurmay Albay Mustafa Kemal’i, 8 Ağustos 1915 günü saat 21.45’de, Anafartalar Grup Komutanlığına atar. Anafartalar Grup Komutanı Kurbay Albay Mustafa Kemal, 9 Ağustos sabahı ,12. tümenle 9. İngiliz Kolordusuna. 7.Tümenle de Anzak Kolordusu ile işbirliği yapmasına engel olmak amacıyla, damakçılık Bayırı yönünde saldırıya geçer. Her iki tümenin saldırıları da başarılı olur. İngiliz Birlikleri, beklemedikleri bu karşı Türk taarruzu ile şaşkına dönmüş, ağır kayıplar verirler.

Birinci Anafartalar Muharebeleri olarak adlandırılan bu harekat sonunda, durum değerlendirmesi yapan Mustafa Kemal şöyle demiştir: “...Gerçekte, düşmanın bir kolordusunu zayıf bir tümenimle Kireçtepe-Azmak arasında yenmiş, Tuzla Gölüne kadar takip ederek orada tesbit etmiştim.”

Anafartalar Grup Komutanı M. Kemal muharebe arkadaşlarıyla (1915).


Diğer taraftan yeni çıkan birliklerle güçlendirilen 9. İngiliz Kolordusu, Anafartalar yönünde iki kanat harekatı daha denediyse de başarılı olamamıştır. Ancak, Türkler açısından bu bölgede durum, savunulması güç bir konum olduğu için tehlikeli sayılırdı. Tehlikeli durumu düzeltmek için Liman von Sanders, Kuzey Grubundaki 8 Tümeni iki alayla takviye ederek , Anafartalar grup Komutanı Mustafa Kemal’in emrine verir. Tümen karargahına 9-10 Ağustos gecesi gelen Grup Komutanı Mustafa Kemal, takviyeli 8. Tümeni 10 Ağustos sabahı karanlıkta, sadece süngü kullanarak hücuma geçirir. İngilizlere çok ağır kayıplar verdirilerek harekat başarılı olur. Daha sonra, savunma yapılabilecek ek arazinin ele geçirilmesi üzerine, ulaşılan bu ileri çizgide de destek ve güçlendirmeler yapılarak savunmaya geçilir. Böylece, diğer bölgelerde olduğu gibi Anafartalar Bölgesinde de savaş, boşaltmaya kadar , siper ve mevzi savaşına dönüşmüş olur. Diğer bir deyişle, General Hamilton’un İkinci Planı da başarısız olmuş, hedefine ulaşmamıştır.

Çanakkale Savaşları kara harekatıyla ilgili olarak belirtilmesi gereken önemli bir diğer nokta da şudur: tüm bu çarpışmalar ve karşılıklı saldırılar sırasında, Türkler mertçe, dürüstçe ve kahramanca çarpışmış, insancıl meziyetlerini ve güçlü kişiliklerini sergilemişlerdir. İster Seddülbahir’de, ister Suvla’da ya da, Anafartalar’da olsun durum aynıdır. rneğin Kızılhaç çadırları ve hastane gemileri, yaralı taşıyan botlar, ya da sedyeleri hedef alan atışlar yapılmamıştır.


Kur. Alb. Mustafa Kemal Çanakkale'de Siperde (1915)


Tepeler Türklerin elinde olmasına ve olumlu doğa koşullarına karşın, düşmanın sürekli olarak çekindiği zehirli gaz kullanılmamış, su kaynakları zehirlenmemiş, bu yöntemler hiçbir zaman mert ve dürüstçe bir tutum sayılmamıştır. Savaş alanında ele geçen esirlere ve yaralı düşman askerlerine yapılan insancıl muameleler öyle görünüyor ki, Anzakları ilkin gerçekten şaşırtmıştır. Çünkü, daha önce kendilerine anlatılan , ya da Mısır’da karşılaşıp hakkında belirli ön yargılar ve imajlar geliştirdikleri Türk askeri Abdul, Gelibolu Yarımadası’nda çok farklı bir tutum sergilemektedir.

Kaynak:www.canakkale.gen.tr

svç80
11-03-07, 20:21
avrasya ve çanakkale 83 paylaşımlarınız için teşekkürler...


http://www.iit.edu/~agunsal/canakkale/nusret/nusret.jpg


Nusret'in hikayesi

18 Mart 1915 deniz zaferi, top ve mayın silahlarının müşterek çalışma mahsulü olup bunda mayın başrolü oynamıştır. Mayınların dahice boğaza yerleştirilmesiyle, o tarihin en kuvvetli donanmasını Türk azmi ve cesareti, hayretlere bırakacak şekilde alt etmiş ve boğazı düşman gemilerine kapamıştı.

Dönemin Fransa başbakanı; Çanakkale için "Türkler boğazı kapamakla savaşın iki yıl uzamasına ve müttefiklerin milyonlara varan insan gücü ve yüzlerce milyarlık maddi kayba uğramasına sebep olmuşlardır." demiştir.

Peki o gizemli mayınları kim ne zaman oraya dökmüştür

Nusret Mayın Gemisi 3 Eylül 1914'te Çanakkale'ye gelmişti. Almanya'da özel şekilde mayın dökme gemisi olarak inşa edilmiş bu tekne dar alanlarda kolayca manevra yapabiliyor ve az su çektiğinden mayın alanları üzerinde güvenle dolaşabiliyordu. Ancak Osmanlı Devleti'nin mali sorunları ona boğazı mayınlayabilmesi için gerektiği miktarda mayın bulamıyordu. Çanakkale boğazında zaten önceden boğazı kesecek şekilde döşenmiş mayın hatları bulunmaktaydı. Ancak, düşman zırhlılarının devamlı şekilde hareketlerinin incelenmesiyle akıllara hayret verecek bir gerçekle karşılaşılmıştı.

6 Mart gecesi Cevat Bey, mayın grup komutanı Hafız Nazmi Bey'e "Oğlum, diyordu. Sana çok önemli bir görev veriyorum. Vatanın selameti bu görevin başarıyla yerine getirilmesine bağlıdır. Yarın akşam, Nusrat'le son 26 mayınını şu gördüğün karanlık limanda kıyıya paralel olarak dökeceksin. Düşman hareketinizi seçer, size saldırıya kalkışırsa kıyı toplarımız önceden aldıkları talimata uygun olarak hareket edecek ve sizi himaye ateşiyle koruyacaklar. Kendinizi göstermemeye çaba harcayın. Allah yardımcınız olsun."

Evet. Bu sefer mayınların boğazı kesecek şekilde değilde kıyıya paralel olarak Karanlık Limanına dökülmesi fikri, mayın uzmanlarının ince bir çalışmayla ortaya çıkardıkları mükemmel bir fikirdi. Çünkü düşman zırhlıları boğaza gurup gurup giriyor ve görevini tamamlayan grup ikmal yapmak için geriye dönerken arkadaki grupların yollarını kesmemek için boğazın en geniş yerlerinden biri olan Karanlık Liman'da manevra yapıyordu. İşte mayınlar da bu manevra sahasına kıyıya paralel ancak manevra hattına dik olarak yerleştirilecekti. Fakat bu işin sonu her ne kadar büyük bir zaferi getirebilecek olsa da bir o kadar zordu.

Nazmi Bey, ertesi gün Nusret mayın gemisi komutanlığı yapacak olan Tophaneli Yüzbaşı Hakkı'yı buldu. Her iki subayda çok iyi arkadaştılar. İki gün önce kalp krizi geçiren Nusret'ın genç komutanı Yüzbaşı Hakkı Bey, sağlığı için yerine bir başkasını görevlendirmeyi önceden Çanakkale müstahkem mevki komutanı Cevat Bey'in ısrarlarına rağmen, savaşın ve ülkenin sorumluluğunu omuzlarında duyarak görevi kabul etti.

7 Mart'ı 8'e bağlayan gece yarısı Nusret demir alarak Çanakkale'den uzaklaştı. Bütün ışıklarını söndürüp kıvılcım atmasın diye ocaklarını bastırmış, maskeli ışıklar altında rota izleyerek hedefine doğru ilerliyordu. Gemi daha önce döşenen mayın hatlarından geçiyor ve Karanlık Liman'a giriyordu. Deniz sakin, hava simsiyah, zifiri karanlıktı. Uzaklarda dolaşan düşman devriye gemileri pırıl pırıl yanan projektörleri ile suyun yüzünü aydınlatmaktaydı. Bir an, suyun yüzüne değen ışık silindirler hemen ardından denizi yalayarak, havaya kalkıp yeniden denizin yüzeyinde başka bir noktayı aydınlatıp derinlere inmekte ardından yine uzaklara gitmekteydi. Daha yakınlarda devriyeye çıkmış düşman gemilerinin projektör ve ışıldakları zaman zaman Nusret'in olduğu kıyının karşısını noktalamaktaydı. Son kontroller bittikten sonra ilk mayın platforma alınmış ve atış anı beklenmeye başlamıştı. Heyecan son haddindeydi. Vatanın selameti için gerekli olan zafer kilidi, Nusret'in elindeydi. Onu mutlaka sessizce yerine bırakmalıydı.

Sonunda Anadolu yakasındaki Akyarlara, yeni mayın hattını hazırlanacağı noktalara geldiler. Teker teker sessizce elinde kalan son 26 eski tip mayını suya bırakmaya başladı. Suya düşen her mayın belli bir sıra halinde kendisini asılı tutacak ağırlığın gerdiği teller üzerinde yeralmaya başladılar. Birkaç dakika sonra tüm mayınlar belirlenen rota doğrultusunda dökülmüştü. Makinalar tekrar ulaşabilecekleri en yüksek devirde çok hızlı tempoda çalıştırılmıştı. Şimdi en az mayınlar dökülüşü kadar tehlikeli olan geri dönüş yolculuğu başlamıştı. Daha önceki dökülen mayınlar ve düşman devriye gemileri Nusret'in yolu üzerinde kol geziyordu.

Bir an için Nusret'in çok yakınında bir karaltı ortaya çıktı. Düşman gemisi olmalıydı bu. Büyük olasılıkla düşman zırhlıları geri dönmüşlerdi ve devriye görevine devam etmekteydiler. Ara verdikleri projektörle taramaya yeniden başladıkları zaman Nusret'i görecekler ve herşey bitecekti. Bütün personelden buz gibi terler boşanıyordu. Nihayet korktukları başlarına geldi ve düşman gemisinin projektörleri yandı. Karalığı yaran projektör ışığı az öteden, hızla, üzerlerine doğru, denizi tarayarak geliyordu. Işık dalgası kıyıları, dalgaları taraya taraya, arada bir durarak, arada bir gerileyerek ağır ağır üzerlerine geliyordu. Bu ışık silindiri ölüm kılıcına dönüşmüş, Nusret'in böğrüne saplanacaktı ki bir mucize gerçekleşti.Ölüm ve ışık dalgasını içine girmelerine saniye kala, Türk kıyılarında yanan projektör bir mucize yarattı.

Bizim kıyıda birden bire yana projektörümüz birkaç saniye içinde, düşman projektörünü deniz üstünde yakaladı. İki projektör şimdi gözgözeydiler. Ortalığı sise yakın yoğun bir beyazlık kapladı. Beklenmedik bu ışık kavgası Nusret'e yaşam umudunu geri verdi. Şimdi karşıyaşan iki projektör, iki düşman göz birbirinden kurtulmak için olağanüstü bir savaşa başladılar. Düşman projektör, kurtulmak için yoğun çaba harcıyor, bir türlü başaramıyordu. Nusret, bu bazen üstünde, bazen yanında süren ışık çarpışmasının altından sessizce sıyrıldı. Olanca islim üstünde, Çanakkale yönünde yolalmaya başladı.

Tehlike geçmiş verilen görev büyük bir başarıyla yapılmıştı. Nazmi Bey büyük bir sevinçle kader arkadaşını tebrik etmek istedi. Ancak Hakkı Bey cevap veremedi. Nusret mayın gemisinin başkomutanının hasta kalbi bu ışık savaşındaki heyecan dayanamamış, heyecan kasırgası içinde duruvermişti.

Bu olaydan on gün sonra müttefik donanması saldırıya geçmişti. Savaş tam istediği şekilde, kontrollü olarak devam etmekteydi ki, birden ikmal için geri dönen gemilerde büyük patlamalar meydana gelmişti. Bunların nedeni, 7-8 mart gecesinde dökülmüş ve bundan sonrada gerek düşman pilotlarının fark edemediği gerekse 17-18 Mart gecesi mayın gemilerinin yaptığı mayın kontrolünde bulunamayan Nusret'in mayınlarıydı.

Düşmanın yüzen kaleleri birer birer batmaya başlamıştı. Önce Bouve 639 kişilik mürettebatı ile denizin derinliklerine gömüldü. Bu andan itibaren herşey ters gitmeye başlamıştı. Bouve'in battığı yerin yakınında manevra yapmakta olan Inflexible bir mayına çarpıştığını rapor etti ve çok tehlikeli bir şekilde yan yatmaya başladı ve üç dakika sonrada Irrestible'nda yana yatmakta olduğu ve sancak tarafından mayına çarpıştığını bildiren yeşil flamanın sancak seren cundasında dalgalandığı görüldü. Daha sonra da mürettebatı kurtarılan gemi boğazın sularına gömüldü.

Muhteşem armada üç büyük gemisini (Irrestible, Ocean, Bouve) kaybetmiş, üç tanesi de (Inflexible, Golva, Suffen) ağır yaralanmış şekilde eldeki gücün üçte biri yitirilmişti. Nusret'in yapmış olduğu görev tarihi değiştirmişti.

Müttefik donanması 18 Mart günündeki başarısızlıklarından çok şey öğrendiler. İngilizler bu yenilginin tüm faturasını son keşfini yapıp mayın yoktur raporunu veren pilota çıkardılar ve onu idam ettiler. Nusret'in 7-8 Mart gecesi bir şehit vermek uğruna yaptığı iş ve Türk topçusunun başarısı, bir vatanın selametini sağlamış ve düşman donanmasının Marmara'ya bayraklarını dalgalandırarak girmesine izin vermemişti.

YABANCI GÖZÜYLE 18 MART İngiliz general Oglander'in, "Çanakkale-Gelibolu Askeri Harekatı" adlı eserinin birinci cildinde: "Pek uygun başlamış olan gün bu meçhul mayın hattının o olağanüstü ve ortalığı kırıp geçiren başarısı yüzünden, tam bir başarısızlıkla sona erdi. Bu yirmi mayının seferin talihi üzerindeki etkisi ölçülemez."

Sir Ccolyen Corbet'in, "Harekatı Bahriye" adlı eserinin ikinci cildinden: "Felaketlerin hakiki sebebi keşif ve tayin olununcaya kadar çok geçmedi. Hakikat şu idi ki, 8 Mart gecesinde Türkler, haberimiz olmadan Erenköy Koyuna paralel olarak 20 mayın dökmüşler ve balıkçı gemilerimiz, aramaları esnasında bunlara rastlamamışlardı. Türkler bu mayınları özel amaçla manevra sahamıza koymuşlar, gösterdiğimiz bütün ihtiyat ve sağgörüye rağmen baş döndürücü bir zafer kazanmışlardır."

Bahriye Nazırı Churchill 1 Ağustos 1930 tarihli "La Revue de Paris" dergisinde şöyle der: "Nusrat Gemisinin gizlice döktüğü 20 demir kap, İngilizler tarafından başarı ile başlanmış olan Çanakkale Harekatını durduran bir takım pisikolojik karışıklıklar doğurdu. Yalnız başına bu engeldir ki, Türkiye'yi bir bozgundan kurtardı ve harbi uzattı. Bu yüzden mağluplar kadar muzaffer Avrupa'da sarsıldı. Kendilerini Fransa, Polonya, Galiçya, Balkanlar, Filistin, Suriye ve Kuzey Italya topraklarının örttüğü 6-7 milyon insan, düşmanlarının kurşun ve gülleleri ile değil, 18 Mart sabahı Çanakkale'nin kuvvetli akıntısı altında, ağırlıklarına bağlı bulundukları tel halatları üzerinde gerili duran 20 demir kap yüzünden yok olup gitti."

http://www.iit.edu/~agunsal/canakkale/nusret/nusret2_dm100low.jpg

http://www.iit.edu/~agunsal/canakkale/nusret/nusret1_dm100low.jpg

Nusret mayın gemisinin Çanakkale Askeri Müze içinde bulunan maketi



http://www.iit.edu/~agunsal/canakkale/nusret/nusretplan.gif

Nusret mayın gemisi planı

Çanakkale83
12-03-07, 01:10
Evet Çimenlik Kalesinde maketi bulunuyor. Çimenlik Kalesi de görülmeye değer yerlerden biri. Kale duvarına saplanan merminin,savaş kalıntılarının..vs..vs herkesin görmesini tavsiye ederim.:img-yes:

Keşke Çanakkalede Nusret Mayın Gemisinin maketinin yanında kendisi de yer alsaydı:icon_sorr ama ne yazık ki bu güzel davranışı Tarsusu Belediyesi gerçekleştirmiş gemi şu anda Tarsustaymış ve yakında açılışı yapılacakmış.

kissorkill
12-03-07, 14:18
çok güzel yaa.bugün okulda derste mehmet akifin hayatını anlattıı bölümü konuştuk öretmenimizle.valla nerdeyse bütün sınıf izliyo.ama bitmese keşke.

boncuk.girl
12-03-07, 15:24
aslında bu diziyi birkaç kere izledim hoşuma gitti
ama konusunu tam olarak anlayamadım birisi bana özel mesajla anlatabilirmi

Nazlıhan
12-03-07, 17:09
aslında bu diziyi birkaç kere izledim hoşuma gitti
ama konusunu tam olarak anlayamadım birisi bana özel mesajla anlatabilirmi

Bugün tembelligim üstümde... Simdi kim kontrol paneline, oradanda yok özel mesaja filan uzanacak... :) Hazır buradayken anlatıveriyim... Belki senin gibi baska arkadaslar da vardır... Hepsini aradan çıkaralım... :)

Bu dizide 13 özgün hikaye var... Hikayelerin ortak tarafı 1. Dünya Savasında Çanakkale Cephesinde yasananları anlatıyor olması... Bu hafta sonuncu bölüm yani 13. bölümü var...

Bölümlerin adı...
1- Kınalı Hasan
2- Bedeli Çanakkale'de Ödendi
3- Nisanlıya Verilen Söz
4- Üç Pınarlı Ali
5- Ezineli Yahya Çavus
6- Bir Tutam Saç
7- Hasan Ethem
8- Son Nefes
9- Beni Sizlerden Ayırmayın
10- Mehmet Akif Ersoy
11- Resit Pasa {Hastane} Vapuru
12- Üç Kardes
13- Mustafa Kemal

{NOT: http://www.dizifilm.com/forum/forumdisplay.php?s=&daysprune=&f=236
Bu linkle multimedya bölümündeki özetleri okuyarak daha fazla fikre sahip olabilirsin.:img-wink:}

13. bölümün isminden de anlasılacagı üzere izlemeni tavsiye ediyoruz canım... :)

***

Sevgili svç80; "Koca Seyyid"in hikayesi için çok tesekkür ederim canım... :img-kiss: Kendi adıma onur duydum... Atalarımla ise bir kez daha gurur duydum... Diger paylasımların için de tesekkürler...

Sevgili avrasya; degerli paylasımların için çok tesekkürler canım... :img-kiss:

Sevgili Çanakkale83; uzun bir aradan sonra bu baslıga hosgeldin canım... Degerli paylasımların için sana da tesekkür ederim... :img-kiss:

Bakın, TARİHTE BUGÜN'de ne var? :img-wink:

12 MART 1921- Burdur Milletvekili Mehmet Akif Ersoy'un yazdıgı ''Istiklal Marsı'', milletvekillerince ayakta dinlenildi ve TBMM'de ''Ulusal Mars'' olarak kabul edildi.

Ve iste o muhtesem marsımız bir kez daha sizlerle... :img-wink: {Bu marsı yazanın da, yazdırmaya vesile olan kahramanlarımızın da ruhu sad olsun...}

***

ISTIKLAL MARSI

Korkma, sönmez bu safaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak!
O benimdir, o benim milletimindir ancak!

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül... ne bu siddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal.
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal.

Ben ezelden beridir hür yasadım, hür yasarım;
Hangi çılgın bana zincir vuracakmıs? sasarım!
Kükremis sel gibiyim, bendimi çigner, asarım.
Yırtarım dagları, enginlere sıgmam, tasarım.

Garbın âfâkını sarmıssa çelik zırhlı duvar.
Benim iman dolu gögsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı bogar,
'Medeniyyet!' dedigin tek disi kalmıs canavar?

Arkadas, yurduma alçakları ugratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Dogacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın,
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastıgın yerleri 'toprak' diyerek geçme, tanı!
Düsün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen sehid oglusun, incitme, yazıktır, atanı.
Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın ugruna olmaz ki feda?
Sühedâ fıskıracak topragı sıksan, sühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.

Rûhumun senden İlahî, sudur ancak emeli:
Degmesin ma' bedimin gögsüne nâ-mahrem eli!
Bu ezanlar-ki sehâdetleri dinin temeli-
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- tasım.
Her cerîhamdan, İlâhî, bosanıp kanlı yasım;
Fıskırır* rûh-ı mücerred gibi yerden na'sım;
O zaman yükselerek arsa deger belki basım!

Dalgalan sen de safaklar gibi ey sanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl;
Hakkıdır, hür yasamıs, bayragımın hürriyet,
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!

Mehmet Akif Ersoy

Nazlıhan
12-03-07, 17:52
Çanakkale Destanı'nı Halılara Dokudu...

Ispartalı halı dokumacısı Ahmet Aksakal, Çanakkale Zaferi'ni 6 halıya dokudu. Aksakal, 1966 yılında askerlik görevini yaptığı Çanakkale'den çok etkilendiğini söyledi. Çanakkale Zaferi ile ilgili savaş görüntülerini, şehit mezarlarını, halkın cepheye cephane nakledişini, yıkılmış Çanakkale'yi halıya dokumaya karar verdiğini ifade eden Aksakal, proje için iki kez Çanakkale'ye gittiğini, müzelerde fotoğraflar çektiğini ve tarihçilerle konuştuğunu kaydetti. Projeyi 16 kişilik bir ekiple sekiz ayda tamamladıklarını ifade eden Aksakal, Isparta Valisi Şemsettin Uzun ile Belediye Başkanı Hasan Balaman'ın da kendilerine destek verdiğini dile getirdi.

Halıların kıyı motiflerine silah mermileri, top, tüfek, kazma, kürek işlediklerini kaydeden Aksakal, halılarda, Ulu Önder Atatürk'ün sözlerinin de yer aldığını söyledi. Aksakal, şunları kaydetti: "Şehitlere minnet borcumuzu az da olsa ödeme heyecanını yaşadım. Onlar öldüler toprak oldular. Bizler bu cennet vatanda özgürce yaşıyoruz, seviliyoruz, seviyoruz. Ne mutlu bizlere. Dünyanın en güzel coğrafyasında yaşıyoruz. Bu vatanın kıymetini bilmek gerek. Bu gibi çabalarla, gençlerimizi motive edebilir, etkileyebilir, onların daha çok çalışmalarını sağlayabilirsek geleceğimiz için daha güvenli oluruz."

"KOÇ'A PROJEYİ ANLATTIM"
Motifleri çizerken Çanakkale'yi birebir yaşadığını dile getiren Aksakal, herkesin Çanakkale'yi görmesi gerektiğini, askerliğini 1966 yılında bu kentte yaptığını belirtti. Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç'a zaman içinde 4 kez uğradığını dile getiren Aksakal, "Kendilerini çok severim. Baba Bakan'dır. Projeyi anlattım bugüne kadar olumlu bir yanıt alamadım. Sanırım halıcılıktan anladığını sanan bürokratlarını aşamadı. Bakan olmasını değil, yapan olmasını beklerdim. Umudumu yitirmedim. Kurtuluş savaşını halıya dokuyacağım. Belki o zaman bakanımızı yanımızda yapan olarak görürüz." dedi. Halıların 13 Mart tarihinde Çanakkale'de olacağını ve Çanakkale Valiliği'nce sergileneceğini belirten Aksakal, bundan sonra Kurtuluş Savaşı'nı halılara dokuyacağını ifade etti.

Alpaslan TONGUÇ / ISPARTA
10.03.2007

Kaynak: http://www.aksam.com.tr/haber.asp?a=70437,202

Nazlıhan
12-03-07, 18:20
18 MART ŞEHİTLER GÜNÜ ANMA VE
ÇANAKKALE DENİZ ZAFERİ?NİN 92. YILDÖNÜMÜ

ÇANAKKALE DENİZ ZAFERİ?NİN 92. YIL DÖNÜMÜ VE ZAFER HAFTASI ETKİNLİKLERİ ÇİMENLİK KALESİ ASKERİ MÜZE ÖNÜNDE DÜZENLENEN AÇILIŞ TÖRENİYLE BAŞLADI.
TÖRENDE ŞEHİT ASTSUBAY ŞERAFETTİN ŞENGÖREN?İN OĞLU FATİH VE EŞİ GÜLAY ŞENGÖREN?E, VALİ ORHAN KIRLI TARAFINDAN DEVLET ÖVÜNÇ MADALYASI VERİLDİ.
Günün anlam ve önemine dair bir konuşma yapan Çanakkale Valisi Orhan Kırlı, "Çanakkale Deniz Zaferi hatıralarımızda her zaman canlı tutulması gereken tarihi bir olaydır. Dünyanın en büyük donanma gücü Çanakkale Boğazı'ndan geçerek İstanbul'u almak, ülkemizi çökertmek ve parçalamak istemiştir. Bu saldırı dünyanın en haksız ve en zalim saldırısıdır. 18 Mart 1915 günü 29 Şubat'ta başlayan boğazı geçme teşebbüsü Türk deniz kuvvetlerinin ve kara topçularının başarılı savunma hareketiyle bozguna uğratılmıştır. Denizden boğazlarımızı geçemeyen düşman kuvvetleri bu sefer karadan geçmeyi denemiş, 8.5 ay süren çalışmalarına rağmen Seddülbahir, Arıburnu ve Anafartalar'ın dar şeridinde mıhlanıp kalmışlardır. Türkler'in müthiş direnme gücü, Mehmetçik'in kahramanlıklarla dolu bu vatan müdafaası bütün dünyada şaşkınlık ve hayranlığa sebep olmuştur. Vatan savunması, milli hakların korunması en yüce değerlerimizdir. Bu değerler için sonuna kadar savaşılır, gereğinde ölünür ve şehit olunur. Şehit olmayı göze almayan milletler vatanlarını koruyamazlar ve bağımsız ve özgür ülke olma onuruna erişemezler." dedi.

BOMBARDIMAN ALTINDA TEK KADIN GAZETECİ
ÇANAKKALE Savaşları'nı izleyen Bulgar gazeteci Wanda Zembrzuska'nın, Çanakkale cephesinde görev yapan tek kadın muhabir olduğu belirtildi.
Yıllardır Osmanlı arşivlerinde Çanakkale Savaşları'nı araştıran Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ahmet Esenkaya, kayıtlarda Bulgar gazeteci Wanda Zembrzuska'nın Çanakkale cephesinde görev yapan tek kadın gazeteci olarak göründüğünü söyledi. Cepheye Batılı ülkelerden 50'den fazla gazetecinin gelip haber yaptığını belirten Yrd. Doç. Dr. Esenkaya şunları söylerdi:
''Çanakkale cephesi açıldıktan sonra, birinci Cihan Harbi'nin diğer cephelerinde oldukça bir yavaşlama, hatta bekleme süreci başlıyor. Çünkü Çanakkale'de İngilizler kazanırsa, ki ümitleri tamamen o. Hemen İstanbul'u elde edip Mayıs ayında Almanlar'a karşı güçlü bir taarruzla Almanlar'ın işini bitirip, harbi en geç Haziran 1915'de tamamlamayı planlıyorlardı. Fakat Türkler'in hem 18 Mart, hem de sonrasında kara muhaberelerinde kahramanca mücadelesi sonucunda bütün devletler Gelibolu'da ne oluyor diye hiç umulmadık derecede sayısı 50'yi aşkın muhabirler grubunu bölgeye gönderiyordu. Wanda hanım da bunlardan biri. Bulgaristan'ın Otro Gazetesi'nin muhabiri Wanda Zembrzuska, 19 Ağustos 1915'te savaşları takip etmek için Osmanlı Genel Karargahı'ndan izin talep etmiş. O zaman henüz 24 yaşında olan Bulgar gazeteci, Romence, Fransızca, Bulgarca ve Almanca biliyor. Cephedeki ilk haberini ise Otro gazetesine 2 Eylül 1915'te ulaştırmış.''

YERALTINDAKİ ORDU KARARGAHI
Osmanlı arşivlerinden Bulgar gazetecinin 13 günlük serüvenini incelediğini ve 5 haberini bulduğunu belirten Yrd. Doç. Dr. Esenkaya şöyle devam etti:
''Bunların ilkinde, İstanbul'dan çıkıp Tekirdağ'a kadar olan yolculuğundan bahsediyor. Bir torpido botuna bindiklerini belirtiyor ve İstanbul'daki Çanakkale harbinin izlerini çok net biçimde aktarıyor. Tekirdağ'da mola verdiklerinde, cepheye yiyecek götüren deniz araçlarının tamamen bakliyat, kavun ve karpuz yüklü olduğunu gördüğü bilgilerine yer vermiş. Bu bilgiler ise bugün bize her yerden Çanakkale'ye büyük bir destek sağlandığını gösteriyor. Karargah izlenimlerini anlatan bir diğer haberinde ise, karargaha yaklaşırken bir uçak bombardımanı ile karşılaştıklarını, ancak ciddi anlamda bir panik yaşamadıklarından bahsediyor. Bir başka haberinde bir yüzbaşı tarafından götürüldükleri Liman Von Sanders ile karşılaşmasında, 64 yaşındaki komutandan 'ne kadar diri duruyor' diye bahsediyor. Ayrıca 5'inci Ordu karargahının toprak üstünde olmadığını, tamamen zeminde olduğu bilgisini veriyor. Mesela bizde böyle bir bilgi yoktu. Onun anısından öğrendik. Alman Paşa Liman Von Sanders ile yaptığı konuşmaya ilişkin notlarında ise Sanders'in kendisine, 'Cephede tek kadın muhabir olarak görev yapmaktan korkmuyor musunuz?' diye sorduğundan bahsediyor. Ayrıca etraftaki iki farklı karargahtan bahsediyor. Birisi Alman, diğerinin ise Türk geleneklerine uygun karargahlar olduğunu söylüyor.''

KESKİN NİŞANCI KADINLAR MÜCADELE VERDİ
Kahramanlık destanının yazıldığı Çanakkale Savaşları'nda Türk kadın savaşçılar Gelibolu Yarımadası'nın her karış toprağında yatan Mehmetçiklerin yanında göğüs göğüse çarpıştı.
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Öğretim Üyesi Prof.Dr. A. Mete Tunçoku, daha önce inceleme fırsatı bulduğu Avustralya ve Yeni Zelanda arşivlerinde bu konuyla ilgili pek çok belgeyle karşılaştığını söyledi.
Özellikle o dönemde askerlerin "Keskin nişancı Türk kadınları", "Türk kadın savaşçıları" konularını anlatan mektup ve günlükleriyle karşılaştığını anlatan Tunçoku, Avustralya Piyade Er J.C. Davies'in annesine yazdığı şu mektupta kahraman Türk kadın savaşçılarından bahsedildiğini anlattı:
"Benim de vurulduğum 18 Mayıs 1915 günü keskin nişancı bir Türk kızı, pusuda çarpışıyordu. Gizlendiği yerden gün boyunca ateş etti ve çok sayıda adamımızı vurdu. Ancak gün batmadan bir Avustralyalı tarafından vurulmasına gene de üzüldüm"
Prof. Dr. Tunçoku, Mısır'da yayınlanan "The Egyptian Gazette" adlı gazetede yer alan ve bir askerin İskenderiye'den ailesine yazdığı mektubunda, Türk kadın savaşçılardan şöyle bahsedildiğini söyledi:
"15 Ağustos 1915 pazar günü savaşa katıldık ve büyük bir tepeyi ele geçirme görevi aldık. Bu arada çok can kaybı verdik. Şarapnel parçaları, makineli tüfek mermileri yanı sıra, pusuda ateş eden keskin nişancı Türk kadın savaşçıların ateşi altında adeta cehennemde ilerlemek gibi bir şeydi bizimkisi. Burada çarpışanların çoğu kadın ve kız. Kendilerini yeşile boyayıp, ağaç ve bodur bitkilerle uyum sağlamış."
Prof. Tunçoku, Yeni Zelanda'dan savaşmak için gelen Otago Birliği'ne mensup bir askerin de savaştan sonra ülkesine döndüğünde, kendisiyle yapılan ses kayıtlı görüşme sırasında, "Bir keskin nişancı Türk savaşçısını yakalamak için operasyon düzenlediklerini, bu nişancıyı ele geçirdiklerinde şaşırıp, kadın olduğunu gördüğünü" söylediğini ifade etti.

AMİRAL BATIRAN MUHRİP!
NATO tatbikatı sırasında ABD uçak gemisinden atılan füzelerle yanlışlıkla vurulan TCG Muavenet Muhribi ile Çanakkale kahramanı Muavenet-i Milliye'nin hikâyesi 'belgesel' oldu. Belgesel yapımcısı Savaş Karakaş, yeni çalışmasında aynı ismi taşıyan iki Türk muhribini; "Muavenet"leri anlattı.
Ahmet Saffet idaresindeki Muavenet-Milliye, 12 Mayıs 1915 gecesi Çanakkale Boğazı'nda İngiliz Savaş gemisi H.M.S Goliath'ı 570 askeriyle batırarak destan yazmıştı.
Olayın ardından İngiliz Bahriye Nezareti Birinci Lordu W. Churchill ve Kurmay Başkanı Amiral Lord Fisher, istifa etmişti. İkinci muhrip TCG Muavenet ise, 1 Ekim 1992'deki NATO tatbikatı sırasında ABD'nin "Saratoga"dan atılan füzeyle vurulmuş ve 5 Türk denizcisi ölmüştü.

SEDDÜLBAHİR ANILARI
Çanakkale araştırmacısı Ahmet Uslu?nun Çanakkale?deki Seddülbahir Savaş Galerisi?nden gelen ve savaşı anlatan objeler Şişli Dr. Derviş Eroğlu Kültür Merkezi?nde 20 Mart?a kadar sergilenecek.
Sergide Türk, İngiliz ve Anzak askerlerine ait özel ve askeri eşyalarının yanı sıra kafatası üzerinde bir mermi, kovanlar, bombalar, tüfekler, kılıçlar, düğmeler, rozetler ve şarapnel parçaları yer alıyor. Çanakkale Savaşı?nda yaşanan hikayeleri de duvarlardaki panolardan okumak mümkün. Sergilenenler arasındaki, bir askerin taştan yaptığı düğmelerin, altın rengi benzerleri de savaş hatırası isteyenler için 5 YTL?den satılıyor.

***

{Dip not: Dünyanın en iyi keskin nisancıları kadınlardan çıkar... Çünkü kadınların el kaslarında, yapıları geregi erkeklere nazaran daha az titreme olurmus...}

Nazlıhan
12-03-07, 18:45
Bu hafta yolu Çanakkale'ye düsebilecekler için Zafer Haftası programı... {Bir zahmet linke tıklayınız... :)}

http://www.burasicanakkale.com/burasicanakkale/sayfalar/acilansayfa/zafer_haftasi/zaferhaftasi.htm

***

Çanakkale Cephesi Savaslarıyla ilgili fotograflar buldum... Hem fotograf ekleyememe beceriksizligim yüzünden hem de fotograf çoklugundan adres linki veriyorum... :img-blush Sitede, üstteki ok isaretlerinden diger fotograflara ulasabilirsiniz... :img-wink:

http://www.buyukzafer.org/gelibolurehber/canakkale_savasi/index.html

***

Sehitler Abidesi fotograf galerisi...

http://www.buyukzafer.org/gelibolurehber/sehit/index.html

***

Gelibolu haritaları...

http://www.buyukzafer.org/assets/gallipoli_map.jpg

http://www.buyukzafer.org/assets/eceabat_map.jpg

http://www.buyukzafer.org/assets/gallipoli_map3.jpg

http://www.buyukzafer.org/assets/harita_gelibolu1.jpg

***

Çanakkale Sehitligi...

http://www.buyukzafer.org/gelibolurehber/sehit.htm

***

Kaynak: Büyük Zafer Gazetesi / Çanakkale

Çanakkale83
12-03-07, 19:27
nzlhan Eklediğin bilgiler için teşekkürler. Ben Ispartada bulunuyorum Halıya Çanakkale Destanı'nın dokunduğunu duymuştum ama daha gidip görme fırsatım olmadı ama en kısa zamanda gideceğim anlatırım o zaman size de:img-yes: :):) Haa unutmadan Çanakkaleye gidenler meşur Peynir tatlısı Höşmerimi tatmadan dönmesin:img-yes:

svç80
13-03-07, 13:07
nzlhan paylaştığın bilgiler için teşekkürler... bu akşam dizinin son bölümü:icon_sorr fragmanı değiştirmişler sadece atatürkü eski ve yeni haliyle gösteriyorlar ...akşam 24.00 da trt yi bir açtım kınalı kuzuların mehmet akif ersoy bölümünün tekrarını veriyorlar... maalesef son yirmi dakikasını seyredebildim istiklal marşının yıldönümü nedeniyle verdiler sanırım...

YABANCI ASKERLERİN ANLATIMI İLE ÇANAKKALE



Çanakkale’de yaşananların o günleri yaşamış düşman askerlerinin anlatımıyla:

“Bayraklar dalgalanıyor, borular öttürülüyor ve dalgalar halinde üzerimize geliyorlardı. Ben makinalı tüfeği sabitleştirdim ve oturduğum yerde namluyu öne ve arkaya çevirerek ateş ediyordum. Nişan almıyordum ama ıskalamak olanaksızdı. İki yüz metre bile yoktu aramızda. Çok kalabalıklar ve arazinin kayalık olması nedeniyle yayılamıyorlardı. Bir açıklıktan geliyorlardı üzerimize. Biz bu uçtaydık ve onlar da öteki uçtan geliyorlardı. Ben ateş ediyordum, iki numaram mermi şeridini tutuyor ve kutudan yeni şeritler çıkartıyordu. Diğerleri tüfekleriyle ateş ediyorlardı. Ateşin etkisini göremiyorduk, sanki büyük bir nesneye ateş eder gibiydik. Tek tek insanlar yoktu karşınızda. Her şey birden sona erdi ve birden önümüzde kimse kalmadı...”


“Avrupa’da hiçbir asker yoktur ki, bu ifadenin altını çiziyorum, Türklerle mukayese edilebilsin. Almanların müdafaada gayet iyi oldukları kabul olunabilir. Fakat siperlerde onlar dahi Türklerle kıyas edilemez. Misal olarak Gelibolu’yu zikretmek isterim. Orada bizim gemi ateşlerimizle büyük zayiata uğrayan kıtalar, Türk olmasalardı. Yerlerinde kalamaz ve derhal değiştirilirlerdi. Halbuki, Türkler, bütün muharebe müddetince yerlerinde kaldılar.”


“Türklerin içinde iriyarı biri vardı, neredeyse iki metrenin üstünde olmalıydı, bizimki de en az onun kadar iriydi. Sanırım prestij için iri adamlarını seçmişlerdi. İkisinde de beyaz bayraklar vardı. Ve ortada duruyorlardı.... Ben ölüleri gömenlerden biri değildim ama siperin kenarına oturdum ve bir süre sonra yanlarına gidip Türk’e sığır kavurması ikram ettim. Gülümsedi, çok sevinmiş göründü ve o da bana ipe dizilmiş incir verdi. Jacko adını verdiğimiz Türk askerlerinden ben de, bizimkilerin hepsi de pek hoşlanmıştık. Onun için kötü bir söz söylendiğini duymadım, temiz dövüşürlerdi ve dünyanın en cesur insanlarıydı. En yoğun ateş karşısında bile durmazlardı, adeta fanatik insanlardı. Onlarla ateşkeste karşılaştığımızda çok esaslı insanlar oldukları sonucuna vardık....”

Nazlıhan
13-03-07, 15:16
Sevgili Çanakkale83; rica ederim... Ayrıca tavsiyene de bayıldıgımı söylemeliyim... :)

Sevgili svç80; rica ederim... Degerli paylasımların için ayrıca tesekkürler...

Dün dizinin tekrarı oldugundan benim de haberim yoktu... Aksam, gazeteyi karıstırırken tv programlarında "TRT 1 / saat 23.00'da Kınalı Kuzular" yazıyordu... Hangi bölüm oldugunu jenerikteki baslıktan ögrendim... C.tesi günü TRT INT'te 10. bölümün tekrarını izleyememistim. Dün aksam da yorgun oldugum için pek bakamadım... {Eee, dün burada çok çalıstım canım... :img-hyste } Güzel düsünülmüs bir ayrıntıydı ama ben bile izleyemedigime göre o saatte, baskaları izleyebildi mi merak ediyorum... Özel program olarak erken saatte yayınlanamaz mıydı sanki?

Yeni fragmanı ben de gördüm ama sadece 1 kez... En sonunda "Umutsuz vaka yoktur, umutsuz insan vardır!" benzeri bir laf edildi... Savas sahnelerinde görsel efekt olarak iyi degiller ama kurgusu iyi ve içeriginde bir sürü ders alınacak sözleri barındırıyor... Ama ilk fragmanda; hani Mustafa Kemal, yanında birisiyle dürbünle bakıyor ve arkasında askerler beliriyor ya, iste orada kendimi acaip hissettim... {Tam olarak ne hissettigimi anlayamadıgım için yazamıyorum... :img-hyste Ama o anda heyecanlandıgım kesin... :img-wink: }

Yeni bölümü yine heyecanla beklemedeyim... :img-wink: Ama malesef son kez... :sad53:

Buraya gelip giden misafirlerimiz, bakın bugün son bölümümüz... Bugün bari yazmakta nazlanmayınız... :) Tek cümle de olsa duygularınızı belirtiniz lütfen... {Pardon, tek cümlelik mesaj yazmak yasaktı degil mi? :img-hyste }

Kurt_Memati
13-03-07, 15:51
http://www.turkocaklari.org/canakkale/9.jpg

http://www.turkocaklari.org/canakkale/4.jpg

http://www.turkocaklari.org/canakkale/10.jpg

http://www.turkocaklari.org/canakkale/8.jpg

Ceva
13-03-07, 17:37
Yeni bölüm bu akşam kesin veriliyor dimi? Geçen hafta büyük bir heyecanla televizyon karşısına geçip yeni bölümü olmadığını öğrenmek hiç hoş olmadı. Fragmanı da izleyemedim. Merak ve heyecanla bu bölümü bekliyorum.

Paylaşımlarda bulunan Svç80, Nzlhan ve Kurt Memati'ye teşekkür ediyorum.

Kurt_Memati
13-03-07, 17:42
Yeni bölüm bu akşam kesin veriliyor dimi? Geçen hafta büyük bir heyecanla televizyon karşısına geçip yeni bölümü olmadığını öğrenmek hiç hoş olmadı. Fragmanı da izleyemedim. Merak ve heyecanla bu bölümü bekliyorum.
Trt'de fragmanı çıktı. Resmi sitede de bu akşam kesin olacağı söylendi. Geçen hafta teknik arıza yaşanmış ondan yayınlanmamış.

svç80
13-03-07, 17:51
kurt_Memati eklediklerin için teşekkürler...

Çanakkale ve İstiklal Savaşı'na katılan "meçhul çocuk askerler


Çanakkale ve İstiklal Savaşı'na katılan çok sayıda çocuk, vatan savunmasında destan niteliğinde kahramanlık örnekleri sergileyerek, "meçhul çocuk askerler" olarak Türk tarihinde yerini aldı.

Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Tarih Eğitimi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nuri Köstüklü, Türk milletinin vatan savunması verdiği dönemlerde erkek ve kadınlar kadar çocukların da çok önemli görevler üstlendiğini söyledi. Türk çocuklarının milli bir sorumluluk şuuru içinde gösterdikleri fedakarlıklar, çektiği çileler ve eziyetlerin tam olarak bilinmediğini vurgulayan Köstüklü, Anadolu'nun hemen her köşesinde, özellikle işgal gören yörelerde, çocukların da bir destan niteliğinde kahramanlık örnekleri sergilediğini anlattı. Çocuk askerler üzerine bir araştırma yaptığını ve elde ettiği bilgileri bazı seminerlerde sunduğunu dile getiren Köstüklü, bunlardan bazılarını şöyle sıraladı: "Antep savunmasında Kebapçı Said Ağa'nın oğlu küçük Mehmet, Şahin Bey'in oğlu Hayri, şehit Yolağası'nın oğlu Mehmed Ali gibi 11-12 yaşlarındaki çocukların özverisi göz yaşartıcı boyuttadır. Bu çocuklar Arslan Bey'in başında bulunduğu milis kuvvetlerinin içinde diğer Kuvayi Milliyeciler gibi silahlı olup yeri geldiğinde çatışmalara katıldılar ve çoğu zaman da istihbarat hizmetinde bulundular.

KAHRAMANLIĞI TÜRKÜ OLDU

Adanalı çocukların da İstiklal Savaşı'nda milli heyecan içinde hareket ettiğini dile getiren Köstüklü şöyle dedi: "Urfa'da 14 yaşındaki Bozan, Fransızlar kaçarken Kuvayi Milliye önünde harbe katıldı. Bu yavrunun kahramanlığını gören halk, Bozan için türkü bile yazdı. Sebeke dağından indim dereye/Atılıyor bombalar, bilmem nereye/Türk çeteleri dönmez geriye/Be yürü! yürü Bozan Yavrum yürü!/Vursun kırsın Fransızları, aslanım yürü!..." Köstüklü, Maraş savunması sırasında kendisine verilen köprü uçurma görevini yerine getiren Sarıca Köyü'nden 14 yaşındaki Ali ile milis kuvvetler arasında bir çok yeri dolaşmak suretiyle bilgi alışverişini sağlayan 10 yaşındaki Osmaniyeli Niyazi Aykan'ın da tarihe adını altın harflerle yazdırdığını ifade etti.

YÜZLERCE GAZİ ÇOCUK

Köstüklü, Çanakkale Savaşı'na katılan Galata-saray, Konya ve İzmir Liseleri gibi birçok okulun öğrencisinin şehit düştüğünü belirterek, savaşın olduğu dönemde bu üç lisenin mezun bile veremediğini söyledi. Türk milletinin kadını erkeği ve çocuğuyla tek vücut olarak düşmana karşı koyduğunu ve yabancı unsurları Türk topraklarından attığını belirten Köstüklü, "Türk çocuğu yeri geldiğinde omzunda silahla cephede savaştı, yeri geldi istihbarat için haber taşıdı, yeri geldi Türk askerine mermi götürdü" dedi.

12 YAŞINDAKİ NEZAHAT ONBAŞI

Tabur Komutanı Binbaşı Halit Bey'in kızı 12 yaşındaki Nezahat onbaşının da, elinde silahı asker kıyafetiyle çeşitli muharebelere katıldığını anlatan Köstüklü, "Ata binmesini ve silah kullanmasını çok iyi bilen bu kız çocuğu Milli Mücadele boyunca 70. Piyade Alayı'nın bir mensubu olarak tam bir asker gibi, cepheden cepheye koştu. Hatta bu Alaya, o bölgede 'Kızlı Alay' denmişti" diye konuştu.

FAKÜLTE SİYAHA BOYANDI

Çanakkale destanında bugünkü İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi eski adıyla Darul Fünun öğrencilerinin ise ayrı bir yeri var. 1915'te Darül Fünun 1. sınıfta öğrenim gören 2 bin 500 tıbbiyeli, okullarını bırakarak Çanakkele'ye koştu. İki tümen halinde Gelibolu'ya gelen gençler, bir Anzak baskını sonucu şehit oldular. Bu nedenle sonraki yıl açılışta siyaha boyanan Darul Fünun, 1921 yılında hiç mezun veremedi.

TEK BACAĞIYLA SAVAŞTI

Çocuk askerlerden Mehmet ve İsmail, şehrin durumu ile ilgili orduya dilenci kılığında bilgi götürürken düşman askerlerine yakalandılar ve hiçbir konuda düşman kuvvetlerine bilgi vermediler. Serbest bırakıldıktan sonra ateş açılması nedeniyle küçük Mehmet 4, İsmail ise 9 yerinden yaralandı. Mehmet'in hastanede ayağı kesilerek kurtarıldı. Ancak İsmail hastanede şehit oldu. Bir ayağı kesilen Gazi Mehmet, geri döndükten sonra tek ayağıyla Milli Mücadelede yine görev aldı.

Nazlıhan
13-03-07, 19:08
O zaman bize de izlemek düşer.

Iste görevinin bilincinde bir Türk evladı... :img-hyste Tebrik ederiz... :img-clapp :)

Sevgili Engin ve sevgili svç80, degerli paylasımlarınız için çok tesekkürler...

Çanakkale83
13-03-07, 19:45
svç80 paylaşımın için teşekkürler. Engin eklediklerin harika teşekkürler:good:

nzlhan tavsiyemi beğendin demek:) Bir de tatsan daha çok beğenrsin :) Başka yerde yok haa ona göre:img-yes:

avrasya
13-03-07, 20:33
Mustafa Kemal’in Komutanlığı ve Ayrılışı:
Arıburnu Grubu, savaşın gelişimi sonucu ortaya çıkmış ve 17 Mayıs 1915 tarihine kadar
da bu grubun komutanlığını Mustafa Kemal yapmıştır. Ancak, bu tarihten sonra 5. Ordu
Komutanının emriyle Çanakkale savunmasını dört grup halinde düzenlendi. Kuzey Grubu
komutanlığına Esat Paşa atanmıştır. Mustafa Kemal’e başarılarından dolayı Muharebe imtiyaz
madalyası verilmiştir. Böylece Mustafa Kemal 17 Mayıs 1915’te Arıburnu kuvvetleri
Komutanlığından ayrılarak 19.Tümeninin başına geçmiştir.
19 Mayıs Türk Taarruzu:
12 Cihat Akçakayalıoğlu, a.g.e, s-43
Kuzey grubu komutanlığı düşman üzerine yeni bir taarruza karar verdi. Bu taarruz 19
Mayıs günü gerçekleşecekti. Sabaha karşı taarruz başladı. Ancak Türk kuvvetleri düşmana
ulaşıncaya kadar çok kayıp vermekteydi. “Taarruz süresince yalnız Mustafa Kemal’in 19. Tümen
birkaç yüz metre yeri işgal edebilmişti. Yer yer 10 metreye kadar inen bu ara sahada 19 Mayıs
akşamı 2000 şehit ve bir o kadar da yaralı Türk askeri kalmıştı. Bu taarruz sonunda ateşkes istendi
ve kabul edildi.13
Kirte ile Kerevizdere ve Zığındere Savaşları:
Türk taarruzunun durmasından sonra Hamilton yeni bir taarruz hareketine karar verdi. 4
Haziran günü Kirte önlerine saldırdılar. Başlangıçta bu taarruz başarılı gözükse de, Türklerin karşı
taarruzu ile gerilemeye başladılar ve püskürtüldüler.
Hamilton bu başarısızlık sonucunda 21 Haziran günü yeni bir planla harekete geçti.
Sabaha karşı başlayan taarruz Türk siperleri önünde durduruldu. Bu taarruzu durdurmak Türkler
için 6000 zayiata mal olmuştur.
“Müttefikler bu seferde 28 Haziran günü Zığındere bölgesinde taarruzu denediler. 11:45’te
başlayan taarruz başlangıçta başarıyla ilerledi. Buna karşılık gene Faik Bey komutasındaki 1.
Tümen 3 ve 11. Tümenler üzerinden aşılarak taarruz ettirildi. Neticede Fransızlar geri atıldıysa da
; 3 Türk Tümeni yoğun top ve makineli tüfek ateşi altında eridi. Türk zayiatı 16000 kişiydi.”14
Mustafa Kemal’in Yeni Bir Görev İstemesi ve Anafartalar Grubu Komutanlığı:
Mustafa Kemal, kendine olan sonsuz güvenini ve yurduna daha büyük hizmetler yapma
azmiyle vatan hizmeti yolunda ağır sorumluluklar yüklenmekten çekinmezdi. Bundan büyük şeref
duyardı. İçinde bulunulan durum, O’nun bu duygularını sürekli harekete geçiriyordu. Öte yandan
5. Ordu Komutanı, yeni tedbirler alma gereğini duymuştu. Bu amaçla, Ordu Kurmay Başkanı’nın
Mustafa Kemal ile görüşmesini emretti. Bu sırada Conkbayırı tehlikeli durumdaydı. Ancak
Conkbayırı tepesinin gerçekten düşman eline geçip geçmediği anlaşılamamıştı. Daha sonra
Mustafa Kemal’e gelen haberlerde düşmanın askerimizle 25-30 metre mesafede karşı karşıya
bulunduğunu 63. Alayın yaptığı hücumu başaramadığını bildiriyordu. Bu durum karşısında
Mustafa Kemal üs karargahların dikkatini buraya çekti. Mustafa Kemal’e göre Anafartalar’a
çıkmış olan düşman kuvvetlerini göz önünde tutarak ona göre tedbir almak, sevk ve idareyi
13 İlhan Akşit-Hayati Tezel, Mustafa Kemal ve Çanakkale 1915, Kültür Yayınları, 1982, s-125
14 İlhan Akşit-Hayati Tezel, a.g.e, s-127
birleştirmek gerekiyordu ve Mustafa Kemal Kurmay Başkanı’ndan bütün kuvvetlerin emrine
verilmesini istedi. Bu davranış Mustafa Kemal’in yurdun düşmandan kurtulması için bütün
sorumlulukları yüklenmekten kaçınmayışının en iyi göstergesiydi.
8 Ağustos 1915’te daha önceden Conkbayırı’na çıkmış olan düşmanla Türk kuvvetleri
arasında bir süngü muharebesi oldu. Durum çok tehlikeliydi ve Mustafa Kemal buradaki
muharebenin önemini sürekli üs komutanlara bildiriyordu.
“Ordu komutanlığınca, bugün yeni bir düzen kurulmuş: Savaş Grubu Komutan, Albay
Fevzi’nin emrinde Conkbayırı ve Kocaçimen’deki kıtaları da içine alan ‘Anafartalar Grubu’ teşkil
ettiği bildirilmişti.”15
Öte yandan ordu komutanı Liman van Sanders, Mustafa Kemal’in daha büyük görevlerde
kullanılmasının zamanının geldiğini anlamıştı. Sonunda O’nu grup komutanlığına atadı. Liman
van Sanders’in Kolorduya yazdığı emir şöyleydi; “ Anafartalar grubu emir ve komutasını almak
üzere 19. Tümen komutanı Mustafa Kemal Beyin hemen şimdi Çamlıtekke’ye hareket için emir
buyurulması. Kendisi 7. ve 12. Tümen tarafından yapılması emredilmiş olan taarruzu yarın gün
ağarırken yapacaktır. Taarruzun nasıl yapılacağı hakkındaki bilgiyi Anafartalar Grubu Kurmay
Başkanı Hayri Bey’den alacaktır. 19. Tümen Komutanlığı vekaletine birinin atanması rica
olunur.”16
Mustafa Kemal şu ayrılış yazısını yazmıştır; “ Hareketimden önce 19. Tümene aşağıdaki
veda emrini yayınladım.
“ Anafartalar Grubu Komutanlığı’nı üzerime almak üzere şimdi hareket ediyorum.27.
Alay Komutanı Şefik Bey Tümen Komutanlık vekaletine atanmıştır. Bugüne kadar bana çaba ve
vefakarlığınızla kazandırdığınız başarılar üzerime yeni aldığım görevde de bana olan sevgi ve
güvenle bütünleyeceğinize büyük bir inanç taşıyor ve sizinle veda ediyorum.”17
Böylece Mustafa Kemal Çanakkale’deki son görevine başlamış olmuştur. 19. Tümen
Komutanı olarak Çanakkale Savaşı’na katıldıktan sonra kendiliğinden ortaya çıkan bir durumla
Arıburnu Kuvvetleri Komutanlığı’nı üzerine almış daha sonra da 19. Tümen’nin başına
dönmüştür. Şimdi ise Çanakkale’deki hizmetlerinin dördüncü evresine girmiştir.
Mustafa Kemal’in Gruptaki İlk Faaliyetleri ve Anafartalar :
Mustafa Kemal 9 Ağustos günü karargaha geldi. Kurmay Yüzbaşı Hüdai’yi 12. Tümen’e,
Üsteğmen Cevat’ı 7. Tümene gönderdi. Ayrıca bu tümenlerden alınacak bilgiler için talimat verdi
15 Cihat Akçakayalıoğlu, a.g.e, s-50
16 Akçakayalıoğlu, s-51
17 Cihat Akçakayalıoğlu, a.g.e, s-52
ve 5. Ordu Komutanlığı ile Kuzey Grubu Komutanlığı’na yeni görevine başladığını bildirdi. 9
Ağustos 1915 tarihinde Anafartalar Grubu Komutanı olarak şu emri yayımladı.
1- “Anafartalar grubu komutanlığına atandım. Şimdi komutayı üzerime aldım.”
2- “ 12. Tümenin Mestantepe ve 7. Tümen’in Damakçılık Bayırı doğrultusunda
taarruzuna dair 8 Ağustos 1915 saat 17:00’da eski grup komutanı tarafından emir
verilmiş olduğundan Kocaçimen, Conkbayırı hattında bulunan Tümenler eski emir
gereğince taarruzu kolaylaştıracaktır.”
3- “ Komutanlar bu emrin alındığı andaki durumlarını ve tertipleriyle bulundukları
bölgeleri bana bildireceklerdir.”
4- “Raporlar Büyük Anafarta Köyünün 2 km. kadar kuzeydoğusundaki
Çamlıtekke’ye gönderilecektir.”18
“9 Ağustos sabahı düşman kuvvetleri Kireçtepe’den Conkbayırına kadar bütün cephe
boyunca taarruza geçti. 9 Ağustos günü 12. Tümen Mestantepe’yi ele geçirdi. “ Saat 4:30 evvelde
7.Tümen dört taburu cephede iki taburu da öndeki taburları himaye etmek üzere Damakaçılık
sırtının Şimal nihayetine taarruza başlamıştı. Abdulrahman Sırtı üzerinde bulunan Türk postaları
da (4. fırka denilen mıntıkadaki kıtalar) ateşleriyle bu harbe iştirak ediyorlardı.”19
Damakçılıktaki düşman kuvvetlerinin ele geçirilmesi 12. Tümenin ilerlemesine bağlı
olarak görülmekteydi. Ancak 12.Tümenin sağ yanı düşman tehdidi altındaydı. Buranın korunması
da Kireçtepe bölgesine karşı alınacak tedbirlere bağlıydı. Bu görev Anafartalar Grubuna verildi. O
sırada 12. Tümen düşmanı baskı altına almış ve taarruz hedefine yaklaşmıştır. Bunun sonucunda
bütün cephede taarruza geçilmesine karar verildi. Yoldaki takviye kuvvetleri de bu amaçla
kullanılacaktı. Mustafa Kemal bu durumu 12. Tümene bildirdi. Ayrıca 9. ve 4. Tümen topçu
ateşlerinin Damakçılık bayırınında toplanmasını emretti. Mustafa Kemal’in yaptığı inceleme
sonucunda 9 Ağustos 1915 sabahı hakkında verdiği bilgiler şöyledir; Kocaçimen bölgesindeki
kuvvetlerimiz düşmanla ateş muharebesi yapmaktaydı. “7.Tümen Komutanı’nın saat 05:50’de
yazılıp emir atlısıyla gönderdiği ilk raporunu aldım. Bu raporda taarruzun saat 04:30 da başladığı
ve başarıyla ilerlemekte olduğunu bildiriyordu. Muharebe düzeninden de söz ederek 20.Alay
sağda, 21.Alay solda bulunmak üzere Kayacıkderesi’ne doğru ilerlemekte oldukları bir taburun
ihtiyat olarak Asmadere’de bulundurulduğu ve Tümen karargahının Dağçeşmesi yakınında 91
rakımlı tepenin batısındaki topçu gözetleme yerinde olduğunu anlatıyordu.
Saat 06:30 yazılan 7.Tümenin diğer bir raporunda düşmanın Lalebaba yöresinde karaya
çıkardığı yaklaşık olarak 2-3 tabur kadar piyadenin Lalebaba tepesi güneyinde toplu bir halde
bulunduğunu bildiriyordu.
18 Akçakayalıoğlu, a.g.e, s-53
19 Cemil Conk, Çanakkale Conkbayırı Savaşları, E.U Basımevi, Ankara, 1959, s-62
7. Tümen yanına göndermiş olduğu Cevat Efendi saat 07:00’da geri geldi. Gördüklerini ve
tümenin tertibatını arazi üzerinde göstererek raporla aldığı bilgileri doğruladı. O’nu durumu
izlemekle görevlendirerek yeniden Tümene gönderdim. Bir süre sonra geri gelerek Tümen
taarruzunu başarıyla ilerlemekte olduğunu söyledi.”20 diye anlatmıştır.
Tümenlerle henüz tam olarak telefon bağlantısı kurulamamıştı. Emirler ve raporlar
yerlerine geç gönderiliyor bu nedenle muharebenin yönetimi zorlaşıyordu.
Bu sırada düşman kuvvetleri İsmailoğlu tepesi ve Küçük Anafartalar bölgesini
yağmalamaktaydı. 12. Tümen Ece limanını ve Kireçtepe’yi göz önünde tutabilmek için dağınık
bir düzen almıştı. Mustafa Kemal bu nedenle Tümen komutanına düşman ve kendi birliği
hakkında bilgi vermesini emretti.
Düşman kuvvetleri denizden ve karadan çıkardığı bataryalarıyla Küçük Anafarta yöresine,
Büyük Anafarta gerilerini ve Ağıldere bölgesini ateş altına aldı.
9 Ağustos 1915 günü Mustafa Kemal’in yönetiminde yapılan taarruz saat 15:00’a kadar
sürmüştür, ancak önemli sonuçlar alınamamıştı. 8 ve 9. Tümenlerin taarruzlarıyla İngilizlerin
Conkbayırı’nı ele geçirmesi engellendi. İngilizler Kireçtepe’nin alınması hariç bir başarı elde
edemediler.
10 Ağustos 1915 Conkbayırı Taarruzu, Mustafa Kemal’in Süngü Hücumu:
Mustafa Kemal, her zamanki gibi hareketli bir haldeydi. Çeşitli emirlerle kıtalara yön
vermekteydi. Zaman zaman görülen hatalı hareketleri ve görüşleri düzeltmeye çalışıyordu. O’nun
böyle durumlarda kullandığı yöntem, kendi varlığını hissettirmek taktik mücadelelerde bulunmak
ve kuvvet yardımı yapmaktı. Aynı çabaların bir sonucu olarak Conkbayırı’ndaki 8. Tümen
gözetleme yerine gelmiş ve 10 Ağustos gece yarısına doğru Anafartalar Grubu Komutanlığından
şu emir geldi;
1- “ 8.Fırka kendine ilhak olunan taze kuvvetlerle yarın fecirle beraber (Conkbayırı ve
Şahinsırtı)’ndaki düşman ferd ve tebit edecektir.
Diğer fırkalar hidayette piyade ve topçularıyla ateş etmeyip, 8. fırkanın hücumundan sonraki
taarruzu teshil edeceklerdi.
2- 7. ve 12. fırkalar bugün ilerledikleri hatları tahkim ve muhafaza edeceklerdir. 12. fırkanın
Kireçtepe istikametinde cenahının temin hususunu hatırlatırım.
20 Cihat Akçakayalıoğlu, a.g.e, s-54
3- Ben bu geceyi Conkbayırı’nda ve 8.Fırka karargahında geçireceğim. 7. ve 12.Fırkalarla
Anafartalar mıntıkası kumandanı raporların kemakan Çamlıteke’ye diğer fırkalar
Conkbayırı’na gönderilecektir.”21 M.Kemal.
Yani “ 8. Tümen kendine verilmiş olan yeni kuvvetlerle gün ağırırken ConkbayırıŞahinsırtı’ndaki
düşmanı atacak ve uzaklaştıracaktır. Diğer tümenler önce piyade ve topçularıyla
ateş etmeyip 8.Tümenin hücumundaki sonraki taarruzu destekleyecektir.
7. ve 12. Tümenler bugün ilerledikleri hakları tahkim edecek ve koruyacaklardır. 12. Tümenin
Kireçtepe doğrultusunda kanadının korunmasını hatırlatırım.
Ben bu geceyi Conkbayırında ve 8.Tümen karargahında geçireceğim. 7. ve 12. Tümenlerle
Anafartalar Bölgesi Komutanı raporlarını Çamlıtekkeye diğer tümenler Conkbayırına
gönderecektir.22
10 Ağustos 1915 günü Mustafa Kemal düşmanın karadan ve denizden yapacağı saldırılara
maruz kalmadan taarruzun başlamasını istiyordu. Tümen Komutanı ve bazı ilgililerle buluşup
hücum kademesinin önüne geçti. Daha sonra askerlerin önüne geçerek şu emri verdi; “Askerler
karşımızdaki düşmanı mağlup edeceğimize hiç şüphe yoktur. Fakat siz ecele etmeyin. Evvela ben
ileri gideyim, siz ben kırbacımla işaret verdiğim zaman hep birden atılırsınız.23
Ondan sonra ileri atıldı ve kararlaştırılan işareti verdi. Bunun üzerine bütün askerler hücuma
geçtiler. Düşmanın silah kullanmasına vakit verilmedi ve düşmanın yok edilmesiyle ilk hatlar ele
geçirildi. 4 saat mücadeleden sonra 23. ve 24. alaylar Conkbayırını düşmandan
temizlediler.28.Alay ise Şahisırtı’nın bir kısmını ele geçirdi ve Sarıtarla ile Ağıldere boyunca
batıya ilerleyerek buralardaki düşman kuvvetlerini yok ettiler.
Conkbayırı kuvvetlerimizin eline geçince, düşman kuvvetleri karadan ve denizden topçu
ateşleriyle Conkbayırı’nı cehenneme çevirmeye başladılar. Bütün Conkbayırı duman ve ateşler
içinde kaldı. Muharebe alanında bir şarapnel parçası Mustafa Kemal’in göğsünün sağına çarptı ve
cebindeki saati paramparça etti. Mustafa Kemal’e bir şey olmadı, sadece bir kan lekesi bıraktı. Bu
parçalanmış saati daha sonra Liman Paşa’ya verdi. Mustafa Kemal’in vuruluşuyla da ilgili yaveri
Cevat Bey’in söyledikleri şu şekilde aktarılmıştır;
- “Bulunduğumuz yer tamamen muhacimlerin arası idi. Paşa da ilerleyen efradımızı
seyrederken göğsüne bir şeyin gayet kuvvetle çarptığını duymuştur.
- Evet, sağ tarafta ceketimde bir kurşun yeri gördüm. Yanımda bulunan zabit (Nuri Conker
Bey) “Efendi, vuruldunuz.” dedi. Ben böyle bir söz suyu bulursa askerimizin kuvve-i
maneviyesi üzerinde yapacağı tesiri düşündüm. Elimle zabitin ağzını kapadım. “Sus”
dedim. Cevat Bey devam ediyordu.
- Bir şarapnel misketi, göğsünün sağ tarafına tamamen Omega saatin bulunduğu cebe isabet
etmiştir. Saat, parça parça oldu. Fakat o darbe, Paşa’nın göğsünde hafif bir leke
bırakmaktan ileri geçememiştir dedi.”24
Düşmanın Ağıldere, Pilavtepe, Yaylatepe, Damakçılıkbayırı ile deniz arasındaki kuvvetleri
bizim kuvvetlerimizden daha üstündü. Düşman kuvvetleri Şahinsırtı’nın batı burnunda
tutunabilmişler ve çok kuvvetli bir şekilde hücum etmekteydiler. Ancak bütün bunlara rağmen
Türk kuvvetleri azimle bu saldırılara karşı koymaktaydılar. Ancak askerler çok yorulmuşlardı
ve düşmanın bitmek bilmeyen saldırıları, savaşan askerlere geriden yardım yapılmasını
zorlaştırmaktaydı. Bunun üzerine Mustafa Kemal taarruzu durdurma emri verdi. Daha sonra
da muharebeye yeni bir yön vermek üzere Gümbürdekbayırı’ndaki komuta yerine döndü. 10
Ağustos 1915’te Kuzey Grubu Komutanlıklara gönderdiği raporda, 8.Tümenin düşmanı
Şahintepe’ye kadar attığını, 12.Tümenin taarruzuyla üç binden fazla düşmanın imha
edildiğini, Conkbayırı ile 261 rakımlı tepede birer direnek yapılmakta olduğunu açıklamıştır.
Çanakkale muharebeleri, Türk tarafı için çok büyük ölçüde insan gücüne dayanmaktaydı.
Düşman, silah, araç vb. açılardan çok daha üstündü. Bütün bu olumsuzluklara rağmen
düşmanın ilerlemesini önlemek, Türkün manevi özellikleriyle komutanların üstün sevk ve
iradeleri sayesinde olmuştur.
15 Ağustos 1915 günü düşman kuvvetleri tekrar saldırıya geçtiler ve Kireçtepe’nin bir
kısmını ele geçirdiler. Ancak bu saldırı 5. Tümenin karşı taaruzuyla durduruldu. Düşman
kuvvetleri 16 Ağustos günü tekrar saldırıya geçtiler. Kireçtepe bölgesinden yardım
istemekteydi. Bunun üzerine Mustafa Kemal 5. Tümen karargahına gitti. Tümen
Komutanı’nın Kireçtepe Muharebesini daha iyi yönetmek için ileriye gönderdi. Ayrıca,
1.Alay’ın iki taburunu Tursunköy’e getirtti. Kireçtepe bölgesine 12 taburluk bir kuvvet
gönderdi. Bu sırada düşman Kireçtepe’ye yönelmekteydi. Düşmanın amacı Kireçtepe’yi elde
ederek Kavaktepeye sahip olmaktı. 17 Ağustos günü düşmanın bazı girişimleri püskürtüldü.
19 Ağustos günü Koyun Limanı Cephesi, Anafartalar grubuna verildi.
Mustafa Kemal, kritik durumda bulunan bölgeleri zamanında yetişip, gerekli tedbirlerle
düşmanın başarılarını önlemekteydi. Üst komutanlarla irtibatını da kesmemekteydi.
“20 Ağustos günü, 12 Ağustos’dan beri yapılagelen düşman saldırıları dolayısıyla cephede
ve ihtiyatların durumunda yeni değişiklikler yapan Mustafa Kemal, Grup Karargahına
döndüğü zaman Ordu Komutanı Liman Paşa’yı orada buldu. Yapılan değişiklikleri anlatıp
onayını aldı. 25 Bundan sonra 27 Ağustos’a kadar önemli olaylar görülmedi.
24 Abdurrahman Güzel, Türk Edebiyatında Çanakkale Zaferi, Çanakkale, 1996, s-39-40
25 Cihat Akçakayalıoğlu, a.g.e, s-61
Kayacıkağılı Muharebesi ve Diğer Hareketler:
27 Ağustos günü Mustafa Kemal, düşmanın bütün cephede takviye aldığı haberini aldı.
Bunun üzerine tümenlerin birinci hatlarını kuvvetlendirmelerini emretti. Bu sırada 7., 8. ve 9.
Tümenlerin bazı kesimlerine düşman saldırıları olduğu bilinmekteydi. 6. Tümenden 7.Tümene
takviye birlikleri göndertti.7.Tümenden gelen haber düşmanın püskürtüleceği yolundaydı.
Ancak Mustafa Kemal, düşmanın kesin olarak yok edildiği haberini almak istiyordu. Yapılan
taarruzlar karşısında mevzilerin büyük kısmı geri alındı. Düşman kuvvetleri yaptığı
saldırıların yeteri kadar başarı sağlayamaması yüzünden yeni girişimlerde bulunamıyordu.
Bu sırada 7.Tümen birlikleri çok yorulduğundan bu bölge 6.Tümene verilmiş ve 7. Tümen
Büyük Anafarta doğusuna alınmıştı. Türk saldırıları karşısında düşman kuvvetleri artık yok
olmaktan kurtulmanın çarelerini aramaktaydı. Yine de kaçacağı güne kadar da kıyılarımızda
tahribat yapmaktaydı. Eylül’e kadar gelişmeler bu şekilde devam etti. Eylül’ün ilk haftası
yıpranmış birlikler geriye alındı ve düzenlemeler sağlandı. 6 Eylül’de alınan bilgiler,
düşmanın Büyük ve Küçük Kemikliler bölgelerine çıkarma yaptığıydı. Bunlar topçularımız
tarafından ateş altına alındı. Ayrıca İmroz’da on sekiz yolcu gemisi bulunduğu haber alındı.
10 Eylül’de düşmanın durumunu öğrenmek için bir topçu ateş baskını düzenlendi. Bu
baskından sonra komşu birliklerin yardımlaşmaları emredildi.
Ekim ayında cephede durgunluk yaşanmaktaydı. Düşmanın saldırılara son vereceği belli
olmaktaydı.
Mustafa Kemal’in Cepheden Ayrılışı:
“Mustafa Kemal uzun zamandan beri bazı hastalıklar geçirmekteydi. Çanakkale’deki çok
yorucu yaşantı sağlığını biraz daha bozmuştu. Kendisi bu durumu şöyle anlatıyor; “10 Aralık
1915’te sağlık durumum dolayısıyla Grubun emir ve komutasını 5.Kolordu komutanı Fevzi
Paşa’ya (Mareşal Çakmak) vererek ayrıldım.”
Sonuç:
Çanakkale Savaşları’nın geçtiği en önemli yerlerden biri Kocaçimen’i hedef alan
Arıburnu-Anafartalar bölgesiydi. Düşman kuvvetlerinin istilaları Mustafa Kemal’in diğer
komutanların ve Mehmetçiklerin yetenekleriyle yok edilmiştir. İngiliz harp tarihi Mustafa
Kemal’i “Bir Tümenle Muharebenin gidişini değiştiren mukadderatın adamı” olarak
nitelenmiştir. Mustafa Kemal üst komutanlarla görüşmelerinde Arıburnu-Anafartalar bölgesinin
önemine her zaman dikkat çekip kuvvetlerin çoğunun bu bölgelerde kullanılmasını önermiştir.
O’nun en büyük isteğiyse düşmanın karaya ayak basmasını önlemekti.
“Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal General Hamilton için tanınmayan bir isimdi ama
askerlik sezileri ona o günlerde bu yabancı komutan için ‘Türkler muhakkak çok iyi komuta
ediyorlar’ dedirtmişti.”
Mustafa Kemal Çanakkale savaşında durumu çok çabuk kavramak çabuk karar vermek
kararını süratle uygulamak ve her türlü sorumluluğu olmaktan çekinmeme gibi davranışlarıyla
kendisine büyük komutanlık özellikleri olduğunu meydana çıkarmıştır.
Neticede Çanakkale’nin en önemli neticesi Milli Mücadele liderini bütün üstün
nitelikleriyle ortaya çıkarması ve O’na bir çeşit dokunulmazlık kazandırmasıdır. Artık bundan
sonra hiçbir güç Mustafa Kemal’in zirveye tırmanmasını engelleyemeyecektir.

avrasya
13-03-07, 20:42
Evet.Manevi yüklü serüvenimizin sonuna geliyoruz.Tatlı bir heyecan ve hüzün içindeyim.(Ayrıca sevgili nzlhan kardeşim,herşey yoluna girdi.Sanırım senin dualrından sonra...:good: )Sonunda atamızı ilk kez bu kadar yakından izliycez.Niye bilmiyorum ama ben bu ekibin işlerine çok güveniyorum.Zamanında bir Cumhuriyet bir de Kurtuluş filmlerinde görmüştük büyük atayı,ama yıllardır tekrar tekrar gösterildiğinden midir nedir,(tabi Aziz Rutkay beyin müthiş performansı hariç)ben de heyecean uyandırmamaya başlamıştı.AMa bu akşam...Çanakkale savaşlarında ilk kez Anafartalar kahramanımızı izliycez.Sabırsızlıkla bekliyorum.
Bunca aydır değerli paylaşımlarını,vakitlerini,bilgi ve deneyimlerini,yorumlarını ekleyen bütün arkadaşalara(bütün "TÜRK" evlatlarına)çok teşekkürler.Umarım bu ekip nice güzel proje çeker de hep böyle güzel paylaşımlarımız olur :img-yes: :sad53:


NOT:ben bu teknolojiden pek anlamıyorum.Okuma zorluğu olsa da(özür dileyerek) Mustafa Kemalin çanakkale macerasını anlatan bir yazıyı eklemek istedim.

Kurt_Memati
13-03-07, 23:04
Bölümü izledim(k). Güzel bir bölümdü. Savaş sahneleri çok iyi değildi gene. Ama içerdiği genel anlam itibariyle diğer 12 bölümden farklı değildi. Yenilmez Sanat Merkezi böyle projeler yapmaya devam edecekse bu çatışma sahnelerini daha kaliteli yapmalı bence.

svç80
14-03-07, 01:53
Atatürk Hakkında....
Atatürk`ün dünyada `basögretmen' sifatli tek lider oldugunu Bir geometri kitabi yazdigi, Üçgen, açi, dikdörtgen gibi ve 48 tane geometri teriminin (Türkçe) isim babasinin bizzat Mustafa Kemal oldugunu.

Norveççe`de `Atatürk gibi olmak` diye bir deyim oldugunu.

"Atatürk" çiçegi'nin adini, çiçegi bulan Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landin`in koydugunu ve bu çiçegin tüm dünyada bu isimle üretilip satildigini.

Yunan baskomutani Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baski olmadan her Cumhuriyet bayraminda Atina'daki Türk büyükelçiligine giderek, Atatürk`ün resminin önüne geçtigini ve saygi durusunda bulundugunu.

"Mimber" adinda bir gazete çikarttigini ve 52 sayi yayimlanan gazetede ilk defa sansür kelimesi geçtigini.

Kurtulus Savasinda rütbe alan bir çok kadin askerlerimizin oldugu, dünya tarihine geçen tek bir üstegmenimizin oldugunu, Üsttegmen Kara Fatma' nin 700 erkek, 43 kadindan olusan bir müfrezenin reiseligine bizzat Atatürk tarafindan atanmis oldugunu.

Bir röportajda Birlesmis Milletlere üye olmayi düsünüyor musunuz?"diye soruldugunda "Sartlarimizi koyariz, kabullerine bagli. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için, davet gelirse düsünürüz" dedigini ve bunun üzerine BM yasasinin degistirildigini ve üyelige davet edilen ilk ülkenin Türkiye Cumhuriyeti oldugunu.

1938'de, General McArthur'un en zor, en problemli, en buhranli döneminde,danisman, senatör ve bakanlarindan olusan yüz yirmiden fazla kisiye; "Su anda hiçbirinizi degil, büyük istidadi ile Mustafa Kemal'i görmek için neler vermezdim" dedigini.

1938'de Ata`nin ölümünde Tahran gazetesinde yayinlanan bir siirde; "Allah bir ülkeye yardim etmek isterse onun elinden tutmak isterse basina Mustafa Kemal gibi lider getirir" denildigini.

1996'da Haiti Cumhurbaskaninin vasiyetinde, mezar tasina yazilmasini istedigi metinde; "Bütün ömrüm boyunca Türkiye'nin lideri Mustafa Kemal Atatürk'ü anlamis ve uygulamis olmaktan dolayi mutlu öldüm" yazdigini.

2000'de ABD Baskani'nin milenyum mesajinda; '' Milenyumun hiç süphe yoktur ki tek devlet adami Mustafa Kemal Atatürk'tür. Çünkü o yilin degil asrin lideri olabilmeyi basarmis tek liderdir" denildigini.

2005'de Amerika'nin en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Johns`un önerisinin "Türkiye ekonomiyle savasta bir tek Atatürk' ü örnek alsin yeter" oldugunu biliyor muydunuz?

svç80
14-03-07, 01:57
92 YILLIK HİKAYE

Yıl, 1915.
Çanakkale'de kan gövdeyi götürüyor.
"Geçerim" diye saldıran emperyalistlerin insan kaybı, 200 bini aşmış...
"Geç de görelim" diyen dedelerimizin kaybı ise, 250 binin üstünde...
Mermiler havada çarpışıyor.
Cesetler toplanamayacak kadar çok...
Bu inanılmaz kıyıma rağmen, İngiliz Hükümeti durumdan memnun.
Çünkü gerçeği bilmiyor.
Çanakkale'deki İngiliz cephe komutanı, "Vaziyet gayet iyi... Bugün yarın geçeriz" raporları gönderiyor devamlı...
O sırada genç bir gazeteci var orada.
Avustralyalı.
Melbourne Age Gazetesi'nin muhabiri.
Görüyor ki, durum kel...
Hadise, hiç de İngiliz komutanın anlattığı gibi değil.
Türkler kafaya koymuş...
Kuru ekmek yiyor, bulursa üzüm hoşafı içiyor, şakır şakır ölüyor... Ama geçirmiyor.
Avustralyalı olduğu için özellikle dikkatini çeken bir konu daha var.
İngiliz komutanlar, karargahta klasik müzik eşliğinde viski yudumlarken, Anzaklar patır patır gidiyor. En son iki tabur Anzak gönderiyorlar bir bölgeye... Türklerin, iki taburu yok etmesi iki saat bile sürmüyor.
Üstelik, müthiş bir sansür var.
Yazdığı haberler, İngiliz yetkililer tarafından engelleniyor.
Bakıyor ki, olacak gibi değil...
Sarılıyor kaleme, tüm gerçekleri tek tek anlattığı, 8 bin kelimeden oluşan, "Gelibolu Mektubu"nu yazıyor.
Özeti şu:
"Çanakkale geçilemez... Hemen çekilin."
Ve bu mektubu, sansürden kurtulmak için Avustralya Başbakanı'na "elden" ulaştırıyor.
Avustralya Başbakanı mektubu okuyor, gözlerine inanamıyor ve acilen, yine "elden", İngiltere Başbakanı'na ulaştırıyor.
İngiltere Başbakanı mektubu okuyor, Savaş Kabinesi'ni topluyor, orada bir daha yüksek sesle okuyor...
Gizlice araştırılıyor.
Mektup doğru.
Hatta az bile yazılmış.
Cephedeki İngiliz komutanın, kendi poposunu kurtarmak için palavra attığı anlaşılıyor.
Ve karar veriliyor.
Komutan görevden alınıyor.
Emperyalistler, Çanakkale'den çekiliyor.
Yazdığı mektupla savaşın sona ermesini sağlayan genç gazeteci, Avustralya'da "kahraman" gibi karşılanıyor.
"Sir" ünvanı veriliyor.
E tabii kapılar açılıyor...
Savaşa "muhabir" olarak giden gazeteci, savaştan sonra "gazete sahibi" oluyor.

Yıl, 1952.
Çanakkale'de savaşın kaderini değiştiren "sir gazeteci" vefat ediyor.
Bir tane oğlu var...
O zamanlar, 21 yaşında.
Babasının gazetesinin başına geçiyor.
Çalışıyor, çalışıyor, çalışıyor.
Avustralya'ya sığmıyor...
ABD'ye, Avrupa'ya el atıyor.
Bugün, 75 yaşında.
Dünya medya imparatoru.
75 televizyon kanalı...
175 gazetesi var.
TV kanallarıyla 600 milyon izleyiciye, gazeteleriyle 11 milyon okuyucuya hitap ediyor.

Yıl, 2006...
Çanakkale'nin "dövüşerek" geçilemeyeceğini ilk anlayan "sir gazeteci" nin oğlu, Çanakkale'nin nasıl geçileceğini gösterdi...
EFT'yle.
Bastı parayı, TGRT'yi aldı.
İsmi, Rupert Murdoch.
(yılmaz özdil-sabah)

svç80
14-03-07, 02:24
bu başlıkla ilgisi yok ama ilginç bir hikaye ...


Fransızları yeniçeri kıyafetleriyle korkutan Almanlar...


19. yüzyılda Almanya'nın Mülhaym şehrindeki Ren nehrinin bir yakasında Almanlar, öbür yakasında da Fransızlar oturuyordu. Fransızlar her sene nehrin Almanlardaki kısmına geçip mahsulün tümünü toplayıp götürüyorlardı. O sıralar, birliğini temin edemeyen güçsüz Almanlar ise buna fazla ses çıkaramıyorlardı tabi. Her sene böyle olunca çareyi Osmanlı Sultanına durumu yazıp, imdat istemekte bulurlar.

Mektupta şöyle demektedir:

"Fransızlar her sene bize zulmediyor, mahsulümüzü elimizden alıyorlar. Siz ki, dünyaya adalet dağıtan bir mparatorluğun sultanı, ıslamiyetin de halifesisiniz. Bizi bu zulümden kurtarın. Asker gönderin.Ürünlerimizi bu sene olsun toplama imkanı sağlayın."

Çöküş faslına girildiği bir zamana denk gelen yardım isteğini inceleyen padişah asker göndermeyi mümkün ve gerekli görmez; yalnızca asker elbisesi göndermeyi kafi bulur ve cevabı bir mektupla beraber içi askeri elbise dolu üç çuval yollanır. şaşkına dönen Almanlar, çuvalı alıp mektubu okurlar: "Fransızlar korkak adamlardır. Onlara yeniçeri göndermemize gerek yoktur. Yeniçerimizin kıyafetini görmeleri kafidir. Çuval içindeki Osmanlı askerinin elbiselerini adamlarınıza giydirin. Mahsul zamanı, nehrin görülecek yerlerinde dolaştırın. Karşıdan gören Fransızlar için bu kafidir."

Bağ bahçe sahipleri hemen Osmanlı askerinin kıyafetini kapışırlar. Hasat vakti büyük bir heyecanla yeniçeri kıyafetinde, nehir kıyısında dolaşmaya başlarlar. Ertesi gün, karşıdan gelen haber, Almanların sevinç çığlıkları atmalarına sebep olur: "Osmanlılardan imdat geldiğini düşünen Fransızlar, korkudan köylerini de terkederek iç kısımlara doğru kaçmaktalar. Mahsulünüzü rahatça toplayabilirsiniz. Zulüm sona ermiştir."Bu olay, Mülhaymlıların gönüllerinde taht kurmustur. Giydikleri yeniçeri kıyafetlerini, daha sonra Mülhaym'a bağlı Karlsruhe müzesine koyup ziyarete açarlar.

Şehrin en yüksek binasına da Osmanlı bayrağı asarlar. Ayrıca, halen olayın yıldönümünde de şehirde bir karnaval düzenleyip hadiseyi temsilen kutlarlar. Bu olay Osmanlı'nın sadece bir yeniçeri kıyafetiyle Almanları Fransızların elinden ve talanından nasıl kurtardığını gösteren maziden elmas bir tablo olarak kalmaktadır...

Nazlıhan
14-03-07, 19:23
Iyisiyle kötüsüyle bir dizi maceramızın daha sonuna geldik... Anlamak isteyene çok sey anlatan bir diziydi Kınalı Kuzular... Vatan topraklarımızın gerçek hikayesiydi... Evet, teknik olarak göze batan seyleri oldu... Ama konusundan ve kurgusundan ödün vermeden yoluna devam etti... 13. bölüm öyle bir yerde bitti ki, insan bir an "acaba Kurtulus Savası'nı da isleyecekler mi?" diye düsünüyor...

Çekim teknigi olarak keske daha iyi olabilseydik diyorum... Hani su birbirlerinin kopyası hikayelere ayrılan paralarla bu tür konulara dizi-film yapılsa ne olur sanki... Aynı konuları ısıtıp ısıtıp önümüze sürmeye ne gerek var? O hikayeler atalarımızın hikayelerinden daha mı güzeller; o hikayeler atalarımızın hikayelerinden daha mı gerçekler; o hikayeler atalarımızın hikayelerinden daha çok mu izlenilmeyi hak ediyorlar, vb.? Yani en kötü senaryolu dizinin görsel efektleri bile insanı büyülüyorken bu dizi bence en güzelini hak etmekteydi... Ama bu yola bas koymus bir avuç insanın imkanları bu kadarmıs, ellerinden bu kadarı gelmis... Onlar bize Çanakkale'yi hakkıyla anlattılar... Tarihi, bir kısım askların arka planında islemediler... Tersine tarihimizi büyük bir askla anlattılar... Ben Kınalı Kuzular'ımızı zaten severdim... Onlar sevilmekten öte herseyi hak ediyorlar, sonuçta bizlere alnı ak bir tarih ve vatan bıraktılar... Hepsinin ruhu sad olsun... Kınalı Kuzular ekibini de seviyorum... Onlar da bize Kınalı Kuzular'ımızı sadece okuyarak anlamamızın dısına çıktılar... Hepsine ayrı ayrı tesekkür ediyorum... Ve burada paylasımlarıyla ortamı senlendiren arkadaslarım... Sizlere de çok tesekkür ediyorum... Kınalı Kuzular'ım sizlerle daha da bir güzeldi... Hepinize kucak dolusu sevgilerimle... :img-kiss:

Bu macera burada bitmez... :img-wink: {Bölüm yorumlarımı kısmetse daha sonra yapacagım... Simdilik dün okunan siirlerden birini ekliyorum... Digerini hatırlayamıyorum malesef... Hatırlayan olursa ve eklerse çok memnun olurum...}

*******

Bu Vatan Kimin?

Bu vatan toprağın kara bağrında
Sıradağlar gibi duranlarındır.
Bir tarih boyunca onun uğrunda
Kendini tarihe verenlerindir.

Tutuşup kül olan ocaklarından,
Şahlanıp köpüren ırmaklarından,
Hudutta gaza bayraklarından
Alnına ışıklar vuranlarındır.

Ardına bakmadan yollara düşen
Şimşek gibi çakan, sel gibi coşan
Huduttan hududa yol bulup koşan,
Cepheden cepheyi soranlarındır.

İleri atılıp sellercesine
Göğsünden vurulup tam ercesine,
Bir gül bahçesine girercesine,
Şu kara toprağa girenlerindir.

Tarihin dilinden düşmez bu destan,
Nehirler gazidir, dağlar kahraman,
Her taşı yakut olan bu vatan,
Can verme sırrına erenlerindir.

Gökyay'ım ne yazsan ziyade değil
Bu sevgi bir kuru ifade değil,
Sencileyin hasmı rüyada değil
Topun namlusundan görenlerindir.

Orhan Şaik Gökyay

aslıeylul
14-03-07, 20:27
çok güzel bi diziydi ama keşke bu kadar çabuk bitmeseydi bizim tarihi değerlerimizi öğrenmemize şu anda çok ihtiyacımız var ben birşey sormak istiyorum dizinin bitiminde çalan türküyü bilen varsa özel mesajla atabilir mi lütfen

lal2
15-03-07, 14:04
Atatürk Hakkında....
Atatürk`ün dünyada `basögretmen' sifatli tek lider oldugunu Bir geometri kitabi yazdigi, Üçgen, açi, dikdörtgen gibi ve 48 tane geometri teriminin (Türkçe) isim babasinin bizzat Mustafa Kemal oldugunu.




Nerden nereye degilmi? Ne mutlu türküm diyene nenin arkasindan gelen Türkçe ili iligili deyimin neden kullanilmadigini merak ediyorum... herhalde dilimizi yozlastirmaya basladiklarinda attilar... su anda tam hatirimda degil gelince muhakak yazacagim.. Evet Atatürk ilkelerinden bahsedilirken Türkçeyi genellikle es gecmeleri ... okullarda (özel, askeri ve hatta imamhatipler )hazirlik siniflarinda ögretmelerinin altinda yabanci dil ögretmek gelmedigi asikar.


Bir röportajda Birlesmis Milletlere üye olmayi düsünüyor musunuz?"diye soruldugunda "Sartlarimizi koyariz, kabullerine bagli. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için, davet gelirse düsünürüz" dedigini ve bunun üzerine BM yasasinin degistirildigini ve üyelige davet edilen ilk ülkenin Türkiye Cumhuriyeti oldugunu.

Her ne kadar tarih tekkerürden ibaret olsada, Türkiye Cumhuriyetinin duraklama gerileme dönemlerine asla izin vermeyecek bir genclik herzaman yetisecektir. Bir zamanlar BM lütfedip TR icin ayricalik yaparken simdi TR icin faydasindan cok zarari olan bir Kulübe üye olmaya calisoryuz. Hemde ne tavizler vererek.

Nazlıhan
16-03-07, 14:10
okullarda (özel, askeri ve hatta imamhatipler )hazirlik siniflarinda ögretmelerinin altinda yabanci dil ögretmek gelmedigi asikar.


Her ne kadar tarih tekkerürden ibaret olsada, Türkiye Cumhuriyetinin duraklama gerileme dönemlerine asla izin vermeyecek bir genclik herzaman yetisecektir. Bir zamanlar BM lütfedip TR icin ayricalik yaparken simdi TR icin faydasindan cok zarari olan bir Kulübe üye olmaya calisoryuz. Hemde ne tavizler vererek.

Bir insanın yabancı dile hakim olabilmesi için öncelikle kendi anadiline hakim olması gerekirmis... Yani öncelik güzel Türkçe'mizin... :img-wink:

Son bölümde "Umutsuz durum yoktur, umutsuz insan vardır" sözü tam senin yorumuna uygun oldu canım... :img-yes: O üyelik kısımlarına ise hiç girmeyelim istersen... :img-wink: Çünkü biz durumun farkındayız da, farkında olması gerekenler ilgsiz davranıyorlar... {Allah hepsini bildigi gibi yapsın... :img-hyste }

Bu aksam TRT 1'de Konusuyorum {TR saati ile 23.25} adlı programda Çanakkale Zafer Haftası dolayısıyla Çanakkale'yi anlatacaklarmıs... Uykusuzlar için... :img-wink:

TRT üstüne düseni yapıyor... Hafta boyunca çesitli tv kanal ve radyolarında çesitli programlarla haftayı geçiriyorlar... Tebrikler TRT... Ama keske daha sasaalı olabilseydi bu tür rogramlar... Sonuçta yayınlanmasına ragmen dogru dürüst kimsenin haberi olmuyor... Aynı ilgiyi özel kanallardan da beklemedeyim... Çok sey mi istiyoruz? Sadece tarihimize biraz daha ilgi...

erendiz
17-03-07, 13:13
Merhaba, uzun zamandır yazamadım ama forumu hep takip ediyorum, tüm katkıda bulunan arkadaşlara teşekkürler..
Şunu haber vereyim istedim: Cumhuriyet Gazetesi 21 Mart Çarşamba günü "Şafakta Çanakkale" adında bir saatilk bir belgeseli ücretsiz verecekmiş, (herhalde VCD'dir)...
Sevgiler

asia
18-03-07, 04:57
YENİ GÜNLE BİRLİKTE ''ÇANAKKALE Yİ ANALIM'' ÇANAKKALE GEÇİLMEZ! GEÇİLMEDİ.. GEÇİLEMEDİ...!
AZİZ ŞEHİTLERİMİZİN RUHU ŞAD OLSUN SEVGİLİ ARKADAŞLAR...
BİR AVUÇ CEPHANE VE İMKAN İLE DEV ORDULARA KARŞI VATAN BORCUNUN HAKKINI VEREN MEHMETÇİKLERİMİZİ UNUTMAYALIM...

saygılar..




http://img148.imageshack.us/img148/2583/canakkalegecilmeznh5.jpg

erendiz
18-03-07, 12:40
Bugün 18 Mart, Çanakkale Zaferi'nin başlangıç tarihi...
Türkçe'nin Şairi Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın şiiri:

'Çağlar üzre destanların özüdür,
Çanakkale,
Yeni Türkiye'nin önsözüdür.'

svç80
18-03-07, 13:09
Bugün 18 MART ÇANAKKALE DENİZ ZAFERİ'nin 92.yıldönümü... Değil 92 yıl 920 yıl geçsede çanakkaleyi kanlarıyla sulayan şehitlerimiz unutulmaz ''ÇANAKKALE GEÇİLMEZ'' ruhları şad olsun...


ÇANAKKALE TARİHİ

Çanakkale yüzyıllar boyu insanlık tarihinin en önemli harbe ve mücadelelerine sahne olan boğazlar bölgesinde şirin ve güzel bir şehirdir. bu şehir her yönüyle yaşayan bir tarih, türklerin avrupa�ya geçmeleriyle süre gelen ve yurdumuzun her köşesinden her türk ailesinin ve atalarından bir veya birkaç erini gömdüğü şehitler beldesi bugün de üniversite şehridir.

Çanakkale şehri, aynı adı taşıyan boğazın anadolu yakasında ve bu boğazın en fazla darlaştığı kesimde düz bir alanda kurulmuştur. Çanakkale kuruluşu pek eski dönemlere inmeyen ve temeli fatih sultan mehmet zamanında atılmış olan bir 15. y.y. şehridir.

burada yerleşim birimlerin mazisi truva ile başlar. truva�nın kalıntıları eski tunç Çağına kadar inmektedir. truva şehri m.Ö. 13. asırda akalıların eline geçmiştir. m.Ö. 6. asırda lidyalıların elinde olan şehir bundan sonra İran hakimiyetine girmiştir. daha sonra atina hakimiyetine giren şehir bu kez atina isparta mücadelelerine sahne olmuştur. m.Ö. 334 baharında asya�yı fethe çıkan büyük İskender boğaz�dan geçmiş ve granikos�ta(bıga çayı) İran ordusunu bozguna uğratmıştır. daha sonraki asırlarda anadolu�ya geçen romalılar buraları hakimiyeti altına almışlardır. roma�nın parçalanmasıyla doğu roma imparatorluğunun eline geçen şehir 14. asırda aydınoğlu umur beyin akınlarına sahne olmuştur. sonra osmanlıların eline geçen şehir türklerin avrupa�ya geçişinde önemli bir yer edinmiştir. nitekim orhan bey zamanında türkler gelibolu�ya geçmiş yıldırım bayezid zamanında gelibolu önemli bir şehir olmuştur.fatih döneminde haçlıların boğazdan geçmesini engellenememiştir. İstanbul�u fethetmek isteyen fatih boğazdan geçişi engellemek boğaz�ın en dar yerine karşılıklı iki kale yaptırmıştır. bunlardan anadolu yakasındakinin adı fatih�in oğlu sultan mustafa tarafından yaptırıldığı için kal�a-i sultaniye(batı yazarları buraya dardanos demişlerdir.) avrupa yakasındakine ise kilitbahir(denizin kilidi anlamında) adı verilmiştir.artık bundan sonra şehir türk hakimiyetinde kalmıştır.


Çanakkale stratejik konumu itibariyle çok önemli bir şehirdi.19.y.y. da osmanlı devletinin avrupa devletleri karşısında zayıflamasıyla beraber şehrin önemi daha da artmış küçülen osmanlı devletinin bu şehri koruması boğaz�ların ve İstanbul�un güvenliği için çok önemli olmuştu.

18.yüzyılda şehirde İsveç konsolosluğunun bulunması şehrin önemini ortaya koymaktadır.

19.yüzyılın sonlarında ve ikinci yarısında Çanakkale boğazı�nın kıyılarında mecidiye,hamidiye,mesudiye,namazgah,yıldız,ertuğru l ve orhaniye adlı yeni tabyalar oluşturulmuştur. bu tabyalar ve onların kahraman bekçilerinin dünyanın en büyük filosunu geri çevirdiklerini göreceğiz.

Çanakkale yöresi stratejik konumu bakımından önemli bir yer işgal ettiğinden , 19.yüzyılın son çeyreğinde İngiltere,fransa,yunanistan ve rusya birer konsolosluk açmışlardı.bunlara 1872 Şubatında almanya konsolosluğu ilave edildi.

1906�da İngiliz İmparatorluk müdafaa komitesinin yaptığı araştırmalar Çanakkale�nin yalnız deniz kuvvetleriyle geçilemeyeceğini bir kez daha ortaya koymuş,1911-1912 türk-İtalya ve 1912-1913 türk balkan devletleri savaşında İtalya ve yunan kurmay heyetleri de aynı sonuca varmışlardır. nitekim İtalyan filosu 18 nisan 1912�de boğazın dış tabyalarını bombardımanla yetinmiş, 19 temmuz1912�de de sekiz muhripten kurulu İtalyan filolitası, boğaz dahiline başarısız bir gece akınında bulunmuştu. balkan savaşında da boğaz�a karşı ciddi bir hareket olmamıştı.

1.dünya savaşı�na katılmamızdan 10 gün sonra İngiltere boğazlar meselesinin müttefiki olan rusya�nın lehine halini kabul etti. Üçlü İttifak devletleri bu konuda anlaşmaya vardılar.

merkezi devletler yanında savaşa giren osmanlı devletini saf dışı bırakmak amacıyla İtilaf devletleri tarafından düzenlenmiş olan Çanakkale harekatı, 1. dünya savaşı�nın en önemli askeri faaliyetlerinden birini oluşturmaktaydı.

18 mart 1915 sabahı boğaza giren ve tabyaları topa tutan İngiliz ve fransız filoları Çanakkale boğazının iki yakasındaki mevzilerden açılan yoğun ateş ve karanlık limana dökülen mayınların etkisiyle, mevcutlarının % 35 ini kaybedip geri çekilmek zorunda kaldılar.

18 mart bozgunu , İtilaf devletlerine karadan destek olmaksızın yalnız deniz kuvvetleriyle boğazın geçilemeyeceğini gösterdiğinden general hamilton �un emriyle bir Çıkarma ordusu hazırlandı. Çıkarma harekatı 25 nisan 1915 günü sabaha karşı başladı. sarp bir kıyı olan arıburnu bölgesine çıkan düşman kuvvetlerini 19. tümen kumandanı mustafa kemal karşıladı. kıyıya çıkan İngiliz ve fransız kuvvetleri geri püskürtüldü. bundan sonra her iki cephede de siper savaşları sürdürülmüş özellikle 21 haziran kerevizdere, 28 haziranda da zığındere çarpışmaları çok şiddetli geçmiştir. bunun ardından İtilaf kuvvetleri kesin bir sonuç almak amacıyla 6-7 ağustos gecesi başlattıkları harekat dört gün sürdü. bu kuvvetler yarbay mustafa kemal tarafından conkbayırı�nda durduruldular. böylece birinci anafartalar zaferinden sonra İtilaf kuvvetlerinin yaptığı bütün taarruzlar sonuçsuz kaldı. ancak 21 ağustosta yeni bir saldırı başlattılar. İkinci anafartalar muharebesi denilen bu harekat da başarılı olamayınca muharebeler günlerce süren siper savaşlarına dönüştü. bu çarpışmalarda türk askeri Çanakkale�nin geçilmez olduğunu ispatladı. İtilaf kuvvetleri 19-20 aralık gecesi anafartalar ve arıburnu cephesinden 8-9 ocak 1916� da seddülbahir�den çekildiler.

İtilaf devletlerinin başarısızlığı ile sonuçlanan Çanakkale muharebeleri birinci dünya savaşının seyrini değiştirip uzamasına sebep olduğu gibi Çarlık rusya�sının çöküşünü hazırlamış ve İngiltere�de hükümet değişikliğine yol açmıştır.

Çanakkale savaşları sonuçları sebebiyle dünyaya türk�ün yenilmezliğini, mehmetçiğin azim ve iradesini ve de centilmenliğini göstermiştir. bununla birlikte bu savaşlar sırasında bir komutan parlamıştır. mustafa kemal! daha sonra milleti arkasına alıp türk�ün haklı davasını sürdürecek ve başarıya ulaşarak yeni bir devlet kuracaktır. ayrıca bütün dünya onun dehasını takdir edecektir. mustafa kemal ise bir şeyin farkındadır. bağımsızlığı ve namusu söz konusu olunca türk askerinin nasıl ölüme koştuğunu bilmektedir. yeter ki onu idare edecek dahi bir komutan olsun. İşte o da mustafa kemal idi. siz hiç ölmek için can atan asker gördünüz mü? İşte Çanakkale savaşlarında türk askeri!atatürk�ün bu konudaki hatıralarından birine değinelim.

bir buluşma esnasında mısır devlet başkanı atatürk�ü takdir ettiğini söyler ve ekler;

-� ekselans benim milletimin de sizin milletiniz gibi hürriyete ve istiklale ihtiyacı var. bunu nasıl temin edebiliriz? tıpkı sizin Çanakkale boğaz savaşında düvel-i muazzama ordusuna karşı kazandığınız zafer gibi bizim de böyle bir ordu ve stratejiye ihtiyacımız var. bize bu konuda yardım edebilir misiniz? � sorusuna

mustafa kemal:

-� vatanı için şehit olacak bir buçuk milyon mısırlı genciniz varsa bu işi yapabiliriz. bunun haricinde olmaz! � deyince mısır devlet başkanı

-� maalesef bizim öyle ölecek bir buçuk milyon mısırlı gencimiz yok.� der. mustafa kemal de:

-� o zaman sizin de hürriyet ve istiklale hakkınız olamaz.� deyiverir.

İşte bu söz her şeyi açıklamıyor mu?...

BRC
18-03-07, 13:27
18 Mart 1915 yılı Çanakkale Deniz Zaferi'ini tarihe silinmeyecek izlerle yazan;vatanımızı ölümü göze alıpta koruyan şanlı Mehmetçik'lerimizin ruhları şad olsun....

Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal İçin Yazılan İlk Şiir

Anafartalar Zaferi'nden sonra, Mustafa Kemal ismi herkes için kahraman anlamı taşıyordu. Çanakkale'de görev yapan Türk askeri için onun adı moral kaynağı ve cesaret demekti, Müttefik askerleri bile kim olduğunu bilmedikleri bu komutana övgüler diziyorlardı. Ian Hamilton bile günlüğüne, Türk askerinin çok iyi komuta edildiğini yazıyordu.
Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal ilk kez burada gösterdiği kahramanlıkla bir şiirde yerini alıyordu. Mehmet Emin Yurdakul Eylül 1915'de; yani muharebeler henüz bitmemiş iken; "Tan Sesleri" isimli ir şiir kitabı yayınlar. Bu kitapta "Ordunun Destanı" adlı ve 15 Eylül 1915 tarihini taşıyan uzun manzumede, ilk dörtlük:

"Ey bugüne şahit olan Sarphisarlar
Ey kahraman Mehmet Çavuş Siperleri
Ey Mustafa Kemal'lerin aziz yeri
Ey toprağı kanlı dağlar, yanık yerler"

Böylece Mustafa Kemal adı şiirle halka mal edilmektedir. Farklılığı vurgulanmaktadır.

Muharebeler sırasında yerli ve yabancı basının M. Kemal'e ilgisi yoğundur. 2'nci Anafartalar Zaferi'nden sonra çok artar ve devletin planlı heyetlerinin dışında M. Kemal ile doğrudan görüşebilmek için; 21 Ağustos'ta Polonyalı bir bayan gazeteci gelir ve 2 nci Anafartalar Zaferinin coşkusunu M. Kemal'le birlikte yaşar. 2 Eylül'de bir Alman gazeteci gelir. 8 Eylül'de Türkiye'nin ilk filmcisi Necati bey gelir ve 3 gün çekimler yapar. 10 Eylül'de Tanin yazarı Ekrem Bey, 21 Ekim'de Suriye yazar ve şairler heyeti gelir. Özetle şöyle diyebiliriz. Muharebeler sırasında o dönemin yazarları, çizerleri, ressam ve şairlerinin büyük bölümü; başarılarından dolayı M. Kemal ile tanışmak için cepheye gelmişler ve intibalarını halka aktarmışlardır. İşte bu aktarmaların sonunda M. Kemal, halkın ağzında efsanevi kahraman olur. Yakup Kadri, o günlerde duyduklarını "Atatürk" isimli eserinde şöyle anlatır:

"Bu genç kumandan, yanında bir avuç süngülü askerle, yerden, gökten, denizden gelen sürekli bir gülle, kurşun ve şarapnel sağanağının ortasında durmadan ileriye doğru atılıyor kollarıyla, kızgın boyunlarından yakalayıp denize yuvarlayacakmış gibi sıra sıra topları üstüne saldırıyor. Bu insan, ateşte yanmıyordu. Vücuduna kurşun işlemiyordu ve zırhlıların (savaş gemilerinin) attığı gülleler başının üstünden munisleşmiş, yırtıcı kuşlar gibi geçip gidiyordu"

Bu anlatım, Atatürk'ün tam bir masal kahramanı gibi algılandığını gösteriyor ki, o neslin de bir beklenti içinde olduğunu yine Yakup Kadri kitabının başlangıcında şöyle ifade eder.

"Bizim ilk gençlik yıllarımız bir milli kahramana hasretle geçti" der.

Atatürk'ün kazandığı bu haklı ün, Başkomutanlık'ta da etkisini gösterir. Muharebelerin ilk ayı sonunda başarılarından dolayı rütbesi albaylığa yükseltilir ve toplam 3 madalya ve 2 nişan verilir. Ayrıca kendisine iki önemli görev için tayin teklifi yapılır. İlki, Temmuz 1915 ortasında, Trablusgarb'e ordu komutanı yetkisiyle ve Tuğgeneral (Mirliva) rütbesi ile gitmek arzusunda olup olmadığı sorulur. İkincisi ise Anafartalar grup komutanı iken 1915 Ekim ayı başında, Irak Ordusu Komutanlığına tayin teklifidir. Bu görev çok daha büyük ve önemlidir.

Bu olaylar devleti yönetenlerin Atatürk'e bakış açısını sergilemektedir. Yani daha muharebeler sırasında, henüz zafere erişilmeden Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal tanınmış ve hakkı teslim edilmiştir.

Zaferden sonra ise Mustafa Kemal ismi, efsanevi bir kimlik kazanır, artık İstanbul'u Kurtaran Kahraman ünvanı ile anılır. Gazeteciler, yazarlar kendisiyle mülakat yaparlar. Halkın en büyük arzusu ise kendisini görmektir. 1916'nın ocak ayında 16'ncı kolordu komutanı olarak Edirne'ye girişinde halk sokaklara dökülür.

Atatürk'ün Çanakkale'de ve sonrasında Kurmay Başkanlığı'nı yapmış olan Orgeneral İzzettin Çalışlar, günlüğünde bu karşılanışı şöyle anlatır:

"28 Ocak 1916

...Yollar hıncahınç ahaliyle dolmuş, bütün mektepler karşılama için yerlerini almıştı. Şehir saray gibi donanmış, peş peşe zafer takları yapılmıştı. "Yaşasın Arıburnu ve Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal Bey" yazılı levhalar asılmıştı...Edirne eşrafı, vilayet erkanı,konsoloslar hep oradaydılar...Bütün şehir, heyecan ve coşkulu sevinçle karşıladı. Çiçekler, buketler takdim ettiler. Alkışlar, her türlü nümayişler, tezahürat, her türlü tasavvurun üstündeydi..."

Görüldüğü gibi Atatürk'ün şöhreti, halkın kendisine layık gördüğü unvanlar, kendisine duyulan hayranlık o günlerde ortaya çıkmıştır. Sonradan yakıştırma değildir. Tarihte herhalde bir şehir halkı, hiçbir albayı bu şekilde karşılamamıştır. Albay Mustafa Kemal ne Edirne'nin fatihidir, ne de Edirne'yi düşmandan kurtarmıştır. Bunlara rağmen karşılanışın bir fatih'e yaraşır biçimde olduğunu anlıyoruz. Sebep, Çanakkale'de yaptıklarıdır. Yaptıkları ile kazanılan zaferdir. Türk milletine, iki yüz yıldır hasret kaldığı zafer coşkusunu tekrar tattırmasıdır. Bir büyük zafer armağan etmesidir...

BRC
18-03-07, 14:29
Çanakkale

Bir efsanedir Çanakkale Savaşı,
Kalktı binlerce şehidin naaşı,
Destanlaştı Mehmet oğlu Koca Seyit Onbaşı
Vurdu kardaş,kardaşı...

İnglizler kurdu tuzakları,
Siper ettiler zavallı Anzakları
Düşmanlar Türk'ün gücünden ürktü,
Baş mimarımız Atatürktü

Kahramanca savunduk tepeyi,dağı,bayırı
Destanın adı Anafartalar,Seddülbahir; Conkbayırı
Bayrakları bayrak yapan kandı,Çanakkale'de döktük kanı,
Satmadık hiçbir zaman bu cennet vatanı

Tarihin akışını değiştiren,
Türk'ün şan ve şerefini zirveye eriştiren,
Vatana sevgi duygusunu geliştiren,
İman gücünü bayraklaştıran,
Ve orada savaşanları kutsallaştırıp kahramanlaştıran,
Görkemli bir destandır Çanakkale

Mayın gemimiz Nusred'ti
Yüce Rabbim'e bin şükür bize yardım etti
Şehid oldu binlerce er,
Çanakkale ebedileşen zafer...

Çanakkale 250Bin şehidin kefensiz yattığı,
Türk'ün şanına şan kattığı,
Ve bir devrin battığı yerdir...

Şuheda yetmez sana abide,anıt,
İşte Çanakkale en büyük kanıt...
(Alıntıdır.)

Çanakkale83
18-03-07, 18:40
Herkese gösterdiği duyarlılık ve paylaşımlarından için teşekkür ederim. Ben de her zaman olduğu gibi bu gün de bambaşka duygularla bütün şehitlerimizi saygıyla ve rahmetle anıyorum.

http://img140.imageshack.us/img140/6875/kalegeilmezay7.jpg (http://imageshack.us)

http://img124.imageshack.us/img124/1692/kkfm5.jpg (http://imageshack.us)

merve d.
18-03-07, 18:55
şehitlerimizi rahmetle anıyoruz.onların ne güçlüklerle kazandığı
bu toprakları umarım sonsuza dek koruyabilmeyi başarabiliriz.
inşallah onları kemiklerini sızlatacak şeyler yapmıyoruzdur ve yapmayız.
bu akşam herkes mutlaka oturup kınalı kuzuları izlemeli o kültürümüzü
yok eden programlar yerine bu diziyi izleyip o günleri en azından gözümüzde canlandıralım.allah bir daha bu topraklarda bu tür savaşlar göstermesin
lütfen bu akşam bari çanakkale ilgili yayınlanan bütün programları izlemeye
çalışalım

Nazlıhan
19-03-07, 11:07
Türkiye dünyanın kaderini değiştiren, Atatürk'ü de tarih sahnesine çıkaran Çanakkale Zaferi?nin yıldönümünü kutluyor...

92 yıl önce yazılan destanda Çanakkale?de karşı cepheden savaşanların tarihe düştükleri notlar; yokluk, açlık ve hastalık pençesindeki Türk askerinin savaşta nasıl devleştiğini gözler önüne seriyor. Çanakkale Destanı?nı kanıyla yazan şehitlermizin cepheden gönderdiği mektuplar ve tuttukları günlükler ise savaşın korkunçluğunu anlatıyor.. İşte kanlı savaşın iki cephesinden yürek burkan mektuplar...

Anneciğim yamaca saplandık çıkamıyoruz
Saat onbirde hareket ettik. Tek sıra halinde, açık bir arazideydik. Birden önümüze çıkan bataklığı geçmemiz emredildi. Türklerin müthiş ve öldürücü ateşiyle çok kayıp verdik. Görünürlerde hiçbir siper yoktu. Türkler makineli tüfekleri çok iyi bir şekilde gizlemişlerdi. Korkunçtu. Her hamleden sonra daha az sayıda asker doğrulabiliyordu. Biz ise körlemesine ilerlemeye çalışıyorduk. Ancak hiçbir şey değişmedi. Her yönden ateş ediliyor ve biz ise ne bir siper, ne de bir Türk görebiliyorduk. Eğer bir Türk görebilseydik, hiç değilse gidebileceğimiz yönü belirleyecektik.

* İngiliz asker Ernest Hotpoint, Gelibolu, 26 Nisan 1915 Askerlerimiz kaçıyor sağda solda saklanıyor
Askerler, birlikler artık savaşma ruhuna sahip değil. Ağır bombardıman ya da tüfek ateşi karşısında ilerlemiyorlar. Hücum için atılganlık göstermedikleri gibi, en basit bir düşman saldırısında geri dönüp, uzun süre kaçıyorlar. Askerlerin çoğu da sağda, solda saklanmaktalar.

* General Stophord?dan Hamilton?a mesaj, Anafartalar, 11 Ağustos 1915 Ölülere basmadan kıyıya çıkılamıyordu
Gözlerimin önündeki manzarayı anlatmak olanaksızdı. Filikalar şimdi hemen hemen birbirlerine yanaşmış olarak kıyıya kadar uzanıyordu. İçleri parçalanmış cesetlerle doluydu. Sonuncu filika ile kıyı arasında cesetlerden oluşmuş bir iskele vardı. Ölülere basmadan kıyıya çıkmak mümkün değildi ve koyun suları kandan kıpkırmızı kesilmişti.

* Anzak Teğmen R.B., Anzak koyu, 25 Nisan 1915

Kazanmak bu mu?
4/5 METRE ötemde bizim çocuklardan 14 tanesinin taşlaşmış cesetlerini görüyordum. Soğumuş vücutlar, cam gibi gözler. Kim bilir kimin yavrusu. Tanrıya şükürler olsun ki sevenleri onları bu halleri ile görmüyorlar. Yanımda duran Binbaşı bana ?işte kazandık?diyor. Ulu Tanrım... Kazanmak; elimi uzatsam dokunabileceğim kadar yakınımda yatan cesetlerin yanında ne anlamı var kazanılan bu zaferin.

* Anzak askeri Thomas Ernest, Gelibolu, 28 Nisan 1915

Türkler bana su verdi
Kendime geldiğimde semada yıldızlar parlıyordu. Türk siperinin içinde ve etrafımda şefik ve rahim yüzlü Türk evlatlarını gördüm. Bana su verdiler ve omuzlarında taşıyarak müdavat-ı evveliye mevkiine getirdiler.

* William George Stewart Fawkes

Yaşım 21, saçım ağardı
?Yaşım 21. Fakat saçım sakalım ağardı. Bıyıklarıma ak düştü. Suratım buruştu ve vücudum çürüdü. Artık eskisi gibi felaketlere ve sıkıntılara tahammül edemiyor, müteessir oluyorum.? Mehmet Fasih

Ölürsem üzerimden geçin
?Kimse yaralı ve şehitlerle uğraşmayacak. Ben ölürsem üzerime basıp geçin. Yaralanırsam yine önem vermeyin. Ben de size öyle yapacağım. Şehit ve yaralıların yerine geçecekler tayin edilmiştir. Savaşta hiçbir ödül beklemeyin. Bunu vaat etmem ve edemem.?

* Yüzbaşı Mehmet Hilmi (Sanlıtop)

Çanakkale?yi geçmek zor

İstemeyerek te olsa, Çanakkale Boğazı?nın savaş gemileriyle zorlanamayacağı sonucuna varıyorum. Belki bir zamanlar bu mümkün olabilirdi. Eğer benim birliklerim buna katılacaklarsa, bu beklendiği gibi destek verme şeklinde olmamalıdır. Ordunun rolü, yalnızca tabyaları yıkacak bir çıkartma birliğinden fazla olmalı. Kararlı, hazırlıklı, donanmaya yolu açacak ve tüm gücüyle savaşacak bir operasyon olmalı.
* Hamilton?dan Harbiye Nazırı Kitchener?e telgraf, Çanakkale, 18 Mart 1915

Sahil ceset dolu
?Ertuğrul Koyu sahili bir anda balık istifi gibi düşman cesetleriyle doldu. Tekrar kayıkları doldurarak sahile sevk ettilerse de, teşebbüs bu sefer de başarısızlığa uğradı.? Mahmut Sabri

Sebepsiz kurşun atmam
?Ne ben şu İngilizler?i tanırım, ne onlar beni. Ah bizi böyle karşı karşıya getirmeye sebep olanlara ne diyeyim bilmem ki! Ahdettim sebepsiz bir kurşun atmam.?İsmail Hakkı

3 bin 274
Kocaeli Üniversitesi?nden Yrd. Doç. Dr. İbrahim Güran Yumuşak?ın derlediği bilgilere göre Çanakkale Savaşı?nda en fazla şehit veren il 3 bin 274 kişi ile Bursa. Bursa?yı sırasıyla Balıkesir, Konya, Kastamonu ve Denizli izliyor.

Güzlük köyü
En fazla şehit veren köy ise 25 kişi ile Kastamonu?nun Güzlük köyü.

279 Mehmet
Denizlili şehidinin 279?unun adı Mehmet, 203?ünün Ali, 132?sinin Hüseyin.

16-25 yaş
Denizlili 315 şehidin yaş dağılımları incelendiğinde yüzde 35?inin 26-30, yüzde 27?sinin 31-35, yüzde 26?sının 16-25, yüzde 12?sinin 36 yaşın üzerinde olduğu görülüyor. Bu sonuç, her 4 kişiden birinin 25 yaşın altında olduğunu gösteriyor.

97 bin
Değişik kaynaklara göre 150 bin ile 300 bin Türk askerinin şehit olduğu belirtilirken Osmanlı kaynaklarında şehit sayısı 56 bin 643 olarak geçiyor. Sakat kalanların sayısı 97 bin 7, kaybolanların 11 bin 178 olarak açıklanıyor.

589
Çanakkale Boğaz Komutanlığı tarafından yayınlanan resmi bilgi ve belgelere göre ise cephede şehit olanların sayısı 589?u subay olmak üzere 57 bin olarak geçiyor.

787
Suriye ve Filistin?den 787, Lübnan ve Irak?tan 117, Kosova?dan 65, Yunanistan?dan 45, Makedonya?dan 31, Arnavutluk?tan 27, Bulgaristan?dan 21 kişinin şehit olduğu da belirtiliyor.

13 yaşındaki bombacı
Savaşın isimsiz kahramanlarından biri de 13 yaşındaki bu çocuk. Cephede ?Gönüllü Bombacı? olarak görev yapan bu çocuk gibi yüzlercesi vardı. Onun hatırası bu fotoğrafta kaldı, ama adı ise bilinmiyor.

GELDİKLERİ GİBİ GİTTİLER...
Anzak birlikleri 25 Nisan?da Seddülbahir, Arıburnu ve Kumkapı?ya çıktı. Anzak günü olarak anılan bu tarih yeni bir hezimetin başlangıcı oldu. İşgalciler hem sayıca hem ekipman olarak Türk birliklerinden üstündü. Ancak bu üstünlükleri sulara gömüldü.

CENAZE MERASİMİ TÜRKLER?DEN
Deniz zaferinde batırdığımız Safir denizaltısının mühendislerinden biri, Bone... Türk askeri denize atlayarak onu kurtarmaya çalışır. Ancak Mühendis Bone kanlı sularda hayatını kaybeder. Türk askerleri Mühendis Bone?ye bir cenaze töreni düzenler, hatta papaz bile çağırır. Bone?nin esir arkadaşları da bu küçük törene katılır.

***
Kaynak: http://www.vatanim.com.tr

lal2
20-03-07, 15:54
pardon biraz alakasiz olacak ama, kinali kuzular 13 + 13 + 13 olarak cekilecekt. Ilk onüc, cannakkale destani bitti. Diger 13lerin gecisi hemen degilde daha sonrami sunulacak... cünkü kinali kuzularin gününe trt baska bir dizi koymus...

Nazlıhan
20-03-07, 17:01
pardon biraz alakasiz olacak ama, kinali kuzular 13 + 13 + 13 olarak cekilecekt. Ilk onüc, cannakkale destani bitti. Diger 13lerin gecisi hemen degilde daha sonrami sunulacak... cünkü kinali kuzularin gününe trt baska bir dizi koymus...

Açıkcası bizim beklentilerimizde o yöndeydi ama resmi sitede son bölüm yazıyordu... Gerçi 13. bölümü öyle bir yerde bitirdiler ki, insan diger 13 bölümlük konuyu isleyeceklerine dair umuda kapılıyor... Çünkü 13. bölümde Mustafa Kemal 1919 yılında Samsun'dan ayrılıyordu... Ve milli mücadele için Anadolu'daki çalısmalarına hız veriyordu...

Keske devam etseler... O kadar alısmısım ki Salı günleri bu diziyi izlemeye, simdi bir bosluk hissediyorum...

gobo
21-03-07, 13:01
Açıkcası bizim beklentilerimizde o yöndeydi ama resmi sitede son bölüm yazıyordu... Gerçi 13. bölümü öyle bir yerde bitirdiler ki, insan diger 13 bölümlük konuyu isleyeceklerine dair umuda kapılıyor... Çünkü 13. bölümde Mustafa Kemal 1919 yılında Samsun'dan ayrılıyordu... Ve milli mücadele için Anadolu'daki çalısmalarına hız veriyordu...

Keske devam etseler... O kadar alısmısım ki Salı günleri bu diziyi izlemeye, simdi bir bosluk hissediyorum...

meraketmeyin arkadaşlar nisan ayında çekimleri başlıycak ikinci 13ün hazırlıkları sürüyormuş.:img-yes:

Nazlıhan
21-03-07, 14:08
meraketmeyin arkadaşlar, nisan ayında çekimleri başlıycak ikinci 13ün hazırlıkları sürüyormuş.:img-yes:


Rica etsem, bunu nereden ögrendigini söyler misin? Yani sevinmem kursagımda kalmasın daha sonra... :)

Çanakkale'yi ezberledik artık... :) Ama herseyiyle çok güzeldi... Savasta atalarımızın kahramanlıklarıyla; dizide verilen mesajlarla; buradaki paylasımlarla; vb. ... Sıra Kurtulus Savası'nda diyorum ve çalısmalara baslıyorum... :img-wink: :)

lal2
21-03-07, 16:33
Genel olarak özetlemek gerekirse ilk 13 cok güzeldi. (Teknik hatalara ve benzerlirine deginmek istemiyorum).
Dizi gecmisten gelecege cok güzel mesajlar verdi bence. Bu ülkede yasayan dili dini irki farkli insanlarin ayni ülkede birlik icinde yamalarini yasaybileceklerini her ortamda yasaya bileceklerini gösterdi.
Kadinlarin cephe arkasi fedakarliklarini (sapkam yok), ögrencileri cephede, kücük su tasiyan cocuklari... fedakar hemsireleri... cephe gerisinde halki bilinclendiren aydinlari... cogunu gördük. Cannakale destani tabiki onüc bölüme sigdirilamazdi ama ilk adim atildi. Umarim devami diger yapimlarla gelir...

Nazlıhan
21-03-07, 18:07
KAYNAK: Vikipedi, özgür ansiklopedi

***

Türk Bağımsızlık Savaşı
Tarih: 19 Mayıs 1919 - 11 Ekim 1922
Yer: Anadolu
Sonuç: Lozan Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanı
Casus belli: Osmanlı Imparatorluğu'nun paylaşılması


Taraflar
Düzenli Ordu
Kuvayi Milliye

Birleşik Krallık
İtalya
Yunanistan
Fransa
Ermenistan


Kumandanlar
Mustafa Kemal,
İsmet İnönü,
Kazım Karabekir,
Ali Fuat Cebesoy,
Fevzi Çakmak

Anastasios Papoulas,
Georgios Hatzianestis,
Drastamat Kanayan,
Henri Gouraud


Ayaklanmalar
Kuva-i İnzibatiye - Ahmet Anzavur - Çerkez Ethem - Çopur Musa - Demirci Mehmet Efe - Milli Aşiret - Yozgat - Konya - İntikam Alayı - Pontus

Fransız Cephesi
Urfa - Maraş - Antep - Çukurova

Ermeni Cephesi
Oltu - Sarıkamış - Kars - Gümrü

B]Gürcü Cephesi[[/B]

Yunan Cephesi
1. İnönü - 2. İnönü - Kütahya - Eskişehir - Sakarya - Büyük Taarruz

***

Bağımsızlık Savaşı veya (İstiklal Harbi), 1. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkmış Osmanlı İmparatorluğu'nun savaşı kazanan devletlerce paylaşılması sonucunda Misak-ı Milli sınırları içinde ülke bütünlüğünü korumak, ulusal egemenliğe dayalı, tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak için tüm ulusca girişilen, çok cepheli bir savaştır.

Bağımsızlık Savaşını içerik açısından dört ana başlıkta toplayabilmekteyiz. İlk olarak "genel durum" altında Mondros Mütarekesi sonrası genel durum ve anadolu işgalci güçlerin anadolu için planlarının açıklanması. "Organizasyon dönemi" Osmanlı İmparatorluğu organlarının işgalci birimlerin eline geçmesiyle ortaya çıkan idare boşluğunun nasıl ve hangi organizasyonlarla doldurulacağının belirlenmesi. "Hakimiyet kurma çalışmaları" bölümü organizasyon döneminde ortaya çıkan iradenin iç ve diş güçler tarafından kabul edilmesi için yapılan çalışmaları ele almaktadır. En son bölüm ise "barış sağlama çalışmaları" altında ortaya çıkan yeni hakimiyetin dış antlaşmalarla güvenceye alınması ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin resmileşmesi anlatılmaktadır.

Nazlıhan
21-03-07, 18:50
GENEL DURUM

Bağımsızlık savaşı öncesi, 1. Dünya Savaşı'nın başlangıcına kadar dayanır. Avrupa tarihi yazarları tarafından Emperyalizm dönemi olarak bilinen (1860-1918) zamanında Avrupa devletleri dünyayı kendi aralarında paylaşmak yarışında bulunuyorlar. 1914 yılına gelindiğinde dünyanın büyük bir kısmı sömürge yönetimi altındaydı.

I. Dünya Savaşında mağlup olan Osmanlı Devleti, galip devletler ile Mondros Ateşkes Antlaşması'nı, 30 Ekim1918 tarihinde imzalamıştı.



Mondros Mütarekesi

Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında Limni adasının Mondros Limanı'nda 30 Ekim 1918'de imzalanan ateşkes anlaşması.

Bulgaristan bir mütareke imzalayıp I. Dünya Savaşından çekilince, Osmanlı Devletinin Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile bağlantısı kesildi ve batı sınırı İtilaf devletlerinin tehdidi altına girdi. Bu şartları değerlendiren Osmanlı Devleti ateşkes istedi. Bunun üzerine İngiliz hükümeti de görüşmelere hazır olduğunu bildirdi. Osmanlı hükümeti de görüşmelerde bulunmak üzere Bahriye Nazırı Rauf Bey'in (Orbay) başkanlığındaki heyeti Heyeti Ege Denizinin kuzeyindeki Limni adasına gönderdi. Limni Adası'nın Mondros Limanı'nda Osmanlı Devleti temsilcisi Bahriye Nazırı Rauf Bey'in (Orbay) başkanlığını yaptığı Osmanlı Heyeti ile İngiliz Amiral Calthorp'un Başkanı olduğu İtilaf Devletleri Heyeti arasında 25 maddeden oluşan Mondros Mütarekesi imzalandı.

Osmanlı Padişahı şartları ağır buldu. Başbakan İzzet Paşa da Türk heyetinin iyi karşılanması sebebiyle Amiral Caltrop'a teşekkür mektubu gönderdi. İki devlet arasındaki dostluk ilişkilerinin bir daha bozulmamasını diledi. Yıldırım Orduları Grubu Komutanı Mustafa Kemal ise, bir yandan hükümeti uyarırken diğer taraftan ordunun takviye edilmesini istiyor ve ülkenin savunulmasında ısrar ediyordu. Tekliflerinin dikkate alınmadığını gören Mustafa Kemal, komutayı hemen teslim etmek üzere yerine görevlendirilecek kişinin süratle gönderilmesini talep etti ve müteakiben de İstanbul'a gitmek için yola çıktı.

25 Maddeden oluşan Mondros Mütarekesi, Osmanlı Devleti'nin devlet olma özelliğini ortadan kaldıran; Ordu bağımsızlığını yok eden; İtilaf Devletleri'ne Osmanlı topraklarım işgal hakkı sağlayan özelliklere sahipti.

Mütarekenin en önemli maddesi de, İtilaf Devletleri'ne ülkenin stratejik noktalarını işgal hakkı sağlayan 7 nci maddesi idi.

Nitekim 7 nci madde hükümlerine dayanarak Fransızlar; 7 Aralık 1918'de Antakya'yı, müteakiben İskenderun'u, 20 Aralık'da Adana'yı, 29 Aralık'da Tarsus'u işgal ettiler. İngilizler; 13 Ocak 1919'da Kilis, 15 Ocak'da Antep, daha sonra Urfa ve Maraş bölgelerini işgal ettiler. Ancak İngilizler, bu bölgeleri bilahare Fransızlar'a terk ettiler. İtalyanlar ise; 22 Mart 1919'da Antalya ve Burdur, 11 Mayıs'da Bodrum, 12 Mayıs'da Fethiye ve Marmaris'i işgal ettiler.

15 Mayıs 1919'da da Yunanlılar İzmir'i işgal ederek ilk iki gün içinde 2. 000 civarında Türk'ü katlettiler. İtilaf Devletleri'nin işgalleri devam etti ve bir süre sonra tüm ülke genelinde yaygınlaştı.



Mondros Ateşkes Anlaşması Maddeleri

1- Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının açılması, Karadeniz'e serbestçe geçişin temini ve Çanakkale ve Karadeniz istihkamlarının İtilaf Devletleri tarafından işgali sağlanacaktır.

2- Osmanlı sularındaki bütün torpil tarlaları ile torpido ve kovan mevzilerinin yerleri gösterilecek ve bunları taramak ve kaldırmak için yardım edilecektir.

3- Karadeniz'deki torpiller hakkında bilgi verilecektir.

4- İtilaf Devletlerinin bütün esirleri ile Ermeni esirleri kayıtsız şartsız İstanbul'da teslim olunacaktır.

5- Hudutların korunması ve iç asayişin temini dışında, Osmanlı ordusu derhal terhis edilecektir.

6- Osmanlı harp gemileri teslim olup, gösterilecek Osmanlı limanlarında gözaltında bulundurulacaktır.

7- İtilaf Devletleri, güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması halinde herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkına sahip olacaktır.

8- Osmanlı demiryollarından İtilaf Devletleri istifade edecekler ve Osmanlı ticaret gemileri onların hizmetinde bulundurulacaktır.

9- İtilaf Devletleri, Osmanlı tersane ve limanlarındaki vasıtalardan istifade sağlayacaktır.

10- Toros Tünelleri, İtilaf Devletleri tarafından işgal olunacaktır.

11- İran içlerinde ve Kafkasya'da bulunan Osmanlı kuvvetleri, işgal ettikleri yerlerden geri çekilecekler.

12- Hükümet haberleşmesi dışında, telsiz, telgraf ve kabloların denetimi, İtilaf Devletlerine geçecektir.

13- Askeri, ticari ve denizle ilgili madde ve malzemelerin tahribi önlenecektir.

14- İtilaf Devletleri kömür, mazot ve yağ maddelerini Türkiye'den temin edeceklerdir. (Bu maddelerden hiç biri ihraç olunmayacaktır.)

15- Bütün demiryolları, İtilaf Devletleri'nin zabıtası tarafından kontrol altına alınacaktır.

16- Hicaz, Asir, Yemen, Suriye ve Irak'taki kuvvetler en yakın İtilaf Devletleri'nin kumandanlarına teslim olunacaktır.

17- Trablus ve Bingazi'deki Osmanlı subayları en yakın İtalyan garnizonuna teslim olacaktır.

18- Trablus ve Bingazi'de Osmanlı işgali altında bulunan limanlar İtalyanlara teslim olunacaktır.

19- Asker ve sivil Alman ve Avusturya tebası, bir ay zarfında Osmanlı topraklarını terk edeceklerdir.

20- Gerek askeri teçhizatın teslimine, gerek Osmanlı Ordusunun terhisine ve gerekse nakil vasıtalarının İtilaf Devletleri'ne teslimine dair verilecek herhangi bir emir, derhal yerine getirilecektir.

21- İtilaf Devletleri adına bir üye, iaşe nezaretinde çalışacak bu devletlerin ihtiyaçlarını temin edecek ve isteyeceği her bilgi kendisine verilecektir.

22- Osmanlı harp esirleri, İtilaf Devletleri'nin nezdinde kalacaktır.

23- Osmanlı Hükümeti, merkezi devletlerle bütün ilişkilerini kesecektir.

24- Vilayeti sitte adı verilen 6 vilayet (Erzurum, Van, Harput, Diyarbakır, Sivas ve Bitlis)'te karışıklık çıkması halinde bu vilayetlerin herhangi bir kısmının işgali hakkına İtilaf Devletleri sahip olacaklardır.

25- Müttefiklerle Osmanlı Devleti arasındaki savaş, 1918 yılı Ekim ayının 31 günü mahalli saat ile öğle zamanı sona erecektir.



Mondros'un Sonuçları

Bu antlaşmanın 7. maddesi, galip devletlere istedikleri her yeri istedikleri zaman işgal etme hakkını tanıyordu. Böylelikle işgaller bu antlaşmanın arkasına sığınılarak yapılabilecekti. Mondros Ateşkes Andlaşması'nın koşullarına aykırı olarak İngilizler Musul, İskenderun, Kilis, Antep, Maraş ve Urfa'yı işgal ettiler. Fransızlar ise Adana, Mersin ve Osmaniye'yi işgal ettiler.

1: İngiliz ve Fransız ortaklaşa işgal bölgesi; İngiliz İşgalleri
2: Yunan işgal bölgesi; Yunan İşgalleri; Türk-Yunan Cephesi
3: İtalyan işgal bölgesi; İtalyan İşgalleri
4: Fransız işgal bölgesi; Fransız İşgalleri, Türk-Fransız Cephesi
5: Ermeni işgal bölgesi; Ermeni ve Gürcü İşgalleri; Türk-Ermeni Cephesi



Anadolunun Paylaşılması

Fransa ile İngiltere 9 Mayıs 1916'da ikili bir antlaşma yaparak Ortadoğu'yu nasıl paylaşacaklarını belirlediler. Irak ve Filistin İngiliz Mandası, Suriye, Lübnan da Fransız Mandası altına sokuldu. Antep, Maraş, Urfa da el değiştirerek Fransa'ya geçti.Fransızlar buralara yerleştikleri gibi Suriye ve Mısır'dan getirdikleri Ermenileri teşkilatlandırıp Türklere saldırtıyorlardı.



İşgallere Tepkiler

İşgallere ilk tepki işgale uğrayan bölgelerde yaşayan halktan gelmişti. İzmir'de Hasan Tahsin işgale karşı ilk kurşunu atarak halkın bu haksız işgallere sessiz kalmayacağını göstermişti. Ege'de Yunanlılara, Güneydoğu'da Fransızlara, Karadeniz'de Pontusçu Rumlara karşı ilk karşı hareketler başlamış, bu hareketlere daha sonra Kuvay-i Milliye (Milli Kuvvetler) adı verilmişti...


***

{Arkası yarın... :img-hyste}

svç80
21-03-07, 23:00
sevgili nzlhan eklediğin bilgiler için teşekkürler...umarım haber doğrudur heyecanla bekliyorum...sen başlamışsın bende devam edeyim:img-wink:

Kurtuluş Savaşı
19 Mayıs 1919

Mondoros Mütarekesinden sonra, anlaşmayı imzalamış olan ülkeler anlaşmanın öngördüğü koşullara uymanın gerekli olmadığını düşündüler. Çeşitli bahaneler öne süren İtilâf Devletlerinin (Fransa, İngiltere ve İtalya) Donanmaları İstanbul'a gelmiş, Adana Fransızlar tarafından, Urfa ile Maraş ise İngilizler tarafından işgâl edilmişti. Antalya ve Konya'da İtalyan askerleri, Merzifon ve Samsun'da İngiliz askerleri vardı. Neredeyse her yerde yabancı subaylar, yetkililer ve ajanlar vardı. Yine İtilâf Devletlerinin rızasıyla Yunan Ordusu 15 Mayıs 1919'da İzmir'e çıkmıştı.

Bu zor koşullar altında Mustafa Kemâl Anadolu'ya gitmeye karar verdi. 16 Mayıs 1919'da, "Bandırma" isimli küçük bir tekne ile İstanbul'u terketti. Mustafa Kemâl, Anadolu'ya yapacağı bu yolculuğu esnasında düşmanlarının bu gemiyi batırmayı planladıkları konusunda uyarılmıştı. Ama o bundan korkmuyordu ve 19 Mayıs 1919 Pazartesi tarihinde Samsuna ulaşarak Anadolu toprağına ayak bastı. İşte bu tarih, Türk İstiklâl Savaşının başlangıç tarihini belirlemektedir. Bu tarih ayrıca Mustafa Kemâl'in daha sonra kendi doğum tarihi olarak seçmiş olduğu tarihtir. Böylece, Anadolu'da Bir ulusal direniş dalgası oluştu. Doğuda Erzurum'da bir hareket başlamış bulunmaktaydı ve Mustafa Kemâl hızlı bir biçimde hareket ederek tüm organizasyonun başına geçti. 1919 yılının yazında yapılan Erzurum ve Sivas kongreleri, ulusal bir sözleşme ile ulusal hedefleri ilân etti.

Yabancı orduların İstanbul'u işgal etmesiyle birlikte, Mustafa Kemâl 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisini açtı ve böylece merkezi Ankara olan yeni ve geçici bir hükümet kurdu. Aynı gün Mustafa Kemâl kurulan Büyük Millet Meclisi Başkanlığına getirildi. Yunanlılar, Çerkez Ethem'in ayaklanmasını fırsat bilerek ve onunla işbirliği içerisinde Bursa ve Eskişehir yönünde harekete geçtiler. 10 Ocak 1921 tarihinde, düşman kuvvetleri Batı Cephesi Kumandanı Albay İsmet İnönü ve orduları tarafından çok ağır bir yenilgiye uğratıldı. 10 Temmuz 1921 tarihinde ise Yunanlılar beş tümen ile Sakarya'ya bir cephe saldırısı başlattılar. 23 Ağustos'tan 13 Eylül'e kadar aralıksız olarak süren Büyük Sakarya Savaşı sonrasında, Yunan Ordusu yenilmiş ve çekilmeye zorlanmıştı.

Bu savaş sonrasında, Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemâl'e Gazi ve Mareşal unvanlarını vermişti. Mustafa Kemâl düşmanlarını Ülkesinden dışarıya atmaya karar verdi. 26 Ağustos 1922 tarihinin sabahında, Ordularına saldırıyı başlatma emrini verdi. 30 Ağustos tarihinde, tüm düşman kuvvetleri Dumlupınar'da sarılarak ya öldürülmüş ya da esir edilmişti. Düşman ordularının Kumandanı General Trikupis esir alınmıştı. 9 Eylül 1922 tarihinde ise kaçmakta olan düşman kuvvetleri İzmir yakınlarında denize dökülmüşlerdi. Olağanüstü askerî bir dehaya sahip olan Mustafa Kemâl komutasındaki Türk kuvvetleri yurdu işgal etmiş olan Müttefik Kuvvetlere karşı bir Kurtuluş Savaşı mücadelesi vermişler ve sonunda bütün cephelerde zaferler kazanmışlardır.

24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Anlaşmasının imzalanması ile birlikte, tüm ülkeler tarafından yeni Türk Devleti tanınmıştı. Mustafa Kemâl, yeni, sağlam ve dinç bir devlet kurmuştu. 29 Ekim 1923 tarihinde, yeni Türk Devletinin idare şeklinin Cumhuriyet olduğunu ilân etti. Mustafa Kemâl, Cumhuriyetin ilân edilmesinden sonra Halifeliği kaldırdı ve Türkiye Cumhuriyetinin ilk Cumhurbaşkanı olarak seçildi.

svç80
21-03-07, 23:08
istiklal harbinin en küçük askeri


Nene Hatun, Halide Edip, Erzurumlu Kara Fatma, Adile Onbaşı, Kara Ayşe ve daha nicesi... Onlar İstiklal Harbi'nin sembol kadınlarıydı. O listede adı çok anılmayan; ama daha küçük bir kız çocuğu iken cephelerde at süren, çarpışan bir de Nezahet Onbaşı vardı. Babasıyla Geyve Savaşı, Konya İsyanı, I. ve II. İnönü Savaşları ile Sakarya ve Gediz muharebelerinde gösterdiği kahramanlıklarla anılacaktı. Yaşı küçük olduğu için Cumhuriyetin kadın kahramanlarının listesine bile çok sonraları girecekti. Çünkü o, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin İstiklal Madalyası ile ödüllendirmeye karar verdiği ilk çocuktu.

Nezahet Onbaşı'nın hikâyesi aslında Çanakkale Savaşı günlerine kadar uzanıyor. Savaş yıllarında annesi Hadiye Hanım daha 24 yaşındayken ince hastalığın (verem) kurbanı olur. O günlerde İstanbul işgal altındadır, küçük kızın babası Albay Hafız Halit Bey ise cepheden cepheye koşmaktadır. Hafız Halit Bey bir müddet sonra komutasındaki 70. Alay ile Anadolu'daki Milli Mücadele saflarına katılma kararı alır. Tabii kızını da yanında götürmek zorunda kalır. Böylece kader Küçük Nezahet'i daha 9 yaşındayken cephelerle tanıştırır.

At sırtında geçen ilk günün gecesinde donma tehlikesi atlatır. El bebek gül bebek büyüyeceği bir dönemde öksüz kalmıştır çünkü. Hafız Halit Bey küçük kızını kimseye emanet edemeyeceğini düşünerek adeta cephelerde büyütür. Küçük Nezahet, askerlerden at binmeyi, silah tutmayı öğrenir. Tam üç sene cephelerde bilfiil babasının katıldığı her muharebeye katılır. 70. Alay'ın simgesi olur adeta. Cephede Mustafa Kemal Atatürk'ün ve İsmet İnönü'nün de dikkatini çeker.

BEN BABAMLA ÖLMEYE GİDİYORUM, SİZ NEREYE GİDİYORSUNUZ?

İstiklal Savaşı başladığında Alay Komutanı Albay Halit'e, Yunan askerleriyle en çetin çarpışmaların yaşandığı Gediz hattını müdafaa görevi verilir. Minik Nezahet, yanı başında süngü süngüye çarpışan Mehmetçik'in şehit oluşunu görecek kadar savaşın içindedir artık. Gediz Cephesi Yunanlılara karşı ilk yenilginin alındığı cephelerden biridir. Ancak Türk askeri düşmanın lojistiğini kesmek için verdiği mücadeleyi sonuna kadar sürdürür. Zor anlar yaşanır. Tarihe kaybedilen muharebe olarak geçen Gediz Cephesi'nde sadece bir alay başarılı olmuştur. O da Hafız Halit Bey'in kumandasındaki 70. Alay'dır. Küçük Nezahet'i onbaşı yapacak, daha sonra onu Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsülerindeki tartışmalara taşıyacak en önemli olaylardan biri de bu sırada vuku bulur.

Türk askeri Yunan saldırıları karşısında zor anlar yaşamaktadır. O sırada cepheden kaçmayı düşünenler bile olur. Yaklaşık 600 kişilik alayı ile en zor sınavı veren Hafız Halit, umutların tükendiği noktada atıyla askerlerin önünü kesen küçük kızı Nezahet'i bulur. Minik, ama vatan sevgisiyle dolu yürek cephe gerisine kaçmaya çalışan askerlerin karşısına duvar gibi dikilir ve ağzından şu sözler dökülür: "Ben babamın yanına ölmeye gidiyorum, siz nereye gidiyorsunuz?"

Babasına destek olmak isteyen bir çocuğun çırpınışlarının ötesindedir gayreti. Atın üstündeki küçük kız, askerlerin yüzüne tokat gibi bir gerçeği, 'vatan sevgisini ve şehadeti' haykırınca hepsi geri döner. Çoğu cephede şehit düşer, ancak Gediz muharebesi kaybedilse de Yunan askerinin Anadolu'nun içlerine kolay sızması geciktirilir. Küçük Nezahet, sınavı kazanmıştır. Artık o elinde oyuncaklarıyla askerin arasında gezen bir kız çocuğu değil, 70. Alay'ın Nezahet Onbaşısı'dır.

İLK İSTİKLAL MADALYASI’NI BU ÇOCUĞA VERELİM

Bu kahramanlık hikâyesi Cumhuriyet'in ilânından hemen sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin en hararetli tart ışmalarından birine konu olur. Tarih 30 Ocak 1921'dir. Bir milletvekili Meclis Riyaseti Celilesi'ne (başkanlık) Nezahet Onbaşı'ya ilk İstiklal Madalyası’nın verilmesini önerir: "Bursa Mebusu Operatör Emin Beyin, muhtelif harp cephelerinde bilfiil müsademata iştirak eden (çatışmalara katılan) 12 yaşlarındaki Nezahet Hanımın İstiklal madalyasıyla taltif edilmesine dair takriri... Muhtelif harp cephelerinde bilhassa son Gediz ve İnönü meydan muharebelerinde bilfiil müsademata iştirak ve her an efrat ve hatta zabitanı teşci eden (cesaretlendiren) yetmişinci alay Kumandanı Hafız Halid Beyin kerimesi on iki yaşlarında Nezahet Hanıma ilk İstiklal madalyasının itasını teklif ve teklifi vakım Heyeti Umumiye'nin tasdikine arz edilmesini rica ederim. (30 Kanunusani 1337 - Bursa Mebusu Operatör Emin Bey.)"

Erzurum Mebusu Celaleddin Arif Bey izahat verilmesini ister. Operatör Emin Bey söz ister ve Nezahet Onbaşı'nın cephelerdeki kahramanlıklarını bir bir anlatır. Babasını ve askerleri nasıl cesaretlendirdiğini söyler: "Bu çocuk mutlaka muhtac-ı taltiftir. İlk İstiklal madalyasını bu çocuğa verirsek büyük bir kadirşinaslık gösteririz. Ha onu arzedeyim, bütün askerlerimiz buna (Türk Jandark'ı) namını vermişlerdir." İzmit Vekili Hamdi Namık Bey itiraz eder, İstiklal madalyalarının Yunan madalyalarına benzetilmemesi için 12 yaşında bir çocuğa verilemeyeceğini, sadece hediye ile taltifini önerir.

Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey araya girer, İstiklal Madalyası’nın da ötesinde küçük Nezahet'in asker yapılmasını, mirimiran (tuğgeneral) rütbesiyle ödüllendirilip, paşa hanım olmasını teklif eder. Meclis başkanı hem hararetli hem latifelerle dolu konuşmaların sonunda Emin Bey’in teklifi gereği ilk İstiklal Madalyası'nın minik kıza verilmesi gerektiğini söyler. Meclis zabıtlarına bu aynen geçirilir. Tartışmalar sürer, ordu kumandanlığına sorulması bile gündeme gelir. Meclis'teki bu tartışmalar aslında küçük Nezahet'in ömrü boyunca peşini bırakmayacak iç burkan bir hikâyenin temelini oluşturur.

Hem Kurtuluş Savaşı gazisi babası Albay Hafız Halit Uzel Bey hem kendisi defalarca başvurmasına rağmen İstiklal Madalyası'nı bir türlü alamaz. Nezahet Onbaşı bir çeyizlik hediye ile de taltif olunur. Çeyiz de tıpkı İstiklal Madalyası kararı gibi zabıtlara geçmesine rağmen gerçeğe dönüşmez.

Aradan yıllar geçer. Tam 65 yıl sonra bir gazetecinin köşe yazısında konuyu gündeme getirmesiyle dönemin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Necmettin Karaduman tarafından bir takdir beratı verilir. Nezahet Onbaşı, 6 Temmuz 1986'da Dolmabahçe Sarayı'nda sessiz sedasız bir törenle şükran plaketini aldığında 78 yaşındadır. Aradan 6 yıl geçer ve madalyasını göremeden 84 yaşında hayata gözlerini yumar.

Nezahet Onbaşı şimdi Anadolu yakasındaki Karacaahmet Mezarlığı'nda İstiklal Madalyası sahibi kocası emekli Albay Rıfat Baysel ile yan yana yatıyor. İstiklal Mücadelesi'nin çocuk kahramanı Nezahet Onbaşı'dan geriye iki kızı İnci ve Oya hanımlar, torunu Şebnem ile onun kızları Didem ve Gizem kaldı. Bir de İstiklal Madalyası ile taltifini onaylayan TBMM tutanakları...

ATATÜRK'TEN İLTİFAT

Küçük Nezahet'in birbirinden ilginç anıları da var tabii ki. Padişah yanlısı Kuvvay-ı İnzibatiye askerleri Albay Hafız Halit'in sorumlu olduğu alayın Anadolu'daki Milli Mücadele Orduları'na katılmasını (1919) istemez. İşte küçük Nezahet o çatışmalarda bir askerin yanı başında şehit oluşuna şahit olur. Yüreğini sarsan bu anıyı çocuklarına sık sık anlatır.

İlk asker elbisesini 1920'de giyer. Erlerin kullanılmayan kıyafetlerinden minik kıza bir haki elbise dikilir. Çerkes Ethem ile cephede karşılaşır. Asker elbiseli bu küçük kızı merak eden Çerkes Ethem, niye bu kıyafetleri giydiğini sorar. Nezahet'in cevabı, "Ben askerim." olur. Askerin silahı olmazsa asker olmaz, diyen Çerkes Ethem çatışmalarda ele geçen bir Yunan filintasını ona silah olarak verir. 70. Alay'ın adı 'Kızlı Alay' diye anılmaya başlar. Birinci İnönü Muharebesi'nde cepheye gelen Atatürk alayın sembolü Nezahet'le tanışır. Atatürk'ün sebeb-i ziyareti aslında Alay Komutanı Hafız Halit'i denetlemektir. Atatürk komutan çadırında kulaklarında küpe, asker elbiseli olarak Nezahet Onbaşı ile karşılaşınca çok şaşırır. Yanındakilere sorar, "Kim bu?" diye. Komutanımız Albay Halit'in kızı cevabını alınca daha da şaşırır. Sonra ona sorar, "Ne arıyorsun sen burada?" O da vecize haline gelen sözünü söyler: "Ben askerlerin kalesiyim, dönmek isterlerse karşılarında beni bulurlar." Cevap Atatürk'ün çok hoşuna gider. Küçük kızı sever. Bursa Ahudağ eteklerinde, Bozüyük'te Atatürk'ün özel vagonunda ve Akşehir'de olmak üzere üç kez daha cephede karşılaşırlar.

ASKER KIYAFETLERİ İÇİNDE MİNİK BİR KIZ

Asker kıyafetleri içindeki küçük kız Garp Cephesi Kumandanı İsmet Paşa'nın da gözünden kaçmaz. At üstünde onu gördüğünde, "Kim bu küçük asker, niye bu kadar küçükleri askere alıyorsunuz?" diye yanındakileri fırçalar. Sonra sarı sarı küpelerini fark eder minik kızın. "Aç bakayım şapkanı?" der, saçlarını okşar, iltifat eder: "Kimsin sen? Parola ne?" "Onbaşı Nezahet." İnönü gülümser: "İyi o zaman ben seni kurmay yapıyorum." Sonra Alay Komutanı Hafız Halit'in kızını cephelerde büyütmek zorunda kaldığını öğrenir. Paşanın kurmay iltifatı karşılıksız kalmaz, Nezahet Onbaşı, karargâh binasının bahçesindeki asma (üzüm) yapraklarından yaptığı sarmayı Paşa'ya ve babasına ikram eder.

İstiklal Harbi sona erer, Nezahet Onbaşı babasıyla birlikte İstanbul'da yaşamaya devam eder. 13 yaşındayken adının ilk duyulduğu o meşhur tartışmalı TBMM oturumu yapılır. Küçük Nezahet, Fransız İhtilali'nin simge ismi 16 yaşındaki Jan Dark (Jeanna D'Arc) ile özdeşleştirilir. Ama madalya rüyası bir türlü gerçekleşmez. İstanbul Kumkapı'da açılan Jan Dark Enstitüsü'nün de en başarılı öğrencisi olur. Ancak bir aile kararıyla ortaokuldan sonra okuldan alınır.

Okuma sevgisi ve asker olma isteği yüreğinden hiç çıkmaz. İstiklal Harbi'nin genç kahramanlarından Yüzbaşı Rıfat ile 1931'de evlenir. Uzel soyismi artık Baysel'dir. Yüzbaşı Rıfat da Alman Mektebi'ni okurken 17 yaşında okulunu terk edip Kuleli Askerî Lisesi'ne kaydını yaptırmıştır. Daha okulunun birinci yılında o da kendini Milli Mücadele cephesinde bulur. Mehmet Rıfat (Asım), İstiklal Madalyası alan ilk genç askerlerdendir. Nezahet Hanımla evlendikten sonra Atatürk'ün yaverlerinden biri olur.

Nezahet Onbaşı ve ailesi Atatürk'e çok yakın oldukları halde hiçbir zaman alamadıkları İstiklal Madalyası’nı şikâyet konusu yapmaz. Dolmabahçe Sarayı'nda düzenlenen devlet törenlerinde, balolarda Nezahet Onbaşı da vardır. Dönemin asker ve lider eşlerinin tamamıyla iyi ilişkiler kurar. En büyük üzüntüsü okuyamamak olur. Ama hayalleri yarım kalır.

Evliliğinin yedinci yılında ilk kızı İnci, daha sonra Oya dünyaya gelir. Evinin kadını ve iyi bir anne olur. Çocuklarını Kurtuluş Savaşı'nın hikâyelerini anlatarak büyütür. Hayat arkadaşı Rıfat beyi de 1974'te kaybeder.

SON İSTEĞİ TÜRK BAYRAĞINA SARILMAKTI

Annesinin son günlerinde yeniden Milli Mücadele günlerini yaşamaya başladığını söyleyen büyük kızı İnci Üçok (Baysel), Nezahet Onbaşı'nın ölüm anını şöyle anlatıyor: "Çok rahatsızlanmıştı. Gülhane Askerî Tıp Akademisi'ne kaldırdık. Hastanede, 'Bak gördün mü Alay geldi. Karşıda askerler. Bak kızım babam beni almaya geldi. Alayın hepsi burada.' diyordu. Onlar son sözleri oldu."

Büyük kız İnci, "Askerler onun her şeyiydi. Ay yıldızlı bayrağı ve askerleri gördüğünde gözleri dolardı." diyor. Annesinin intizamlı bir hayatı olduğunu, Atatürk ve Kurtuluş Savaşı ile ilgili hatıralarını hep coşkuyla anlattığını söylüyor.

İstanbul Özel Saint-Joseph Fransız Lisesi Felsefe öğretmeni küçük kızı Oya Baysel ise tek bir isteğini yerine getiremediklerini dile getiriyor: "Onun son dakikasına kadar hep yanında olduk. Tek isteği var yapamadığımız. Öldüğümde Türk bayrağına sarın demişti. Bir takım asker geldi, cenaze törenine. Ama tabutuna al bayrağı koyamadık. O günün telaşıyla birileri Bayrak Kanunu var deyip engellemişti. Biz de unuttuk."

Nezahet Onbaşı 24 Eylül 1993'te GATA'da vefat eder. Ve eşinin yanına Karacaahmet Mezarlığı'na defnedilir. O, ardında birçok kimsenin bilmediği tarih kayıtlarına not düşülen bir kahramanlık hikâyesi bıraktı. Nezahet Onbaşı'nın alamadığı İstiklal Madalyası TBMM'nin 69 numaralı Kanunu mucibince Cumhuriyet'in ilk yıllarında 6 bin 920 kişiye verildi. Madalya alanlar arasında 70. Alay Komutanı Hafız Halit Bey ve Nezahet Onbaşı'nın eşi Rıfat Baysel de vardı. Bugün Meclis Kütüphanesi'nin raflarında yer alan 6 defterin kayıtlarına göre İstiklal Madalyalı kahramanların ilk 1500'ü Atatürk'ün silah arkadaşları, milletvekilleri ve cephede yer alan komutanlara verilmiş. Sonra erlere, halk kahramanlarına, Maraş'a, Antep'e, Urfa'ya İstiklal beratı ve madalya verilmesi kararlaştırılmış. Kayıtlara ilk İstiklal Madalyası olarak geçen tek taltif Nezahet Onbaşı'ya yani bir çocuğa aitti. Ancak o madalyasını alamadan hayata gözlerini kapadı.

TBMM'NİN İLK İSTİKLÂL MADALYASI TARTIŞMASI

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 140. oturumunun 1. Celsesi'nde Nezahet Onbaşı'ya İstiklal Madalyası verilmesi şöyle gündeme gelir.

Gündem Maddesi 4.

- Bursa Mebusu Operatör Emin Beyin, muhtelif harp cephelerinde bilfiil müsademata iştirak eden (çatışmalara katılan) 12 yaşlarındaki Nezahet Hanımın İstiklal madalyasiyle taltif edilmesine dair takriri.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Riyaseti Celilesine

Muhtelif harp cephelerinde bilhassa son Gediz ve İnönü meydan muharebelerinde bilfiil müsademata iştirak ve heran efrat ve hatta zabitanı teşci eden (cesaretlendiren) yetmişinci alay Kumandanı Hafız Halid Beyin kerimesi on iki yaşlarında Nezahet Hanıma ilk İstiklal madalyasının itasını teklif ve teklifi vakım Heyeti Umumiye'nin tasdikina arz edilmesini rica ederim. (30 Kanunusani 1337- Bursa Mebusu Operatör Emin Bey.)

CELALEDDİN ARİF BEY (Erzurum) - İzahat verirlerse iyi olur efendim.

OPERATÖR EMİN BEY (Bursa) - Efendim, bu Nezahet Hanım denilen küçük hanım, mini mini hanım, sekiz yaşında öksüz kalmış. Babasından başka kimsesi olmadığı için onun kucağına düşmüş ve harbi umumide muhtelif cephelerde bu çocuk harp içinde büyümüştür. Hafız Halit Bey denilen zat da gayet kahraman bir kumandanımızdır. O kahramana layik bir çocuktur. O çocuk kendi eliyle yüzü mütecaviz bir zabitan sarsıldığını görse hemen yanına koşar, haydi beraber çarpışalım der, onunla beraber çarpışır. Babasında ufak bir tereddüt görse hemen babasına koşar, aman baba hiç müteessir olma, annem vakıa ölmüştür, seni de vururlarsa ben yetim kalmam. Bana millet bakar, haydi babacığım diyerekten bu suretle teşvik eder ve kim bir parça sendelerse Nezahet Hanım mutlaka onun yakasına yapışır. Bu çocuk mutlaka muhtacı taltiftir. İlk İstiklal madalyasını bu çocuğa verirsek büyük bir kadirşinaslık gösteririz. Ha onu da arzedeyim, bütün askerlerimiz buna (Türk Jandark'ı) namını vermişlerdir.

HAMDİ NAMIK BEY (İzmit)- Efendim Emin Bey biraderimizin buyurdukları Halit Beyle kerimesini bendeniz de tanırım. Hakikaten böyledir. Türklerin bir Jandark'ı addolunabilir. Yalnız bendeniz diyorum ki; pek kıymettar addettiğimiz İstiklal madalyalarını Yunan madalyalarına benzetmemek için 12 yaşında bir çocuğa verilmesini caiz görmüyorum. Bendeniz; muvafıksa Büyük Millet Meclisi n***** bu kıza büyüdüğü zaman cihazını temin edecek bir hediye (çeyiz kastediliyor) takdim edelim. (Hay hay sesleri)

TUNALI HİLMİ BEY (Bolu) - Efendim bendeniz ilk defa olarak olmak üzere Osmanlı tarihinde bir paşa hanım görmek istiyorum. Kendisine mirimiran rütbesinin tevcihini teklif ediyorum. Yalnız nişan değil, bir rütbe. (Handeler)

REİS - Operatör Emin Beyin teklifi veçhile Nezahet Hanıma ilk İstiklal madalyasının şimdiden tevcihini...

HAMDİ NAMIK BEY (İzmit) - Efendim izahat vereceğim. Malumu aliniz İstiklal madalyası tevdiinde Divan-ı Riyaset'in tetkikat icrası kanun iktizasındandır. Bir defa ordu kumandanlığından sorulsun, tetkik edilsin, doğrudan doğruya Meclis karar vermez.

REİS - Kanunu mahsusu mucibince Divan-ı Riyasete havalesini tensip buyuranlar el kaldırsın. Efendim bir daha arzediyorum. Anlaşılmadı. Takririn Divanı Riyasete tevdiini kabul buyuranlar lütfen el kaldırsın. Kabul edilmiştir.

DR. SUAT BEY (Kastamonu) - Evvela kabülünü nazarı itibara alalım.

TUNALI HİLMİ BEY (Bolu) - Efendim benim de teklifim nazar-ı dikkate alınsın, mirimiran olsun.

MEHMET RAGIP BEY (Amasya) - Aksini reye koymaya mecbursunuz. Yok ayağa kalkacaksınız diyeceksiniz efendim.

YAHYA GALİP BEY (Kırşehir) - Riyasete karşı bu kadar itap edilmez....

REİS - Beyefendi; sükuta davet ediyorum. Nizamname beni mecbur etmez. Şüphelenirsem aksini reye korum. Şüphe yoktur, ekseriyet vardır.

....

Tartışmalar bu şekilde noktalanır. Ancak Divan Başkanlığı'na sevk edilen İstiklal Madalyası'nın takdimi meselesi Nezahet Onbaşı'nın ömrü boyunca hayata geçirilemez.

*Kaynak TBMM Tutanakları 7. Cilt 440. sayfa

svç80
21-03-07, 23:09
devam

İLK HARP HEYECANI

Nezahet Hanım Milli Mücadele'ye katılışının ilk safhalarına ait anılarını Tarih ve Coğrafya Dünyası Mecmuası'na şöyle anlatmış:

"Gelinkondu Köyü'nde kurduğumuz karargah benim için yeni bir hayata başlangıç teşkil etti. Artık talim devresini bitirmiş, acemilikten kurtulmuş, muallem bir asker olmuştum. Cephelerde sükunet olduğu için çadırda babamın hizmetine bakıyordum. Babamın elbiselerini temizliyor, söküklerini dikiyordum.

Bir akşam üstüydü. Çadırın önünde oturmuş, babamın ceketindeki sökükleri dikiyordum. Birden silah çatırdıları duyuldu. Bütün bölükler silah başı yaptılar, ileriye keşif kuvvetleri gönderildi. Babam da hazırlıklarını bitirerek yanıma geldi:

- Haydi, dedi; benimle gel.

-Nereye gidiyoruz?

-Askerlikte sual sorulmaz. Verilen emirler yapılır.

-İyi ama ben asker miyim?

-Şu dakikadan itibaren askersin.

Hiçbir cevap hayatımda bu derece beni sevindirmemişti. Demek ki babam beni artık asker olarak kabul ediyordu. İçimde sevinç bulutları dalgalana dalgalana hazırlıklarımı bitirdim, bölüklerin toplandıkları yere doğru koştum. Silah sesleri hâlâ duyuluyordu.

Bölükler emir aldıktan sonra yürüyüş koluna geçtik. Birkaç saat sonra, keşif bölüğü döndü. Yanlarında çopurlu poturlu ve silahlı bir sürü insan vardı. Bunlar çetelermiş. Reisleri de Gavur Ali diye anılan biri. Biraz evvel silah atanların bunlar olduğu anlaşılmıştı. Meğer bu adamlar bir köy civarından geçerlerken hep böyle yaparlarmış. Gavur Ali'yi babamın yanına getirdiler. Babam sordu:

-Kimsiniz siz? Bu silah sesleri nedir?

-Ben Gavur Ali; biz de sizdeniz. Baskın yapmak için cephanemiz kalmadı. Bize cephane verin.

-Ya duyduğumuz silah sesleri neydi?

-Köy kenarından geçiyordum, bizimkiler aşka geldi.

-Ben, keyif için mermi yakanlara cephane vermem. Bir tek kurşunun bile bugün için kıymeti vardır.

Çeteciler babamın bu sözlerinden memnun olmadılar, homurdana homurdana uzaklaştılar. Sonradan öğrendiğime göre bu çetelerin çoğu Milli Mücadelemize hizmet etmişler. Fakat bir kısmı da köyleri basıp talan etmişler.

ÇERKES ETHEM SİLAH HEDİYE ETTİ

Gelinkondu Köyü'nden şafakla beraber ayrıldık. Geyve istikametine doğru ilerliyorduk. Ben, atımla babamın yanında gidiyordum.

İkinci karargahımızı Geyve Akhisarı'nda kurduk. Burada benim için çok mühim yeni bir hadise oldu; bölüklerimizden biri, zararlı faaliyette bulunan çetecilere karşı gönderilmişti. Bir haylilerlemiş olan bu bölüğe bir emir götürülmesi gerekiyordu. Bu iş için iki atlı hazırlandı. Babama beni de bu atlılarla göndermesi için yalvardım, razı oldu.

İki atlı ile birlikte karargahtan yel gibi uzaklaştık. Tarlalardan geçerken başka bir atlı grubun bize doğru geldiğini gördük. Askerlerden biri bu grubu tanıyormuş.

-Bursa grubu, diye bağırdı. Ben:

-Ne yapacağız şimdi? Diye sordum.

-Hiç, dediler; Kuvayı Milliyecidir. Bizimle birliktir. Bir şey yapmazlar.

Atlı grup bize yaklaşınca önlerindeki adam attan indi. Doğru bana yürüdü ve atımın yularını tutarak sordu:

-Sen kimsin küçük?

-Nezahet.

-Baban kim senin?

Yanımdaki asker cevap verdi:

-Bizim kumandanımız Halit Beyin kızıdır bu.

Çete Reisi beni okşadı:

-Sen, dedi; iyi bir asker olacaksın ama birşeyin noksan.

Üstüme başıma göz gezdirdim; herşeyim tamamdı.

-Benim hiçbir şeyim eksik değil.

-İyi düşün bakalım küçük.

-Herşeyim tamam benim.

-O halde nasıl harp edeceksin?

Silahsız olduğumu ima etmek istediğini anladım.

-Bana göre silah yok ki...

Güldü:

-Ben sana silah bulurum.

Sonra adamlarından birini çağırdı. Ver şu silahını, dedi. Adam omuzundan çıkardığı silahı reise verdi. O da bu silahı bana uzatarak:

-Al bakalım küçük, dedi; işte şimdi tam asker oldun.

Görüştüğüm ve bana silah hediye eden bu çete reisinin Çerkes Ethem olduğunu sonradan öğrendim. O zamana kadar hiç böyle küçük silah görmemiştim. Meğer bu Yunanlılardan alınmış bir filinta imiş. Çok sevinmiştim; aylarca hasretini çektiği oyuncağa kavuşan çocuk gibiydim....

(Nezahet Onbaşı'nın bu silahını daha sonra babası Hafız Halit alır. Kendini yaralayabileceği düşüncesiyle mermilerini boşaltır. Nezahet onbaşı aylarca sırtında bu filintayla cephelerde gezer.)

gobo
22-03-07, 14:18
Rica etsem, bunu nereden ögrendigini söyler misin? Yani sevinmem kursagımda kalmasın daha sonra... :)

Çanakkale'yi ezberledik artık... :) Ama herseyiyle çok güzeldi... Savasta atalarımızın kahramanlıklarıyla; dizide verilen mesajlarla; buradaki paylasımlarla; vb. ... Sıra Kurtulus Savası'nda diyorum ve çalısmalara baslıyorum... :img-wink: :)

umarım sevinmen kursağında kalmaz ama yapımcının ahmet abinin bana söylediklerini ilettim size nisanda çekimler başlıycakmış.:happy0064

Nazlıhan
22-03-07, 15:07
umarım sevinmen kursağında kalmaz ama yapımcının ahmet abinin bana söylediklerini ilettim size nisanda çekimler başlıycakmış.:happy0064

Cevap için tesekkür ederim...

Ahmet Bey'le bugüne kadar yapılan söylesilerde bu projedeki samimiyetini gayet iyi anladık zaten... O yüzden sözünde duracagına inanıyorum... Bu projenin bizlere kazandırdıgı degerler için, bir dahaki görüsmende bizlerin tesekkür ve selamlarını kendisine iletir misin lütfen?

Sevgili svç80; degerli paylasımların için bir kez daha tesekkürler canım... Eklenecek o kadar çok sey var ki... Mecburen arkası yarın yapıyoruz... :)

svç80
26-03-07, 17:02
İNGİLİZ İŞGALLERİ

İtilaf Devletleri, bir yandan Boğazları işgal ederken, bir yandan da İstanbul'da karargah kurarak, Osmanlı Hükümetini dolaylı da olsa etki altına almışlardı. Daha sonra, İngilizlerle Fransızlar planlarına uygun olarak Orta Doğu'yı paylaştılar. Bir yandan da Anadolu'da kendilerine ayırdıkları bölgelerin stratejik bakımdan önemli olan yerlerini ufak birliklerle denetim altına aldılar. Fransızlar, Dörtyol, Mersin, Adana ve yörelerini, Afyonkarahisar İstasyonu'nu işgal etti. İngilizler, Batum, Antep, Cerablus kentlerini, Konya İstasyonu'nu Maraş, Birecik, Urfa ve Kars Merkezlerini işgal etti. Maraş ve çevresi daha sonra Fransızlara bırakıldı. İtalyanlar ise, Antalya, Kuşadası, Fethiye, Bodrum ve Marmaris ile yakın yörelerini işgal etti. Böylece İtilaf Devletleri, Ateşkeş Antlaşması hükümlerini uygulatmak için baskı yapabilecek önemli merkezleri ellerine geçirmiş oldular.

YER TARİH
MUSUL 3 KASIM 1918
ÇANAKKALE BOĞAZI 6-12 KASIM 1918
İSKENDERUN 9 KASIM 1918
ANTAKYA 7 ARALIK 1918
BATUM 24 ARALIK 1918
KİLİS 27 ARALIK 1918
ANKARA İSTASYONU ARALIK 1918
AYINTAP 1 OCAK 1919
CERABLUS 3 OCAK 1919
HAYDARPAŞA İSTASYONU 15 OCAK 1919
KONYA İSTASYONU 22 OCAK 1919
TURGUTLU-AYDIN DEMİRYOLU 1 ŞUBAT 1919
MARAŞ 22 ŞUBAT 1919
BİRECİK 27 ŞUBAT 1919
SAMSUN 9 MART 1919
HARABNAZ VE TELEBYAZ 16 MART 1919
URFA 24 MART 1919
MERZİFON 30 MART 1919
KARS 13 NİSAN 1919

svç80
26-03-07, 17:12
BÜYÜK TAARRUZ
SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ


Sakarya Savaşı'ndan sonra, kamuoyunda ve TBMM'nde taarruz için sabırsızlık baş göstermişti. Gazi Mustafa Kemal Paşa, 4 Mart 1922'de Büyük Millet Meclisi'nin gizli bir toplantısında endişe ve huzursuzluk duyanlara açıklamalar yapmıştı.

"Ordumuzun kararı, taarruzdur. Fakat bu taarruzu tehir ediyoruz. Sebebi, hazırlığımızı tamamen bitirmeye biraz daha zaman lazımdır. Yarım hazırlıkla, yarım tedbirlerle yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten çok daha kötüdür" diyerek bir taraftan zihinlerdeki şüpheyi bertaraf etmeye çalışırken, diğer taraftan da orduyu son zaferi sağlayacak bir taarruz için hazırlıyordu. Haziran 1922 ortalarında, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, taarruza geçmek kararını almıştı. Asıl amaç, yok edici bir meydan savaşı yapmak, düşmanı çabuk ve kesin bir sonuç alacak şekilde vurmaktı. Mustafa Kemal Paşa, ordu birlikleri arasında bir futbol maçı organize edilmesi bahanesiyle ordu komutanlarını Akşehir'e davet etti. Böylece Yunanlıların ve İşgal Devletlerinin dikkatleri çekilmeyecekti. 28 Temmuz gecesini, komutanlarla genel taarruz hakkında konuşarak geçirdi ve gereken direktifleri verdi. Mustafa Kemal Paşa, daha sonra 20 Ağustos 1922'de Ankara'dan Akşehir'e giderek, 26 Ağustos 1922 Cumartesi sabahı düşmana taarruz emrini verdi. Çok gizli bir şekilde yürütülen bu olayları kamuoyundan saklamak maksadıyla, 21 Ağustos'da Çankaya köşkünde bir çay daveti verileceği gazete ve ajanslara bildirilmişti.

26 Ağustos sabahı Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, yanında Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa(Çakmak), Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa (İnönü) ile birlikte muharebeyi idare etmek üzere Kocatepe'deki yerini aldı. Büyük taarruz burada başladı. Topçuların sabah saat 4:30'da taciz ateşi ile başlayan harekat, saat 5:00'de önemli noktalara yoğun topçu ateşi ile devam etti. Piyadelerimiz, Sabah 6:00'da Tınaztepe'ye hücum mesafesine yaklaşarak, tel örgüleri aşıp, Yunan askerini süngü hücumu ile temizledikten sonra, Tınaztepe'yi ele geçirdiler. Bundan sonra, saat 9:00'da Belentepe, daha sonra Kalecik-Sivrisi düşmandan temizlendi. Taarruzun birinci günü, sıklet merkezindeki 1. Ordu Birlikleri, Büyük Kaleciktepe'den Çiğiltepe'ye kadar onbeş kilometrelik bir bölgede düşmanın birinci hat mevzilerini ele geçird. 5. Süvari Kolordusu düşman gerilerindeki ulaştırma kollarına başarılı taarruzlarda bulundu. 2. Ordu da cephede tespit görevini aksatmadan sürdürdü.

26 Ağustos günü Türk Ordusunun Büyük Taarruz'u, Genelkurmay Başkanlığı'nca TBMM'ne bildirildi. Bu haber Meclis'i coşturdu ve heyecanlı gösterilere vesile oldu.

27 Ağustos Pazar sabahı gün ağarırken, Türk Ordusu bütün cephelerde yeniden taarruza geçti. Bu taarruzlar çoğunlukla süngü hücumlarıyla ve insan üstü çabalarla gerçekleştirildi. 27 Ağustos saat 18:00'de, Afyon 8. Tümen tarafından kurtarıldı. Afyon kurtuluşun şanlı ve şerefli müjdesi olmuştu. Başkomutanlık karargahı ile Batı Cephesi Komutanlığı karargahı Afyon'a taşındı.

28 Ağustos Pazartesi ve 29 Ağustos Salı günleri, başarılı geçen taarruz harekatı ile düşmanın 5. Tümeninin çevrilmesi ile sonuçlandı. 29 Ağustos gecesi durum değerlendirmesi yapan komutanlar, hemen harekete geçerek muharebenin süratle sonuçlandırılmasını gerekli buldular. Düşmanın çekilme yollarının kesilmesi ve düşmanı çarpışmaya zorlayarak, tamamen teslim olmalarını sağlama yolunda karar aldılar. Karar süratli ve düzenli bir şekilde gerçekleştirildi. 30 Ağustos 1922 Çarşamba günü taarruz harekatı Türk Ordusunun kesin zaferi ile sonuçlandı. Büyük Taarruz'un son safhası askeri tarihimize Başkomutan Meydan Muharebesi olarak geçmiştir.

30 Ağustos 1922 Başkomutan Meydan Muharebesi sonunda, düşman ordusunun büyük kısmı dört taraftan sarılarak, Dumlupınar'da Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın ateş hatları arasında bizzat idare ettiği savaşta tamamen yok edilmiş veya esir edilmişti. Böylece tasarlanan kesin sonuç beş gün içinde elde edilmiş ve hazırlanan plan tam başarı ile uygulanmıştı. 30 Ağustos 1922'nin gurur verici zaferi ile Mustafa Kemal, kaçabilen düşmanın takip edilmesini ve üç koldan Ege'ye doğru ilerlemesini uygun buldu. "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri" diyerek, tarihi emrini 1 Eylül 1922'de verdi. Yunanlılar, İzmir'e doğru kaçmaktaydı. Başta Yunan Ordusu Başkomutanı Trikopis olmak üzere çok sayıda esir ele geçirilmişti.

Ordumuz bu muharebede, on beş günde 400 kilometre katederek, 9 Eylül 1922 sabahı İzmir'e girdi. Sabuncu Bel'den geçen 2. Süvari Tümeni, Mersinli yolu ile İzmir'e doğru akarken, bunun solunda 1. Tümen de Kadife Kale'ye doğru yürüyordu. Bu Tümenin 2. Alayı Tuzluoğlu Fabrikası'ndan geçerek Kordonboyu'na ulaştı. Yüzbaşı Şeref Bey Hükümet Konağına, 5. Süvari Tümenimizin öncüsü Yüzbaşı Zeki Bey Kumandanlık dairesine, 4. Alay Komutanı Reşat Bey de Kadife Kale'ye bayrağımızı çektiler.

İzmir'de askerlerimiz coşku içinde karşılandılar ve çiçek yağmuruna tutuldular. Süvarilerimizin Kordon boyundan geçişi çok görkemli idi. Kurtuluş zaferinin Başkomutanı Gazi Mustafa Kemal Paşa, İzmir'in kurtuluşunu Belkahve'den seyretti. Türk Ordusunun, 400 kilometrelik bir mesafeyi savaşarak katedip İzmir'e ulaşması içerde ve dışarda hayret ve takdir uyandırdı.

Büyük Türk zaferi karşısında endişeye düşen ve o anda da İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını işgal altında bulunduran İtilaf Devletleri, savaşı durdurmayı ve Türklerin haklı isteklerini yerine getirmeyi kendi çıkarlarına uygun buldular. Lord Kinross'a göre,"İngiltere, ciddi bir krizle karşı karşıya bulunduğunu anlamaya başlıyor. Halk, Türklerle yeni bir savaştan korkuyordu". 11 Ekim 1922'de imzalanan Mudanya Ateşkes Antlaşması'yla, silahlı çatışma durdurulduğu gibi, Edirne dahil Trakya'nın da Türkiye'ye bırakılacağı ve bir ay içerisinde Yunanlılar tarafından boşaltılacağı kabul edildi. Anadolu'da Yunan politikasını yürüten İngiltere Başbakanı Lloyd George, bu gelişmeler üzerine istifa etti.

Nazlıhan
27-03-07, 15:59
ORGANİZASYON DÖNEMİ

Halk Hareketinin Düzenlenmesi

Atatürk dağınık olan yapılanmayı toparlamak için vatan genelinde bir birlik oluşumuna gidilmesinin ihtiyacına işaret eder. Böylece bir halk haraketi olan Kurtuluş Savaşının Düzenlenmesine başlanır.

Son Osmanlı Meclisi

12 Ocak 1920'de Osmanlı Meclis-i Mebusan son kez toplanır. Bu meclisin verdiği en önemli karar, taslakları Mustafa Kemal tarafından mebuslara Ankara'da verilen ve sonraları Misak-i Milli olarak adlandırılacak olan Ahd-ı Milliye (Ulusal And) 28 Ocak 1920'de kabul edildi.

Kısaca Misak-ı Milli (Ulusal And, Milli Yemin) Kars, Ardahan, Artvin için gerekirse yeniden oylama (plebisit) yapılacağını; Batı Trakya'nın durumu orada yaşayanlar tarafından saptanacağına ve Halifeliğin, İstanbul ve Marmara'nın güvenliği sağlanacak boğazlar ilgili devletlerle birlikte verilecek kararlarla çözümlendikten azınlıklar için istenen haklar sınırlarımız dışındaki Türklere de uygulanması koşuluyla kabul edilecek, kapitülasyonlara son verilecek ve Araplar'ın çoğunlukta olduğu yerlerin geleceğine bölge halkının karar vereceği ifade edildi.

Meclisin ve İstanbul Hükümeti'nin çalışmalarından ve Anadolu'da artan direniş hareketlerinden rahatsızlık duyan İtilaf Devletleri 16 Mart 1920'de İstanbul'u işgal ettiler. Yunan birlikleri de Anadolu içlerine doğru ilerlemeye başladı. İstanbul'un işgalinden sonra tüm resmi dairelerin kontrolünün İtilaf Devletlerinin eline geçmesinden dolayı Meclis-i Mebusan'ın İşgal güçleri süngüsü altında alacağı kararların sağlıklı olmayacağı için padişah tarafından kapatılmış mebusların bundan böyle görevlerini Anadoludaki meclisde yürütmeleri istenmiştir. 68 milletvekili Anadoluya geçmeyi başarmış bir kısmı ise tutuklanarak Malta'ya sürülmüştür.

T.B.M.M.'nin açılması

(23 Nisan 1920) TBMM'nin açılması için hazırlıkların sürdürüldüğü günlerde, Damat Ferid Paşa yeniden sadrazam oldu. Kuvay-ı Milliye'ye karşı mücadeleye başladı. 10 Ağustos 1920'de imzalanan Sevr Antlaşması Türkler'e Anadolu'da küçük bir toprak parçası bırakıyordu. Türk halkı başlattığı milli mücadele ile bu antlaşmayı tamamen geçersiz kıldı. Fakat Avrupa Devletleri, bu antlaşmayı ağır ağır da olsa, parça parça da olsa ilerleyen yıllarda Türkler'e sindirerek kabul ettirme çalışmalarından vazgeçmediler, vazgeçmeyeceklerdir.



HAKİMİYET KURMA ÇALISMALARI

Ayaklanmalar

Ulusal Bağımsızlık Savaşı boyunca Anadolu'nun çeşitli yerlerinde birçok ayaklanmalar çıkmıştır. Bu ayaklanmaların bir bölümü Türk topraklarını parçalayarak yeni bir devlet kurmayı amaçlayan, diğer bölümü ise, saltanat ve hilafete geleneksel ve dinsel bakımdan bağlı olanlarca çıkarılmış isyan hareketleridir. Hıyanet, kin ve taassubun yarattığı isyanların amacı; milli hareketi boğmaktır. Atatürk, öncelikle iç isyanların bastırılmasına, ülkede iç güvenliğin sağlanmasına son derece önem vermiştir. Bir yandan vatana ihanet yasası çıkarılırken, öbür yandan da iç isyanları bastırmada kullanılmak üzere Seyyar Jandarma Müfrezeleri kurulmuştur. Ayaklanmalar milli mücadeleyi geciktirmiştir.

Güney Cephesi

Güney Cephesi olarak adlandırılan bu cephede Türk-Fransız Cephesi bulunmaktadır.

Doğu Cephesi

Doğu Cephesi olarak adlandırılan bu cephede Türk-Gürcü Cephesi ve Türk Ermeni Cephesi bulunmaktadır.

Milli kuvvetlerlerle Ermeniler arasında yapılmıştır. Sonucunda Gümrü Antlaşması sağlanmıştır.

Batı Cephesi

Batı Anadoluda ilk önce Kuvayı Milliye hareketi ile başlayan direniş düzenli ordunun kurulması ile büyük bir savaşa dönüştü.

Ayvacık'ın Yunan İşgalinden Kurtulması

Ezine'nin Yunan İşgalinden Kurtulması

* Bu zafer, milletin kendine güven duygusunu yükseltmiş, milli kudret ve yeteneğin yeniden canlanmasını sağlamış ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin temeli, uygarlık yolunun en büyük köprüsü olmuştur.
* Öldüğü sanılan ve mirası paylaşılmaya yeltenilen Türk milletinin yaşama hakkı ve yeteneği olduğu dünyaya kabul ettirilmiştir.
* Bu zafer ile Misak-i Milli gerçekleştirilmiş, bütün düşmanlar topraklarımızdan atılmıştır.
* Bu zafer, Mudanya Ateşkes antlaşması ile Lozan Konferansı'ndaki beklentilerimize esas teşkil etmiştir.
* Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile Anadolu'nun sonsuza kadar Türk yurdu olarak kalacağı bütün dünyaya kanıtlanmıştır.



BARIS SAGLAMA ÇALISMALARI

İzmir?in kurtarılmasından sonra, Türk ordusu, Boğazlar, İstanbul ve Trakya'nın geri alınması için o tarafa yöneldi. Bunun üzerine İtilaf Devletleri ateşkes görüşmelerine başlama isteklerini TBMM'ne bildirdiler. 3 Ekim?de Mudanya'da başlayan ateşkes görüşmelerine Türk temsilcisi İsmet Paşa gönderilmiştir. Yunanistan görüşmelere katılmamış, sonradan Mudanya Mütarekesini imzalamıştır. Bu ateşkesten sonra çalışmalar Lozan'da toplanacak barış konferansının hazırlıkları üzerine yoğunlaştırılmıştır. Artık yeni Türk Devleti uluslararası hukukun ilkeleri içinde kendini ezmek isteyenlere karşı eşit haklarla onurlu bir devlet olarak konferans masasına oturacaktı. Misak-ı Milli ile belirlenen topraklar büyük ölçüde geri alınmış, ülke bütünlüğü sağlanmıştır. Lozan Antlaşması ile da uluslararası güvenceye bağlanacaktır.

Nazlıhan
27-03-07, 16:18
TÜRK-ERMENİ CEPHESİ

Geçmisi

Ermeni sorununun uluslararası bir sorun haline gelmesi, Rusların Berlin Antlaşmasına Ermenilerle ilişkili olarak hüküm koydurmasıyla başlamıştır. Ermeniler Hınçak ve Taşnak adlarıyla terör örgütleri kurarak Ermeni milliyetçiliğini yaymaya, halkı silahlandırarak isyana teşvik etmeye başladılar. I.Dünya Savaşı'nda, Kafkas cephesinin açılması üzerine Ermenilerle Ruslar işbirliğine yönelmişler ve Rusların kışkırtmalarıyla Türkleri katletmeye başlamışlardır. Osmanlı Devleti'nde kışkırtmalar sonucu en son ayaklananlar Ermenilerdir. Bu nedenle, Osmanlılar cephe gerisinin güvenliği için Ermenileri Suriye ve Lübnan'a mecburi göç ettirmiştir (1915). İtilaf Devletleri Sevr'i uygulamaya koyabilmek için Batıda Yunanlıları, doğuda Ermenileri kullanmışlardır. İtilaf Devletleri, Akdeniz ve Karadeniz'e çıkış kapıları olacak ve sınırları Wilson tarafından çizilecek Büyük Ermenistan düşünü gerçekleştirmek için Sevr Antlaşması'na bir madde koydular. Rusya'da ihtilal gerçekleşince Ruslar, Doğu Anadolu'da işgal ettikleri yerleri Türklere bırakarak geri çekildiler. Bu arada merkezi Erivan olan bir Ermeni devleti kuruldu (28 Mayıs 1918). Ruslar çekilirken daha Türk ordusu bölgeye ulaşmadan Ermeniler, Rusların yerini aldı ve Wilson ilkelerini kendilerine göre yorumlayarak Doğu Anadolu'nun kendilerine ait olduğunu ileri sürüp, Gümrü, Iğdır, Arpaçay ve Aras'a kadar ilerlediler.

Aktif dönem

Ulusal Kurtuluş Savaşı başlamadan önce Doğu Anadolu'nun Ermenilerin eline geçmesine mani olmak için Doğu Anadolu Müdafaai Hukuk Derneği adıyla bir örgüt kurulmuştu. TBMM Hükümeti 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir'i tam yetkiyle Doğu Cephesi Komutanlığına atadı. 28 eylül 1920'de, Kazım Karabekir Paşa komutasındaki Türk birlikleri Ermenileri yenilgiye uğrattı. 29 Eylül'de Sarıkamış, 30 Ekim'de Kars ve çevresi Ermeni işgalinden kurtarıldı. Savaşı kaybeden ve bu arada dostlarından bekledikleri yardımın gelmediğini gören Ermeniler barış istemek zorunda kaldılar. Zira Türk kuvvetleri Gümrü'ye kadar gelmişlerdi. 2 Aralık 1920'de Gümrü Antlaşması imzalanarak savaşa son verildi.

Sonucu

Gümrü Antlaşması'na Göre:

* Sevr Antlaşması'nın geçersiz olduğu Ermenilerce de benimsenmiştir.
* Ermeniler D.Anadolu'daki her türlü isteklerinden vazgeçmişlerdir. Ermenistan kurma girişimleri suya düşmüştür.
* 1878'de elden çıkan Kars ve çevresi Türk topraklarına katıldı.

Önemi:

* Gümrü Antlaşması TBMM'nin uluslararası alanda ilk siyasi başarısıdır.
* Misak-ı Milli'nin doğu sınırları kısmen de olsa belirlendi.
* Halk üzerinde ordu ve meclisin güveni artmıştır.

***

I. Dünya Savaşı'nın sona ermesi ve bölgede bulunan Türk 3 ncü Ordusunun 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi gereğince Kafkasya'yı boşaltması sonucu Kafkaslar'da, Ermenistan başta olmak üzere Gürcistan, Azerbaycan ve Nahcivan Cumhuriyetleri kuruldu. Bu boşaltma sırasında muhtemel Ermeni saldırı ve tecavüzlerine karşı da Türk halkını korumak maksadıyla Ardahan Batum bölgesinde Acara Şura Hükümeti, Kars-Oltu-Sarıkamış-Kağızman bölgelerinde ise Güney Batı Kafkas Geçici Hükümeti kuruldu. Ancak bu iki hükümet 3 ay sonra İngilizler tarafından dağıtıldı. Bu olaydan sonra bölgenin Ermeni saldırılarına karşı savunulması, karargahı Erzurum'da bulunan 15 nci Kolordu (Kazım Karabekir Kolordusu) tarafından sağlandı. 10 Ağustos 1920 Sevr Anlaşması hükümlerine dayanarak Büyük Ermenistan'ı kurmak isteyen Ermeni tedhiş hareketleri sonunda bölgedeki durum giderek gerginleşti.

T. B. M. M. Hükümeti artan Ermeni katliamlarına ve yayılmacılığına son vermek amacıyla 20 Eylül 1920'de bölgede bir askeri harekat yapılmasına karar verdi. Bu cephede bulunan Türk 15 nci Kolordusu dört tümen ile süvari ve topçu alaylarından oluşmaktaydı. Muharip personel sayısı, 13. 000 kişi idi. Ermeniler ise toplam 12 alaydan oluşan dört tümene sahiptiler. Muharip personel mevcutları; 15. 000 idi. Ancak doğudaki kuvvetlerimize karşı kullanabilecekleri mevcut 10. 000 kişi kadardı. 29 Eylül 1920'de başlayan doğu cephesindeki harekat neticesinde; 30 Eylül'de Sarıkamış bölgesi 30 Ekim'de Kars ve 7 Kasım 1920'de Gümrü Ermenilerden kurtarıldı. 3 Aralık 1920'de imzalandı.

Bu anlaşmaya göre; 10 Ağustos 1920'de İstanbul Hükümeti tarafından imzalanan Sevr Anlaşması ile Ermeniler'e bırakılan doğu illeri (Trabzon, Erzurum, Bitlis, Van) ve 1878 Berlin Anlaşması ile Rusya'ya bırakılan Kars ve dolayları da Türkiye'ye bırakılırken, Gümrü Ermenistan'a bırakıldı. Ayrıca Ermenistan Hükümeti Sevr Barış Anlaşması'nm hükümlerini de geçersiz saydığım açıkça ifade etti.


***
Gümrü Antlaşması:

Gümrü Antlaşması, Kurtuluş Savaşı sırasında Türkiye Büyük Millet Meclisi ile Ermenistan arasında imzalanan antlaşmadır.

30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi'nden sonra Osmanlı Devleti Kafkasya Cephesindeki birliklerini geri çekmek zorunda kalmıştı. Yeni kurulan Bolşevik rejiminden yardım alan Ermeniler 1920'de Doğu Anadolu'da bazı bölgeleri işgal etmişti. Doğu Cephesi komutanı Kazım Karabekir karşısında yenilgiye uğrayınca barış görüşmeleri 22 Kasım 1920'de Gümrü'de başladı.

Ermenistan Taşnak Hükümeti ile Türkiye arasında imzalanması planlanan Gümrü Anlaşması ile doğudaki harekat sona erdi. Kars sancağının bütünü, anlaşma öncesi Ermenistan'ın elinde bulunan Kulp (Tuzluca) kazası Türkiye topraklarına katıldı. Andlaşmanın 10. maddesiyle Ermenistan, Doğu Anadolu'da bir miktar toprağın Ermenilere verilmesini öngören Sevr Antlaşması'nı yok sayacağını kabul etti. Türkiye sınırları içinde Ermenilerin çoğunlukta bulunduğu hiçbir bölge olmadığı kabul edildi. Erzurum-Bakü demiryolu açıldı. Türkiye-Sovyetler arasında doğrudan bağlantı bu yolla sağlanarak Türkiye'nin bu devletten yardım alması kolaylaştı. Türk kuvvetleri doğudan emin bir şekilde güney ve batıda savaşma olanağı buldular.

Antlaşmanın imzalanmasından bir gün sonra Ermenistan, Kızıl Ordu'nun denetimine girince burada bir Sovyet Hükümeti kurulduğu için Gümrü Antlaşması onaylanamadı.

Nazlıhan
27-03-07, 17:27
Türk Kurtuluş Savaşı kronolojisi


1918

30 Ekim Osmanlı Devleti ile Birinci Dünya Savaşı galibi ülkeler arasında savaşı sona erdiren Mondros Mütarekesinin imzalanması.
31 Ekim Mustafa Kemal Paşa'nın Adana'da konuşlanmış bulunan 7. Ordu'nun komutanlığını Alman general Liman Von Sanders'den devralması.
1 Kasım İttihat ve Terakki Fırkası'nın son kongresinin İstanbul'da toplanması
2 Kasım Enver Paşa, Talat Paşa, Cemal Paşa ve diğer bazı İttihat ve Terakki liderlerinin İstanbul'u terketmeleri.
8 Kasım Britanya ordusu birliklerinin Musul'u işgali.
8 Kasım Sadrazam Ahmed İzzet Paşa ve kabinesinin istifası.
9 Kasım Britanya ordusu birliklerinin İskenderun'u ve Çanakkale Boğazı'nın iki yakasını işgali.
11 Kasım Ahmed Tevfik Paşa'nın sadrazam tayin edilerek yeni Osmanlı hükümetini kurması.
12 Kasım Bir Fransız tugayının İstanbul'a girişi. Ertesi gün Britanya, Fransa, ve Yunanistan savaş gemilerinden oluşan bir filonun İstanbul önünde demirlemesi ve karaya ilave birliklerin çıkması.
12 Kasım Fransız ordusu birliklerinin İskenderun'u işgali.
13 Kasım Mustafa Kemal Paşa'nın Adana'dan İstanbul'a gelişi.
14 Kasım Fransız ve Yunan ordusu birliklerinin Meriç Nehri'nin doğusuna geçerek Uzunköprü'yü ve Trakya demiryolu hattının Çatalca Hadımköy'e kadar uzanan bölümünü işgali.
15 Kasım Osmanlı ordusu birliklerinin Bakü'den çekilmesi. Şehrin takip eden günlerde Britanya birlikleri tarafından işgali.
15 Kasım Fransız ordusu birliklerinin Belen'i işgali.
18 Kasım Osmanlı ordusu birliklerinin Tebriz'den çekilmesi.
28 Kasım Kazım Karabekir Paşa'nın Kars'tan İstanbul'a gelişi.
1 Aralık Yapılacak barış anlaşmasında Osmanlı Devleti Türk-Müslüman halkının haklarını savunmak üzere ilk Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri'nin İzmir, Trakya ve Doğu Anadolu vilayetlerinde kuruluşu.
6 Aralık Britanya ordusu birliklerinin Kilis'i.
7 Aralık Fransız ordusu birliklerinin Antakya'yı işgali.
11 Aralık Fransız ordusu birlikleri ile beraber yerli Ermenilerin Dörtyol'u işgali.
17 Aralık Fransız donanması gemilerinin Mersin'e çıkartma yapması ve Fransız ordusu birliklerinin şehri işgali.
19 Aralık Fransız ordusu birliklerinin Tarsus'u işgali. Dörtyol'da işgale karşı ilk silahlı direnişin gerçekleşmesi ile Güney Cephesi'nde (Batı kaynaklarında "Cilicia War") çatışmaların başlaması.
20 Aralık Fransız birliklerinin güney Anadolu'nun anahtarı Adana'yı işgali.
21 Aralık Osmanlı Meclis-i Mebusanının tek parti rejimi altında faaliyet göstermiş 1914-1918 Döneminin padişah tarafından sona erdirilmesi.
21 Aralık "Adana Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti"nin kuruluşu.
23 Aralık Fransız ordusu birliklerinin Osmaniye ve Islahiye'yi işgali.
23 Aralık Britanya birliklerinin Batum'u işgali.
27 Aralık Güney'de Fransız işgal bölgesinin Pozantı ve Gülek Boğazı'na kadar genişletilerek Çukurova'nın tamamı üzerinde işgalin tamamlanması.
30 Aralık Yunanistan'ın toprak taleplerini başlatılacak Paris Barış Konferansı'na sunmak amacıyla Kasım ayında Paris'e yaptığı bir ziyaretin ardından, Yunanistan Başbakanı Venizelos'un, İngiltere Başbakanı Lloyd George'a ilettiği bir nota ile, bu toprak taleplerinin Rodos (veya Meyis) adaları karşısından Marmara Denizi'ne kadar uzanan Batı Anadolu bölgesinin tamamını içerdiğini yinelemesi.


1919

3 Ocak Britanya ordusu birliklerinin Cerablus'u işgali.
15 Ocak Britanya ordusu birliklerinin Antep'ı işgali. Yıl sonunda İngilizlerin yerini Fransız ordu birlikleri alacaktır.
22 Ocak Osmanlı ordusu birliklerinin Batum'u tahliye etmeye başlaması.
2 Şubat Britanya ordusu birliklerinin Maraş'ı işgali. Yıl sonunda İngilizlerin yerini Fransız ordu birlikleri alacaktır.
27 Şubat Britanya ordusu birliklerinin Birecik'i işgali. Yıl sonunda İngilizlerin yerini Fransız ordu birlikleri alacaktır.
8 Mart Fransız donanmasının iki gambotunun Zonguldak ve Karadeniz Ereğlisi'ne asker çıkarması.
10 Mart Ahmed Tevfik Paşa hükümetinin düşmesi. Damat Ferit Paşa'nın ilk sadaretinin ilk hükümetini kurması.
24 Mart Britanya ordusu birliklerinin Urfa'yı işgali. Yıl sonunda İngilizlerin yerini Fransız ordu birlikleri alacaktır.
29 Nisan İtalyan birliklerinin Antalya'yı işgali.
30 Nisan İngilizlerin Kars yönetimini Ermenilere bırakması.
15 Mayıs Yunan ordusu birliklerinin İzmir'e çıkışı. İzmir'in işgalinin başlaması. Hasan Tahsin'in ilk kurşunu. Albay Fethi Bey'in "Zito Venizelos" diye bağırmayı reddettiği için süngülenmesi. Sarıkışla'daki silahsız Türk askerlerinin katledilmesi. Gün içinde farklı tahminlere göre 300-400 Türk sivilin öldürülmesi, yaralanması, taciz veya tecavüze uğraması.
16 Mayıs Mustafa Kemal Paşa'nın Bandırma vapuru ile İstanbul'dan Samsun'a hareket etmesi.
16 Mayıs Yunan ordusu birliklerinin Urla, Çeşme, Karaburun ve sakız midilli sisam ahikerya ipsara adalarını işgali Seferihisar'ı işgali.
18 Mayıs Yunan ordusu birliklerinin Söke'yi işgali.
19 Mayıs Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a ayak basması.
19 Mayıs Damat Ferit Paşa'nın İzmir'in işgali nedeniyle dağıtılmış olan kabinenin yerine ilk sadaretinin ikinci kabinesini kurması.
21 Mayıs Yunan ordusu birliklerinin Menemen ve Torbalı'yı işgali.
22 Mayıs Yunan ordusu birliklerinin Selçuk ve Bayındır'ı işgali.
23 Mayıs Sultanahmet Mitingleri'nin birincisinin gerçekleştirilerek Halide Edip'in tarihi bir konuşma yapması (mitingler 30 Mayıs 1919, 10 Ekim 1919 ve 13 Ocak 1920 tarihlerinde tekrarlanacaktır).
23 Mayıs Yunan ordusu birliklerinin Foça'yı işgali.
25 Mayıs Yunan ordusu birliklerinin Manisa'yı işgali.
26 Mayıs Yunan ordusu birliklerinin Germencik'i işgali.
27 Mayıs Yunan ordusu birliklerinin Aydın ve İncirliova'yı işgali.
29 Mayıs Yunan ordusu birliklerinin Turgutlu'yu işgali.
30 Mayıs Yunan ordusu birliklerinin Tire'yi işgali.
1 Haziran Yunan ordusu birliklerinin Ödemiş'i işgali.
2 Haziran Yunan ordusu birliklerinin Kınık ve Kiraz'ı işgali.
3 Haziran Yunan ordusu birliklerinin Nazilli'yi işgali.
12 Haziran Yunan ordusu birliklerinin Bergama'yı işgali.
13 Haziran Yunan ordusu birliklerinin Dikili'yi işgali.
14 Haziran Yusuf İzzet Paşa komutasındaki Kuvayı Milliye güçlerinin Balıkesir'den hareketle Bergama'yı kuşatması ve Bergama Baskınını gerçekleştirmesiyle Yunan ordusunun 400 kadar zayiatla Bergama'yı terkederek Menemen'e çekilmek zorunda kalması.
22 Haziran Mustafa Kemal Paşa, Rauf Orbay, Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy ve Kazım Karabekir tarafından Amasya Genelgesinin yayınlanması ile Sivas'ta ulusal ölçekte ve öncesinde Erzurum'da doğu vilayetleri için milletin istiklalini kurtarma amaçlı kongreler düzenlenmesi çağrısı yapılması.
28 Haziran Yunan işgaline direnişin örgütlenmesi amaçlı birinci Balıkesir Kongresinin toplanması. Batı Anadolu'nun tamamını kapsayacak bir kongrenin Alaşehir'de toplanmasına karar verilmesi. Balıkesir'de aynı amaçla 10 Mart 1920 tarihine kadar ardarda beş kongre düzenlenecektir.
30 Haziran Yunan ordusu birliklerinin Burhaniye ve Saruhanlı'yı işgali.
21 Temmuz Damat Ferit Paşa'nın bir gün önce dağıtılmış olan kabinenin yerine ilk sadaretinin üçüncü kabinesini kurması.
23 Temmuz Erzurum Kongresinin başlaması.
4 Ağustos Erzurum Kongresinin çalışmalarını tamamlaması.
16 Ağustos Batı Anadolu'nun tamamında direnişin örgütlenmesi amaçlı Alaşehir Kongresinin çalışmalarını tamamlaması ve düzenlenecek Sivas Kongresi'ne gönderilecek temcilcilerin seçilmesi.
4 Eylül Sivas Kongresinin başlaması.
11 Eylül Sivas Kongresinin çalışmalarını tamamlaması.
30 Eylül Damat Ferit Paşa'nın görevden alınmasıyla ilk sadaret döneminin sona erişi.
6 Ekim Ali Rıza Paşa'nın sadrazamlığa getirilerek kabinesini kurması.
22 Ekim Mustafa Kemal Paşa, Rauf Orbay ve Bekir Sami Bey'in (Heyet-i Temsiliye) Amasya'ya gelen Osmanlı hükümeti Bahriye Nazırı Hulusi Salih Paşa ile görüşmeleri sonucunda Amasya Protokolü'nün imzalanması.
29 Ekim Fransız ordusu birliklerinin İngilizlerin yerini alarak Maraş'ı işgali.
31 Ekim Sütçü İmam olayı ile Maraş'ta direnişin başlaması.
21 Kasım Fransız ordusu birliklerinin Mardin'i bir günlük işgal denemesi, şiddetli direnişle karşılaşacaklarını farkederek aynı gün şehri terketmek zorunda kalmaları.
27 Aralık Mustafa Kemal Paşa'nın Ankara'ya gelişi.


1920

26 Ocak Köprülü Hamdi Bey önderliğinde 40 atlı arkadaşının 26 Ocak'ı 27 Ocak'a bağlayan gece Akbaş Cephaneliği Baskını'nı düzenlemesi.
12 Şubat Kuvayi Milliye güçlerinin Fransız ordusu birliklerini Maraş'ı terketmek zorunda bırakmaları.
2 Mart Ali Rıza Paşa kabinesinin düşmesi.
8 Mart Hulusi Salih Paşa'nın sadrazamlığa getirilerek kabinesi kurması.
2 Nisan Hulusi Salih Paşa kabinesinin düşmesi.
5 Nisan Damat Ferit Paşa'nın bir kez daha sadrazamlığa getirilerek kabinesini kurması.
13 Nisan Büyük Millet Meclisi seçimlerine ve Ankara'da hükümet kurulmasına karşı Damat Ferit Paşa hükümeti destekli Hilafet Ordusu hareketinin Düzce'de patlak vermesi.
18 Nisan Hilafet Ordusu hareketinin Bolu'ya yayılması
20 Nisan Hilafet Ordusu hareketinin Gerede'ye yayılması
23 Nisan Ankara'da Büyük Millet Meclisi'nin açılması ve 1. Dönem'in olağanüstü şartlarda çalışmalarına başlaması.
25 Nisan Hilafet Ordusu hareketinin Safranbolu'ya yayılması.
25 Nisan Kuvayi Milliye güçlerinin Fransız ordusu birliklerini Pozantı'yı terketmek zorunda bırakmaları.
30 Nisan Hilafet Ordusu hareketinin Çerkeş'e yayılması
27 Mayıs Güney cephesinde Kuvayı Milliye güçlerinin ilk kapsamlı askeri başarısını teşkil eden Karboğazı Baskınında 500 Fransız askerinin esir edilmesi.
2 Haziran Kuvayi Milliye güçlerinin Fransız ordusu birliklerini Kozan'ı terketmek zorunda bırakmaları.
8 Haziran Fransız askerlerinin Karadeniz Ereğlisi'nden çekilmeleri.
18 Haziran Fransızların Zonguldak üzerinde yoğunlaşarak şehrin tamamını ve resmen işgal etmeleri.
22 Haziran Yunan ordusu birliklerinin Akhisar'ı işgali.
23 Haziran Yunan ordusunun Batı Anadolu'da güney Marmara Bölgesi'nden Büyük Menderes Nehri'ne kadar uzanan bir hatta geniş çaplı bir taarruza geçmesi.
24 Haziran Yunan ordusu birliklerinin Salihli, Soma ve Kırkağaç'ı işgali.
25 Haziran Hilafet Ordusu hareketinin (isyanının) bastırılması, İstanbul hükümetinin Ankara hükümeti güçleri karşısından aldığı yenilgiler nedeniyle Kuva-i İnzibatiye'yi lağvetmesi.
25 Haziran Yunan ordusu birliklerinin Alaşehir'i işgali.
28 Haziran Yunan ordusu birliklerinin Kula'yı işgali.
30 Haziran Yunan ordusu birliklerinin Balıkesir'ı işgali.
1 Temmuz Yunan ordusu birliklerinin Edremit'ı işgali.
2 Temmuz Yunan ordusu birliklerinin Bandırma ve Biga'yı işgali.
5 Temmuz Yunan ordusu birliklerinin Buldan'ı işgali.
8 Temmuz Yunan ordusu birliklerinin Bursa'yı işgali.
11 Temmuz Yunan ordusu birliklerinin İznik'i işgali.
20 Temmuz Yunan ordusu birliklerinin işgali Trakya'ya yayarak Tekirdağ, Marmara Ereğli ve Çorlu'yu işgali.
4 Ağustos Yunan ordusu birliklerinin Gelibolu'yu işgali.
11 Temmuz Kuvayi Milliye güçlerinin Fransız ordusu birliklerini Birecik'i terketmek zorunda bırakmaları.
31 Temmuz Bir gün önce kabinesini yenilemek amacıyla istifa etmiş bulunan Damat Ferit Paşa'nın son hükümetini kurması.
10 Ağustos Sadrazam Damat Ferit Paşa, büyükelçi Bağdatlı Hadi Paşa, Maarif Nazırı (Eğitim Bakanı) Reşad Halis ve eski Maarif Nazırı Rıza Tevfik'in Sevr Antlaşması'nı imzalamaları.
28 Ağustos Yunan ordusu birliklerinin Uşak ve Afyonkarahisar'ı işgali.
17 Ekim Damat Ferit Paşa'nın son kabinesinin düşmesi.
21 Ekim Son Osmanlı sadrazamı Ahmed Tevfik Paşa'nın yeniden göreve tayin edilerek hükümetini kurması.
22 Ekim Kuvayi Milliye güçlerinin Fransız ordusu birliklerini Saimbeyli'yi terketmek zorunda bırakmaları.


1921

6 Ocak I. İnönü Muharebesi'nin başlaması. Savaş altı gün sürecek ve 11 Ocak'ta İsmet Paşa (İsmet İnönü) komutasındaki Türk ordusu birliklerinin zaferi ile sonuçlanacaktır.
7 Mart Kuvayi Milliye güçlerinin Fransız ordusu birliklerini Kadirli'yi terketmek zorunda bırakmaları.
22 Mart Kuvayi Milliye güçlerinin Fransız ordusu birliklerini Feke'yi terketmek zorunda bırakmaları.
23 Mart II. İnönü Muharebesi'nin başlaması. Savaş on gün sürecek ve 1 Nisan'da İsmet Paşa (İsmet İnönü) komutasındaki Türk ordusu birliklerinin zaferi ile sonuçlanacaktır.
28 Mart Kuvayi Milliye güçlerinin Fransız ordusu birliklerini Düziçi ve Bahçe'yi terketmek zorunda bırakmaları.
1 Nisan Kuvayi Milliye güçlerinin Fransız ordusu birliklerini Karaisalı'yı terketmek zorunda bırakmaları.
11 Nisan Kuvayi Milliye güçlerinin Fransız ordusu birliklerini Urfa'yı terketmek zorunda bırakmaları.
9 Haziran Fransız eski devlet bakanı Franklin Bouillon'un Fransız birliklerinin sürekli gerilediği Güney Cephesi konusunda bir anlaşmaya varmak üzere Fransa hükümetinin temsilcisi sıfatıyla Ankara'ya gelmesi.
21 Haziran Türk ordusunun başlıca malzeme sevkiyat kanalı İnebolu limanının Yunan muhribi Kilkis ve destroyer Panthir tarafından bombalanması. Bombardıman 30 Ağustos günü tekrarlanacaktır.
21 Haziran Fransızların Zonguldak'tan işgali kaldırarak askerlerini geri çekmeleri
23 Ağustos Sakarya Meydan Muharebesi'nin başlaması.
13 Eylül Sakarya Meydan Muharebesi'nin Türk zaferi ile sona erişi.
20 Ekim Türk Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Tengirşenk ile Fransa hükümeti temsilcisi Franklin Bouillon arasında Güney Cephesi'nde savaşın sona ermesini sağlayan Ankara Mutabakatnamesinin imzalanması.
15 Kasım Fransız ordusu birliklerinin Islahiye'yi boşaltmaları.
7 Aralık Fransız ordusu birlikleri ile eşzamanlı olarak İngiliz işgal kuvvetlerinin Kilis'i boşaltmaları.
25 Aralık Fransız ordusu birliklerinin Antep'i boşaltmaları.


1922

3 Ocak Fransız ordusu birliklerinin Mersin'i boşaltmaları.
5 Ocak Fransız ordusu birliklerinin Adana, Ceyhan ve Tarsus'u boşaltmaları.
7 Ocak Fransız ordusu birliklerinin Osmaniye'yi boşaltmaları.
8 Ocak Fransız ordusu birliklerinin Erzin'i boşaltmaları.
9 Ocak Fransız ordusu birliklerinin Dörtyol'u boşaltmaları.
26 Ağustos Başkomutanlık Meydan Muharebesi'nin başlaması. Meydan muharebesi beş gün sürecek ve 30 Ağustos'ta kesinleşen Türk zaferi sonrasında Büyük Taarruz başlayacaktır.
27 Ağustos Afyonkarahisar ve Sincanlı'nın Yunan işgalinden kurtuluşu.
30 Ağustos Kütahya, Altınyayla ve Demirci'nin Yunan işgalinden kurtuluşu.
31 Ağustos Banaz ve Sivaslı'nın Yunan işgalinden kurtuluşu.
1 Eylül Uşak, Seyitgazi, Gediz ve Kiraz'ın Yunan işgalinden kurtuluşu.
2 Eylül Eskişehir, Karahallı, Ulubey ve Dursunbey'in Yunan işgalinden kurtuluşu.
3 Eylül Eşme, Ödemiş, Selendi, Tavşanlı, Emet, Güney, Buharkent ve Bigadiç'in Yunan işgalinden kurtuluşu.
4 Eylül Bilecik, Bozüyük, Söğüt, Buldan, Bayındır, Tire, Simav, Kula ve Sarıgöl'ün Yunan işgalinden kurtuluşu.
5 Eylül Kuyucak, Nazilli, Sultanhisar, Kınık, Sındırgı, Susurluk, Pazaryeri, Domaniç, Alaşehir, Gördes ve Salihli'nin Yunan işgalinden kurtuluşu.
6 Eylül Balıkesir, Balya, Gönen, Savaştepe, Kepsut, Söke, İnegöl, Yenişehir, Akhisar, Ahmetli, Gölmarmara'nın Yunan işgalinden kurtuluşu.
7 Eylül Aydın, İncirliova, Germencik, Kuşadası, İvrindi, Torbalı, Saruhanlı ve Turgutlu'nun Yunan işgalinden kurtuluşu.
8 Eylül Manisa, Selçuk, Kemalpaşa, Burhaniye, Havran, Edremit'in Yunan işgalinden kurtuluşu.
9 Eylül İzmir'in Yunan işgalinden kurtuluşu.
10 Eylül Orhangazi'nin Yunan işgalinden kurtuluşu.
11 Eylül Bursa, Gemlik, Orhaneli, Seferihisar ve Foça'nın Yunan işgalinden kurtuluşu.
12 Eylül Sandıklı, Haymana, Mudanya, Kırkağaç ve Urla'nın Yunan işgalinden kurtuluşu.
13 Eylül Soma'nın Yunan işgalinden kurtuluşu. 17 Eylül'e kadar sürecek 1922 İzmir Yangınının başlaması.
14 Eylül Manyas, Karacabey, Mustafakemalpaşa, Bergama ve Dikili'nin Yunan işgalinden kurtuluşu.
15 Eylül Ayvalık'ın Yunan işgalinden kurtuluşu.
16 Eylül Çeşme'nin Yunan işgalinden kurtuluşu.
17 Eylül Bandırma'nın Yunan işgalinden kurtuluşu.
18 Eylül Erdek, Biga, Çan, Karaburun ve Mahmudiye'nin Yunan işgalinden kurtuluşu.
20 Eylül Mihalıççık ve Sivrihisar'ın Yunan işgalinden kurtuluşu. Balkan Savaşı'nda Yunanistan'ın eline geçmiş bulunan Bozcaada'nın alınması.
21 Eylül Ayvacık'ın Yunan işgalinden kurtuluşu.
22 Eylül Emirdağ'ın Yunan işgalinden kurtuluşu.
24 Eylül Bolvadin ve Çay'ın Yunan işgalinden kurtuluşu. Balkan Savaşı'nda Yunanistan'ın eline geçmiş bulunan Gökçeada'nın alınması.
25 Eylül Lapseki'nin Yunan işgalinden kurtuluşu.
3 Ekim Mudanya Mütarekesi görüşmelerinin başlaması.
11 Ekim Mudanya Mütarekesi'nin imzalanması ile savaşın fiilen sona erişi.
1 Kasım Padişahlığın kaldırılması.
17 Kasım Osmanlı padişahı VI. Mehmet Vahidettin'in İstanbul'dan ayrılması.


1923

17 Şubat İzmir İktisat Kongresi'nin açılışı.
24 Temmuz Lozan Antlaşması'nın imzalanması.
23 Ağustos Müttefik birliklerinin Lozan Antlaşması çerçevesinde İstanbul'dan ayrılmaya başlamaları.
9 Eylül Cumhuriyet Halk Fırkası'nın (CHP) kuruluşu.
23 Eylül Son müttefik birliklerinin İstanbul'dan ayrılması.
6 Ekim Bir gün önce Üsküdar'ı teslim alan Şükrü Naili Paşa komutasındaki Türk birliklerinin şehrin yönetimini almak üzere İstanbul'a girişi. 7 Ekim tarihinde Şile, 8 Ekim tarihinde Çatalca'ya kadar tam denetimin sağlanması.
13 Ekim Ankara'nın başkent olması.
29 Ekim Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanı.

emre_suvari
28-03-07, 21:11
arkadaşlar müjde. dizi ekibinde görevli bir arkadaştan duyduğuma göre kınalı kuzuların ikinci 13 bölüm çekimleri nisan ayından itibaren yalova da devam edecek. gelen haberlere göre ikinci 13 bölümde dizi formatı uygulanacakmış. bu arada ilk on üçteki çekim eksiklikleri ikinci on üçte kapatılacağını, savaş sahnelerinin selena'nın 28. bölümünden daha güzel olacağını umarım (o bölümdeki çekimler harikaydı). Kınalı kuzularda göremediğimiz gemileri ve top atışlarını bir çocuk dizisi olan selena da görmek bizi üzdü. Sanırım selenanın 28. bölümü kınalı kuzular setinde çekildi.

NOT: 1. arkadaşlar dizi senaristlerinin konuşmalarında forumumuzu yakinen takip ettiklerini duydum. Ayrıca, senaristler, diğer forumlara nazaran, forumumuzda tartışılan konuların kalitesinden oldukça mutlularmış.

NOT: 2. Dizi başlamadan Ağustos 2006'da açılan forumdaki dilek ve şikayetler, dizinin ikinci 13 bölümünün devamında rol oynamış. tebrikler millet.

NOT: 3 Çok bekledim ama kimseden ses çıkmadı. Atv'de son SİYASET MEYDANI 18 Mart 2007'de tamamen kınalı kuzular dizisinden alınan sahneler ve konular üzerineydi. FORUM UYUMA:::::::::::::::::::::::::::::

:::::::::::::: BURAYA YAZILAN HİÇ BİR ŞEY BOŞA GİTMİYOR:::::::::::::
::::::::::::::FORUMA VE DİZİYE DESTEĞE DEVAM::::::::::::::::::::

svç80
29-03-07, 12:45
emre_suvari verdiğin habere teşekkürler.
siyaset meydanını bende izledim ve elimden geldiği kadar diziye desteğim devam edecek:img-yes:


TÜRK-YUNAN CEPHESİ

Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın kaderini tayin eden cephe. Düzenli ordunun kurulmasıyla Yunanlılara karşı savaşılmıştır.
Çerkez Ethem’inin ayaklanmasının yarattığı ortamdan yararlanmak isteyen Yunan ordusu, 6 Ocak 1921’de Bursa ve Uşak’tan hareket ederek, Eskişehir ve Afyon yönünde askeri harekata başlamıştır. Amaçları, Eskişehir’i ele geçirip demiryolu ulaşımını kontrol altına almak, sonra da Ankara’yı işgal ederek TBMM’yi dağıtmaktı. Türk ordusu Yunan ordusunu İnönü’de karşılamıştır. Albay İsmet (İnönü)’nün komutasındaki düzenli Türk ordusu 10 Ocak 1921’de kendinden kat ve kat üstün olan Yunan ordusunun ileri harekatını İnönü’de durdurmuştur. Sonra da Kütahya yönünden ilerleyen Çerkez Ethem kuvvetleri yenilgiye uğratılmıştır. I.İnönü Savaşı küçük çapta bir savaş olmasına rağmen önemli sonuçlar doğurmuştur. Bu savaşın önemi:

* Bu muharebenin kazanılmasıyla Türk ulusunun varlığı ve savaş gücünün tükenmediği kanıtlanmış, TBMM Hükümeti’nin yurt içinde ve dışında saygınlığı artmıştır.
* Çoklukla ayaklanma odakları söndürülmüş, yurt içinde güvenlik büyük ölçüde sağlanmış bundan sonra, ülkeye yasalar egemen olmuştur.
* Devlet kuruluşu işlemeye başlamış, vergi toplanması, asker alma işleri yoluna girmiş, daha önemlisi, Devlet’in kendi kaynaklarına sahip çıkması olanağı sağlanmıştır.
* Ordunun geliştirilmesi ve milletin orduya güveni artmıştır.
* Ankara Hükümeti Saltanat Yönetimi’nden üstün olduğunu ve onun yerini alması gerektiğini göstermiştir
* İtilaf Devletleri Sevr’i tekrar görüşmek için Londra’da konferans düzenlemek zorunda kaldılar.
* Sovyet Rusya ile Moskova Antlaşması imzalandı.


TÜRK-ERMENİ CEPHESİ

Türk Ermeni Cephesi veya Doğu Cephesi olarak adlandırılan bu cephede Milli kuvvetlerlerle merkezi Erivan olan Demokratik Ermeni Cumhuriyeti ile yapılmışdır. Sonucunda Gümrü anlaşması sağlanmışdır.
Ermeni sorununun uluslararası bir sorun haline gelmesi, Rusların Berlin Antlaşmasına Ermenilerle ilişkili olarak hüküm koydurmasıyla başlamıştır. Ermeniler [[Hınçak ve Taşnak adlarıyla terör örgütleri kurarak Ermeni milliyetçiliğini yaymaya, halkı silahlandırarak isyana teşvik etmeye başladılar. I.Dünya Savaşı’nda, Kafkas cephesinin açılması üzerine Ermenilerle Ruslar işbirliğine yönelmişler ve Rusların kışkırtmalarıyla Türkleri katletmeye başlamışlardır. Osmanlı Devleti’nde kışkırtmalar sonucu en son ayaklananlar Ermenilerdir. Bu nedenle, Osmanlılar cephe gerisinin güvenliği için Ermenileri Suriye ve Lübnan’a mecburi göç ettirmiştir(1915). İtilaf Devletleri Sevr’i uygulamaya koyabilmek için Batıda Yunanlıları, doğuda Ermenileri kullanmışlardır. İtilaf Devletleri, Akdeniz ve Karadeniz’e çıkış kapıları olacak ve sınırları Wilson tarafından çizilecek Büyük Ermenistan düşünü gerçekleştirmek için Sevr Antlaşması’na bir madde koydular. Rusya’da ihtilal gerçekleşince Ruslar, Doğu Anadolu’da işgal ettikleri yerleri Türklere bırakarak geri çekildiler. Bu arada merkezi Erivan olan bir Ermeni devleti kuruldu (28 Mayıs 1918). Ruslar çekilirken daha Türk ordusu bölgeye ulaşmadan Ermeniler, Rusların yerini aldı ve Wilson ilkelerini kendilerine göre yorumlayarak Doğu Anadolu’nun kendilerine ait olduğunu ileri sürüp, Gümrü, Iğdır, Arpaçay ve Aras’a kadar ilerlediler.

TÜRK-FRANSIZ CEPHESİ

Türk-Fransız Cephesi veya Güney Cephesi Kurtuluş Savaşı Milli kuvvetlerin Fransız lejoner birliklerine (Fransız, Cezair ve Ermeni Askerlerinden oluşan) karşı verdikleri savaşı kapsamaktadır.
Birinci Dünya Savaşı, İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya devletleri arasında gizli antlaşmalar yapılmıştır. Fransızlar Sykes-Picot Antlaşması ile Suriye’den başka bütün Güney Anadolu’yu alacaklardı. Böylece Anadalu’da, İskenderun ve Mersin limanları ile Ergani bakır madenleri ve Kilikya (Çukurova) pamuk tarlaları Fransızlar’a bırakılıyordu. Fakat, İngilizler Musul petrollerini ellerinden kaçırmak niyetinde değillerdi. Bunun için işgal edecekleri Antep, Maraş ve Urfa illerini koz olarak tutmak kararı ile yaptıkları sözleşmenin uygulanması yönünde harekete geçtiler.

Fransa ile İngiltere 15 Eylül 1919’da ikili bir antlaşma yaparak Ortadoğu’yu nasıl paylaşacaklarını belirlediler. Irak ve Filistin İngiliz Mandası, Suriye, Lübnan da Fransız Mandası altına sokuldu.[kaynak belirtilmeli] Antep, Maraş, Urfa da el değiştirerek Fransa’ya geçti. İngiltere işgal ettikleri yerler ile Çukurova’yı Fransızlar’a bırakarak aralarındaki anlaşmaya ters hareketle Musul bölgesini (Petrol Bölgesi) işgal ettiler.[kaynak belirtilmeli] Musul bölgesinin işgali, Fransızlarla aralarının açılmasına sebep oldu.

Koloni olarak tasarladiklari yerlere Suriye ve Mısır’dan getirdikleri Ermenileri yerleştirmeye başladılar. Ermenilerin bu bölgede örgütlenerek Fransaya bağlı bir koloni yaratma amacını götmektedirler. Bu devletin is mi Kilikya Devleti olarak adlandırılmaktaydı.

svç80
29-03-07, 12:54
İÇ CEPHE-AYAKLANMALAR

Ulusal Kurtuluş Savaşı boyunca Anadolu’nun çeşitli yerlerinde birçok ayaklanmalar çıkmıştır. Bu ayaklanmaların bir bölümü, Anadolu topraklarının bir bölümü üzerinde yeni bir devlet kurmayı amaçlayan, diğer bölümü ise, saltanat ve hilafete geleneksel ve dinsel bakımdan bağlı olanlarca çıkarılmış isyan hareketleridir. Hıyanet, kin ve taassubun yarattığı isyanların amacı; milli hareketi boğmaktır. Atatürk, öncelikle iç isyanların bastırılmasına, ülkede iç güvenliğin sağlanmasına son derece önem vermiştir. Bir yandan vatana ihanet yasası çıkarılırken, öbür yandan da iç isyanları bastırmada kullanılmak üzere Seyyar Jandarma Müfrezeleri kurulmuştur. Ayaklanmalar milli mücadeleyi geçiktirmiştir.

Ahmet Aznavur]] Ayaklanması (2 Kasım 1919-16 Nisan 1920) Manyas –Susurluk-Gönen –Ulubat dolaylarında Aznavur’un çıkardığı ayaklanmayı önce Milli kuvvetler, sonra’da Çerkez Ethem bastırmıştır. Halifelik ordusu (Kuva-i İnzibatiye) İstanbul yönüne geçişi sağlayan Geyve ve çevresinde iyi donatılmış Kuva-i Milliye’ye karşı İngilizlerin desteği ile kurulan Halifelik Ordusu. Milli Kuvvetler tarafından dağıtılmıştır.

Çopur Musa Ayaklanması, Milli Aşiret Ayaklanması, Yozgat Ayaklanması, Konya Ayaklanması,
En yaygın olanıdır. İşgalcileri kendi etki alanlarındaki milli uyanışı ezmek için her çareye başvurmuşlardır. Gizli ajanlarıyla İstanbul Hükümetiyle işbirliği yapıp din sömürücülüğü yoluyla halkı ayaklandırmışlardır. Bolu-Düzce-Hendek ve Adapazarı Ayaklanmaları Boğazları elde tutmak amacıyla çıkartılan ayaklanma. Kuvayı Milliye kuvvetlerince bastırılmıştır. Yozgat Ayaklanması; Bu ayaklanmayı bastırmakta milli kuvvetler yetersiz kaldığı için, kuvay-ı seyyare bastırmıştır. Afyon Ayaklanması; Yunan ajanlarının kışkırtması sonucunda Çopur Musa adlı çıkar düşkününün çıkarttığı bu ayaklanma Kuvayı Milliye tarafından bastırıldı. Konya Ayaklanması; Din duygusu kullanılarak Fransız, İngiliz, İtalyan ajanlarının kışkırtmalarıyla çıkmıştır. Milli kuvvetlerce bastırılmıştır. Milli Aşireti Ayaklanması; Urfa’da yaşayan bu aşiret Fransızlarla işbirliği yaparak ayaklanmıştır. Milli kuvvetlerce bastırılmıştır. Milli Aşireti Ayaklanması (1 Haziran-8 Eylül 1920)

Güneydoğu Anadolu’da Fransa, İngiltere ve Ermeni faaliyetlerinin artması, bölgede yaşayan Kürt aşiretlerini de kışkırtmaları sonucunda Milli Aşireti de ayaklanmıştır. Aşiret liderlerinden Mahmut, İsmail, Halil ve diğer şahıslar Fransız ve İngilizlerle temasa geçerek Siirt’ten Tunceli’ye kadar olan bölgeyi idareleri altına almak için harekete geçtiler. Milli Aşireti’nin ayaklanmasının bastırılması için 13. Kolordu görevlendirildi. 18 Haziran 1920’de asilerle çarpışma başladı. Viranşehir bölgesine kadar saldıran asilere nasihat heyetleri gönderilmiş ise de olumlu bir netice alınamadı. Fransız işgali altındaki bölgeden aldıkları “üç bin atlı ve develi ile bin kadar piyadeden ibaret bir kuvvetle” 25 Ağustos 1920’de Viranşehir asiler tarafından işgal edildi. Atatürk Nutuk’ta konuyu şöyle açıklar. “Asiler, aman dilemek maksadıyla geldiklerini söyleyerek o bölgedeki komutanlarımızı kandırarak tedbir almakta ihmale sevk ettiler. Bu sırada, o civarda dağınık halde bulunan müfrezelerimize hücum ederek Viranşehir’i işgal ettiler. Haberleşme ve bağlantımıza engel olmak üzere de, o bölgedeki bütün telgraf hatlarını kestiler.” Viranşehir’i işgal eden asiler devlete bağlı olan Karakeçili Aşireti mensuplarını öldürdükleri gibi, askerlerin, subayların mallarını da yağma ettiler.

Asilerin temizlenmesi için 13. Kolordudan Beşinci Tümen görevlendirildi. Devlete bağlı vatansever aşiretlerin de desteği ile isyancılar yenilerek güneye çöl tarafına(suriye) kaçtılar.

İntikam Alayı Ayaklanamsı ve Pontus Ayaklanması

Fransızların desteğiyle 10 Temmuz 1920’de Adana’ya giren Ermeni İntikam Alayı’nın ayrıca doğu illeri sınırında bulunan diğer Ermenilerin ayaklanma kışkırtma ve savaş açma şeklindeki baskılarıdır. Yunan desteğini alamayan Doğu Karadeniz Rumlarının Pontus devletini kurma amacıyla çıkarttığı ayaklanmalardır. Aralık 1920 de başlayan ayaklanmalar kesin zaferin kazanılmasından sonra 1923’ de tam olarak bastırıldı.

Çerkez Ethem Ayaklanması ve Demirci Mehmet Efe Ayaklanması

Demirci Mehmet Efe Aralık 1920’de ayaklanmış, Refet Bey tarafından bastırılmıştır. Çerkez Ethem Ayaklanması; I. İnönü savaşı sırasında bastırılmıştır. Kuvay-i Milliye döneminde oldukça başarılı hizmetler veren Çerkes Ethem bu yenilgi sonunda Yunan ordusuna teslim olmuş ve TBMM tarafından vatan haini olarak ilan edilmiştir.

Çerkez Ethem T.B.M.M. Reisliğine Meclisi de aşağılayan ve Mustafa Kemal'in Bilecik'ten dönerken Ankara'ya götürdüğü İstanbul Hükümetinin temsilcilerinin hemen serbest bırakılmasını isteyen bir telgraf çekti. Bunu üzerine Meclis'de Kuvayi Seyyareye karşı çıktı. Batı Cephesi komutanlığı Ethem ve Tevfik Beylerin vatana ihanet suçu işlediklerini öne sürerek teslim olmalarını istedi. Fakat mebus Reşit Bey'in de kendilerine katılmasıyla üç kardeş Uşak'ta Yunanlılarla görüştüler. Düzenli ordu İsmet Bey ve Refet Bey'in komutasında 1921 yılı ocak ayında Kuvayı Seyyare'nin tuttuğu Gediz-Kütahya üstüne yürüdü. Çerkez Ethem'in yanındaki kuvvet iyice küçülmüştü.1.Süvari Grubu komutanı binbaşı Derviş Bey takip ediyordu. Derviş Bey Ethem'in arkadaşı olduğu için Yunanlılara sığınmadan önce silahlarını bırakmasını sağladı.

Nazlıhan
29-03-07, 13:08
Sevgili emre_suvari; paylasımların için çok tesekkürler... Bu güzel haberi birkaç gün önce gobo nickli arkadasımız vermisti... Senin yazdıklarınla dogrulugu bir kez daha ispatlamıs oldu...

Sözünü ettigin 2 programı da, o hafta sonu ailece dısarda oldugumuzdan dolayı izleyemedim... Yoksa kesinlikle niyetim vardı... Ki ben diziyle ilgili bir haber yakalamak adına TRT'nin magazin programlarına dahi bakan biriyim... {Selena'nın çekimleri Kınalı Kuzular setinde yapılmıs. Artık o mekanı iyice ezberledigimiz için daha fragmanı görür görmez anlamıstım. :) Sonra emin olmak için o dizinin forumuna baktım ve dizi oyuncularından sevgili Parla Senol'un açıklamasını gördüm...}

Ben elimden geldigince paylasımda bulunmaya çalısıyorum... Ama bu isler öyle bir iki kisiyle olacak gibi degil ki... Kendimiz çalıp kendimiz söylüyor gibiyiz... Ve bu beni üzüyor... :icon_sorr Bu dizi, konusu itibariyle çok daha fazla ilgiyi hak ediyor...:img-yes: Umarım savas sahnelerindeki çekim kalitesinde düzelme vardır... Çünkü tek eksiklik olarak bunu görüyorum... Bilmiyorum, belki benim göremediklerim de vardır ama en çok gözüme batan bu özelligi oldu... Yoksa hikaye, kurgu, mekan, kostüm olarak istenileni fazlasıyla veriyor... Ve Kurtulus Savası, bir dizi olayların birbiriyle iliskisi olan bir olgu... O yüzden ikinci 13 bölümlerinin devam niteliginde çekilmesi iyi düsünülmüs bence... Artık diziyi izlerken bölüm sonunda, gelecek bölümü hem merak ve heyecanla bekler ama ayrıyetten de neler olacagını biliriz... :img-hyste

Ikinci 13 bölümü basından beri istiyorduk zaten... {Agzımıza bir parmak bal çalıp gitmek var mıydı öyle sevgili Kınalı Kuzular ekibi? :img-wink: :) (Bu foruma karsı ilgi ve inceliginizden dolayı kendi adıma bir kez daha tesekkür ederim... :img-kiss: Ve sevildiginizi bilin... :))}

Sevgili Sevinç {svç80}; biz bu haberle daha çok çalısırız degil mi? :) {Degerli paylasımların için ve beni burada yanlız bırakmadıgın için çok tesekkür ederim canım... :img-kiss:}

svç80
29-03-07, 20:27
sevgili nzlhan bir şey değil canım elimden geleni yapmaya hazırım:img-wink:

kurtuluş savaşı kahramanları

ahmet hamdi martonaltı

Telgrafçı Hamdi Martonaltı 1891 yılında Manastır’da dünyaya geldi. Hamdi Martonaltı’nın babasının ismi Ahmet Efendi, annesinin ismi ise Habibe Hanım’dır. Ahmet Efendi Manastır’da varlıklı bir ailenin çocuğudur. Manastır’da “Ağalar” diye anılırlardı. Hamdi Bey, ilk eğitimini annesinden aldı. 1911 yılında Dere-i Bala Kasabası’nda telgrafçılığa başladı. Sırp işgal ve zulmünün artması üzerine babası Ahmet Efendi ailesi birlikte İstanbul’a göçtü. Manastırlı Hamdi Bey, 1919’da İstanbul Merkez Postanesi’nde telgraf memuru olarak göreve başladı.

16 Mart 1920 günü, “Bu sabah Şehzadebaşı’ndaki Mızıka Karakolu’nu İngilizler bastı. Oradaki askerlerle çarpışarak neticede şimdi İstanbul’u işgal altına alıyorlar. Bilgi için arz olunur. Manastırlı Hamdi.” mesajı ile İstanbul’un İngilizlerce işgalini Ankara’ya bildirmeye başlamıştır. Zaman zaman ara vererek işgali naklen Ankara’ya ve Mustafa Kemal Paşa’ya bildirmiştir. Hayatı pahasına büyük bir fedakarlıkla, telgrafhanenin de basılmasına kadar işgal ile ilgili edindiği her türlü ayrıntıyı bildirmeye çalışmıştır. Bu büyük fedakarlığının önemini Gazi, 1927’deki büyük nutkunda şu sözleri belirtmiş ve kendisini onurlandırmıştır: “Bu hamiyetli ve cesur Manastırlı Hamdi Efendi olmasaydı İstanbul’da geçen bu acı olayları öğrenmek için, kim bilir ne zamana kadar bekleyip duracaktık. İstanbul’da bulunan nazır, milletvekili, komutan ve teşkilatımız adamları içinden, bir kişinin çıkıp da, zamanında bize haber vermeyi düşünememiş olduğu anlaşılıyor. Demek ki hepsini heyecan ve çarpıntı kaplamıştı. Bir ucu Ankara’da bulunan telin İstanbul’da bulunan ucuna yanaşamayacak kadar şaşkın bir duruma gelmiş oldukları yargısına varmak, bilmem ki doğru olur mu? Telgraf memuru Hamdi Efendi sonradan Ankara’ya gelerek karargâhımız telgraf memurluğu yapmıştır. Kendisine borçlu olduğum teşekkürü, burada açıkça söylemeyi millî ve vatan görevlerinden sayarım.”

İşgalden sonra, yer yer kiraz küfelerinin arasında da devam eden tehlikeli bir yolculuktan sonra Ankara’ya ulaşmayı başarmış ve Gazi’nin talimatı ile Ziraat Okulu’ndaki Heyet-i Temsiliye Karargâhı’na kendisi için kurulan telgrafhanede milli mücadeleye katılmıştır. Daha sonra Batı Cephesi Komutanlığı’na atanan İsmet Paşa’nın yanına, telgrafçı olarak atandı. Bu görevi sırasında I. ve II. İnönü zaferlerini, top sesleri arasında, karargâhtan Ankara’ya ulaştıran, Manastırlı Hamdi Bey olmuştur.

Cumhuriyetin ilanından sonra, terfi ettirilerek, Akşehir telgraf memurluğuna atanmıştır. Orada iki yıl görev yaptıktan sonra, Ankara Yenişehir Postanesi Müdürü olmuştur. Bu arada sağlığının bozulması üzerine, bir süre tedavi gördükten sonra, kendi isteğiyle Konya İstasyonu’na birinci sınıf memur olarak atanmış ve bu görevdeyken de emekli olmuştur.

Soyadı yasası çıktıktan sonra Gazi, İstanbul’un işgali sırasında gösterdiği yararlılığın hatırasına Manastırlı Hamdi Bey’e, ‘Martonaltı’ soyadını vermiştir.

Milli Mücadele’nin cesur telgrafçılardan, İstiklal Madalyası ile onurlandırılmış Manastırlı Ahmet Hamdi Martonaltı 9 Aralık 1945 günü Konya’da vefat etmiştir. Mezarı Konya’dadır.

ahmet muhtar merter

Ahmet Muhtar Merter, Istanbul'da Güngören ve Bahçelievler'de bulunan Merter Semtinin kurucusu. Ahmet Muhtar Merter'in fotoğrafı da Anıtkabir Müzesinde asılıdır. Tarih kitaplarında Ahırköylü Ahmet Bey (Muhtar) olarak geçen ve Yunan İşgali'ne karşı Trakya - Paşaeli Cemiyeti bünyesinde 114 silahlı adamı ile Türkiye'nin bağımsızlık mücadelesinde aktif ve önemli roller üstlenen Gazi Ahmet Merter, bugün büyük çoğunluğu Güngören sınırları içinde kalan Merter'e adını vermiş bir kahraman olarak tarihteki yerini almış. Ayrıca kızkardeşi de :de:Tevfik Sağlam Paşa'nın eşidir.


Osmanlı'ya hazinedarlık yapmış bir aile

Ataları Osmanlı sarayında Hazinedarlık yapan Merter ailesi yüzyıllardır İstanbul'da yaşayan köklü bir aile olarak biliniyor. Saray'a hazinedarlık yapan aileye padişah da bugün Bahçelievler ve Güngören sınırları içinde bulunan Haznedar bölgesini tımar olarak vermiş, ailenin burada kurduğu Haznedar Çiftliği yüzyıllarca bölgede parmakla gösterilen bir bölge olmuştur. Sonraki yıllarda çiftliğin sahibi olan Merter ailesinin bilinen kahramanlarından birisi de milli mücadelede önemli roller üstlenen Ahırköylü Ahmet ünvanlı Ahmet Muhtar Merter'dir. Bugünkü Merter'in de içinde bulunduğu 5 bin 500 dönümlük Haznedar Çiftliği'nin sahibi olan Ahmet Merter, benzer bir çiftliği de bugün Yunanistan sınırları içinde kalan Ahırkapı'da kurmuş. Milli Mücadele yıllarında daha çok buradaki çiftliği ile nam salan ve Ahırkapılı Ahmet Muhtar Bey ismiyle tanınan Ahmet Merter, zengin olmasına rağmen servet kaygısına düşmemiş, düşman işgaline maruz kalan ülke savunmasında 114 silahlı adamıyla çekinmeden görev almış. Kabına sığmayan, milli ve manevi değerlere bağlı yüreği ülke sevgisi ile yanan şahsiyet sahibi bir yiğit olarak tarih kitaplarındaki yerini alan Ahmet Merter, Trakya'yı işgal eden Yunanlılara karşı büyük başarılar kazanmış ünü Mustafa Kemal Paşa'ya kadar gitmiş bir vatanseverdir.

Trakya direnişini Paşaeli Cemiyeti başlattı

Birinci Dünya Harbi'nden sonra dört bir yandan Anadolu düşman işgaline maruz kalmıştır. Bu yıllarda Yunanistan'ında Trakya bölgesini işgal etmesi, bu bölgedeki halkı harekete geçirdi. Mustafa Kemal Atatürk 'ün de emri ile Trakya Paşaeli Cemiyeti kurularak düşmana karşı direniş hareketi başlatıldı. Ahırköylü Ahmet Muhtar'da 114 silahlı adamı ve kayınbiraderi Ahırköylü Ahmet Lütfi ile birlikte bu direnişteki yerini aldı. İstanbul'un müttefik kuvvetleri tarafından işgali üzerine 31 Mart 1920 tarihinde 77 delege ile toplanan Lüleburgaz Kongresi'nde de Edirne delegesi olarak yer aldı. 2 gün süren ve 1. Kolordu komutanı Cafer Tayyar'ın da (Eğilmez) katıldığı kongrenin 1 Nisan 1920 tarihini taşıyan bildirgesinde şu kararlar alınmıştır. - Trakya, büyük bir Türk ve Müslüman topluluğu ile iskan edilmiş olup ırki, tarihi, siyasi ve iktisadi sebeplere ve bütün devletlerce kabul edilmiş olan milliyet ve adalet esaslarına göre Türk Hakimiyetinde kalmalıdır. Bu hakka karşı vaki olacak her türlü işgal ve ihtilal harekatına karşı mukavemet ve müdafaa edilecektir. - Mukavemet ve müdafaanın bütün icaplarının temin ve ihrazı, zaman ve sureti icrası ve bu en son çareye girişmeden evvel, Trakya geleceğinin düşünüldüğü bütün siyasi teşebbüslerin yapılması için tam selahiyetli ve livaları temsilen ikişer kişilik bir merkezi heyeti kurulmuştur. - Trakya milletvekilleri ve kolordu komutanı bu heyette tabi üyedir. Heyet "Trakya Müdafaai Hukuk Merkez Heyeti"ünvanına haizdir. Fevkalade durumlarda heyet yeniden kongre toplama selahiyet ve kudretindedir. Lüleburgaz Kongresi'nde alınan kararlar Anadolu ve Rumeli Heyt'i Temsiliye Başkanı Mustafa Kemal Paşa'ya da bildirilmiş ve görüşüne sunulmuştur.

Trakya Kongresi'ne de katıldı

Ahmet Muhtar Merter'i 9-13 Mayıs 1920 tarihleri arasında yapılan 217 üye ile toplanan ve bölge ile ilgili net kararların alındığı Trakya (Edirne) kongresinde de görüyoruz. Bu kongrede o gün alınan kararlar Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'nin batı sınırlarının da belirlendiği bir kongre özelliğini de taşıyor. Edirne adına Belediye Başkanı Şevket Bey, Tüccardan Kasım Efendi ve Ahırköylü Ahmet Merter'in katıldığı kongrede trakya'nın azim bir Türk ve Müslüman ekseriyetle meskun olup Osmanlı camiasından ayrılıp Yunanistan'a bağlanması düşüncesini kesin bir dille reddediyor ve muhtemel bir işgal karşısında karşı mukavemet ve bölgeninmüdafasının sağlanacağı vurgulanıyor.Kararlarda Ahırköylü Ahmet Bey'in de imzası vardır.

Yunan taaruzuna karşı 114 müfreze ile gönüllü oldu

Ahırköprülü Ahmet Bey,Yunan Ordullarının İstanbul'a yönelik olası bir taaruzuna karşı 1. Kolordu uhdesinde oluşturulan 748 kişilik gönüllü müfreze birliğine de 114 silahlı adamı ile katıldı. Trakya Paşaeli Cemiyeti Merkez heyetinde müdafaa işlerini idare eden milli kumandan Cafer Tayyar bey vasıtasıyla oluşturulan birlik Edirne, Uzunköprü ve İpsala bölgelerindeki gönüllü müfrezelerden teşekkül edildi.

Yunanistan Trakya'yı ilhak için harekete geçti

Ancak 10 Ağustos 1920 günü Sevr Anlaşması hükümleri uyarınca Anadolu ve Rumeli toprakları düşmanlarca paylaşılmaya başlandı. Yunanistan bu anlaşma uyarınca Batı ve Doğu Trakya ile İmroz ve Bozcaada 'nın ilhakı için harekete geçti. Trakya bölgesinin Yunan ordusunca işgali üzerine bağımsızlık mücadelesi başlatan cemiyet faaliyetleri de büyük yara aldı. Trakya Paşaeli Cemiyeti'nin birçok üyesinden bazıları Bulgaristan'ın Filibe ve Sofya şehirlerine geçerken bazılarıda Anadolu'ya gitti. Ahırköylü Ahmet Muhtar Bey ve kayınbiraderi Lütfi Bey ile seyfi Tülümen gibi arkadaşlarıda Filibe ve Sofya'ya giden cemiyet üyeleriydi. Ancak cemiyet üyeleri gittikleri yerlerdede boş durmadılar ve Ankara'da yoğun bir kurtuluş savaşı mücadelesi veren Büyük Millet Meclisi tüm yurt genelinde olduğu gibi Trakya Paşaeli Cemiyeti üyelerine de bir tamim çıkardı. Tamimde Trakya'nın düşman işgalinden kurtarılması için Trakya İhtilal Komitesi]] oluşturulması talimatı veriliyordu. İşte böyle bir dönemde Ahırköylü Ahmet Muhtar Bey'in de aralarında bulunduğu eski Trakya Paşaeli Cemiyeti üyeleri Yunan işgaline karşı Trakya İhtilal Komitesi'ni kurdular.

Talat Paşa Berlin'de vurulmasa birlikte öğle yemeği yiyeceklerdi

Komite'nin görevinin gizli olduğu belirtilen tamimde Ahırköylü Ahmet Muhtar da vardır ve görevi Trakya'da çete faaliyetlerinde bulunmaktır. Ancak bu faaliyetler sürdürülürken Bulgaristan'da bir İttihat Terakki müdahalesinden çekinilmektedir. Bunun için Trakya Paşaeli Cemiyeti'nden Şakir Bey ile Ahırköylü Ahmet Muhtar Bey, Talat Paşa ile görüşmek üzere Sofya'dan Berlin'e gitti. Talat Paşa ile yapılan ilk görüşmede İttihat ve Terakki ileri gelenlerin Trakya-Paşaeli Cemiyeti işleriyle uğraşmamaları üzerine mutabık kalındı. Talatpaşa, 16 Mart 1921 günü de Şakir Bey ile Ahırköylü Ahmet Muhtar Beyi Hardenbergstrasse'deki evine yemeğe davet etti. Ancak Talat Paşa öğle vakti evinin önünde bir Ermeni tarafından şehit edildi. Ancak bu Ahırköylü Ahmet Bey ve Şakir Bey'in Talatpaşa ile görüşmesinden sonra Bulgaristan'da bir İttihat ve Terakki müdahalesininde önü kesilmiş oldu.

Köprü uçurma görevi almıştı

İşgalci Yunanlılara karşı 114 silahlı adamıyla büyük kahramanlıklara imza atan Ahırköylü Ahmet Muhtar Merter'in görevi Kırklareli Demiryolu üzerindeki Katrancı Köprüsü'nü havaya uçurarak düşman ordusunun nakliyesini durdurmaktı. Ahmet Muhtar bu görevini başarıyla gerçekleştirmişve köprüyü havaya ulaştırarak düşmanın nakil yollarını kesmiştir. Ahmet Muhtar Merter, Kurtuluş Savaşı'nınkazanılması ve düşmanın denize dökülmesinin ardından bugünkü Vakko fabrikasının bulunduğu yerden Bahçelievler ortalarına kadar ve Tozkoparan'a kadar uzanan oldukça büyük bir arazi üzerinde kurulu bulunan Haznedar Çiftliği'ne yerleşti ve ülke kalkınmasında birçok ilklere imza attı.

Haznedar Yoğurtları bir ilk

O yıllarda parmakla gösterilen güzellikte binbir çeşit ürünlerin yetişdirildiği ve yüzlerce kişinin çalıştığı çiftlikte bir de mandıra işletiyordu Ahmet Merter. Ürettiği Haznedar yoğurtları ile uzun yıllar İstanbulluların sofrasını süsleyen Ahmet Merter zamanla İstanbul'un gelişmesi ve motorlu taşıtların artması üzerine Eski Londra Asfaltına yakın yerlerde iki adet benzin istasyonu kurmuş. Bu istasyonun biri bugünkü Ömür Plazanın yakınındaymış. Bir dönem kireç ocaklarıda işleten Gazi Ahmet Merter, zamanla çiftliğin bazı bölgelerini imara açarak inşaat işinede girmiş.

Müteahhitliği bugünden ileriydi

Bu çerçevede 1950'li yıllarda bölgede toplu konut alanları oluşturma çalışması yapan Ahmet Merter, İstanbul'da adeta konut hamlesi başlatmış. Bugünkü inşaat sektörünü aratmayacak derecede tanıtım kampanyalarına girişen Ahmet Merter, "Yarının modern mahallesi Merter Sitesi" sloganı ile müteahhitliğe başlamış. Merter'in bu girişimi sonraki yıllarda Simitaş Bloklarına dönüşmüş ve 1960'lı yıllarda siteye insanlar yerleşmeye başlamış. Merter'deki Simitaş Blokları'nı Keresteciler sitesi izlemiş. Ancak kerestecilerin Merter'e ilgi göstermemesi tekstilcilerinde önünü açmış. Ancak Ahmet Merter 1959 yılında, geride İstanbul'a yepyeni yatırımlar, iş ve konut alanları bırakarak hayata veda etmiş. Ahmet Merter'in işlerini iki oğlu devam ettirmiş. Ancak oğullarından birisi yani Hasan Tahsin Merter hayatını Almanya'da sürdürmeyi tercih edince baba mirası ile ilgilenmek amca Merter'e kalmış. Amca Rauf Merter, bir yandan arsalara toplu konutlar yapılması için kooperatiflere satmış, bir kısmınıda kurduğu inşaat ve müteahhitlik şirketleri aracılığı ile kendisi konut yaparak insanları ev sahibi yapmaya ayırmış. Bölgedeki arsaların değeri giderek kıymetlenmiş ve 750 metrekaresi 3 milyon dolara kadar alıcı bulmuş. Bölge tamamen yerleşime açılınca aile rahmetli Ahmet Muhtar Merter adına semte bir ilköğretim okulu yaptırarak Milli Eğitime devretmiş.

Ve Kırkpınar Güreş Ağalığı

Sadece ticaretle ilgilenmemiş Ahmet Merter, Toplumun ilgi duyduğu sosyal faaliyetlerde de aktif olarak görüyoruz Merter'e ismini veren milli kahramanı. Kendiside eski bir güreşci olan Ahmet Merter atasporumuza sahip çıkmış,1958-59 yıllarında Kırkpınar Güreş Ağalığı yapmış. 1.90 boyunda, 150 kilo ağırlığında br külhanbeyi olan Ahmet Merter, Bakırköy ve Haznedar bölgesinin sosyal açıdan gelişmesi içinde büyük emek vermiş. Ahmet Merter buralarda açtığı eğlence ve dinlenme merkezleri bölgenin sosyal ve kültürel açıdan da gelişmesine öncülük etmiş.

Merter, Dünya Tekstil Merkezi oldu

1970'li yıllara geldiğimizde Merter'i bir tekstil merkezi olarak görüyoruz. Vakko fabrikasının hizmete girmesi ile Merter Türk Tekstil sektörünün kalbinin attığı yer haline geldi zamanla. Türk ekonomisine bugün milyarlarca dolarlık katkı sağlayan, binlerce insana istihdam alanı oluşturan ve dünya tekstilinde aranan adres haline gelmiş. Bugün Merter adı tüm dünyada bilinen bir isim ve tanınan bir moda merkezi.

svç80
29-03-07, 20:40
devam

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/a/a3/%C3%96mer_L%C3%BCtfi_Erge%C5%9Fo.gif

ömer lütfi argeşo

Ömer Lütfi Argeşo veya Ömer Lütfi/Lütfü Bey Osmanlı Meclisi Mebusanı 4. Döneminde (son) ve T.B.M.M. 1. Dönem'de Karahisarı Sahip (Afyonkarahisar) milletvekilliği, ve ilk TBMM tarafından teşkil edilen hükümette Nafia Vekilliği (Bayındırlık Bakanlığı) yapmış asker ve siyasetçidir.

1880 İstanbul doğumludur. Harp Akademisi'ni bitirdikten sonra Hamburg'da Askerlik Okulu'na gitmiştir. Yunan işgalinin ilk dönemlerinde Salihli, daha sonra Afyon'da konuşlanan 23. Tümen'in komutanlığını yürütmüştür. Son Osmanlı Meclisi Mebusan'ında (12 gün) mebusluk yaptıktan sonra Ankara'ya geçerek T.B.M.M. 1. Dönem'e Afyonkarahisar temsilcisi seçilmiştir. İlk hükümette sağlık nedenleri ile ayrılan İsmail Fazıl Cebesoy'un yerine Nafia Vekilliği yapmış, bu görevini II. İcra Vekilleri Heyeti'nde de sürdürmüştür.

Cumhuriyet'in ilanından sonra siyasetten çekilmiş, emekli hayatı yaşamıştır. 16 Kasım 1942'de vefat etmiştir. Dört çocuk babasıdır (Fikret Argeşo, Samiha Argeşo, Sait Semih Argeşo ve Mehmet Sait Argeşo). Eşi Fatma Saide Argeşo 20 Ocak 1975'de vefat etmiştir.

behiç erkin

Behiç Erkin, Türk asker, TCDD'nin ilk Genel Müdürü. (1921 – 1926), Nafıa Vekili ve büyükelçi.

Nazi işgali altındaki Fransa'da görev yaparken, tüm Yahudilere iş bıraktırırılıp, toplma kampına alındığı günlerde (hiçbir ülke büyükelçisinin yapmadığı şekilde) Fransa'daki Türk Yahudilerine bu işlemi kimsenin uygulayamayacağını dile getirip, 20.000'in üzerindeki Türk ve Türk olmayan Yahudiye Türk pasaportu vererek hayatlarını kurtarmıştır. Ayrıca pek çok Yahudi, Bu ev/işyeri bir Türk'e aittir şeklinde belge hazırlatarak toplama kamplarına gitmekten kurtulmuş, gönderilenler ise bir süre sonra tek tek bu kamplardan geri alınmıştır. 1936 yılının Fransa Başbakanı bile toplama kampına alınan oğlu için Behiç Bey'e başvurmak zorunda kalmıştır.

Anıları Emir Kıvırcık tarafından Büyükelçi isimli kitapta anlatılan Behiç Erkin'in hayatı Belgesel ve sinema filmi olarak da hazırlanmaktadır.

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/thumb/4/48/Cavit_Erdel.gif/180px-Cavit_Erdel.gif

cavit erdel

Cavit Erdel, (1884, Edirne - 5 Mart 1933). Türk Kurtuluş Savaşı komutanlarından, Türk asker ve TBMM üyesi.

1884 yılında Edirne’de doğdu. 1905’te Harp Akademisi’nden mezun oldu.

1910-1911’de Fransa’da mesleki öğrenim gördükten sonra; Balkan Savaşı’nda çarpıştı. I. Dünya Savaşı’nda değişik cephe ve birliklerde Kurmay Başkanlıkları ile Tümen Komutanlıklarına vekillik yaptı.

Kars Müstahkem Mevki Komutanlığı yapmakta iken 1921 yılında Kars milletvekili seçildi. Aynı görevle Büyük Taarruz Harekatı’na katılarak, 1922’de albay oldu.

Ağustos 1923’te milletvekilliği görevi devam etmek üzere Milli Savunma Bakanlığı Personel Daire Başkanlığı’na getirildi.

1924 yılı sonlarından itibaren izinli sayılmak suretiyle, 1926 yılına kadar Kars milletvekilliğine devam etti. 1926-1927’de 7 nci Tümen Komutanı olarak görev yaptı. 1927’de tümgeneralliğe yükseldi ve 1933 yılına kadar 16 ncı Tümen Komutanlığı yaptı.

1933 yılı başlarında Askeri Yargıtay üyeliğine atandı ve bu görevde iken 5 Mart 1933 tarihinde öldü. Mezarı Ankara’da, Devlet Mezarlığı’ndadır.

demirci mehmet efe

Demirci Mehmet Efe (1883, [Nazilli]'nin Pirlibey Köyü - ?), Babasının mesleğinden dolayı demirci lakabını aldı.

Askerlik görevini İzmir 5. depo alayında demirci olarak yaparken Ermeni bir Yüzbaşıdan yediği dayak üzerine firar etti. Köyüne dönen demirci, burada rahat durmayınca Çakırcalı Mehmet Efe tarafından Ödemiş'in Fata köyüne imam olarak gönderildi. Çakırcalı'nın ölümünden sonra Yanık Ali Efe çetesine katılan Demirci cesareti gözüpekliği sayesinde çete içinde önemli bir konum aldı ve kısa zamanda Aydın ve Ödemiş havalisinde zorlu ve amansız bir efe oldu. İzmir'in işgalinden sonra 11 Temmuz'da resmen Kuvâyi Milliye'ye katıldı.

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/thumb/5/57/Haf%C4%B1z_%C4%B0brahim_Demiralay.gif/180px-Haf%C4%B1z_%C4%B0brahim_Demiralay.gif

hafız ibrahim demiralay

Hafız İbrahim Demiralay, Kurtuluş Savaşı'nda Kuvayi Milliye'de büyük yararlıklar göstermiş, T.B.M.M.'de 6 dönem Isparta milletvekilliği yapmış bir din adamıdır.

1883'de Isparta'da doğdu. Yılanlızade Tahir Paşa'nın oğludur. İlk ve orta öğrenimini Isparta'da tamamladı. 1902'de İstanbul'a gelerek Fatih Medresesi'ne kaydoldu. Yedi yıl öğrenim gördükten sonra, müderrislik icazeti aldı.

Öğrenimi sonrasında Isparta'ya dönerek babasından kalan arazide tarımla meşgul oldu. Gülyağı ticareti yaptı. Bu arada 1911-1912 yıllarında Isparta İdadisi'nde Din Bilgisi ve Ahlâk Dersleri okuttu. Ayrıca bir ara Bidayet Mahkemesi Üyeliği'nde bulundu.

Milli Mücadele'nin başlamasıyla, Isparta ve çevresinde milli harekatın önderi oldu. İzmir'de Yunan işgalinin başlaması üzerine mitingler düzenleyerek ve Isparta'nın bütün köylerine varıncaya kadar "beyannameler" göndererek, halkı milli harekat lehinde bilinçlendirmeye çalıştı. Konya Valisi Cemal Bey'e ve II. Ordu Müfettişi Küçük Cemal Paşa'ya telgraflar çekti. Vali, telgrafı alır almaz Isparta Mutasarrıfı Talat Bey'e, "Uyanık olmasını, imza sahibinin sorguya çekilerek İstanbul Sıkıyönetimine gönderilmesi" talimatını verdi. Isparta Hürriyet ve İtilaf Fırkası mensupları da Hafız İbrahim Efendi'nin çalışmalarına karşı çıktılar.

Bu engelleme girişimlerine rağmen Hafız İbrahim Efendi, çalışmalarını arttırarak sürdürdü. Bu cümleden olarak, 6 Ağustos - 8 Ağustos 1919 tarihlerinde toplanan 1. Nazilli Kongresi'ne Isparta delegesi sıfatıyla Eski Müftü Hacı Hüsnü Özdamar ile Uçkurcuzade Ali Efendi'yi gönderdi. Böylece Ege Bölgesi'ndeki milli faaliyetlerle irtibata geçti.

Öte yandan başkanı bulunduğu ve Isparta'da Ulusal örgütlenmenin öncülüğünü yapan Cemiyet-i İlmiye'yi Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında yeniden kurdu. Isparta'nın merkez, ilçe ve köylerinden topladığı gönüllü kuvvetleri "Isparta Mücahitleri" adı altında Nazilli Cephesi'ne gönderdi.

T.B.M.M. I. Dönem için yapılan seçimlerle Isparta Milletvekili Seçildi. Bu sıfatla Meclisin 23 Nisan 1920'de açılışında hazır bulundu. Ankara Fetvası'nı "Isparta Mebusu, Ulemadan Hafız İbrahim" isim ve unvanıyla imzalamıştı.

1920 Temmuz'unun başlarında Yunan kuvvetlerinin Milne hattını aşarak Anadolu içlerine ilerlemeleri, Alaşehir'in kaybı, Nazilli-Köşk cephesinin çökmesi, Yunan ordusunun 5 Temmuz 1920 günü Denizli-Buldan'a girmesi, kuzeyde Bursa'ya yaklaşmasıyla işgalin genişlediği günlerde "milli teşkilat kurup cepheye gitmesi için Mustafa Kemal Paşa'nın tensibiyle Milli Müdafaa Vekili tarafından Isparta ve havalisine gönderildi". Cephede görev yapması sebebiyle, 11 Temmuz 1920'de Meclis kararıyla izinli sayıldı. Kısa zamanda topladığı yüz atlı ve ikiyüz piyade gönüllü erle bir birlik teşkil ederek Yunan kuvvetleriyle savaştı. Ekim'de bu kuvvet üçü atlı, üçü piyade ve biri makinalı tüfek takımından ibaret yedi bölüklü bir alay haline geldi ve "Demir Alay" olarak anıldı. Uşak hattında, bir başka din adamı, İsmail Şükrü Çelikalay tarafından yürütülen savunma hareketlerine paralel şekilde bir tarzda girdi.

Demir Alay, 28 Ağustos 1920'de Kurban Bayramı'nın üçüncü günü Sarayköy yakınında Demirköprü mevkiinde Yunan ordusuyla şiddetli çarpışmalara girdi. 5-6 gün süren bu çarpışmalarda Hafız İbrahim'in komuta ettiği Demir Alay karşısında Yunanlılar ilerleme kaydedemedi. Daha önce Tepeköy'ü işgal eden Yunan kuvvetlerine 17 Eylül gecesi baskın yapıldı ve Tepeköy işgalden kurtarıldı.

Demir Alay'ın bu başarılı hizmetleri, T.B.M.M. tarafından da yakından takip edildi. Meclis'in takdirleri, Başkan Mustafa Kemal Paşa vasıtasıyla Demiralay Komutanı Hafız İbrahim Bey'e bildirildi.

"Kuva-yı Milliye" kuvvetleri düzenli ordu içine alınırken, Demir Alay, "Mürettep Alay" olarak 57. Tümen içinde yer aldı. Müdafaa-i Milliye Vekaleti'nin 2 Kasım 1920 tarihli emri ile adı "39. Alay" oldu. Ocak 1921'de de "Menderes Grup Komutanlığı" emrine verildi.

Demir Alay'ın düzenli ordu içinde bu şekilde yer alması üzerine, Mart 1921'de Hafız İbrahim Efendi, Meclis'e döndü. Sağlık ve Sosyal Yardım, Milli Eğitim ve Dilekçe komisyonlarında görev aldı. I. Dönem içinde 4'ü gizli oturumlarda olmak üzere 7 konuşma yaptı. Bir de Kanun önerisi verdi.

T.B.M.M. 2. Dönem, 3. Dönem, 4. Dönem, 5. Dönem ve 6. Dönemlerde de yeniden Isparta Milletvekili seçildi. Milletvekili iken, 29 Mart 1939'da vefat etti. Evli ve dört çocuk babasıydı.

Hizmetlerinden dolayı Kırmızı-Yeşil Şeritli İstiklal Madalyası ile ödüllendirildi. Soyadı Kanunu ile "Demiralay" soyadını aldı. Halen Isparta'da soyu Demiralaylar olarak bilinmekte ve devam etmektedir.


devamı gelecekbye

Nazlıhan
30-03-07, 20:07
TÜRK KURTULUS SAVASI'NIN DÜZENLENMESİ

Amasya Tamimi

(22 Haziran 1919)

12 Haziran 1919'da Havza'dan Amasya'ya gelen Mustafa Kemal Paşa buradan yayınladığı bildiri ile ülkenin içine düştüğü durumu açıklıkla saptıyor, çözümün bütün güçlerin birleşmesinden geçtiğini vurguluyordu. M.Kemal Amasya'da Anadolu ve Rumeli'de kurulan Mudafaa-i Hukuk Derneklerini birleştirme, kongreler yaparak tüm ulusun kesin kararına dayalı yeni bir yönetim kurma amacıyla Amasya Tamimi'ni hazırlamıştır. Bu tamimin önemli maddeleri:

* Vatanın bütünlüğü ulusun bağımsızlığı tehlikededir. Hükümet millet için üstlendiği görev ve sorumluluklarını yerine getirememektedir.
* Ulusun bağımsızlığını yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır.
* Ulusun haklarını dünyaya duyurmak için her türlü etkiden ve kontrolden uzak bir ulusal kongrenin toplanması şarttır. Bu kongreye her ilden, her sancaktan milletin güvenini kazanmış üç temsilcinin seçilerek hemen yola çıkarılması gereklidir. Keyfiyet milli bir sır olarak saklanmalıdır.
* Doğu illeri adına, 10 Temmuz'da Erzurum'da bir kongre toplanacaktır.

Amasya Tamimi'nin önemi:
Bu tamim ulusal egemenliğe dayalı yeni Türk devletinin kurulması yolunda atılan ilk adımdır. Ulusun teşkilatlandırma ve mücadele yöntemleri belirginleşmiştir. Ulusal egemenlik ve ulusal bağımsızlık fikri ilk kez ortaya atılmıştır.


Erzurum Kongresi

(23 Temmuz - 7 Ağustos 1919)

Vilayet-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum Şubesi ile Trabzon Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti ortak bir kongre düzenlemek için çalışmalar yapıyorlardı. 3 Temmuz'da Erzurum'a gelen Mustafa Kemal, 8 Temmuz'da İstanbul'a görevinden ve askerlikten ayrıldığını bildirerek, Osmanlı Hükümeti ile tüm ilişkilerini sona erdirmiştir. Mustafa Kemal ertesi gün Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Erzurum Şubesi'nin başkanlığına seçildi. Erzurum, Sivas, Bitlis, Van ve Trabzon'u temsil etmek üzere 56 delegenin katıldığı Erzurum kongresi 23 Temmuz 1919'da Mustafa Kemal'in başkanlığında toplanarak aşağıda yazılı tarihi kararı almıştır. Erzurum Kongresi Kararları:

* Ulusal sınırlar içinde vatan bir bütündür, bölünemez.
* Yabancıların baskısı altındaki Osmanlı Hükümeti'nin dağılması karşısında ulus tümden direniş ve savunmaya geçecektir.
* Vatanı kurtarma yolunda İstanbul Hükümet'i başarısız kalırsa geçici bir hükümet kurulacaktır.
* Ulusal kuvvetleri ve ulusal iradeyi egemen kılmak esastır
* Hristiyanlara egemenlik ve ayrıcalık tanınamaz.
* Manda ve himaye kabul edilemez.
* Mebusan Meclisi açılmalı, hükümetin çalışmalarını denetlemelidir.

Kongrenin Önemi:
* Yeni bir devlet kurma düşüncesi belirginleşmiştir.
* Misak-ı Milli sınırları ilk kez belirlenmiştir.
* Mustafa Kemal?in başkanlığında Doğu illerini temsilen, Heyet-i Temsiliye (Temsil Heyeti) adıyla bir yürütme organı seçilmiştir.
* Erzurum Kongresi'nin toplanma amacı bölgesel, alınan kararlar yönünden ise ulusaldır.


Sivas Kongresi

(4 Eylül - 11 Eylül 1919)

Ulusal direnişi oluşturmada ikinci büyük adım Sivas'ta atılmıştır. Bu kongre, Heyet-i Temsiliye'nin yanı sıra bazı vilayetlerden seçilmiş temsilcilerle birlikte 38 delegenin katılımı ile 04/11 Eylül 1919'da yapılmıştır. İstanbul Hükümeti'nin Sivas'ta kongrenin yapılmasını önlemek için uyguladığı tüm baskılar sonuçsuz kalmıştır. Sivas Kongresi Kararları:

* Erzurum Kongresinde alınan kararlar kabul edildi.
* Anadolu ve Rumeli'de kurulmuş olan Müdafaa-i Hukuk dernekleri, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği adı altında birleştirildi. Erzurum Kongresi'nde seçilen 9 kişilik Heyet-i Temsiliye, 6 kişi daha ilave edilerek tüm yurdu temsil etme yetkisiyle genişletildi. Başkanlığına Mustafa Kemal getirilmiştir.


Önemi:
* Erzurum kongresinde alınan kararlar bir bölge halkının kararları olmaktan çıkarılıp tüm ulusa mal edilmiştir.
* Ulusun geleceğine ulusun kendisinin karar vereceği ilkesi gerçekleştirilmiştir.
* M.Kemal kongrede Temsil Heyeti TBMM bu kongrede seçilen Temsil Heyeti tarafından açılacaktır.

Mustafa Kemal Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği'nin başkanı olarak seçilmekle Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın yetkili lideri haline gelmiştir.


Amasya Görüşmeleri

(20 Ekim - 22 Ekim 1919)

Mustafa Kemal, İstanbul Hükümeti ile yaptığı yazışmalarda; Hükümetin Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde alınan kararlarına bağlı olmasını, Meclis-i Mebusan toplanana kadar hükümetin önemli kararlar almamasını, atamalarda Heyet-i Temsiliye'ye danışılmasını istemiştir. Ancak bütün bu yazışmalar bir sonuç vermedi. Bununla birlikte, İstanbul Hükümeti Mustafa Kemal ile görüşmek üzere Anadolu'ya bir temsilci gönderdi.(Bahriye Nazırı Salih Paşa). İstanbul Hükümeti ile Heyet-i Temsiliye arasında yapılan Amasya görüşmelerinde taraflar şu esaslar üzerinde anlaşmışlardır:

* İstanbul Hükümeti Sivas Kongresi kararlarını Meclis- Mebusan'da onaylanması şartıyla kabul edecektir.
* Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği yasal bir kuruluş olarak İstanbul Hükümeti'nce tanınacaktır.
* Türklerin çoğunlukta olduğu yerlerin işgaline izin verilmeyecektir.
* Müslüman olmayan topluluklara Türklerin egemenlik haklarını, toplumsal dengesini bozacak ayrıcalıklar tanınmayacaktır.
* Meclis-i Mebusan'ın güvenlik bakımından İstanbul'da toplanması uygun değildir. Bu nedenle Meclis Anadoluda geçici olarak toplanacaktır.
* İtilaf Devletleri ile yapılacak barış görüşmelerinde Heyet-i Temsiliye'nin uygun göreceği temsilcilerin bulunması sağlanacaktır.


Sonuç:
* Heyet-i Temsiliye Osmanlı Hükümeti tarafından resmen tanınmıştır.
* Görüşmeler sonunda Meclis-i Mebusan'ın İstanbul dışında açılması İstanbul Hükümeti'nce kabul edilmemiştir.


Heyet-i Temsiliye'nin Ankara'ya gelişi

(27 Aralık 1919)

27 Aralık 1919'da Ankara'ya gelen Mustafa Kemal burasını Anadolu'daki direniş hareketinin merkezi olarak seçmişti. Gerçekten de Ankara coğrafi konum bakımından Anadolu'nun ortasına yakın bir yerde bulunuyordu. Ayrıca o dönemin en önemli ulaşım aracı olan demiryolu Ankara'ya kadar uzanıyordu.

***
Kaynak: Vikipedi (Özgür Ansiklopedi)

hyoldas
02-04-07, 23:11
Kınalı Kuzular bitmedi mi?
Neden hala gündemdeki dizilerde devami mı çekilecek yoksa ?

Cevabınız için şimden teşekkürler

Nazlıhan
03-04-07, 11:48
Kınalı Kuzular bitmedi mi?
Neden hala gündemdeki dizilerde devami mı çekilecek yoksa ?

Bitmedi...:happy0064

Nisan ayı içerisinde Kurtulus Savası'nın, bu sefer dizi halinde anlatılacagı ikinci 13 bölüm çekilecekmis... Kurtulus Savası'yla ilgili eklenen bilgi mesajları bu yüzden...

svç80
03-04-07, 22:43
devam

HAMDULLAH SUPHİ TANRIÖVER

Hamdullah Suphi Tanrıöver, (d. 1885 İstanbul - ö. 1966 İstanbul) Türk edebiyatçı, yazar, milletvekili, siyasetçi. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk dönemlerinde büyükelçilik görevinde de bulunmuştur.

Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında Meclis'te yaptığı coşkulu konuşmalarıyla tanınan siyaset adamı ve yazar Hamdullah Suphi Tanrıöver, Tanzimat Dönemi bilim ve siyaset adamlarından Abdüllatif Suphi Paşa'nın oğluydu.

1885'te İstanbul'da dünyaya geldi, 10 Haziran 1966'da yine İstanbul'da hayata veda etti. Ortaöğrenimini Mekteb-i Sultani'de (Galatasaray Lisesi) tamamladı ve meslek olarak öğretmenliği seçti.

Ayasofya Rüşdiyesi'nde hitabet ve Fransızca, Darülmuallimin'de edebiyat, Darülfünun'da Türk-İslam sanatı dersleri verdi. İlk şiirini amcası Samipaşazade Sezai'nin Paris'te çıkardığı 'Şura-yı Ümmet' gazetesinde yayımladı (1902).

1909'da Fecr-i Ati topluluğuna katıldı. 1911'de bu topluluktan ayrılarak Genç Kalemler çevresinde gelişen Milli Edebiyat Akımı'na bağlandı. 1912'de milliyetçilik akımının İstanbul'daki merkezi olan Türk Ocağı'na girdi ve başkan oldu.

İstanbul'daki işgalci güçlere karşı düzenlenen açık hava toplantılarında, daha sonra TBMM'de ve Kurtuluş Savaşı yıllarında hitabetin etkili örnekleri olarak gösterilen konuşmalar yaptı ve güçlü bir hatip olarak tanındı.

1920'de Saruhan, 1923'te İstanbul milletvekili olarak TBMM'de bulundu. 1920 ve 1925 yıllarında iki kez Milli Eğitim Bakanı oldu. 1927'de yeniden İstanbul milletvekili seçildi ve 1935'te Brüksel Büyükelçiliği'ne atandı.

1943'te İçel ve 1946'da İstanbul milletvekili olarak yeniden Meclis'e girdi. 1950 seçimlerinde Demokrat Parti (DP) listesinden bağımsız Manisa milletvekili, 1954'te yine DP'den İstanbul milletvekili seçildi.

1957'de Hürriyet Partisi adayı olarak katıldığı seçimleri yitirdi ve 1966'da ölümüne kadar Türk Ocakları Merkez Heyeti'nin başkanlığını yürüttü.

Kültür ve siyaset hayatının renkli simalarından ve coşkulu hatiplerinden biri olan Hamdullah Suphi Tanrıöver'in konuşmalarından seçmeler 'Dağ Yolu' (1928-1931), yazıları da 'Günebakan' (1929) isimli kitaplarda toplandı.

Hamdullah Suphi Tanrıöver, 10 Haziran 1966 yılında İstanbul'da ölmüş, Edirnekapı Merkezefendi Mezarlığı'na gömülmüştür.

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/thumb/2/21/Hasan_Tahsin.jpg/180px-Hasan_Tahsin.jpg

HASAN TAHSİN

Asıl adı Recep oğlu Osman Nevres sonradan Hasan Tahsin, ( 1888 Selanik, 15 Mayıs 1919 İzmir).

İlk önce Mustafa Kemal'in de okuduğu Şemsi Efendi Okuluna gitti sonra Selanik Feyziye Mektebi'ni bitirdi. Ardından burslu olarak Paris Sorbonne Üniversitesi'nde siyasal bilimler öğrenimi gördü. İttihat Terakki Fırkası'na girdi ve Teşkilat-ı Mahsusa'da görev aldı. İstanbul'a döndükten sonra, Osmanlı Devleti aleyhine Balkanları karıştıran İngiliz istihbarat teşkilatı adına çalışan Buxton kardeşlerin bu faaliyetlerini önlemekle görevlendirildi. Buxton kardeşlere Bükreş'te bir tünelde suikast düzenleyen Hasan Tahsin 10 yıla mahkum edildi, 1916'da Romanya'dan kaçmayı başardı, adını Hasan Tahsin olarak değiştirip 1918'de İzmir'e yerleşerek Osmanlı Sulh ve Selamet Cemiyeti'nin sözcülüğünü yapan Hukuk-ı Beşer gazetesini yayımlamaya başladı.

15 Mayıs 1919'da İzmir'e çıkan Yunan Efzun Alayı askerlerine tek başına ilk kurşunu sıkarak Türk direnişini başlatan sembol isim oldu. İlk kurşunu alayın sancaktarı teğmene sıkarak öldüren Hasan Tahsin ardından kurşunu bitene kadar devam etti. Panikleyen Efzun Alayı toplu bir saldırı olduğunu zannederek ilk başta dağıldıysa da, ardından ağır silahlar ve savaş gemisinden karşı ateş açtı. Açılan karşı ateşle Hasan Tahsin 31 yaşındayken yaşamını yitirdi.

1973 Yılında anısına İzmir Konak Meydanı'nda "İlk Kurşun Anıtı" dikildi.

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/thumb/a/a7/H%C3%BCseyin_H%C3%BCsm%C3%BC_%C3%96zdamar.gif/180px-H%C3%BCseyin_H%C3%BCsm%C3%BC_%C3%96zdamar.gif

HÜSEYİN HÜSNÜ ÖZDAMAR

Hüseyin Hüsnü Özdamar Kurtuluş Savaşı'nda Batı Cephesi'nde yararlıklar göstermiş, T.B.M.M.'de 6 dönem Isparta milletvekilliği yapmış bir din ve siyaset adamıdır.

1875'te Isparta'da doğdu. Babası Hacı Hasan Efendizade Dersiam İsmail Hakkı Efendi'dir. İlk ve orta öğrenimini Isparta'da tamamladı. Sonra Konya'ya giderek Ziyaiye Medresesi'ne kaydoldu. Burada altı yıl öğrenim gördü. 2 Ocak 1885'te Müderris Parlakzade Ahmet Fahri Efendi'den icazet aldı. Daha sonra İstanbul'a giderek Mahmutpaşa Medresesi'ne devam etti. Dini bilgilerini ve dil bilgisini geliştirdi. Bu arada 9 Ağustos 1902'de Dersiam Mustafa Asım Efendi'den Müderrislik icazeti alarak Isparta'ya döndü ve Sadiye Medresesi'ne müderris olarak atandı. 16 Ocak 1910'da Antalya Merkez Müderrisliği'ne tayin edildi. Fakat mazereti sebebiyle görevine başlayamadı. Bir süre camilerde Dersiamlık görevi verildi. 9 Ocak 1911'de Şeriye Mahkemesi Zabıt Katibi oldu. 22 Mart 1914'te İl Genel Meclisi üyeliğine seçildi. Müftü Şakir Efendi'nin İttihat ve Terakki Partisi yetkililerinin şikayeti üzerine görevden alınması üzerine, 5 Mart 1916'da Isparta Müftülüğü'ne getirildi. Sabık Müftü Şakir Efendi'nin Müftülüğe iadesi üzerine, 7 Nisan 1919'da istifa ederek görevinden ayrıldı.

İzmir'de Yunan işgalinin başlamasından (15 Mayıs 1919) sonra yörede oluşan ulusal direnişi destekledi. Isparta'da Müdafaa-i Hukuk çalışmalarına katıldı. Isparta'yı temsilen Uçkurcuzade Ali Efendi ile birlikte 6 Ağustos - 9 Ağustos 1919'daki Nazilli Kongresine katıldı. Nazilli cephesinde Yunanlılara karşı bizzat savaştı. Bu arada Milli Mücadele'nin hedef ve amacı hakkında aydınlatıcı vaazlar verdi.

T.B.M.M. 1. Dönem için yapılan seçimle Isparta Milletvekili olarak 23 Nisan 1920'de Meclisin açılışında hazır bulundu. Bu arada Ankara Fetvası'nı Sabık Isparta Müftüsü sıfatıyla tasdik etti.

TBMM'de Şeraiye ve İrşad komisyonlarında çalıştı. Dönem içinde üçü gizli oturumda olmak üzere onüç konuşma yaptı. Bir soru, bir gensoru önergesi verdi. Arkadaşlarıyla birlikte verdiği gensoru sonucunda Şeriye ve Evkaf Vekili, Konya milletvekili Mehmet Vehbi Çelik, güvensizlik gösterilmesiyle istifa etti. Arkadaşları ile önerdiği, firardan ölüm cezasına hükümlü bir erin akıl hastalığı nedeni ile affına dair teklifi 18 Ekim 1922 tarih ve 274 sayılı kanun olarak kabul edildi.

T.B.M.M. 2. Dönem, 3. Dönem, 4. Dönem, 5. Dönem ve 6. Dönem'de yeniden seçilerek yasama görevini 1943 yılına kadar sürdürdü. Bu arada 1 Kasım 1934'te memuriyetten emekliye ayrıldı. 17 Haziran 1961'de öldü. Evli ve üç çocuk babası idi.

Hamili olduğu Yeşil Şeritli İstiklal Madalyası, cephede fedakarca hizmeti nedeniyle 22 Şubat 1926 tarih ve 212 sayılı Meclis kararıyla Kırmızı-Yeşil Şeritli İstiklal Madalyası'yla değiştirilmiştir. Soyadı Kanunu ile "Özdamar" soyadını almıştır.

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/thumb/b/bb/Rauf_Orbay.png/200px-Rauf_Orbay.png

HÜSEYİN RAUF ORBAY

Hüseyin Rauf Orbay (1881, İstanbul - 1964, İstanbul), Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde, Kurtuluş Savaşı'nda ve Türkiye Cumhuriyeti döneminde önemli görevlerde bulunmuş olan asker kökenli bir bürokrattır.

Trablusgarp Valiliği ve Ayan Meclisi üyeliği yapmış olan, Kafkasya,Abhazya kökenli Aşharuva Mehmet Muzaffer Paşa'nın oğludur. Deniz Harp Okulu'nu ve Mühendishane'yi 1899'da bitirip, Amerika, İngiltere, Almanya gibi dönemin önemli ülkelerinde çeşitli dış görevlerde bulunmuştur.

Trablusgarp ve Balkan Savaşları'na katılmış, deniz savaşlarındaki başarısı nedeniyle "Hamidiye Kahramanı" unvanını kazanmıştır. Birinci Dünya Savaşı'nda İran ve Irak'ta Osmanlı Teşkilat-ı Mahsusası'nın bir görevlisi olarak bulunmuştur. Bunun üzerine yarbay rütbesine yükselerek Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanlığı'na atanmıştır. İzzet Paşa kabinesinde Bahriye nazırlığı yapıp, Osmanlı Devleti'nin çöküş belgesi olan Mondros Mütarekesi'ni imzalayan kişi olmak zorunda kalmıştır.

Malta'ya sürgüne gönderilmiş, 1921'de sürgünden dönerek Milli Mücadele'ye katılmak üzere Anadolu'ya geçmiştir. Kendisine Nafia vekilliği verilmiştir. Bakanlıktan ayrıldığı yıl Meclis ikinci başkanlığına seçilip, 1922-1923 arasında birkaç ay Başbakanlık yapmıştır.

1924'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulduğunda Rauf Orbay, daha önce İkinci Grupta başlattığı muhalefetini bu toplulukta sürdürmüştür. Parti, 3 Haziran 1925’de kapatılıp, yönetici kadro, 17 Haziran 1926’daki İzmir Suikasti olayıyla ilgili görülerek yargılandığında, Avrupa’da bulunan Orbay da 10 yıl hapse mahkum edilmiştir. 10. Yıl Affından sonra yurda dönmüştür. 1939 yılında TBMM'nin altıncı döneminde Kastamonu'dan milletvekili seçilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı sırasında büyük bir güven kazanarak 1942'de Londra Büyükelçiliği'ne getirilmiştir. Bu görevden de 1944 yılında kendi isteğiyle ayrılmış ve bir daha devlet görevi kabul etmemiştir. 1964 yılında İstanbul'da vefat etmiştir.

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/thumb/3/33/Kaz%C4%B1m_%C3%96zalp.gif/180px-Kaz%C4%B1m_%C3%96zalp.gif

KAZIM ÖZALP

Kâzım Özalp (1882 - 1968), Kurtuluş Savaşı’nın önde gelen adlarından asker ve siyaset adamı.

1882’de Köprülü’de (Makedonya Cumhuriyeti sınırları içinde yer alan Titov Veles) doğan Kazım Özalp 1902’de Harp Okulu’nu, 1905’te Harp Akademisi’ni bitirdi.

İlk görev yeri olan Selanik’te 36. Alay’da görev yaparken İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girdi. 1909’da 31 Mart Ayaklanması’nın bastırılması hareketine, 1912’de Balkan Savaşı’na katıldı. I. Dünya Savaşı’nda Doğu Cephesi’nde Ruslarla savaştı ve rütbesi 1914’te binbaşılığa, başarılarından dolayı da 1915’te yarbaylığa, 1917’de albaylığa yükseltildi. 1919’da Kurtuluş Savaşı başlayınca Heyet-i Temsiliye kararıyla Kuzey Cephesi komutanlığına atandı; 1920’de Anzavur Ayaklanması’nı bastırdı. I. Dönem TBMM’ye Karesi milletvekili olarak girdi; 1921’de olağanüstü yetkilerle Kocaeli bölge komutanı olarak görevlendirildi ve İzmit ile Adapazarı’nı düşmandan geri aldı. Emrine verilen kolorduyla Sakarya Savaşı’na katıldı, gösterdiği başarı nedeniyle Eylül 1921’de rütbesi tümgeneralliğe yükseltildi.

1921 sonunda kolordu komutanlığını bırakan Kazım Özalp, Ocak 1922’de Milli Savunma Bakanlığı görevini üstlendi ve aynı yıl korgeneral, 1926’da orgeneral oldu; 1927’de emekliye ayrıldı. TBMM’deki yerini 1920’den, siyasal yaşamdan çekildiği 1954’e kadar aralıksız koruyan Kazım Özalp, 1924-1935 arasında TBMM başkanı, 1935-1939 arasında da ikinci kez Milli Savunma Bakanı olarak görev yaptı.

1971-1972’de yayımlanan Milli Mücadele adlı bir de kitap yazdı. Kazım Özalp 6 Haziran 1968’de Ankara’da öldü.

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/thumb/0/00/K%C3%B6pr%C3%BCl%C3%BC_Hamdi_Bey.jpg/180px-K%C3%B6pr%C3%BCl%C3%BC_Hamdi_Bey.jpg

KÖPRÜLÜ HAMDİ BEY

Köprülü Hamdi Bey, (1888 - 18 Şubat 1920) Türk kaymakam, Kuvay-ı Milliye komutanı.

1888'de Vardar'a bağlı Köprülü kasabasında doğdu. Babası Kolağası İbrahim Bey'di. Küçük yaşta yetim kaldığından, dayısı Celalettin Bey tarafından yetiştirilmiştir. İlk öğrenimini Köprülülü kasabasında, orta öğrenimini Üsküp İdadisi'nde yaptı. Ardından İstanbul'a gelerek Mülkiye'yi bitirdi.

Memurluk yaşamına Kosova'da Maiyyet Memuru olarak başladı. 1912 yılında patlak veren Balkan Savaşına kadar bu görevde kaldı. Balkan Savaşı sırasında Yedek Subay olarak orduya katılıp, Kumanova Cephesi'nde Sırplara karşı savaştı. Vardar ordusunun ric'atı ile bu cephe çöktü ve Osmanlı birlikleri dağıldı. Hamdi Bey 200 kişilik bir kuvvetle, çarpışa çarpışa çete savaşı yaparak Edirne'ye, Şükrü Paşa kuvvetlerine ulaştı. Edirne'nin Bulgar kuvvetlerinden temizlenmesinden (10 Temmuz 1913) sonra, Edirne Polis Müdürlüğü İdâri Bölüm Başkanlığına, birkaç ay sonra da Edirne'ye bağlı Demirköy Kazası kaymakamlığına tayin oldu. Burada Bulgar sınırından sızan çetelerle mücadeleleri bizzat yönetmiştir. 1915'te Malkara kaymakamı oldu. 1916'da Keşan kaymakamlığına nakledildi. Keşan'dan Balıkesir'in Sındırgı Kazası kaymakamlığına tayin olan Hamdi Bey, oradan da Edremit kaymakamlığına getirildi. (13 Temmuz 1917)

Edremit kaymakamı iken 6 Nisan 1919'da Damat Ferit Paşa Hükümeti tarafından ittihatçı olduğu için görevden alındı ve hakkında tutuklama kararı çıktı. Bu durumdan o tarihte Balıkesir Mutasarrıfı ve yakın arkadaşı olan Tunalı Hilmi sayesinde kurtularak Yunan İşgali altındaki Burhaniye'ye gitti ve bölgedeki dağınık Kuvay-ı Milliye'yi örgütledi.

Önce Ayvalık'taki Ali Çetinkaya ile sonra Bandırma'daki 61.Tümen Komutanı Kâzım Özalp ile güçbirliği yaptı. Balıkesir Kongresi'ne katıldı. 26/27 Ocak 1920'de Gelibolu yakınlarında Fransız kuvvetleri denetimindeki cephaneliğe tarihe Akbaş Baskını olarak geçecek baskını 40 atlı arkadaşı ile birlikte düzenledi.Çok sayıda silah ve mühimmat ele geçirdi.Bunları Anadolu içlerine göndermeye çalışırken Anzavur Ahmet güçlerinin baskınına uğradı ve 18 Şubat 1920'de öldürüldü.


devamı gelecek

lal2
04-04-07, 15:01
Hatalar her dizide her yapımda mutlaka olur. Ama Kınalı Kuzular da ben öyle çok büyük hatalar olduğunu düşünmüyorum. ÇEkim tekniği ve oyuncuların performansları gayet iyi. Hem asıl olan dizinin anlamı ve önemi. Küçük ayrıntılara takılı kalmamak gerek

Ayrıca imza yapabilen arkadaşlardan bir isteğim olacak. Arnavut'un yaralıyı karşı tarafa götürdükten sonra iki askerin silah çekmesine karşılık attığı bir bakış vardı. Hatta ilk bölümün fragmanındada yer alıyordu. Mümkünse bana o sahnenin imzasını yapmalarını rica edecektim. Eğer elinde resim olmadığından yapamayan arkadaşlar varsa ben çekip ekleyebilirim resimleri. Şimdiden teşekkürler..

Hangi bölümdü? ben herne kadar iki bölüm haric hepsini seyrettim... ama bazen kacirdigim sahneler oldu en kisa zamandada diger iki bölüme seyredecgim... ondan sonra tekrarlamayi düsünüyorum önümüzdeki paskalya tatilinde...

Nazlıhan
05-04-07, 11:26
İlk uçak gemisini batıranın bir "Türk" olduğunu biliyor muydunuz?

Dünya denizcilik ve savaş tarihinde, ilk uçak gemisini batıranın bir "Türk" olduğunu biliyor muydunuz? Peki ya bu işi, bir "sahra topu" ile yaptığını söylesek. Bu inanılmaz işi, Topçu Mülazım Mustafa Ertuğrul'un bataryası başarmıştı...

Sarı, sapsarı... Soğuktan ölmeden önce insan sapsarı bir rüya görürmüş... "Sarı Ölüm" der Halil Paşa... "Sarıkamış Fatihi" olmak için yeğeni Enver Paşa ile yarışan Halil Paşa, anılarında, soğuktan donarak ölen 30 bin askerin, o gece aynı rüyayı gördüğünü anlatır...

Birinci Dünya Savaşı boyunca Türk askeri, tanrının soğuk cehennemi zemheri, sıtma, tifüs, sarı humma ve pellegra ile sık sık karşı karşıya geliyordu. Sadece Sarıkamış'ta değil, Galiçya'da, Yemen'de, Çanakkale'de... Türk askeri düşmandan çok iklime, hastalıklara ve yokluklara karşı bir savaş vermekteydi. Yokluklar, Türk askerinin kendisinden kat be kat üstün "yedi düvel"e karşı savaşında, bambaşka bir silah ile, "hayal gücü" ile savaşmasını sağladı.

Nasıl sağlamasın ki? Tifüs, sıtma ve humma askerleri kemirirken ve koskoca imparatorluk içinde ordunun elinde sadece birkaç bozuk Alman yardımı uçak varken, düşman karşına bir "uçak gemisi" ile çıksın!

1915'te üzerinde bir dizi uçağın durduğu bir uçak gemisini ilk gördüklerinde, Türk askerinin hissettiği, Kızılderililerin tüfek ile tanıştıklarında yaşadıklarına benzer bir duygu olsa gerek... Peki ama bununla nasıl savaşılır? Üstünde ölüm kusan uçakları, taretleri ve yanındaki iki kruvazörüyle, 120 metrelik bir çelik yığını nasıl yenilir?

Şimdi okuyacağınız öykü, dört sahra topu ile dünyada bir uçak gemisini batıran ilk askerin, Topçu Mülazım (Teğmen) Mustafa Ertuğrul'un öyküsüdür...

27 Aralık 1916. Saat: 13.00
"Türk askeri cenge hazırlanıyordu. Biraz sonra kopacak kıyametin heyecanı ile benim de yüreğim çarparken; gözüm batarya dürbününün adesesinde, düşmanı seyrediyordum. Meis, güzel bir pazar gününün neşeli havası içinde tatilin zevkini sürüyordu... Bizim taraftaki harekât ve gürültü gittikçe sükûn buldu. Herkesin kulağı, bir ağızdan çıkacak keskin bir kumandayı bekliyor. Ateeeş! Nihayet saat 13.25'te aylardan beri karşısındaki yabancı çığlıklara dişini sıkıp susan dört ağız birden alev kusmaya başladı..."

Dünya savaş tarihinde bir ilk olan, 7.7 inçlik dağ bataryasının bir uçak gemisini 36 dakikada sulara gömen komutu verişini böyle anlatıyor Topçu Mülazım Mustafa Ertuğrul. Batırdığı uçak gemisi ise, 120 metre boyunda, saatte 24,5 mil hız yapan ve altı uçak taşıyan İngiliz bandıralı Ben My Chree'dir!

Birinci Dünya Savaşı'nı anlatan tarih kitaplarında, Ben My Chree, tek cümle ile yer alır: "Batırılan ilk uçak gemisi"

{Geminin resimi Türkiye'de ilk defa, alıntı yaptıgım sitede yayınlanıyor.
Ben My Chree, Meis Limanı'nda isabet almış, yanıyor!}

Mustafa Ertuğrul ve komutasındaki topçu bataryası, o gün Meis Limanı'na demirli uçak gemisi Ben My Chree'nin dışında, 200'e yakın yelkenli gemi ve sandalı batırır.

İngilizlerin hayaline bile gelmeyecek bir iş yapar Mustafa Ertuğrul. Meis Adası limanının tam karşısındaki buruna dört sahra topundan oluşan bataryasını, tam iki ay boyunca dağları aşırarak, gülleleri sırtlarında taşıyarak getirirler! Burunda, Ben My Chree'nin limana girmesini sessizce bekleyen 30 kadar Türk askeri, dünya savaş tarihine bir savaş gemisini batıran ilk birlik olarak geçerler. Hem de 7,7 inçlik, dört cılız "sahra topu"yla!

İngiliz ve Fransız donanması raporları, Türk kıyılarındaki "çılgın bir Türk bataryası"ndan bahsetmektedir artık...

13 Aralık 1917. Ağva Koyu
Müttefik deniz kuvvetleri, Akdeniz'deki en önemli silahlarından birinden olduğu için öfkelidir. Türk kıyıları sürekli denetim altında tutulur; motorlar, kayıklar batırılır, yerleşim birimleri zaman zaman bombardıman edilir. Sabrı taşan Topçu Mülazım Mustafa Ertuğrul, yaptığı yeni bir planı 135. Alay komutanı Alman yarbayına kabul ettirmeye çalışır;

"Müsaade ederseniz, bataryamla, bir gece ansızın Antalya'yı terk ederek meçhul bir istikamete gidiyormuş gibi yapıp, Ağva Koyu'na gideyim. Limana hâkim buruna bataryamı yerleştireyim. Emrime verilecek bir yelkenli ile bu gemiyi limana sokup avlamaya çalışayım."

Plan basittir. Bölgenin zorlu coğrafyası ve yol yokluğundan ötürü, Türklerin askerlere kumanyalarını yelkenli teknelerle dağıtmak zorunda olduğunu Fransızlar bilmektedirler. Fransız savaş gemileri, bu yelkenlileri sık sık yakalamakta ve kumanyaya el koyup Türk askerlerinin aç kalmalarına neden olmaktadır.

Fransızlara kovalamaktan zevk duyacakları bir yelkenli gönderir Mustafa Ertuğrul. Faaliyet raporuna yeni bir "başarı" olarak geçecek bu basit avı, Fransız kruvazörü Paris II, Ağva Koyu'nun içine dek izler. Girmesiyle de, bir hafta önce koya egemen bir noktaya yerleşmiş olan Mustafa Ertuğrul'un bataryası "ateş" komutuyla saldırıya geçer!

Paris II, sadece 18 dakikada denize gömülür. Düşman donanması içinde artık efsaneleşmeye başlayan Mustafa Ertuğrul bataryası, 145 atımdan 110'unu gemiye isabet ettirecek kadar ustadır.

Kamikaze botu ile batırılan Alexandra!
Paris II'yi kaybeden Fransızlar, Türk kıyılarında intikam fırtınası estirirler. Kıyıdaki yerleşim birimleri durmadan bombardıman edilir.

Uçak gemisi Ben My Chree'nin ardından koskoca Paris II kruvazörünün de bir "dağ bataryası" ile batırılması, Müttefiklerin artık açıktan seyretmeye başlamasına neden olmuştur. Gemilerin topçu menzilinin dışından dolaşması Mustafa Ertuğrul'u durduracak değil ya! Dağ bataryası ile uçak gemisi batırılırsa, küçük bir balıkçı teknesiyle bir savaş gemisi haydi haydi batırılır!

Topçu Mülazım Mustafa Ertuğrul, Paris II'yi batırdığı bombardıman sırasında elinden kaçırdığı Alexandra adlı savaş gemisi için dahiyane bir tuzak kurar:

"Herhangi bir yelkenlinin kaburgasını kaplayan iç tahtaları sökülerek, mümkün mertebe fazla miktarda dinamit kaburga aralarına döşenecek, tam merkezine de bir top fünyesi yerleştirilecek. Fünye halkası bir telle portakal sandıklarından birisinin altına bağlanıp, kaburgalar tekrar çakılarak düzen hazırlanacaktı. Birbirine bağlı sandıklar mutlaka bir vinç yardımıyla kaldırılacaktı ki, fünye dinamiti ateşleyip geminin batırılmasını sağlayacaktık."

Bir "kamikaze botu" haline getirilen yelkenli, kıyıdan açılır. Açık denizde Fransız savaş gemisini gören "önceden tembihli" askerler, suya atlayıp kıyıya doğru yüzmeye başlarlar. Fransızlar portakal sandıkları ile dolu bir tekneyi ele geçirdikleri için mutludurlar, ama ya bu da o "Çılgın Türk"ün bir tuzağıysa?

Sandalın üzerine önce bir Fransız bahriye eri çıkartılır. Görünürde bir tuzak yoktur. Ama ya Türkler portakalları zehirlemişse... Sandalın uzağında duran savaş gemisi Alexandra'nın güvertesindeki gemi doktoruna birkaç portakal götürülür. Portakallar zehirsizdir! Derin bir oh çekilir... Sandal savaş gemisine yanaştırılır ve birbirine bağlı portakal sandıklarını gemi güvertesine çıkartmak için vinç çalıştırılır. Buuumm!..

Kurulan tuzağa düşen Alexandra, gövdesinde açılan birkaç metrelik delik yüzünden göz açıp kapayıncaya kadar denizin dibini boylar. Savaş tarihine, belki de "Akdeniz'de Türklerle Müttefikler arasındaki deniz savaşları" adıyla geçmesi gereken, ama aslında sadece 23 yaşındaki bir Türk subayının akıl almaz başarısının özeti böyle...

Kamaları sökülmeyen tek batarya
Dünya Savaşı bittiğinde, Mondros Mütarekesi gereğince, işgal edilen Anadolu topraklarında, tüm silah ve cephaneye el konuldu. Topların kamaları söküldü. O tarihlerde Aydın bölgesindeki birlikleri denetlemekle görevlendirilen Ben My Chree'nin eski komutanı Charles R. Samson; "Gösterdiği kahramanlıktan dolayı bu batarya toplarının kamalarını sökmek askeri şerefe aykırıdır" diyerek, Mustafa Ertuğrul'un bataryasına dokunmaz!

Birinci Dünya Savaşı sonrasında kamaları sökülmeyen bu dört sahra topundan oluşan batarya, Kurtuluş Savaşı'na katılan ilk topçu birliğidir...

Not 1: Feyzi Öktem ile Ali Işıngör'ün yazdıkları bu yazı, Focus dergisinin 2004 Ekim sayısında yer almıştı. Bu sayıda Mustafa Ertuğrul'un öyküsü sekiz sayfalık büyük bir dosyada incelenmişti. Burada yer veremediğim ayrıntılar için bu sayıyı bulmanızı öneririm.

Not 2: Topçu Mülazım Mustafa Ertuğrul'un hayat hikâyesini, Mustafa Aydemir dostum sekiz yıl süren bir uğraş sonunda ortaya çıkardı. "Ben Bir Türk Zabitiyim" isimli kitabı, genişletilmiş üçüncü baskısı tükenmeden hemen edinin derim!

***
{Kaynak: http://www.turkiyemforum.com/turk-tarihi/68512-ilk-ucak-gemisini-batiranin-bir-turk-oldugunu-biliyor-muydunuz.html}

Nazlıhan
06-04-07, 11:20
Hangi bölümdü? ben herne kadar iki bölüm haric hepsini seyrettim... ama bazen kacirdigim sahneler oldu en kisa zamandada diger iki bölüme seyredecgim... ondan sonra tekrarlamayi düsünüyorum önümüzdeki paskalya tatilinde...

Arkadas, ilk bölümdeki bir sahneden söz ediyor... Arnavut rolündeki oyuncu Eray Demirkol'du... 2 siper arasında kalmıs yaralı bir ecnebi {:)} subayı kendi siperine bırakıp geri dönmüstü... Dönüs yapmadan önce kendisine dogrultulan silahlar karsısında Antonio Banderas vari { :img-hyste } tipik bir bakıs atmıstı... O sahnenin imzasını istiyor...

Sevgili svç80; degerli paylasımların için bir kez daha tesekkürler...

svç80
07-04-07, 01:58
sevgili nzlhan son eklediğin yazı çok güzeldi:good: paylaştığın için teşekkürler canım...bu arada adım sevinç adımla hitabedersen sevinirim:img-wink:

kurtuluş savaşı kahramanları
devam:

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/thumb/1/14/Mehmet_HACIM.JPG/180px-Mehmet_HACIM.JPG

MEHMET HACIM

Mütevellizade Hacım'lı Mehmet Bey olarak tanınır. 1876 yılında Uşak ilinin Hacım köyünde doğmuştur. Uşak'ta anonim ortaklık kurarak, halk arasında Ateş Değirmeni diye bilinen un değirmenini kurmuştur. Fabrikaya Ateş Değirmeni denilmesinin sebebi, değirmenin buhar gücü ile çalışması ve kömür kazanlarında ateş ve kömür ile buhar elde edilmesiydi. Yörede ilk defa bir anonim şirket kuruluşuna öncülük yaptığı için kendisine devlet tarafından onur beratı verilmiştir. Yunan işgali sırasında Ateş Değirmeni'nde çalışan rum ve ermeni kökenli ustalar fabrikayı terketmişlerdir. Fabrika Yunan işgalinde yağma edilmiş ve yakılmıştır. Mehmet Hacım Yunan işgaline karşı başlatılan Kuvayi Milliye hareketinin öncülerindendir. Uşak ve çevresindeki Hacım, Şükraniye, Yayalar köylerinden (şimdi Yayalar Kasabası) ve diğer birçok yerleşim biriminden silahlı birlikler oluşturarak yunan kuvvetlerine karşı mücadele yürütmüştür. Ankara Hükümetinin kurulması ve Mustafa Kemal Atatürk'ün orduyu yeniden toplaması üzerine kuvayi milliye güçleri olarak birlikleri ile beraber Albay rütbesi ile orduya katılmıştır. Uşak'ın kurtuluşu olan 1 Eylül 1922 de Kafkas Tümen komutanı Halit Bey tarafından Yunan ve Avrupa orduları başkomutanı General Trikopis'in esir alınmasında bizzat bulunmuştur. Cumhuriyetin kurulması ile birlikte aktif olarak ticaret ve sanayi hayatına atılmıştır. Cumhuriyet tarihinin ilk özel ve anonim yatırımı Mehmet Hacım ve mahalli müteşebbisler tarafından Uşak'ta 26 Kasım 1926 kurulan Uşak şeker fabrikası ile gerçekleştirilmiştir.

Bu fabrikanın kuruluşuna ekonomik gücü olan bütün Uşak'lılar bir altın, bir bilezik, 20 ölçek buğday ve ne verebildiyse onunla katkıda bulunmuştur. Her biri katkıda bulundukları oranda hisse senedi sahibi olmuşlardır. Tam bir Anonim şirket olarak kurulmuştur. Fabrika daha sonra CHP döneminde devletleştirilmiştir. Fakat Uşak'lı Şeker Fabrikasını her zaman kendisine ait görmüştür. Kuruluşu esnasında Mehmet Hacım'a "sizin adınızı verelim" tekliflerini kabul etmeyerek fabrikanın olması gerektiği gibi kurulması için her türlü fedakarlığı gösteren şehrinin adı ile anılmasını istemiştir. Uşak Şeker Fabrikası halen faaliyetine devam etmektedir. Mehmet Hacım Kurtuluş Savaşı'nda gösterdiği çabalardan dolayı T.B.M.M. tarafından Kırmızı Şeritli İstiklal Madalyası almaya layık görülmüştür.

Mütevellizade Hacım'li Mehmet Bey, Cumhuriyet öncesi dönemde bölgesinde sanayi ve ticaret alanında yaptığı çalışmaları, Kurtuluş Savaşı'na hazırlık olan Kuvayi Milliye güçlerini bölgesinde toplayarak başlattığı mücadelesi, Kurtuluş Savaşında kuvvetleri ile orduyu oluşturmadaki öncülüğü, Cumhuriyetin kurulması ile birlikte Atatürk'ün başlattığı ekonomik kalkınmaya, ilk özel anonim teşebbüs olan Şeker Fabrikasını kurmaya maddi ve manevi desteği ile tam bir anadolu kahramanıdır. Cumhuriyet Türkiye'si Kurtuluş Savaşı'nın hemen arkasından Mehmet Hacım ve onun gibiler sayesinde hemen ayağa kalkıp Atatürk'ün önderliğinde bugün dahi inanılmaz inkılapları gerçekleştirmiştir.

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/thumb/f/f6/Mehmet_Vehbi_Bolak.gif/180px-Mehmet_Vehbi_Bolak.gif

MEHMET VEHBİ BOLAK

Mehmet Vehbi Bolak Osmanlı Meclisi Mebusanı ve T.B.M.M.'de Balıkesir (Karesi) milletvekilliği ve bir süre Eğitim Bakanlığı yapmış, Balıkesir'de Kuvayi Milliye hareketini başlatanlar arasında yer almış Kuvayi Milliyeci, idareci ve siyasetçidir. Meclis kürsüsünde ve direniş hareketinin organizasyonunda hitabet gücü ile akıllarda kalmıştır.

1882 yılında Balıkesir'de doğmuştur. Abacılar kethüdası Hacımehmedefendizade Yahya Nefi Efendi’nin oğludur. Mülkiye Mektebi'ni bitirmiş, Çatalca mutasarrıflığına atanmıştır. Daha sonra Osmanlı Meclisi Mebusanı 2. Dönem ve 3. Döneminde ve T.B.M.M. 1. Dönem ve 2. Dönem'de Karesi (Balıkesir) milletvekilliği yapmıştır. IV. İcra Vekilleri Heyeti'nde kısa bir süre Maarif Vekilliği'nde (Eğitim Bakanlığı) bulunmuştur. Kırmızı-yeşil şeritli İstiklal Madalyası sahibi olan Mehmet Vehbi Bolak 6 Nisan 1958'de vefat etmiştir. Kendisi de milletvekilliği ve Türkpetrol Yönetim Kurulu Başkanlığı yapmış işadamı ve hayırsever Ahmet Aydın Bolak'ın babasıdır.

MESTAN EFE

Mestan Efe, Aydın'ın Mesutlulu köyünden olup Kurtuluş Savaşı'nda Yunan kuvvetlerine ağır darbeler vurmuş, Aydın ilinin kurtuluşuna oğullarıyla birlikte katkıda bulunmuştur.

Mestan Efe cesur ve keskin zekasıyla Kurtuluş Savaşı'ndan sonra da Aydın'da büyük işlere imza atmıştır. Ünü ve şöhreti sevmediği için Aydın'da çok bilinmeyen bir efedir.

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/thumb/b/b1/Mustafa_Necati_U%C4%9Fural.gif/180px-Mustafa_Necati_U%C4%9Fural.gif

MUSTAFA NECATİ UĞURAL

Mustafa Necati Uğural Atatürk’ün yakın düşünce ve mesai arkadaşlarından, Kuvayi Milliye hareketinden itibaren yararlıklar göstermiş, T.B.M.M.'nin ilk üç döneminde milletvekilliği, Mübadele esnasında Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, 1924 Anayasası'nın yürürlüğe konulduğu sırada Adalet Bakanlığı, Tevhidi Tedrisat sürecinde ve Harf Devrimi esnasında Milli Eğitim Bakanlığı yapmış siyasetçidir.

1894'de İzmir'de doğdu. İzmir'in köklü ailelerinden birine mensuptur. Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra İzmir’de avukatlık, eğitimcilik, gazetecilik yapmıştır.

İzmir'in işgali üzerine, Balıkesir Cephesi'ne katıldı. Kuvayi Milliye kumandanı olarak Yunanlılar ve Anzavur kuvvetlerine karşı yürütülen mücadelede yararlılıklar gösterdi. Vasıf Çınar ile birlikte Balıkesir'de "İzmir'e Doğru Gazetesi"ni çıkardı. Bu gazetede milli duyguları geliştirici yayınlar yaptı. Samsun İstiklal Mahkemesi üyesi oldu, Millet Meclisi Müdafai Hukuk Grubu katipliğinde görev üstlendi. Kastamonu ve yöresi İstiklal Mahkemesi Başkanlığı yaptı.

T.B.M.M. 1. Dönem'de Saruhan, 2. Dönem ve 3. Dönemlerde İzmir milletvekili olarak Meclis'e girdi. V. İcra Vekilleri Heyeti ve 1. Hükümet'te Mübadele, İmar ve İskan Vekili, 2. Hükümet'te Adliye Vekili, 4. Hükümet ve 5. Hükümet'te Maarif Vekili oldu. 1929 yılında Bakanlık görevi esnasında vefat etti.

Türk Öğretmenler Örgütü Başkanlığı'nda bulundu. Ayrıca, Altay spor takımının kurucularındandır. Ankara'daki tarihe tanıklık etmiş evinin kuru fasulyeci Hüsrev Lokantası'na devredilmesiyle ismi 2006 yılında yeniden gündeme gelmiştir.

SÜTÇÜ İMAM olayı

İkinci Fransız kuvvetlerinin şehre girişinin ertesi günü (31 Ekim 1919 Cuma) şehirdeki huzursuzluk had safhaya varmıştı. Bir grup Fransız - Ermeni devriyesi ikindi üzeri Uzunoluk Caddesinden kışlaya dönerken Tarihi Uzunoluk Hamam'ın dan İki Müslüman Türk Kadını ve yanlarında 5-6 yaşlarında bir erkek çocuğu çıkmıştı. Askerler önce erkek çocuğu döverler.Sonra kadınlara yaklaşarak “Burası türk salakların yeri değil Fransızların memleketidir. Burada artık peçe ile gezemezsiniz” diyerek, kadınların peçelerini yırtıp yüzlerini açmaya ve sarkıntılık etmeye başlarlar.Daha sonra o kadınlara saldırırlar. Kadınlar can havliyle bağırarak yardım isterler. Hamamın 200 m aşağısında bulunan kahvede oturan gençlerden olay yerine ilk yetişen Çakmakçı Sait'tir ve mütecaviz askerlere karşı koymaya çalışır ise de gözü dönmüş düşman kurşununa hedef olarak ağır şekilde yaralanır. İşte tam o esnada Hamam'ın karşısındaki Sütçü dükkanında olayı seyreden Sütçü İmam, tabancasını çekerek olaya müdahale eder. "Durun bre densizler, bre melunlar. Yaptıklarınız yetti artık. Bugün namus günüdür" deyip silahını ateşler. Bir işgalci askerini öldürür, ikisini de ağır biçimde yaralar. Türk Milletinin Namus ve Şerefine uzanmak istenen menfur eli daha orada kırıverir. Bu kurşun, aynı zamanda, Türk İstiklal Mücadelesinin de ilk kıvılcımı, ilk müjdecisi olur. (Bu ilk kurşunu atan, sedef kakmalı tabanca, Kahramanmaraş Müzesinde sergilenmektedir). Fransız Komutanın "Bulun o sütçü parçasını" emri ile ertesi gün Sütçü İmam, Fransız ve Ermeni askerleri tarafından ev ev aranır, ancak bulunamaz. Bu durum işgal güçlerini oldukça kızdırır. 1 Kasım 1919 günü Şeyhadil Mahallesinde Sütçü İmam'ın dayısının oğlu Tiyeklioğlu Kadir'i yakalayarak, ellerini ayaklarını arkadan bağlamak, kulaklarını, burunlarını kesmek suretiyle hunharca Şehit ederler. Cesedini de ibreti alem olsun diye bir tabut içerisine koyarak, Hükümet konağı önünde halka teşhir ederler.
Sütçü İmam 1878 yılında doğmuştur. 25 Kasım 1922 tarihinde vefat etmiştir. Kabri Çınarlı Cami mezarlığındadır Sütçü İmam’ın İlk kurşunu attığı Uzunoluk meydanına 1936 yılında Belediye başkanlığı yapan Hasan Sukuti Tükel tarafından bir anıt ve çeşme yaptırılmıştır.Ama daha sonradan o çeşme, Fransız siviller tarafından yıkılmış ve bir daha yaptırılmıştır.Bu durum tam 25 kez tekrarlanmıştır ve sonun da Fransızlar kazanmıştır.Çeşmenin yerinde bir Fransız kilisesi vardır ve oraya gelenlerin çoğu Türkler tarafından öldürülmüştür.

svç80
07-04-07, 02:10
YAHYA KAPTAN

Yahya Kaptan, (1891 - 9 Ocak 1920) Türk asker, Kuvay-ı Milliye komutanı.

1891'de Makedonya'nın Köprülü kasabasında doğdu. 21 yaşındayken amcasına saldıran bir Bulgar’ı öldürüp dağa çıktı. Müslüman Türk köylerine saldıran Sırp ve Bulgar çetelerine karşı kendi çetesini kurarak savaştı. Her çete reisi gibi Kaptan lakabını aldı. Balkan Savaşı çarpışmalarına katıldı. I. Dünya Savaşı'nda gizli haber alma örgütü Teşkilat-ı Mahsusa'dan, örgüte katılma teklifi gelince hemen kabul etti. Teşkilat-ı Mahsusa’da bulunduğu sürede iki görev üstlendi. İlkinde, Sırplara karşı sabotaj eylemleri gerçekleştirdi. İkincisinde ise Halil Paşa’nın Irak cephesindeki mücadelesinde, Arap aşiretlerinin çöl çeteciliği taktiğine, karşı-çeteci eylemler üretti. İttihat ve Terakki’nin ünlü silahşörü Yakup Cemil ile Irak Cephesi’nden dönerken tanıştı ve yeni bir kabine kurmak için başlattıkları mücadelede tutuklanıp yargılandılar. Yakup Cemil idam edildi, Yahya Kaptan ise Irak’a sürgüne gönderildi.

I.Dünya Savaşı bittiğinde, Osmanlı orduları merkeze çekilirken, Yahya Kaptan da İstanbul’a geldi. Ama Teşkilat-ı Mahsusa dağıtıldığından İstanbul’da kalamadı. Eski İttihatçıların kurduğu gizli örgütlerden en önemlisi olan Karakol Cemiyeti’nin Menzil gurubuna katıldı. Yenibahçeli Şükrü Bey liderliğindeki Menzil Gurubu, Anadolu’da başlaması olası mücadeleye malzeme ve insan aktarımını sağlamak için Kocaeli Yarımadası’nı kontrol altında tutmayı amaçlamıştı.

Dağınık birlikler toplanarak başına Yahya Kaptan getirildi, Kurtuluş Savaşı başlarında Mustafa Kemal ile ilişki kurdu ve onun direktifleri, İstanbul'daki Karakol Cemiyeti'nin de yardımlarıyla İstanbul'dan Anadolu'ya geçmek isteyenlere yardım etti. Gebze'de Kuvay-ı Milliye'yi örgütleyerek İstanbul-Kocaeli yöresinde çeşitli eylemlere girişti. İstanbul'da Bekirağa Bölüğü'nü basarak Halil (Kut) Paşa, Şadi Bey ve Talat Bey'in kaçırılmasını sağladı. Aralık 1918’de Tavşancıl'da konuşlanmış, Ahırkapı (İstanbul) Cephaneliği Baskını, Darıca Un Deposu Baskını, Rum çetelerinin imhası gibi önemli hizmetler yapmıştı. İstanbul Hükümeti kuvetleriyle Tavşancıl'da girdiği çarpışmada yakalandı ve 9 Ocak 1920'de başı kesilerek öldürüldü. Adı İzmit'te pek çok yere verilmiş ve öldürüldüğü yere Mustafa Kemal'in emriyle anıtı dikilmiştir.

YÖRÜK ALİ EFE


Yörük Ali Efe, 1895 yılında, Aydın İli Sultanhisar İlçesi Kavaklı köyünde dünyaya gelmiştir. Babası Sarıtekeli aşiretinden İbrahim oğlu Apti, annesi yine Yörüklerin Atmaca aşiretinden Fatma’dır.

Yörük Ali 19 yaşına geldiğinde, Aydın (il) dağlarında dolaşan Alanyalı Molla Ahmet Efe’nin gurubuna katılmak istedi. Ağır bir sınavdan geçirilerek guruba alındı. Kısa zamanda Efe’nin ve tüm zeybeklerin güven ve sevgisini kazanarak gurupta ikinci adam konumuna yükseldi. Alanyalı Molla Ahmet Efe’nin Bozdoğan Kavaklıdere baskınında ölmesi üzerine Yörük Ali Efe olarak gurubun başına geçti. Dört yıldan fazla dağlarda dolaşan Yörük Ali Efe, bu süre içinde daima ezilenin mağdur edilenin, güçsüzün yanında oldu. Haklı olarak halk tarafından sevildi, itibar ve destek gördü.

Yörük Ali Efe 1919 senesinde dağdan indi. O sıralar düşman İzmir’i, ardından Aydın ve Nazilli’yi işgal etmişti. Yörük Ali Efe, Kıllıoğlu Hüseyin Efe ve bazı arkadaşları, Aydın İli’nin Çine ilçesi Yağcılar köyünde toplanarak, Sultanhisar ilçesine iki kilometre uzaklıkta Malgaç demiryolu köprüsü yanındaki güçlü ve tam teçhizatlı düşman karakoluna baskın yaptılar. Tarih:16 Haziran 1919. karakol tümüyle imha edildi. Oldukça önemli cephane ve erzak ele geçirildi. Bu baskın Batı ve Güney Anadolu’da düzenli, bilinçli, ve milli şuurla düşmana yapılan ilk baskındır. Bu önemli başarı halka ümit ve cesaret vermiş, düşmanın yurttan kovulabileceğine olan inancını arttırmış ve Yörük Ali Efe’nin liderliğini perçinlemiştir. Düşman beklemediği bu baskın karşısında paniğe kapılmış, Nazilli’deki kuvvetlerini Aydın istikametine çakmıştır. Ne yazık ki çevreyi yakarak, yıkarak, masum insanları öldürerek... Daha sonra 7. Tümen kumandanı Şefik Aker’in başkanlığında kurulan halk meclisinde oy birliğince alınan karar uyarınca Aydın, Yörük Ali Efe emrindeki kuvvetler tarafından kurtarılmıştır. Ancak takviye kuvvetlerle güçlenen düşman ordusu Aydın’ı ikinci kez işgal etmiştir. Artık kanlı savaşlar başlamıştır. Köşk, Umurlu ve Dörtyol cephesi kurularak olağanüstü cesaretle, donanımlı ve sayıca çok fazla olan düşman kuvvetleri büyük kayıplara uğratılmıştır. Böylece düzenli ordu kurulana kadar yirmi aylık bir süre düşman kuvvetlerinin Aydın kanadından Anadolu içlerine ilerlemesi engellenmiştir.
Yörük Ali'nin Yenipazar'daki evinden hayat hikayesi
Yörük Ali'nin Yenipazar'daki evinden hayat hikayesi

Düzenli ordunun kurulması üzerine Yörük Ali Efe, emrindeki savaş deneyimi çok iyi olan büyük bir gurubu her ferdinin istek ve sevgisiyle orduyla bütünleştirmiştir. Kendisi de Milli Aydın Cephesi Komutanı olarak savaş sona erene kadar vatani görevini sürdürmüştür.

Yörük Ali Efe alçakgönüllü bir insandı. Kurtuluş Savaşı'ndaki rolü ile ilgili olarak yapılan övgülere verdiği şu cevabı her zaman hatırlanacaktır:

"Bazı kimseler savaş zamanında yapılan işlerin bir çoğunu bana ve başkalarına mal ederler. Bu yanlıştır. Bir kişinin, beş kişinin böyle büyük davalarda ne ehemmiyeti olur ki? Gönlünde vatan muhabbeti taşıyan her vatansever o günlerde bizim gibi düşünmüş, bizim gibi duymuş, ondan sonra da bizimle beraber olmuştur. Milli mukavemette aslan payını kendine ayırmakta hata vardır. Bir elin şamatası olur mu ki?"

Cumhuriyet döneminde Yörük soyadını alan Ali Efe, Kurtuluş Savaşından sonra altı sene İzmir’de yaşadı, 1928 senesinde, Kurtuluş Savaşında bir süre karargahı olan Yenipazar’a taşındı. 1951 senesinde, şanssız bir kazada bacaklarını kaybetmiştti ve 1953 yılında tedavi için gittiği Bursa’da vefat etti.

Yörük Ali Efe vasiyetinde Yenipazar’da toprağa verilmesini istedi. Ayrıca "Halkı iyidir, toprağı sever, toprağı seven insan sever. Ben orada rahat ederim dedi."

Kuvayı Milliye’nin bu değerli komutanı TBMM tarafından İstiklal Madalyası ile ödüllendirilmiştir. Ayrıca Türk halkının onun adına yaktığı bir türkü de vardır.

Yörük Ali Efe’nin Aydın 1997’de Aydın Belediyesi’nce yaptırılan heykeli, efelerin bıyıksız olamayacağı gerekçesiyle kaldırıldı ve 1998’de bıyıklı olarak yeniden dikildi. Ayrıca Yenipazar'da Yörük Ali Efe Müzesi'de yapılmıştır.

İSMAİL ŞÜKRÜ ÇELİKALAY

İsmail Şükrü Çelikalay, T.B.M.M. 1. Dönemde milletvekilliği yapmış, bizzat kurduğu Çelik Alay isimli milis birlikleriyle Kurtuluş Savaşı içinde fillen yer alarak, Uşak cephesinin ve İç Batı Anadolu hattının savunmasında büyük yararlıklar göstermiş bir din adamıdır.

1876'da Afyonkarahisar'da doğdu. Dava Vekillerinden Mehmet İzzet Efendi'nin oğludur. İlk öğrenimini Sübyan, orta öğrenimini de Rüştiye'de tamamladı. O sıralarda Afyonkarahisar'da bulunan Teğmen Hasan Şükrü Efendi'den özel olarak Cebir ve Kozmografya dersleri okudu. Daha sonra öğrenimini medresede sürdürdü. Müftü Ali Feyzi Efendi'nin derslerine devam ederek ondan 1902'de müderrislik icazeti aldı. Ayrıca Ziraat Fen Memuru Tahsin Bey'den özel olarak ziraatle ilgili dersler aldı. Bu arada bu konuda araştırmalarda da bulundu. Elde ettiği bilgileri kendi çiftliğinde denedi. Orak, çapa, silindir ve tohum atma gibi zirai iş makinalarının geliştirilmesiyle ilgili çalışmalar yaptı.

13 Mart 1909'da Afyon Öğretmen Okulu'na Öğretmen olarak atandı. 13 Ekim 1911'de okulun Müdürlüğüne getirildi. 1 Mart 1912'de medreselerin ıslahı için kurulan komisyonda görevlendirildi. 20 Ekim 1915'te Darülhilafe Medresesi'ne öğretmen oldu. Bu arada, 1908'de İttihat ve Terakki Fırkası'nda politikaya girerek parti yönetiminde aktif görevler aldı.

İzmir'de 15 Mayıs 1919'da Yunan işgalinin başlaması üzerine, Milli Mücadele'ye katıldı. Kuvayı Milliye teşkilatının kurulmasına öncülük etti. Bir yandan topladıkları gönüllüleri cepheye sevk etmekle beraber İngilizlerin işgali altındaki depolardan gizlice silah ve cephane tedarik etti. Bu silahlarla milli kuvvetleri silahlandırmaya çalıştı. Ayrıca cami kürsülerinden yaptığı vaazlarıyla, ulusal harekatın amaç ve hedefleri konusunda halkı aydınlattı.

Ayrıca Afyon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin kuruluşu ve faaliyetlerinde de görev aldı. T.B.M.M. 1. Dönem'de Karahisar-ı Sahip (Afyon) milletvekili seçildi ve 23 Nisan 1920'de yapılan açılış töreninde hazır bulundu. Ankara'da toplanan bu meclisin meşru olmadığı yolundaki propagandalara karşı Hacıbayram Camii ve Zincirli Camiinde vaazlar vererek halkı aydınlatma çabasını sürdürdü. I. toplantı yılında Defter-i Hakani (Tapu-Kadastro), Adalet ve İrşad Komisyonlarında görev yaptı. Bu arada Ankara yöresinden topladığı gönüllü erlerle bir birlik teşkil edip, Kütahya-Eskişehir-Afyon cephesinde görev aldı. Kurdurduğu birlik "Çelik Alay" olarak anıldı".

Ali Fuat Cebesoy bu kuvvetlerden şöyle söz eder:

"Anadolu'nun muayyen bir kısmını elde tutabilmenin ilk şartı, başında olduğum 20. Kolordu'nun sahası içinde olan Isparta-Afyonkarahisar-Eskişehir hattını elde muhafaza edebilmekti. Eskişehir'de İngilizler vardı. Eğer Isparta ve Afyon'u muhafaza edebilsek idik, Eskişehir'deki İngilizleri atmak mümkündü. Isparta ve Afyon'da milli kuvvetleri teşkil edebilme faaliyetimize lüzum kalmadı: Bu iki şehrimizde, iki din adamı, başı sarıklı iki mücahit başa geçmişler ve milli kuvvetleri tecrübeli kumandan siyaset ve basireti ile teşkilatlandırmışlar ve ilk anda yadırganacak bir kararla kumandayı da bizzat ellerine almışlardı. Isparta'da Hafız İbrahim Efendi, Afyonkarahisar'da Hoca İsmail Şükrü Efendi…" (6)

Haziran 1920'de Yunan ordusunun Milne hattını aşarak diğer şehirlerle birlikte Alaşehir'i işgal etmesi üzerine Milli Savunma Vekili Fevzi Çakmak'ın ordu bünyesinden katkıları ve bizzat İsmail Şükrü Hoca'nın halkı teşvik ederek topladığı 700 kadar silah, 600 kadar mücahit ve 120 atla İzzettin Bey'in komuta ettiği Uşak cephesinde bir müdafaa hattı tesis etti. Çelik Alay Yunan ileri harekatını dokuz ay uğraştırarak düzenli ordunun hazırlanmasını sağlamış, İtalyanların Isparta ve çevresinde barınmasını imkansız kılmıştır.

Düzenli ordunun kurulması üzerine "Çelik Alay" 68. Alay içinde yer aldı. İsmail Şükrü Efendi de Meclis'e döndü. III. Toplantı yılında Şeriye-Evkaf Komisyonu'nun sözcülüğünü yaptı. Kaleme aldığı "Hilafet-i İslamiye ve Büyük Millet Meclisi" adlı risalede mevcut bazı yazıların Ceza Kanununa göre suç teşkil etmesi dolayısıyla hakkında kovuşturma yapılmak üzere dokunulmazlığının kaldırılması, Adliye Vekaleti'nin 18 Ocak 1923 tarihli yazısıyla istendi ise de, 5. Şubece yapılan soruşturma sonucu verilen 14 Şubat 1923 tarihli rapor üzerine, buna lüzum görülmedi.

Dönem içinde 14'ü gizli oturumlarda olmak üzere 65 konuşma yaptı. 6 soru, 3 gensoru önergesi verdi. İktisat Vekili Sırrı Bellioğlu (İzmit) hakkındaki gensoru önergesi, Vekile güvensizlik ile sonuçlandı. Harp Kazançları Vergisinin Tahsiline Dair Kanuna Bazı Hükümler Eklenmesi hakkındaki Ömer Lütfi Yasin (Amasya) ile birlikte yaptığı teklif, Hükümetin de katılmasıyla 23 Ağustos 1922'de 251 sayılı Kanun olarak kabul edildi.

Milletvekilliği bu dönemde sona erince memleketine dönerek vaizlik hizmetine devam etti. 25 Aralık 1950'de Afyon'da öldü. Evli ve iki çocuk babası idi.

Cephede hizmeti nedeniyle TBMM kararıyla Kırmızı-Yeşil Şeritli İstiklal Madalyası'yla ödüllendirilmiştir. Bu arada kurduğu milli kuvvetin adı olan "Çelikalay" soyadı oldu.

ŞAHİN BEY

Şahin Bey'in asıl adı Mehmed Said'tir. 1877 yılında Antep'te doğdu. 1899'de Yemen'e er olarak giden Mehmed Said, Yemen cephesinde gösterdiği muvaffakiyet ve kahramanlık üzerine başçavuş oldu. 1911'de Trablusgarb'a gönüllü olarak gitti, Balkan savaşlarında Çatalca cephesinde savaştı. Halk tarafından Şahin Bey diye isimlendirildi.

Galiçya'da 15. Kolorduda, 1917 Ekiminde ise Sina Cephesinde vazife aldı. Tehlikeli vazifelere gönüllü olup, görevi başarıyla ifa edince teğmenliğe yükseltilti. 1918 yılında İngilizlerle Sina cephesinde cereyan eden şiddetli bir muharebe neticesinde esir düştü. Mısır'daki İngiliz esir kampında 1919 Aralık ayı başlarına kadar esir olarak kaldı, ateşkesden sonra serbest bırakıldı. Şahin Bey, 13 Aralık 1919'da İstanbul'a geldi ve Harbiye Nezaretine müracaat ederek vazife istedi. Harbiye Nezareti tarafından Urfa'nın Birecik kazası Askerlik Şubesi Başkanlığına tayin olunan Şahin Bey, İşgal altındaki Antep'in vaziyetini görerek Antep'te kalmaya karar verdi. Antep Heyet-i Merkeziyesine müracaat ederek vazife isteyen Şahin Bey, heyetin kendisine Kilis-Antep yolunu kontrol altında tutma vazifesini vermesi üzerine derhal çalışmaya başladı.

Kilis-Antep yolunu tutarak Fransızların Antep'e yardım göndermesini 28 Mart 1920'ye kadar 100 kişilik birliğiyle engelledi. Kilis'ten hareket eden Fransızlar'ın Şahin Bey'in kontrolündeki savunma noktalarına 26 Mart 1920'de 3 piyade alayı 200 süvari bir batarya top, 4 tank ile saldırmasıyla çatışmalar başladı. Birinci gün Fransızllar Şahin Bey ve kuvvetlerinin tuttuğu siperleri akşama kadar top ve tank ateşi yağdırdı. Şahin Bey ve kuvvetleri silahlarının yetersizliğinden mukabale edemedi. Aynı günün gecesi Şahin Bey bir gece baskını yapmaya çalışdıysada başarılı olamadı. Savunma hattını geri çekti. Son kurşununa kadar savaştı, 28 Mart 1920'de bu çatışmalar sırasında şehit oldu. Gaziantep ve yöresinde milli mücadalenin destanlaşan isimlerindendi. Adına pekçok türkü, şiir yazılmıştır.

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/3/36/Inebolu2007_0101_135102a.JPG/360px-Inebolu2007_0101_135102a.JPG

ŞEHİT ŞERİFE BACI

Kurtuluş Savaşı'nda eli silah tutanların cephede olduğu sıralarda İnebolu'ya çıkarılan silah ve cephanelerin Kastamonu üzerinden Ankara'ya ulaştırılmasında yaşlı erkeklerle kadınların da insanüstü çalışmaları olmuş, tarihe geçmişlerdir. Bu tarihe geçen kadınlarımızdan biri de Seydilerli Şehit Şerife Bacı'dır. Şerife Bacı 1921 yılının çetin kış şartlarının hüküm sürdüğü Aralık ayında sırtında çocuğu, önünde kağnısı ile İnebolu'dan Kastamonu'ya cephane taşırken, Kastamonu Kışlası önüne kadar gelmiş, mermileri ve çocuğunu korumak uğruna donarak şehit olmuştur.

İnebolu sahilinde Kastamonu yolunun başladığı yerde arnavut kaldırımı döşeli bir parkın içindeki Şehit Şerife Bacı Anıtı bulunmaktadır. Anıtın plaketinde "Bu anıt İstiklal Savaşı şehitlerinden Şerife Bacı'nın anısını Cumhuriyet çocuklarına anlatmak için Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman tarafından armağan edilmiştir. 4 Aralık 2001" yazılıdır. Şehit Şerife Bacı adı Kastamonu'da Seydiler'de, İnebolu'da Kurtuluş Savaşı'nın kadın kahramanlarını simgeliyor.

son

kaynak:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Kategori:Kurtulu%C5%9F_Sava%C5%9F%C4%B1_Kahramanla r%C4%B1

svç80
07-04-07, 02:21
BÖLGESEL İŞGALLER

ANTALYA'NIN İŞGALİ

Kurtuluş Savaşı yıllarında düşman işgaline uğrayan veya böyle bir tehlike ile karşı karşıya kalan Anadolu ve Rumeli'deki çeşitli bölgelerde, mahallî "Müdafaa-i Hukuk" cemiyetleri kurulmasına girişildi. İtalyanlar 29 Nisan 1919 tarihinde Antalya'yı işgal ettiler.

AYVACIK İŞGALİ

Bu sayfa Ayvacık ın işgalden kurtulmasını anlatmaktadır.

Türk orduları Dumlupınar’dan itibaren Yunan ordularını önüne katarak ilerlemeye başlayınca, durumu öğrenen Ayvacık’daki Yunan makamları daha Eylül’ün ilk haftasından itibaren çekilmeye daha doğru bir ifadeyle, kaçma hazırlıklarına başladılar. Türk birliklerinin İzmir’e doğru ilerlediğini öğrenen Yunan komutanlarında, gözle görülür bir telâş başlamıştı. Daha Eylül’ün ilk haftası içinde Ayvacık’daki Yunan birlikleri Küçükkuyu istikametine doğru kaçmışlardı. Ayvacık’da görüştüğümüz Abdülhadi Çınar ile Rıza Usta (Taylan)’ın ifadelerine göre:

“Küçükkuyu istikametine doğru kaçtılar ve giderken de karşıdaki çamlığı (Ayvacık’ın güneyindeki) ateşe verdiler. Ama bizim çetelerimiz de onlara yollarda kan kusturdular...” demişlerdi. Hatta işgal sırasında Yunan hesabına çalışan “Altıncı Hoca” çeteler tarafından Papazlık (Altınoluk) da yakalanmış ve Ayvacık’a getirilmişti. Orada iki yıl boyunca halka yaptıklarının hesabı misliyle sorulmuş ve sonra da öldürülmüştü.

Yunanlılar kaçınca çeteler şehre girmiş, iki gün kadar da şehirde kimi kendini kaymakam, kimisi de kadı tayin etmişti. Çanakkale Jandarma Komutanı Ali Rıza Bey, Ezine’den sonra buraya gelip, Türk birliklerini Ayvacık’a gelinceye kadar kaymakamlığa Hafız Hilmi Bey’i tayin edince, çetelerin saltanatı sona ermişti.

Bundan sonra, İşgal sırasında Yunan askerinden cesaret alarak Türk halkına yapmadık kötülüğü bırakmayan ve kaçma hazırlıklarında olan Yerli Rumlar yakalanmış ve Ayvacık’daki Gemedere çayı kenarında cezalandırılmışlardı.

21 Eylül 1922 günü Türk birlikleri tümen komutanı Çallı Ethem Bey (Karabudak), komutasında halkın sevgi gösterileri arasında şehre girmiş ve iki yıllık esaret ve zulüm hayatı sona ermişti.

Bu arada bölgedeki asayişi tam sağlamak ve boğazlar bölgesine gerekli askerî birlikleri sevk edebilmek için bütün tedbirler alınmış ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, 27 Eylül 1922 tarihinde Genelkurmay Başkanlığına yazdığı yazının bir yerinde:

“On dördüncü Fırka bugün (27.9.39) saat 3 sonra da Edremit’e uğramaksızın Papazlık’a gitmiştir. Edremit’te bir tabur piyade ve iki cebel topu bırakarak mütebâki kuvvetiyle Ayvacık’a yürüyecektir.” diyordu.

Ayvacık’a giren Ethem Bey, ilk etapta çeteler de dahil hiç kimseye bir şey yapmamış, fakat çeteler aleyhine şikâyetler artınca onları yakalatarak mahkeme huzuruna çıkartmıştı. Çetelerin yaptığı eziyet ve gasp olayları sabit görülünce, hepsi kurşuna dizilerek cezalandırılmışlardı.

EZİNE İŞGALİ

Bu sayfa Ezinenin İşgalden kurtulmasını Anlatmaktadır.

Yunan askerinin Ezine’den kaçtığı tarih, 4 Eylül 1922 olduğu anlaşılmaktadır. Bu sırada Ezine nüfus katibi olan Kemallılı Hasan Efendi’nin, Kurtuluş sebebiyle yazdığı şiirin altında 4 Eylül tarihi vardır. (Aşağıdaki şiiri, Hasan Efendi’nin yeğeni Hüseyin Özer’den aldım).

“O ne kara günler idi. Düşman yurdu sarmıştı. Hapis, sürgün, dayak, ölüm, son haddine varmıştı. Sürü sürü mallarımız, aşırıldı satıldı; Diri diri vatandaşlar kuyulara atıldı. Yaşı seksen ihtiyarlar, atlar ile çiğnendi, Kara kayıp giden gençler, hesapsızdı efendi. Ne ocaklar söndürüldü, ne kadar çok can yandı. Aman yarâb, bu ne vahşi, bu ne alçak Yunandı Çıkamazdı bir Müslüman hanesinden dışarı, Göğerendi şehitlerin mezbahası mezarı, Bu ne zalim sebepsiz, milletimiz masumdu, Buna göçen saltanat da aldırmadı; göz yumdu, Neler çekti çift düşmandan, vatanın öz evlâdı, Mazlumların, yetimlerin arşa çıktı feryadı. Devam etti zulüm, böyle tam iki yıl, iki gün, Nihayet Türk süngüsünden kaçtı düşman, Ser-ni gûn bu gün idi, o mesut gün. Erişmişti ordumuz, kurtulmuştu hayatımız, namusumuz yurdumuz. Bin yaşa sen, milletimin ey şan dolu ordusu; Sensin bize kazandıran, bu şerefi namusu. Ey Ezine! Sen bu günün tesîdini unutma, Bu gün sana bayram oldu, sen îdini unutma.”

İşte bu acılı günlerden kesin kurtulmanın habercisi olan kahraman ordumuzda 22 Eylül 1922 Pazartesi günü Ezine’ye girmişti. İkinci Ordu Komutanı Şevki Paşa, 23.9.1922’de Batı Cephesi Komutanlığına yazdığı yazının Ezine ile ilgili kısmında şöyle demektedir:

“İkinci Süvari Fırkası kısm-ı küllisi 22.9.38 saat 2 sonrada Ezine’ye vasıl olmuşlardı. Yevm-i mezkûr sabahı Ezine’den Çamlıca köyü kayışlar istikametinde tahrik edilen süvari alayı 13’den yeni rapor alınmamıştır. Ezine’nin 20 km. şimalindeki Hamidiye karyesine de bir bölük gönderilmiştir.”

Yine Batı Cephesi Komutanı, Genelkurmay Başkanlığına 27.9.38’de yazdığı yazı da: “Altıncı Kolordu karargâh kademesi Ezine’dedir.” diyerek bölgedeki askerî birlikler hakkında bilgi vermektedir.

Ezine’ye giren birliklerin komutanı Çallı Ethem (Karabudak)Bey’dir. Ethem Bey’e kısa bir süre şikâyetler ve ihbarlar gelmeye başladı. Bu ihbarlar, çetelerin halka eziyetlerinden başka; Yunanlıların şehirde masum insanları eziyetle öldürüp askerî depboylar bölgesinde gömülmesiyle ilgili idi. İhbarları yapanlar, ya çetelerin eziyet ettiği kişiler; ya da, Yunanlıların öldürdüğü masum insanların yakınları idi.

İşte bu durum karşısında araştırma ve soruşturmalar başlamıştı. Çünkü Yunanlılar, gündüz veya gece yakaladıkları Kuva-yı Milliyecilerin ellerini tel ile bağlayıp diri bu depboylar yanında toprağa gömülüyorlardı. Halkın haklı şikayetleri karşısında Çallı Ethem Bey, bu mezarları açtırmaya karar veriyor ve şehrin ileri gelenleri ile köy muhtarlarını da çağırarak, bu mezarları açtırıyor. Ezine-Kemallı köyü muhtarının oğlu da (Süleyman Özer) babası ile bu acılı törene katılıyor. Süleyman Özer bize, bu konu ile ilgili olarak hatırladıklarını şöyle anlattı:

Babamın muhtar olması sebebiyle ben de depboylara gittim. Ethem Bey, yanında hahamı ve Ermeni papazını da oraya getirmişti. Halktan da birçok kişi vardı. Önce, kısa bir süre evvel kapatıldığı anlaşılan mezar açtırıldı. Adamın yüz derisi bile dökülmemiş, elleri tel ile arkasına bağlanmış, sakallı birisiydi. Cesedi görenler, bunun Ezine-Çığrı köyünden olduğunu söylediler (ismini hatırlamıyorum). O zaman Ethem Bey, yanındakilere (haham ve papaza):

-‘Medeniyet medeniyet dediğiniz, bu mu? dedi.

Yine Ezine-Kızılköy’de görüştüğümüz Ömer Özdemir:

“Yahya Amcamı, elleri tel ile bağlanmış bir şekilde bu mezardan çıkardılar; biz de tanıdığımız için aldık, köyümüze defnettik. Yahya Amcam, Kuva-yı Milliyeci olduğu için öldürüldü.” demişti.


Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkün. Ethem Bey bu durum karşısında, Türk Milleti’ne acımasızca reva görülen bu zulümlerin müsebbiplerini ve Türkleri ihbar eden yerli Rumları da, acımasızca cezalandırdı.

Yine eşkıyalık yapan, para için masum insanlara eziyet eden çeteleri (Kara Kadir, Aziz, Nezir, Sadık, Nail, vb.) haklarında şikâyetler artınca tutuklattı; Yargılama sonucu suçları sabit görülünce, Bahçeli köyünde Deveuçtu mevkiisinde kurşuna dizilerek infaz edildiler.

YUNAN İŞGALİ

Yunan işgali Avrupalı güçlerin teşviki ve cesaretlendirmesiyle ve Sevr Antlaşması hükümleri gerekçe gösterilerek, Yunan ordusunun 15 Mayıs 1919'da İzmir'e çıkmasıyla başlayan ve 9 Eylül 1922'de aynı muhitte denize dökülmeleriyle sonuçlanan, 1919-1922 arasında ve Kurtuluş Savaşı'nın gelişimine bağlı olarak Batı Anadolu'nun başlangıçta giderek daha geniş bir kısmını ve güney Marmara Bölgesi'ni kapsamış, 30 Ağustos 1922 Başkomutanlık Meydan Muharebesi ve akabindeki Büyük Taarruz neticesinde 10 gün gibi kısa bir sürede tamamen çözülmüş işgal hadisesi için kullanılan tanımdır. Yunan tarih söyleminde "Küçük Asya Felaketi" olarak adlandırılır.

Nazlıhan
07-04-07, 12:26
Sevgili Sevinç; çok degerli paylasımların için tesekkürler canım... {Böyle bir dizi ve böyle bir sitedeki paylasımlar gerçekten çok güzel oldu... Bu bilgileri hep farklı sitelerden bulup okurdum. Ama simdi ansiklopedivari çok güzel bir paylasım sayfamız var... :good: Emegi geçenlere tesekkür ederiz... :)}


Türk Çocukları!

Son sözümün son kelimesine dikkat!...

Gurur, büyüklük sende zaten vardır. Bunu gösterme! Onu kendi yüksek enerjinin kutsal yerine sakla! Gerekirse büyük alçak gönüllüğünü göster.

Fakat gene gerektikçe göster ezici yumruğunu!

İşte bu niteliklerinle ispat edebilirsin ne olduğunu!...

Mustafa Kemal ATATÜRK


Uçurum kenarında yıkık bir ülke...türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar...yıllarca süren savaş...

Ondan sonra; içerde ve dışarıda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni toplum, yeni devlet, ve bunları başarmak için arasız inkılaplar...

İşte Türk Genel İnkılabının kısa bir ifadesi...

1935 - Mustafa Kemal ATATÜRK

Nazlıhan
07-04-07, 12:29
Atatürkçülüğün bir öğreti değil, Türkiye gerçeklerinden doğmuş düşünsel ve eylemsel bir akımdır. Atatürk ilkelerinin tümü her şeyden önce bu ülke halkının sorunlarına gerçekçi çözümler getirebilmek, çağdaşlaşma yönünde köklü değişiklikler yapabilmek amacıyla konulmuştur. Bundan ötürü de temel anlamıyla bir devrim sayılabilmektedir. Bu devrim, Türk tarihinin Türk toplumuna getirdiği kültürel birikimler içinde, üst yapıdan başlayarak alt yapıya doğru ilerleyen bir çağdaşlaşma devrimidir. Temel öğeler olarak bilimsel düşünceyi, akılcılığı, ulusal egemenliği, tam bağımsızlığı öngören özgürlükçü, halkçı, devletçi, ulusçu, cumhuriyetçi, devrimci ve laik bir atılımdır Atatürkçülük. Çoğulcu ve demokratik bir toplumsal yapıya dayanan çağdaş bir toplum yaratmak, Atatürkçülüğün başlıca ereğidir. Bundan dolayı Atatürk ilkeleri, Atatürk devrimleri ile eş anlama gelir.

Atatürkçülük, her türlü gericiliğe, tutuculuğa, bağnazlığa, yobazlığa ve boş inançlara kesinlikle karşıdır. Atatürkçülük baskı, korku ve bütün toptarıcı yönetimlere de kesinlikle karşıdır, insancıldır, özgürlükçüdür, ulusçudur, gerçekçidir. Bundan dolayı da hem ırkçılığa, hem de bunun sonucu olan sınır ötesi serüvenlere karşı olan bir ulusçuluk anlayışına sahiptir. Atatürkçülük, kendini Türk bilen, Türküm diyen herkesi Türk sayar. Yurt yönetimince sınırlar arası çatışma ve kavgayı reddeder. Bunun yerine hem sınıflar arası, hem de uluslar arası barışı öngörür. Üretim ilişkilerine Hukuk Devleti ve Sosyal Adalet anlayışı ile yaklaşır. Gerek insanlığa, gerek topluma, savaşın değil toplumsal adalete dayanan barış ve kardeşliğin mutluluk getireceğine inanır.

Atatürk Devrimleri adı altında toplanan Türk Devrimi, başlıca iki temel düşünceye dayanır:


1 - Türk'e doğru,

2 - Batı'ya doğru.


Bu iki temel düşünce, Atatürk'ün kafasında durup dururken doğmamıştır. Son yüzelli yıllık toplumsal, tarihsel gelişmemizin, denilebilir ki doğal bir sonucu olarak meydana çıkmış, O'nun üstün kişiliğinde karar ve eylem haline gelmiştir. Bunun içindir ki, Atatürk bir rastlantı değildir. Tarihsel çizgimizin üzerinde, ondan fışkırmış bir önderdir.

Çeşitli yenilgiler, gerileme ve bocâlamalardan sonra, Atatürk'ün dehasında, kurtuluşumuzun iki çıkış noktası olarak beliren yukardaki temel düşünceler, bizi bir yandan kendi öz kaynaklarımıza, ulusal değerlerimize yöneltirken ve böylece Türk'ün, İslâm dinini kabul edişinden çok önce de yüksek bir varlığı, kendine özgü bir dili, kültürü, uygarlığı olduğu gerçeğini ortaya çıkarırken, bir yandan da, üçyüz yıldan beri çağ dışı kalmış alan Doğu uygarlığından, o uygarlığın tutucu, engelleyici, yozlaşmış değerlerinden onu kurtararak, çağdaş Batı ,uygarlığının akılcı, insancı, özgürlükçü dünya görüşünün yörüngesine oturtmuştur. Birinci temel düşünceden, uluslaşma sürecimizi hızlandıran Atatürk milliyetçiliği ile, O'nun halkçılık ilkesi, bunların yanısırada, maliyede, iktisatta, siyasada, kültürde, dilde, bağımsızlık yani, o zamanki deyimi ile ''İstiktâl'i tam'' ilkesi doğmuştur. İkincisinden ise, ulusal egemenlik, lâiklik, cumhuriyetçilik, kadın - erkek eşitliği, lâtin alfabesine dayanan yeni Türk harfleri doğmuştur. Ki bunlar, yeni Türk devletinin, Türkiye Cumhuriyeti'nin üst yapı örgüsünü temellendiren başlıca ilkeleridir.

Nazlıhan
07-04-07, 12:37
CUMHURİYETÇİLİK

Atatürk inkılabında cumhuriyetçilik, ana ilke ve esas değerdir. Anayasalarımızda öteki Atatürk ilkelerinin yer alışında diziliş sırasında en bastadır. Öyle ki anayasamızda değiştirilmesi önerilemez maddelerin en basında gelir. Kısacası bu ilke anayasanın bağımsız ana maddesidir.

Cumhuriyetçilik ilkesi, böylece devletin biçimini belirleyerek devlet düzen ve yönetiminde kişisellik ve keyfiliğin egemen olmasını önleyen en sağlam güvencedir.

Ulusal Kurtuluş Savası, başlangıcından ölümüne değin Atatürk, halk yönetimini, devleti halkın yönetmesini, yönetimin halkın eline geçmesini, devletin bir halk devleti haline gelmesini savunmuştur. Bu bakımdan Cumhuriyetçilik ilkesi, halkçılık ilkesiyle birleşir ve "Egemenlik Ulusundur" özdeyişinde en özlü anlatımını bulur.

Egemenliğin ulus tarafından kullanılmaya başlandığı 23 Nisan 1920 gününden itibaren özgürlük ve bağımsızlık savaşlarını kazanan Türk ulusu, kendi yönetim biçimini belirlemiş, bu yönetim biçimi ayni zamanda ulus şeref ve onurunu kurtarmak için en güçlü araç olmuştur. Cumhuriyet yönetimi daha o günden seçmiş olan Türk ulusuna seslenen büyük önder su tümcelerle cumhuriyetin bağımsızlığın ayrılmaz parçası olduğunu vurgulamıştır: Buğun ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal yıkımlardan uyanmanın ve bu sevgili vatanin her kösesini sulayan kanların karşılığıdır. Bu sonucu Türk gençliğinin korumasına bırakıyorum."

"Ey Türk Gençliği: Birinci ödevin Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini sonsuza değin korumak ve savunmaktır."

Bu sözleri ruhuna ve varlığına perçinlemiş olan Türk ulusu, cumhuriyeti dünya durdukça korumaya and içmiştir. Cumhuriyetçilik, öteki Atatürk ilkeleriyle birlikte uğrunda olumu göze alma inancıdır. Çünkü, demokrasinin eşanlamlısı olan Cumhuriyet, ulus egemenliğini en iyi simgeleyen, en yüksek, dolayısıyla Türk ulusuna en layık ve onun yüce ruhuna en uygun bir devlet yönetimi biçimidir.


MİLLİYETÇİLİK

Atatürk İlkeleri arasında son derece önemli bir ilke olan milliyetçilik, akılcılık, gerçekçilik, barışçılık ve cumhuriyetçilik ilkeleriyle bütünleşen ve bu ilkelerle çelişen yorumlara kapalı bir ilkedir.

Milliyetçilik ilkesi, Kurtuluş Savaşının çıkış noktasını oluşturmuş ve tüm tutsak ulusların kurtuluş hareketlerine ışık tutmuştur.

Atatürk?ün türlü demeç ve söylevlerinde açıklık kazanmış olan bu ilke, Fransız devriminden sonra dünyaya yayılan özgürlük düşüncesinin tarihsel gelişimi içinde her ulusun kendi kaderini çizme inancının doğal bir sonucu olmuştur.

Osmanlı İmparatorluğunun çöküş döneminde, ulusallık niteliğini yitirmekte olan dilimizin sadeleştirilmesi ve dünyaya yayılmış Türk toplumlarının araştırılıp incelenmesi hareketlerinin ortak adi olarak Türkçülük akimi biçiminde belirmiştir. Zaman bütün Türk toplumlarını birleştirmeyi amaçlayan Turancılık, zaman da İslam Birliği kurmak gibi bir amaca yönelik İslamcılık akımlarıyla karıştırılmaya başlanmıştı.

Bugün anayasamızda da yer alan milliyetçilik kavram bir ilke olarak, Türk ulusunun egemenliğini kendi iradesine aldığı süreç içinde gerçek anlamını kazanmıştır. Akılcı, gerçekçi, barışçı ve cumhuriyetçi bir nitelik aldıktan sonra Atatürk tarafından "Türk Milliyetçiliği"deyimiyle bütün açıklık ve kapsamını, gerçek anlam ve kılavuzluğunu bulmuştur. Bugün Atatürk ilkeleri arasında yer alan milliyetçilik, çağdaş anlamıyla siyasal, ekonomik ve kültürel bir devlet sistemi olmuştur.

Milliyetçilik ilkesine göre, Türk ulusu büyük insanlık ailesinin yüksek onurlu bir üyesidir. Bu bakımdan bütün insanlığı sever; ulusal onur ve çıkarlarına dokunulmadıkça başka uluslara karşı düşmanlık beslemez ve aşılamaz.

Milliyetçilik ilkesi, bütün çağdaş uluslarla uyum içinde yasamakla birlikte, Türk toplumsal varlığının özel karakterini ve başlı başına bağımsız kimliğini saklı tutmayı esas sayar. Bu bakımdan kendi özüne aykırı akımların ülkeye girmesini ve yayılmasını istemez.

Atatürk milliyetçiliği, gerek bağımsız, gerek başka devletlerin uyruğu olarak yasayan bütün Türkleri, hangi dinden olurlarsa olsunlar derin bir kardeşlik duygusuyla candan sevmek ve onların refah ve gelişmesini candan dilemekle birlikte, siyasal sinir olarak Türkiye Cumhuriyeti sınırlarını tanır.

Milliyetçilik ilkesine göre, Türkiye Cumhuriyeti içinde, Türk dili ile konuşan, Türk kültürü ile yetişen, Türk ulusunun her yönden yükselmesi düşüncesini benimseyen her birey, hangi dinden, ırktan olursa olsun Türk?tür.

Milliyetçilik ilkesini, ulusal bilincimize Kurtuluş Savası ile perçinleyen güç, Türk toplumunu birbirine bağlayan en yüce bağın ulusçu bağ olduğu inancıdır. Bu ulusçu bağın en özlü deyisi "Ulusal Birlik Duygusu"dur.

Milliyetçilik ilkesi özet olarak: "Türk ulusunun yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, doğuştan gelen zekasını, bilime bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, ulusal birlik duygusunu aralıksız olarak ve her turlu araç ve önlemlerle besleyerek geliştirmek"tir.

Milliyetçilik ilkesi, Türk ulusunun "bütün bireylerini, kaderde, kıvançta ve tasada ortak bir bütün halinde ulusal bilinç ve ülküler çevresinde toplamak" inancıdır.


HALKÇILIK

İnkılap Tarihimizde üzerinde duyarlıkla titrediğimiz, 1924 ve 1961 anayasalarında yer alan halkçılık ilkesi, Atatürk ilkeleri arasında demokrasi ülküsünün temelini oluşturmaktadır. Bu ilkenin ana özelliği, ülke yönetiminin ve egemenliğin kaynağını halk dediğimiz ulus varlığında bulmaktır. Atatürk?ün daha 1920 yılında meclise sunduğu halkçılık programında halkı temsil eden meclisin ulusal egemenliği hangi yöntemlerle kullanacağını saptayan esaslar, 1937'de anayasamızda devletin temel ilkeleri arasında yer alan halkçılık adıyla yönetimin demokratik kaynağını saptıyordu.

Egemenliği bir zümre ya da bir aileye bağlayan çağdışı biçimlerin yerini alan ve halkın secimle saptadığı bir meclis aracılığı ile yönetim ve egemenlik haklarını kullanması yönetimi, geniş anlamda "halkın, halk tarafından halk için yönetimi" halkçılığın özünü oluşturur. Devlet ile yurttaş arasındaki karşılıklı hak ve ödevlerin yerine getirilmesinde düzenleyici kuralları, yasaları yapma yetkisini halk egemenliğinde tanıyan halkçılık ilkesi, baslıca su özellikleri kapsar:

Yasalar önünde salt bir eşitlik öngören ve hiçbir bireye, hiçbir aileye, hiçbir sınıfa, ayrıcalık tanımayan bireyler halktandır. Bu nitelikleri taşıyan bireylerin yönetimi ellerinde bulundurmaları halkçılığın temel özelliğidir. Bu bakımdan halkçılık:
a. Ülke yönetiminin demokratikliği,
b. Herhangi bir birey ve sınıfa ulusun genel hakları dışında ayrıcalık tanımamak,
c. Sınıf kavgasını kabul etmemek gibi öğelerden oluşur.

Halkçılık ilkesi, ulusal egemenliği geniş halk yığınlarının özgür iradesine bağlarken öteki ilkelerden soyutlanmadan değerlendirilmelidir. Akilcilik, özgürlükçülük, ve uygarlıkçılık ilkeleriyle çakışan bir ilke olsak halkın olumlu bilimin ve çağdaş uygarlığın gereklerine göre eğitilmesi, yurttaşlık bilincinin eğitim yolu ile aydınlatılması halkçılığın temel yöntemidir. Türk toplumunun sosyal, kültürel ve ekonomik kalkınmasının temelini oluşturan eğitim kalkınması milliyetçilik ilkesinin de ana ereğidir. Bu bakımdan eğitim yoluyla aydınlatılmış halk, ulusal egemenliğin güçlenmesi ve demokrasimizin yasamasında halkçılık ile milliyetçilik ilkelerinin aydınlığında tek ve gerçek güvencedir.


DEVLETÇİLİK

Anayasamızda da yer alan devletçilik ilkesi, tüm ülkelerin ortak amacı olan toplumun esenlik ve mutluluğunu sağlayıcı toplumsal, ekonomik ve kültürel kalkınmada devletin üstlenmesi gereken görevleri saptayan bir yöntemdir. Genel çizgileri ile özel girişimin yetki ve gücü dışında kalan ekonomik kalkınma ve örgütlenmeyi devlet eliyle ve araçları ile gerçekleştirmek ilkesidir.

Anayasamızın devletin görev ve sorumlulukçuna bıraktığı, yerine getirmekle yükümlü olduğu belli başlı görevleri saptayan maddeleri, devletin, ulusun bireylerinin ve tümünün esenlik ve mutluluğu ile ülkenin güvenlik ve bağımsızlığının korunması esaslarını kapsar.

Genel olarak her devletin temel iki ödevi vardır:


a. Ülke içinde güvenliği ve adaleti kurmak ve sürdürmek, bu suretle yurttaşların her çeşit özgürlüklerini dokunulmazlık altında bulundurmak,


b. Diş siyasal ve öteki uluslarla ilişkileri iyi yöneterek, ülkede her çeşit savunma güçlerini, her an hazır tutarak ulusun bağımsızlığını güvence altında tutmak ve bu uğurda başka çare kalmazsa, silahla savunmaktır.

Denebilir ki devletin oluşturulmasında amaç bu iki temel ödevin yerine getirilmesini sağlamaktır. Çünkü bu ödevlerin yurttaşların birey olarak yapmağa güçlerinin yetmeyeceği islerdir.

Bunlardan başka devletin ilgilendiği belli başlı isler, bayındırlık, eğitim, kültür, sağlık ve sosyal yardim, tarım, ticaret ve sanayice ilişkin ekonomik etkinliklerdir.

Tarımla, tecimle, sanayi ile ekonomik islere devletin girmemesi, bireylere bırakması gerektiği görüsünde bulunan kurama "bireycilik" derler. Ulusun genel ve ortak çıkarlarına ait, siyasal ve düşünsel islerde olduğu gibi her turlu ekonomik islerin de bireylere bırakılmayıp devlet tarafından yapılmasının daha uygun olacağını savunan kurama da "devletçilik" denir.

Devletin temel iki ödevinin yanında ekonomik amaçlı ödevler, doğrudan doğruya devletin zorunlu görevlerinden görünmemekle birlikte, ana görevlerinin yerine getirilmesinde etkindirler. Vatandasın güvenliğini ve esenliğini her şeyin basında düşünmek ve sağlamakla yükümlü olan devletin, ana görevlerinin yerine getirilmesinde son derece etkili ekonomik amaçlı ödevleri de bireylere ya da ortaklıklara tümüyle bırakabilmek için, bu islerin devletin el koymasına ve yardımına gerek kalmadan yürütüleceğine, devletin temel ödevlerini yerine getirmekte güçlükler yaratmayacağına güvenmesi gerekir.

Bu gibi islerde, bireylerin kurmaya olanak bulamayacakları geniş ve güçlü örgütler gerekebilir. Ya da bu gibi islerde yeterince çıkar elde edemeyecekleri için, o islerden vazgeçerler. Oysa ki o isler, ulusça yaşamsal bir önem taşıyabilir. İste devlet onu yapmak zorunda bulunur.

Devletin, bireye göre amacı çok farklı bir özellik taşır. O, toplumun ortak çıkarını ve ilerlemesini düşünür. Bireyleri, özel çıkar hırsından ne ölçüde uzaklaştırmak olanaklıdır, düşünülmeye değer.

Anayasamızda da yer alan bu ilkenin, özellikle halkçılık ilkesini bütünleyici, halkçılık ilkesinin gerçekleşmesini sağlayacak bir yöntem olduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Bu ilke, yüzyıllar boyu sağlanmış teknik gelişmeleri, sanayii kısa surede yurtta sağlamayı istemekte, ona çalışmakla birlikte, bunları basarmış ülkelerin, yaptıkları büyük yanlışlıklara, içine düştükleri büyük zorluklara ve çelişkilere uğramamak için ortaya konmuş ve Atatürk tarafından gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Atatürk ilkeleri arasında özel bir yer tutan devletçilik, ulus birliğini, ulus bütünlüğünü sınıflara parçalamamak; bu sınıflar arasında ulus varlığını sarsan, yıpratan çatışmalara, karşıtlıklara düşmemek amacına yöneliktir.

Devletçilik ilkesi, devlet ile bireyin etkinlik alanlarını saptarken özel ve bireysel ekonomik girişim ve etkinliklere set çeken, onları yok eden bir yöntem değil, ilke olarak devleti bireyin yerine koymamak, fakat bireyin gelişmesi için genel koşulları hazırlamak ve bireyin kişisel etkinliğini ekonomik ilerlemenin ana kaynağı olarak görmek anlayışıdır.

Kurtuluş Savaşımız, "birlik ve dayanışma" ile anamalcılığın sömürgeciliğine karsı kazanılmıştı. Genç Türkiye Cumhuriyeti de bu birlik ve dayanışmayı toplumun gelişmesi atılımlarında gerçekleştirmek zorundadır. Nasıl, cumhuriyet yönetiminin kuruluş başlangıcında somurucu, anamalcı ve isçi sınıfları yoksa, çağdaş uygarlık yolundaki gelişmelerde de sınıf karşıtlıklarına, çatışmalarına düşmeden toplum yapısında ekonomik ve kültürel dengeler sağlamak da devletçiliğin amaçları arasındadır. devletçiliğin bu anlamda uygulanışı, cağımıza ve geleceğe uygun özgün bir girişimdir. Atatürk devletçiliği, Türk ulusu için olduğu kadar, onun durumunda olan egemenlikleri, özgürlükleri için savaşan, anamalcı ülkelerin sömürülerinden kurtulmak çabasında olan uluslar için de toplumsal bir koşul, bir gerekirciliktir.

Devletçilik ilkesi, doğumu, denemesi, uygulanması ile ulusal; amacı ve geleceği ile evrenseldir.


LAİKLİK

Atatürk ilkeleri arasında inkılapçılık, cumhuriyetçilik ve uygarlıkçılık ilkeleri ile sımsıkı ilişkili olan laiklik ilkesi, yaygın anlatımıyla din ile dünya, din ile devlet islerinin ayrılmasını öngören akılcı bir yöntemdir.

Laiklik, geniş anlamıyla çağdaşlaşmanın doğal bir sonucudur. Din, bireylerin dilediği inancı taşımasıdır. Nasıl bireyleri belli bir inanca zorlamak insan haklarına aykırı ise, devleti de belli bir inancın buyruğu altına sokmak çağdaş devlet anlayışına aykırıdır.

Devlet yönetiminin dinsel kural ve kurumlardan ayrılması, çağdaş Türk toplumunun yüzyıllardır beklediği bir devrim atilimidir. Yalnızca, basımevinin ülkeye girmesine engel olup uç yüz yıl geciktiren dinsel otoritenin, Türk ulusunun çağdışı kalışındaki olumsuz etkisi bile, din ile devlet islerinin ayrılması için yeter ve gerek bir koşuldur.

Laiklik ilkesi, kimi gerici çevrelerin yorumladıkları gibi, dinsizlik anlamında düşünülmemelidir. Tersine her yurttaşı din ve inancında özgür bırakan temiz ruhlu halkımızı, özellikle koylumuzu, kutsal din duygusunu sömürerek çıkar sağlayan güçlerin baskısından kurtaran laiklik ilkesi, toplumdaki mezhep farklılığından ileri gelen karşıtlık ve çatışmaları da önleyen en etkili ve olumlu bir yöntem oldu.

Laiklik, devlet yönetiminde bütün yasaların, kuralların ve yöntemlerin, bilimsel ve teknik bulgularla çağdaş uygarlığın sağladığı verilere ve dünya gereksinmelerine göre yapılması ve uygulanması ilkesidir.

***
{Not:Devamı, Atatürk ve Inkilapçılık...} {Kısmetse daha sonra ekleyecegim...:img-wink: }

{Kaynak: http://abone.turk.net/selamisozer/temel_ilkeleri.htm}

sweety1987
07-04-07, 14:57
Benim bir sorum oalcak:img-blush ...
Kinali kuzular cikmiyormu artik...
En son 13'ü bölümü bakmistim...Sonra hic birdaha izleyemedim...
Yayindan kalktimi yoksa ne oldu?
Biriniz yardim ederse sevinirim...

Nazlıhan
09-04-07, 18:37
Dizi bitmedi...:happy0064

Nisan ayı içerisinde Kurtulus Savası'nın, bu sefer devam hikaye halinde anlatılacagı ikinci 13 bölüm çekilecekmis... Kurtulus Savası'yla ilgili eklenen bilgi mesajları bu yüzden...

Bu mesajı, görmeyen arkadaslarım için öne alıyorum...

Nazlıhan
09-04-07, 18:49
ATATÜRK VE İNKILAPÇILIK


1. İnkılabın Anlamı ve Benzer Kavramlar

İnkılap, kelime anlamı ile değişme, bir halden başka bir hale dönmeyi ifade eder. Arapça kökenli bir kelimedir. Dilimizde inkılap kelimesi karşılığı eş anlamlı bir kelime olarak devrim de kullanılmaktadır.

İnkılap ve devrim kelimelerinin Fransızca karşılığı "révolution", İngilizce karşılığı "revolution"dur. Kelime Latince kökenli olup, revolvere kelimesinden gelmektedir.

Revoultion kelimesi, ani ve şiddetli, kökten bir değişikliği ifade etmek üzere ilk defa 1789 Fransız İnkılabı ile kullanılmaya başlanmıştır. Kelime genel olarak, inkılabı ifade etmek için kullanılmışsa da, büyük harfle yazıldığında da Fransız inkılabını ifade eder.

Fransız inkılabına Fransız ihtilali de denilmektedir. Dilimizde kullanılan inkılap ve devrim kelimeleri de bu yüzden, çok defa ihtilal kelimesi ile karıştırılmaktadır.

Bazı yazarlarların eserlerinde, Türk İnkılabı, ihtilal olarak ifade edilmektedir.

Aslında inkılap ve ihtilal aynı şeyleri ifade etmez. İhtilal, inkılabın bir evresini, mevcut otoriteye karşı gelmeyi, zora başvurmayı öngörür. İhtilal kelimesinin Fransızca ve İngilizce tam karşılığı mevcut değildir.

Bir başka anlamı ile ihtilal, karıştırmayı, düzensizliği ve karışıklığı ifade eder.

Devrim sözcüğünün karşılığı ise, "yerleşik toplumsal düzeni köklü, hızlı ve geniş kapsamlı olarak niteliksel değiştirme ve yeniden biçimlendirme eylemi" olarak açıklanmaktadır.

Türkçe Sözlükte, ihtilal ile devrim ve inkılap kavramları birbirinden açıkça farklılık göstermemektedir. Devrim sözcüğünün açıklanmasında, daha çok, inkılabın aksiyon evresi, yani ihtilal dile getirilmektedir.

Türk Hukuk Lügatı ile Türkçe Sözlükte kullanılan ihtilal deyimi, dar ve sınırlı anlamda kullanılmakta, esas fikri ifade etmemektedir. Gerçekte ihtilal zor kullanılarak yapılan bir halk hareketidir. İhtilal, ihtilal sonucu bozulan, alt üst olan düzen yerine yeni kurulan düzeni ifade etmemektedir. İhtilal geniş ve yaygın anlamı ile inkılabın sadece bir evresini teşkil eder.

İnkılap ise, bir taraftan halk hareketi olarak mevcut düzeni zor kullanarak yıkmayı ve sonra yıkılan düzen yerine yeni bir düzen kurmayı ifade eder. İnkılap kelimesinin bu geniş anlamı yanında, inkılaba daha sınırlı anlamlar da verilmekte "reform (ıslahat)" anlamında kullanılmaktadır.

Türk Hukuk Lugatına göre, "İnkılap, eski bozuk düzenin, köhnemiş düzenin yıkılmasından sonra yapılan yenileştirme hareketidir." Bu anlamda inkılap, ne hazırlık safhasını ne de aksiyon safhasını içermemektedir.

İnkılap, basit bir olay değildir. Bir ülkenin sosyal bünyesinin kökten ve genel olarak değişikliğini ifade eder. Önemli bir halk hareketi olarak görülür ve genellikle kuvvet kullanımını gerekli kılar. İnkılap, yeni bir sosyal düzenin yerleşmesi amacına yönelik olarak da bir tür iktidarı ele geçirme tekniğidir.

İnkılap deyimi, belirli alanlarda sosyal yönden, önemli değişiklikleri de ifade etmek üzere kullanılır. Sanayi inkılabı, yeşil inkılap, ahlak inkılabı gibi.

Fransız inkılabı denildiğinde, 1789 Fransız İnkılabı, Ekim inkılabı denildiğinde de 1917 Rus inkılabı anlaşılır.

İlk defa Proudhon tarafından kullanılan ve Trotsky (Troçki) tarafından geliştirilen sürekli inkılap, inkılaba dinamik bir hüviyet veren anlayışı ifade eder.

Karşı inkılap, 1789 Fransız İnkılabının fikir ve kurumlarına karşı olan hareketi ifade eder. Karşı inkılap, tutucu fikirlerin savunuculuğunu yapar. Gelenekler değişme fikrinin karşısında yer alır.

Kültür inkılabı ise, 1966-1970 yıllarında Çin Halk Cumhuriyetinde cereyan eden olaylara verilen addır. Bu hareket, politik, idari, ekonomik müesseselerle, askeri kuruluşların ve üniversitelerin toptan değişikliklerini öngörmektedir.

İnkılap, kavram olarak bir bütündür. Eski bozuk düzenin yıkılmasını ve onun yerine yeni düzenin kurulmasını içerir.

Fransızca révolution, İngilizce revulotion kelimelerine karşılık eş anlamda kullanılan inkılap ve devrim kelimelerinin kullanımı bugün bir tercih sorunu olmuştur.

Prof. Dr. Hasan Eren'e göre, inkılap karşılığı kullanılan devrim sözü anlamını yitirerek "ihtilal" anlamında kullanılmıştır. Bundan şikayetçi olan Prof. Dr. Hasan Eren, bunun dilde anarşi yaratacağını, bunun aynı zamanda ülkede de anarşi yaratacağını şu sözleri ile dile getirmiştir:

"Dil inkılabının başlangıç yıllarında Türkçe devirmek kökünden devrim diye bir karşılık yapıldı. Gramer kaidelerine uyan bu biçim başlangıçta 'İnkılap' olarak kullanıldı. Ancak sonradan 'devrim' daha çok 'İhtilal', 'İsyan', 'Ayaklanma' gibi bir takım anlamlar aldı. Ama bu 'Devrim'in, Büyük Kurtarıcının gerçekleştirdiği inkılaplarla herhangi bir bağı kalmamıştı."

Dilde "inkılap" ve "ihtilal" kavramlarını karıştırmamak, birleştirmemek gerekir. Yoksa bunun sonucu dilde, yalnız dilde değil, ülkede anarşidir.

Prof. Dr. Hüseyin Nail Kubalı da, 1973'te yayımlanan "Türk Devrim Tarihi" adlı incelemesinde, devrim kelimesinin yanlış kullanılmasından şikayetçi olmuştur:

"İnkılap" terimi devrim olayının "bir halden başka bir hale geçiş", "ani ve şiddetli değişme" anlamını daha iyi açıklamakta idi. Halbuki "devrim" terimi "bir halden diğer bir hale geçiş"i değil, bu geçişin sadece ilk ve başlangıç safhasını, yani mevcut halin yalnız ortadan kaldırılması, devrilmesi safhasını, yıkıcı olan yönünü karşılamaktadır.

Görüldüğü üzere, Prof. Dr. Hüseyin Nail Kubalı, devrim sözcüğünü ihtilal karşılığı kullanmanın yanlış ve hatalı olduğuna değinmekte ve bu kelimenin bütün kusurlarına rağmen alışılagelmiş olması dolayısıyla kullanıldığını belirtmektedir.

Konu üzerinde Prof. Dr. Suat Sinanoğlu'nun düşüncesi ise daha belirli ve açıktır.

Devrimin devirme kök anlamı ile açık ilişkisi, bu kelimenin ihtilal anlamında kullanılmasına yol açmıştır. 1968'de baş gösteren bazı akımlar, devrim kelimesinin yavaş yavaş Atatürk İnkılabı kavramından ayrılmasına ve yeni ihtilalci düşüncelerin kullanılmasına neden olmuştur.

Devrim kelimesinin maksatlı ve belirli bir amaca yönelik olarak kullanılması, özellikle 12 Eylül 1980'den sonra bu sözcüğün resmi makamlarca inkılap karşılığı olarak kullanılmasına pek imkan vermemiştir.

Böylece 12 Eylül 1980'den sonra devrim sözcüğü yerini inkılap sözcüğüne bırakmıştır.

7 Kasım 1982 tarihli Anayasa, başlangıç dahil, birçok maddelerinde, 1961 Anayasasının devrim kelimesini kullanmasına karşılık inkılap kelimesini kullanmıştır. Bugün en üstün hukuk kuralı olarak yürürlükte bulunan Anayasa İnkılap deyimine yer vermektedir.

Kavram kargaşasına neden olmamak ve kavramlara açıklık getirmek için, inkılap kavramı ile ilgili benzer kavramları da karşılaştırmak gerekecektir.

İnkılap, evrim veya tekamül (evolution) ve ıslahattan (reforme) farklıdır. Evrim veya tekamül genel anlamda tedrici gelişmeyi, değişikliği ifade eder. "Yavaş yavaş açılma ve şekil alma" anlamına gelir. Reform veya eski deyimle ıslahat, toplum hayatında belirli alanlarda yapılan düzeltmelerdir. Reformlar, o ülkenin hukuk düzenine uygun olarak yapılır, tedricidir, zorlayıcı değildir.

İnkılabın bir evresini teşkil eden ihtilal, isyan, başkaldırma ve ayaklanmadan farklıdır. Bu kelimeler arasında anlam bakımından önemsiz dahi olsa fark vardır. İsyan, kanunlara ve emirlere karşı gelmeyi, meşru otoriteyi cebir yolu ile değiştirmeyi amaçlar.

İnkılap ve onun bir evresi olan ihtilal, bir fikrin şahlanışıdır. İsyan ise şahsi tecrübeden fikre giden harekettir. Belki bir ihtilalin başlangıcı olabilir. Yalnız başına isyan sonu olmayan bir çatışmadır, plan ve akla dayanmaz.

İnkılap, hükümet darbesinden de ayrı ve farklı bir anlam taşır.

Hükümet darbeleri sadece iktidardaki kişileri değiştirirler. Toplumdaki sosyal, ekonomik yapıya ilişmezler.İnkılap ise her şeyden önce siyasal ve sosyal yapının kökten değiştirilmesini amaç edinir.

Geniş anlamda anılan inkılap kelimesi yanı sıra dilimizde birde dar anlamda inkılap kelimesi kullanılır. Dar anlamda inkılap, sosyal hayatta ve sosyal müesseselerde belli yönlerden kökten değişmedir. Bu değişme, gelişme şeklinde ve genel anlamda inkılabın ana amacına uygun olarak gelişir. Milliyetçilik prensibinin tabii bir sonucu olarak dil ve tarih inkılapları, batılaşma prensibinin de sonucu olarak Şapka ve Harf inkılabının kabulü ve devletin laikleştirilmesi, dar anlamda inkılabı ifade eder. 1961 anayasasında da yer alan "Atatürk devrimleri" deyimi, dar anlamda anılan inkılapların topunu birden belirtmek üzere kullanılmıştır. Türk İnkılabı veya Atatürk İnkılabı denildiğinde, geniş ve şümullü anlamı ile Kurtuluş mücadelesini de içine alan Büyük Türk İnkılabı ifade edilir.

Sonuç olarak inkılap basit ve sadece bir olay değildir. Yeni bir hukuki düzenlemenin aynı zamanda hareket noktasıdır ve idare edenlerin hukuk anlayışına karşı da müeyyidedir. Toplum mevcut olduğu andan itibaren fiil olarak inkılap da mevcut olmuştur. İnkılap fiili, inkılap fikrinden öncedir. İlkel toplumlarda bu tür hareketler, ya topluluğun ihtiyaçlarının tatmin olmamış olmasından veya politik grupların ihtiraslarından doğan şuursuz hareketleridir. Ancak XVIII inci yüzyıldan itibaren toplumda gelişmeler, topluma yeni bir yön vermenin zorunluluğunu ortaya koymuştur. Amerikan ve Fransız inkılapları yeni bir fikrin, yeni bir dünya anlayışının zaferidir.

Toplumu geliştirmek için insan aklının düşündüğü reformlar, aynı zamanda toplumu düzenleyen kuralları da değiştirmek gücüne sahip olmak istemişlerdir. Gelişmeye toplum düzeninin sert bir şekilde engel oluşu, iktidarların tarihi ve sosyal gelişme önünde direnmeleri inkılabı halk hareketi olarak zorunlu kılmıştır. İnkılap kaçınılmaz bir gelişmenin biraz sert ve fakat çabuklaştırılmış şeklidir. İnkılap, topluluğun hastalığına bir çaredir. İnkılap, iktidarı yenileştirme ve kuvvetlendirme gibi tarihi bir fonksiyonu da yerine getirir.

İnkılabın nihai gayesi, iktidarda bulunanları, (hükümet edenleri) devirmek, devletin organizasyonunu değiştirmek olduğu kadar, karşı karşıya duran sosyal kuvvetlerin münasebetini değiştirmek ve bu kuvvetlerden bir kısmına, ihtiyaçlarına uygun hukuk kuralları koymaktır. Bu böyle olunca, inkılap birinci derecede bir hukuki olaydır.



2. İnkılabın Unsurları

İnkılap, halk hareketi olarak mevcut düzeni zor kullanarak yıkmayı ve yıkılan düzen yerine yeni bir düzen kurmayı ifade eder. Bu tarife göre inkılap olayının unsurları şunlardır:

a. İnkılap önce bir halk hareketidir.

Hareketten maksat ani ve enstantane bir hareket değildir. Modern inkılap teorisi, inkılabın sanıldığının aksine ani bir olay, birden patlak veren bir hareket olmayıp için için gelişen, oldukça uzun bir sürecin eseri oluğunu ortaya koymaktadır.

Buna göre bir inkılapta bir hazırlık, patlama ile başlayan bir uygulama devresi mevcuttur.

İnkılabın en başta gelen bir özelliği de topluma mal edilmesi, toplumca yapılan bir hareket olmasıdır. Bir kişiye, bir zümreye, bir sınıfa dayanılarak yapılan inkılap, toplumca benimsenmedikçe gerçek anlamda bir inkılap niteliğini taşımaz

b. İnkılap mevcut düzeni yıkma olayıdır.

Mevcut düzenin yıkılması, mevcut hukuk düzenine karşı gelmeyi, kanuna, aykırı olan harekete geçmeyi gerekli kılar. Dayanağını direnme hakkında bulan bu toplum hareketi, eskimiş, yıpranmış ve iktidarda bulunanların zorla devama çalıştıkları eski düzenin yıkılmasını öngörmektedir.

c. İnkılap, yıkılan düzen yerine yeni bir düzen kurmayı amaç edinir.

İnkılap, yıkılan düzen yerine yeni bir düzen kurmayı amaç edinmekle inkılabın yeni bir hukuki düzen olduğu, gelecek hukuk düzeninin geçerliliğinin temelini teşkil ettiği anlaşılır. İnkılap, eski hukuk düzeninin enkazı üzerinde yeni hukuk düzeninin kuruluşudur.

Nazlıhan
09-04-07, 18:51
3. İnkılabın Evreleri (Safhaları)

İnkılap üç evrede gerçekleşir.

a. Birinci Evre

Birinci evreyi teşkil eden fikri cephe, cemiyette değişiklik fikrinin tohumlarının atıldığı ve geliştirildiği devredir. Düşünürlerin, yazarların ve filozofların hazırladıkları ve yön verdiği devredir. İnkılaplar önce akla dayanan yeni bir sosyal düzen arayan fikirler olarak doğar. Ölçülü bir istek ve şüphe iken, taraftar bulunca iman ve ihtiras haline gelir. İnkılap fikirleri halk yığınlarınca benimsenirse güç ve kuvvet kazanır.

b. İkinci Evre

İkinci evre, hazırlık evresinin tamamlanmasından sonra gelir ve aksiyon safhasıdır. Dar anlamı ile ihtilali ifade eder. İhtilal başarı gösterirse meşruluk kazanır. Modern ihtilaller bir tabiye ve taktik işidir. Disiplinli ihtilalciler ister.

c. Üçüncü Evre

Üçüncü evreyi, yıkılan, bozulan düzenin yerine bir yenisini kurma fiili teşkil eder. Yeniden kurma ile inkılap başarılmış olur. İhtilal kelimesi, canlı ve enerjik bir hareketin ifadesi olmakla beraber, inkılabın ancak bir safhasını, daha doğrusu tamamlanmamış durumunu ifade eder. İnkılap siyasi ve hukuki hüviyeti olan bir topluluk içerisinde eskilerin yerini yeni bir idarenin, yeni bir düzenin ve yeni müesseselerin almasıdır. İnkılapta topluma yeni ve ileri bir fikre dayanan yeni bir düzen ve değer getirilmiş olur.



4. İnkılabın Kıstası

İnkılap ile doğan yeni durumun, eski duruma göre ileri bir nitelik taşıması zorunludur. Eğer inkılapla vücut bulan yeni durum eskisine göre geri bir nitelik taşıyor ise bir inkılap değil bir irtica, ilerleme değil gerileme olmuş demektir. Geçmişe dönüş, eskiyi geri getirme demek olan irtica, toplumu ileriye yönelten, yeni bir dünya anlayışına ve toplumun medeni ihtiyaçlarını yeni baştan düzenleme anlayışına karşı gelme demektir. Genellikle din istismarı toplumu ileriye yöneltmeye karşı, güçlü direnmeye sebep olmaktadır. Bu nedenle tutucular, inkılapçılara karşı din faktöründen faydalanmaktadır.

Toplumda ilerilik kriterini belirtecek kıymet hükümleridir. İnkılabın ilerilik ve geriliğini de kıymet hükümlerinin ışığı altında incelemek gerekir. Bu incelemeyi yaparken, esas mesele, şuur faaliyetimizin üç ana melekesi ile doğru, iyi ve güzeli arayıp bulma çabası gösterir. Monarşi yerine demokrasi, meşrutiyet idaresi yerine cumhuriyet, fes yerine şapka geçirilmek istendiği zaman bunlardan hangisinin diğerine göre daha doğru, daha iyi veya daha güzel olduğunu karşılaştırmak, bir değer hükmüne varmak demektir. İlerilik ve geriliği tayin keyfiyeti, zamana, topluma ve dünya görüşüne bağlı olarak değiştirilebilir. Değer hükümleri toplumun takdirine bırakılan hükümlerdir.

İnkılap eskimiş olanı, gereksiz olanı, ahlaksız olanı yıkacak, bunu kendi ahlakı, zihniyeti adına yeniden yapacaktır. İnkılap aynı zamanda, daha yüksek bir adalet idealine ulaşma ihtiyacının da ifadesidir. İnkılabın kıstası, bir bakımdan inkılabın gayesini de teşkil eder. İnkılabın gayesi, milletin her yönden ilerlemesi, daha güzele, daya iyiye doğru gitmesidir.



5. İnkılabın Hukuki Dayanağı

Başarı sağlayan ve gayesine erişerek yıktığı düzenin yerine yenisini kuran ihtilal, isyan veya hükümet darbesi meşruluk kazanırsa inkılap adını alır.

Zor kullanarak mevcut düzeni değiştirmenin hukuki dayanağı nereden gelmektedir. Başka bir deyimle inkılap yapmak, yani mevcut düzeni ve o ana kadar geçerli ve gerçek olanı zorla değiştirmek hakkı nereden doğmaktadır. Doktrinde ve pozitif hukukta durum incelenecek olursa, inkılabın hukuki dayanağı daha iyi açıklanmış ve aydınlanmış olur.

a. Doktrinde

Zulme karşı direnme hakkı, (jus resistendi, le droit de resistence, l'oppression, right of resistance against arbitrary power and opperission) çok eski zamandan beri tanınmaktaydı. Doktrinde zulme karşı direnme hakkı veya ihtilal hakkını tanıyanlar olduğu gibi, onu reddedenler de mevcuttur.

(1) İnkılabın karşısında olanlar

Ortaçağlarda reformcu Martin Luther'e (Marten Lüther) göre fertlerin, yöneticinin iktidarı elde ediş tarzının meşruluğunu tartışmaya hakkı olmadığı gibi, emretme gücünü de iyi kullanıp kullanmadığını araştırmaya da hakkı yoktur.

Fransız yorumcusu Jean Calvin (Jan Kalven) de iktidarın kökü, kaynağı Tanrıdadır, diyerek fertlerin iktidarın kuruluşu, işleyişi konusunda rolünü reddederek fertlere yöneticilerinin emirlerine uymak gerektiğini savunmaktadır.

Tabii hukukçulardan Hugo Gratius (Hügo Groçyus), inkılap hakkının kullanılmasının karşısındadır. Ona göre, yürürlükte bulunan, uygulanmakta olan hukukun öngörmediği, izin vermediği her türlü hareketler haksızlık doğurur.

Kant da ihtilale karşıdır ve milletlere ihtilal hakkını tanımaz. Kant formalist düşünce sisteminin zorunlu bir sonucu olarak ihtilali tanımamaktadır. Ona göre kurulmuş düzene karşı gelme anarşi doğurur. Kant, her şeyin yavaş yavaş gelişme ile olacağına kanidir. Halk aydınlatma, hükümet ise ikaz ile insanlık arzu ettiği şeyleri elde edecektir. Böylece kamuoyu hazırlanmış olacak ve bunun baskısı altında da hükümet gereken düzeltmeyi yapacaktır. Basın da bu yolda yardımcı olacaktır. Kant'a göre ihtilal kötü bir şeydir.

Totaliter devletlerden yana olan Hobbes (Hobs) da ihtilal hakkını tanımamaktadır. İdare edilenler, idare edenlere her şart altında boyun eğmeye mecburdurlar. Fertler gaye değil, devletin vasıtasıdırlar. İdare edenlerin tabi olacakları hiçbir objektif hukuk kaidesinin varlığı tanınmayınca, zulme karşı koyma hakkı da idare edilenler için bahis konusu olamaz.

(2) İnkılaptan Yana Olanlar

Zulme karşı direnme hakkında, eski çağlardan itibaren rastlamak mümkündür. Çin Filozoflarından Konfüçyüs (M.Ö.521- 479), hükümdarın otoritesinin Tanrıdan geldiğine işaretle, Tanrısal buyruklara, ahlak ve fazilet ilkelerine uymayan hükümdarın Tanrıdan aldığı yetkiyi kaybedeceğini ve böylece bir hükümdara karşı halkın ayaklanmasını kutsal bir görev saymaktadır.

Yunan Filozoflarından Epiküras (M.Ö.342-271) devletin doğuşunu sosyal sözleşmede bularak devleti kuranların devlette arzuladıkları faydayı bulamadıkları veya kaybettikleri andan itibaren söz konusu sözleşmeyi yine istekleri ile ortadan kaldırmaya yani devletin varlığına son vermeye yetkili olduğu kanısındadır.

Ortaçağın ünlü Hıristiyan filozoflarından Saint Thamos d'Aguin (Sent Toma daken) otoritenin kurulması ve ona itaat edilmesini Tanrıya bağlayarak bunun uygulamada aldığı şekli de beşeri hukuka bırakmaktadır. İktidara bir takım sınırlamaları koyan yazar, iktidar adalete uygun hareket etmezse buna itaat zorunluğu olmadığını belirtmekte ve halka isyan hakkı tanımaktadır. XVI.ncı yüzyılda, Fransa'daki Saint-Barthelemy (Sent Bertelemi) katliamından sonra, özellikle Protestan düşünceler ve bunlara karşı Katolik düşünürler, baskıya karşı direnme hakkını ele almışlar ve zorba yönetimine karşı direnme hakkının meşru bir hak olduğunu savunmuşlardır.

Prof. Dr. Hüseyin Nail Kubalı'ya göre, direnme hakkı, bazı kayıt ve şartlarla İslam dinine göre kabul edilmiştir. Hazreti Peygamber bir hadisinde, "Allah'ın hoşuna gitmeyen bir şeyi yapmanızı emretmedikleri müddetçe size emredenleri dinlemek ve onlara itaat etmek vazifenizdir. Aksi halde dinlemek ve itaat etmekle mükellef değilsiniz." demiştir. İslam dinine göre, şayet pozitif hukuk, yani yürürlülükte bulunan hukuk, Kuran'la ve sünnetle (peygamberin eylem, işlem ve sözleri) ile konmuş olan temel hukuk kurallarına aykırı ise zulme karşı direnme hakkı, meşrudur.

Zulme karşı direnme hakkının yeni zamanlarda en tanınmış savunucusu İngiliz John Locke (John Lok) dur. John Locke?a göre fertler bazı tabii haklara sahiptirler. Halk bir tabi olma anlaşmasıyla kendisine ati olan egemenlik hakkının bir kısmını, doğal haklarının korunması için, bir şahsa veya heyete devretmiştir. İktidarda bulunanların bu doğal ve ferdi haklara riayet etmemesi halinde ihtilal meşru bir hak olur. Bir milleti idare edenler, suiistimale koyulur ve keyfi bir idare kurarlarsa, eğer kanun koyucular hukukun yüksek prensiplerini çiğnemek suretiyle zulüm yoluna saparlarsa, halkın böyle bir iktidara karşı itaat etmesi lazım gelmez. Eğer halk otoritenin zulmü karşısında isyan ederse, bu isyana karşı isyandır.

Fransız inkılabının hararetli taraftarlarından Alman Fichte (Fihte) de ihtilale taraftardır. Fichte, insanları birbirine eşit kılacak ve gerçek devletin kurulmasına yarayacak bir inkılabı savunmaktadır.

Büyük Fransız hukuk bilgini Duguit (Dügi), idare edenlerin hukuka aykırı hareketleri halinde, buna karşı idare edilenlerin itaatsizlik etmek değil, fakat kuvvete kuvvetle karşı koymak hakkının mevcudiyetini kabulle, bunu ihtilal hakkı olarak nitelendirmektedir. Yazara göre, hukuk kaidesine aykırı hareket eden bir hükümet, ister doğrudan doğruya bir halk hükümeti olsun, isterse büyük çoğunluğu teşkil eylesin bu halde meşruluğunu kaybetmekte ve zorba bir hükümet olmaktadır. Tanınmış Fransız hukukçularından Esmein (Esmen) ve Hauriou (Horiyu) da zulme karşı direnme hakkını savunmuşlardır.

Eski adalet bakanlarından Prof. Dr. Mahmut Esat Bozkurt, zulme karşı direnme hakkında, yani ihtilale, ahlaki bir değer vermektedir.

"İhtilaller, mazlum beşeriyeti, efendiliğe, hakkına, benliğine, ulaştıran fikir akımlarıdır."

Mahmut Esat Bozkurt bir başka incelemesinde aynı konuyu işleyerek ihtilalin şartları gerçekleşirse, ihtilal gerekli olur demektedir.

İhtilal o aziz silahtır ki, bir milletin bütün mukaddes şeylerinin üstünde, bir kartal gibi yakından uçar; süzülür ve dolaşır. Bütün bunları kanatlarının altında esirger.

Muzır müesseseleri birer kanat vuruşuyla atar, yenilerini yuva yapar gibi toplar ve kurar.

İhtilal, hayatın icabıdır. Tabii hakların en başında gelir.

İhtilal, milletlere insan gibi yaşama imkanını veren en yüce bir kuvvettir.

Başka bir görünümden ihtilal, tarihin mukadderatıdır. Ret ve inkarı kabil olmayan bir vakıadır.

Türk Anayasa Hukuku hocalarından Ord.Prof. Dr. Ali Fuat Başgil de "demokrasi hukukunda, vatandaşların zulme, yani haksız ve kanunsuz idareye karşı direnme ve başkaldırma hakkı vardır." Diyerek vatandaş için bunun, nefsin en son savunma çaresi olarak görmektedir.

Ord.Prof. Dr. Sıddık Sami Onar da, ihtilal hakkını tanımakta, şartların gerçekleşmesi halinde bu hareketi haklı saymaktadır.

"Hukuku inkar etmiş ve memleket müesseselerini işlemez bir hale getirmiş kuvvete karşı yapılan bir ihtilal haklı sayılmak lazım gelir."

Devlet kuvvetini devlet ve hak fikrinden başka maksatlarla kullanan ve bu suretle de hak yolundan çıkarak zulüm yoluna gidenlere karşı yapılan hareketler haklı sayılmak lazım gelir.

Prof. Dr. Muammer Aksoy ve Prof. Dr. Yavuz Abadan da, zulme karşı direnme hakkından yana dırlar.

Mevcut durumun zorla değiştirilmesi ve yeni bir durumun yaratılmasını insan psikolojisinde bulan ve ondan kuvvet aldığını işaret eden Prof. Dr. Y. Abadan, ihtilalin şartını ve devamını imkanını da şöyle ifade etmektedir.

"İnsanın ülkücü benliği, daima yeni gayeler, ileri hedefler peşinde koşmaktadır. Her inkılabın esas şartı olan, ileriye ve iyiye müteveccih (yönelik) bir gayenin mevcudiyeti, insan varlığının değişmez bir unsurudur. Yaşadığından daha iyi, daha mesut, daha müreffeh, daha ideal bir nizam ve hayat şekli kurma duygusu, inkılapları yaratan ve devam ettiren tükenmez bir ruh vazifesidir."

b. Pozitif Hukukta

Pozitif hukuk, belirli bir zamanda, belirli bir ülkede uygulanan, yürürlükte bulunan hukuktur.

Prof. Dr. Y. Abadan, inkılap hakkının müspet hukuktan çıkarılamayacağını belirterek, inkılap hakkına tabii hukukta dayanak aramaktadır.

"Devrim, mevcut durumun zorla değiştirilmesi olduğuna göre, devlet ve hukuk nizamı ile ilgili siyasi devrimler de o güne kadar yürürlükte bulunan hukukun değiştirilmesi zaruridir. Ondan sonra, diğer hukuk alanlarında ve kanunlarda yapılacak değişikliklere sıra gelir."

"O vakte kadar gerçek olanı zorla değiştirmek hakkı, nereden doğmaktadır. Yürürlükte olan müspet (pozitif) hukuk nizamında böyle bir devrim haklı çıkarılamaz. Devrim her şeyden önce bu hukuki nizama karşı, şahsın veya kütlenin, değiştirme kararı ile harekete geçmesidir."

"Mevcut hukuk nizamını her zaman tehdit edeceği düşüncesiyle, müspet hukuk tarafından kendi varlığını koruyacak tedbirlerin alınmasına sebep olmuştur. Başta anayasa ve ceza kanunu ve diğer cezai hükümleri ihtiva eden kanunlar mevcut nizamın muhafaza ve korunmasını sağlayacak kaideler vazederler."

"Müspet hukuk nizamından, kendi temellerini yıkacak bir hakkı çıkarmaya asla imkan yoktur. Devrim hakkını hukuk pozitivizm cephesinde görüp tesis etmeye imkan yoktur."

Prof. Dr. Y. Abadan, bu imkanı sadece tabii hukukta bulmaktadır. Tarihte bütün inkılapların kaynağı, fertlere devlet içerisinde hakları garanti eden tabii hukuk telakkileridir.

Halbuki, 18nci yüzyıldan beri, insanları hukuki yönden bağlayan birtakım vesikalar, hukuki metinler zulme karşı direnme hakkına yer vermektedir.

1776 tarihli Amerikan İstiklal Beyannamesi zulme karşı direnme hakkını kabul ederek, değerlendirmektedir:

"Hükümetler, insanlar tarafından kendilerine ait hakların sağlanması için kurulmuşlardır; onların iktidarlarının meşruluğu idare edilenlerin muvaffakatlarından doğmaktadır. Bir hükümet şekli bu gayenin gerçekleşmesine engel olur veya o gayeleri tahrip edici bir hale getirirse halk onu değiştirmek veya devirmek ve kendisine güvenlik ve saadet sağlamaya en elverişli görünen prensiplere dayandırmak ve teşkilatlandırmak suretiyle yeni bir hükümet kurmak hakkını haizidir."

Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Beyannamesi'nin ve 1791 Anayasası'nın 33 ve 35. maddeleri daha belirli ifade ile bu hakkı ilan etmektedir. "Zulme karşı mukavemet, diğer insan haklarının bir neticesidir." "Hükümet halkın haklarını zedelerse, milletin veya milletin her parçasının mukavemeti, en mukaddes hak ve en kaçınılmaz vazifesidir."

Bir bakımdan direnme hakkına yer veren Türk Anayasa Hukuku bakımından önemli olan bir vesikada 1808 tarihli Sened-i İttifaktır. Sened-i İttifak, Sultanın keyfi muamelelerine karşı ayana direnme hakkı tanıyor, ayrıca haksızlığa uğrayana karşı diğer ayanın da yardımcı olacağı belirtiliyordu.

27 Ekim 1946 ve 4 Ekim 1958 Fransız Anayasaları da dolaylı bir şekilde, zulme karşı direnme hakkına yer vermektedir. Şöyle ki bu anayasalar, başlangıç kısımlarında, 26 Ağustos 1789 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Beyannamesi'ni kabul ve teyit ettiklerini açıklamakla direnme hakkına yer vermişlerdir.

Zulme karşı direnme hakkı birçok anayasalara metin halinde girmiş, insan haklarının milletlerarası nitelik kazanması üzerine milletlerarası vesikalarda da yer almıştır. Bu arada 10 Aralık 1948'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi önsözünde "İnsanın istibdat ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için insan haklarının bir hukuk rejimi ile korunmasının esaslı bir zaruret olmasının" ilanı, zulme karşı direnme hakkının önemini milletlerarası planda da değerlendirmiştir.

Zulme karşı direnme hakkının pozitif bir hukuk metni olarak yer aldığı bizim bakımımızdan önemli bir vesika da 1961 tarihli Türk Anayasası'nın önsözünde: "Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs 1960 devrimini yapan Türk milleti denilmekle bir taraftan 27 Mayıs inkılabının meşruluğu ifade edilmekte, diğer taraftan da meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkının mevcudiyeti pozitif bir hukuk kaidesi olarak anayasada yer almaktadır."

Doktrinde ve pozitif hukukta genel olarak zulme karşı direnme veya ihtilal hakkını belirttikten sonra şu sonuçlara varabiliriz.

(1) Zulme karşı direnme hakkı Anayasa ve kanunlarda yer almasa dahi, kamu hukukunun bir kaidesidir. Anayasalarda yer alması bu hakkın mevcut olması demek değildir.

(2) Pozitif hukukun ihtilali yasak etmesi hukuk mekanizmasının işlemesi ve haksızlıklara karşı bu hukukun tanıdığı vasıtaların kullanılması ile mümkündür.Eğer hükümet ve idare edenler pozitif hukuku işlemez bir hale koyarak onu inkar etmiş olursa ihtilal yasağı da kendiliğinden ortadan kalkmış olur. Çünkü hukuk nizamı bizzat idare edenler tarafından ortadan kaldırılmış ve bir boşluk meydana gelmiştir. Bundan sonraki ihtilal, pozitif hukuku bozmak için değil yeniden kurmak içindir. İşte ihtilalin hukuka uygun olması bu sebeplerle mümkün olur.

(3) İhtilal, son olarak başvurulacak bir çare olmalıdır. Zulmeden iktidara karşı neticeyi elde edecek asgari vasıtalar kullanılmalıdır. Zulme karşı isyanla değil, yürürlükte olan hukuk kaideleri ile engel olmak en doğal ve en ideal olan yoldur. Siyasi güç öyle organize edilmeli ki, iktidarların keyfi kararlar alması, Anayasaya aykırı kanunlar çıkarması ve bu kanunlara aykırı eylem ve işlemlerde bulunması önlensin veya asgari hadde indirilsin.

Nazlıhan
09-04-07, 18:54
6. İnkılabın Hukuki ve Meşru Bir Şekil Alması

a. İnkılabın İç Hukukta Meşruluk Kazanması

İnkılabın bir evresini teşkil eden ihtilalin hukuki mesnedini tabii hukukta bulan Prof. Dr. Yavuz Abadan, ihtilalin hukuki ve meşru bir şekil almasını başlangıçta ahlaki kanuna uygunluğa ve güdülen maksadı iyiliğine bağlamaktadır. Bu menşeden hareket eden yazar ihtilal başarıya ulaştığı takdirde, hukuki bir mahiyet alacağını da kabul etmektedir. Prof. Dr. Yavuz Abadan, "Her devrimde ileriye ve iyiye yönelmiş bir gayenin varlığı esastır. Devrimi şekavetten veya diğer nizamsız hareketlerden ayıran ayırıcı vasıf, ahlaki kanuna uygunluğu ve güdülen maksadın iyiliğidir. Devrimin meşru bir mahiyet alması ise bununla başlar. Devrim ile kurulmak istenen yeni düzen, milli birliğin bir şekli olarak kendini gösterince, devrimciler kendilerince gerçekleşmesini istedikleri değişiklikleri yapınca, yeni devlet şekil ve organları açıkça ve tamamen hayata kavuşunca, devrim kesin zafere ulaşmıştır. Artık yeni durumun hakka uygunluğu ve meşruluğu münakaşa kabul etmez." demektedir.

İhtilal yapan iktidarın ilim ve adalet prensiplerine yer vermesi, onu değerlendirmesi milletçe bu hareketin benimsenmesi hususu Ord. Prof. Suat Kemal Yetkin'in devrimin tarifi ile ilgili açıklamasından çıkarılmaktadır.

"Devrim ilim ve adalet ilkeleri ile bağdaşamaz bir duruma giren bir toplum düzeninin, ilim ve adalet ilkelerine göre yeniden düzenlenmesi yolunda milletçe yapılan hamlenin adıdır."

İhtilal yapan fiili hükümetin kanuni hükümet haline gelebilmesi için önce kendi varlığını meşrulaştırması ve meşru bir hükümet haline gelmesi lazımdır. İhtilal, iktidara geçmek hırsıyla değil, cana kıymak hırsıyla değil, savunmak için yapılmalıdır. Fiili bir hükümetin meşruluğu için bazı şartlar ileri sürülebilir. Bu hükümetin, 1) Kamuoyunun tasvibini (onamasını) kazanması ve halkın fiili hükümete katılması, 2) Emniyet ve asayişi temin etmesi ve memlekete bütünlüğü ile hakim olması, 3) Adaleti rehber kılarak, umumi hukuk prensiplerine uyması bir zarurettir. İhtilal yapan yeni idare, yeni hükümet halkın kabul etmesi ile halkın bu idareyi benimsemesiyle geleceğinin daimi ve devamlı olacağı şeklinde görülmeli ve halka da güvenlik sağlamalıdır.

Sayın İsmet İnönü, 27 Mayıs 1960'ta ordunun yaptığı hareketi, memleketi gayri meşru bir baskı idaresinden kurtaran meşru bir ihtilaldir diye vasıflandırmıştır. Gazetecilerin, "Bu ihtilal hareketinde halk kitleleri aktif bir rol aldı mı?" sorusuna verdiği cevapta, "Halk kitlelerinin, hareketi bu kadar süratle ve heyecanla tasvip etmesi aktif rol alması demektir." diyerek ihtilalin meşruluğunu dile getirmiştir. İnkılaplar başarıya ulaşan isyanlardır. Başarı, meşruluğun baş şartıdır. Fiili iktidar kanuni değildir fakat meşru olabilir. Bir ihtilal yıktığı hukuk düzenine göre kanuni sayılmaz fakat ihtilal bizatihi kendisi yeni kurduğu düzenin hukukunu yaratır ve kanunlaştırır. İnkılap bir hukuk fikrinin, iktidarda bulunanlarca benimsenen bir diğer fikrin yerini almasıdır.

Meşruluk kazanan bir fiili hükümetin yani (illegal) den (legal) hale gelmesi birtakım sonuçlar doğurur. Bu hükümete vatandaşlarının itaat etmesi ve onun emrine ve hizmetine girmesi bir vazifedir. Meşruluk devrimin sorumluluğunu da aynı zamanda ortadan kaldırır. İhtilalle eski Anayasa bütün hukuki sonuçları ile değerini kaybeder. Şayet yeni iktidar bunun bir kısmını tanırsa, bu eski Anayasanın kuvvetinden değil, yeni iktidarın bu anayasayı tanımasından ileri gelir. Meşruluk kazanan fiili hükümet, kanunlarını kendisi yapar ve yürütür. Yasama ve yürütme tek elde toplanmış olur. Böylece iktidar kuvvetlerinin bir merkezde toplanması ile güçlenir. Kuvvetlerin bir merkezde toplanması prensibinin uygulanması ile fiili hükümetin yetkilerinin çok geniş olduğu görülür. Anaysa da dahil, gayesine uygun göremediği kanunları kaldırır, mahkemeler kurar ve yeni muhakeme usulleri koyar. Genel olarak bu davranışın adalete, hukuk prensiplerine ve insan haklarına uygun olarak gerçekleşmesi inkılabın başarı şansını arttırır. İhtilalin meşru bir şekil alması ancak bu halde kendini gösterir.

b. İnkılabın Milletlerarası Hukukta Meşruluk Kazanması

Yeni iktidar, yalnız iç hukukta değil, milletlerarası hukukta da insan haklarına gösterdiği saygı ve milletlerarası yükümlülükleri yerine getirmekle de meşruluğunu göstermiş olur. İnkılap yapan bir milletin veya inkılapla yeni doğan bir devletin münasebetleri yani milletlerarası camia ile ilişkileri de hukuki bakımdan önem taşır. Tanıma şeklinde görülen bu işlem ya devlet tanınması veya hükümet tanınması şeklinde olur. Milletlerarası hukukta yeni bir devletin tanınması, Prof. Seha Meray'a göre "Muayyen bir ülke üzerinde, siyasi bakımdan teşkilatlanmış, mevcut herhangi bir diğer devletten bağımsız ve devletler hukuku vecibelerini yerine getirmeye muktedir bir insan topluluğunun mevcudiyetini bir veya birçok devlet tarafından kabul edilmesi ve bu devletlerin yeni devleti milletlerarası camianın bir üyesi olarak sayma niyetlerini açıklayan serbest bir tasarruftur."

Yeni devlet aslında tanınmadan önce de mevcuttur. İç kamu hukukuna göre gerekli teşkilatını kurmuş, egemenlik hakkını gerçekleştirmiştir. Tanıma, eski devletlerle yeni devlet arasında hukuki ilişkilerin dayanağı olmaktadır. Tanıma ile devlet milletlerarası topluluğa kabul edilmiştir.

Türk inkılabının en önemli özelliği, bu büyük inkılabın Türk bağımsızlığını da beraber getirmiş olmasıdır. Milli egemenliğini ve milli bağımsızlığını kazanan Türk devleti, yeni bir devlet olarak ortaya çıkmıştır. Türk inkılabı bütün bu hareketleri birlikte kapsayan bir büyük olaydır. Devletin sadece egemenlik unsurunda bir değişiklik vaki olmamış, devletin unsurları arasında yer alan beşeri unsurlar ve toprak unsurunda da değişiklik olmuş, sosyal bünyede, fikri sistemde kökten değişmeler kendini göstermiştir. Bu bakımdan iç kamu hukuku yönünden teşekkül eden, siyasi gücü elinde bulunduran Büyük Millet Meclisi Hükümeti yeni bir devlet hüviyetini kazanmış olarak siyasi ilişkilerde bulunmuştur. Bu yeni doğan devletin tanınması da bir hükümet tanınması değil, bir devletin tanınması ile, bu usulle gerçekleşmiştir. Ancak yeni Türk devleti, Osmanlı Devleti'ne halef olmuştur. Yeni Türk Devleti, bir devletin diğer bir devlete halef olması ile ilgili kurallara tabi olmuştur.

Fiili durumda hukuki duruma geçen hükümet tanınması ise, devleti temsil etme iddiasında bulunan otoritenin bu devletin gerçek hükümeti olarak tanınıp tanınmaması meselesidir. Hükümeti tanınmamış bir devlet, milletlerarası kişiliğini korumakla beraber, yetkilerini kullanmak imkanlarından yoksundur. Devletler hukukunda fiili hükümetlerin diğer devletlerce tanınması mecburideğildir. Bu devletin diğer devletlerle münasebetleri hükümetlerin aracılığı ile olduğu için hükümeti tanınmamış bir devlet diğer devletlerle normal münasebetlere giremez.

İhtilal veya hükümet darbesi ile işbaşına gelen fiili hükümetlerin tanınmasında bazı şartların mevcudiyeti aranır. Bu şartlar arasında fiili hükümetin etkinliğini, istikrarını, insan haklarına saygı ver milletlerarası yükümlülüklere riayetini zikredebiliriz.

27 Mayıs inkılabı ile işbaşına gelen hükümet, iç kamu hukukuna uygun olarak kendi varlığını meşrulaştırmakla beraber diğer devletlerce de devleti temsille yetkili tek otorite, siyasi güç olarak göz önünde bulundurulmuş ve hemen tanınmıştır.



7. Türk İnkılabının Özelliği

Türk inkılabı, bir diriliş ve yenilik hareketidir. Milli bağımsızlık ve milli egemenlik mücadelesidir. Dışarıda işgalciye, içeride Sultan Halifeye karşı birlikte, bir arada yapılmıştır. Milleti batıya, batı kültürüne, batı zihniyetine götüren kökten sosyal bir değişikliktir. "Türk inkılabı Türkiye'de doğu kültürü yerine batı kültürünü kurmuş, softa zihniyeti yerine, modern zihniyeti getirmiş ve şeriat zihniyetinin söndürdüğü milli şuuru, milletin ruhunda uyandırmıştır." Paul Gentizon (Pol Jantizon) "Hulasa, 1922'den 1928'e kadar Türkiye'de cereyan eden hadiselere benzer bir şey bütün dünyada vukua gelmiş değildir. Tabiri caiz ise, bütün bir millet derisini değiştirmiştir." Bu açıklamayı yaptıktan sonra Tekin Alp, P. Gentizon'un görüşlerini şöyle değerlendirmektedir:

"Filhakika, bir milletin, çok kısa bir zamanda Gentizon'un tabiri ile derisini değiştirdiğini iddia etmek mucizeden bahsetmek olur. Bu asırda ise mucizeye inanan yoktur. Yapılması icap eden bir şey varsa o da bunları izah etmek, görünüşte mucize zannedilen bütün hadiselerin hakikatte, milletin ruhunda, Türk muhitinde, gizli şekilde mevcut bulunan ve tabiri caizse çıplak gözle görülmeyen birtakım içtimai ve ruhi amillerin tabii neticesinden başka bir şey olmadığını ispat etmektir"

Türk inkılabı, amaç, hazırlanış ve uygulama yönünden diğer inkılaplardan çok farklılık gösterir.

Fikir yönünden hazırlık, inkılabın kaynağını teşkil eder. Fransız ihtilalini hazırlayan fikirleri, Fransız yazar ve fikir adamları Voltaire (Volter) ve Montesquieu (Monteskiyö), Diderot (Didero), Jena Jacques Rousseau (Jan Jak Ruso) yüzyıllar boyunca çalışma ve eserleriyle ortaya koymuşlardır. Türk inkılabı bir doktrin hareketinin sonucu değildir ve bir doktrine de bağlı değildir. Türk inkılabı Osmanlı Devleti'nin tarihi kaderine tabi olması sonucu olarak önce bir vakıa ve daha sonra bu vakıaya bağlı bir fikir olarak ortaya çıkmıştır.

Bu konuya temas, Norberth von Bichoff (Norber fon Bişhof) bunu Türk inkılabının bir özelliği olarak görmekte ve değerlendirmektedir.

"Türk inkılabını bir başka hususiyeti ondaki paragmatik mahiyet ve her türlü teorik ve ideolojik hazırlığın yokluğudur.

Öyle ki, Türk inkılabı hiç meydanda yokken, birden hakikat olmuştur. Tarih böyle bir ideolojik hazırlık için, ne Mustafa Kemal'e ne de Türk milletine vakit bırakmamıştır. Her ikisi de inkılap yapmak vaziyetine getirilerek tarih içinde irticalen birtakım işler yaratmak mecburiyetinde bırakılmışlardır."

19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkan Atatürk'ün esas amacı yeni bir Türk devleti kurmaktı. Yeni Türk devleti bir taraftan milli egemenlik diğer taraftan da milli bağımsızlık mücadelesi ile birlikte kurulmuştur.

Yeni devletin kuruluşunun baş özelliği inkılaplarla birlikte, bir arada kurulmuş olmasındandır. Türk inkılabının amacı sona eren Osmanlı İmparatorluğu yerine özgür ve bağımsız yeni ve modern bir devlet kurmaktı. Yeni Türk devletini kurma amacı Osmanlı İmparatorluğu'nun tarihi görevinin sona ermesi ile ortaya çıkmıştır. Esas problem, Osmanlı İmparatorluğu yıkıldığı için bu devleti yeniden kurmak değil, yıkılmaya yüz tutan ve fiilen yıkılan bir devletin yerine yeni ve modern bir devletin kurulmasıdır.

Prof. Dr. Bekir Sıtkı Baykal, Türk milletinin yeni bir devlet kurma gücünü Türk tarihinden çıkarılan bir sonuç olarak görmektedir. "Bütün tarih boyunca nerede bir Türk devleti ömrünü tamamlamış ise, bunun yıkıntıları üzerine de yeni yeni devletler meydana getirmişlerdi. İşte Osmanlı Devleti'nin çökmesi ile yine böyle bir tarihi an yaşıyordu. İçinde bulunulan şartlar ne kadar ağır olursa olsun yeni bir devlet kurma gücü Türk milletinde şimdi de mevcuttu ve bunu gerçekleştirmenin tam zamanı" idi.

Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya'ya göre, "Türk toplumunun sosyolojik yapısı, siyasi örgüt kurmaya müsait olduğu için Türkler çeşitli kıtalarda ve çok değişik jeopolitik şartlar altında bile birçok devlet ve imparatorluklar kurmuşlardır. Türkler, bu bakımdan sürekli bir devlet düşüncesine, siyaset prensiplerine ve geleneklerine sahip olmuşlardır."

Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkıntıları üzerine kurulan yeni Türk devleti, Türk milletinin devlet kurma konusunda kabiliyetine ve üstün başarısına bağlı kalmıştır.

İnkılapla Türk milleti siyasi ve hukuki topluluk olarak modern bir devlet, sosyal yönüyle ileri ve medeni bir toplum olma tercihini yapmıştır.

1789 Fransız ve 1917 Rus inkılaplarından farklı olarak Türk inkılabında, inkılabın hazırlığını yapanlar, fikri yönden olgunlaştıranlar ve onu aksiyon alanında başarıya götürenler aynı kişilerdir.

Büyük Atatürk, Türk inkılabının hem fikri hazırlığını yapmış, hem de aksiyon alanında onu başarıya ve zafere ulaştırmıştır.

İnkılapçı Atatürk, artık zamanını tamamlamış olduğuna inandığı bir imparatorluğun üzerine yepyeni temellere dayanan bir devlet kurmuştur.

Tarık Zafer Tunaya'ya göre:

"Yeni bir devlet kurmak ve bu siyasal organizasyonu milli, bağımsız, demokratik temellere dayamak Türk devriminin amacı, varacağı platform olmuştur."

Atatürk, inkılabı başarıya ulaştırırken aynı zamanda özgür, bağımsız, modern ve yeni bir devlet kurmuştur. Yeni devletin kuruluşu önce fikri yönden bir hazırlık çalışması gerektirmiştir.

Türk inkılabının amacını teşkil eden yeni devlet kurma fikri Osmanlı İmparatorluğu'nun tarihe intikali ile ortaya çıkmıştır.



8.Atatürk'ün İnkılap Anlayışı

Atatürk'e göre, İnkılap;

a. Mevcut müesseseleri zorla değiştirmek demektir.

b. Türk milletini son asırlarda geri bırakmış müesseseleri yıkarak yerlerine, milletin en yüksek medeni icaplara göre ilerlemesini temin edecek yeni müesseseleri koymuş olmaktır.

Atatürk'ün yaptığı tanımlama, inkılapla ilgili önceki açıklamalarımıza tam uymaktadır. Özellikle Atatürk'ün tanımlamasında, üçüncü evrenin niteliği belirtilmekte, "milletin en yüksek medeni icaplara göre ilerlemesini temin edecek yeni müesseseleri koymuş olmak" üzerinde durularak inkılabın medeni niteliği ve ileriye dönük yönü açıklanmaktadır.

Atatürk bu tarifi ile, İnkılabın basit bir yönetim değişikliği olmadığını, temel kurumlarda da bir değişmeyi ifade ettiğini ve Türk inkılabının çağdaşlaşmaya yönelik karakterini de vurgulamıştır.

Prof. Dr. Afet İnan'ın açıkladığına göre, 4 Haziran 1933 günü Çankaya'da yapılan bir gece toplantısında Atatürk, istihale veya inkişafı inkılaplar için kabul etmiyordu, revolution ve evolution kelimelerinin lügat manası yanında bizim inkılaplarımızın izahlı bir tarifi olmalı idi. Atatürk'ün verdiği bu tarif bu amaca yönelikti.

Atatürk, kendisinin gerçekleştirmeye çalıştığı fikir ve prensiplerin, Türk milletinin mefkure ve emellerinin özeti olduğunu çeşitli şekillerde açıklamıştır. Atatürk kendi eseri olan inkılabın belirli niteliklerini 5.12.1925 de Ankara hukuk Fakültesi?nin açılışında şu sözlerle anlatmıştır:

"Türk İnkılabı nedir? Bu inkılap kelimenin vehleten (ilk anda) ima ettiği ihtilal manasından başka ondan daha geniş bir tahavvülü ifade etmektedir. Milletin mevcudiyetini idame etmek için fertler arasında düşündüğü müşterek rabıta, asırlardan beri gelen şekil ve mahiyetini değiştirmiş, yani millet dini ve mezhebi irtibat yerine Türk milliyeti rabıtasıyla efradını toplamıştır."

"Altı sene zarfında büyük milletimizin hayat cereyanında vücuda getirdiği bu tahavvüller herhangi bir ihtilalden çok fazla yüksek olan muazzam inkılaplardandır."

"Çok milletlerin kurtuluş ve yükseliş mücadelesinde mütehevvir oldukları görülmüştür. Fakat bu tehevvür Türk milletinin şuurlu tehevvürüne benzemez."

Atatürk'ün "şuurlu tehevvür" tabiriyle belirttiği Türk inkılap ve ihtilalinde, diğer ihtilallerin hemen hepsinde görüldüğü gibi vahşi ve hayvani sevkitabilerin uyanması veya ayaklanması gibi bir hal veya vaziyet görülmediğidir. Türk inkılabı ileri görüşü ile ve insani cephesi ile temayüz etmiştir.

Atatürk'ün konuşmasında dikkatimizi çeken önemli noktalardan biri de, Milli Mücadeleyi de içine alacak şekilde, altı yıl içersinde milletimizin hayatının akışında geçirdiği değişiklikleri, bir ihtilalden çok daha fazla, geniş, yaygın, görkemli olan inkılapla dile getirmiş olmasıdır.

Atatürk 9 Mart 1935'te C.H.P. Dördüncü Büyük Kurultayını açarken, Kurtuluş yıllarından itibaren 1935'lere gelinceye kadar on altı yılın hikayesini, Türk İnkılabının da kısa bir özetini yaparak şöyle demiştir;

"Uçurum kenarında yıkık bir ülke... Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar... Yıllarca süren savaş... Ondan sonra, içerde ve dışarıda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet ve bunları başarmak için arasız devrimler... İşte Türk devriminin bir kısa deyimi (ifadesi)."

Burada Atatürk, Milli Mücadele dönemini de içine alan devlet ve toplum hayatında yapılan değişiklikleri, "Türk Devrimi" diye ifade etmektedir. Yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet, Türk devriminin eseridir. Ayrıca bu konuşmasında genel Türk inkılabı içerisinde yer alan inkılabın amacına uygun değişiklikleri de inkılaplar diye çoğul kullanmış, genel inkılabın yanı sıra inkılaplara da yer vermiştir.

İnkılap ve benzeri kavramlarla ilgili açıklamaları yaparken, amacımız kavram kargaşasını önlemek, kullanılan kelimelere, anlam kazandıracak şekilde bu kelimeleri değerlendirmektir.

Kullanılan kelimeler toplumda huzursuzluğa değil, huzura ve güvene sebep olmalıdır. Kullanılan kelimeler, esas amacından sapmayarak, dejenere edilmeden kullanılmalıdır.

Kelimelerin kullanımına getirilen açıklık, düşüncede berraklığı ortaya koyduğu gibi, insan düşüncesini de bir sisteme yöneltmelidir.

İnkılap ve benzeri kavramlarla ilgili açıklamalar, sadece bu kavramların karşılığı kelimelerin etimolojik anlamı değil, siyaset bilimi açısından bu kelimelerin her birinin yerini ve değerini belirleyerek, bir teorik çalışmayı da ortaya koymuş olacaktır.

Uzun süreden beri siyasi fikir hayatımızda düşünürlerimiz ve aydınlarımız arasında, «İnkılap mı?» «İhtilal mi?» yoksa «İnkılap mı?» «Devrim mi?» sözcüklerinin kullanılması söz çekişmesine sebep olmaktadır.

«İnkılap» ve «ihtilal» sözcüklerinin Arapça kökenli kelimeler oluşu, günümüz Türkçe'sinin güzelliği ile bağdaşmayacak şekilde telaffuzu, bu iki kelimenin dilde rahatlıkla kullanımında sakıncalar arz etmektedir. Diğer taraftan «devrim» kelimesinin belirli amaçlara yönelik olarak kullanılması, kullanılan kelime ile düşünceyi saptırması da bu kelimenin kullanımında da keza sakıncalar arz etmektedir.

Bu kavramlara anlam kazandıracak bir ihtiyaca cevap verecek şekilde yeni sözcüklerin seçimini ve kullanımını dil uzmanlarından beklemekteyiz.

***
{Kaynak:http://abone.turk.net/selamisozer/inkilapcilik.htm }

Nazlıhan
10-04-07, 12:13
ÖZGÜRLÜKÇÜLÜK

Büyük Fransız Devrimiyle evrensellik kazanan özgürlük kavramı, yakınçağa damgasını vuran çağdaş devlet gerçeğinin temelini oluşturan bir eylemi de vurgular. Özgürlükçülük, kişinin ve toplumun mutluluğa erişmesinde uğrunda girişilen savaşımların tümünü kapsar.

Türk toplumunun özgürlük savaşımı, kötü yönetimle yoksulluğa ve tutsaklığa itilmiş soylu bir ulusun bağımsızlık direnişi ile diş güçlere karsı, kazandığı başarılarla son sınavını vermiştir.

Ulus, cani pahasına kurtardığı ülkesinde kendi egemenliğine dayanan bağımsız bir yönetim kurarken, ülke bağımsızlığını ve ulus egemenliğini bir daha tehlikeye düşürmeyecek önlemleri ancak özgürlükçü bir ortamda etkin ve güçlü tutabilir.

Özgürlüğün bu iki öz varlığı, bağımsızlık ve egemenliği korumada yasalarını koyarken yanlış ve olumsuz davranışları sınırlayıcı ilkeleri yine akilci ölçülere göre saptamak gerekir.

Sinirsiz özgürlük anlayışının yaratacağı kargaşa, toplumun ve kişinin amaçladığı mutluluğa ters düşer. Bu bakımdan kutsal özgürlük hakkini kullanmada konulması zorunlu sınırlar çok geniş ve duyarlı bir ölçekle çizilmelidir.

Akilcilik ilkesiyle çakışan özgürlükçülük ilkesinin, gerçekçilik ilkesiyle de siki bağıntısı düşünülmeden bu ilkenin soyut bir kavram olarak ya bütünüyle yok olması ya da bir kargaşa kaynağı olması önlenemez. Atatürk ilkelerinin basında yer verdiğimiz bu ilkenin anayasamızla saptanmış özgürlükler çerçevesinde uygulanması ve gerçekleştirilmesi için çok duyarlı ve bu ilkenin yılmaz savunucusu olmak zorundayız.

Özgürlüğün kutsallığını korurken gerçek bir özgürlükçü inanısın özü su olmalıdır: "Zorbalık haline gelen otorite, otoriteyi yıkar, keyfilik haline gelmiş özgürlük de özgürlüğü" (Jarpers).

İnsan özgürlüğüne kaynak olan insan haklarının en büyüğü olan yasama hakkı bile sınırsız değildir. Bu bakımdan büyük özverilerle kazanılmış özgürlüklerin korunmasında akilcilik ve gerçekçilik ilkelerinin aydınlık, şaşmaz doğrultusunda yürümeliyiz.
Atatürk, tüm yaşamında ulusuyla birlikte uğrunda büyük savaşımlar verdiği özgürlüğün en titiz bir savunucusuydu. "Özgürlük olmayan bir ülkede olum ve çöküntü vardır; her ilerlemenin ve kurtuluşun anası özgürlüktür," diyen büyük önderin özgürlükçülük ilkesini, Atatürkçü kuşaklar onun tüm ilkelerinin basında koruyacak ve savunacaklardır.



AKILCILIK

Atatürk İlkelerinin tümü, kavram ve uygulama olarak, akılcılığa dayanır. Atatürk'ün eserinin büyüklüğü, ulusu ve ülkesi için giriştiği tüm eylemlerinin başarıya ulaşmasında akilciliğin nasıl şaşmaz ölçek olduğunu kanıtlar.

Türk toplumunun yüzyıllık çağdaşlaşma atılımlarının ortaçağın karanlık ve bağnaz düşüncelerinden ötürü, basarisiz kaldığını en iyi anlayanlardan biri Atatürk'tü. Doğru yolu bulmak için, şimdiye dek inandırılmış olduğumuz neler varsa hepsini aklin şüpheci süzgecinden geçirip inançlarımızı olumlu bilimlerin aydınlığında yeni bastan kurmak, akilcilik ilkesinin özüdür.

"Bizim akil, mantık ve zeka ile davranmamız, yönetimimizdir. Bütün yaşantımızı dolduran olaylar bu gerçeğin kanıtıdır." diyen Atatürk, sağlam bir düşünce düzenine ve kafa yapısı ile girişim ve eylemlerine engel olacak tüm gerici, tutucu ve her çeşit özgürlük düşmanı davranışları ezerek, devrimciliğini akilcilik temeline oturtmuştur.

Bilimin yol göstericiliğini tüm girişimlerinde bir meşale gibi çizdiği ve açtığı yolu aydınlatan "aklin" tek ve yanılmaz denektaşı" olduğunu göstermiştir.

Atatürk ilkeleri arasında ön sıraya aldığımız "akılcılık" ilkesinin pek önemli bir yani da Türk toplumuna acılan gerçekçi yolun, bir dogma ve öğreti kalıbına sokulmamasıdır. Çünkü Atatürk, her zaman bunlara karsı olmuş, ancak olumlu bilimlerin ışığında yürümekle giriştiği uygarlık yolunun ulusunu düzlüğe çıkaracağına tüm yüreğiyle inanmıştı.

"Öğreti istemem, donar kalırız, biz yürüyüş halindeyiz" diyerek büyük sağduyusu ve sevgisiyle dünya savaşlarının ideoloji ve öğreti ayrılıkları yüzünden insanlığı nasıl bölüp parçalayabileceğini görmüştü.
Atatürk ilkelerinin kati ve bağnaz bir kalıba sokulmayarak bu akilcilik ölçüleri içinde bütünleşmesi, onun özgürlükçülük ve devrimcilik ilkelerine hız veren bir güç kaynağı olmuştur.



GERÇEKÇİLİK

Atatürk İlkelerinden uygarlıkçılık, barışçılık ve devrimcilik ilkelerinin akilcilik ilkesiyle çakışmasının doğal bir sonucu olan gerçekçilik, tüm ilkelere canlılık kazandıran bir ilkedir.

Türk ulusunun tarihsel ve sosyal gerçeklerine dayandaki, toplumun içinde bulunduğu koşulları acık ve aydınlık biçimde belirleyerek geleceğin yolunu çizmek Atatürk gerçekçiliğinin özüdür. Tutulan yolda amaca yönelirken "olanı olduğu gibi bilme" ve bu çıkış noktasının gerektirdiği akilci yöntemler uygulama gerçekliğin yeter ve gerek koşuludur.

Gerçeği bilmek devrimciyi yolundan çevirmez, üstelik turlu çareler arayıp gücünü arttırmak olanağını sağlar. Gerçeğe boyun eğmek ya da toplum yararına uymayan gerçeğin aldatıcı bir gerçek olduğunu düşünmek arasında bocalamadan yürümek ve amaca yönelmek Atatürk gerçekçiliğinin şaşmaz niteliğidir. Bu nitelik, doğru ve yerinde saptamalarla, değer ölçülerine göre sıraladığı amaçlara ulaşmada, olanakları ölçerek, olayların gelişiminden yararlanarak, gerçekleşme koşullarını hazırladıktan sonra adim amaca doğru engelsiz ve kararlı yürümesinde kendini göstermiştir.

Atatürk gerçekçiliği, kimi kez halka rağmen, çok kez halkla birlikte ve fakat sonunda kesinkes halk için en iyi yolu bulmak ve gerçekleştirmektir.

Yalan ve yanlısın er geç gerçeğin parlak aydınlığında yok olacağı inancı, gerçekçiliğin temelidir. Doğru yolda ilerleyen gerçekçilerin başarılarının sırrı bu noktadadır.
Barışçılık, uygarlıkçılık ve devrimcilik girişimlerinin başarıya ulaşmasında gerçekçiliğin çizdiği sağlam ve güvenli yoldan şaşmadan ilerlemek gerçek Atatürkçülerin değişmez idealidir.



UYGARLIKÇILIK

Atatürk devrimlerinin temeli uygarlıkçılıktır. "Türkiye Cumhuriyeti halkını bütünüyle çağdaş, bütün anlam ve biçimleriyle uygar bir toplum haline getirmektir. Devrimlerimizin asil temeli budur" diyen Atatürk, Türk ulusunu ileriye donuk yasam çizgisinde "çağdaş uygarlık düzeyinin istene çıkarmak" ülküsünün yılmaz savaşçısıdır. Bu bakımdan, yüz yıllık uygarlaşma çabalarına ilk kez, Atatürk'ün giriştiği toplumsal atılımlarla devrimci bir yon çizilmiştir.

Türk toplumunun geri bırakılmışlığının siyasal, sosyal ve ekonomik nedenlerine ilk olarak doğru tanı (teşhis) koyan Atatürk, yer yüzünde her ulusun varlığı, değeri, özgürlük ve bağımsızlık hakkinin elinde bulundurduğu ve yaratacağı uygarlık ürünleri ile oranlı olduğunu vurgulamıştı.

Uygarlıkçılık ilkesine göre ülkeler değişiktir, fakat uygarlık tektir. Osmanlı İmparatorluğunun çökmesi, batıya karsı elde ettiği zaferlerden çok gururlanarak bati ulusları ile bağları kestiği gün başlamıştır. Bu yanılgıya düşmemek için girişilecek atılımlarda, bugünkü çağdaş uygar toplumların içinde bulundukları dengesizliklerden çelişki ve çatışmalardan korumak için izlenecek ilkelerin bir bütün olarak ele alınması gerekir. Bu bakımdan uygarlıkçılık ilkesinin öteki Atatürk ilkeleriyle birlikte gerçekleşmesi devrimin amacına ulaşmasını sağlayacaktır. Kısaca bati uygarlığını koru körüne taklit değil, batıdan olumlu bilimler, sanat, insan anlayışı, insanca yasama yöntemlerini almak, uygarlıkçının temel yöntemidir.
Uygarlıkçılık, Atatürk'ün ve Türk ulusunun "Türklüğün unutulmuş uygar niteliğinin ve büyük uygar yeteneğinin, bundan sonraki gelişmesiyle, geleceğin yüksek ufkundan yeni bir güneş gibi doğacağı" özlem ve inancıdır.



BARIŞÇILIK

Atatürk İlkelerinden akilcilik, gerçekçilik ve uygarlıkçılık ilkeleriyle birlikte değerlendirilmesi ve yorumlanması gereken barışçılık ilkesi, buğun tüm dünyada korunmasına ve yaşatılmasına bütün ulusların caba gösterdiği yüce bir insanlık ülküsüdür.

Tarih boyunca giriştiği turlu savaşlarda kahramanlıklar yaratan Türk ulusunun, insanlık ailesinin onurlu bir üyesi olarak barısı korumada gösterdiği duyarlık ve titizlik, Atatürk ilkeleri arasında barışçılık kavramının akılcılığa ve gerçekçiliğe dayalı bir ilke olarak nasıl değer kazandığının bir kanıtıdır.
"Yurtta barış, dünyada barış" ilkesiyle özetlenebilecek olan barışçılık, dünyanın geleceğini, dünya uluslarının anlaşarak kardeşçe geçinmeleri, turlu nedenlerle ve etkenlerle birbirinden ayrılmış ve birbirine düşman kesilmiş ulusların aralarında bir yakınlaşma ve kardeşlik kurmalarının mümkün olacağı inancıdır. Ancak her ne suretle olursa olsun, savaş düşüncesini ülkemizden uzak tutarak barışçılık ilkesi uğrunda elimizden geleni yapmak yeterli değildir. Yüce ulusumuzu ve kutsal ülkemizi, bir saldırıya uğradığı takdirde bir karış toprağı için kanımızın son damlasına kadar dökmeye hazır ve inançlı olmak da barışçılığın ayrılmaz koşuludur.

***
{Kaynak: http://abone.turk.net/selamisozer/tamamlayici_ilkeleri.htm

svç80
10-04-07, 22:25
sevgili nzlhanpaylaşımların için bende çok teşekkür ederim...gerçektende tarihi bir bilgi bankamız oluyor...


MÜDAFA CEMİYETLERİ

Adana Vilayeti Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti

Adana Vilayeti Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Ahmet Remzi Yüreğir tarafından Çukurova ve Adana'nın işgalden kurtarılması amacıyla kurulan müdaafa cemiyeti.

28 Nisan 1919'da Çukurova'da genel olarak işgalciler tarafından yapılan aramalarda evinde silah ele geçirilen Ahmet Remzi Yüreğir gıyabında idama mahkum edilmişti. Oysa Ahmet Remzi, bu olaydan önce Adana'dan ayrılmıştı. Daha sonra Ahmet Remzi Bey Sivas'a giderek, orada Mustafa Kemal Paşa ile görüşmüş ve neticede bu görüşmeden aldığı direktifle Kayseri'ye gelerek, burada Adana Vilayeti Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ni kurarak, cemiyetin tabelasını da bir otel odasına asmış ve aynı zamanda bu cemiyetin meşruluğunu da Kayseri valiliğine onaylatmıştır . Böylece Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin Adana Heyet-i Merkeziyesi Kayseri'de faaliyete geçmişti.

Çukurova'nın işgalini ve işlenen cinayetleri protesto eden Adanalılar Kayseri'de Adana Vilayeti Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Merkeziyesi namı altında, 18 Aralık 1919 tarihli Erciyes gazetesinde şu beyannameyi yayınlamışlardı :

"Sivas'ta Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesine,

Dersaadet'te Sadaret-i Uzmaya,

İngiltere, Amerika, Fransa, İtalya Siyasi Mümessillerine

Kilikya'yı adalet tevziî ve asayiş temini vaadiyle işgal eden Fransızların oraya girdikleri günden beri adalet ve asayişin yüzü bile görülmemiştir. Orada Fransız büyük memurlarından Bremond, Norman'ın emir ve arzuları kanun ve adalet yerine kaimdir. Ellerinde alet ittihaz ettikleri Ermenilerin şahâdet ve iftiralarıyla hergün birçok Türk'ün ya malı gasbedilir, yahut hürriyet-i şahsiyetlerinden mahrum edilerek, hapse konulduğu görülür. Kabahati ise yalınız Türk olduğudur. İşte son günlerde hırsız çeteleriyle alâkadar diye ekserisi Ceyhan kazasından olmak üzere en namuslu ve servet sahibi zürra ağalardan yirmi beş kişi kurşuna dizilmiştir.

Acaba bu zavallılar hangi âdil mahkemenin hükmüyle idam ediliyorlar? Adana vilayetinde Türk kanunlarının icra-yı hükm edeceğini ilân eden işgal kuvvetleri bu bîçarelerin idamında onu tatbik etmiş mi, yoksa birkaç Ermeni'nin yalan şehâdeti ve Bremond, Norman emriyle mi olmuştur?

Bremond tarafından mühim bir icraat olarak tâ Fransa'ya kadar ilân edildiği üzere, bu zavallılar, hırsız çetesi olmayıp, namus ve servet sahibi olduklarını her zaman isbata hazırdır.

İşte bu haksızlığı, adaletsizliği ve Adana Türklüğünü mahvetmek politikasını bütün mevcudiyetimizle medeniyet âlemine karşı protesto eder, artık Türklerin de bir hayat hakkına ve adalete müstahak olduklarının teslim edilmesini bekleriz.

Bu protesto da hiç yankı uyandırmamış, Adana'daki cinayetler, önüne geçilmez bir hal almıştı. Adana ve civarında Ermenilerin, Fransızlardan arka alarak işledikleri cinayetlerin hesabı sorulamıyor, hırsız çetesi diye Fransızların kurşuna dizdikleri Türklerin hakkı aranamıyordu.

Adana ve civarında Ermenilerin, Fransızlardan arka alarak işledikleri cinayetlerin hesabı sorulamıyor, hırsız çetesi diye Fransızların kurşuna dizdikleri Türklerin hakkı aranamıyordu . Daha sonra Kayseri'den Niğde'ye hareket eden Ahmet Remzi Bey, Cemiyetin teşkilatlanmasını burada şu şekilde devam ettirmiştir; Ahmet Remzi Yüreğir Bey, Saadettin Beybaba Bey, Hulusi (Akdağ) Bey, Remzi Bey (Niğdeli), Emin Bey (Posta ve Telgraf Müdürü), Tevfik (Gülek) Bey, Kethüdazade İbrahim Bey'den meydana gelen bir yürütme kurulu oluşturmuştur . Böylelikle cemiyet önce Kayseri, sonra Niğde olmak üzere faaliyetlerde bulunmuş daha sonra ise, 1 Nisan 1920 tarihinde millî kuvvetlerin eline geçen Karaisalı'ya taşınarak faaliyetini burada sürdürmüştür .

Diğer taraftan, Sivas Kongresi'nden sonra kurulan bu cemiyetin faaliyetine başlaması üzerine İstanbul'da bulunan Kilikya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ise gayrı faal bir vaziyete düşmüştü. Bunun üzerine, bu cemiyet merkezini İstanbul'dan Adana'ya (Pozantı, Adana Vilâyetinin merkezi durumundaydı) naklederek, buradaki Adana Müdafaa-i Hukuk ve İntibah Cemiyetleri ile birlikte, Toroslarda silahlı teşkilatın oluşmasına yardımcı olmuşlardı . Böylece Adana Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin teşkilatlanmasını tamamladıktan sonra; bölgenin her tarafında yerli halkın teşebbüsü ile millî müfrezeler kurulmaya ve düşman kuvvetlerine baskınlar yapılmaya başlanmıştır. Buna paralel olarak, daha önce de temas ettiğimiz gibi güneyde Fransız işgaline karşı silahlı ilk direnme Dörtyol'da olmuştu. Bütün Güney cephesinde, yaygın olarak Kuvâyı Milliye'nin kurulması ise; Sivas Kongresi'nden sonra mümkün olmuştur.

Adana Vilayeti Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Ahmet Remzi Yüreğir tarafından Çukurova ve Adana'nın işgalden kurtarılması amacıyla kurulan müdaafa cemiyeti.

28 Nisan 1919'da Çukurova'da genel olarak işgalciler tarafından yapılan aramalarda evinde silah ele geçirilen Ahmet Remzi Yüreğir gıyabında idama mahkum edilmişti. Oysa Ahmet Remzi, bu olaydan önce Adana'dan ayrılmıştı. Daha sonra Ahmet Remzi Bey Sivas'a giderek, orada Mustafa Kemal Paşa ile görüşmüş ve neticede bu görüşmeden aldığı direktifle Kayseri'ye gelerek, burada Adana Vilayeti Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ni kurarak, cemiyetin tabelasını da bir otel odasına asmış ve aynı zamanda bu cemiyetin meşruluğunu da Kayseri valiliğine onaylatmıştır . Böylece Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin Adana Heyet-i Merkeziyesi Kayseri'de faaliyete geçmişti.

Çukurova'nın işgalini ve işlenen cinayetleri protesto eden Adanalılar Kayseri'de Adana Vilayeti Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Merkeziyesi namı altında, 18 Aralık 1919 tarihli Erciyes gazetesinde şu beyannameyi yayınlamışlardı :

"Sivas'ta Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesine,

Dersaadet'te Sadaret-i Uzmaya,

İngiltere, Amerika, Fransa, İtalya Siyasi Mümessillerine

Kilikya'yı adalet tevziî ve asayiş temini vaadiyle işgal eden Fransızların oraya girdikleri günden beri adalet ve asayişin yüzü bile görülmemiştir. Orada Fransız büyük memurlarından Bremond, Norman'ın emir ve arzuları kanun ve adalet yerine kaimdir. Ellerinde alet ittihaz ettikleri Ermenilerin şahâdet ve iftiralarıyla hergün birçok Türk'ün ya malı gasbedilir, yahut hürriyet-i şahsiyetlerinden mahrum edilerek, hapse konulduğu görülür. Kabahati ise yalınız Türk olduğudur. İşte son günlerde hırsız çeteleriyle alâkadar diye ekserisi Ceyhan kazasından olmak üzere en namuslu ve servet sahibi zürra ağalardan yirmi beş kişi kurşuna dizilmiştir.

Acaba bu zavallılar hangi âdil mahkemenin hükmüyle idam ediliyorlar? Adana vilayetinde Türk kanunlarının icra-yı hükm edeceğini ilân eden işgal kuvvetleri bu bîçarelerin idamında onu tatbik etmiş mi, yoksa birkaç Ermeni'nin yalan şehâdeti ve Bremond, Norman emriyle mi olmuştur?

Bremond tarafından mühim bir icraat olarak tâ Fransa'ya kadar ilân edildiği üzere, bu zavallılar, hırsız çetesi olmayıp, namus ve servet sahibi olduklarını her zaman isbata hazırdır.

İşte bu haksızlığı, adaletsizliği ve Adana Türklüğünü mahvetmek politikasını bütün mevcudiyetimizle medeniyet âlemine karşı protesto eder, artık Türklerin de bir hayat hakkına ve adalete müstahak olduklarının teslim edilmesini bekleriz.

Bu protesto da hiç yankı uyandırmamış, Adana'daki cinayetler, önüne geçilmez bir hal almıştı. Adana ve civarında Ermenilerin, Fransızlardan arka alarak işledikleri cinayetlerin hesabı sorulamıyor, hırsız çetesi diye Fransızların kurşuna dizdikleri Türklerin hakkı aranamıyordu.

Adana ve civarında Ermenilerin, Fransızlardan arka alarak işledikleri cinayetlerin hesabı sorulamıyor, hırsız çetesi diye Fransızların kurşuna dizdikleri Türklerin hakkı aranamıyordu . Daha sonra Kayseri'den Niğde'ye hareket eden Ahmet Remzi Bey, Cemiyetin teşkilatlanmasını burada şu şekilde devam ettirmiştir; Ahmet Remzi Yüreğir Bey, Saadettin Beybaba Bey, Hulusi (Akdağ) Bey, Remzi Bey (Niğdeli), Emin Bey (Posta ve Telgraf Müdürü), Tevfik (Gülek) Bey, Kethüdazade İbrahim Bey'den meydana gelen bir yürütme kurulu oluşturmuştur . Böylelikle cemiyet önce Kayseri, sonra Niğde olmak üzere faaliyetlerde bulunmuş daha sonra ise, 1 Nisan 1920 tarihinde millî kuvvetlerin eline geçen Karaisalı'ya taşınarak faaliyetini burada sürdürmüştür .

Diğer taraftan, Sivas Kongresi'nden sonra kurulan bu cemiyetin faaliyetine başlaması üzerine İstanbul'da bulunan Kilikya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ise gayrı faal bir vaziyete düşmüştü. Bunun üzerine, bu cemiyet merkezini İstanbul'dan Adana'ya (Pozantı, Adana Vilâyetinin merkezi durumundaydı) naklederek, buradaki Adana Müdafaa-i Hukuk ve İntibah Cemiyetleri ile birlikte, Toroslarda silahlı teşkilatın oluşmasına yardımcı olmuşlardı . Böylece Adana Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin teşkilatlanmasını tamamladıktan sonra; bölgenin her tarafında yerli halkın teşebbüsü ile millî müfrezeler kurulmaya ve düşman kuvvetlerine baskınlar yapılmaya başlanmıştır. Buna paralel olarak, daha önce de temas ettiğimiz gibi güneyde Fransız işgaline karşı silahlı ilk direnme Dörtyol'da olmuştu. Bütün Güney cephesinde, yaygın olarak Kuvâyı Milliye'nin kurulması ise; Sivas Kongresi'nden sonra mümkün olmuştur.

Adana Vilayeti Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Ahmet Remzi Yüreğir tarafından Çukurova ve Adana'nın işgalden kurtarılması amacıyla kurulan müdaafa cemiyeti.

28 Nisan 1919'da Çukurova'da genel olarak işgalciler tarafından yapılan aramalarda evinde silah ele geçirilen Ahmet Remzi Yüreğir gıyabında idama mahkum edilmişti. Oysa Ahmet Remzi, bu olaydan önce Adana'dan ayrılmıştı. Daha sonra Ahmet Remzi Bey Sivas'a giderek, orada Mustafa Kemal Paşa ile görüşmüş ve neticede bu görüşmeden aldığı direktifle Kayseri'ye gelerek, burada Adana Vilayeti Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ni kurarak, cemiyetin tabelasını da bir otel odasına asmış ve aynı zamanda bu cemiyetin meşruluğunu da Kayseri valiliğine onaylatmıştır . Böylece Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin Adana Heyet-i Merkeziyesi Kayseri'de faaliyete geçmişti.

Çukurova'nın işgalini ve işlenen cinayetleri protesto eden Adanalılar Kayseri'de Adana Vilayeti Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Merkeziyesi namı altında, 18 Aralık 1919 tarihli Erciyes gazetesinde şu beyannameyi yayınlamışlardı :

"Sivas'ta Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesine,

Dersaadet'te Sadaret-i Uzmaya,

İngiltere, Amerika, Fransa, İtalya Siyasi Mümessillerine

Kilikya'yı adalet tevziî ve asayiş temini vaadiyle işgal eden Fransızların oraya girdikleri günden beri adalet ve asayişin yüzü bile görülmemiştir. Orada Fransız büyük memurlarından Bremond, Norman'ın emir ve arzuları kanun ve adalet yerine kaimdir. Ellerinde alet ittihaz ettikleri Ermenilerin şahâdet ve iftiralarıyla hergün birçok Türk'ün ya malı gasbedilir, yahut hürriyet-i şahsiyetlerinden mahrum edilerek, hapse konulduğu görülür. Kabahati ise yalınız Türk olduğudur. İşte son günlerde hırsız çeteleriyle alâkadar diye ekserisi Ceyhan kazasından olmak üzere en namuslu ve servet sahibi zürra ağalardan yirmi beş kişi kurşuna dizilmiştir.

Acaba bu zavallılar hangi âdil mahkemenin hükmüyle idam ediliyorlar? Adana vilayetinde Türk kanunlarının icra-yı hükm edeceğini ilân eden işgal kuvvetleri bu bîçarelerin idamında onu tatbik etmiş mi, yoksa birkaç Ermeni'nin yalan şehâdeti ve Bremond, Norman emriyle mi olmuştur?

Bremond tarafından mühim bir icraat olarak tâ Fransa'ya kadar ilân edildiği üzere, bu zavallılar, hırsız çetesi olmayıp, namus ve servet sahibi olduklarını her zaman isbata hazırdır.

İşte bu haksızlığı, adaletsizliği ve Adana Türklüğünü mahvetmek politikasını bütün mevcudiyetimizle medeniyet âlemine karşı protesto eder, artık Türklerin de bir hayat hakkına ve adalete müstahak olduklarının teslim edilmesini bekleriz.

Bu protesto da hiç yankı uyandırmamış, Adana'daki cinayetler, önüne geçilmez bir hal almıştı. Adana ve civarında Ermenilerin, Fransızlardan arka alarak işledikleri cinayetlerin hesabı sorulamıyor, hırsız çetesi diye Fransızların kurşuna dizdikleri Türklerin hakkı aranamıyordu.

Adana ve civarında Ermenilerin, Fransızlardan arka alarak işledikleri cinayetlerin hesabı sorulamıyor, hırsız çetesi diye Fransızların kurşuna dizdikleri Türklerin hakkı aranamıyordu . Daha sonra Kayseri'den Niğde'ye hareket eden Ahmet Remzi Bey, Cemiyetin teşkilatlanmasını burada şu şekilde devam ettirmiştir; Ahmet Remzi Yüreğir Bey, Saadettin Beybaba Bey, Hulusi (Akdağ) Bey, Remzi Bey (Niğdeli), Emin Bey (Posta ve Telgraf Müdürü), Tevfik (Gülek) Bey, Kethüdazade İbrahim Bey'den meydana gelen bir yürütme kurulu oluşturmuştur . Böylelikle cemiyet önce Kayseri, sonra Niğde olmak üzere faaliyetlerde bulunmuş daha sonra ise, 1 Nisan 1920 tarihinde millî kuvvetlerin eline geçen Karaisalı'ya taşınarak faaliyetini burada sürdürmüştür .

Diğer taraftan, Sivas Kongresi'nden sonra kurulan bu cemiyetin faaliyetine başlaması üzerine İstanbul'da bulunan Kilikya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ise gayrı faal bir vaziyete düşmüştü. Bunun üzerine, bu cemiyet merkezini İstanbul'dan Adana'ya (Pozantı, Adana Vilâyetinin merkezi durumundaydı) naklederek, buradaki Adana Müdafaa-i Hukuk ve İntibah Cemiyetleri ile birlikte, Toroslarda silahlı teşkilatın oluşmasına yardımcı olmuşlardı . Böylece Adana Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin teşkilatlanmasını tamamladıktan sonra; bölgenin her tarafında yerli halkın teşebbüsü ile millî müfrezeler kurulmaya ve düşman kuvvetlerine baskınlar yapılmaya başlanmıştır. Buna paralel olarak, daha önce de temas ettiğimiz gibi güneyde Fransız işgaline karşı silahlı ilk direnme Dörtyol'da olmuştu. Bütün Güney cephesinde, yaygın olarak Kuvâyı Milliye'nin kurulması ise; Sivas Kongresi'nden sonra mümkün olmuştur.

Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti

Sivas’ta, Vali Reşit Paşa’nın eşi Melek Reşit Hanım ve arkadaşları tarafından kurulmuştur. Anadolu’da Burdur, Amasya, Erzincan, Kayseri, Kastamonu, Bolu, Niğde gibi merkezlerde şubeler açan Cemiyet, düşman işgallerini büyük bir duyarlılık ve dikkatle izleyerek İtilaf Devletlerine ve İstanbul Hükümetine karşı protestolar yayımlamış, Milli Ordu’ya para ve mal yardımı kampanyaları açmış, Milli Mücadeleye moral desteği sağlamıştır. Faaliyetleri ile, Türk milletinin kadını ile erkeği ile, vatanını kurtarmak ve bağımsızlığa kavuşmak için, bütün olarak her türlü fedakarlığa katlanacaklarının en büyük simgesi olmuştur.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Mondros Mütarekesi'nden sonra Anadolu'nun ve Rumeli'nin çeşitli şehirlerinde, işgallere karşı kurulan milli cemiyetlerin 7 Eylül 1919'da Sivas Kongresi'nde birleştirilmesinden sonra oluşan yeni cemiyete verilen isimdir. Bu cemiyet Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Cumhuriyet Halk Fırkası'na dönüştürülmüştür.

Balıkesir Redd-i İlhak Cemiyeti

Balıkesir Redd-i İlhak Cemiyeti, Kurtuluş Savaşı’nda 15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’i işgalinden hemen sonra Balıkesir'in durumunun müzakere edildiği çeşitli kongreler sonucunda kurulan cemiyet.

BalIkesirliler Redd-i İlhak Cemiyeti'ni kurarak silahlı direniş kararı aldı. Kısa zamanda gelisen karşı koyma hareketi sonucu Akhisar, Ayvalık, İvrindi cephelerinde Yunanlılara karşı 13 ay direnildi. 30 Haziran 1920’de işgal edilen Balıkesir 6 Eylül 1922’de Yunan işgalinden kurtuldu.

svç80
10-04-07, 22:39
devam


Hareket-i Milliye ve Redd-i İlhak Teşkilatları

İzmir’in işgalinin yarattığı tepki içinde, bölgeyi savunmak için kurulmuş kuruluşlardır. Redd-i İşgal, Redd-i İlhak, İstihlası Vatan ve Heyet-i Milliye isimleri ile kurulan bu teşekküller, bulundukları yerlerin idari ve askeri işlerini ele almışlar ve milis teşkilatları oluşturarak Yunan işgaline karşı fiilen direnmişlerdir. Birinci Balıkesir, Alaşehir ve İkinci Balıkesir Kongreleri ile organlaşan, bütünleşen Müdafaa-i Hukuk fikri Sivas Kongresi ile genelleşmiş ve bütün memlekete yayılmıştır.

Kozan Müdafaa-i Hukuku Cemiyeti

Kozan Müdafaa-i Hukuku Cemiyeti, 7 Mart 1919'da Kozan'ın işgali ile kurulan müdaafa cemiyeti.

30 Ekim 1919 Heyet-i Temsiliye, toplanarak, Kozan heyetinden Adana ve Kozan’ın durumu hakkında genel bir bilgi almıştır. Bunun üzerine bölgede teşkilat yapılması hakkında kararlar verilerek Kilikya mıntıkasına Topçu Binbaşı Kemal ve Yüzbaşı Osman Tufan, buralara gönderilerek, teşkilat ve teşebbüse geçilmesi kararlaştırıldı.

1. Koyunevi Tabur Komutanı Sarıbahçeli Ahmet Ağa, Kırmızı Osman, Ağzıkaraca köyünden Musa Hoca
2. Berber Bölüğü Komutanı Kurtlu Uşaklı Hacı Efendi.
3. Arslanlı Bölüğü Komutanı Topaizade Halil Efendi.
4. Hamam Köyü Grup Komutanı Bayramoğlu Hacı Mehmet Öztorun
5. Ceritler Grup Komutanı KurdoğluHulusi Bey
6. Mansurlu Bölüğü Komutanı Abdussamet Samimi
7. Karacalar Bölüğü komutanı Yigenoğlu Ahmet Efendi.
8. Andıl ve havalisi Müfreze Komutanı Hakkı Efendi (Turgut).
9. Sıralif Grup Komutanı Karabucaklı Deli Hacı Ağa.
10. Köreken Müfrezesi komutanı Bayatoğlu Ahmet Çavuş, Gebenli Ali ve Cücen Ali Hoca. Ferhatlılı Hamdi Ağca, Kamalı Hasan, Kamalı Mehmet.
11. Döşeme müfrezesi Komutanı Yiğit Ağa (asıl adı Ahmet Akçalı, Kahraman Bey olarak da bilinir) ve Kadirlili mücahitler.
12. Kuyuluk Bölüğü komutanı Üzeyir Hoca oğlu Hasan Efendi.
13. Kayhan Grup Komutanı Çolak Hacı Ağa.

Trabzon Muhafaza-i Hukuku Milliye Cemiyeti

Karadeniz kıyıları üzerindeki yabancı emellerine tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bu yörede faaliyet gösteren Trabzon Havalisi Ademi Merkeziyet Cemiyeti ile mücadele eden bu teşkilat, Erzurum Kongresi’nden sonra Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin şubesi haline gelmiştir .


Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyeti Osmaniyesi

1918’de kurulmuş ve Trakya’nın işgaline karşı çıkmıştır. Anadolu hareketinin etkisiyle adını Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti haline getirmiş ve, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin şubesi olmuştur. Düzenlediği iki kongrede silahlı savunma; asker toplama; TBMM ile birleşme ve programını Müdafaa-i Hukuk programı ile denkleştirme, gibi kararlar almıştır.

İntibah Cemiyeti

İntibah Cemiyeti, 1918 yılının son günlerinde Kozan'da Ali Saib'in önderliğinde kurulmuş bir cemiyet. Bu cemiyetin kuruluşunda, eski Kozan Mebuslarından Ali Şadi ve Hüseyin Beyler, Baytar Müfettişi Muzaffer Bey, Yarımzade Ahmet Bey'in de dahil bulundukları bu gizli İntibah Cemiyeti, daha sonra Kozan, Kadirli, Feke ve Hacın'dan taraftarlar bularak, büyük bir millî direniş kuvveti haline gelmiştir .

Cemiyet yöredeki Fransız işgaline ve hemen arkasından meydana gelen Ermeni mezalimine karşı birleşerek, mücadele etmek amacıyla kurulmuştu. Bu yüzden teşkilatlanma sahasını genişleterek, Fransızlara karşı mukavemet hareketine başlamıştır. Ayrıca bu cemiyet, halkın direnme ve kurtuluş arzusunun, gerçek olarak, istikbale doğru bir başlangıcı olmuştur. Cemiyet çok iyi düşünülmüş ve iyi tertip edilmiş bir ahenk içerisinde çalışmaya başlamıştı. Diğer bir husus da, bu cemiyete bağlı olarak Yerebakanlı Hasan'ın meydana getirdiği 20 kişilik bir çete gittikçe kuvvetlenerek, halkın güvenini kazanmayı başarmıştı .

Bu cemiyetin önderlerinden Ali Saip Bey için başarılması gerekli olan çok önemli bir görev daha vardı; bu görev, Fransız yüzbaşısı Taillardat'nın tercümanlığına cemiyete mensup birini tayin ettirmekti. Kozan'da işgalcilerin mutasarrıfı olarak görev yapan Fransız yüzbaşı Taillardat, o sıralarda Ermeni Balyan'ı tercüman olarak yanında bulunduruyordu . Ali Saip ve İntibah Cemiyeti mensupları Balyan aleyhinde sert bir kampanya başlattılar. İntibah Cemiyeti'nden ve Ali Saip'in faaliyetlerinden habersiz olan, ayrıca Balyan aleyhindeki kampanyanın da doğuş nedenini bilmeyen Taillardat nihayet Balyan'ı yanından uzaklaştırmış ve Ermeni tercüman hakkında oldukça yayılmış olan dedikodulara set çekmişti. Cemiyetin bu başarısını Baytar Müfettişi Muzaffer Bey'in, yüzbaşı Taillardat'nın tercümanlığına tayini takip etmişti. Bu vesileyle Fransızların büyük emel ve düşüncelerine, bütün askerî niyetlerine dair haberler Muzaffer Bey'den geniş bilgiler halinde alınarak, İntibah Cemiyeti'ne aktarılmış oluyordu. Ayrıca bu bilgiler, Feke-Develi hattı üzerinden Kayseri'ye ulaştırarak, oradan da Mustafa Kemal'e bildiriliyordu . Bütün bunlara rağmen, bu cemiyet teşkilatlanmasını Çukurova'da geniş bir alana yaygınlaştıramamıştı İstanbul'da kurulan Kilikya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ve Kozan'da kurulan İntibah Cemiyeti, Çukurova'daki millî direnişleri bir araya getirememiştir. Bundan dolayı tam anlamıyla bir teşkilatlanma yoktu. Belli bir gücün bu cemiyetleri ve bölgedeki dağınık-kopuk millî direnişleri bir araya getirmesi gerekiyordu. Zaten Sivas Kongresi'nde Anadolu ve Rumeli'deki bütün cemiyetler Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti olarak birleştirilmişti.

İstihlası Vatan Cemiyeti

İstihlası Vatan Cemiyeti Manisa’da kurulmuş olup Ege’de öncü müdafaa-i hukuk cemiyetlerinden biridir. Daha sonra 19 Mart Kongresi ile İzmir Müdafaa-i Hukuku Osmaniye Cemiyeti ile birleşmiştir.

İzmir Müdafaa-i Hukuku Osmaniye Cemiyeti

Vatanın maddi ve manevi yönlerden yükselmesini sağlamak ve Türklerin haklarını korumak amacı ile kurulmuştur. İşgallere karşı silahla vatanı koruma amacı güden cemiyet, Alaşehir Kongresi’nden sonra faaliyetlerini İstanbul’a nakletmiş ve Milli Mücadele içinde yer alan kuruluşlarla anlaşarak Anadolu’ya silah ve cephane kaçırılmasına yardımcı olmuştur. Basın yoluyla da mücadelede bulunmuştur.

Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti

Ağustos 1919 tarihinde, Erzurum’da kurulmuştur. Bu cemiyet, önce İstanbul’da kurulmuş olan Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyetine bağlı olarak açılmış, daha sonra Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı ile İstanbul’dan ayrılmış, doğuda müdafaa-i hukuk akımını temsil ederek Mustafa Kemal’in sevk ve idaresinde güçlenmiş, bütün memlekete yayılacak bir program hazırlamıştır.

kaynak:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Kategori:M%C3%BCdafaa_Cemiyetleri

svç80
10-04-07, 22:59
MALTA SÜRGÜNLERİ

Malta sürgünleri, İstanbul'un işgali sonrasında, 1919-1920 yıllarında işgal kuvvetlerince tutuklanarak bir İngiliz sömürgesi olan Malta'ya sürülen (veya gıyabında tutuklama kararı çıkarılarak sürgüne gönderilecekleri bildirilen) 145 Türk devlet adamı, asker, idareci ve aydın için kullanılan terimdir.

Tutuklama ve sürgünler, Mart 1919'da, Irak cephesinden çekilişi yürütmüş Ali İhsan Sabis Paşa ile başlamış ve Ekim 1920'ye kadar sürmüştür. Seçilen isimler, işgale karşı direnişi organize edilebilecek kadronun ve liderlik potansiyeli gösterebilecek olanların devreden çıkarılmak istendiğini akla getirmektedir. Ermeni Tehciri ile ilgili konular sürgün cezalarına sonradan monte edilmiştir. Ancak ellerinde rehin misali tuttukları sürgünlerin varlığı, bunlara karşı isnatların dayanaklarının zayıflığı zamanla İngilizlerin siyaseten aleyhine işlemeye başlamış, Mustafa Kemal de konuyu bir koz olarak kullanmaktan geri kalmamıştır. Sürgünlerin sonuncuları 1922 yılı içinde serbest bırakılmışlardır.

Malta'ya sürgüne gönderilen isimler aşağıdaki gibidir:
İsim (tarih sırası + aynı tarih içinde alfabetik sıra) Sürgün dönemi Sürgün no. Rütbesi, görevi, mazisi
Ali İhsan Sabis Paşa 29 Mart 1919 26 67 eski 6. Ordu komutanı
İbrahim Ahmet 29 Mart 1919 26 68 Ali İhsan Paşa'nın emir onbaşısı, tutuklanan komutanından ayrılmamış, gönüllü sürgüne gitmiştir
Mustafa Kemal Paşa (gıyabında) 28 Mayıs 1919 Ordu Komutanı
Abdülgani Bey 28 Mayıs 1919 26 95 Yarbay
Ahmet Bey 28 Mayıs 1919 27 24 eski Sivas Valisi
Ahmet Cevat Bey 28 Mayıs 1919 27 24 albay, İstanbul mevki kumandanı
Ahmet Haydar Bey 28 Mayıs 1919 27 08 binbaşı
Ahmet Muammer Bey 28 Mayıs 1919 27 19 eski Konya valisi
Ahmet Nesimi Bey 28 Mayıs 1919 27 19 eski Hariciye Nazırı
Ahmet Tevfik Bey 28 Mayıs 1919 26 80 albay
Ali Fethi Okyar 28 Mayıs 1919 26 80 eski Dahiliye Nazırı, Sofya sefiri, mebus
Atıf Bey 28 Mayıs 1919 27 02 Ankara mebusu
Celal Bey 28 Mayıs 1919 26 76 Albay
Cemal Efendi 28 Mayıs 1919 26 94 Yüzbaşı
Faik Bey 28 Mayıs 1919 27 37 eski Merzifon kaymakamı
Fazıl Berki Tümtürk 28 Mayıs 1919 26 98 eski Çankırı mebusu
Ferit Bey 28 Mayıs 1919 27 03 İttihat ve Terakki katibi
Gani Bey 28 Mayıs 1919 27 23 İttihatçı
Habip Bey 28 Mayıs 1919 26 85 Bolu mebusu
Hacı Ahmet Paşa 28 Mayıs 1919 27 39 Enver Paşa'nın babası
Doktor Halil Bey 28 Mayıs 1919 26 99 Yüzbaşı
Hasan Fehmi Bey 28 Mayıs 1919 26 88 Sinop mebusu
Ürgüplü Mustafa Hayri Efendi 28 Mayıs 1919 27 34 Şeyhülislam
Hazım Bey 28 Mayıs 1919 26 78 Binbaşı
Hilmi Bey 28 Mayıs 1919 27 89 Kırklareli Mutasarrıfı
Hoca Rıfat Efendi 28 Mayıs 1919 27 06 İttihat ve Terakki temsilcisi
Hüseyin Cahit Yalçın 28 Mayıs 1919 26 75 İstanbul mebusu, gazeteci
Hüseyin Kadri Bey 28 Mayıs 1919 27 05 Karesi mebusu
İbrahim Bedrettin Bey 28 Mayıs 1919 27 01 Diyarbakır Valisi
İbrahim Hakkı Bey 28 Mayıs 1919 27 10 binbaşı
İsmail Canbulat 28 Mayıs 1919 26 92 eski Dahiliye Nazırı
Kemal Bey 28 Mayıs 1919 Belli değil Belli değil
Macit Bey 28 Mayıs 1919 27 04 Divan-ı Muhasebat Memuru
Mazlum Bey 28 Mayıs 1919 27 07 Binbaşı
Mehmet Sabit Sağıroğlu 28 Mayıs 1919 26 86 eski Sivas Valisi
Sabri Toprak 28 Mayıs 1919 27 29 Saruhan Mebusu
Mehmet Tevfik Bey 28 Mayıs 1919 26 79 Yarbay, Kaymakam
Memduh Bey 28 Mayıs 1919 27 33 eski Musul Valisi
Mithat Şükrü Bleda 28 Mayıs 1919 26 93 eski Maarif Nazırı, Burdur Mebusu, İttihat ve Terakki Genel Sekreteri
Mustafa Asım bey 28 Mayıs 1919 27 11 eski Of Mutasarrıfı
Mümtaz Bey 28 Mayıs 1919 26 97 Emekli Yarbay
Nevzat Bey 28 Mayıs 1919 26 96 Yüzbaşı
Ömer Bey 28 Mayıs 1919 26 81 Binbaşı
Evrenoszade Rahmi Arslan 28 Mayıs 1919 26 91 eski İzmir Valisi
Rıza Hamit Bey 28 Mayıs 1919 27 40 Bursa Mebusu
Saip İbrahim Pirzade 28 Mayıs 1919 27 35 Şurayı Devlet Reisi, Nazır
Salah Cimcoz 28 Mayıs 1919 27 28 İstanbul Mebusu
Sami Bey 28 Mayıs 1919 27 09 Albay
Doktor Süleyman Numan Paşa 28 Mayıs 1919 27 32 Ordu Sıhhiye Müfettişi
Süleyman Sudi Bey 28 Mayıs 1919 27 30 Tokat Mebusu, Lazistan mebusu olarak da görünmektedir.
Şerafettin Efendi 28 Mayıs 1919 26 77 Yüzbaşı
Şükrü Kaya 28 Mayıs 1919 27 38 Mülkiye Müfettişi
Tahir Cevdet Bey 28 Mayıs 1919 26 90 eski Ankara Valisi
Tevfik Hadi Bey 28 Mayıs 1919 26 82 Siyasi Polis Müdürü
Mehmet Ubeydullah Hatipoğlu 28 Mayıs 1919 27 31 İzmir mebusu
Veli Necdet Bey 28 Mayıs 1919 26 87 Dahiliye Nazırlığı Müsteşarı
Yusuf Ziya Bey 28 Mayıs 1919 26 84 Emekli Binbaşı, İttihat ve Terakki Üyesi
Zekeriya Zihni Bey 28 Mayıs 1919 27 18 eski Edirne Valisi
Cihangirzade İbrahim Bey 2 Haziran 1919 27 17 Cenubî Garbi Kafkas Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı
Alibeyzade Mehmet Bey 2 Haziran 1919 27 16 Cenubî Garbi Kafkas Cumhuriyeti Kars valisi
Cihangirzade Hasan Han 2 Haziran 1919 Cenubî Garbi Kafkas Cumhuriyeti Savunma Bakanı
Cihangirzade Aziz Bey 2 Haziran 1919 Cenubî Garbi Kafkas Cumhuriyeti Adalet Bakanı
Mehmetoğlu Muhlis Bey 2 Haziran 1919 27 27 Cenubî Garbi Kafkas Cumhuriyeti PTT Genel Müdürü
Matvey Radjinski 2 Haziran 1919 27 25 Cenubî Garbi Kafkas Cumhuriyeti Rus Şura üyesi
Musa Salah Bey 2 Haziran 1919 27 20 Cenubî Garbi Kafkas Cumhuriyeti Polis Müdürü
Pavlo Camusev 2 Haziran 1919 27 14 Cenubî Garbi Kafkas Cumhuriyeti Rum Şura Üyesi
Tevhidüddin Mamiloğlu 2 Haziran 1919 27 22 Cenubî Garbi Kafkas Cumhuriyeti Emniyet Müdürü (Orenburglu Kazak Türkü)
Stefani Vafiades 2 Haziran 1919 27 26 Cenubî Garbi Kafkas Cumhuriyeti Rum Şura Üyesi, Sosyal Yardım Bakanı
Yusufoğlu Yusuf Bey 2 Haziran 1919 27 21 Cenubî Garbi Kafkas Cumhuriyeti Şura Üyesi, Gıda Bakanı
Abbas Halim Paşa 21 Eylül 1919 27 54 Prens, Eski Nafia Nazırı, Bursa
valisi, Sadrazam Sait Halim Paşa’nın kardeşi.
Ahmet Ağaoğlu 21 Eylül 1919 27 64 Afyonkarahisar mebusu, Darülfünün hocası, yazar
Ali Münif Bey 21 Eylül 1919 27 62 eski Nafia Nazırı
Hacı Adil Bey 21 Eylül 1919 27 57 mebus
Halil Menteşe 21 Eylül 1919 27 60 İttihat ve Terakki üyesi
Hüseyin Tosun Bey 21 Eylül 1919 27 65 Milli Telgraf Ajansı sahibi ve müdürü
Kara Kemal Bey 21 Eylül 1919 27 61 eski İaşe Nazırı
Mahmut Kamil Paşa 21 Eylül 1919 27 58 eski 5. Ordu Komutanı
Sait Halim Paşa 21 Eylül 1919 27 55 Prens, eski Sadrazam
Ziya Gökalp 21 Eylül 1919 27 59 Ergani-Maden Mebusu, Darülfünün hocası, yazar
Mehmet Arif Bey 28 Ocak 1920 Binbaşı
Nuri Bitlisi 28 Ocak 1920 Çavuş
Faik Kaltakkıran 22 Mart 1920 27 80 mebus
Ahmet Şevket Bey 22 Mart 1920 27 80 İstanbul Müstahkem Mevki Komutanı
Mehmet Cemal Mersinli Paşa 22 Mart 1920 27 72 ordu komutanı
Çürüksulu Mahmut Paşa 22 Mart 1920 27 71 komutan
Hasan Tahsin Uzer 22 Mart 1920 27 71 eski Şam ve Erzurum valisi
Hüseyin Rauf Orbay 22 Mart 1920 27 76 eski Bahriye Nazırı, Sivas mebusu
İsmail Cevat Çobanlı Paşa 22 Mart 1920 27 73 komutan
Mehmet Esat Işık Paşa 22 Mart 1920 27 75 askeri tabip
Mehmet Şeref Aykut 22 Mart 1920 27 79
Kara Vasıf (Mustafa Vasıf Karakol) 22 Mart 1920 27 78 Karakol Cemiyeti'nin kurucusu
Köstenceli Numan Usta 22 Mart 1920 27 81 Zeytinburnu Fabrikasında Ustabaşı
Ahmet Emin Yalman 27 Mart 1920 27 87 Gazeteci
Ali Çetinkaya 27 Mart 1920 27 87 eski Afyon mebusu
Ali Sait Paşa 27 Mart 1920 27 82
Ali Seyyit Bey 27 Mart 1920 27 94 aşiret reisi
Celal Nuri İleri 27 Mart 1920 27 85
Ebüzziyazade Velit Paşa 27 Mart 1920 27 83
Enis Avni (Aka Gündüz) 27 Mart 1920 27 91 yazar
Hilmi Abdülkadir 27 Mart 1920 27 89
İslam Ali 27 Mart 1920 27 86
Mehmet Eczacıbaşı 27 Mart 1920 27 90 Eczacı, Şakir Eczacıbaşı'nın babası
Mehmet Muammer Bey 27 Mart 1920 27 88
Rafet Paşa 27 Mart 1920 27 92 belli değil
Süleyman Nazif 27 Mart 1920 27 84 eski Musul ve Bağdat valisi, yazar
Acenta Mustafa Kırzade 20 Mayıs 1920 27 86 Tacir
Doktor Abdüsselami Paşa 20 Mayıs 1920 Emekli general, eski Yemen komutanı
Mehmet Kamil Bey 20 Mayıs 1920 Musullu gazeteci
Hacı Ahmet Bey 31 Mayıs 1920 Sivas İttihat ve Terakki Delegesi
Mustafa Reşat Bey 31 Mayıs 1920 İstanbul Siyasi Polis Müdürü
Agah Bey 7 Haziran 1920 27 86
Basri Bey 7 Haziran 1920 yarbay, Cevat Paşa'nın damadı
Mustafa Abdülhalik Renda 7 Haziran 1920 eski Bitlis Valisi
Ali Cenani 13 Haziran 1920 eski Halep ve Antep mebusu
Andavallı Mehmet Ağa 13 Haziran 1920
Murat Bey 13 Haziran 1920
Süleyman Faik Paşa 13 Haziran 1920
Yakup Şevki Subaşı Paşa 13 Haziran 1920 eski 9. Ordu Komutanı
Ali Nazmi Bey 6 Ağustos 1920
Hoca İlyas Sami Muş 19 Ağustos 1920 Muş mebusu
Mehmet Atıf Bey 19 Ağustos 1920
Mehmet Nazım Bey 19 Ağustos 1920
Süleyman Necmi Bey 19 Ağustos 1920
Sefer Bey 12 Eylül 1920
Burhanettin Hakkı Bey 20 Eylül 1920
Mehmet Nuri Bey 20 Eylül 1920
Mehmet Rıfat Bey 20 Eylül 1920
Cemal Oğuz Bey 5 Ekim 1920
Mehmet Ali Bey 5 Ekim 1920
Ahmet Şükrü Bey 27 63 eski Maarif Nazırı, mebus
Eşref Sencer Kuşçubaşı Teşkilat-ı Mahsusa
İsmail Müştak Mayokan Yazar, mebus
Kazım Bey Albay, Enver Paşa’nın kayınbiraderi
Mürsel Bakü Tümgeneral, mebus
Galatalı Şevki Bey Miralay, Malta’ya sürgüne gönderilinceye kadar Karakol örgütünün başı
Yunus Nadi Abalıoğlu Gazeteci, Yeni Gün gazetesi sahibi

svç80
10-04-07, 23:04
Kuvayımilliye

Kuvayımilliye (veya doğrusu Kuvva-i Milliye), Kurtuluş Savaşı'nda düşmana karşı koyan Türk direniş örgütlenmelerine ve güçlerine verilen addır. Günümüz Türkçe'sindeki anlamı Ulusal Güçler'[Milli Kuvvetler]'dir. Osmanlı'nın bu son ordusu ile Kurtuluş Savaşı milis ve gönüllülerinden oluşan Kuvayımilliye KKK'nın temelidir.

Kuvayımilliye, ülkenin Yunan, İngiliz, Fransız, İtalyan birliklerince işgal edildiği ve Mondros Mütarekesi ile ağır koşulların dayatıldığı, Osmanlı ordusunun silahlarının alınıp dağıtıldığı, her şeyin bitti sanıldığı günlerde doğan bir halk direnişidir.

Yerel sivil örgütlenmeler, çeteler olarak ortaya çıkan Kuvayımilliye, düzenli ordulardan oluşan işgalci güçlere karşı, bugünkü deyimiyle bir gerilla savaşı uygulamıştır. İlk direniş olayları Güneydoğu bölgesinde Fransızlara karşı görülmüşse de, örgütlü direniş İzmir'in düşmanca ele geçirilmesinden sonra Ege bölgesinde Kuvayımilliye olarak başlamış ve bağımsız yerel örgütlenmeler olarak yurdun her köşesine yayılmıştır. Bölgesel kuruluşlar, daha sonra TBMM'nin kurulması ile birleştirilmiş ve I. İnönü Savaşı sırasında da düzenli orduya dönüşmüştür.

Mustafa Kemal Paşa Kuvayımilliye'nin kuruluşunu şöyle açıklar:


Hükümet merkezi, düşmanların şiddetli çemberi içindeydi. Siyasal ve askerî bir çember vardı. İşte böyle bir çember içinde yurdu savunacak, ulusun ve devletin bağımsızlığını koruyacak kuvvetlere emrediyorlardı. Bu biçimde yapılan emirlerle, devlet ve ulusun araçları temel görevlerini yapamıyorlardı. Yapamazlardı da. Bu araçları savunmanın birincisi olan ordu da, 'ordu' adını korumakla birlikte, elbette temel görevini yerine getirmekten yoksundu. İşte bunun içindir ki yurdu savunmak ve korumak olan temel görevi yerine getirmek, doğrudan doğruya, ulusun kendisine kalıyor. Buna kuva-yi milliye diyoruz...

svç80
12-04-07, 21:34
KURTULUŞ SAVAŞI RESİMLERİ

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/2.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/3.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/4.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/5.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/6.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/7.jpg

svç80
12-04-07, 21:40
http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/8.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/9.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/10.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/11.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/12.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/13.jpg

Nazlıhan
13-04-07, 15:50
Sevgili Sevinç; degerli paylasımların için çok tesekkürler canım...

Aslında Kurtulus Savası'nı en güvenilir kaynaklardan birinden yani "Nutuk"tan anlatmak vardı ama kaç yüz sayfa gözümü korkutmuyor degil hani... :) {Neyse bakicez bir ara... :)}

*******

GENÇLİGE HİTABE

Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik...
"Zaman bendedir ve mekan bana emanettir!" suurunda bir gençlik...
Devlet ve milletinin 7 asırlık hayatında dört devre...
Birincisi iki buçuk asır... Ask, vecd, fetih ve hakimiyet...
İkincisi üç asır... Kaba softa ve ham yobaz elinde sefalet ve hezimet...
Üçüncüsü bir asır... Allahın, Kur'an'ında "belhümadal - hayvandan asagı" dediği cüce taklitçilere ve batı dünyasına esaret... Ya dördüncüsü?
Son yarım asır!.. İsgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, madde planında kurtarıldıktan sonra ruh planında ebedi helake mahkumiyet...
İste tarihinde böyle dört devre bulunduğunu gören... Bunları, yükseltici ask, süründürücü satıhçılık, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve simdi, evet simdi...
Besinci devrenin kapısı önünde nur infilakı yeni bir safak fıskırısını gözleyen bir gençlik...
Gökleri çökertecek ve son moda kurbaga diliyle bütün "dikey"leri "yatay" hale getirecek bir çıglık kopararak "mukaddes emaneti ne yaptınız?" diye meydan yerine çıkacagı günü kollayan bir gençlik...
Dininin, dilinin beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlik...
Halka değil, Hakka inanan, meclisinin duvarında "Hakimiyet Hakkındır" düsturuna hasret çeken, gerçek adaleti bu inanısta bulan ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bilen bir gençlik...
Emekçiye "Benim sana acıdıgım ve seni korudugum kadar sen kendine acıyamaz, kendini koruyamazsın! Ama sen de, zulüm gördüsün iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta bası bos bırakılamazsın!" diyecek...
Kapitaliste ise "Allah buyruğunu ve Resul emrini kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın!? ihtarını edecek... Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin, askına, vecdine, diyalektigine, estetigine, irfanına, idrakine sahip bir gençlik...
Bir buçuk asırdır türlü buhranlar içinde yanıp kavrulan ve bunca kesfine ragmen basını yarasalar gibi tastan tasa çalarak kurtulusunu arayan batı adamının bulamadıgı, Türk'ün de yine bir buçuk asırdır iste bu hasta batı adamında buldugunu sandıgı seyi, o mübarek olus sırrını, her sistem ve mezhebe ortada ne kadar illet varsa devasının ve ne kadar cennet hayali varsa hakikatinin, İslamda oldugunu gösterecek ve bu tavırla yurduna, İslam alemine ve bütün insanlıga model teskil edecek bir gençlik...
"Kim var?" diye seslenilince, sagına ve soluna bakmadan fert fert "ben varım!" cevabını verici, her ferdi "benim olmadığım yerde kimse yoktur!" fikrini besleyici bir dava ahlakına kaynak bir gençlik...
Can tasıma liyakatini, canların canı ugrunda can vermeyi cana minnetsayacak kadar gözü kara ve o nispette usule, stratejiye uygun bir gençlik...
Büyük bir tasavvuf adamının benzetisiyle zifiri karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin; ve gerçek kahramanlık madeniyle sahtesini ayırdetmekte kuyumcu ustası bir gençlik...
Bugün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, demagog politikacısı, çıkartma kagıdı sehri, muzahrafat kanalı sokagı, takma dis fabrikası, fuhus albümü gazetesi, mümin zindanı mabedi, temeli yıkık ailesi, hasılı kendisini yetistirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldıgı zehirli tesiri üzerinden atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, destanlık bir meydan savaşı içinde ve bu savaşı mutlaka kazanmakla vazifeli bir gençlik...
Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa, gelmis ve geçmis bütün eski mümin nesillerden hiçbirini begenmeyecek, onlara "siz günesi ceplerinizde kaybetmis marka müslümanlarısınız! Gerçek müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri basımıza gelmezdi!" diyecek ve gerçek müslümanlıgın "nasıl"ını ve "ne idügü"nü her haliyle gösterecek bir gençlik...
Tek cümleyle, Allah'ın, kainatı yüzü suyu, hürmetine yarattıgı Sevgilisinin fezayı bütün yıldızlariyle manto gibi saran mukaddes etegine tutunacak, ve O'ndan baska hiçbir tutamak, dayanak, sıgınak tanımayacak ve O'nun düsmanlarını ancak kubur farelerine layık bir muameleye tabi tutacak bir gençlik...
İste bu gençligi, bu gençligin ilk filizlerini karsımda görüyorum. Sekillenmesi, billurlasması için 30 küsur yıldır, devrimbazlık kodamanların viski çektigi kamıs borularla kalemime cigerimden kan çekerek yırtındıgım, paralandıgım ve zindanlarda süründüğüm bu gençlik karsısında, uykusuz, susuz, ekmeksiz, basımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allah'a hamd etme makamındayım. Genç adam! Bundan böyle senden bekledigim sudur: Tabutumu öz ellerinle musalla tasına koyarken, Anadolu kıtası büyüklügündeki dava tasını da gedigine koymayı unutma ve bunu tek vasiyetim bil!

Allahın selamı üzerine olsun...

Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!
Ey kahbe rüzgar, artık ne yandan esersen es!

Necip Fazıl KISAKÜREK

svç80
14-04-07, 01:57
kurtuluş savaşı resimleri
devam:

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/15.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/16.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/17.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/18.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/19.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/20.jpg

svç80
14-04-07, 02:04
http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/21.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/22.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/23.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/24.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/25.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/26.jpg


resimlerin devamı var ama sayfa düzeni açısından daha sonra eklemek üzere ara veriyorum:img-wink:

avrasya
15-04-07, 12:51
Bu forumu interaktif bir ansiklobediye çeviren tüm arkadaşlara çok teşekkürler(özellikle sevgili nzlhan ve svç80.).Sİteye uzun zamandır düzenli giremiyorum ama girdiğim zaman bilgilerinizi okumaya çalışıyorum.Özellikle fotoğraflar ve malta sürgünleri çok ilgimi çekti çok teşekkürler.Hakkınızı helal edin.
Kurtuluş savaşı bölümlerinin ne zaman başlayacağı hakkında bir bilginmiz var mı acaba?Resmi siteye baktım ama bir bilgi göremedim.Diziinin tekrarları da biteli baya oluyo(trtint)Gerçekten çok özledim tarihi değiştiren milletin tarihini tvden izlemeyi:img-yes:
Tekrar teşekkürler.Görüşmek üzere...

Nazlıhan
16-04-07, 16:34
Bu forumu interaktif bir ansiklobediye çeviren tüm arkadaşlara çok teşekkürler(özellikle sevgili nzlhan ve svç80.).Sİteye uzun zamandır düzenli giremiyorum ama girdiğim zaman bilgilerinizi okumaya çalışıyorum.Özellikle fotoğraflar ve malta sürgünleri çok ilgimi çekti çok teşekkürler.Hakkınızı helal edin.
Kurtuluş savaşı bölümlerinin ne zaman başlayacağı hakkında bir bilginmiz var mı acaba?Resmi siteye baktım ama bir bilgi göremedim.Diziinin tekrarları da biteli baya oluyo(trtint)Gerçekten çok özledim tarihi değiştiren milletin tarihini tvden izlemeyi:img-yes:
Tekrar teşekkürler.Görüşmek üzere...

Sevgili avrasya; kendi adıma rica ederim canım...

Ben, dizi hakkında herhangi birsey ögrendigimde yemeden içmeden buraya yazıyorum zaten... :) Ama malesef yeni bölümlerin Nisan ayı içerisinde çekimlerine baslanmasından baska birsey bilmiyorum... Insallah bekledigimize deger... Gerçi degecegini az çok biliyorum da, kaygılarım savas sahnelerinin çekimlerinden yana... {Seni, uzun zaman sonra burada tekrar görmek çok güzel canım... Simdi saglıgın daha iyidir umarım... :img-kiss:}

Sevgili Sevinç; degerli paylasımların için bir kez daha çok tesekkürler canım... :img-kiss: {Ne yaparsın, benim resim ekleyememe kabiliyetim yüzünden sadece yazılı kaynaklarla ilgileniyorum... :) Ve "Nutuk"a el atıyorum...:img-wink: }

Nazlıhan
16-04-07, 16:39
Söylev / Nutuk
{Kaynak: Vikipedi, özgür ansiklopedi }


Nutuk veya Söylev, Atatürk'ün 1927'de iki cilt halinde yayımladıgı, 1919-1927 yılları arasında geçen Kurtulus Savası, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanı ve devrimleri anlattıgı eseridir.

İlk basımı Türk Tayyare Cemiyeti yaptı, 1934'de 3 cilt halinde, 1938'de tek cilt, 1950'de 3 cilt olarak basıldı. TDK eseri Söylev adıyla 1963-1964'de yayımladı, dilini sadeleştirdi. 1973-1975'de Kültür Bakanlıgı sadelestirilmis 2 cilt çıkardı. Birçok özeti çıktı, İngilizce, Fransızca, Almanca, Rusçaya çevrildi.

Atatürk'ün kendi kaleminden çıkan bu eser, yine Atatürk tarafından, Cumhuriyet Halk Partisi'nin 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında Ankara'da toplanan İkinci Kurultayı'nda 36,5 saat süren ve 6 günde okunan tarihî bir hitabeye dayandıgı için Nutuk adını almıştır. Eserin sonunda Gençlige Hitabe yer almaktadır.

Kitapta Osmanlı Devleti'nin çöküs süreci, Mondros, Kongreler, Misak-ı Milli, TBMM, isyanlar, muhalifler, Sakarya Zaferi, saltanat, Lozan, cumhuriyet, hilafet, CHF, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın hazırladıgı komplo, İzmir Suikasti gibi önemli olaylar anlatılmaktadır.

Nazlıhan
16-04-07, 16:52
{Kaynak: http://www.kho.edu.tr/atasayfa/buynutuk/}

***

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞINDA ANADOLU'NUN DURUMU VE KURTULUŞ ÇARELERİ


SAMSUN'A ÇIKTIĞIM GÜN GENEL DURUM VE GÖRÜNÜŞ

1919 yılı Mayısının 19'uncu günü Samsun'a çıktım. Ülkenin genel durumu ve görünüşü şöyledir :

Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu grup, I. Dünya Savaşı'nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Büyük Savaş'ın uzun yılları boyunca millet yorgun ve fakir bir durumda. Milleti ve memleketi I. Dünya Savaşı'na sürükleyenler, kendi hayatlarını kurtarma kaygısına düşerek memleketten kaçmışlar. Saltanat ve hilâfet makamında oturan Vahdettin soysuzlaşmış, şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa 'nın başkanlığındaki hükûmet âciz, haysiyetsiz ve korkak. Yalnız padişahın iradesine boyun eğmekte ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecekleri herhangi bir duruma razı.

Ordunun elinden silâhları ve cephanesi alınmış ve alınmakta...

İtilâf Devletleri, ateşkes anlaşmasının hükümlerine uymayı gerekli bulmuyorlar. Birer bahane ile İtilâf donanmaları ve askerleri İstanbul' da. Adana iIi Fransızlar; Urfa, Maraş, Ayıntap (Gaziantep) İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya'da İtalyan askerî birlikleri, Merzifon ve Samsun'da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve memurlar ile özel ajanlar faaliyette. Nihayet, konuşmamıza başlangıç olarak aldığımız tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919'da, İtilâl Devletleri'nin uygun bulması ile Yunan ordusuda İzmir'e çıkartılıyor.

Bundan başka, memleketin her tarafında Hristiyan azınlıklar gizli veya açıktan açığa kendi özel emel ve maksatlarını gerçekleştirmeye devleti bir an önce çökertmeye çalışıyorlar.

Sonradan elde edilen güvenilir bilgi ve belgelerle iyice anlaşılmıştır ki, İstanbul Rum Patrikhanesi'nde kurulan Mavri Mira Hey'eti illerde çeteler kurmak ve idare etmek, gösteri toplantıları ve propagandalar yaptırmakla meşgul. Yunan Kızılhaç'ı ve Resmî Göçmenler Komisyonu , Mavri Mira Hey'eti'nin çalışmalarını kolaylaştırmakla görevli. Mavri Mira Hey'eti tarafını,olan yönetilen Rum okullarının izni teşkilâtları, yirmi yaşından yukarı gençleri de içine almak üzere her yerde kuruluşunu tamamlıyor.

Ermeni Patriği Zazen Efendi de, Mavri Mira Hey'eti ile birlikte çalışıyor. Ermeni hazırlığı da tıpkı Rum hazırlığı gibi ilerliyor. Trabzon, Samsun ve bütün Karadeniz sahillerinde örgütlenmiş olan ve 4 İstanbul'daki merkeze bağlı bulunan Pontus Cemiyeti hiç bir engelle karşılaşmadan kolaylıkla ve başarıyla çalışıyor.


BUNLARA KARŞI DÜŞÜNÜLEN KURTULUŞ ÇARELERİ

Durumun dehşet ve korkunçluğu karşısında, her yerde, her bölgede birtakım kimseler tarafından kurtuluş çareleri düşünülmeye başlanmıştı. Bu düşünce ile yapılan teşebbüsler birtakım kuruluşlarıdoğurdu. Örnek olarak, Edirne ve çevresinde Trakya - Paşaeli adıyla bir dernek vardı. Doğuda Erzurum'da ve Elâzığ'da Rele genel merkezi İstanbul'da olmak üzere Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i hukuk-ı Milliye Cemiyeti kurulmuştu. Trabzon'da Muhafaza-i Hukukadında bir dernek bulunduğu gibi, İstanbul'da da Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti vardı. Bu dernek merkezinin gönderdiği temsilcilerle, Of ilçesinde ve Rize sancağında da şubeler açılmıştı.

İzmir'in işgal edileceği konusunda Mayısın on üçünden beri açıktan belirtiler görmüş olan İzmir'deki bazı genç vatanseverler, ayın 14/15'inci gecesi, kendi aralarında bu acıklı durumla ilgili görüşmeler yapmışlar; bir oldubittiye geldiğine şüphe kalmayan Yunan işgalinin ilhakla sonuçlanmasına engel olma kararında birleşerek, Redd-i İlhak ilkesini ortaya atmışlardır. Aynı gece, bu ilkenin yaygınlaştırılmasını sağlamak üzere İzmir'de Yahudi Maşatlığı'na toplanabilen halk tarafından bir gösteri toplantısı yapılmışsa da, ertesi gün sabahleyin Yunan askerlerinin rıhtımda görülmesiyle, bu teşebbüsten beklendiği ölçüde sonuç alınamamıştır.


MİLLİ KURULUŞLAR SİYASİ AMAÇ VE HEDEFLERİ

Bu derneklerin kuruluş amaçları ve siyasî hedefleri hakkında kısaca bilgi vermek uygun olur görüşündeyim.

Trakya Paşaeli Cemiyeti'nin ileri gelenlerinden bazıları ile daha İstanbul'da iken görüşmüştüm. Bunlar, Osmanlı Devleti'nin çökeceğini çok kuvvetli bir ihtimal olarak görüyorlardı. Osmanlı vatanının parçalanma tehlikesi karşısında, Trakya'yı, mümkün olursa, buna Batı Trakya'yı da ekleyerek ve bir bütün olarak İslâm ve Türk topluluğu halinde kurtarmayı düşünüyorlardı. Fakat bu amacı gerçekleştirmek üzere ogün için akıllarına gelen tek çare, İngiltere'nin, bu mümkün olmazsa, Fransa'nın yardımını sağlamaktı. Bu maksatla bazı yabancı devlet adamları ile temas kurma ve görüşme imkânları da aramışlardı. Amaçlarının bir Trakya Cuınhuriyeti kurmak olduğu anlaşılıyordu.

Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti'nin kuruluş amacı da (tüzüklerinin 2. maddesi), Doğu illerinde oturan bütün halkın dinî ve siyasî haklarının serbestçe kullanılmasını sağlayacak meşru yollara başvurmak, bu illerdeki müslüman halkın tarihî ve millî haklarını gerektiğinde medeniyet dünyası karşısında savunmak, Doğu illerinde yapılan zulüm ve cinayetlerin sebepleri ile bunları işleyenler ve sebep olanlar hakkında tarafsız soruşturma yapılarak suçluların sür'atle cezalandırılmalarını istemek. Yerli halk ile azınlıklar arasındaki anlaşmazlığın giderilmesine ve eskiden olduğu gibi iyi ilişkilerin sağlamlaştırılmasına gayret etmek, savaş durumunun Doğu illerinde yarattığı yıkım ve yoksulluğa, hükûmet nezdinde teşebbüslerde bulunarak elden geldiğince çare aramaktan ibaretti.

İstanbul'daki yönetim merkezinden verilmiş olan bu direktife uygun olarak, Erzurum şubesi, Doğu illerinde Türk'ün haklarını korumakla birlikte, Ermeni göçü sırasında görülen kötü davranışlarla halkın hiçbir ilgisi bulunmadığını, Ermeni mallarının Rus istilâsına kadar korunduğunu, buna karşılık müslümanlara pek gaddarca davranıldığını; hattâ verilen emre aykırı olarak, göçten alıkonan bazı Ermenilerin koruyucularına karşı yaptıkları kötülükleri, güvenilir belgelerle medeniyet dünyasına duyurmaya ve Doğu illerine dikilmiş olan hırs yüklü bakışları hükümsüz bırakacak çalışmalar yapmaya karar veriyor (Erzurum şubesinin basılı bildirisi )

Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı MiIliye Cemiyeti'nin Erzurum şubesini ilk olarak kuran kimseler, Doğu illerinde yapılan propagandalar ile bunların hedeflerini, Türklük, Kürtlük - Ermenilik meselelerini bilim, teknik ve tarih açılarından inceleyip araştırdıktan sonra, ilerideki çalışmalarını şu üç noktada topluyorlar (Erzurum şubesinin basılı raporu) :

1. Kesinlikle göç etmemek,

2. Derhal ilmî, iktisadî ve dinî bakımlardan teşkilâtlanmak,

3. Saldırıya uğrayacak Doğu illerinin her köşesini savunmada birleşmek,

Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti'nin İstanbul'daki yönetim merkezinin, medenî ve ilmî yollara başvurarak maksada ulaşabileceği konusunda fazla iyimser olduğu anlaşılıyor. Gerçekten de bu yolda çalışmalar yapmaktan geri durmuyor. Doğu illerindeki müslüman unsurların haklarını savunmak üzere I.e Pays adında Fransızca bir gazete yayınlıyor. Hâdisât gazetesinin çıkarma hakkını alıyor. Bir yandan da İstanbul'daki İtilâf Devletleri temsilcilerine ve İtilâf Devletleri Başbakanlarına muhtıra veriyor: Avrupa'ya bir hey'et gönderme teşebbüsünde bulunuyor.

Bu açıklamalardan kolaylıkla anlaşılacağını sanırım ki, Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti'nin kuruluşuna yol açan asıl sebep ve düşünce, Doğu illerinin Ermenistan'a verilmesi ihtimali oluyor. Bu ihtimalin gerçekleşmesinin de Doğu illeri nüfusunda Ermenilerin çoğunlukta gösterilmesine ve tarihî haklar bakımından onlara öncelik tanınmasına çalışanların, ilmî ve tarihî belgelerle dünya kamuoyunu aldatmayı başarmalarına ve bir de müslüman halkın Ermenileri topluca öldüren barbarlar olduğu iftirasının bir gerçekmiş gibi kabulüne bağlı olduğu düşüncesi ağır basıyor. İşte bundan dolayıdır ki, dernek, aynı gerekçeye dayanarak ve aynı yollardan yürüyerek tarihî ve millî hakları savunmaya çalışıyor.

Karadeniz sahilindeki bölgelerde de bir Rum Pontus hükûmeti kurulacağı korkusu vardı. Müslüman halkı Rumların boyunduruğu altında bırakmayıp onların yaşama ve var olma haklarını koruma gayesiyle, bazı kimseler Trabzon'da da ayrıca bir dernek kurmuşlardı.

Merkezi İstanbul'da olan Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti'nin amacı ve siyasî hedefi adından anlaşılmaktadır. Her halde merkezden ayrılmak gayesini güdüyor.


MEMLEKET İÇİNDE VE İSTANBUL'DA MİLLİ VARLIĞA DÜŞMAN KURULUŞLAR

Kurulma yolundaki bu dernekler dışında, memleket içinde daha başka birtakım dernek ve kuruluşlar da ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında Diyarbakır, Bitlis, Elâzığ illerinde, İstanbul'dan idare edilen Kürt Teali Cemiyeti vardı. Bu derneğin amacı yabancı devletlerin himâyesi altında bir Kürt devleti kurmaktı.

Konya ve dolaylarında İstanbul'dan yönetilen Tealî-i İslâm Cemiyeti'nin kurulmasına çalışılıyordu. Memleketin hemen her tarafında itilâf ve Hürriyet , Sulh ve Selâmet Cemiyetleri de vardı.


İNGİLİZ MUHİPLERİ CEMİYETİ

İstanbul'da çeşitli maksatlarla gizli ve açık olmak üzere kurulmuş, parti veya dernek adı altında birtakım kuruluşlar da vardı.

İstanbul'da önemli sayılabilecek kuruluşlardan biri İngiliz Muhipleri Cemiyeti idi. Bu addan, İngilizlere dost olanların kurduğu bir dernek anlaşılmasın. Bence, bu derneği kuranlar kendi şahıslarını ve kendi çıkarlarını gözetenler ile, kendi çıkarlarının korunma çaresini Lloyd George (Loyt Corc) hükûmeti aracılığı ile İngiliz himâyesini sağlamakta arayanlardır. Bu zavallıların, İngiliz Devleti'nin Osmanlı Devleti'ni bir bütün olarak korumak ve himaye etmek isteğinde olup olamayacağını bir defa olsun dikkate alıp almadıkları, üzerinde düşünülmeye değer.

Bu derneğe girenlerin başında Osmanlı Padişahı ve Halîfe-i Rûy-i Zemîn ünvanını taşıyan Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nâzırı olan Ali Kemal, Âdil ve Mehmet Ali Beyler ile Sait Molla bulunuyordu. Dernekte Rahip Frew (Fru) gibi İngiliz milletinden bazı macera heveslileri de vardı. Yapılan işlemlerden ve gösterilen faaliyetlerden anlaşıldığına göre, derneğin başkanı Rahip Frew idi:

Bu derneğin iki yönü ve iki ayrı niteliği vardı. Biri açık yönü ve usulüne uygun teşebbüslerle İngiliz himâyesini sağlama amacına yönelmiş olan niteliği idi. Öteki de gizli yönüydü. Asıl faaliyet bu gizli yöndeydi. Memleket içinde örgütlenerek isyan ve ihtilâl çıkarmak, millî şuuru felce uğratmak, yabancı müdahalesini kolaylaştırmak gibi haince teşebbüsler, derneğin bu gizli kolu tarafından idare edilmekte idi. Sait Molla 'nın derneğin açıktan yaptığı çalışmalarında olduğu gibi gizli çalışmalarında da ondan daha çok rol oynadığı görülecektir. Bu dernek hakkında söylediklerim, sırası geldikçe yapacağım açıklamalar ve gereğinde göstereceğim belgelerle daha kolay anlaşılacaktır.


AMERİKAN MANDASI İSTEYENLER

İstanbul'da erkekli kadınlı ileri gelen bir kısım kimseler de gerçek kurtuluşun Amerikan mandasını sağlamakta olduğu görüşünde idiler.

Bu görüşte olanlar, düşüncelerinde çok direndiler. En doğru yolun kendi görüşlerinin benimsenmesinde olduğunu ispata çok çalıştılar. Sırası gelince bu konuda da bazı açıklamalar yapacağım.


(Devamı var...)

Nazlıhan
16-04-07, 17:00
ORDUMUZUN DURUMU

Genel durumu ortaya koyabilmek için ordu birliklerinin nerelerde ve ne durumda olduklarını da açıklamak isterim. Anadolu'da başlıca iki ordu müfettişliği kurulmuştu.

Ateşkes anlaşması ilân edilir edilmez, birliklerin savaşçı erleri terhis edilmiş, silâh ve cephanesi elinden alınmış, savaş gücünden yoksun bir takım kadrolar haline getirilmiştir.

Merkezi Konya'da bulunan İkinci Ordu Müfettişliği'ne bağlı birliklerin durumu şöyle idi :

Bir tümeni (41'inci Tümen) Konya'da, bir tümeni de (23'üncü Tümen) Afyonkarahisarı'nda bulunan 12'nci Kolordu, karargâhıyla Konya'da bulunuyordu. İzmir'de esir olan 17'nci Kolordu'nun, Denizli'de bulunan 57'nci Tümeni de bu kolorduya bağlanmıştı.

Bir tümeni (24'üncü Tümen) Ankara'da, bir tümeni de ( 11'inci Tümen) Niğde'de bulunan 20'nci Kolordu, karargâhıyla Ankara'da idi. İzmit'te bulunan 1'inci Tümen, İstanbul'daki 25'inci Kolordu'ya bağlanmıştı. İstanbul'da da 10'uncu Kafkas Tümeni vardı.

Balıkesir ve Bursa bölgesinde bulunan 61'inci ve 56'ncı Tümenler karargâhı Bandırma'da bulunan İstanbul'a bağlı 14'üncü Kolordu'yu oluşturuyordu. Bu kolordunun komutanı, Meclis'in açılışına kadar, merhum Yusuf İzzet Paşa idi.

3'üncü Ordu Müfettişliği ki, müfettişi ben idim; karargâhımla Samsun'a çıkmış bulunuyordum. Doğrudan doğruya emrim altında olmak üzere iki kolordu vardı. Bunlardan biri, merkezi Sivas'ta bulunan 3'üncü Kolordu'dur. Komutanı yanımda getirdiğim Albay Refet Bey'dir. Bu kolorduya bağlı bir tümenin ( 5'inci Kafkas Tümeni ) merkezi Amasya'da, ötekinin merkezi de Samsun'daydı. Diğeri, merkezi Erzurum'da bulunan 15'inci Kolordu idi. Komutanı Kâzım Karabekir Paşa'ydı. Bu kolordunun tümenlerinden birinin' (9'uncu Tümen) merkezi Erzurum'da, komutanı Rüştü Bey; ötekinin (3'üncü Tümen) merkezi Trabzon'da idi. Komutanı Yarbay Hâlit Bey' di. Hâlit Bey İstanbul'a çağrılmış olduğundan komutadan çekilerek Bayburt'ta gizlenmiş, tümen vekâletle idare ediliyor. Kolordunun öteki iki tümeninden 12'nci Tümen, Hasankale'nin doğusunda sınırda,11'inci Tümen Bayezıt'ta bulunuyordu.

Diyarbakır bölgesinde bulunan 2 tümenli 13'üncü Kolordu müstakildi. İstanbul'a bağlı bulunuyordu. Bir tümeni (2'nci Tümen) Siirt'te öteki tümeni (5'inci Tümen) Mardin'de idi.


MÜFETTİŞLİK GÖREVİMİN GENİŞ YETKİLERİ

Benim, bu iki kolorduya doğrudan doğruya emir ve komuta vermekten daha ileri bir yetkim vardı ki, müfettişlik bölgesine yakın olan askerî birliklere de tebligat yapabilecektim. Aynı şekilde bölgemde bulunan ve bölgeme komşu olan illere de tebligatta bulunabilecektim.

Bu yetkiye göre, Ankara'da bulunan 20'nci Kolordu ve bunun bağlı bulunduğu müfettişlik ile, Diyarbakır'daki kolordu ile ve hemen hemen Anadolu'nun bütün sivil yönetim amirleriyle ilşkiler kurabilecek ve yazışmalar yapabilecektim.

Bu geniş yetkinin, beni İstanbul'dan sürmek ve uzaklaştırmak maksadıyla Anadolu'ya gönderenler tarafından, bana nasıl verilmiş olduğu garibinize gidebilir. Hemen ifade etmeliyim ki, onlar bu yetkiyi bana bilerek ve anlayarak vermediler. Ne pahasına olursa olsun, benim İstanbul'dan uzaklaşmamı isteyenlerin buldukları gerekçe Samsun ve dolaylarındaki güvensizlik olaylarını yerinde görüp tedbir almak üzere Samsun'a kadar gitmekti. Ben, bu görevin yerine getirilmesinin bir makam ve yetki sahibi olmaya bağlı bulunduğunu ileri sürdüm. Bunda hiçbir sakınca görmediler. O tarihte Genelkurmay'da bulunan ve benim maksadımı bir dereceye kadar sezmiş olan kimselerle görüştüm. Müfettişlik görevini buldular; yetki konusu ile ilgili talimatı da ben kendim yazdırdım. Hattâ Harbiye Nazırı olan Şakir Paşa , bu talimatı okuduktan sonra, imzalamaya çekinmiş; anlaşılır anlaşılmaz bir biçimde mührünü basmıştır.


GENEL DURUMUN DAR BİR ÇERÇEVE İÇİNDEN GÖRÜNÜŞÜ

Bu açıklamalardan sonra, genel durumu daha dar bir çerçeve içine alarak, çabucak ve kolayca hep birlikte gözden geçirelim :

Düşman devletler, Osmanlı devlet ve memleketine karşı maddî ve manevî saldırıya geçmişler. Onu yoketmeye ve paylaşmaya karar vermişler. Padişah ve halife olan zat, hayat ve rahatını kurtarabilecek çareden başka bir şey düşünmüyor. Hükûmeti de aynı durumda. Farkında olmadığı halde, başsız kalmış olan millet, karanlıklar ve belirsizlikler içinde olup bitecekleri beklemekte. Felâketin dehşet ve ağırlığını kavramaya başlayanlar, bulundukları çevreye ve alabildikleri etkilere göre kendilerince kurtuluş çaresi saydıkları tedbirlere başvurmakta... Ordu, ismi var cismi yok bir durumda. Komutanlar ve subaylar, I. Dünya Savaşı'nın bunca çile ve güçlükleriyle yorgun, vatanın parçalanmış olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor; gözleri önünde derinleşen karanlık felâket uçurumu kenarında beyinleri bir çare, kurtuluş çaresi aramakla meşgul...

Burada pek önemli olan bir noktayı da belirtmeli ve açıklamalıyım. Millet ve ordu, Padişah ve Halife'nin hâinliğinden haberdar olmadığı gibi, o makama ve o makamda bulunana karşı asırların kökleştirdiği din ve gelenek, bağları dolayısıyla da içten gelerek boyun eğmekte ve sadık. Millet ve ordu bir yandan kurtuluş çaresi düşünürken bir yandan da yüzyıllardır süregelen bu alışkanlık dolayısıyla, kendinden önce, yüce hilâfet ve saltanat makamının kurtarılmasını ve dokunulmazlığını düşünüyor. Halifesiz ve padişahsız kurtuluşun anlamını kavrama yeteneğinde değil... Bu inanca aykırı bir düşünce ve görüş ileri süreceklerin vay haline! Derhal dinsiz, vatansız, hain ve istenmeyen kişi olur...

Diğer önemli bir noktayı da belirtmek gerekir. Kurtuluş çaresi ararken İngiltere, Fransa, İtalya gibi büyük devletleri gücendirmemek temel ilke olarak kabul edilmekte idi. Bu devletlerden yalnız biri ile bile başa çıkılamayacağı kuruntusu hemen bütün kafalarda yer etmişti. Osmanlı Devleti'nin yanında, koskoca Almanya, Avusturya - Macaristan varken hepsini birden yenip yerlere seren İtilâf kuvvetleri karşısında, yeniden onlarla çatışmaya varabilecek durumlara girmekten daha büyük mantıksızlık ve akılsızlık olamazdı.

Bu zihniyette olan yalnız halk değildi; özellikle seçkin ve aydın denen insanlar böyle düşünüyordu.

O halde, kurtuluş çaresi ararken iki şey söz konusu olmayacaktı. Önce, İtilâf Devletleri'ne karşı düşmanca tavır alınmayacak; sonra, Padişah ve Halife'ye canla başla bağlı ve sadık kalmak temel şart olacaktı.


DÜŞÜNÜLEN KURTULUŞ ÇARELERİ

Şimdi Efendiler, müsaade buyurursanız size bir soru sorayım : Bu durum ve şartlar karşısında kurtuluş için nasıl bir karar akla gelebilirdi?

Açıkladığım hususlara ve yaptığım gözlemlere göre üç türlü karar ortaya atılmıştır.

Birincisi, İngiliz himâyesini istemek

İkincisi, Amerikan mandasını istemek,

Bu iki türlü karar sahipleri, Osmanlı Devleti'nin bir bütün halinde korunmasını düşünenlerdir. Osmanlı topraklarının çeşitli devletler arasında taksimi yerine, imparatorluğu tek bir devletin koruyuculuğu altında bulundurmayı tercih edenlerdir.

Üçüncü karar, bölgesel kurtuluş çarelerine başvurmuştur. Söz gelişi, bazı bölgeler kendilerinin Osmanlı Devleti'nden koparılacağı görüşüne karşı ondan ayrılmama tedbirlerine başvuruyordu. Bazı bölgeler de Osmanlı Devleti'nin ortadan kaldırılacağını ve Osmanlı ülkesinin taksìm edileceğini oldubitti kabul ederek kendi başlarını kurtarmaya çalışıyordu.

Bu üç türlü kararın gerekçesi yaptığım açıklamalarda yer almıştır.


BENİM KARARIM

Efendiler, ben bu kararların hiçbirinde isabet görmedim. Çünkü bu kararların dayandığı bütün deliller ve mantıklar çürüktü, temelsizdi. Gerçekte içinde bulunduğumuz o tarihte, Osmanlı Devleti nin temelleri çökmüş, ömrü tamamlanmıştı. Osmanlı memleketleri tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk'ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son mesele bunun da taksimini sağlamaya çalışmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti onun istiklâli padişah, halife, hükûmet, bunların hepsi anlamı kalmamış birtakım boş sözlerden ibaretti.

Neyin ve kimin dokunulmazlığı için kimden ne gibi yardım sağlanmak isteniyordu?

O halde ciddî ve gerçek karar ne olabilirdi?

Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da milIî hâki'miyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak!

İşte, daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulanmasına başladığımız karar, bu karar olmuştur.


(Devamı var..)

Nazlıhan
16-04-07, 17:09
YA İSTİKLAL YA ÖLÜM

Bu kararın dayandığı en güçlü muhakeme ve mantık şuydu :

Temel ilke, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam istiklâle sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun istiklâlden yoksun millet, medeni insanlık dünyası karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye layık görülemez.

Yabancı bir devletin koruyup kollayıcılığını kabul etmek insanlık vasıflarından yoksunluğu, güçsüzlük ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir.Gerçekten de bu seviyesizliğe düşmemiş olanların, isteyerek başına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez.

Halbuki Türk'ün haysiyeti, gururu ve kaabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!...

O halde, ya istiklal ya ölüm!

İşte gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktır. Bir an için, bu kararın uygulanmasında başarısızlığa uğranacağını farz edelim. Ne olacaktı? Esirlik!

Peki efendim. Öteki karalara boyun eğme durumunda sonuç bunun aynı değil miydi?

Şu farkla ki, istiklali için ölümü göze alan bir millet, insanlık haysiyet ve şerefinin gereği olan bütün fedakarlığı yapmakla teselli bulur ve hiç şüphesiz, esirlik zincirini kendi elleriyle boynuna geçiren miskin, haysiyetsiz bir millete bakarak dost ve düşman gözündeki yeri bambaşka olur.

Sonra, Osmanlı hânedan ve saltanatının devam ettirilmesine çalışmak, elbette Türk milletine karşı en büyük kötülüğü işlemekti. Çünkü, millet her türlü fedakarlığı göze alarak istiklalini kazanmış olsa da, saltanat sürüp gittiği taktirde, bu istiklale kazanılmış gözüyle bakılamazdı. Artık ,vatan ve milletle hiçbir vicdan ve fikir bağlantısı kalmamış bir sürü delinin, devlet ve milletin istiklâl ve haysiyetinin koruyucusu mevkiinde bulundurulmasına nasıl göz yumulabirdi?

Halifeliğin durumuna gelince, ilim ve tekniğin nurlara boğduğu gerçek medeniyet dünyasında gülünç sayılmaktan başka bir yanı kalmış mıydı?

Görülüyor ki, verdiğimiz kararın uygulanmasını sağlayabilmek için daha milletin alışkın olmadığı bazı konulara dokunmak gerekiyordu. Ortaya atılmasında, kamuoyu bakımından büyük sakıncalar doğuracağı sanılan hususların dile getirilmesinde kaçınılmaz bir zaruret vardı.

Osmanlı Hükumeti'ne, Osmanlı padişahına ve Müslümanların halifesine başkaldırmak, bütün milleti ve orduyu ayaklandırmak gerekiyordu.


UYGULAMAYI SAFHALARA AYIRMAK VE BASAMAK BASAMAK İLERLEYEREK HEDEFE VARMAK

Türk ata yurduna ve Türk'ün istiklâline saldıranlar kimler olursa olsun, onlara bütün milletçe silâhla karşı koymak ve onlarla çarpışmak gerekiyordu. Bu önemli kararın bütün gerek ve zaruretlerini daha ilk gününde açığa vurup ifade etmek, elbette isabetli olamazdı. Uygulamayı birtakım safhalara ayırmak, olaylardan ve olayların akışından yararlanarak milletin duygu ve düşüncelerini hazırlamak ve basamak basamak ilerleyerek hedefe ulaşmaya çalışmak gerekiyordu. Nitekim öyle olmuştur. Eğer dokuz yıllık faaliyetimiz ve yaptıklarımız bir mantık silsilesi ile gözden geçirilirse, ilk günden bugüne kadar takip ettiğimiz genel doğrultunun, ilk kararın çizdiği yoldan ve yöneldiği hedeften asla sapmamış olduğu kendiliğinden anlaşılır.

Burada, zihinlerde yer etmiş olması ihtimali bulunan bazı kararsızlık düğümlerinin çözülmesini kolaylaştırmak için, bir gerçeği hep birlikte gözden geçirmeliyiz. Yapılan Millî Mücadele dıştan gelen saldırıya karşı vatanın kurtuluşunu tek hedef olarak kabul ettiğine göre, bu Millî Mücadele'nin, başarıya yaklaştıkça, safha safha bugünkü döneme kadar millî irade rejiminin bütün ilke ve gereklerini yerine getirmesi tabiî ve kaçınılmaz bir tarihî akış idi. Bu kaçınılmaz tarihî akışı gelenekten gelen alışkanlığı ile hemen sezmiş olan hükümdar ailesi, ilk andan başlayarak Milli Mücadele'nin amansız düşmanı kesildi. Bu kaçınılmaz tarihî akışı daha başlangıçta ben de görmüş ve sezmiştim. Ancak, sonuna kadar devam etmiş olan bu sezgimizi başlangıçta bütün yönleri ile açığa vurup ifade etmedik. Gelecekteki ihtimaller üzerinde fazla konuşmak, giriştiğimiz gerçek ve maddî mücadeleye hayalî bir macera niteliği verdirebilirdi. Dış tehlikenin yakın etkilerini derinden duyanlar arasında, geleneklerine, düşünce kabiliyetlerine ve ruh yapılarına aykırı olan muhtemel değişmelerden ürkeceklerin ilk anda direnme güçlerini harekete geçirebílirdi. Başarı için pratik ve güvenilir yol, her safhayı vakti geldikçe uygulamaktı. Milletin gelişmesini ve yükselmesini sağlayacak doğru yol buydu. Ben de bu yolda yürüdüm.

Ancak, bu pratik ve güvenilir başarı yolu, yakın çalışma arkadaşlarım olarak tanınmış kimselerden bazıları ile aramızda zaman zaman görüşler, davranışlar veya yapılan çalışmalardaki uygulamalar bakımından temel veya ikinci derecede birtakım anlaşmazlıkların, kırgınlıkların ve hattâ ayrılmaların da sebebi ve açıklayıcısı olmuştur. Millî Mücadele'ye beraber başlayan yolculardan bazıları, millî hayatın bugünkü cumhuriyete ve cumhuriyet kanunlarına kadar uzanan gelişmelerinde, kendi fikir ve ruh kabiliyetlerinin kavrayış sınırı bittikçe bana karşı direnişe ve muhalefete geçmişlerdir. Bu noktalara, aydınlanmanız ve kamuoyunun aydınlanmasına yardımcı olmak için, sırası geldikçe birer birer işaret etmeye çalışacağım.


MİLLİ SIR

Bu son sözlerimi özetlemek gerekirse, diyebilirim ki, ben milletin vicdanında ve geleceğinde hissettiğim büyük gelişme kabiliyetini, bir millî sır gibi vicdanımda taşıyarak, yavaş yavaş bütün bir topluma uygulatmak mecburiyetinde idim.


ORDU İLE TEMAS

Şimdi Efendiler, ilk iş olmak üzere, bütün ordu ile temasa geçmek gerekiyordu. Erzurum'daki 15' inci Kolordu Komutanı'na 21 Mayıs 1919'da yazdığım bir şifrede :

"Genel durumumuzun almakta olduğu tehlikeli şekilden pek üzüldüğümü ve elem duyduğumu, millet ve memlekete borçlu olduğumuz bu son vicdan görevini yakından, ortak bir çalışma ile yerine getirmemin mümkün olacağı inancı ile bu son memuriyeti kabul ettiğimi; bir an önce Erzurum'a gitmek isteğinde bulunduğumu, ancak, Samsun ve dolayları güvenlik yetersizliği yüzünden kötü bir sona uğrama tehlikesi ile karşı karşıya geldiğinden, buralarda birkaç gün daha kalmak zarureti doğduğunu bildirdikten sonra, beni şimdiden aydınlatmaya yarayacak hususlar varsa bildirilmesini rica ettim.

Gerçekten de Samsun ve dolaylarında Rum çetelerinin Müslüman halka saldırması ve zaten vasıtasız bırakılmış olan bölge yöneticilerinin yabancıların da işe karışmaları yüzünden hiçbir tedbir alamaması, durumu güçleştirmişti.

Tanıdığımız ve kendisinden büyük enerji beklediğimiz bir zatın Samsun'a mutasarrıf olarak tayinini sağlamak için teşebbüste bulunmakla birlikte, 3'üncü Kolordu Komutanı'nı geçici olarak Canik mutasarrıflığına atadım. Bölgede elden gelen bütün tedbirlerin alınmasına, özellikle halkın gerçek durum üzerinde aydınlatılmasına ve orada bulunan yabancı birlik ve subaylardan çekinmeye ve korkmaya gerek olmadığının anlatılmasına önem verildi ve hemen o bölgede millî teşkilât kurulmasına girişildi.

23 Mayıs 1919'da Ankara'da bulunan 20'nci Kolordu Komutanı'na : Samsun'a geldiğimi, kendisi ile daha sıkı ilişki kurmak istediğimi ve İzmir dolaylarına dair daha kolaylıkla alabileceği bilgilerden haberdar olmak istediğimi bildirdim.

Bu kolordunun durumu ile daha İstanbul'da iken ilgilenmiştim. Güneyden Ankara bölgesine trenle nakli söz konusu idi. Bu nakliyatın engellenmekte olduğunu anlamış bulunduğumdan, İstanbul'dan hareketim günlerinde Genelkurmay Başkanı olan Cevat Paşa'dan,kolordunun trenle nakli gecikirse, karadan yürüyerek Ankara'ya sevkini rica etmiştim. Bundan dolayı sözünü ettiğim şifreli telgrafımda,20'nci Kolordu birliklerinin bütün mevcudu ile Ankara'ya gelmeyi başarıp başaramayacağını sordum. Canik sancağı hakkında bilgi verdikten sonra, bir iki güne kadar Samsun'dan karargâhımla bir süre için Havza'ya gideceğimi ve mutlaka Samsun'dan hareketimden önce beni aydınlatacak bilgileri beklediğimi yazdım.

20'nci Kolordu Komutanından, üç gün sonra 26 Mayıs 1919'da aldığım cevapta İzmir'den düzenli bilgi alamadıklarını, Manisa'nın da işgal edildiğini telgraf memurlarının haber verdiğini, kolordunun Ereğli'de bulunan birliklerinin hepsini trenle nakletmeyi başaramadıklarından karadan yürüyüşe başladıklarını, ancak aradaki uzaklık dolayısıyla Ankara'ya ne zaman varacaklarının belli olmadığını bildiriyordu.

Kolordu Komutanı aynı telgrafında Afyonkarahisar'da bulunan 23'üncü Tümen'in mevcudunun azlığından ve orada ellerine geçen erleri bu tümene göndermekte olduklarından söz ettikten sonra, Kastamonu ve Kayseri dolaylarından, güvenlik bozucu bazı olaylarla ilgili haberler gelmeye başladığını bildiriyor ve zaman zaman bilgi vereceğini yazıyordu.

27 Mayıs 1919 tarihinde, Havza'dan, 20' nci Kolordu Komutanı'ndan ve aynı zamanda bu kolordunun bağlı bulunduğu Konya'daki Ordu Müfettişliği'nden, Afyonkarahisar'daki tümenin takviyesi için hangi kaynaklardan yararlanılmakta olduğunu ve kuvvetinin arttırılmasına maddi imkân bulunup bulunmadığını, bugünkü şartlara ve durumumuza göre bu tümene nasıl bir görev verilmesinin düşünüldüğünü sordum.

Kolordu Komutanı, 28 Mayıs 1919'da sorduğum hususlarla ilgili bilgi veriyor ve 23'üncü Tümen düşman bir işgal durumu karşısında yerini terketmeyecek ve saldırıya uğrarsa bölge halkından alacağı yardımla kendi kesimini savunacaktır diyordu.

Ordu Müfettişi de 30 Mayıs 1919'da verdiği cevapta 23'üncü Tümen, Karahisar'daki güvenliği korumakla birlikte, her türlü işgal olayına her türlü vasıtayla karşı koyacaktır diyordu. Bu vasıtaların hazırlanmakta olduğunu ve Konya'da orduya yardımcı olabilecek bir kuvvetin hazırlanmasına çalışıldığını, ancak bu kuvvetin bir adının ve ünvanının bulunmadığını bildiriyordu.

Ben, müfettişliğe yazdığım telgrafta, Konya'da bir vatan ordusu kurulmaktadır, diye bazı haberler yayılmıştır, bunun içyüzü ve teşkilatı nedir demiştim. Böyle bir soruyu yöneltmekten maksadım, biraz da onları özendirmek ve harekete geçirmekti. Müfettişliğin verdiği son bilgi bunun üzerinedir.

Kolordu Komutanı bu açıklama isteğime Konya'da vatan ordusunun kurulduğundan haberdar değilim demişti.

20' nci Kolordu ve Konya'daki Ordu Müfettişliği ile kurduğum temas sonunda edindiğim bilgilerden, dikkat ve uyanıklığı gerektiren noktaları 1 Haziran 1919'da Erzurum'daki 15'inci Kolordu, Samsun'daki 3' üncü Kolordu ve Diyarbakır'daki 13' ncü Kolordu Komutanlarına bildirdim.

Trakya'da bulunan kuvvet ve komuta durumunu bilmiyordum. O bölge ile de temas kurmak gerekiyordu. Bu maksatla İstanbul'da, Genel Kurmay Başkanı Cevat Paşa'dan 16 Haziran 1919'da özel şifre ile - Cevat Paşa ile İstanbul'dan ayrıldığım gün gizli ve özel bir şifre kararlaştırmıştık-, Edirne'de Kolordu Komutanının kim olduğunu ve Cafer Tayyar Bey'in nerede bulunduğunu sordum. Cevat Paşa 17 Haziranda cevap verdi. Cafer Tayyar Bey'in 1'inci Kolordu Komutanı olarak Edirne'de bulunduğunu öğrendim.

Amasya'dan 18 Haziran 1919 tarihinde, Edirne'de 1'inci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Bey 'e şifre ile verdiğim direktifte başlıca şu hususları belirttim : Millî istiklâlimizi boğan ve vatanımızın parçalanması tehlikelerini hazırlayan İtilâf Devletleri'nin yaptıkları, İstanbul hükûmetinin esir ve güçsüz durumu sizce de bilinmektedir.

Milletin kaderini böyle bir hükûmetin eline teslim etmek, yıkılmaya mahkûm olmaktır.

Trakya ve Anadolu'daki millî teşkilâtların birleştirilmesi ve milletin sesini bütün gürlüğü ile dünyaya duyurabilmesi için, güvenli biryer olan Sivas'ta ortak ve güçlü bir hey'et kurulması kararlaştırılmıştır.

Trakya Paşaeli Cemiyeti, yetki sahibi olmamak üzere İstanbul'da bir hey'et bulundurabilir.

Ben İstanbul'da iken Trakya Cemiyeti üyelerinden bazılarıyla görüşmüştüm. Şimdi zaman geldi. Gereken kimselerle gizlice görüşerek derhal teşkilât kurunuz ve benim yanıma da temsilci olarak değerli bir iki kişi gönderiniz. Onlar gelinceye kadar Edirne ilinin haklarının savunucusu olmak üzere, teşkilât üyelerinin beni vekil seçtiklerini belirten imzalı bir belgeyi kendi imzasıyla ve şifreli telgrafla bildiriniz.

İstiklâlimizi kazanıncaya kadar, bütün milletle birlikte fedakârca çalışacağıma mukaddesatım üzerine yemin ettim. Artık benim için Anadolu'dan hiçbir yere gitmemek kararı kesindir.

Trakya'nın manevî gücünü yükseltmek maksadıyla bu talimâta şu bilgileri de ekledim : Anadolu halkı baştan aşağı bölünmez bir bütün haline getirildi. Kararlar, istisnasız, bütün komuta hey'etleri ve arkadaşlarımızla birlikte alınıyor. Vali ve mutasarrıfların hemen hepsi bizimle beraberdir. Anadolu'daki millî teşkilât ilçe ve bucaklara kadar genişledi. İngiliz himayesi altında bağımsız bir Kürdistan kurulması ile ilgili propaganda ortadan kaldırıldı ve taraftarları yola getirildi. Kürtler Türklerle birleşti.


YUNAN ORDUSUNUN MANİSA VE AYDIN ÇEVRESİNİ İŞGALİ

Bu tarihe kadar Yunan ordusunun Manisa ve Aydın çevrelerini de işgal etmiş olduklarını öğrendim. Fakat, İzmir'de ve Aydın'da bulunduklarını bildiğim kuvvetlerin ne durumda olduklarına dair daha hiçbir yerden açık bir bilgi elde edemiyordum. Doğrudan doğruya bu kuvvet komutanlarına da bazı emirler yazmıştım. Nihayet 29 Haziran'da, 56' ncı Tümen Komutanı Bekir Sami Bey'in iki gün önceki tarihli bir şifreli telgrafını aldım.

56'ncı Tümen'e İzmir'de Hurrem Bey adında biri komuta ediyormuş. Bu zat ve İzmir'deki iki alayın kılıç artığı subaylarıyla birlikte hemen hepsi esir olmuşlar. Yunanlılar bunları gemilerle Mudanya'ya götürmüşler. Bekir Sami Bey, bu kılıç artıklarının komutasını ele almak üzere gönderilmiş.

Bekir Sami Bey, 27 Haziran 1919 tarihli telgrafında, 22 Haziran 1919 tarihli iki emrimi, ancak 27 Haziran'da Bursa'ya vardığında alabildiğini söylüyor. Verdiği bilgi ve yaptığı açıklamada : Millî gayeleri gerçekleştirecek yeterli vasıtaları bulamadığımdan ve tümenimi yeniden düzenleyip yoluna koyabilirsem daha iyi hizmetlerin yapılmasını mümküngördüğümden 21 Haziran sabahı Kula'dan Bursa'ya doğru harekete mecbur oldum. Bununla birlikte ve birçok engele rağmen, millî bir mücadelenin memleketin kurtarılması için kaçınılmaz olduğu düşüncesini her tarafa yaymayı başardım diyor. Düşündüklerime ve yaptıklarıma sarsılmaz inancı olduğunu bildiriyor. Bu konuda hemen temaslara başladığını, Çine'de bulunan 57'nci Tümen'e de emir vermemi, kendisine de emir vermekte devam etmemi istiyordu.


(Devamı var...)

svç80
17-04-07, 10:34
sevgili avrasya yorumun için ben teşekkür ederim. dizi hakkında nzlhan'ın yazdığından fazlasını bende bilmiyorum sabrın sonu selamettir:img-wink:
sevgili nzlhan eklediklediklerin için bende teşekkür ederim.yaptığın şeyi basit görme büyük bir işe kalkışıp nutuk'a el atmışsın:good: hadi sana kolay gelsin:img-wink:

svç80
17-04-07, 10:38
kurtuluş savaşı resimleri
devam:

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/27.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/28.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/29.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/30.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/31.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/32.jpg

svç80
17-04-07, 10:40
devam:

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/33.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/34.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/35.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/36.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/37.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/38.jpg

svç80
17-04-07, 10:44
devam:

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/39.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/40.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/41.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/42.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/43.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/44.jpg


devamı gelecek

Nazlıhan
17-04-07, 11:40
Sevgili Sevinç; rica ederim canım... Resimler gerçekten çok güzeller... Paylasımların için ve destegin için bir kez daha çok tesekkürler canım... :img-kiss:

***
{Kaynak: http://www.kho.edu.tr/atasayfa/buynutuk/}

***

MİLLİ TEŞKİLATLARIN KURULMASI VE KONGRELER


MİLLİ TEŞKİLATIN KURULMASI VE MİLLETİN UYANDIRILMASI

Bir hafta kadar Samsun'da ve 25 Mayıstan 12 Hazirana kadar Havza'da kaldıktan sonra Amasya'ya gittim. Bu süre içinde bütün yurtta millî teşkilât kurulması gereğini bir genelge ile bütün komutanlara ve sivil idare âmirlerine bildirdim.

Dikkate değer bir noktadır ki, İzmir'in, onun arkasından da Manisa ve Aydın'ın işgali ile, yapılan saldırı ve zulümler hakkında millet daha aydınlanmamış; millî varlığa vurulan bu korkunç darbeye karşı açıktan açığa herhangi bir tepki ve şikâyet gösterilmemişti. Milletin, bu haksız darbe karşısında sessiz ve hareketsiz kalması, elbette kendi lehine yorumlanamazdı. Onun için milleti uyarıp harekete getirmek gerekirdi. Bu maksatla 28 Mayıs 1919 tarihinde valilere ve bağımsız mutasarrıflıklara, Erzurum'da 15' inci Kolordu, Ankara'da 20' nci Kolordu ve Diyarbakır'da l3' üncü Kolordu Komutanlıklarına, Konya'da Ordu Müfettişliği'ne şu yolda birer genelge gönderdim:

Ízmir'in ve maalesef bunun arkasından da Manisa ve Aydın'ın işgali, gelecekteki tehlikeyi daha açık olarak sezdirmiştir. Yurt bütünlüğümüzün korunması için, milletçe gösterilen tepkinin daha canlı ve sürekli olması gerekir. Yaşayışımızda ve millî bağımsızlığımızda gedikler açan işgal ve ilhak gibi olaylar, bütün millete kan ağlatmaktadır. Izdıraplar dindirilemiyor. Sindirilmesi ve katlanılması mümkün olmayan bu duruma derhal son verilmesinin bütün medenî milletlerle büyük devletlerin adalet ve nüfûzundan sabırsızlıkla beklendiğini göstermek maksadıyla, önümüzdeki hafta içinde ve çeşitli illere göre, pazartesi başlayıp çarşamba günü müracaatın arkası alınmak üzere, büyük ve heyecanlı mitingler yapılarak millî gösterilerde bulunulması, bunun bütün kasaba ve köylere kadar yaygınlaştırılması, bütün büyük devletlerin temsilcileriyle Bâbıâli'ye etkileyici telgraflar çekilmesi, yabancıların bulunduğu yerlerde yabancılar da etki altına alınmakla birlikte, düzenlenen millî gösterilerde terbiye ve ağırbaşlılığnn titizlikle korunması, Hristiyan halka karşı saldırı, gösteri ve düşmanlık gibi tavır ve davranışlardan sakınılması zaruridir. Yüksek şahsiyetinizin bu konularda duyarlı ve etkili bulunmaları dolayısıyla işin iyi idare edileceğine ve başarıya ulaşacağına bendenizin tam bir güveni vardır. Sonuçtan haberdar buyurulmamı rica ederim.


MİTİNGLER, MİLLİ GÖSTERİLER

Verdiğim bu talimat üzerine her yerde gösteri toplantıları yapılmaya başlandı.

Yalnız, sınırlı birkaç yerde bazı yersiz korkularla kararsızlığa düşüldüğü anlaşılmıştır. Örnek olarak,15' inci Kolordu Komutanı'nın Trabzon hakkında gönderdiği 9 Haziran 1919 tarihli şifreden miting sırasında Rumların uygunsuz davranışlarda bulunabilecekleri hiç yoktan bir olay çıkabileceği düşüncesi ile, mitinge karar verilmişken bu kararın uygulanmadığı... mitingi düzenleyen heyetin toplantısında İstrati ve Polidis'in de hazır bulunduğu anlaşılıyordu.

Trabzon, Karadeniz kıyısında ve önemli bir merkez olduğundan orada millî teşebbüs ve faaliyetler konusunda gösterilen kararsızlık ve Yunanlılar aleyhinde millî gösteriler yapılması görüşmelerinde İstrative Polidis Efendiler 'i de bulundurmak gibi, teşebbüsün ciddiyetsizliğine delil sayılacak gevşeklikler, elbette İstanbul ve düşmanlar için pek değerli sayılacak belirtilerdir.

Verdiğim talimattaki esasları kötüye kullanacak kadar ustalık gösterenler de oldu. Söz gelişi Sinop'a yeni atanan bir mutasarrıf, orada yapılan gösterileri kendisi yönetiyor ve miting kararlarını kendisi yazıp halka imza ettirdiğini söylüyor ve bize de bir örneğini gönderiyor. Bu zatın zavallı halka gürültü patırtı arasında imza ettirdiği uzun yazılar içinde şu satırlar gizleniyordu : Türkler ilerleyip gelişemedi. Avrupa medeniyet esaslarını kabul edemedi ve benimseyemedi ise, bu da şimdiye kadar iyi bir yönetime kavuşamamış olmasından ileri gelmiştir. Türk milleti, ancak kendi padişahının saltanat ve hâkimiyeti altında olmak şartıyla, Avrupa'nın himâye ve kontrolu altında kurulacak bir yönetim şekli ile yaşayabilir.

Efendiler, Sinop halkı adına İtilâf Devletleri temsilcilerine verilen 3 Haziran 1919 tarihli bu muhtıranın altındaki imzalara göz gezdirirken, müftü vekili efendinin imzasından sonra gördüğüm imza, bilginize sunduğum satırları yazan ve yazdıran ruhu bana keşfettirdi. O imza, Hürriyet ve İtilâf Fırkası'nın ikinci başkanı olan zatın imzası idi.


MİLLİ GÖSTERİLERİN YANKILARI

Her yerde gösteriler yapılması için yaptığım tebligat tarihinden üç gün sonra, yani 31 Mayıs 1919'da Harbiye Nâzırı'nın şu telgrafını aldım : İngiltere Olağanüstü Komiserliği'nden Bâbıâlî'ye tebliğ olunup Harbiye Nezareti'ne verilen nota sureti aynen aşağıya çıkarılmıştır :

Bugüne kadar gelen raporlardan, 3'üncü Kolordu bölgesinde âdî haydutluk olaylarından başka bir şey görülmediği bilinmekle beraber, son notada bildirilen durumlar hakkında özel soruşturma yapılarak sonucunun acele bildirilmesini rica ederim.

31/8/1919 Harbiye Nazırı Şevket

Suret
1- Sivas'ın durumu ile orada olup bitenler ve bu şehirde yahut bu şehrin yakınında toplanmakta olan çok sayıdaki Ermeni mültecîlerinin güvenliği ile ilgili olarak son günlerde oldukça kaygı verici haberler almış olduğumu siz Sadrazam Hazretleri'nin yüksek katına bildirmekle şeref duyarım.

2 - Bundan dolayı askerî komutanın görev bölgesi içinde bulunan Ermenilerin iyi korunması ve hìmayeleri için elden gelen bütün tedbirleri almasını emreder ve herhangi bir şekilde öldürme veyahut kötü muamele olduğu takdirde, kendisinin doğrudan doğruya sorumlu tutulacağını bildiren bir telgrafın yüksek Harbiye Nezareti'nce adı geçen komutana acele olarak çekilmesi hususunda emir buyrulmasını siz Sadrazam Hazretleri'nin yüksek şahsiyetlerinden rica ederim.

3 - Bu talimata benzer bir talimatın ilgili sivil memurlara da verilmesini ayrıca rica ederim.

4 - Memleket içindeki güvenlik bozucu olaylar konusunda siz Sadrazam Hazretleri'nin yüksek şahsiyetlerinin ne kadar haklı bir endişe içinde bulunduklarını bildiğim için, siz Sadrazam Hazretleri'nin yüksek şahsiyetlerine ayrıca, işbu uyulacağından eminim.

5 - Sözkonusu olan talimatın gönderildiği tarih hakkında verilecek bilginin beni fazlasıyla sevindireceğini bildiririm.

Sivas Vali Vekilliği'nden aldığım 2 Haziran 1919 tarihli bir telgrafta da Albay Demange (Dömanj) imzasıyla alınan telgrafta): İzmir işgali üzerine, Aziziye'de Hristiyanlar ölümle tehdit edilmiştir, bu hareket doğru değildir. Sizi durumdan haberdar edeyim ki, bu gibi haller müttefik askerleri tarafından ilinizin işgaline yol açar, anlamında ihtarlarda bulunulmaktadır denilmekteydi.

Gerçekte, ne Sıvas'ta kaygı verici bir durum vardı ve ne de Hristiyanların ölümle tehdit edildiği doğruydu. Bunları, milletçe yapılmaya başlanan gösterilerden korkuya düşen Hrıstiyan azınlıkların, yabancıların dikkatini kendi üzerlerine çekmek için kasıtlı olarak yaydıkları uydurma haberler olarak kabul etmek gerekir. Harbiye Nezareti'nin nota suretini de içine alan telgrafına verdiğim cevabı olduğu gibi arzedeceğim :

İstihbarat çok ivedi

Harbiye Nezareti Yüksek Katına

İlgi : 2 Haziran 1919 tarihli şifre 3.6.1919

Sıvas ve çevresinde eskiden beri bulunan Ermenileri ve sonradan gelen mültecîleri yılgınlığa düşürecek hiçbir olay geçmemìştir. Ne Sıvas'ta ne de çevresinde kaygı verici herhangi bir durum yoktur. Herkes sükûnet içinde iş ve güçleriyle meşguldür. Bunu kesinlikle bilginize sunar ve sizi temin ederim. Bu bakımdan İngiliz notasındaki haberlerin nereden kaynaklandığı bendenizce bilinmek gerekir. İzmir ve Manisa'nın işgali ile ilgili acı haberler üzerine Müslüman halk tarafından yapılan ve Hristiyan azınlıklar hakkında hiçbir düşmanlık duygusu gütmeyen toplantılardan belki de bazılarının ürkmüş olması hatıra gelebilir. İtilâf devletleri milletimizin haklarına ve bağımsızlığına saygılı kaldıkça, millet de vatanın saldırıya uğrayıp parçalanmayacağından emin oldukça, Hristiyan azınlıkların korkuya kapılmalarına hiç bir sebep yoktur. Bu konuda devlete karşı her türlü sorumluluğu yüklenir ve buna kesinlikle güven buyurulmasını istirham ederim. Ancak, milletin bağımsızlık ve varlığını yok eden ve millî varlığı tehlikeye düşüren işgal, cana kıyma ve zulüm gibi İzmir bölgesinde görülmekte olan olayların ve benzerlerinin tekrarlanmasına karşı, ne milletin heyecanını ve içindeki acıları ne de bundan doğacak millî gösterileri engelleyip durdurmak için kendimde ve hiç kimsede bir güç ve kudret göremeyeceğim gibi, bu yüzden çıkacak olayların karşısında da sorumluluk kabul edebilecek ne bir komutan ne bir sivil yönetici ve ne de bir hükûmet tasavvur edebilirim.

Mustafa Kemal

Bu nota suretiyle tarafımdan verilen cevap sureti bütün komutanlara, vali ve mutasarrıflara bir genelge ile bildirildi.

Bu tarihlerde İngiliz Muhipler Cemiyeti'nin isteğine katılarak bütün milletçe İngiltere himayesinin istenmesi, bu dernek adına, Sait Molla imzasıyla bütün belediye başkanlıklarına bir telgrafla bildirildiği ve bu telgrafın etkisini hükümsüz kılmak için milleti gerektiği gibi aydınlatmakla birlikte hükûmet nezdinde teşebbüslerde bulunduğum da sizce bilinmektedir. Bundan başka 27 Mayıs 1919 tarihinde Türkiye - Havas - Reuter (Royter) adındaki ajansın, toplanan Saltanat Şûrâsı ile ilgili açıklamaları arasında Şûrâyı oluşturan bütün üyelerin düşüncesí, Türkiye'nin büyük devletlerden birinin himâyesini sağlama noktasında birleşiyor haberini yayması üzerine, sadrazama, milletin, millî bağımsızlığını korumaya kararlı oldugunu ve doğabilecek bütün kötü sonuçlara karşı her türlü fedakârlığı göze aldığını ve millî vicdanı temsil etmeyen haberlerin endişe verici tepkiler yarattığını yaymakla birlikte, bütün milleti de bu durumdan nasıl haberdar ettiğimi başka bir açıklama dolayısıyla belirtmiştim.

Sadrazam Ferit Paşa 'nın, Paris e bilinen daveti üzerine, Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ilk toplantısını yaptığn günlerde bazı demeçler vermiştim. Bu konudaki görüş ve davranış tarzımın ne oldugunu açıklamak üzere şu bölgeyi olduğu gibi bilginize sunacağım.

Şifre

İvedi Havza, 3.6.1919

Kişiye özel

Samsun'da 3'üncü Kolordu Komutanı Refet Beyefendi'ye

Erzurum'da 15'inci Kolordu Komutanı Kâzım Paşa Hazretleri'ne,

Erzurum Valisi Münir Beyefendi'ye,

Canik Mutasarrıfi Hâmit Beyefendi'ye,

Sıvas Vali Vekili Hâkim Hasbi Efendi Hazretleri'ne,

Kastamonu Valisi İbrahim Beyefendi'ye

Ankara'da 20'nci Kolordu Komutanı Ali Fuad Paşa Hazretleri'ne,

Konya'da Yıldırım Kıt'alan Müfettişi Cemal Paşa Hazretleri'ne,

Diyarbakır'da 13'üncü Kolordu Komutanı Vekili Cevdet Beyefendi'ye,

Van Valisi Haydar Beyefendi'ye.

Fransız siyasî temsilcisi Mösyö Defrance (Döfrans)'ın Sadrazamlık yüksek makamına gelerek Osmanlı Devleti'nin haklarını konferans huzurunda savunmak için Paris'e gidebileceklerini bildirdiği, Dahiliye Nezareti'nin resmî tebliğlerinden ve ajans yayınlarından anlaşılmıştır. İzmir olayı üzerine milletimizin gösterdiği şiddetli tepki ve böylece bağımsızlığını koruma konusunda beliren kesin kararlılığının sonucu olan bu başarı şükranla karşılanmaya değer. Ancak, buna rağmen, Yunanlılar'ın İzmir ilini işgali önlenebilmiş değildir. Herhalde milletin, kendi haklarının bilincinde ve onları çiğnetmemek için tek bir vücut halinde fedakârca harekete hazır olduğu, İtilâf Devletleri'ne karşı gösterilmeye ve ispata devam edildikçe, bu devletlerin milletimize ve onun haklarına saygılı olacağına şüphe yoktur.

Sadrazam Paşa Hazretleri'nin konferans huzurunda Osmanlı Devleti'nin haklarını savunmak için ellerinden geleni yapacakları tabiîdir. Ancak, milletçe kesin bir şekilde savunulması istenen ve gerekli görülen haklar özellikle iki noktada önem kazanır. Birincisi, devlet ve milletin mutlak olarak tam bağımsızlığı, İkincisi de vatanın ana topraklarında çoğunluğun azınlıklara feda edilmemesidir. Bu konuda Paris'e harekete hazırlanan hey'etin görüşü ile millî vicdanın kesin istekleri arasında tam bir uygunluğun bulunması şarttır. Aksi halde, millet, pek güç bir durumda ve giderilmesi imkansız oldu bittiler karşısında kalabilir. Bu endişeyi doğuran sebepler şunlardır : Sadrazam Paşa Hazretleri, duyulan demecinde, bir Ermeni muhtariyeti ilkesini kabul etmiş olduğunu bildirdi. Bunun sınırını belirtmedi, Bundan Doğu illerinin halkı elbette üzüntü duydu ve durumun açıklanmasını istemeye mecbur oldu. Toplanmış olan Saltanat Şûrâsı'nda da üyelerin hemen hepsi, millî bağımsızlığın korunmasını ve millet mukadderatının bir millî şûrânın yetkisine bırakılmasını istedikleri halde, yalnız, hükûmetin dayandığı ltilâf ve Hürriyet Fırkası adına Bakan Sadık Bey tarafından yazılı olarak İngiltere'nin himâyesi teklif edildi. Geniş bir Ermenistan muhtariyetini ve devletin bir yabancı himayesini kabul konularında, milletin isteği ile şimdiki hükümetin görüşü arasında bir uygunluk olmadığı anlaşılıyor. Sadrazam Paşa Hazretleri ile birlikte hareket edecek olan hey'etin, milletin haklarını savunmada uyacağı ilkeler ve program milletçe bilinmedikçe, arzedilen noktalarda endişeye kapılmamak mümkün değildir. Bu suretle illerdeki ve onlara bağlı yerlerdeki Müdafaa-i Hukuk-ı Mılliye ve Redd-i İlhak Cemiyetleri'nin temsilcileri ve daha teşkilâtı tamamlanamayan yerlerde de belediye hey'etleri, Sadrazam Paşa Hazretleri'ne ve doğrudan doğruya Zât-ı Şâhâne'ye telgraflar çekerek, millî bağımsızlığın mutlak dokunulmazlığının ve millet çoğunluğunun haklarının korunmasının milletin temel şartı olduğu belirtilmeli ve gidecek hey'etin yapacağı savunmanın esaslarını millete resmen ve açıkça bildirmesi istenmelidir. Milletin bu şekildeki hareketi ile, gidecek hey'etin savunmaya çalışacağı ilkelerin gerçekten milletin isteği olduğu, İtilâf Devletleri'nce anlaşılacak ve şüphesiz daha fazla bir önemle dikkate alınarak hey'etin görevini kolaylaştıracaktır. Bu düşüncelerin gerekenlere sür'atle ulaştırılmasını ve duyrulmasını, vatanımızın mukadderatı adına vatansever yüksek şahsiyetinizden özellikle istirham ederim. Bu telgrafın alındığı zamanın bildirilmesini de rica ederim.
Mustafa Kemal


İSTANBUL'A GERİ ÇAĞRILIŞIM

Bu tarihten beş gün sonra, yani 8 Haziran 1919 da, İstanbul'a Harbiye Nâzırı tarafından çağrıldığımı ve gizlice sorup soruşturmam üzerine, kimler tarafından ne için istendiğimi devlet adamlarımızdan birinin haber verdiğini daha önce başka bir münasebetle yaptığım açıklamada ifade etmiştim. O zat, Genelkurmay Başkanlığı makamında oturan Cevat Paşa idi. Bunun üzerine, İstanbul ile yapılmış olan yazışmaların bir kısmı herkesçe öğrenilmiştir. Bu yazışmalar, Erzurum'da görevden ayrıldığım tarihe kadar değişik Harbiye Nâzırlarıyla ve doğrudan doğruya sarayla devam etmiştir.

Anadolu'ya geçeli bir ay olmuştu. Bu süre içinde bütün ordu birlikleriyle temas ve bağlantı sağlanmış; millet mümkün olduğu kadar aydınlatılarak dikkatli ve uyanık bir duruma getirilmiş, millî teşkilât kurma düşüncesi yayılmaya başlamıştı. Genel durumu artık bîr komutan ile yürütüp yönetmeye devam imkânı kalmamıştı. Yapılan geri çağırma emrine uymamış ve onu yerine getirmemiş olmakla birlikte, milli teşkilât ve hazırlıkların yönetimine devam etmekte olduğuma göre, şahsenâsı duruma geçmiş olduğuma şúphe edilemezdi. Bundan başka ve özellikle girişmeye karar verdiğim teşebbüs ve faaliyetlerin köklü ve şiddetli olacağını tahmin güç değildi. O halde, yapılacak teşebbüs ve faaliyetlerin bir an önce şahsî olmak niteliğinden çıkarılması mutlaka, bütün bir milletin birlik ve dayanışmasını sağlayacak ve temsil edecek bir hey'et adına olması gerekli idi.


SİVAS'TA GENEL BİR KONGRE TOPLANMA KARARI

Bu sebeple, 18 Haziran 1919 tarihinde, Trakya'ya verdiğim direktifte işaret ettiğim bir noktanın uygulanma zamanı gelmiş bulunuyordu. Hatırınızdadır ki, o nokta, Anadolu ve Rumeli'deki millî teşkilâtları birleştirerek, bir merkezden temsil ve idare etmek üzere, Sivas'ta genel bir millî kongre toplamaktı. Bu gayenin gerçekleştirilmesi için yaverim Cevat Abbas Bey 21 /22 Haziran 1919 gecesi, Amasya'da yazdırdığım genelgenin esas noktaları şunlardı :

1 - Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir.

2 - İstanbul hükûmeti üzerine aldığı sorumluluğun gereğini yerine getirememektedir. Bu durum milletimizi yok olmuş gibi gösteriyor.

3 - Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. ·

4 - Milletin içinde bulunduğu durum ve şartların gereğini yerine getirmek ve haklarını gür sesle cihana duyurmak için her türlü baskı ve kontroldan uzak millî bir hey'etin varlığı zarurîdir.

5 - Anadolu'nun her bakımdan en güvenli yeri olan Sıvas'ta hemen millî bir kongrenin toplanması kararlaştırılmıştır.

6 - Bunun için bütün illerin her sancağından milletin güvenini kazanmış üç temsilcinin mümkün olan en kısa zamanda yetişmek üzere yola çıkarılması gerekınektedir.

7 - Her ihtimale karşı, bu mesele milli bir sır olarak tutulmalı ve temsilciler, gereğinde yolculuklarını kendilerini tanıtmadan yapmalıdırlar.

8 - Doğu illeri adına, 23 Temmuzda, Erzurum'da bir kongre toplanacaktır. O tarihe kadar öteki illerin temsilcileri de Sıvas'a gelebilirlerse, Erzurum Kongresi'nin üyeleri de Sıvas genel kongresine katılmak üzere hareket ederler.

Görüyorsunuz ki, bu yazdırdığım hususlar, zaten vermiş ve dört gün önce Trakya'ya tebliğ etmiş olduğum bir kararın bir genelge ile Anadolu'ya da bildirilmesinden ibarettir. Bu kararın 21/22 Haziran 1919 gecesi, karanlık bir odada alınmış korkunç ve esrarlı yeni bir karar olmadığı, zannımca kolaylıkla takdir buyurulur

Bu noktanın aydınlanması için, arzu buyurursanız küçük bir açık zorlamada bulunayım.

Efendiler, o müsvedde işte bu kâğıtlardır (göstererek), dört maddeliktir. İçindekileri bildirdim. Sonunda benim imzam vardır. Bir de görevi dolayısıyla Kurmay Başkanım olan Albay Kâzım Bey 'in (şimdiki İzmir Valisi Kâzım Paşa), kurmay hey'etinden tebliğ işleriyle görevli memur Husrev Bey 'in ( şimdi büyükelçi ), askerî makamlara şifreleyen yaverim Muzaffer Bey 'in ve sivil makamlara şifreleyen bir memur efendinin imzaları vardır. Bunlardan başka daha bazı imzalar vardır.

Nazlıhan
17-04-07, 11:48
ADINI SAKLAYAN BİR TANIDIĞIN AMASYA'YA GELMESİ

Bu imzaların bu müsveddeye konması iyi bir şans ve tesadüf eseridir.

Daha, Havza'da bulunduğum sırada Ankara'da bulunan 20'inci Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa' dan bir şifreli telgraf aldım. Bu telgraf, aşağı yukarı tanıdığımız bir zat bazı arkadaşlarla birlikte İstanbul'dan buraya gelmiştir. Nasıl hareket etmeleri gerektiği konusunda ne emir buyuruyorsunuz şeklinde idi. Adeta bir bilmeceyi andıran bu telgraf, bende büyük bir merak ve hayret uyandırdı. Söz konusu edilen zatı tanıyorum, benden nasıl hareket edeceğini soruyor; Ankara'da arkadaşım olan güvenilir bir komutanın yanında, telgraf da şifrelidir. O halde neden adını şifreli olarak bile yazdırmaktan çekiniyor? Bir hayli düşündüm, kavrar gibi oldum; tahmin buyurulur ki, bilmece çözmekle uğraşacak zamanım yoktu. Fakat, Fuat Paşa 'yı yakından görmek, bölgeleri, çevreleri, düşünceleri üzerinde kendisiyle konuşmak, bence pek istenilir bir şeydi. Bu bilmeceli telgraftan ilham alarak kendisine şu ricada bulundum : Ankara'dan ayrıldığınızı belli etmeyecek tedbirleri aldıktan sonra, ad ve kıyafet değiştirerek birkaç gün için hemen yanıma geliniz. İstanbul'dan gelen arkadaşları da birlikte getiriniz.

Gerçekten de Fuat Paşa, dediğim gibi Havza'ya hareket eder. Ancak, bazı zorlayıcı sebepler dolayısıyla, ben derhal Havza'dan ayrılıp Amasya'ya gitmeğe mecbur olmuştum. Fuat Paşa, Havza yolunda durumu anlar ve Amasya'ya yönelir. İşte, böylece 21 /22 Haziranda Amasya'da yanımda bulunuyor. Adı şifrede bildirilmeyen zat da Rauf Bey 'di.

İstanbul'dan ayrılmak üzere, evimden otomobile bineceğim sırada Rauf Bey yanıma gelmişti. Bineceğim vapurun takip edileceğini ve beni İstanbul'da iken tutuklamadıklarına göre, belki de Karadeniz'de batırılacağımı güvenilir bir yerden işitmiş, onu haber verdi. Ben İstanbul'da kalıp tutuklanmaktansa, batıp boğulmayı tercih ettim ve hareket ettim. Kendisine de eninde sonunda İstanbul'dan çıkmak zorunda kalırsa benim yanıma gelmesini söyledim.

Rauf Bey, gerçekten de İstanbul'dan çıkmak gereğini duymuş ve çıkmış... Ancak, benim yanıma gelmedi. Arkadaşı olan 6'ncı Tümen Komutanı Albay Bekir Sami Bey 'in yanına gitmek ve İzmir cephesine daha yakın bir yerde olmakla, daha etkili ve daha yararlı olacağını zannederek Bandırma - Akhisar yoluyla Manisa bölgesine gitmiş. Gittiği yerde halkın maneviyatını bozuk, durumu tehlikeli ve korkunç bulmuş. Derhal ad değiştirerek oradan Ödemiş, Nazilli, Afyonkarahisar üzerinden Aziziye Sivrihisar yoluyla ve arabayla Ankara'ya, Fuat Paşa 'nın yanına gelmiş ve bana haber göndermiş; pek güzel ama! adını saklamak suretiyle beni üzmenin anlamı var mıydı?

Öte yandan 3'üncü Kolordu Komutanım olup Samsun mutasarrıflığında bıraktığım Refet Bey 'i artık Sıvas'a Kolordu merkezine göndermek istiyordum. Birkaç defa gelmesi için emir vermiştim. Bölgeyi teftişe çıkmış. Emirlerime cevap bile alamıyordum. Nihayet o da bir tesadüf eseri olarak o gün gelmişti.


RAUF BEY VE REFET BEYLERİN KARARSIZLIĞI

Şimdi, imza meselesine gelelim : Ben müsveddenin yeni gelen arkadaşlar tarafından da imzalanmasını istedim. O sırada Rauf ve Refet Beyler benim odamda, Fuat Paşa başka bir odada bulunuyorlardı.

Rauf Bey, misafir olduğundan bu müsveddeye imza koymak için kendini ilgili ve yetkili görmediğini nazikçe ifade etti. Bunun tarihi bir hâtıra olduğunu ileri sürerek imza etmesini söyledim. Bunun üzerine imzaladı.

Refet Bey, imzadan çekindi ve böyle bir kongre toplanmasındaki maksat ve yararı anlayamadığını söyledi.

İstanbul'dan beri yanımda getirdiğim bu arkadaşın - tuttuğumuz yola göre- anlaşılması pek basit olan bir konuda, böyle bir düşünce ve duygu içinde oluşu bana pek acı geldi. Fuat Paşa'yı çağırttım. Paşa ,maksadımı anlayınca derhal imza etti. Fuat Paşa'ya, Refet Bey'in çekinmesinin sebebinì anlayamadığımı söyledim. Fuat Paşa, Refet Bey 'den biraz ciddî açıklama yapmasını istedikten sonra, Refet Bey, müsveddeyi eline alarak kendine göre bir işaret koydu. Öyle bir işaret ki, bunu, bu müsveddede bulmak oldukça güçtür.

(Buyurun! merak eden inceleyebilir.)

Efendiler, gereksiz gibi görülebilen bu açıklamalar, daha sonraki yıllara ve olaylara ait bazı karanlık noktaları aydınlatmava yardımcı olur düşüncesiyle yapılmıştır.


İSTANBUL'DA BAZI KİMSELERE GÖNDERDİĞİM MEKTUP

Kongreye davet genelgesi sivil ve askerî makamlara şifre olarak verildi. Bundan başka İstanbul'da bulunan bazı kimselere de gönderildi. Fakat bu kimselere ayrıca bir de genel birer mektup yazdım. Kendilerine mektup yazdığım kimseler şunlardı : Abdurrahman Şeref Bey, Reşit Akif Paşa, Ahmet İzzet Paşa, Seyit Bey, Halide Edip Hanım, Kara Vasıf Bey, Ferit Bey (Nafia Nâzırı) Sulh ve Selâmet Fırkası Başkanı Ferit Paşa (daha sonra Harbiye Nâzırı oldu), Câmi Bey, Ahmet Rıza Bey.

Bu mektupta söylediğim noktaları özet olarak tekrar edeceğim :

l. Yalnız mitingler ve gösteriler, büyük gayeleri hiçbir vakit gerçekleştiremez.

2. Bunlar, ancak milletin bağrından fiilen doğan ortak güce dayanırsa kurtarıcı olur.

3. Zaten acı olan durumu tehlikeli şekle sokan en etkili sebep, İstanbul'daki muhalif akımlar ve millî faydayı yararlı bir şekilde yüzüstü bırakan siyasî ve gayri millî propagandalardır.

4. Artık İstanbul Anadolu'ya bağlı olmak mecburiyetindedir.

5. Size düşen fedakârlık pek büyüktür.


ALİ KEMAL BEY'İN GENELGESİ

25 Hazirana kadar Amasya'da kaldım. Hatırlardadır ki, o tarihlerde Dahiliye Nâzırlığı görevinde bulunan Ali Kemal Bey, benim görevden alındığımı ve artık benimle hiç bir resmî muameleye girişilmemesi gerektiği konusunda şifre ile bir genelge yayınlamıştı.

23 Haziran 1919 tarih ve 84 sayılı olan bu genelge metni, dikkate değer bir anlayışı gösterir belge olduğu için aynen bilginize sunacağım.

Dahiliye Nâzırı Ali Kemal Bey'in 23.6.1919 tarihli ve 84 sayılı şifresinin çözülmüş suretidir :

Mustafa Kemal Paşa büyük bir asker olmakla birlikte günün siyasetini pek bilmediği için, olağanüstü sayılacak vatanseverlik ve gayretine rağmen, yeni görevinde asla başarılı olamadı. İngiliz Olağanüstü Temsilcisi'nin istek ve ısrarıyla görevden alındı; bundan sonra yaptıkları ve yazdıkları ile de bu kusurlarını daha çok açığa vurdu. Redd-i İlhak Cemiyetleri gibi, Balıkesir ve Aydın dolaylarında Müslüman halkı boş yere kırdırmaktan ve bu fırsattan yararlanarak halkı haraca kesmekten başka iş görmeyen emirsiz, saygısız ve kanunsuz olarak kurulan bazı hey'etler için öteden beri çektiği telgraflarla siyasî hatâsını idarî yönden de artırdı. Kendisinin İstanbul'a getirilmesi Harbiye Nezareti ile ilgili bir iştir.

Ancak, Dahiliye Nezareti'nin size kesin emri, artık o zatın görevden alınmış olduğunu bilmek, kendisi ile hiçbir resmî işleme girişmemek, hükûmet işleri ile ilgili hiçbir isteğini yerine getirmemektir. Bu genelgeye uygun hareket etmekle ne gibi sorumlulukların giderilmiş olacağını takdir buyuracağınızdan eminim. Ayrıca, bu önemli ve tehlikeli günlerde memur, halk, her Osmanlı'ya düşen en büyük görev, barış konferansınca geleceğimiz üzerinde karar verilirken ve beş yıldır yaptığımız deliliklerin hesapları görülürken, artık aklımızı başımıza devşirdiğimizi göstermek, akıllıca ve tedbirlice davranışları benimsemek, parti, mezhep, ırk ayrılıklarını gözetmeksizin her ferdin hayatını, malını, ırzını koruyarak, medenî dünyanın gözünde bu memleketi bir daha lekelememek değil midir?


ALİ KEMAL BEY VE PADİŞAH

Bu şifreli genelgeden, benim ancak Sivas'a vardığım 27 Haziran 1919 tarihinde haberim oldu. Ali Kemal Bey, 23 Haziran tarihinde bu genelgesi ile düşmanlara ve padişaha önemli bir görev yaptıktan sonra, 26 Haziran 1919 tarihinde hükûmetten çekilmiştir. Ali Kemal Bey ' in sadrazamlığa verdiği resmî istifa yazısından başka, saraya da gidip padişaha kendi eliyle verdiği istifa yazısı suretleri ile sözlü mârûzâtını ve padişahın ona verdiği cevabı, çok sonra öğrendim.

Ali Kemal Bey, istifa yazılarında, özellikle bunun padişaha ait olanında : Osmanlı topraklarının çeşitli yerlerinde başgösteren ayaklanma ve karışıklık belirtileri üzerine, ihtilâl ateşinin hemen çıktığı yerde, yayılmadan bastırılıp söndürülmesi ve yok edilmesi için tedbir almak, yalnız kendi makamını ilgilendirirken, padişahın gösterdiği yakın ilgi ve güveni çekemeyen bazı arkadaşlarının birçok yersiz sebepler ileri sürerek ihtilâlin daha da genişlemesine yol açtıklarından söz ettikten sonra resmî görevinden çekilmekle birlikte, özel olarak hizmet ve sadakata devam edeceğini ekliyor ve sözlü olarak da resmî görevinden ayrılmasını fırsat bilen hasımlarının hücumundan ben kulunuzu koruyunuz istirhamında bulunuyor.

Padişah, karşılık olarak beni büsbütün yalnız bırakmayacağınıza güveniyorum. Bağlılığınız, bana büyük ümit ve teselliler vermiştir. Saray, her dakika size açıktır. Refik Bey'le işbirliğinden ayrılmayınız iltifatında bulunuyorlar.

Kendisine olan bağlılığından padişahın büyük ümit ve teselliye kapıldığı Ali Kemal'i nâzırlık makamında ve padişah huzurunda gördükten sonra, bir de asıl gerçek görevi başında görelim!

Canınız sıkılmazsa, Sait Molla'nın Rahip Frew'a yazdığı mektuplardan birini gözden geçirelim :

Ali Kemal Bey'e, son felâketi üzerine üzüntünüzü bildirdiğinizi söyledim. Bu zatı elde bulundurmak gerekir. Bu fırsatı kaçırmayalım. Bir hediye takdimi için en uygun zamandır.

Ali Kemal Bey dün o zatla görüşmüş. Basın işinde biraz ihtiyatlı olmak gerektiğini söylemiş. Daha önce herhangi bir gidişten yana yöneltilmiş olan düşünce ve kalem erbabını bu defa öncekine aykırı bir gayeye yöneltmek bizde kolaylıkla mümkün olmaz. Bütün devlet memurları, Millî Mücadele'yi şimdilik iyi görüyorlar demiş. Ali Kemal Bey, talimatınıza harfi harfine uyacak, Zeynelâbidin Partisi'ylede işbirliği yapmaya çalışıyor. Kısacası işler bulandırılacak.

Aynı mektubun altında bir de notu vardır. Şimdi onu da okuyalım : Birkaç defadır söylemek istediğim halde unutuyorum. Mustafa Kemal Paşa'ya ve taraftarlarına biraz kendilerini destekliyormuş gibi görünmeli ki, hiç bir şüpheye düşmeden buraya gelebilsin. Bu işe fevkalâde önem veriniz. Kendi gazetelerimizle onu destekleyemeyiz.

Bu belgeler hakkında sırası gelince daha çok bilgi veririm. Şimdilik bu kadarı yeterlidir.


ALİ GALİP BEY SİVAS'TA

Ali Kemal Bey' in daha Amasya'da iken haberim olmadığını arzettiğim genelgesi, memurların ve halkın kafasını gerçekten de bulandırmış. Her yerde eksik olmayan menfî ruhlu kimseler derhal aleyhimde propagandaya ve faaliyete geçmişler.

Bu yoldaki baltalayıcı gösteri ve hareketlerin en önemlisi Sivas'ta hazırlanmaya başlanmış.

Müsaade buyurursanız bunu kısaca anlatayım : Dahiliye Nâzırı Ali Kemal Bey'in, bu genelge ile verdiği emrin tarihi olan 23 Haziran günü, Sivas'ta Ali Galip Bey adında biri, on kadar adamıyla hazır bulunuyormuş. Bu kimse İstanbul'dan Elâzığ valisi olarak gönderilmiş olan Kurmay Albay Ali Galip'tir. Sözde o ilin ikinci derecede memurları olmak üzere, birtakım insanları da İstanbul'dan seçmiş, birlikte götürüyor.

Ali Galip, yol üzerinde bulunan Sivas'ta kalmış. Özel bir görevi olduğuna şüphe etmemek gereken Ali Galip, orada derhal kuvvetli taraftarlar bulmuş. Görevini hakkıyla yerine getirebilmek için tertip ve tedbirler almaya başlamış.

Dahiliye Nezareti'nin, aleyhimdeki emri gelir gelmez, faaliyet başlamış. Sivas sokaklarında benim hain, âsî, zararlı bir adam olduguma dair duvarlara yaftalar yapıştırılmış.

Kendisi de, bir gün, Sivas'ta vali bulunan Reşit Paşa merhumun yanına giderek, Dahiliye Nezareti'nin emrinden bahsettikten sonra, Sivas'a gittiğim takdirde hakkımda uygulayacağı işlemi sormuş.

Reşit Paşa ne yapılabileceğini sormuş, Ali Galip, ben senin yerinde olsam, derhal kollarını bağlar ve tutuklarım. Senin de böyle yapman gerekir demiş.

Reşit Paşa, bu işin bu kadar basit olacağına inanamamış. Konuşma hayli uzamış. Konuşmaya katılanlar çoğalmış... Öyle ki, bir kısım halk verilecek kararı anlamak üzere toplanmış...

Bugün, Haziranın 27'nci günüdür. Bakışlarımızı, yeniden bu noktaya dönmek üzere bir an için bu tablodan ayıralım ve Amasya'ya çevirelim :

Nazlıhan
17-04-07, 11:57
SİVAS'A HAREKET

Ayın 25'inci günü, Sivas'ta aleyhimde bazı yakışıksız olaylar çıkmaya başladığını haber aldım. 25/26 Haziran gecesi yaverim Cevat Abbas Bey'i çağırdım ve yarın sabah karanlıkta Amasya'dan güneye hareket edeceğiz, dedim. Bu gidişin gizli tutularak hazırlık yapılması için emir verdim.

Bir yandan da 5'inci Tümen Komutanı ve kurmay hey'etimle, gizli olarak şu tedbiri kararlaştırdık : 5'inci Tümen Komutanı, tümeninin seçkin subay ve erlerinden oluşmuş, oldukça kuvvetli bir atlı piyade birliğini hemen o geceden başlayarak sür'atle kuracaktı. Ben, 26 Haziran sabahı karanlıkta arkadaşlarımla birlikte otomobille Tokat'a hareket edecektim. Birlik kurulur kurulmaz, Tokat üzerinden Sivas'a doğru sevk edilecek ve benimle bağlantı kurmaya çalışacaktı. Hareketimiz hiçbir yere telgrafla bildirilmeyecek ve elden geldiği kadar Amasya'da da açıklanmayacaktır.

26 Haziranda Amasya'dan yola çıktım. Tokat'a varır varmaz telgrafhaneyi göz altına aldırarak benim gelişimin Sivas'a ve hiçbir yere bildirilmemesini sağladım. 26/27 Haziran gecesini orada geçirdim, 27'de Sivas'a hareket ettim. Otomobille Tokat, Sivas'a aşağı yukarı altı saattir.

Sivas valisine, Tokat'tan Sivas'a hareket ettiğimi bildirir açık bir telgraf yazdım. İmzada Ordu Müfettişliği ünvanını kullandım.

Telgrafta, bile bile çıkış saatimi kaydetmiştim. Fakat, bu telgrafın, yola çıkışımdan altı saat sonra çekilmesini ve o zamana kadar Sivas'a hiçbir şekilde bilgi verilmemesini sağlayacak tedbirleri aldırdım.

Şimdi Efendiler, bakışlarımızı yeniden Sivas'ta, bıraktığımız tabloya çevirelim :

Ali Galip Bey ile Reşit Paşa arasında, bana karşı uygulanacak işlemin tartışılması sahnesine...

Tartışmanın kızıştığı bir sırada, Reşit Paşa'nın eline, benim Tokat'tan çekilen telgrafımı verirler. Reşit Paşa, haberi Ali Galip Bey'e uzatır.İşte kendisi geliyor, buyurun, tutuklayın! der. Reşit Paşa, telgrafta yazılı olan hareket saatini görünce hemen kendi saatini çıkarır, bakar... Efendim geliyor değil, gelmiş olacaktır diye ilâve eder.

Bunun üzerine Ali Galip, ben tutuklarım dedimse, benim il sınırlarım içinde olursa tutuklarım, demek istedim deyince toplantı halinde bulunanları bir heyecan kaplar... Hep birden, haydi öyleyse karşılamaya gidelim diyerek toplantıya son verirler. . .

Ancak, şehrin ileri gelenleri, halk ve askerle parlak bir karşılama töreni hazırlayabilmek için biraz zaman kazanmak gerektiğini; fakat, hesapça, benim Sivas şehri kapılarına kadar yaklaşmış olacağımı dikkate alarak, beni, şehrin girişine yakın olan Ziraat Nümune çiftliğinde bir süre dinlendirmenin yolunu aramışlar. Vali Paşa, karargâhımın sağlık başkanı olup, daha önce teşkilât kurmak üzere Sıvas'a göndermiş olduğum Tali Bey'i çağırtarak, bu işin yerine getirilmesini ondan rica etmiş ve gerekli hazırlıkları yapar yapmaz kendisinin de bize katılacagını söylemiş. .

Gerçekten de, tam Nümune Çiftliği yakınlarında, karşımıza çıkan bir otomobilin içinden, Tali Bey göründü. Otomobillerden indik, çiftliğin avlusunda oturduk. Tali Bey, hikâye ettiğim durumu ayrıntılı olarak açıkladıktan sonra, görevinin beni burada biraz oyalamak olduğunu söyleyince, hemen ayağa kalktım, çabuk otomobillere ve Sivas'a! dedim.

Bunun sebebini anlatayım. O anda hatırıma gelen şuydu : Karşılama töreni yapacağız diye Tali Bey'i aldatmış olabilirler ve gerçekte aksi bir tertip yapmak için zaman kazanmak isteyebilirlerdi. Otomobillere binmek üzere iken Sivas tarafından başka bir otomobil yanımıza yaklaştı. İçinde Vali Paşa vardı.

Reşit Paşa, Efendim birkaç dakika daha istirahat buyurulmaz mı? diye söze başladı. Yarım dakika bile istirahate ihtiyacım yoktur. Derhal yola çıkacağız ve sen benim yanıma gel dedim.

- Efendim, dedi, sizin yanınıza Rauf Bey binsin. ben arkadaki otomobille de gelirim.

- Hayır, hayır! dedim. Siz buraya. ..

Bu basit tedbirin neden alındığını açıklamaya gerek yoktur. Sivas şehrine girerken, caddenin iki tarafı büyük bir kalabalıkla dolmuş, askerî birlikler tören düzenini almış bulunuyordu. Otomobillerden indik. Yürüyerek askeri ve halkı selâmladım..

Bu manzara, Sivas'ın saygıdeğer halkının ve Sıvas'ta bulunan kahraman subay ve askerlerimizin bana ne kadar bağlı ve sevgi ile dolu olduğunu gösteren canlı bir tanık idi...

Bundan sonra, doğruca Kolordu Komutanlık binasına gittim ve hemen maiyyeti ile birlikte Ali Galip'i ve onun yardakçısı olduklarını anladığım fesatçıları getirttim. Onlara ne yaptığımı anlatarak, zaten yeterince yorgunluk vermiş olduğuna şüphe etmediğim ayrıntıları uzatmak istemem.

Yalnız, bir noktaya işaret etmekle yetineceğim.

Efendiler, Ali Galip, karşılaştığı bu kötü davranıştan sonra, bana bildirecek bazı gizli şeyleri olduğunu söyleyerek, gece yalnız olarak yanıma geldi. Kabul ettim. Davranışlarının dış görünüşüne önem vermemekliğimizi rica ile, Elâzığ valiliğini kabul ederek gelmekten maksadının, benim yolumda hizmet etmek olduğunu ve Sivas'ta kalışının benimle buluşup benden direktif almak maksadına dayandığını açıklamaya ve bin türlü delillerle ispata çalıştı. Bizi sabaha kadar oyalamak suretiyle başardığını da itiraf etmeliyim.


ERZURUM'A HAREKET

Sivas'taki teşkilât ve nasıl hareket edileceği konusunda gerekenlere talimat verdikten sonra, hiç uyumadan geçen 27/28 gecesinin sabahında bir bayram günü, Sivas'tan Erzurum'a doğru yola çıktık.

Bir haftalık yorucu bir otomobil yolculuğundan sonra 3 Temmuz 1919 günü halkın ve askerin içten gelen samimi gösterileri arasında, Erzurum'a varıldı. İstanbul Hükûmeti'nden gelebilecek menfî emirleri denetlemek ve önlemek için haberheşme kanalı olan önemli merkezlerde tedbirler alınmak üzere, bütün komutanlara, 5 Temmuz 1919 tarihinde emir verdim.

Komutan, vali ve Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti'nin Erzurum şubesiyle temasa geçildi.

Vali Münir Bey, İstanbul Hükûmeti'nce görevden alınmıştı. Hareket etmeyip Erzurum'da kalması için gönderdiğim haber üzerine henüz Erzurum'da bulunuyordu. Bitlis valiliğinden ayrılıp İstanbul'a gitmek üzere Erzurum'dan geçen Mazhar Müfit Bey de aynı şekilde Erzurum'da beni bekliyordu.


MİLLİ GAYE İLE ORTAYA ATILMA KARARI

Bu iki vali beyler ile 15' inci Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa ve yanımda bulunan Rauf Bey, eski İzmit mutasarrıfı Süreyya Bey, karargâhına bağlı Kurmay Başkanı Kâzım Bey, Kurmay Husrev Bey ve Doktor Refik Bey arkadaşlarımla ciddî bir görüşme yapmayı uygun buldum. Kendilerine genel ve özel durumu açıklayarak tutulması gerekli olan yolu anlattım. Bu münasebetle en elverişsiz durumları, genel ve şahsî tehlikeleri; her ihtimale karşı göze alınması kaçınılmaz olan fedakârlığı dile getirdim. Bir de millî gaye ile ortaya atılacakların bugün yok edilmesini düşünen, yalnız saray, hükûmet ve yabancılardır. Ancak, bütün memleketin aldatılmasını ve aleyhimize çevrilmesini de ihtimalden uzak tutmamak gerekir. Millete önder olacakların, her ne pahasına olursa olsun amaçtan dönmemeleri, memlekette barınabilecekleri son noktada, son nefeslerini verinceye kadar, bu amaç uğrunda fedakârlığa devam edeceklerine daha işin başında karar vermeleri gerekir. Kalplerinde bu gücü duymayanların teşebbüse geçmemeleri elbette daha isabetli olur. Çünkü, aksi halde hem kendilerini hem de milleti aldatmış olurlar.

Bir de söz konusu görev, resmî makam ve üniformaya sığınarak, el altından yürütülebilecek türden değildir. Bu tarz bir dereceye kadar sürdürülebilir. Fakat, artık, o devir geçmiştir. Açıkça ortaya çıkmak ve milletin hakları adına gür sesle bağırmak ve bütün milleti bu sese ortak etmek lâzımdır.

Benim, görevden alındığıma ve her türlü sonuçla karşı karşıya bulunduğuma şüphe yoktur. Benimle açıktan açığa işbirliği etmek, aynı sonucu şimdiden kabullenmek demektir. Bundan başka, bu şartların istediği adamın, başka birçok bakımlardan da, mutlaka benim şahsım olabileceği gibi bir iddia söz konusu değildir. Yalnız, herhalde, bu memleket evlâdından birinin ortaya atılması kaçınılmaz olmuştur. Benden başka bir arkadaş da düşünülebilir. Yeter ki, o arkadaş, bugünkü durumun kendisinden beklediği şekilde harekete evet diyebilsin dedim.

Bu konuşma ve açıklamalardan sonra, gelişigüzel karar almak doğru olamayacağından bir süre düşünmek ve özel görüşmeler yapabilmek için, görüşmelere son verdiğimi bildirdim.

Tekrar toplandığımızda, işin başında benim devam etmemi, kendilerinin bana yardımcı ve destek olacaklarını bildirdiler. Yalnız bir arkadaş, Münir Bey, önemli mazereti dolayısıyla, bir süre için kendisinin fiilî görevden affını rica etti. Ben, şeklen, resmî görev ve askerlikten ayrıldıktan sonra da, tıpkı şimdiye kadar olduğu tarzda üst komutan imişim gibi emirlerimin yerine getirilmesinin başarı için temel şart olduğunu belirttim. Bu nokta tamamen benimsenip kabul gördükten sonra toplantıya son verildi.

Efendiler, İstanbul'da Genel Kurmay Başkanlığı makamında, birbirinin yerini alan Cevat ve Fevzi paşalardan, Barış Hazırlığı Komisyonu'nda çalışan İsmet Bey'den başlayarak Erzurum'a gelinceye kadar, her yerde temas ve ilişkide bulunduğum komutan, subay, her türlü devlet adamı ve ileri gelen kimselerle, burada, Erzurum'da yaptığım gibi görüşmeler ve anlaşmalar yapmıştım. Bundaki yarar takdir buyurulur.


ERZURUM KONGRESİ HAZIRLIKLARI

Erzurum'a gelişimin ilk günlerinde, Erzurum Kongresi'nin toplanmasını sağlamak üzere, gerekli tedbirlerin alınmasına önem verildi. Efendiler, Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti'nin, 3 Mart 1919 tarihinde bir kurucu hey'et meydana getirmek üzere oluşturduğu Erzurum şubesi, Trabzon ile de anlaşarak 1919 yılı Temmuzunun onuncu günü Erzurumda bir Vilayat-ı Şarkiye Kongresi toplamaya teşebbüs etti. Benim daha Amasya da bulunduğum tarihlerde, Haziran içinde, Doğu illerine temsilci göndermeleri için teklif ve davette de bulundu. İllerden temsilci getirtilmesi için o tarihten başlayarak, benim Erzurum'a gelişime kadar ve ondan sonra da bu konuda pek çok gayret sarfetti.

Ancak, o günlerin şartları içinde böyle bir maksadın gerçekleştirilmesindeki güçlüğün büyüklüğü kolaylıkla takdir olunur. Kongrenin toplanma günü olan 23 Temmuz yaklaştığı halde, illerden gönderilmesi gereken temsilciler seçilip gönderilmiyordu.

Halbuki, bu kongrenin toplanmasını sağlamak artık pek önemli olmuştu. Bu sebeple tarafımızdan da ciddî teşebbüslerde bulunmak gerekir.

İllerin her birine açık telgraflar gönderildiği gibi, bir yandan da şifreli telgraflarla valilere, komutanlara gereken tebligatta bulunuldu. Sonunda, on üç günlük bir gecikme ile yeterince temsilci getirtilerek kongreyi toplama gerçekleştirilebildi.

Efendiler, Millî Mücadele'ye ordu mensuplarının desteğini sağlamak, askerî ve millî mücadeleyi biribiri ile uyumlu olarak yürütmek işi de son derece önemli idi.

Trabzon'daki tümen vekâletle idare ediliyordu. Asıl komutanı Hâlit Bey Bayburt'ta gizlenmişti. Hâlit Bey'i gizlendiği yerden çıkartmak iki bakımdan gerekli idi. Biri ve en önemlisi, İstanbul'a çağırılmanın ve bir emre uymamanın gizlenmeyi gerektirecek nitelikte olmadığını millete ve özellikle ordu mensuplarına göstererek manevî gücü yükseltmek içindi. Diğeri de, sahilde önemli bir nokta olan Trabzon'a dışarıdan bir saldırı olduğu takdirde, oradaki tümenin başında gözü pek bir komutan bulundurmak maksadına dayanıyordu.

Bundan dolayı, Hâlit Bey ' i Erzurum'a getirttim. Kendisine bizzat özel bir talimat verdikten sonra, gerektiğinde derhal tümeninin başına geçmek üzere Maçka'da bulunması için de emir verdirdim.

Biz bu işlerle ugraşırken, bir yandan da, İstanbul da Harbiye Nezareti makamında bulunan Ferit Paşa' nın ve Padişahın, İstanbula dönmemi sağlamak üzere biribiri ardınca çekilen aldatıcı telgraflarına da türlü karşılıklar vermekle vakit kaybına mecbur oluyorduk.


RESMİ SIFAT VE YETKİLERİMİ BIRAKARAK, MİLLETİN SEVGİ VE FEDAKARLIĞINA GÜVENEREK VİCDANİ GÖREVE DEVAM ETME KARARI

Harbiye Nezareti, İstanbul'a gel, diyor. Padişah, önce "hava değişimi al, Anadolu'da bir yerde otur, fakat bir işe karışma" diye başladı. Daha sonra, ikisi birlikte "mutlaka gelmelisin!" dediler. "Gelemem!" dedim. Sonunda, 8/9 Temmuz 1919 gecesi, sarayla açılan bir telgrafbaşı görüşmesi sırasında, birdenbire perde kapandı ve 8 Hazirandan 8 Temmuza kadar bir aydır süregelen oyun sona erdi. İstanbul o dakikada, benim resmî görevime son vermiş oldu. Ben de aynı dakikada, 8 - 9 Temmuz 1919 gecesi saat 22.50'de Harbiye Nezareti'ne, saat 23.00'te Padişah'a resmi görevimle birlikte askerlikten de ayrıldığımı bildiren telgraf çekmiş oldum.

Durum, tarafımdan, ordulara ve millete duyuruldu. Bu tarihten sonra resmi sıfat ve yetkilerden sıyrılmış olarak, yalnız milletin sevgi ve fedakârlığına güvenerek ve onun tükenmez feyiz ve kudret kaynağından ilham ve güç alarak vicdani görevimize devam ettik...

Biz, 8/9 Temmuz gecesi İstanbul ile telgraf başında konuşurken bunu başka dinleyenlerin ve ilgilenenlerin de bulunduğunu tahmin etmek güç değildir.

O tarihlerde ve ondan sonraki zamanlarda, en hafif deyimi ile saflıklarını uyanıklık ve tedbirlilik gibi göstermeye çalışmış olanlar hakkında bir fikir vermiş olmak için, müsaade buyurursanız, şu belgeyi olduğu gibi bilgilerinize sunmak isterim. Konya, 9.7.l919 Saat : 6.00

3'üncü Ordu Müfettişliği Başyaverliğine
Telgraf ve Posta Genel Müdürü Refik Halit Bey ile Konya Valisi Cemal Bey, 6/7 Temmuz gecesi, telgrafla makine başında konuştular. Konuşmanın şöyle geçtiğini haber aldım.

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri için gerekli işlem yapıldı. İstanbul'a getirilecek. Cemal Paşa Hazretleri için de yapılacak işlem hazırdır.

Konya valisi de :

- Teşekkür ederim, dediler.

Uygun bir şekilde Paşa Hazretleri'ne arz etmenizi rica ederim.
2'nci Ordu Müfettişliği Şifre Müdürü Hasan

Nazlıhan
17-04-07, 12:37
MERSİNLİ CEMAL PAŞA'NIN İSTANBUL'A GİTMESİ

Gerçekten, Konya'da bulunan 2' nci Ordu Müfettişi Cemal Paşa'nın on gün için izinli olarak İstanbul'a gittiğini dört gün önce öğrenmiş ve hayret etmiştim.

Cemal Paşa ile, Samsun'a çıktığım günden beri millî davayı gerçekleştirmek için işbirliği yapmak, askerî ve millî hazırlıklara girişmek ve teşkilât kurmak konularında haberleşmelerimiz vardı. Kendisinden, ümit verici olumlu cevaplar almıştım.

Benimle bu tarzda ilişki kurmuş olan bir komutanın, kendi kendine izin alıp İstanbul'a gitmesi, akıllıca bir iş olmamak gerekirdi. Bu sebeple 5 Temmuz 1919 tarihli şifre ile, Konya'da 12' nci Kolordu Komutanı Salâhattin Bey'e şu iki maddeyi yazdım :

1- Cemal Paşa 'nın on gün için İstanbul'a hareketinin gerçek sebebini açıkça ve çok acele olarak bildirmenizi;

2 - Zâtıâlînizin hiçbir sebep ve suretle oradaki birliklerin başından ayrılmanız doğru değildir. Bu konuda Fuat Paşa ile de haberleşerek en kötü ihtimale karşı tedbirler almanız gereklidir. Her gün durumunuz hakkında kısa bilgiler vermenizi rica ederim.

Aynı şifrenin suretini aynı tarihte Ankara'da bulunan Fuat Paşa'ya da bildirdim.

Salâhattin Bey'in Konya'dan 6/7 Temmuz tarihinde, yani Refik Hâlit Bey'in Konya Valisi Cemal Bey' le telgraf başında konuştuğu sırada, cevap olarak verdiği şifreli telgrafta "Cemal Paşa, İstanbul'da bazı kimselerle temas etmek ve ailesiyle görüşmek üzere on gün için ve kendi isteği ile izinli olarak İstanbul'a gitmiştir" denilmekte idi.

Cemal Paşa gitti, fakat gelemedi. Kendisini çok zaman sonra Ali Rıza Paşa kabinesinde Harbiye Nâzırı olarak göreceğiz.


KOMUTAYI ELDEN BIRAKMAMA KARARI

Maalesef, bu durumun tanığı olan ve kendisine birliklerinin başından ayrılmaması tavsiye edilen Salâhattin Bey' in de bir süre sonra İstanbul'a gittiğini öğrendik.

Cemal Paşa' nın gösterdiği bu kötü örnek üzerine, 7 Temmuz 1919 tarihinde, şu genel bildiriyi gönderdim.

1 - Bağımsızlığımızı koruma uğrunda kurulmuş ve teşkilâtlanmış olan millî kuvvetlere hiçbir şekilde müdahale ve saldırıda bulunulamaz. Devlet ve milletin mukadderatında millî irade söz sahibi ve hâkimdir. Ordu, bu millî iradeye bağlı ve onun hizmetindedir.

2 - Müfettiş ve komutanlar, herhangi bir sebeple komutadan uzaklaştırıldıkları takdirde, yerlerini alacak kimseler, işbirliği yapılacak niteliklere sahip iseler, komutayı onlara bırakacaklar; ancak, kendileri de yetki bölgelerinde kalarak millî görevlerini yapmaya devam edeceklerdir. Aksi takdirde, yani bir ikinci İzmir olayına yol açabilecek kimselerin tayini halinde, komuta asla bırakılmayacak, bütün müfettiş ve komutanlarca kendilerine güvenilemediği gerekçesi ile yapılan tayin reddedilecek ve kabul edilmeyecektir.

3 - Memleketimizi kolayca işgal edebilmek maksadıyla İtilâf Devletleri tarafından yapılacak baskılarla, hükûmet herhangi bir birliği, askerî ve millî teşkilâtımızı dağıtma emri verirse, bu emir kabul edilmeyecek ve yerine getirilmeyecektir.

4 - Hedef ve gayesi millî bağımsızlığı kurtarmak olan Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye ve Redd-i İlhak Cemiyetleri'nin ve teşebbüslerinin gerileme ve başarısızlığına yol açacak herhangi bir etki ve müdahaleyi ordu kesinlikle önleyecektir.

5 - Devlet ve milletin bağımsızlığını kurtarma gayesinde devletin bütün sivil memurları, Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye ve Redd-i İlhak Cemiyetleri'nin ordu gibi meşru yardımcılarıdır.

6 - Vatanın herhangi bir bölgesine saldırıldığı takdirde, bütün millet, haklarını savunmaya hazır bulunduğundan, bu gibi olaylar karşısında, işbirliği için her yer biribirini en kısa zamanda haberdar ederek savunmada hareket ve işbirliği sağlanacaktır.

Bu bildiri, Anadolu ve Rumeli'de bulunan bütün ordu ve kolordu komutanlarıyla diğer ilgililere gönderilmiştir.


REFET BEY'İN 3'ÜNCÜ KOLORDU KOMUTANLIĞINI BIRAKMASI

Bu genel bildirimizden beş altı gün sonra, Kavak'tan,3'üncü Kolordu Komutanı Refet imzalı, 13 Temmuz 1919'da yazılmış bir şifreli telgraf aldım.

Telgrafın metni aynen şudur :İstanbul'dan bir İngiliz gemisiyle, Harbiye Dairesi Başkanı Albay Salâhattin Bey, benim görevimi devralmak üzere geldi. Benim de aynı gemi ile dönmemi Nezaret emrediyor. Salâhattin Bey gayeye uygun olarak çalışacak. Genel durumu göz önünde tutarak komutayı kendisine devretmeyi uygun buldum ve Harbiye Nezareti'ne görevden ayrıldığımı bildirdim. Ayrıca geniş bilgi veririm. Sivas yönüne hareket ediyorum. 5'inci Tümen Komutanı Arif Bey vasıtasıyla Amasya'ya cevap veriniz.

Efendiler, itiraf etmeliyim ki, bu tutum ve tavırdan pek memnun olmadım. Refet Bey' in benimle olan işbirliği İstanbul'ca biliniyor. Bu çalışmaları benimseyen bir kimse onun görevini devralmaya hem de bir İngiliz gemisi ile gelince, derhal verilmesi tabiî olan hüküm, bu kimsenin İngiliz görüşüne hizmet edebileceği konusunda kendisine güvenilmiş olmasıdır. Bu hüküm, bir zandan ibaret olsa bile, Refet Bey' in komutayı devirde acele etmemesi, hiç olmazsa bizim de görüşümüzü alması gerekirdi.

Güvenip komutayı kendisine devrettiğine göre de, hiç olmazsa bir süre ondan ayrılmayıp, durumumuzu ve görüşlerimizi ona iyice benimsetinceye kadar birlikte çalışması ve kendisi ile aramızda bir bağlantı kurduktan sonra uzaklaşması yerinde olurdu, düşüncesinde idim. Bununla birlikte, bir oldubitti karşısında bırakılmış olduğuma göre, iki noktada tesellî aramakla yetinmeye mecburdum. Birincisi, Refet Bey 'in telgrafındaki Salahattin Bey gayeye uygun olarak çalışacak cümlesi, ikincisi de, Refet Bey' in hiç olmazsa İstanbul'a gitmemiş olması idi.

Bu durum üzerine, komutanların İstanbul'a gitmek hususunda en küçük bir yanılmalarının pek pahalıya mal olacağını ve programımızı en iyi şekilde uygulamaya devam edeceğimizi bütün komutanlara bildirmek suretiyle hemen dikkatlerini çektim. Refet Bey' e de aynı tarihte (14 Temmuz 1919), Salâhattin Bey ' in kararlarımızı istenildiği şekilde uygulayacağı, buradaki arkadaşları fazlasıyla duygulandırmış ve onlara güç kazandırmıştı cümlesi de bulunan bir şifreli telgraf çektirdim.

Salâhattin Bey' in kendisine de aynen şu telgrafı çektirdim.

14.7.1919 31 Amasya'da 5'inci Tümen Komutanlığına
Refet Bey 'edir : Aşağıdaki telgrafı, uygun görürseniz Salâhattin Bey'e ulaştırınız ve sonucunu bildiriniz.


Mustafa Kemal

Salahattin Beyefendi'ye : İstanbul'un düşmanlarca kuşatılmış çevresinden milletin kutsal bağrına gelmeniz ve fedakâr arkadaşlarınızın azim ve vatanperverlik meydanına sizin de şeref vermiş olmanız büyük bir sevinçle karşılandı. Kutsal amacımın gerçekleştirilmesi uğrunda gösterilecek ortak gayrette Tanrı hepimizi zafere ulaştıracaktır. Gözlerinizden öperim.
(Mustafa Kemal)
3' üncü Ordu Müfettişi
Kurmay Başkanı Albav
Kâzım

Salâhattin Bey hakkında ilk şüphe ve kararsızlık, yine Salâhattin Bey 'in gayeye uygun olarak çalışacağını söylemesi üzerine kendisine güvenen ve hemen komutayı teslim edip Sivas'a doğru uzaklaşan Refet Bey tarafından gösterilmiş oldu.

Refet Bey 'in Amasya'dan çektiği bir telgraf, yalnız Salâhattin Bey hakkındaki şüpheyi değil, daha birkaç nokta ile ilgili görüşleri de ortaya koyuyordu. Müsaade buyurursanız olduğu gibi bilginize sunayım :
İvedi
Güvenlikle ilgili
719 Erzumun'da 15'inci Kolordu Komutanlığına

Amasya, 15.7.1919

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne:

Salâhattin Bey' i tanırsınız. Önce Kâzım Paşa, tebrik dolayısıyla ve yumuşak ifadelerle kendisiyle haberleşmeye girişmelidir. Hamit Bey'in görevden alınması hakkında daha bir şey yok. Fakat yerinde bırakılması için teşebbüslerde bulunuldu. Görevden alınırsa buralarda kalacağını pek sanmıyorum. Bununla birlikte etkilemeye çalışıyorum.

Benim dönmem için İngilizlerin hükûmete baskı yapacakları şüphesizdir. Ben kendimi duruma göre ayarlayarak buralarda kalacağım. İngilizlerden ve buradan geçen Amerikalılardan anladığıma göre, Kâzım Paşa'nın durumu da tehlikelidir. Her zaman ölçülü davranılmasını ve durumun iyi idare edilmesini tekrar tavsiye ederim ( Refet ).
5' inci Tümen Komutanı
Arif

Bu telgrafta adı geçen Hâmit Bey, Samsun mutasarrıfı idi. Hamit Bey, Samsun'a gelişimizin ilk günlerinde, Refet Bey' in aralarındaki eski hukuk ve dostluk dolayısıyla, ortak gaye uğrunda, sonuna kadar bizimle birlikte fedakârca çalışacak vasıfları taşıyan bir arkadaş olduğuna güvendiği için bana tavsiye ettiği ve benim Sadrazamlığa ve Genel Kurmay Başkanı Cevat Paşa'ya durumu bildirerek Samsun'a getirebildiğimiz zat idi.

Böyle bir zatın, ergeç görevden alınacağına şüphe var mıydı? Fakat, Refet Bey, yerinde bırakılması için gereken yerlere başvuruldu diyor. Nerede? Kimlere gidilerek? Kim başvurmuştur? Sonra, Görevden alınırsa buralarda kalacağını pek sanmıyorum. Bununla birlikte etkilemeye çalışıyorum! diyor. Nereye? İstanbul'a mı gidecek? Nasıl? Bu zat bugüne kadar bizimle birlikte çalışmıyor muydu?

Bu telgrafında Refet Bey, kendisinin dönmesi için İngilizlerin hükûmete baskı yapacaklarını kesin olarak kabul ediyor ve kendisini duruma göre ayarlayarak buralarda kalacağını söylüyor, Oysa, durum belli ve yapılacak şeyi ben kendisine 7 Temmuz 1919 tarihli genel talimatımla bildirdim (adı geçen talimatın 2. maddesi). Ondan başka yapılacak şey yoktu.

Refet Bey, İngilizlerden ve buradan geçen Amerikalılardan anlamış ki, Kâzım Paşa'nın da durumu tehlikelidir. Bu ne demektir? Azim ve iradelerini en çok korumaları gereken arkadaşların, bize karşı her halde rahmet okumayacak kimselerin sözlerinden tehlike kuruntusuna kapılmaları ve bunu inanarak söylemeleri ne demektir?

Refet Bey, telgrafının sonunda bana da ders veriyor, Her zaman ölçülü davranılmasını ve durumun iyi idare edilmesini tekrar tavsiye ederim diyor.

Buradaki ölçülü kelimesinden maksadın ne olabileceğinin yorumunu iz'an sahiplerine bırakırım.

Bana iyi idareyi tavsiye eden zat, bu tavsiyeyi, benim verdiğim emir ve talimatı hakkıyla yerine getirip görevi başından ayrılmadan önce yapmış olsaydı, daha içten hareket etmiş olurdu, sanırım.


HAMİT BEY'İN İSTANBUL HÜKÜMETİNCE GÖREVDEN ALINMASI

Efendiler, Hâmit Bey, 14 Temmuz 1919 tarihinde Samsun'dan bana şu kısa telgrafı çekmişti :

Görevden alındığımı güvenilir bir kaynaktan haber aldım. Şu bir iki gün içinde emrin gelmesini bekliyorum. Sonra İstanbul'a gideceğimi arz ederim.

Refet Bey' in komutayı bırakmış olmasının üzüntüsünde iken aynı günde, önemli bir noktada kendisinden fedakârca bir davranış beklediğimiz diğer bir arkadaşın da, sanki olağan şartlar içinde bulunuyormuşuz gibi, anlaşılması güç bir tutum içinde olduğunu öğreniyorum.

Hâmit Bey'e 15 Temmuz 1919 tarihinde şöyle bir telgraf çekildi :

Kardeşim Hâmit Bey, sizin yerinize İbrahim Ethem Bey'in tayin edildiğini haber aldık. Refet'e yazdım ve buluşarak birlikte iç taraflara doğru gelmenizi rica ettim. Bilmem hangi güvenlik duygusu, size İstanbul'a gitmek düşüncesini telkin ediyor. Bundan başka, biz, değerli arkadaşlarımızı İstanbul'dan Anadolu'ya çekmeye ve böylece gerçekten vatansever olanları millî gayeye hizmetten uzak tutmamaya çalışırken, siz bu hareketinizle, en azından düşmanlarca sarılmış bir çevreye giriyorsunuz. Biz hiç doğru bulmadık.Refet'in yanına gidiniz. Ya Sivas yakınlarında birlikte kalırsınız yahut da rahatça yanımıza gelirsiniz. Kesin cevap bekleriz.

Beş gün sonra (20 Temmuz 1919) Canik Mutasarrıfı Hâmit Bey' in Samsun'dan gelen telgrafı şuydu :

Bizans'ın gittikçe artan rezaletleri karşısında ümitsizliğe düşen millet, Doğu'dan bir ümit ışığı bekliyor.

Buraları ve buradakileri öyle hayalî şekil ve yaratılışta görüyorlar ki, acaba bir şey var mı diye ben bile şüpheleniyorum. Kayıtsızlığımdan utanıyorum.

Gerçi uyumuyoruz. Bir şey yapmak istiyoruz, Ancak, bu şeyin şekil ve nazariyatı ile uğraştığımız, uzun yollar seçtiğimiz kanısındayım. Zamanın ve durumun beklemeye tahammülü yoktur. Memleketin durumu dakikadan dakikaya kötüleşiyor. Bu bakımdan düşünceler üzerinde fazla durmayarak çalışmalarımızı hızlandırmak gerekiyor. Bu hususta benim hatırıma gelen şudur :

Her yerden ve aynı zamanda zâtışâhâne'ye birer telgraf çekelim. On aydan beri gözü önünde, çok defa kendi istek ve hevesince yapılagelen rezaletler yüzünden nereye sürüklenmekte olduğunu gören milletin, ne pahasına olursa olsun, mukadderatını ele almaya karar verdiğine dikkati çekip, kırk sekiz saat içinde milletin güven duyabileceği bir hükûmet kurulmadığı ve bir kurucu Meclis'in toplanmasına karar alınmadığı takdirde, ne kendisini ne de hükûmetini tanımadığımızı ekleyelim. Bunda hiçbir güçlük yoktur. Geleneğe uyarak 'boyun kırmaktan üzüntü duymayan millet, biz yürüyelim, arkamızdan gelsin efendim.

Beş gün önce, görevden alındığı takdirde İstanbul'a gideceğini arz eden Canik mutasarrıfının bu telgrafını, biraz öfkeli yazılmış olmakla birlikte, karar ve hareket telkin eder nitelikte bulduğumuzu tahmin etmek isterim.

Mutasarrıf Bey, milletin bir ümit ışığı beklediği yerde, acaba bir şey var mı diye şüpheleniyor.

Bizi ne yapmak istediğini bilmeyen, şekil ve nazariyatla uğraşan şaşkınlar zannediyor. Düşüncelerimizi kısaltarak çalışmalarımızı hızlandırmak için yapılacak şeyi de söylüyor. Eğer bundan sonra, bütün görüşlerindeki isabetsizliği açığa vuran çirkin bir düşünce ortaya koymamış olsaydı iyi ederdi.

Efendiler, tarih "geleneğe uyarak boyun kırmaktan üzüntü duymayan millet, biz yürüyelim, arkamızdan gelsin" düşünce ve inancında bulunanların karşılaştıkları sonuçlar ve cezalarla doludur. Yöneticilerin ve özellikle devlet adamlarının asla böyle sakat ve çarpık görüşlere kapılmamaları gerekir. Hâmit Bey, bu telgrafında, bizim, Refet Bey ' le birlikte içerilere doğru çekilmesi konusunda yazdıklarımıza hiç dokunmuyor.

Hâmit Bey' in bu telgrafına 21 Temmuz 1919 tarihinde verdiğimiz bir cevapta: "İnşallah her şey olacaktır. Yalnız, milletin güvenebileceği bir kabine kurabilmek için, önce o kabinenin dayanabileceği bir kuvveti meydana getirmek lâzımdır. O da Doğu illeri kongresinin ve onun arkadasından da Sivas genel kongresinin toplanması ile gerçekleşecektir" dedik.

Nazlıhan
17-04-07, 12:43
REFET BEY'LE HABERLEŞMELER

Efendiler. 3' üncü Kolordu'dan, bu münasebetle Refet ve S a lâhattin Bey'lerden yeniden söz etmek gerekiyor. İlgisi şudur :

İngilizler Sivas'a bir tabur gönderecekleri söylentisini yaydılar. Her ihtimale karşı Sivas'a gelen çeşitli yönlerde askerî tedbirler aldırmak ge rekmişti. Bu münasebetle Amasya'da bulunan 5' inci Tümen Komutanlı ğı'na 18 Temmuz 1919 tarihinde verdiğim bir emir metninde, daha o sı rada Amasya'da bulunan R e f e t B e y 'e ait de şu cümleler vardı : Durum hakkında R e f e t B e y 'in önemle dikkati çekildi. Belki R e f e t B e y böyle bir durumu dikkate alarak şimdilik Amasya'da kalma yı da tercih eder.

5' inci Tümen Komutanı'nın 19 Temmuz 1919'da verdiği cevapta dikkate değer şu cümleler yer alıyor du :

"S e l â h a t t i n B e y halen Samsun'dadır. Şimdiye kadar kendi si ile temas edemediğim gibi hiçbir ciddî ve önemli haberleşme de ya pılmamış olduğundan, adı geçen komutanın düşünce ve inancının ne merkezde olduğunu bilemiyorum."

Ankara R e f e t B e y gerektiğinde İngilizlere karşı koyacak ka dar cesaret gösteremeyeceğini hissettirmişti."

"R e f e t B e y 18 Temmuz 1919'da Sivas'a hareket etti"(Belge : 35).

Bunun üzerine R e f e t B e y' e şu şifreyi verdirdim : Kişiye özel 19.7.19l9 Sayı : 115


Amasya'da 5' inci Tümen Komutanlığına, Sivas'ta 3'üncü Ordu Sıhhiye Müfettişi Albay İbrahim Tali Beyefendi'ye,
R e f e t B e y' edir S a 1 â h a t t i n B e y ' e telgrafımı verdiniz mi? Bu arkadaşımızın kesin kanaatlarının mutlaka tespit edilmesi ve kararsızlık yahut iki taraflı idare gibi felâket doğuracak bir duruma hiç bir şekilde tahammül ve rıza gösterilmemesi bir vatan görevi olduğundan, bu hususta evet veya hayır şeklinde kendisinden söz alınması ve ona göre bir karar verilmesi zarurîdir. Sizin bıraktığınız noktadan başlamak kendileri için en uygun programdır, Şimdiye ka dar hemen bir hafta geçtiği halde hiç bir kesin bilgi alınamaması, İstanbul'dan ge len bir haberde kendisi hakkında sağlam bir kanaat gösterilmemesi ve hareketin den önce Sa d ı k B e y ' le gizli bir görüşme yaptığından ve dostluğundan söz edilerek şikâyet edilmesi bu telgrafımın yazılmasına yol açmıştır. Bu durumu ve sonuçlannı özellikle sizin takdir etmeniz ve çözmeniz gerekir. Zira, herhangi biz halk topluluğunda söyleyeceği yanlış ve millî gayeye aykırı bir tek sözün bile ya ratacağı tepkiyi ve bunun duracağı durumu şimdiden düşünmek yeterlidir (Mus tafa Kemal).

3' üncü Ordu Müfettişliği Kurmay Başkanı Albay Kâzım

Yalnız bu telgrafımıza değil, çok şeye cevap olan R e f e t B e y 'in şu telgrafını olduğu gibi bilginize sunacağım :

Güvenlikle ilgili ve çok ivedi l828 Sivas, 22.7.1919


Erzurum'da 3' üncü Ordu Müfettişliği Vekili Kâzım Karabekir Paşa Hazretleri'ne
1-M u s t a f a K e m a l P a ş a Hazretleri'ne: Telgra fınızı S a l â h a t t i n B e y 'den ayrıldıktan sonra aldığım için kendisine veremedim. S a l a h a t t i n B e y' i herkes gibi siz de çok iyi tanırsınız. Kararsız tabiatlı bir zattır. Bu bölgede on günden fazla kalmamak niyetiyle gelmiş. Az kalsın, komutayı almadan geri kaçacaktı. Kendisine güven duygusu vererek ve inandırarak vatanî görevini hatırlattım. Memleketini herhalde sever. Ancak, vakitsiz iş görmeye gelemez. Aşağı yukarı R e ş i t P a ş a' dan biraz daha iyi. 13' üncü Kolordu'dan geçen silahlardan haberi olduğu gibi, bu işi hallet mek üzere İstanbul'da da çalışmış ve başarılı olmuş. Buraya, C e v a t P a ş a tarafından seçilerek gönderilmiş. Bu bakımdan gayeye zararlı olamaz ve hiçbir halk topluluğunda gayeye aykırı tek bir söz söylemez. Aksine, millî gayeye uygun olarak fakat sessiz bir şekilde çalışacağına söz verdi. S a d ı k B e y ' le ilişkisi hakkında verilen bilgilere inanmıyorum. Zaten aldığımız haberi iyice kontrol et meden ve belirli bir program yapmadan çalışmak, kuvvetlerin kaybına yol açı yor. Doğu'nun durumu hakkında bana verdiğiniz bilgilerde, aldığınız abartılmış haberlere kapılmamış olsaydınız, belki de ben durumu daha iyi idare eder ve ko mutayı terke mecbur kalmazdım. Tek başına karar verecek insanların, gerçek durumu bilmeleri gereğini siz de takdir buyurursunuz. O halde, S a l â h a t t i n B e y' i boşu boşuna ürkütmek ve hayır dedirtmekle ne çıkacak? Zaten o kaç maya hazır. Yerine acaba kim gelecek? Emirlerinizin kısa ve açık olmasını rica ederim. S â l a h a t t i n B e y ' le ilgili telgrafınızı lûtfen bir daha okuyunuz. Fırtına ile başlayıp sukûnetle biten bu telgraftan kesin olarak ne demek isten diğini çıkaramadım. Bununla birlikte, birkaç güne kadar S a l â h a t t i n B e y Samsun'dan dönüyor. Kendisiyle görüşeceğim: Şüphesiz kendisini uygun bir tarzda ve amaca hizmet yolunda idare için gerekli tedbirleri alıyorum.

2 - Samsun'a çıkarılan taburun, buradaki Hintli Müslümanları değiştir mekle birlikte, asıl Sivas'ta bulunduğunuzu zannettikleri zatıâlilerine karşı bir gözdağı vermek maksadıyla çıkarıldığını, İngilizlerle temasımda anladım. Beni İstanbul'a gitmeye razı etmek için, Kavak'ta bulunduğum zaman bir İngiliz bin başısı geldi. İngilizlere karşı gösterdiğim direnmeyi fırsat bilerek fakat aslında zâtıâlîlerini yıpratmak için beni görevden aldırdıklarını açıkça söyledi. Zâtıâlîlerinin öteki dayanağı K â z ı m K a r a b e k i r P a ş a imiş. Bu bakımdan K â z ı m P a ş a, ellerine, İngilizlerin ısrarına yol açacak bir tutamak verme melidir. F e r i t P a ş a' nın, istifanız üzerine K â z ı m P a ş a' yı komutan vekili olarak tayin etmesi, İstanbul'dakilerden bir kısmının kötü bir niyeti olma dığını gösteriyor. Ancak, İngilizlerin ısrarı karşısında bir şey yapamazlar. K â z ı m P a ş a'nın vekil olarak tayini de S a l â h a t t i n B e y'in S a d ı k B e y hesabına buraya gelmediğini gösterir.

3 - Benim İstanbul'a götürülmem için İngilizlerin İstanbul hükûmetine baskı yapmaları pek muhtemeldir. Çünkü, benimle İngilizlerin arasında. resmî bir ilişki var ( ! ). Bu baskı artarsa S a l â h a t t i n B e y' i güç bir durumda bı rakmamak için izimi kaybettireceğim.

4 - H â m i t B e y' in değiştirileceği söylentisi daha gerçekleşmedi. Onun, yerinde bırakılması için gerek S a l â h a t t in B e y ve gerekse İngilizler İstanbul Hükûmeti'ne başvurdular. Bu zatın değiştirilmesi teşebbüsü Dahiliye Nezareti ile kavga etmesinin sonucudur. S a l â h a t t i n B e y ' in yerine, Konya'ya S e d a t B e y ' in geldiği de doğru değildir, Her ne kadar H a m i t B e y' bütün komutanların değiştirileceğini haber aldığını yazıyorsa da K â z ı m P a ş a'nın vekil olarak tayini bunun aksini gösteriyor.

5 - Sivas Kongresi ile ilgili olarak Sadrazamlıktan doğruca illere tebliğ olunan 20 Temmuz 1919 tarihli telgrafı gördünüz mü? Karahisar'daki tümen ko mutanı bu kongreye temsilci seçilmesi için buralara bildiri yayınlamış. Bu davra nış tarzını uygun buluyor musunuz? Almanya ile yapılan barış anlaşması ve Doğu'daki sessizlik, durumun gelişmesini beklerken bizim de ihtiyatlı bulunma mızı gerektirmiyor mu? Şahsım için hiç bir endişem olmadığını artık anlamış. sınızdır (!). Yalnız, kararsız ve programsız hareketlerle gayeyi çıkmaza sokaca ğız. Ya ihtiyatlı olalım yahut da işi hemen açığa vuralım. Ne var ki, ikisinden birini yapalım. Sivas Kongresi'nden bugün için bir fayda bekliyor musunuz? Bugünkü duruma göre, bu kongrenin Sivas'ta ve açıktan açığa yapılmasını teh likeli bulmuyor musunuz? Güney yönlerinden Sivas'a gelecek bir darbe özellikle bu il halkının kansızlığı yüzünden Anadolu'yu ikiye ayırır ve pek tehlikeli olur. Bunun için bu ilin son ana kadar tarafsızmış gibi görünmesi son derece önemlidir. Bu kongrenin mutlaka toplanması gerekiyorsa, aldığımız haberlere göre, temsilci ler de gelebilecekler ise, acaba bunun Doğu'da başka bir yerde toplanması daha uygun düşmez mi?

6 - Sivas ve Amasya şehirlerinin halkı pek bayağı; ilçelerde, köylerde halk bunlara bakarak çok daha iyi. Bundan sonra, çalışmalarımı ona göre ayarlaya cağım.

7 - İstanbul'dan aldığım haberde, buradaki Millî Mücadele'nin hiçbir parti veyahut bir şahsın kendi özel emellerini gerçekleştirmek maksadına dayanmayıp sırf milletin selâmet ve istiklâlini kurtarmak gayesine dayandığı konusunda, zâtı âlîleri tarafından bir bildiri yayınlanarak İngilizlerin yatıştırılması tavsiye olu nuyor. Buna gerek görüldüğü takdirde, ben, bunun zâtıâlîniz tarafından bir bil diri şeklinde değil, belki Erzurum Kongresi'nin kararlarına sokularak yayınlan masının uygun olacağını zannediyorum.

8 - Ajanslar Meclis-i Meb'usan seçimlerinden bahsediyorlar. Bu hususta ne düşünüyorsunuz? (Refet)

Bu telgrafa verdiğimiz cevabı da olduğu gibi aktarmakla yetineceğim: Şifre Subay eliyle çekilmesi 23.7.1919 İvedi 171

Sivas'ta 3'üncü Kolordu Kurmay Başkanı Zeki Bey'e
Refet Beyefendi'ye:

1- S a l â h a t t in B e y hakkındaki telgrafı bir defa daha okumak üzere aradım. Fakat, bulunamıyor. Hatırladığıma göre, bu zat için söz konusu olan hususlar İstanbul'dan bildirilmişti. Her alınan haberin doğruluğunu istenil diği gibi kontrol edebilmek nadiren mümkündür. Doğu'nun durumu hakkında aldığımız bilgiler, abartmadan uzak olmamakla birlikte, bize yanlış bir adım at tırmış değildir, kanısındayım. Mukadderatımızda, yalnız Doğu'daki olayların ge lişmesine bağlı kalınmakla yetinilmiş değildir. Millî teşkilâtı genişlik ve canlılık kazandırarak kökleştirmek, kongrelerle millî dâvâyı benimsetmek, ordunun millî teşkilâta destek ve yardımını sağlamak, millî dâvânın kaybına meydan vermemek için, komuta ve silâh meseleleri ile gereken kesin kararı verme hususlarında, şim diye kadar yapıldığından başka türlü ve daha ihtiyatlı davranmak, acaba bugünkü verimli sonucu sağlayabilir miydi? Her halde şimdiki durum, herkesi sevindire cek derecededir.

2 - K â z ı m P a ş a'nın komutan vekilliğine tayini pek yerinde ol muştur. Ellerine İngilizlerin ısrarına yol açacak görünürde bir sebep vermemeye çalışıyor. Ancak, silâh konusunda ve Trabzon'a asker çıkarılmasını önleme husu sunda hoşgörülü davranamayacağımız aşikardır. Halbuki, ileri sürülen bu sebep ler İngilizlerin hiç de hoşuna gitmeyecektir.

3 - İngilizler, benim İstanbul'a götürülmem için pek çok ısrar ettiler ve hükûmete ağır baskı yaptılar. Hükûmet ve Padişah ile makine başında günlerce devam eden görüşmeler sırasında bu nokta açıkça bildirildi. Bu konuşmaların metinleri, görüştüğümüzde sizin tarafınızdan da görülecektir. Yalnız şu var ki, meslekten ayrılınca ısrar son buldu. Bu bakımdan sizin için de istifadan sonra büyük bir ısrar olacağını sanmıyorum. Bununla birlikte ve aksi halde, izinizi kaybettirmektense, S a l â h a t t i n B e y 'in güç duruma girmesini tercih ederim, Burada H â l i t B e y hakkında, hükûmet ve İngilizler K â z ı m P a ş a ' ya çok ısrar ettiler. K â z ı m P a ş a bir şey yapılamayacağını söyle mekte direndiği içindir ki, bugün H â l i t B e y, resmen olmasa bile, yine tü meninin başında bulunuyor.

4 - H â m i t B e y, son telgrafıyla hepimizden daha çabuk hareket etme isteğini gösteriyor. Şimdilik yumuşatıldı.

5 - Sivas Kongresi ile ilgili telgrafı henüz görmedim. Gerçekten de bazı yerlerde olumlu bazı yerlerde olumsuz yönde aşırılıklar görülüyor. Şüphesiz du ruma göre ve verimli hareketlerde bulunabilecek şekilde ihtiyatlı davranma taraf lısıyım. Herkesi ilgilendiren bu açık ve kesin program, bugün toplanmaya başla yan Erzurum Kongresi görüşmelerinden çıkacaktır.

Sivas Kongresi'nden pek çok yarar beklerim. Bugün değil, Sivas Kongresi ilk defa söz konusu edildiği gün bile, her yönden ve özellikle güneyden bir darbe gelebileceğini büyük bir ihtimal dahilinde gördüğümü ve bundan dolayı da sa vunma tedbirleri alınması için ricada bulunduğunu hatırlarsınız. Bununla bir likte, Erzurum Kongresi toplandıktan sonra, Sivas'a gelecek temsilcilerin sayısına ve Erzurum Kongresi'nin yapacağı etkilerden doğacak duruma göre daha pratik ve güvenilir bir şekil de düşünülür.

6 - Siz kardeşimin, çalışmaları düzenleme konusundaki düşüncesi pek ye rindedir. Ancak, şehirlileri de millî duygu ve etki altında tutmaktan uzak kalınmayacağını ümit ederim.

7- Milli Mücadele'nin gaye ve hedefi kongre tarafından yayınlanacak bildi rilerle tasavvur buyurduğunuz şekilde duyurulacaktır.

8 - Meclis-i Mebusan toplanmalıdır. Fakat İstanbul'da değil, Anadolu'da. Bu konu kongrede görüşüldükten sonra teşebbüse geçilecektir. Hepimiz gözleri nizden öperiz kardeşim. (Mustafa Kemal)

3' üncü Ordu Müfettişliği Kurmay Başkanı Albay Kazım


ERZURUMLULARIN YARDIMLARI

Efendiler, askerlikten ayrıldıktan sonra, bütün Erzurum halkının ve Vilayat-ı Şarkiye Mühafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti'nin Erzurum şubesinin bana karşı pek açık olarak gösterdikleri güven ve yakınlığın bende bıraktığı unutulmaz hâtırayı burada açıkça belirtmeyi görev sayarım.

Cemiyetin Erzurum şubesinden aldığım 10 Temmuz 1919 tarihli yazıda Cemiyetin başına geçerek Yönetim Kurulu Başkanlığını kabul etmemi teklif ediyorlar ve birlikte çalışmak üzere seçtikleri beş kişinin adlarını bildiriyorlardı.

Bu beş kişi, Raif Efendi, emekli Binbaşı Süleyman Bey, emekli Binbaşı Kâzım Bey, Albayrak gazetesi müdürü Necati Bey, Dursun Beyzâde Cevat Bey idi. Sözünü ettiğim yazıda Rauf Bey' in de Yönetim Kurulu İkinci Başkanlığı'na seçildiği bildiriliyordu.

Bu tarihlerde, Erzurum Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Raif Efendi, üyeler Hacı Hafız Efendi, Süleyman Bey, Maksut Bey, Mes'ut Bey, Necati Bey, Ahmet Bey, Kâzım Bey ve sekreter Cevat Bey idi.

Erzurum şubesi, İstanbul'daki Genel Merkez Başkanlığı'na ulaştırmaya çalıştıkları bir telgrafla Genel Merkez adına karar verme ve söz söyleme yetkisinin bana verildiğinin telgrafla bildirilmesinide rica ettiler.

Bundan başka, bizim Erzurum Kongresi'ne katılmamızı kolaylaştırmak için, Kongre Erzurum temsilcisi olarak seçilmiş bulunan emekli Binbaşı Kâzım ve Dursun Beyzade Cevat Beyler temsilcilikten istifa ettiler.


ERZURUM KONGRESİ

Efendiler, yüksek malûmunuz olduğu üzere, Erzurum Kongresi 1919 yılı Temmuz'unun 23'üncü günü, pek gösterişsiz bir okul salonunda toplandı. İlk günü, beni başkanlığa seçtiler. Kongre üyelerini, durum ve bir dereceye kadar da tutulan yol hakkında aydınlatınak için yaptığım konuşmada :

Tarihin ve olayların zoru ile, doğrudan doğruya içine düştüğümüz kanlı ve kara tehlikeleri göstermeyecek ve bundan irkilmeyecek hiçbir vatanseverin tasavvur edilemeyeceğine işaret ettim. Ateşkes Anlaşması hükümlerine aykırı olarak yapılan saldırı ve işgallerden bahsettim.

Tarihin, bir milletin varlığını ve hakkını hiçbir zaman inkâr edemeyeceğini, bu itibarla vatanımız, milletimiz aleyhinde verilen hükümlerin ergeç iflâsa mahkûm olduğunu söyledim.

Vatan ve milletin kutsal varhklarını kurtarmak ve korumak hususunda son sözü söyleyecek ve bunun gereğini yerine getirecek gücün, bütün vatanda bir elektrik ağı haline gelmiş olan míllî akımın kahramanlık ruhu olduğunu ifade ettim.

Maneviyatın kuvvetlendirilmesine yardımcı olmak üzere de, yeryüzündeki bilinen bütün milletlerin milli gayelerine ulaşmak için içinde bulunduğumuz tarihteki mücadeleleri ile ilgili mevcut bazı bilgileri özetledim.

Ve milletin mukadderatına hâkim bir milli iradenin, ancak Anadolu'dan doğabileceğini belirttim. Milli iradeye dayanan bir Millet Meclisi'nin meydana getirilmesini ve gücünü milli iradeden alacak bir hükûmetin kurulmasını, kongre çalışmalarının ilk hedefi olarak gösterdim.


ERZURUM KONGRE'SİNİN BİLDİRİSİ VE KARARLARI

Efendiler, Erzurum Kongresi 14 gün sürdü. Çalışmalarının sonucu, tespit ettiği tüzük ve bu tüzükteki hükümleri ilân eden bildiri maddelerinden ibarettir.

Bu tüzük ve bildiri metni, zaman ve ortamın gerektirdiği bazı önemsiz ve ikinci derecede düşünce ve görüşler atlanarak incelenirse, birtakım köklü ve geniş çaplı ilkeler ve kararlara varmış oluruz.

Müsaade buyurursanız, bu ilkelerin ve kararların bence, daha o zaman, nelerden ibaret olduğuna işaret edeyim :

1 - Milli sınırlar içinde bulunan vatan parçaları bir bütündür. Birbirinden ayrılamaz ( Bildiri, madde 6; Tüzük madde 3'ün açıklaması : Tüzük ve bildiri'nin 1'inci maddeleri lütfen okunup incelensin...)

2 - Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı ve Osmanlı Hükümeti'nin dağılması halinde, millet topyekûn kendisini savunacak ve direnecektir. ( Tüzük madde 2 ve 3; Bildiri, madde 3 )

3 - İstanbul Hükümeti vatanı koruma ve istiklâli elde etme gücünü gösteremediği takdirde, bu gayeyi gerçekleştirmek için geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükûmet üyeleri millî kongrece seçilecektir. Kongre toplanmamışsa bu seçimi Heyet-i Temsiliye yapacaktır. (Tüzük,madde 4; Bildiri, madde 4)

4 - Kuva-yı Milliye'yi tek kuvvet olarak tanımak ve millî iradeyi hâkim kılmak esastır (Bildiri, madde 3).

5 - Hristiyan azınlıklara siyasî hâkimiyet ve sosyal dengemizi bozacak imtiyazlar verilemez ( Bildiri, madde 4 ).

6 - Manda ve Himaye kabul olunamaz (Bildiri, madde 7).

7 - Millî Meclis'in derhal toplanmasını ve hükûmetin yaptığı işlerin meclis tarafından kontrol edilmesini sağlamak için çalışılacaktır.(Bildiri, madde 8).

Bu ilkeler ve bu kararlar çeşitli şekillerde yorumlanmışsa da, gerçek niteliklerini hiç değiştirmeden uygulanma imkânı bulabilmişlerdir.

Efendiler, biz Kongre'de özetlediğim bu kararları ve bu ilkeleri ortaya koymaya çalışırken, Sadrazam Ferit Paşa da basında birtakım demeçler yayınlıyordu. Bu demeçlere, Sadrazamın milli jurnalı dense yeridir. 23 Temmuz 1919 tarihli basın, dünyaya şunu ilan ediyordu :

"Anadolu'da karışıklık çıktı. Kanun-ı Esasî'ye aykırı olarak Meclis-i Meb'usan adı altında toplantılar yapılıyor. Bu hareketin askerî ve sivil memurlar tarafından önlenmesi gerekir."

Buna karşı gereken tedbirler alındı ve Meclis-i Meb'usan'ın toplantıya çağrılması istendi.

Ağustos'un yedinci günü, Kongre, toplantısına son verirken üyelerine :

"Önemli kararlar alındığını, bütün dünyaya milletimizin varlık ve birliğinin gösterildiğini" söyledim ve "tarih, bu kongremizi ender görülen büyük bir eser olarak kaydedecektir" dedim.

Sözlerimde isabetsizlik olmadığını zaman ve olayların ispatlamış olduğuna inanıyorum, Efendiler.

Erzurum Kongresi, tüzüğü gereğince bir Hey'et-i Temsiliye seçmişti.

Dernekler Kanunu'na göre, dilekçe yerine geçmek üzere, Erzurum Valiliği'ne verilen 24 Ağustos 1919 tarihli yazıda, Heyet-i Temsiliye üyelerinin adları ve kimlikleri şu şekilde gösterilmiştir :

Mustafa Kemal Eski 3' üncü Ordu Müfettişi, askerlikten ayrılmış

Rauf Bey Eski Bahriye Nâzırı.

Raif Efendi Eski Erzurum Milletvekili.

İzzet Bey Eski Trabzon Milletvekili.

Servet Bey Eski Trabzon Milletvekili.

Şeyh Fevzi Efendi Erzincan'da Nakşî Şeyhi.

Bekir Sami Bey Eski Beyrut Valisi

Sadullah Efendi Eski Bitlis Milletvekili.

Hacı Musa Bey Mutki Aşiret Bey'i

Efendiler, sırası gelmişken arz edeyim ki, bu kimseler hiçbir vakit bir araya gelip birlikte çalışmış değillerdir. Bunlardan İzzet, Servet ve Hacı Musa Bey'ler ile Sadullah Efendi hiç gelmemişlerdir. Raif ve Şeyh Fevzi Efendiler Sivas Kongresi'ne katılmışlar fakat ondan sonra biri Erzurum'a öteki Erzincan'a dönerek bir daha Hey'et-i Temsiliye'de bulunmamışlardır. Rauf Bey ve Sivas Kongresi'nde aramıza katılan Bekir Sami Bey İstanbul'da Meclis-i Meb'usan'a gidinceye kadar, bizimle birlikte bulunmuşlardır.

Nazlıhan
17-04-07, 12:50
ERZURUM KONGRESİ'NDE GÖRÜLEN KARASIZLIKLAR

Efendiler, hâtıra olarak küçük bir noktaya da işaret etmek isterim. Benim bu Erzurum Kongresi'ne üye olarak girip girmemekliğim, üzerinde düşünülmeye değer bulunduğu gibi, Kongre'ye katıldıktan sonra da başkan olup olmamaklığım konusunda kararsızlık gösterenler olmuştur. Bu kararsızlığı gösterenlerden bir kısmının düşüncelerini iyi niyet ve içtenliklerine vermek mümkün ise de, diğer bazı kimselerin bu hususta tamamen samimiyetten uzak, aksine mel'unca bir maksadın peşine düştüklerine daha o zaman şüphem kalmamıştı. Söz gelişi, düşman casusu olup her nasılsa Trabzon ilinde bir yerden kendisini kongreye temsilci seçtirerek gelen Ömer Fevzi Bey ve arkadaşları gibi. Bu zatın hainliği, sonradan Trabzon'da ve oradan kaçtıktan sonra da İstanbul'daki faaliyet ve hareketleri ile sabit olmuştur.

Kongrenin bitiminden iki üç gün önce başka bir tartışma da söz konusu olmaya başlamıştı. Bazı yakın arkadaşlarım benim Hey et-i Temsiliye'ye girerek açıkça faaliyet göstermemi sakıncalı buluyorlardı. Görüşleri şu noktalarda özetlenebilir : Millî teşebbüs ve faaliyetlerin bütün anlamıyla milletten doğduğunu, gerçekten millî olduğunu göstermek lâzımdır. Bu takdirde, yapılacak teşebbüsler daha güçlü olur ve kimsenin kötü yorumuna ve özellikle yabancıların olumsuz düşüncelerine fırsat vermez. Fakat tanınmış ve hele İstanbul Hükûmeti'ne Hilafet ve Saltanat makamına karşı asi duruma düşmüş, hücumların hedef noktası haline gelmiş olan benim gibi bir adamın bütün bu millî teşebbüslerin başında bulunduğu görülürse, faaliyetin millî gayelere dayanmaktan çok, şahsî emellerin gerçekleştirilmesi maksadına dayandığı inancı uyanır. Bu bakımdan Hey'et-i Temsiliye'yi illerin ve müstakil sancakların seçeceği kimseler oluşturmalıdır. Ancak, bu şekilde millî bir güç gösterilebilir.

Bu görüşlerin ne dereceye kadar yerinde olup olmadığını araştıracak değilim. Yalnız benim de bu görüşlere karşı olan düşüncelerimi ve bunları dayandırdığım noktalardan bazılarını sayayım : Özellikle, ben mutlaka kongreye katılmalı ve onu idare etmeliydim. Çünkü, zaman geçirmeksizin milli iradenin faaliyete geçirilmesini ve milletin doğrudan doğruya fiilî ve silâhlı olarak tedbirler almaya başlamasını sağlamak zaruretine inanıyordum. Bu esaslı noktaları, takdir ve tespit ettirebilmek için, kongrede aydınlatmak, yol göstermek ve bizzat idare etmek suretiyle çalışmamı zarurî görüyordum. Nitekim öyle oldu. Erzurum Kongresi'nin daha önce açıkladığım ilke ve kararlarını, herhangi bir temsilciler hey'etinin uygulama alanına sokturabileceğime henüz güvencim olmadığını itiraf ederim.

Nitekim zaman ve olaylar beni doğrulamıştır. Bundan başka, daha Amasya'da iken karar verilip de bütün millete her türlü vasıta ile tebliğ ettirdiğim Sivas Genel Kongresi'nin toplanmasını sağlamak, bütün milleti ve memleketi yalnız bir hey'etle temsil etmek, ayrıca yalnız Doğu illerini değil, vatanın her köşesini aynı dikkat ve duyarlıkla savunma ve kurtarma çarelerini bulmaya çalışmak hususlarını herhangi bir heyetin gerçekleştirebileceğine inanmadığımı açıkça ifade etmek zorundayım. Çünkü, bende böyle bir kanaat var olsaydı, benim işbaşına geçtiğim güne kadar teşebbüs ve faaliyette bulunanların çalışmalarının sonuçlarını bekler ve istifa etmemek yolunu tutardım. Hükûmet'e, Padişah ve Halife'ye karşı isyan gereğini duymazdım. Aksine, ben de bazı iki yüzlü ve iki taraflı oynayanlar gibi görünüşte pek şatafatlı ve gösterişli olan, o günün Ordu Müfettişliği görevini ve Padişah Hazretleri'nin Yaveri sıfatını taşımakta devam ederdim. Gerçi, benim açıkça ortaya atılmamda ve bütün millî ve askerî hareketlerin başına geçmemde elbette sakınca vardı. Ancak, o sakınca, başarısızlık halinde herkesten önce ve herkesten çok benim, en büyük ceza ve azaba uğratılmamdan başka bir şey olabilecek miydi? Oysa, bütün vatanın ve koskaca bir milletin ölüm kalım dâvâsı söz konusu olurken vatanseverim diyenlerin kendi sonlarını düşüncelerinin yeri varmıydı ?

Efendiler, ben, bazı arkadaşlarca ileri sürülen düşünce ve kuruntulara uymuş olsaydım, iki bakımdan büyük sakıncalar ortaya çıkacaktı.Birincisi; düşüncelerimde, kararlarımda ve bütün kişiliğimde yetersizlik ve güçsüzlük olduğunu itiraf etmek ki, bu husus, benim, vicdanımın emrine uyarak yüklendiğim görev bakımından düzeltilmesi imkânsız bir yanılma olurdu.

Efendiler, tarih, itiraz edilemez bir şekilde ispatlamıştır ki, büyük dâvâlarda başarı için sarsılmaz bir kabiliyet ve kudrete sahip bir önderin varlığı şarttır. Bütün devlet adamlarının ümitsizlik ve beceriksizlik içinde bütün milletin başsız olarak karanlıklar içinde kaldığı bir sırada, her vatanseverim diyen binbir çeşit insanın, binbir hareket ve görüş tarzı ortaya attığı ve her şeyin allak bullak olduğu bir dönemde, danışmalar yolu ile, birçok hatırlı ve nüfuzlu kimselere bel bağlama gereğine inanmakla, güvenli ve kararlı bir şekilde ve özellikle sür'atle yol almak ve en sonunda çok çetin olan hedefe ulaşmak mümkün müdür? Tarihte, bu tarzda başarıya ulaşmış bir toplum gösterebilir mi? İkincisi Efendiler; millet, memleket, siyaset ve ordu yönetimi ile hiçbir ilgi ve ilişkileri bulunmamış, bu alanda başarıları görülmemiş ve denenmemiş olan gelişigüzel kimselerden, söz gelişi Erzincanlı bir Nakşî Şeyhi ve Mutki'li bir aşiret reisi gibi zavallılardan da kurulması ihtimalden uzak olmayan herhangi bir temsilciler hey'etine, söz konusu durum ve görev emanet edilebilir miydi? Edildiği takdirde, memleket ve milleti kurtaracağız dediğimiz zaman, milleti ve kendimizi aldatmış olmak gibi bir yanılgıya düşmeyecek miydik?

Bu nitelikteki bir hey'ete perde arkasından yardım edilebileceği söz konusu olsa bile, bu tarz güvenli bir yol sayılabilir miydi?

Bu söylediklerimin, o günlerde değilse bile, artık bugün bütün dünyaca inkâr edilemeyecek gerçekler olarak kabul edildiğine asla şüphe yoktur. Bununla birlikte, ben burada bu söylediklerimi geçmiş günlere ait bazı hâtıra ve belgeler ile bir kere daha belirtmeyi, gelecek nesillerin siyasî ve sosyal ahlâk terbiyesi açısından bir görev sayarım.

Bu dakikaya kadar olduğu gibi bundan sonra da üzerinde duracağım olaylar dolayısıyla, bu husus, kendiliğinden aydınlığa kavuşacaktır.

Efendiler, Erzurum Kongresi'nin bitiminde, Ferit Paşa'dan sonra Harbiye Nezareti'ne yeni geldiği anlaşılan bir Nazım Paşa imzasıyla, 15' inci Kolordu Komutanlığı'na 30 Temmuz 1919 tarihli şöyle bir emir geldi.

Mustafa Kemal Paşa ile Refet Bey'in hükûmetin kararlarına aykırı faaliyet ve hareketlerinden dolayı hemen yakalanarak İstanbul'a gönderilmeleri Bâbıâlî'ce uygun görülüp o bölgedeki memurlara emirler verildiğinden, Kolordu'ca gereken yardımda bulunulması ve sonucundan bilgi verilmesi rica olunur.

Bu emre Kolordu Komutanlığı tarafından lâyık olduğu şekilde cevap verildi. Bu cevabı öteki komutanlara da verdirerek dikkatlerini çektirdim.

Kongre bildirisi, memleket içinde her yere ve yabancı devlet temsilcilerine çeşitli vasıtalarla gönderildi. Tüzük de komutanlara ve öteki güvenilir makamlara kısım kısım şifre ile verilerek, oralarda basılmasının ve çoğaltılıp dağıtılmasının sağlanmasına çalışıldı. Bu durum tabiatıyla günlerce devam etti. Bu münasebetle Sivas'ta 3' üncü Kolordu Komutanı Salâhattin Bey 'den aldığım 22 Ağustos 1919 tarihli bir telgrafta : "Tüzüğün ikinci ve dördüncü maddelerinin yayınlanmasını sakıncalı bulduğu, bir kere daha incelenmesi gereği" bildiriliyordu.

İkinci madde Topyekûn savunma ve direnme esasının kabul edildiği

Dördüncü madde Geçici bir idare kurulabileceği hususundaki maddelerdir.


KARAKOL CEMİYETİ

Biz Erzurum'da kongre kararlarının her tarafça anlaşılmasını ve topyekûn uygulanmasını sağlayıcı tedbirleri almaya çalışırken, bize Karakol Cemiyetinin Teşkilât-ı Umumiye Nizamnamesi , ve Karakol Cemiyetinin Vezaif-i Umumiye Talimatnamesi diye basılı bir takım kâğıtların, bütün orduya, komutan,subay, herkese dağıtıldığı bildirildi.

Bu yönetmeliği okuyan bana en yakın komutanlar bile, bu teşebbüsün benden geldiğini sanarak, birçok şüphe ve kararsızlıklara düşmüşler. Benim bir yandan kongrelerle açıkça ortak millî faaliyetlerde bulunurken, bir yandan da esrarengiz ve korkunç bir komite kurmaya çalıştığım zannına kapılmışlar. Gerçi, bu örgütün ve teşebbüslerin elebaşıları İstanbul'da bulunuyorlarmış; fakat, teşebbüslerini benim ad ve hesabıma yapmakta imişler.

Karakol Cemiyeti'nin genel kuruluş tüzüğü'ne göre, genel merkez üyeleri, sayıları, toplantı yer ve toplanış şekilleri, seçim usulleri ve görevlendirilmeleri kesinlikle gizli tutulur.

Bir de, en ufak bir sırrı açığa vuran, Karakol Cemiyeti'ne bir tehlike getiren, hattâ tehlikeye yol açabilecek bir şüphe uyandıran kimseler derhal idam edilir.

Genel Görev Yönetmeliği'nde de bir "millî ordu'dan" söz ediliyor ve "bu ordunun başkomutanı, büyük kurmay hey'eti, ordu, kolordu ve tümen komutanları ile kurmayları seçilmiş ve tayin edilmiş olup gizli tutulur. Bunlar görevlerini gizli olarak yaparlar" açıklaması okunur.

Efendiler, derhal komutanları uyararak, bu tüzük ve yönetmelik hükümlerini asla uygulamamaları gerektiğini ve bu teşebbüsün kaynağını araştırmakta olduğumu bildirdim.

Sivas'a varışımdan sonra, oraya gelen Kara Vasıf Bey 'den anladım ki, bu işi yapan kendisi ve bazı arkadaşları imiş.

Herhalde, bu hareket tarzı doğru değildi. Herkesi idam ile tehdit ederek bilinmeyen bir merkezin, bilinmeyen bir başkomutanın, bilinmeyen birtakım komutanların emirlerine uymak mecburiyetinde bırakmaya kalkışmak çok tehlikeliydi. Gerçekten de, bütün ordu mensuplarında biribirlerine karşı bir güvensizlik ve korku başladı. Söz gelişi,herhangi bir kolordu komutanının, benim komuta etmekte olduğum kolordunun acaba bilinmeyen gizli komutanı kimdir? Bu gizli komutan ne vakit ve nasıl komutayı ele alacak ve bana ne gibi bir işlem uygulayacak gibi haklı birtakım kuruntulara kapılması ihtimalden uzak değildi.

Sivas'ta Kara Vasıf Bey'e bu gizli merkezin, gizli başkomutanın ve gizli büyük kurmay hey'etinin kimler olduğunu sorduğum zaman, hepsi siz ve arkadaşlarınızdır, karşılığını vermişti. Bu beni büsbütün şaşırtmıştı. Böyle bir karşılık elbette akla yatkın olamazdı. Çünkü, bana asla böyle bir örgütlenmeden kimse söz etmiş ve iznimi de almış değildi.

Bu derneğin, sonradan, özellikle İstanbul'da yine aynı adla faaliyetini sürdürmeye çalıştığı anlaşıldıktan sonra, kuruluşunda ve bununla ilgili olarak bize vermek zorunda kaldıkları bilgilerde samimiyet bulunabileceği iddia edilemez.


AVRUPA'DAN BİRŞEY BAŞARAMADAN DÖNEN FERİT PAŞA'YA ÇEKTİĞİM TELGRAF

İstanbul Hükûmetini millî teşebbüsleri engellemekten vazgeçirmek, başarıda sağlayacağı çabukluk ve kolaylık bakımından önemli idi. Bu düşünce ile ve Ferit Paşa 'nın, tabiatıyla hiç bir şey basaramadan, adeta hakarete uğramış bir durumda İstanbul'a dönüşünden yararlanarak, kendisine 16 Ağustos 1919 tarihinde bir şifreli telgraf yazdım. Bu telgrafta başlıca şu cümleler vardır :

Mösyö Clemenceau (Klemanso)'nun, siz Sadrazam Hazretleri'nin yüksek şahsiyetlerine olan ayrıntılı cevabını, ben âcizleri son günlerde okuyunca İstanbul'a nasıl acı ve üzüntüler içinde dönmüş olduğunuzu takdir ediyorum. Vatanımızı paylaşma ve yok etme duşüncesini bu kadar açık ve haysiyet kırıcı bir şekilde ortaya koyan bu ifade karşısında titremeyecek duygulu bir insan düşünemiyorum. Tanrı'ya binlerce şükredelim ki, milletimiz, ruhundaki kahramanlık azmiyle, tarih boyunca sürüp gelen hayat ve varlığını, hiçbir zaman ne kaderin akışına ne de böyle cellâtça hükümlere kurban etmeyecektir.

Şimdi pek eminim ki, siz Sadrazam Hazretleri'nin yüksek şahsiyetleri,bugünkü genel durumu, devlet ve milletin gerçek çıkarlarını üç ay önceki gözlerle görmüyorlar.

Dokuz aydan beri iş başına gelen hükûmetlerin hep biribirinden daha çok yıpranması ve sonunda da ne yazık ki, artık iş göremez bir duruma düşmesi, milletin yüksek haysiyeti karşısında doğrusu pek üzücü oluyor. Şurası bir gerçektir ki, vatan ve milletin mukadderatı adına içeride ve dışanda sesini duyurmak ve söz sahibi olabilmek, mutlaka millî iradeye dayanmayı şart kılar.

Hayat hakkı ve bağımsızlını için çalışan milletin amacındaki bu asalet ve ciddiyete karşılık, İstanbul Hükûmeti, düşmanca davranmak yolunu tutuyor. Bu davranış tarzı, elbette büyük bir üzüntü doğuruyor. Milleti, İstanbul Hükümeti'ne karşı istenmeyen hareketlere sürükleyebilecek niteliktedir. Çok açık olarak arz edeyim ki, millet her türlü iradesini kullanabilecek güçtedir. Teşebbüslerinin önüne geçebilecek hiçbir kuvvet yoktur.

İstanbul Hükûmeti'nin olumsuz teşebbüsleri hiçbir yerde hiçbir kimse tarafından uygulanamayacaktır. Millet, çizdiği program çerçevesinde pek kesin ve açık adımlarla hedefine doğru yürümektedir. İstanbul Hükûmeti'nin şimdiye kadar süregelen engelleyici teşebbüslerinin hiçbir yerde hiçbir etki yapamamakta olmasıyla, gerçek durumun takdir buyurulmuş olacağına şüphe edilemez.

İngilizlerin gösterdikleri yolda bir kurtuluş çaresi aramak da boşunadır ve sonucu bir hiçtir. Bununla birlikte, İngilizler de en sonunda kuvvetin millette olduğunu takdir ederek, hiçbir dayanağı olmayan ve millet adına hiçbir taahhütte bulunamayan, bulunsa bile milletçe kabul edilemeyecek olan bir hükumetle sonuç alınabilecek bir işe girişmenin mümkün olamayacağına inanmışlardır .........

Bütün dilekler şu noktada birleşmiştir ki, hükûmet meşru olan milli akımı engellemeye çalışmaktan vazgeçerek, Kuva-yı Milliye'ye dayansın ve bütün teşebbüslerinde kendine millî gayeyi rehber edinsin.

Bunun için de millî varlığı ve millî iradeyi temsil edecek olan Meclis-i Meb'usan'ın en kısa zamanda toplanmasını sağlasın!.......


SİVAS KONGRESİ HAZIRLIKLARI

Efendiler, Sivas'ta toplanmasını sağlamaya çalıştığımız kongreye her taraftan temsilci seçtirmek ve onların Sivas'a gelmelerini sağlamak üzere, daha Amasya'da iken başlamış olan çalışma ve yazışmalar devam ediyordu. Bütün komutanlar ve birçok vatansever her yerde olağanüstü bir çaba harcıyorlardı.Ne var ki, yine her tarafta olumsuz ve aleyhte propagandalar ve özellikle İstanbul Hükûmeti'nin engelleyici tedbirleri işi güçleştiriyordu.

Bazı yerlerden hem temsilci seçmiyorlar hem de maneviyat kıracak ve herkesi ümitsizliğe düşürecek cevaplar veriyorlardı. Örnek olarak,20' nci Kolordu Komutanı adına Kurmay Başkanı Ömer Halis Bey'in İstanbul'dan gelen bilgileri içine alan 9 Ağustos 1919 tarihli şifresinde, şu maddeler dikkate değer görüldü :

1- İstanbul temsilci göndermiyor. Oradaki işleri uygun bulmakla birlikte, cür'etli bir duruma girmeyi de istemiyor.

2 - İstanbul'dan temsilci göndermek imkânsızdır. Gönderilmek istenen kimseler, orada verimli, başarılı iş göreceklerine emin olmadıklarından dolayı, boşuna masraf etmemek ve yolculuk sıkıntılarına katlanmamak için hareket etmiyorlar. (Bilindiği üzere, bazı kimseleri özel birer mektupla da davet etmiştik. )

Biz, her yerden temsilci seçtirmek ve göndertmekte karşılaşılan güçlükleri yenmeye çalışırken, öte yandan kongrenin toplanması için en güvenli bir yer olarak seçtiğimiz Sivas'ta da bir telâş ve heyecan başladı.

Efendiler, burada, sırası gelmişken arz edeyim ki, ben Sivas'ı gerçekten de her bakımdan güvenli bir yer saymış olmakla birlikte, daha Amasya'da iken Siıvas'a gelen bütün yollar üzerinde uzaktan ve yakından her türlü askerî tedbir ve tertipleri aldırmayı da ihtiyatlı olmanın gereği saymıştım.

Nazlıhan
17-04-07, 12:56
SİVAS VALİSİNİN ENDİŞELERİ

Sivas'ın heyecanı şöyle öğrenildi. 20 Ağustos günü öğleyin, Sivas Valisi Reşit Paşa tarafından telgraf başına davet olunduğum zaman, Paşa'nın uzun bir telgrafı veriliyordu. O telgraf şudur :

Erzurum'da Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne
Önce, rahatsız ettiğim için beni bağışlamanızı diler ve zâtı devletlerinin sağlığını sorarım. Neden rahatsız ettiğimi aşağıda arz ediyor ve açıklıyorum efendim. Görünüşte, Fransızlara ait kuruluşları teslim almak, gerçekte buraların durumu konusunda incelemelerde bulunmak üzere, Cizvit papazlarıyla birlikte İstanbul'dan önceki gün Sivas'a gelerek valilik makamını ziyaret eden Fransız subaylarının ziyaretlerini iade için dün sabah yanlarına gitmiştim. Ziyaret ve görüşmenin sonunda orada hazır bulunan Fransız binbaşılarından Jandarma Müfettişi Mösyö Brunot(Brüno) biraz özel görüşmek isteğinde bulunarak bendenizi başka bir odaya aldı. Söylediği sözleri olduğu gibi aktarıyorum :

Mustafa Kemal Paşa ile Kongre Hey'etinin Sivas'a gelerek burada da bir kongre yapacaklarını işittim. Bunu İstanbul'dan gelen Fransız subayları söylediler. Sizinle bu kadar samimi görüşüp şahsınıza karşı pek çok saygı duyarken bu konuyu benden saklamanıza çok üzüldüm, dedi. Bendeniz de gereken cevabı vererek kendisini inandırmaya çalıştımsa da son söz olarak :

"Eğer Mustafa Kemal Paşa Sivas'a gelir ve burada kongre yapmaya kalkışırlarsa, beş on gün içinde buraları, işgal etme kararının verildiğini kesin olarak biliyorum. İnanmazsanız, gerçekleştiğinde görürsünüz. O zaman vatanınızın felâketini hazırlayanlar arasına siz de girmiş olursunuz sözlerini söyledi. Dahiliye Nezareti'nden aldığım şifreli telgraf da başka şekilde yazılmış olmakla birlikte aynı kanaati verecek nitelikte idi. Yeni gelen Fransız subaylarından biri de dün kolordu komutanı ile uzun uzadıya görüşerek, kongre hakkında komutan beyefendi'nin düşüncesini anlamaya çalıştığı gibi, bu sabah da Mösyö Brunot bendenize gelerek saat 15.00'te öteki Fransız subaylarıyla birlikte kongre hakkında görüşüleceğini, ancak kendisinin aradaki samimiyet dolayısiyle daha önce ayrıca görüşmek istediğini bildirdi. Bir süre konuşulduktan sonra sonuç olarak şunu da ekledi : "Ben dünden beri bu mesele üzerinde çok düşündüm.Sonunda şuna karar verdim ki, eğer Mustafa Kemal Paşa ile Kongre Hey'eti, Sivas Kongresi'nde İtilâf Devletleri aleyhine kışkırtmalarda bulunmazlar ve onlar hakkında saldırgan bir dil kullanmazlarsa, kongrenin toplanmasında hiçbir sakınca yoktur. Bizzat ben General Franchetd'Esperey (Franşe Despere)'ye yazar, Mustafa Kemal Paşa hakkındaki tutuklama emrini geri aldırır ve kongrenin toplanmasına engel olunmaması için Dahiliye Nezareti'nden size emir verdiririm. Ancak, şu şartla ki, siz de benden hiçbir şeyi saklamayacaksınız ve samimî dostluğumuzdan dolayı birbirimize karşı daima açık bir dil kullanacağız. Yalnız, kongrenin toplanma tarihini öğrenmek gerekir" dedi. Bendeniz de kendisine bu konuda bir şey bilmediğimi, öğrendiğimde kendisine bildireceğimi ve aradaki dostluğa dayanarak hiçbir şeyi saklamayacağımı söyledim.

Binbaşının işgal konusunda dünkü kesin ifadesine rağmen bugünkü yumuşaklığının sebebini, bütün incelikleri gören yüksek dikkatinize arz etmeyi görev bilir ve bu hususta sözü uzatmayı gereksiz sayarım. Öyle anlaşılıyor ki, bunların düşüncesi, kongreyi Sivas'ta toplatmaya razı görünerek sayın kongre üyeleri ile sizi burada toplamak ve el altından hazırlıklarda bulunarak bütün arkadaşları ele geçirmekten ve işgal mes'elesini de bir oldu bitti haline getirmekten ibarettir. Dün akşam Dahiliye Nezareti'nden aldığım şifreli telgraf da, başka şekilde yazılmış olmakla birlikte, nitelik bakımından hemen hemen aynı idi. İşte bendeniz her gerçeği gizli tutulmak istirhamı ile efendimize arz ediyorum. Bundan sonra tutulacak yolun tayini size düşer. Entrikalı bir tehlikenin bu kadar yakın ve âdeta elle tutulacak derecede görünürde olduğunu bilip dururken, durumdan zâtıâlîlerini haberdar etmemeyi ve dolayısıyla Sivas'ta kongre toplanmasından vazgeçilmesini arz etmemeyi vicdanıma sığdıramadım. İşte bunun için zâtıdevletlerinden ve orada bulunan diğer sayın arkadaşlardan pek çok rica ederim ki,ikinci bir kongrenin toplanmasına mutlak bir ihtiyaç yoksa vazgeçilsin.Varsa,dört yandan işgali pek kolay olan Sivas'ın toplantı merkezi olmasından vazgeçilerek,işgal ihtimali pek uzak olan Erzurum'da veyahut uygun görülürse,Erzincan'da toplanması çarelerinin araştırılmasını,memleketin selameti adına istirham ederim.Kolordu komutanı Salahattin Beyefendi de bu husustaki düşüncelerini ayrıca Kazım Paşa Hazretleri vasıtasıyla size yazacaklardır.Şimdi yanımda bulunan eski Sivas milletvekili Rasim Bey de,eski Erzurum Milletvekili Hoca Raif Efendi Hazretleri 'ne bu husustaki bilgi ve görüşlerini bildiren bir telgraf çekecektir. Elbette, okuduktan sonra, Hoca Raif Efendi Hazretleri' nin Ilıca'dan dönüşünde kendilerine yollamak lûtfunda bulunursunuz. İşte efendim durum bu merkezdedir. Herkesçe bilinen vatanseverliğinize karşı fazla rahatsızlık vermekten çekinir, cevabınızda vereceğiniz emrinizi beklerim efendim. İşte Rasim Bey'in telgrafı.

Reşit

Bu telgrafa orada verdiğim cevabı olduğu gibi arz edeceğim. Ertesi gün Heyet-i Temsiliye adına da aynı nitelikte uzun bir telgrafla vali yatıştırılmaya ve inandırılmaya çalışıldı. Ayrıca Kadı Hasbi Efendi'ye de dolaylı olarak bir telgraf çekildi. Kolordu Komutanı'na da gerektiği gibi yazıldı. Rasim Bey'e de endişeye kapılmaması için kendim yazdım.

Sivas Valisi Reşit Paşa Hazretleri'ne
20/8/1919 Saat : 13.00

Verdiğiniz bilgilere ve yüksek düşüncelerinize özellikle teşekkürümü arz ederim. Mösyö Brunot ve arkadaşlarının bir gözdağı vermek için söyledikleri sözleri tamamiyle blöf olarak saydım. Sivas Kongresi'nin toplanması yeni bir mesele değildir; aylarca öncesinden dünyaca bilinen bir teşebbüstür. Gariptir ki, İstanbul da bulunan yetkili Fransız siyaset adamlarının da bana gönderdikleri haberler, Anadolu'da millet tarafından girişilmekte olan teşebbüslerin pek haklı ve meşru olduğu, milletimizin istekleri kendilerine ve açıkça bildirildiği takdirde, bunları memnunlukla kabul ile gereğini yerine getireceklerine dair şimdiden yazılı güvence vermeye hazır oldukları şeklindedir. Mösyö Brunot'nun ikinci görüşmede ağız değiştirmesi ve yumuşaması, beni kazanma maksadına dayanabilir. Binbaşı Brunot'nun dediği gibi Sivas'ın Fransız'lar tarafından beş gün içinde işgali o kadar kolay bir şey değildir. Zâtıdevletinizin hatırında olsa gerekir ki, İngilizler bu konudaki tehditlerinde daha ileri giderek Batum'daki askerlerinin Samsun'a çıkarılmasına karar verdiler. Hatta sözde beni yıldırmak için, bir tabur bile çıkardılar. Fakat, bu teşebbüse karşı, milletin sarsılmaz bir azim, iman ve ateşle karşı koyacağı gerçeği kendilerince anlaşıldıktan sonra, hem kararlarından vazgeçmeye hem de Samsun'a çıkarmış oldukları askerleriyle birlikte orada bulunan taburu da alıp götürmeye mecbur olmuşlardır. Sivas Kongresi'nde ele alınacak hususlar da Erzurum Kongresi bildirisi'ndeki maddelerden kolaylıkla anlaşılacağına göre,İtilaf devletleri aleyhine kışkırtmalarda bulunmak gibi maksatlar asla söz konusu değildir. Burada şunu da arz edeyim ki, bendeniz ne Fransızların ve ne de herhangi bir yabancı devletin yardımına tenezzül eden şahsiyetlerden değilim, Benim için en büyük korunma yeri ve yardım kaynağı milletimin bağrıdır. Kongrenin gereği, zaman ve toplanma yeri hakkında söz sahibi olmak, bendenizin şahsî hükmünün pek üstünde bir söz sahibi olan millet kararına bağlı bir durumdur. Yalnız, tahmin buyurulduğu gibi, Fransızların, kongre üyelerinin Sivas'ta toplanmasına taraftar görünerek, sonradan onları ele geçirme imkânını bulabilmesi bizce pek uzak kuruntulardandır. Bütün bu arz ettiklerimi Mösyö Brunot'ya aynen söylemenizde hiçbir sakınca görmüyorum. Bu münasebetle Mösyö Brunot ve arkadaşlarına, milletimizi savunmak için, Erzurum Kongresi Bildirisi ile, bütün dünyaya olduğu gibi kendilerinin İstanbul'daki siyasî temsilcilerine de duyurmuş olduğu temel kararları uygulamakta hiçbir şekilde kararsızlığa düşmesine imkan bulunmadığı bildirilmiş olur. Mösyö Brunot bilmelidir ki, Fransızların Sivas'ı işgale karar vermeleri, kendilerine pek pahalıya mal olabilecek yeni kuvvetlerle ve çok paralarla yeni bir harbe karar vermelerine bağlıdır. Böyle bir kararın, Jandarma Binbaşısı Mösyö Brunot ve arkadaşları arasında söz konusu edilse bile, Fransız milletince kabul edilebileceğine ihtimal verilemez.

Milletvekili Rasim Bey' in, Raif Efendi Hazretleri ne olan telgrafını okudum. Korkmanın yeri olmadığının kendisine bildirilmesini rica ederim.

Gerek bendenize vermiş bulunduğunuz bilgi ve düşünceleri gerek Rasim Bey'in telgrafını Hey'et-i Temsiliye'ye olduğu gibi takdim edeceğim yalnız, Sivas Kongresi hakkındaki kesin karar ancak Hey'et-i Temsiliye'nin görüşmeleri sonunda belli olacaktır. Alınacak karar, yüksek şahsiyetinize elbette arz olunacaktır.Yalnız, bugün için istirhamım, Brunot'nun tehditlerinin halk arasında yayılıp maneviyatın bozulmasına engel olunmasıdır. Samimî saygılarımın kabulünü ve Sâlahattin ve Refet Beyefendi'lere selâmımın bildirilmesini istirham ederim. Muhterem Paşa Hazretleri.

Mustafa Kemal

(Verilen Cevap Üzerine Reşit Paşa'dan Alınan İkinci Telgraftır)
Bendeniz anlayabildiğim kadarını Efendimize arz etmekle vicdani görevimi yerine getirmiş oluyorum. İstanbul'daki Fransız ordu ve siyaset adamlarının görüşlerini ve zâtıdevletlerine karşı vermiş oldukları sözlerin ne dereceye kadar güvenilebilir olduğunu kestirememekte haklıyım. Şüphe götürmez olan vatanseverliğiniz açısından vatanın kurtuluşu söz konusu olduğuna göre, iyice düşünerek tutulması gerekli yolun belirlenmesi Efendimize ve yüksek kongre hey'etinin orada bulunan sayın üyelerine düşer. Emirlerinizi yerine getireceğimizi arz ile derin saygılarımı sunarım, efendim.

Reşit

Efendiler, Diyarbakır ve Bitlis dolaylarındaki halkı aydınlatmak maksadıyla, oralarda ordu komutanı olarak bulunduğum sıralarda, bir kısmını şahsen tanıdığım birtakım ileri gelenlere özel mektuplar yazdım.Van, Bayezıt ve yakınlarında bulunan bazı aşiret beyleri ile de ilişki ve bağlantılar kurdum.


ERZURUMDAN AYRILMA GEREĞİ

Nihayet, Efendiler, Ağustos içinde, her yerden bir takım temsilcilerin Sivas'a doğru yola çıktıkları ve kısmen Sivas'a gelmeye başladıkları anlaşıldı. Sivas'a gelen temsilciler tarafından bizim Sivas'a ne zaman hareket edeceğimiz sorulmaya başlandı.

Artık, Erzurum'dan ayrılmak gerekiyordu. Fakat, şimdiye kadar verdiğim bilgilerden anlaşılmıştır ki, Sivas Kongresi, Doğu ve Batı illeri ile Trakya'nın yani bütün bir memleketin birliğini sağlamak gayesini güdüyordu. Bu sebeple kongrede Doğu illerinin de temsilcileri bulunmak gerekirdi. Bu illerden Sivas Kongresi için temsilciler seçtirmeye kalkışmak ise, uygulanması bakımından değeri olmayan bir düşünceydi. Erzurum Kongresi'ni yapan temsilcilerin, Sivas'a gönderilmesine kalkışmanın da mümkün olamayacağı anlaşılıyordu. Zaten Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adına, kendi illerinden yetki almış olan bu temsilcilerin daha genel bir gayeye yönelen yetkileri de yoktu. Bu bakımdan Erzurum Kongresi'nin, Sivas Kongresi'ne Doğu'daki seçim bölgeleri adına,bir temsilci hey'et gönderme yetkisini alamayacağı da belliydi.

Yeniden temsilci seçtirmeye kalkışmak pratik bakımdan ne kadar geçersiz idiyse, birtakım teorik fikir çerçevesi içinde sıkışıp kalmak da o kadar geçersiz idi.

En basit ve çıkar yol, Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin Temsil Hey'eti'ni Sivas'a götürüp kongreye katmaktan ibarettir.

Üyelerden Mutki aşiret reisinin Mutki dağlarından çıkmaktan korktuğunu bilirdim. Siirt milletvekili Sadullah Bey de ortada yok.

Servet ve İzzet Bey'ler kongre biter bitmez birer mazeretle Trabzon'a gitmiş bulunuyorlar.

Erzurum'da Rauf Bey ve Raif Efendi var.Raif Efendi de özür diliyor.

Yolumuz üzerinde, Erzincan'da Şeyh Fevzi Efendi'yi bulabileceğiz.

Servet ve İzzet Bey'leri davet ettim, gelmediler. Raif Efendi've bizimle birlikte gelmesi için rica ettik, kabul etti.

Nihayet, Hey'et-i Temsiliye üyeleri olarak Erzurum'dan üç kişi, Erzincan'dan bir kişi ve Sivas'ta bulduğum Bekir Sami Bey ile beş kişi olduk. Sivas kongresi'ne katılan temsilcilerin ellerindeki kartları inceleme gereği duyulduğu, zaman, ben, orada şöyle bir belge hazırladım ve altına Hey'eti Temsiliye'nin mührünü bastım.

"Hey'et-i Temsiliye'den :

Mustafa Kemal Paşa

Rauf Bey

Ulemadan Raif Efendi

Şeyh Fevzi Efendi

Bekir Sami Bey

Yukarıda adları yazılı şahıslar, Doğu Anadolu adına Sivas Kongresi'nde bulunmak üzere Erzurum Kongresi'nce görevlendirilmiştir. ( Mühür)

Efendiler, Erzurum'dan ayrıldığımız tarih 29 Ağustos 1919'dur.


SİVAS YOLUNDA

Amasya'dan Erzurum'a gelirken, Sivas'ta küçük bir hikâyeye konu olan olay hatırlarınızdadır. Gariptir ki, Erzurum'dan Sivas'a giderken de buna benzer küçük bir durumla karşılaştık.

Erzincan'dan batıya hareket ettiğimiz günün sabahı, Erzincan Boğazı'nın girişine gelir gelmez, bazı Jandarma erlerinin ve subaylarının heyecanlı ve telâşlı bir şekilde otomobillerimizi durdurduklarını gördük.

Durumu açıkladılar : "Dersim Kürtleri 'boğazı tutmuşlardır. Tehlike var. Geçilemez."

Bir subay, merkeze kuvvet gönderilmesini yazmış. O kuvvet gelince tertibat alacak, hücum edecek ve eşkiyayı püskürterek yolu açacakmış.

Pek iyi ama, bu eşkiyanın kuvveti nedir? Neresini nasıl tutmus? Ne kadar kuvvet ve ne vakit gelecek?

Bu sorunlar çözülünceye kadar, geri Erzincan'a dönmek ve kimbilir nice günler beklemek gerekir. Bizim ise, işimiz pek aceleydi. Ben Erzurum ile Sivas arasındaki yolu belli bir zamanda katedip kararlaştırılan günde Sivas'ta bulunamazsak, şurada veya burada şu veya bu sebeple korkup kaldığım, Sivas'ta ve başka yerlerde duyulursa, panik başlayabilir, işler altüst olabilirdi.

O halde karar? Tehlikeyi göze alıp yola devam etmek. Başka çaremiz de yoktu. Yalnız ufak bir tedbir almayı uygun buldum.

Hafif makinalı tüfeklerle silâhlanmış olan fedâkâr arkadaşlarımızdan birkaçını - şimdi bir alay komutanı olan Osman Bey ki Tufan Bey adıyla tanınmıştır. Bunların başında idi - bir otomobille kendi otomobilimizin önüne geçirdik. Sağdan soldan gelecek uzak mesafedeki ateşlere aldırış etmeyerek, otomobiller, şose üzerinde sür'atle ilerlemeye devam edecekler. Vurulan, ölen olursa, onlarla meşgul olunmayacak... Tam şose üzerinde ve yakınında, şoseyi kapamış olan eşkıyaya rastlanırsa, hepimiz otomobillerden atlayacağız ve bunlara hücum ederek yolu açacağız. Kalanlar tekrar kullanılabilir durumdaki otomobillere binerek ve sür'atle uzaklaşarak yola devam edecekler... İşte verilen emir de buydu. . .

Bu tedbiri ve bu arzdaki hareketi yerinde ve emniyetli görmeyenler bulunabilir. Gerçi bu tarihlerde Elâzığ Valisi Ali Galip Bey'in Dersim'de dolaştığı, bazı propadganda ve tertiplere giriştiği bilinmekte idiyse de, açıklayayım ki, ben, önce, boğazın gerçekten tutulmuş olduğuna inanmadım. Bunu İstanbul Hükûmeti'ne hizmet edeceklerini tahmin ettiğim bazı kimseler tarafından, sırf beni geri dönmeye mecbur etmek için kurulmuş bir plân olarak kabul ettim. İkincisi, eğer Dersim Kürtleri boğazı tutmuşlarsa, bunların alabilecekleri tertibatın, uzak tepelerden yola ateş etmekten ibaret kalması bence çok muhtemeldi.

Özet olarak, yürüdük, boğazı geçtik ve 2 Eylül 1919 günü Sivas'a vardık. Halkın, şehrin çok uzaklarından başlayan büyük ve parlak gösterileriyle karşılandık.

3' üncü Kolordu Komutanı olan Salâhattin Bey, Sivas'ta bulunuyordu. Vali Paşa ile birlikte, kongreye gelen temsilcilerin yerleştirilmesinde, Hey'et-i Temsiliye için lise binasının ve kongrenin yapılacağı salonun hazırlanmasında, ayrıca her türlü tedbirin alınmasında, bir konukseverlik örneği verecek şekilde mükemmel çalışmışlardır.

Refet Bey orada değildi. Nerede bulunduğunu da kimse bilmiyordu. 7 Temmuz 1919 tarihli genelgemiz uyarınca, kendi bölgesi olan 3' üncü Kolordu bölgesinden ayrılmaması gerekir ve özellikle tam Sivas'ta kongre yapılacağı günlerde, orada bulunması uygun düşerdi. Haberleşme sonunda kendisinin Ankara'da olduğu anlaşıldı. Ankara'da Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa'ya "derhal ve mutlaka Sivas'a gönderilmesini" emrettim. 7 Eylül'de geldi ve Hey'et-i Temsiliye üyesi olarak tarafımdan Kongre Hey'eti'ne takdim edildi.

Efendiler, bizden önce gelmiş olan temsilciler, gelişimizi beklerken, aralarında toplantılar yapmışlar ve hazırlık olarak bazı tasarılar kaleme almışlar.

Bizim gelişimizden sonra da bazı özel toplantılar ve görüşmeler yapılmış. Bu defa bazı kararlar da verilmiş. Müsaade ederseniz, çok karakteristik olduğu için bu noktayı açıklayayım :


SİVAS KONGRESİ AÇILIYOR

Sivas Kongresi, 1919 Eylülünün 4'üncü Perşembe günü saat 14.00 te açıldı. Öğleden önce temsilciler arasında bulunan ve öteden beri şahsen tanıdığım Husrev Sami Bey yanıma gelerek şöyle bir haber getirdi : Rauf Bey ve diğer bazı kimseler Bekir Sami Bey'in evinde özel bir toplantı yapmışlar ve beni başkan yapmamaya karar vermişler. Arkadaşların, özellikle Rauf Bey'in böyle bir davranış içine girmesine asla ihtimal vermedim. Husrev Sami Bey'e itiraf edeyim ki, biraz ciddi olarak, böyle anlamsız sözleri bana getirmemesi uyarısında bulundum. Verdiği haberin aslı olmak imkân ve ihtimali bulunmadığını, arkadaşlar arasında, yanlış anlaşılmalara yol açabilecek sözler sarfedilmesinin doğru olmadığını da ekledim.

Efendiler, ben bu kongrede başkanlık meselesine önem vermiyordum. Başkanlığa, belki yaşlı bir zatın getirilmesinin uygun olacağını düşünüyordum. Bu maksatla, bazı arkadaşların da düşüncelerini yolladım. Bu arada, kongre salonuna girmeden önce koridorda Rauf Bey'e rasladım. Kimi başkan yapalım? dedim. Rauf Bey, âdeta heyecanlı bir sesle, zaten söylemeye hazırlanmış olduğu o anda halinden anlaşılan bir tavırla ve keskin bir dille : Sen başkan olmamalısın. dedi. Derhal Husrev Sami Bey'in verdiği haberin doğruluğuna inandım ve doğrusu üzüldüm. Gerçi, Erzurum Kongresi'nde de benim başkanlığımı sakıncalı görenler vardı. Fakat onların nasıl kimseler olduklarını belirtmiştim. Bu defa en yakın arkadaşlarımın aynı zihniyeti açığa vurmaları beni düşündürdü. Rauf Bey'e :Anladım, Bekir Sami Bey'in evinde aldığınız kararı bana bildiriyorsun dedim ve cevabını beklemeden yanından uzaklaşarak kongre salonuna girdim.

Kongrenin açılmasından sonra ilk söz alan bir yüksek zatın kongre zaptına aynen geçmiş olan şu konuşmasını dinledik :

- Efendim, şimdi tabiî başkanlık meselesi söz konusu olacak. Bendeniz başkanlığın birer gün veyahut birer hafta devam etmek üzere sıra ile yapılmasını ve üyelerin veya temsil edilen il ve sancak adlarının baş harfleri esas alınarak alfabe sırasına uyulmasını teklif ediyorum.

Efendiler, garip bir tesadüftür ki, bu teklif sahibinin temsil ettiği ilin adı elif (A) ile başladığı gibi, kendi adının ilk harfi de (A) ile başlıyordu. Ben davet sahibi sıfatıyla bir konuşma yaparak kongreyi açtıktan sonra, geçici olarak başkanlık makamında bulunuyordum.

- Buna neden gerek duyuluyor, efendim? diye sordum.

Teklif sahibi : Bu şekilde işin içine şahsiyat karışmamış olacağı gibi, eşitlik ilkesine uyulduğu için dışarıya karşı da olumlu bir etki yapmış olur dedi.

Efendiler, ben, vatanın, teklif sahibi ile birlikte bütün milletin ve hepimizin bir felâket çıkmazında bulunduğumuzu gözönüne getirerek, kurtuluş çaresi olduğuna inandığım teşebbüsleri, sonsuz güçlük ve engellere rağmen, maddî, manevî bütün varlığımla bir sonuca ulaştırmaya çalışırken, benim en yakın arkadaşlarım daha dün İstanbul'dan gelmiş ve tabiî olarak işin içyüzünü bilmeyen, saygı duyduğum yaşlı bir zatın diliyle, bana şahsiyattan söz ediyorlar.

Bu teklifi oya koydum. Çoğunlukla reddettiler. Başkan seçimini gizli oyla yaptırdım. Üç olumsuz oya karşı, beni başkan seçtiler.

Nazlıhan
17-04-07, 13:02
SİVAS KONGRESİNİN UĞRAŞTIĞI İŞLER

Sivas Kongresi'nin gündemini, Erzurum Kongresi'nin tüzük ve bildiri metinleri ile, bizden önce Sivas'a gelmiş olan yirmi beş kadar üyenin hazırladığı bir muhtıra oluşturacaktı.

İlk açılış günü olan 4 Eylül ile, beşinci, altıncı günler yani üç gün, İttihatçı olmadığımızı ispat için yemin etmek gerektiğinden, yemin formülü hazırlamakla, Padişah'a sunulacak bir yazı yazmakla, kongrenin açılışı dolayısıyla gelen telgraflara cevap vermekle ve özellikle, kongre siyasetle uğraşaçak mı uğraşmayacak mı konusunun tartışması ile geçti. İçinde bulunulan mücadele ve yapılan işler siyasetten başka bir şey değilken, bu son konuyu tartışmak, hayretle karşılanacak bir durum değil midir?

En sonunda, Kongrenin dördüncü günü asıl maksada geldik ve aynı günde, Erzurum Kongresi Tüzüğü'nün metnini görüşerek hemen bir sonuca bağladık. Çünkü, Erzurum Kongresi'nin Tüzüğü'nde yapılması gereken değişiklikleri zaten hazırlamış ve gereken kimseleri de aydınlatmış bulunuyorduk.

Bununla birlikte, yapılan değişiklikler sonradan bazı itirazlara, anlaşmazlıklara, birçok yazışma ve tartışmalara yol açtığı için, değiştirilen noktaların önemli olanlarına işaret edeceğim :

1- Derneğin adı Şarki Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti idi. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti oldu.

2 - Hey'et-i Temsiliye, bütün Doğu Anadolu'yu temsil eder yerine Hey'et-i Temsiliye bütün vatanı temsil eder dendi. Mevcut üyelere altı kişi daha eklendi.

3 -Her türlü işgal ve müdahaleyi Rumluk ve Ermenilik kurma gayesine bağlı sayacağımızdan, topyekün savunma ve direnme ilkesi kabul edilmiştir yerine her türlü işgal ve müdahalenin özellikle Rumluk ve Ermenilik kurma gayesine yönelmiş faaliyetin reddi konularında topyekûn savunma ve direnme ilkesi kabul edilmiştir denildi.

Bu iki cümlede anlam bakımından elbette büyük fark vardır. Birincisinde İtilâf Devletlerine karşı düşmanca tavır alma ve direnmeden söz edilmiyor. İkincisinde bu husus açıklık kazanıyor.

4 - Tüzüğün dördüncü maddesinde yer alan konu oldukça tartışmalı geçti. Madde şuydu :

Osmanlı Hükûmeti'nin yabancı devletlerin baskısı karşısında, buraları (yani Doğu illerini) bırakmak ve ilgilenmemek zorunda kaldığı anlaşılırsa, alınacak idarî, siyasî, askerî tedbirlerin tayin ve tespiti yani geçici bir vekalet kurma konusu.

Sivas Kongresi Tüzüğü'nün bu maddesindeki buraları yerine yurdumuzun her hangi bir parçasını bırakmak ve ilgilenmemek şeklinde daha geniş ve genel bir kayıt kondu.


AMERİKAN MANDASI İÇİN PROPAGANDALAR AMERİKAN MANDASI İÇİN PROPAGANDALAR

Bundan sonra, 8 Eylül toplantısında sözünü ettiğim muhtıra ele alındı. Bu muhtırada başlıca Amerikan mandası üzerinde duruluyordu.

O günlerde, İstanbul'dan gelen bazı kimseler Amerikalı Mistez Brown (Bravn) adında bir gazeteciyi de Sivas'a getirmişlerdi.

Bu konu üzerinde kongrede geçen görüşmelere yer vermeden önce,yüksek hey'etinizi yeterince aydınlatabilmek için, bazı, ön bilgiler arz edeyim. Bu bilgiler, Erzurum'dan beri başlayan bazı haberleşmelerden daha iyi anlaşılacağı için, onları olduğu gibi sunacağım :

Güvenlikle ilgili ve çok ivedi Amasya, 25/26.7.1919

Erzurum'da 3' üncü Ordu Müfettişliği Kurmay Başkaılığı'na
1-Mustafa Kemal Paşa'ya özel : Bu gün 25 Temmuz 1919 akşamı Bekir Sami Beyefendi Amasya'ya geldiler. Kendileri ile uzunca bir süre görüşmek şerefine eriştim. Mustafa Kemal Paşa'ya ve Rauf Beyefendi'ye saygılarını sunarlar. Kendisi aşağıdaki düşüncelerini arz etmekliğimi rica etmiştir.

2 - Bağımsızlık, elbette istenir ve tercih edilir. Ancak, tam bağımsızlık istediğimiz takdirde, vatanın birçok parçalara ayrılacağı kesin ve şüphesizdir. Şu halde, iki üç ili içine almaktan ibaret olacak bağımsızlığa, vatanımızın bütünlüğünü garanti altına alacak yabancı bir devletin himayesi (mandaterlik) elbette tercih edilir. Osmanlı ülkesinin tamamını içine alan meşruluğumuz ve dışarıdaki temsil hakkımız eskiden olduğu gibi devam etmek şartıyla, belirli süre için Amerika mandasını istemeyi milletimiz için en yararlı bir çözüm şekli olarak kabul ediyorum. Bu konuda Amerika temsilcisiyle görüştüm. Birkaç kişinin değil,bütün bir milletin sesini Amerika'ya duyurmak gerektiğini söyledi ve aşağıdaki şartlar çerçevesinde Wilson'a, Senato'ya ve Amerikan Kongresi'ne başvurulmasını teklif etti :

a) Adil bir hükumetin kurulması,

b) Öğretim ve eğitimin yayılması ve genelleştirilmesi,

c) Din ve mezhep hürriyetinin sağlanması,

d) Gizli anlaşmaların kaldırılması

e) Bütün Osmanlı ülkesini sınırları içine alacak şekilde, Amerikan Hükûmeti'nin bizi kumandası altına almayı kabul etmesi.

3 - Bundan başka kongremizin seçeceği bir hey'eti, Amerika'ya bir zırhlı ile göndermeyi de temsilci üzerine almıştır.

4 - Bekir Sami Bey, daha bir iki gün buralarda kalacağından, her türlü emir ve talimatın benim aracılığımla gönderilmesini, özellikle Sivas Kongresi'nin ne zaman toplanacağının ve kendilerinin o güne kadar nerede beklemesinin uygun olacağının bildirilmesini istirham eylemekte olduğu.

5' inci Kafkas Tümeni Komutan Vekili Arif

Şifre İvedi ve kişiye özel Erzurum

Amasya'da 5' inci Tümen Komutanlığına
1- Şimdi Amasya'da bulunan eski Vali Bekir Sami Beyefendi'ye özel : Zâtıâlîlerinin telgrafından çok yararlandık, Toplanmış bulunan Vilâyat-ı Şarkiye Kongresi hemen her tarafta kendi memleketleri halkınca etkili,hatırı sayılır ve söz sahibi olarak tanınmış kimselerden kurulmuş yetkili bir hey'et durumundadır. Bu kongrede, şimdiye kadar yapılan görüşmelerde, devlet ve milletin istiklâlinin bölünmezliği ısrarla savunulmaktadır. Bu bakımdan, bizce de daha şartları ve niteliği belirsiz olan bir Amerika mandaterliğinden kongrede doğrudan doğruya söz edilmesi pek sakıncalı olacağından, zâtıâlîlerinin İstanbul'da temasta bulunduğu kimselerle yaptığı görüşmelere dayanarak aşağıdaki noktaların açıklanmasını ve bizleri hemen aydınlatmanızı özellikle rica ederiz. Bundan önce de doğrudan doğruya İstanbul'dan gelen bu konudaki bilgiler şüpheli görüldüğünden, aynı esaslar çerçevesinde açıklama istendiği gibi, 21 Temmuz 1919 tarihinde Sivas'ta Refet Bey vasıtasıyla İstanbul'dan alınan bilgilerde de yine şüpheli noktalar bulunduğundan, oradan da şartlar hakkında kestirmeden açıklama istenmiştir.

a) Tam bağımsızlık istendiği takdirde, vatanın birçok parçalara ayrılacağı kesin ve şüphesizdir, buyuruluyor. Bu görüşün kaynağı nedir?

b) Vatanın bütünlüğünden maksat, memleketin bütünlüğü mü, yoksa hakimiyet hakları mıdır?

c) Osmanlı ülkesinin tamamını içine alan meşruluğumuz ve dışarıdaki temsil edilme hakkımız eskiden olduğu gibi devam etmek şartiyle mandaterlik istemeyi en yararlı bir çözüm olarak kabul buyuruyorsunuz, Ancak, temsilcinin ileri sürdüğünü bildirdiğiniz maddeler ile bu şekil biribiri ile çelişmiş görünüyor.Çünkü, meşruluğumuz eskiden olduğu gibi devam ettiği takdirde, hükûmet, yasama gücünün güvenine sahip ve denetimine tâbî bir hey'etten ibaret olur ki, artık bu hey'etin kuruluşunda Amerika'nın müdahalesi ve etkisi olamaz. Bu durumda ya meşruluk devam edecektir ve Amerika'dan âdil bir hükümetin kurulmasını istemeye gerek yoktur. Yahut da, istendiğine göre, meşruluğun devamı sözden ibaret kalır.

d) Öğretim ve eğitimin yayılmasından ve genelleştirilmesinden maksat nedir? İlk anda hatırımıza gelen, memleketin her tarafında Amerikan okullarının açılmasıdır. Çünkü daha şimdiden yalnız Sivas'ta yirmi beş kadar okul açmışlardır ki, yalnız bir tanesinde bin beş yüz kadar Ermeni öğrenci vardır. Bu durum karşısında Osmanlı ve İslâm ve öğretim ve eğitiminin yayılması ve genelleştirilmesi ile bu teşebbüs nasıl bağdaştırılacaktır.

e) Din ve mezhep hürriyetinin sağlanması maddesi de önemlidir. Patrikhanelerin imtiyazları devam ederken bunun farklı yanı ve anlamı nedir?

f) Temsilcinin beşinci madde olarak sözünü ettiği bütün Osmanlı ülkesinin sınırları ne demektir? Yani savaştan önceki sınırlarımız mıdır? Eğer bu deyim içinde Suriye ve Irak da varsa, Anadolu halkı Arabistan adına mandaterlik isteğine hak ve yetkisi olabilir mi?

g) Bugünkü hükûmetin politikası nedir? Tevfik Paşa neden Londra'ya gitti? Amerikalılar gibi İngilizlerin de ayrıca bir mandaterlik politikası güttükleri anlaşılıyor. Aralarındaki fark nedir? Hükümet Amerikan mandası için ne düşünüyor? Yani buna eğilimli mi, yoksa isteksiz mi? Amerikalılar neden Ermenistan mandaterliğini bıraktılar? Amerikalılar mandayı almaya ne dereceye kadar yatkın ve isteklidirler?

2 - Sivas Kongresi'nin toplanması, Erzurum Kongresi'nin sonucuna bağlıdır. Bununla ayrıca uğraşılmaktadır.. Yüksek şahsiyetlerinin bunu beklemek üzere ya Tokat'ta yahut Amasya'da bulunmaları uygundur. Saygılarımızı sunarız.

Mustafa Kemal

Güvenlikle ilgili Amasya, 30.7.1919

İvedi

3' üncü Ordu Müfettişliği Kurmay Başkanlığı'na
1-Mustafa Kemal Paşa'ya özel; Bekir Sami Bey'den alınan cevap aşağıda arz olunur :

a) Tam bağımsızlık istendiği takdirde, vatanın birçok bölgeye ayrılacağı ve birkaç mandaya tabi tutulacağımız Dörtler Komisyonu'nca kararlaştırılmıştır.Bu bakımdan ve buna engel olmak için, Amerikan temsilcisi, bir manda istemenin en uygun olacağını söylemiştir.

b) Yalnız hakimiyet hakları söz konusudur; yurt bütünlüğümüzün korunması temel ilkedir.

c) Amerika'dan herhangi şekilde bir hükumet istemeyeceğiz. Amerika'ya adil bir hükumet kuracağımız konusunda güvence vereceğiz. Anayasamızın hükümleri yürürlükte kalmak, Hanedan'ın her türlü hüküm sürme haklarına dokunulmamak ve korunmak, eskiden olduğu gibi dışarıda temsilcilerimiz bulunmak şartıyla,Amerikan Hükûmeti'nin mutluluğumuza ve gelişmemize yardımcı olmasını isteyeceğiz. İsteyeceğimiz manda şekli budur.

d) Öğretim ve eğitimin yayılmasından ve genelleştirilmesinden maksat Amerikan okullarının köylerimize kadar girmesine izin vermek değil, millî ve islâmî öğretim ve eğitimi yaymaya ve genelleştirmeye çalışacağımız konusunda kendilerine söz vermekle birlikte yardımlarını istemektir. Mandaterliği Amerikan misyonerlerine değil Amerikan Hükümeti'ne vermek istiyoruz.

e) Din ve mezhep hürriyeti esasen dinî ve islâmî ilkelerimizin gereğidir;Amerikan kamuoyu bu gerçeği bilmediği için, kendilerine bu konuda güvence vermek istiyoruz. Temsilcinin sözünü ettiği sınırlar savaştan önceki sınırlarımızdır.Suriye ve diğer memleketler üzerinde bizim mandaterlik isteğine yetkimiz olup olmaması kongrece çözülecek bir sorundur. Esasen Suriye ve Irak'ta Amerikan hey'etleri halk oyuna başvurdular. Suriye ve Filistin'de bağımsız bir Arap hükûmeti kurulmasını istemekle birlikte, Amerikan mandasını ötekilerden daha üstün tuttuklarını gösterdiler.

f) Bugünkü hükûmet daha yeni kurulduğundan politikası belli değildir. Ancak, daha önceki hükûmetlerin siyasetleri güçsüzlük ve İtilâf kuvvetlerinin her emrine boyun eğmekti. Tevfik Paşa, Londra'ya gitmeyerek Ferit Paşa ile geri dönmüştür.Amerika, Ermenistan hükûmeti belli olmadan yalnız oralarda dolaşan heyetlerinin verdiği raporlara göre, büyük bir Ermenistan'ın kurulmasına maddî olarak imkân bulunmadığı görüşündedir. Manda konusundaki aynntılı bir rapor posta ile gönderilmek üzeredir.

g) Şimdilik tarafınızdan yapılacak tebligatı beklemek üzere Tokat'ta bulunacağım. Amasya ve Tokat ile ilçelerde gerekli tebliğlerde bulunmakta ve bunların iyi sonuçlar vereceğini ümit etmekteyim. Hepinize saygılarımı sunarım, efendim.

5' inci Tümen Komutanı

Arif

şifre Erzurum, 1.8.1919

Kişiye özel

Amasya'da 5' inci Tümen Komutanlığı'na
Bu telgrafın hemen Bekir Sami Beyefendi'ye ıılaştırılması ve cevabının acele olarak alınması rica olunur.

Bekir Sami Beyefendi'ye Özel:

İlgi : 3.7.1919.

Amerikan mandası hakkındaki son açıklamalarınızı öğrendik. Bu şartlara göre aslında korkulacak bir şey olmamak lâzım. Bununla birlikte daha bir nokta hakkındaki yüksek görüşlerinizi de almak istiyoruz. Lehimizde bu kadar elverişli şartlar ileri sürülmesine yatkın bulunacak olan Amerikan Hükumeti, böyle bir mandaterliği kabul etmesine yani buna katlanmasına karşılık,Amerika adına ne gibi yarar ve çıkarlar sağlamış olacaktır? Bununla kendi hesaplarına elde edecekleri sonuç nedir? Bu konudaki yüksek düşünce ve bilgilerinizle de bizi aydınlatmanızı acele bekleriz, efendim.

Mustafa Kemal

Amasya, 3.8.l919

3' cü Ordu Müfettişliği Kurmay Başkanlığı'na
Bekir Sami Bey'den alınan cevap aşağıda arz olunur :

Mustafa Kemal Paşa'ya Özel : Amerikalılarla şimdiye kadar yapılan görüşmeler tabiatıyla hep özel bir şekilde olmuş ve sırf bir varsayımdan ibaret kalmış olduğu için, mandaterliklerin her iki tarafa yükleyeceği şartlar üzerinde durulmamıştır. Mümkünse, hazırlıklara başlanarak Sivas Kongresi'nin bir an önce açılması gereğini özet olarak arz ederim.

Kurmay Yarbay Arif


(Devamı var...)

Nazlıhan
17-04-07, 13:08
(Devamı...)


Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne
Saygıdeğer Efendim,

Memleketin siyasî durumu en son kertesine geldi. Kendimize bir yön çizebilmek için, Türk milletinin zarını atıp olumlu bir durum alma zamanı ise geçmek üzere bulunuyor.

Dış durum İstanbul'da şöyle görünüyor :

Fransa,İtalya, İngiltere, Türkiye'nin mandaterlik meselesini Amerikan Senatosu'na resmen teklif etmiş olmakla birlikte, Senato'nun bu teklifi kabul etmemesi için bütün güçlerini kullanıyorlar. Taksimden pay kaçırmak elbette işlerine gelmiyor.

Suriye'de aradığını bulamayan Fransa, zararını Türkiye'den kapatmak istiyor. İtalya namuslu bir emperyalist olduğundan, savaşa ancak Anadolu'nun bölüşülmesinde pay almak için girdiğini açıktan açığa söylüyor. İngiltere'nin oyunu biraz daha incedir.

İngiltere, Türk'ün birliğini, çağdaşlaşmasını, gerçek bir bağımsızlık kazanmasını, gelecekte bile istemiyor. Yeni imkân ve görüşlerle ;tamamen çağdaş ve kuvvetli bir Müslüman - Türk hükûmeti başında hilâfet de olursa, İngiltere'nin elindeki müslüman esirleri için kötü bir örnek olur. İngiltere Türkiye'yi bütünü ile ele geçirebilse, kafasını kolunu koparır, birkaç yılda sadık bir sömürge durumuna sokar. Buna, memleketimizde en başta ve özellikle dinî sınıflar çoktan taraftardırlar. Fakat bunu Fransa ile dövüşmeden yapabilmek mümkün olamayacağından taraftar olamaz. Fakat, Türkiye'yi bütün olarak korumak gereği duyulursa, yani bölüşmenin büyük askerî fedakârlıklarla yapılabileceğini anlarsa Lâtinleri sokmamak için Amerikan görüşünü tutar ve destekler.Nitekim İngiliz siyasetçileri arasında zaten bu görüşe eğilimli olanlar vardır. Morisson (Morison) gibi ünlü kimseler Amerika'nın Türkiye'de manda kurmasmı istiyorlar.

Başka bir çözüm yolu da, Türkiye'yi Trakya'dan, İzmir'den, Adana'dan, belki de Trabzon'dan ve hele İstanbul'dan yoksun bıraktıktan sonra, eski Kapitülasyonları ve boğulmaya mahkûm iç sınırlarıyla başbaşa bırakmak.

Biz İstanbulda, kendimiz için, bütün eski ve yeni Türkiye sınırlarını içine almak üzere geçici bir Amerikan mandasını Kehven-i şerolarak görüyoruz. Dayandığımız noktalar şunlardır :

1- Aramızda, hangi şartlar altında olursa olsun, Hristiyan azınlıklar kalacaktır. Bunlar hem Osmanlı vatandaşı olma haklarından yararlanacaklar hem de dışarıda bir Avrupa devletine dayanarak karışıklık çıkaracaklar, sürekli olarak müdahaleye yol açacaklar ve zaten göstermelikten ibaret olan bağımsızlığımızdan azınlıklar adına her yıl bir parça daha kaybedeceğiz.

Güçlü bir hükûmet ve çağdaş bir idare kurulabilmesi için, patrikhanenin siyasî imtiyazla, azınlıkların kuvvetli devletler vasıtasıyla yaptıkları sürekli tehditler ortadan kalkmalıdır. Küçük ve zayıf bir Türkiye bunu başaramayacaktır.

2 - Biribirini yok eden, çıkar sağlama, hırsızlık, macera ve şöhret için yaşayanların hırsını doyuran bu hükûmet anlayışı yerine, milletin refah ve kalkınmasını sağlayabilecek, halkı ve köyleri, sağlığı ve zihniyeti ile çağdaş bir halk durumuna getirebilecek bir hükûmet anlayış ve uygulamasına ihtiyacımız var.Bunun için gerekli olan paraya uzmanlığa ve kudrete sahip değiliz. Siyasî dış borçlar, siyasî esareti artırıyor. Taraf tutma, cahillik ve çok konuşmaktan başka olumlu bir sonuç veren yeni bir hayat yaratamıyoruz.

Bugünkü hükûmet, adamlarını takdir etmese bile, halkı ve halk hükûmeti kurulmasını yararlı gören Filipin gibi vahşî bir memleketi, bugün kendi kendini idareye muktedir çağdaş bir makine haline koyan Amerika, bu konuda çok işimize geliyor. On beş yirmi yıl sıkıntı çektikten sonra yeni bir Türkiye'yi, her ferdi öğrenimi ve zihniyetiyle gerçek bağımsızlığı kafasında ve cebinde taşıyan bir Türkiye'yi, ancak yeni dünyanın kabiliyeti yaratabilir.

3 - Yabancı devletlerin Türkiye üzerindeki rekabetlerini ve kuvvetlerini memleketimizden uzaklaştırabilecek bir yardımcıya ihtiyacımız var. Bunu ancak Avrupa dışında ve Avrupa'dan daha güçlü bir elde bulabiliriz.

4 - Bugünkü oldu bittileri ortadan kaldırmak ve davamızı sür'atle dünyaya karşı savunabilmek için, gerekli güce sahip bir devletin yardımını istemek lâzımdır. Yayılma siyaseti güden Avrupa'nın başvurduğu binbir yol ve alçakça siyasetine karşı böyle bir vekil olarak Amerika'yı kendimize kazanarak ortaya atabilirsek, Doğu Meselesi'ni de Türk Meselesi'ni de gelecek için kendimiz çözümlemiş olacağız.

Bu sebeplerden dolayı, bir an önce istememiz gereken Amerikan mandası da, elbette sakıncasız değildir. Haysiyetimizden epeyce fedakârlık etmek mecburiyetinde bulunuyoruz. Yalnız, bazılarının düşündüğü gibi, Amerika'nın resmî sıfatında dinî eğilim ve taraf tutma yoktur. Hristiyanlara para verecek misyoner kadın Amerika'sı, Amerika'nın yönetim mekanizmasında bir yer tutmaz. Amerika'nın yönetim mekanizması dinsiz ve milliyetsizdir. O, türlü cins ve mezhepten insanları çok uyumlu ve kaynaşmış olarak bir arada tutmanın yolunu biliyor.

Amerika, Doğu'da mandaterlik yapmak Avrupa'da başına dert açmak niyetinde değildir. Fakat onların onur meselesi yaptıklan şey, yöntemleri ve idealleri ile Avrupa'dan daha üstün bir milet olmak iddiasıdır. Bir millet içtenlikle Amerikan milletine başvurursa, Avrupa'ya, girdikleri memleket ve milletin yararına nasıl bir idare kurduklarını göstermek isterler.

Amerikan resmî mahfillerinin önemli şahsiyetleri arasında epey lehimize bir hava oluştu. İstanbul'a Ermeni dostu olarak gelen birçok hatırı sayılı Amerikalı, Türk dostu ve Türk propagandacısı olarak döndüler.

Bu akımı temsil eden resmî ve gayrî resmî Amerikan görüşünün altında yatan gizli düşünce şudur : Türkiye'yi parçalamamak, eski sınırları içinde bir bütün halinde olduğu gibi korumak şartıyla genel ve tek bir mandaya bağlamak. Suriye, Amerikan Komisyonu orada iken, genel bir kongre toplayarak Amerika'yı istemiştir. Suriye'nin bu isteği Amerika'da çok iyi karşılanmıştır.

Amerika, bizim topraklarımız üzerinde Ermenistan kurmaya niyetli görünmüyor. Eğer mandayı alırlarsa, bütün milletleri eşit şartlar altında bir memleket evdâdı olarak kabul edip alacaklarını önemli çevrelerden haber aldım.

Ne var ki, Avrupa, mutlaka bir Ermenistan meselesi ortaya çıkarmak - özellikle İngiltere - Ermenilere tavizler vermek istiyor. Amerikan kamuoyunda zulüm görmüş Ermeniler adına bir oyun oynamaya çalışıyor. Avrupa korkusu bizim fikir adamlarını düşündürüyor. Reşat Hikmet Bey gibi, Câmi Bey gibi,hattâ millî birliğe şekil veren diplomatlarımızın, Ermeni meselesi için bir çözüm yolu tavsiyeleri var. Resmen size yazılıyor.

Çok tehlikeli anlar geçiriyoruz. Anadolu'daki mücadeleyi dikkat ve sevgiyle izleyen bir Amerika var. Hükûmet ve İngilizler, bunun Hristiyanları öldürmek,İttihatçılar getirmek için yapılan bir hareket olduğu düşüncesini Amerika'ya elbirliği ile benimsetmeye çalışıyorlar.

Her an bu Millî Mücadele'yi durdurmak için kuvvet gönderilmesi tasarlanıyor; bunun için İngilizleri kandırmaya çalışıyorlar. Millî Mücadele sür'atle ve olumlu isteklerle kendini ortaya koyarsa ve Hristiyan düşmanlığı gibi bir rengi de olmazsa Amerika'da hemen destek bulacağını yine çok önemli çevreler garanti ediyorlar.

Sivas Kongresi toplanıncaya kadar, Amerikan komisyonunu alıkoymaya çalışıyoruz. Hattâ, kongreye Amerikalı bir gazeteci göndermeyi de belki başarabileceğiz.

İşte bütün bunlar karşısında, dâvâmızda bize yardımcı olabilmesi için, bu fırsat dakikalarını kaybetmeden, bölüşülme ve çözülme korkusu karşısında, kendimizi Amerika'ya başvurmaya mecbur görüyoruz Vasıf Bey kardeşimizle bu hususta birleştiğimiz noktaları kendisi de ayrıca yazacaktır.

Türkiye'yi azim ve irade sahibi geniş görüşlü bir iki kişi belki kurtarabilir. Macera ve boğuşma devri artık geçmiştir.Gelecek için kalkınma ve birlik savaşı açmaya mecburuz. Sınırlarında bu kadar çok evladı ölen zavallı memleketimizin düşünce ve medeniyet savaşında kaç tane şehidi var.Biz Türkiye'nin hayırlı evlâtlarından, yarının kurucuları olmalarını istiyoruz. Sizin, Rauf Bey kardeşimizle birlikte, temelleri bile çöken zavallı memleketimiz için uzakları görerek düşünüp çalışmanızı bekliyoruz.

Saygılarımı gönderir, başarınıza dua ederim. Millî dâvâda canıyla başıyla çalışanlar arasında, sade bir Türk askerinin alçak gönüllülüğü ile, sizinle birlikte olduğumu ifade ederim. 10.8.1919

Halide Edip

Afyonkarahisar 13.8.1969

15' inci Kolordu Komutanlığı'na
Mustafa Kemal Paşa'ya özel : İstanbul'daki çeşitli partilerin birleşerek Amerika hey'etine verilmek üzere aldıkları kararlar aşağıda arz olunur :

1- Ermenistan için Türkiye'nin doğu sınırları üzerinde Ermenilerin işine yarayacak bir toprak parçası vermeye Doğu illerindeki Türklerin ve orada iş başında bulunan büyüklerin, bu bölgenin gelecekteki refahını ve serbestçe gelişmesini düşünerek razı olabilecekleri görüşünde olduklarını, yalnız bu görüşlerini, oradaki Kürtlerle işbirliği yapmış olmaları ve Kürtlerin de Ermenilere toprak verme düşüncelerine kesinlikle karşı bulunmaları dolayısıyla açığa vurmak istemediklerini ve hattâ açığa vursalar bile, oradaki Türk çoğunluğunun, aşağıdaki şartların yerine getirileceği konusunda kendilerine güvence verilmedikçe bu düşüncede Kürtlerden ayrılmayacaklarını zannettiklerini tespit etmiştir. Şöyle ki Birincisi,Türk ve Kürt çoğunluğunun ve aralarındaki diğer azınlıkların yaşadıkları toprakların bütünlüğü; ikincisi, Türk bağımsızlığının tam olarak tanınması ve fiilen garanti edilmesi; üçüncüsü, Türkiye'nin çağdaş medeniyete ulaşabilmesi için serbestçe gelişmesine engel olan kayıtların kaldırılmasıyla Wilson prensiplerinde vadedildiği üzere, bağımsızlıklarından ve haklarından en güvenli bir şekilde yararlanmasına imkân verilmesi; dördüncüsü, bu hususlarda ve Türklerin gelişmelerinin çabuklaştırılmasında Amerika'nın bize yardımcı olacağını, Cemiyet-i Akvam 'a karşı üstlenmesi.

2 - Boşaltılacak topraklardan çıkarılacak olan Türk ve Kürtlerin gönderildikleri yeni topraklarda derhal yerleştirilmeleri ve bu topraklardan hemen yararlanmalarını sağlamak için Amerika'nın yardım etmesi.

3 - O çevrede ve özellikle Erzincan ve Sivas arasında yoğun olarak bulunan Ermeniler'in yine Ermenistan sınırları içine gönderilmelerinin sağlanması.

4 - Ermenistan adına ve hesabına gerçekleşmesini muhtemel gördüğümüz toprak verme durumu, bağımsız bir Ermenistan adına değil, ancak büyük ve medenî bir devletin mandası altında gelişecek çağdaş bir devlet adına olacaktır. Çünkü,bugünkü Ermenistan'a toprak bırakmak, Türkiye'nin başına ikinci bir Makedonya derdi açmak demek olduğu gibi, Kafkasya için de bir gaile çıkarmak demektir.

5 - Bütün bunlar tartışılabilir bir "teklif" niteliğindedir. Ancak, bunların kesin bir şekil alabilmesi, memleketteki hey'etlerle temas kurmaya bağlı ise oraya Amerikan hey'etinden birinin gönderilmesi şarttır.

6 - Ve en son olarak konunun kanunî ve meşru bir şekle sokulması için Osmanlı Millî Meclisi'ne götürülmesi tabiîdir.

12'nci Kolordu Komutanı

Salâhattin

Şifre Erzurum, 21.8.1919

Kişiye özel

12' nci Kolordu Komutanlığı'na
20' nci Kolordu Komutanlığı'na
(Yalnız 12'nci Kolordu). İlgi : 13.8.1919.

İstanbul'da çeşitli partilerin Amerikan Komisyonu'na verilmek üzere aldıkları kararlar, burada Hey'et-i Temsiliye'mizce son derece üzüntü ve esefle karşılandı. Çünkü, birinci maddede Ermenistan'a Doğu illerimizden toprak verilmesi söz konusu olmaktadır. Oysa, ezici çoğunluğu Türk ve Kürt olan bu illerden bir karış toprağın bile Ermeniler hesabına yazılmasının, bugün için uygulamada mümkün olamayacağı şöyle dursun, unsurlar arasındaki nefret ve öcalma duygusunun dehşet ve şiddeti, Osmanlı Ermenilerinin dönmeleri halinde bile iller içinde yoğun olarak yerleştirilmelerini tehlikeli göstermektedir. Bu bakımdan, suçlu olmayan Osmanlı Ermenilerine gösterilecek en büyük kolaylık, adaletli ve eşit şartlar altında vatanlarına dönmelerini kabulden başka bir şey olamayacaktır. Üçüncü maddede, Erzurum ve Sivas arasında yoğun bir Ermeni topluluğu bulunduğu hayali,bilgisizlik ve vukufsuzluktan başka birşey değildir : Harpten önce bile, buralarda oturanların büyük çokluğu Türk, birazı Zaza denilen Kürtlerden ve pek azı da Ermenilerden ibaretti. Bugün artık varlığından söz edilecek sayıda Ermeni yoktur. O halde, bu gibi dernekler yetkilerini bilmeli ve bir iş yapmak isterlerse, hiç olmazsa Harbiye ve Hariciye Nezaretleri'nin barış hazırlıkları dolayısıyla yaptıkları resmî istatistik ve grafiklere olsun başvurmak zahmetinden kaçınmamalıdırlar. Bu telgrafın aynen İstanbul'a gönderilmesini rica ederiz.

Mustafa Kemal

Güvenlikle ilgili Ankara,14.8.1919

3' üncü Ordu Müfettişliği Kurmay Başkanlığı'na
1- Mustafa Kemal Paşa'ya (özel) : İstanbul'a gönderilmek üzere yazmış olduğunuz son cevaplarınız, yerine ulaştırılmış ve buna cevap olarak basılı bir raporla, Ahmet Rıza Bey, Ahmet İzzet, Cevat, Çürüksulu Mahmut Paşalar, Reşat Hikmet, Câmi, Reşit Sadi Beyler, Esat Paşalar gibi pek çok şahsiyetin düşüncelerine uygun olan Kara Vasıf'ın yani Cengiz'in ve Halide Edip Hanım'ın görüşlerinin yer aldığı uzun mektuplar geldi. Bunlar sıra ile özetlenerek arz edileceği gibi, asılları da Sivas'a gönderilecektir. Bunların hepsinde bir yardıma ihtiyaç duyulduğu ve bu yardımın Amerika tarafından yapılmasının en az zararlı yol olarak kabul ve uygun bulunduğu şeklinde bir gerekçe ileri sürülmektedir. Basılı rapor, Câmi, Rauf, Ahmet, Reşit Hikmet, Reşit Sadi Bey'ler ile Halide Hanım, Kara Vasıf, Esat Paşa, bütün parti ve derneklerin düşünceleri yoklandıktan sonra büyük çoğunluğun görüşüne göre düzenlenmiştir. Vakit varmış. Kongrede bir an önce iş görmek,Amerikalılar gitmeden tebligat yapılmak gerekirmiş. Amerikalıları oyalayarak hareketleri geciktirilmeye çalışılıyormuş. Kongre hemen kesin bir karar verebilir mi? sorusuyla Amerikalılar bu düşünceyi benimsediklerini hissettiriyorlarmış. Kongrenin toplanmasını çabuklaştırmanız rica olunur.

20' nci Kolordu Komutanı

Ali Fuat

Bu telgrafta sözü edilen uzun mektuplar günlerce telleri işgal eden şifrelerle verildi. Birbirine ekli olan o şifrelerden biri de şuydu :

Güvenlikle ilgili

Kişiye özel Ankara,17.8.1919

3'üncü Ordu Müfettişliği Kurmay Başkanı Kâzım Beyefendi'ye
Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne(özel):16.7.1919tarih ve 880 sayılı şifrenin dokuzuncu maddesinin ekidir :

Kara Vasıf'ın 10 numaralı madde hakkında ek olarak verdiği bilgi :

1- Bir yardım şeklinde Amerika'ya taraftar olursak ve bunu Doğu İlleri Kongresi, Millî Kongre, bir istek gibi telgrafla hükûmetimize bildirirse, Wilson'un Amerikan Kongresi'ne karşı güzel bir dayanak noktası olacaktır. İstanbul'da pek çok aydın bu görüşten yanadır ve böyle bir şey hazırlıyorlar. Eğer Anadolu da yaparsa yararlı olur diyorlar. Böyle olursa, Amerika'nın mandasından yararlanarak öteki alçak düşmanları memleketimizden çıkarmak ve sonra yalnızca Amerikalılarla karşılaşmak mümkün olur ve uğraşmak da kolay olur. Bir de Amerikalılar bizi şiddetle suçluyorlar. Yani hükûmeti aşağılayıp milletimizi de horluyorlar. Temsilcilerine İstanbul'dan çıkışını, Paris'e gidişini, muhtıraları.... sonra diyorlar ki, Avrupa'nın yapmaya cesaret edemediğini siz kabul ediyorsunuz. Söz gelişi,Avrupa büyük bir Ermenistan kurulmasını düşünmüyor. Sizin sadrazam, Toros'tan sınır veriyor, Ermenistan istiyor. Oysa, şimdiye kadar Amerikan komisyonlarından hiçbirisi bile, buna olabilir demedi. Bütün raporlara göre, Anadolu'da, Türkiye'de bir Ermenistan kurmak şöyle dursun, muhtar ve bölgesel idareler bile oluşturmak mümkün değildir. Nüfusları yok, toprakları yok. Bu yönetim müthiş bir askerî kuvvete dayandırılmazsa olmaz. Ermenilerde bu kuvvet olamaz, Amerika bu lûtfu yapamaz. Öteki devletler de buna tahammül edemez. Meğer ki, oraları zaptetsinler ve barış yapsınlar, Bu da mümkün değil, Rekabet bunu engeller.İşte İstanbul'un haberleri. Orada iyice düşünülsün : Epeyce zaman vardır. Amerikan Kongresi hemen hemen Wilson'u dinlemek üzeredir.

2 - İstanbul'da büyük çapta temaslar var. Onun için Mustafa Kemal Paşa genel bir emir verir mi? Yoksa İstanbul'un karar ve çalışmalarını benimser mi? Bu çalışmaların amacı, milletin birliği, vatanın bütünlüğü, istiklâl ve hâkimiyetin elde edilmesi! Eğer Mustafa Kemal Paşa buraya genel bir emir vermezse ve kendisi hemen oradan Amerikalılar, İngilizler ve diğer yabancılarla temasa geçmezse, tabiî burada faaliyet devam edecektir. Belki; ters bir sonuç ortaya çıkabilir. Buna dikkati çekerim. Bu rolü, siyaseti çok daha iyi yürüten bir Mustafa Kemal Paşa'nın mücadelesine ve kuvvetine dayanmak ise , onun sözleri, demeçleri, tavır ve hareketleriyle tutum ve söz olarak yalanlanmış.

3-Çolak Hüseyin Salâhattin iki yüzlü davranışını sürdürüyor. Sadık Bey'in en gözde bendelerinden olan bu şahsın bir mevki sahibi olmaması için ne yapılacağı düşünülüyor.

20' nci Kolordu Komutanı

Ali Fuat


(Devamı var...)

Nazlıhan
17-04-07, 13:14
(Devamı...)
Kara Vasıf Bey'e bildirilmek üzere verilen cevap şuydu :

Şifre Erzurum, 19.8.1918

Kişiye özel ve ivedi


20' nci Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa Hazretleri'ne
İlgi :17.8.1919

1- Sözü edilen Amerikan mandasının nasıl bir yardım sağlayacağının dikkatli bir incelemeden geçirilmesi ve millî gayemiz açısından bir yararı olup olmayacağının da hesaplanması pek önemlidir. İstanbul'da çalışan grubun gayesi milletin birliği, vatanın bütünlüğü, istiklâl ve hâkimiyetin elde edilmesi noktasında toplanmış gösterildiğine göre, Amerikan mandasını kabul durumunda bu gaye korunmuş olabilir mi?

2 - Millî isteklere bağlı kalmayan ve onlara uygun düşmeyen kararlar, hiçbir zaman milletçe kabul edilemeyeceğinden, milletimizin ve vatanımızın alınyazısını tayinde, millî vicdana tercüman olmaktan ibaret bulunan görevimizi tam olarak yerine getirebilmek için, millî isteğin odaklaşarak tek bir hedefe yönelmesini beklemeden hiç bir meselede yetkili görünmemiz doğru değildir. Bundan dolayıdır ki,tarafımızdan yabancılarla olan temas ve ilişkilerin, kongrenin kararlarına uyularak millet adına yapılmasını tercih etmekteyiz. Tanrı'ya şükür, yurdumuzdaki millî akımın pek çok gelişmekte, kökleşmekte ve güçlenmekte oluşu, bizleri sürekli olarak bu noktaya doğru çekiyor ve davet ediyor.

3 - Şurası da gözönünde tutulmalıdır ki, memleket ve milletin alınyazısı üzerinde Amerika veya herhangi bir devletle anlaşmaya yetkili olabilecek bir hükûmet, ancak millî hâkimiyet ilkesini kabul ve milli bir meclis'in varlığını benimseyerek ona dayanmayı gerekli sayan bir hükûmettir. Bu takdirde, İstanbul Hükümeti'ni oluşturacak şahısların da mutlaka bu vasıfları taşıması gerekir.

Burada bizce olduğu gibi oradaki çalışmalarınız da bu amacın sağlanmasına yönelmelidir.

4 - Yakında kongre kararlarını öğreneceksiniz. Gözlerinizden öperiz.

Mustafa Kemal

Bi küçük bilgi daha vereyim. Sivas'a gelmiş olan gazeteci Mister Brown(Brovn) ile bizzat görüşmeyi uygun gördüm. Karşısındakini kolaylıkla anlayan çok zeki bir genç.


Bundan sonra, 8 Eylül toplantısında sözünü ettiğim muhtıra ele alındı. Bu muhtırada başlıca Amerikan mandası üzerinde duruluyordu.

O günlerde, İstanbul'dan gelen bazı kimseler Amerikalı Mistez Brown (Bravn) adında bir gazeteciyi de Sivas'a getirmişlerdi.

Bu konu üzerinde kongrede geçen görüşmelere yer vermeden önce,yüksek hey'etinizi yeterince aydınlatabilmek için, bazı, ön bilgiler arz edeyim. Bu bilgiler, Erzurum'dan beri başlayan bazı haberleşmelerden daha iyi anlaşılacağı için, onları olduğu gibi sunacağım :

Güvenlikle ilgili ve çok ivedi Amasya, 25/26.7.1919

Erzurum'da 3' üncü Ordu Müfettişliği Kurmay Başkaılığı'na
1-Mustafa Kemal Paşa'ya özel : Bu gün 25 Temmuz 1919 akşamı Bekir Sami Beyefendi Amasya'ya geldiler. Kendileri ile uzunca bir süre görüşmek şerefine eriştim. Mustafa Kemal Paşa'ya ve Rauf Beyefendi'ye saygılarını sunarlar. Kendisi aşağıdaki düşüncelerini arz etmekliğimi rica etmiştir.

2 - Bağımsızlık, elbette istenir ve tercih edilir. Ancak, tam bağımsızlık istediğimiz takdirde, vatanın birçok parçalara ayrılacağı kesin ve şüphesizdir. Şu halde, iki üç ili içine almaktan ibaret olacak bağımsızlığa, vatanımızın bütünlüğünü garanti altına alacak yabancı bir devletin himayesi (mandaterlik) elbette tercih edilir. Osmanlı ülkesinin tamamını içine alan meşruluğumuz ve dışarıdaki temsil hakkımız eskiden olduğu gibi devam etmek şartıyla, belirli süre için Amerika mandasını istemeyi milletimiz için en yararlı bir çözüm şekli olarak kabul ediyorum. Bu konuda Amerika temsilcisiyle görüştüm. Birkaç kişinin değil,bütün bir milletin sesini Amerika'ya duyurmak gerektiğini söyledi ve aşağıdaki şartlar çerçevesinde Wilson'a, Senato'ya ve Amerikan Kongresi'ne başvurulmasını teklif etti :

a) Adil bir hükumetin kurulması,

b) Öğretim ve eğitimin yayılması ve genelleştirilmesi,

c) Din ve mezhep hürriyetinin sağlanması,

d) Gizli anlaşmaların kaldırılması

e) Bütün Osmanlı ülkesini sınırları içine alacak şekilde, Amerikan Hükûmeti'nin bizi kumandası altına almayı kabul etmesi.

3 - Bundan başka kongremizin seçeceği bir hey'eti, Amerika'ya bir zırhlı ile göndermeyi de temsilci üzerine almıştır.

4 - Bekir Sami Bey, daha bir iki gün buralarda kalacağından, her türlü emir ve talimatın benim aracılığımla gönderilmesini, özellikle Sivas Kongresi'nin ne zaman toplanacağının ve kendilerinin o güne kadar nerede beklemesinin uygun olacağının bildirilmesini istirham eylemekte olduğu.

5' inci Kafkas Tümeni Komutan Vekili Arif

Şifre İvedi ve kişiye özel Erzurum

Amasya'da 5' inci Tümen Komutanlığına
1- Şimdi Amasya'da bulunan eski Vali Bekir Sami Beyefendi'ye özel : Zâtıâlîlerinin telgrafından çok yararlandık, Toplanmış bulunan Vilâyat-ı Şarkiye Kongresi hemen her tarafta kendi memleketleri halkınca etkili,hatırı sayılır ve söz sahibi olarak tanınmış kimselerden kurulmuş yetkili bir hey'et durumundadır. Bu kongrede, şimdiye kadar yapılan görüşmelerde, devlet ve milletin istiklâlinin bölünmezliği ısrarla savunulmaktadır. Bu bakımdan, bizce de daha şartları ve niteliği belirsiz olan bir Amerika mandaterliğinden kongrede doğrudan doğruya söz edilmesi pek sakıncalı olacağından, zâtıâlîlerinin İstanbul'da temasta bulunduğu kimselerle yaptığı görüşmelere dayanarak aşağıdaki noktaların açıklanmasını ve bizleri hemen aydınlatmanızı özellikle rica ederiz. Bundan önce de doğrudan doğruya İstanbul'dan gelen bu konudaki bilgiler şüpheli görüldüğünden, aynı esaslar çerçevesinde açıklama istendiği gibi, 21 Temmuz 1919 tarihinde Sivas'ta Refet Bey vasıtasıyla İstanbul'dan alınan bilgilerde de yine şüpheli noktalar bulunduğundan, oradan da şartlar hakkında kestirmeden açıklama istenmiştir.

a) Tam bağımsızlık istendiği takdirde, vatanın birçok parçalara ayrılacağı kesin ve şüphesizdir, buyuruluyor. Bu görüşün kaynağı nedir?

b) Vatanın bütünlüğünden maksat, memleketin bütünlüğü mü, yoksa hakimiyet hakları mıdır?

c) Osmanlı ülkesinin tamamını içine alan meşruluğumuz ve dışarıdaki temsil edilme hakkımız eskiden olduğu gibi devam etmek şartiyle mandaterlik istemeyi en yararlı bir çözüm olarak kabul buyuruyorsunuz, Ancak, temsilcinin ileri sürdüğünü bildirdiğiniz maddeler ile bu şekil biribiri ile çelişmiş görünüyor.Çünkü, meşruluğumuz eskiden olduğu gibi devam ettiği takdirde, hükûmet, yasama gücünün güvenine sahip ve denetimine tâbî bir hey'etten ibaret olur ki, artık bu hey'etin kuruluşunda Amerika'nın müdahalesi ve etkisi olamaz. Bu durumda ya meşruluk devam edecektir ve Amerika'dan âdil bir hükümetin kurulmasını istemeye gerek yoktur. Yahut da, istendiğine göre, meşruluğun devamı sözden ibaret kalır.

d) Öğretim ve eğitimin yayılmasından ve genelleştirilmesinden maksat nedir? İlk anda hatırımıza gelen, memleketin her tarafında Amerikan okullarının açılmasıdır. Çünkü daha şimdiden yalnız Sivas'ta yirmi beş kadar okul açmışlardır ki, yalnız bir tanesinde bin beş yüz kadar Ermeni öğrenci vardır. Bu durum karşısında Osmanlı ve İslâm ve öğretim ve eğitiminin yayılması ve genelleştirilmesi ile bu teşebbüs nasıl bağdaştırılacaktır.

e) Din ve mezhep hürriyetinin sağlanması maddesi de önemlidir. Patrikhanelerin imtiyazları devam ederken bunun farklı yanı ve anlamı nedir?

f) Temsilcinin beşinci madde olarak sözünü ettiği bütün Osmanlı ülkesinin sınırları ne demektir? Yani savaştan önceki sınırlarımız mıdır? Eğer bu deyim içinde Suriye ve Irak da varsa, Anadolu halkı Arabistan adına mandaterlik isteğine hak ve yetkisi olabilir mi?

g) Bugünkü hükûmetin politikası nedir? Tevfik Paşa neden Londra'ya gitti? Amerikalılar gibi İngilizlerin de ayrıca bir mandaterlik politikası güttükleri anlaşılıyor. Aralarındaki fark nedir? Hükümet Amerikan mandası için ne düşünüyor? Yani buna eğilimli mi, yoksa isteksiz mi? Amerikalılar neden Ermenistan mandaterliğini bıraktılar? Amerikalılar mandayı almaya ne dereceye kadar yatkın ve isteklidirler?

2 - Sivas Kongresi'nin toplanması, Erzurum Kongresi'nin sonucuna bağlıdır. Bununla ayrıca uğraşılmaktadır.. Yüksek şahsiyetlerinin bunu beklemek üzere ya Tokat'ta yahut Amasya'da bulunmaları uygundur. Saygılarımızı sunarız.

Mustafa Kemal

Güvenlikle ilgili Amasya, 30.7.1919

İvedi

3' üncü Ordu Müfettişliği Kurmay Başkanlığı'na
1-Mustafa Kemal Paşa'ya özel; Bekir Sami Bey'den alınan cevap aşağıda arz olunur :

a) Tam bağımsızlık istendiği takdirde, vatanın birçok bölgeye ayrılacağı ve birkaç mandaya tabi tutulacağımız Dörtler Komisyonu'nca kararlaştırılmıştır.Bu bakımdan ve buna engel olmak için, Amerikan temsilcisi, bir manda istemenin en uygun olacağını söylemiştir.

b) Yalnız hakimiyet hakları söz konusudur; yurt bütünlüğümüzün korunması temel ilkedir.

c) Amerika'dan herhangi şekilde bir hükumet istemeyeceğiz. Amerika'ya adil bir hükumet kuracağımız konusunda güvence vereceğiz. Anayasamızın hükümleri yürürlükte kalmak, Hanedan'ın her türlü hüküm sürme haklarına dokunulmamak ve korunmak, eskiden olduğu gibi dışarıda temsilcilerimiz bulunmak şartıyla,Amerikan Hükûmeti'nin mutluluğumuza ve gelişmemize yardımcı olmasını isteyeceğiz. İsteyeceğimiz manda şekli budur.

d) Öğretim ve eğitimin yayılmasından ve genelleştirilmesinden maksat Amerikan okullarının köylerimize kadar girmesine izin vermek değil, millî ve islâmî öğretim ve eğitimi yaymaya ve genelleştirmeye çalışacağımız konusunda kendilerine söz vermekle birlikte yardımlarını istemektir. Mandaterliği Amerikan misyonerlerine değil Amerikan Hükümeti'ne vermek istiyoruz.

e) Din ve mezhep hürriyeti esasen dinî ve islâmî ilkelerimizin gereğidir;Amerikan kamuoyu bu gerçeği bilmediği için, kendilerine bu konuda güvence vermek istiyoruz. Temsilcinin sözünü ettiği sınırlar savaştan önceki sınırlarımızdır.Suriye ve diğer memleketler üzerinde bizim mandaterlik isteğine yetkimiz olup olmaması kongrece çözülecek bir sorundur. Esasen Suriye ve Irak'ta Amerikan hey'etleri halk oyuna başvurdular. Suriye ve Filistin'de bağımsız bir Arap hükûmeti kurulmasını istemekle birlikte, Amerikan mandasını ötekilerden daha üstün tuttuklarını gösterdiler.

f) Bugünkü hükûmet daha yeni kurulduğundan politikası belli değildir. Ancak, daha önceki hükûmetlerin siyasetleri güçsüzlük ve İtilâf kuvvetlerinin her emrine boyun eğmekti. Tevfik Paşa, Londra'ya gitmeyerek Ferit Paşa ile geri dönmüştür.Amerika, Ermenistan hükûmeti belli olmadan yalnız oralarda dolaşan heyetlerinin verdiği raporlara göre, büyük bir Ermenistan'ın kurulmasına maddî olarak imkân bulunmadığı görüşündedir. Manda konusundaki aynntılı bir rapor posta ile gönderilmek üzeredir.

g) Şimdilik tarafınızdan yapılacak tebligatı beklemek üzere Tokat'ta bulunacağım. Amasya ve Tokat ile ilçelerde gerekli tebliğlerde bulunmakta ve bunların iyi sonuçlar vereceğini ümit etmekteyim. Hepinize saygılarımı sunarım, efendim.

5' inci Tümen Komutanı

Arif

şifre Erzurum, 1.8.1919

Kişiye özel

Amasya'da 5' inci Tümen Komutanlığı'na
Bu telgrafın hemen Bekir Sami Beyefendi'ye ıılaştırılması ve cevabının acele olarak alınması rica olunur.

Bekir Sami Beyefendi'ye Özel:

İlgi : 3.7.1919.

Amerikan mandası hakkındaki son açıklamalarınızı öğrendik. Bu şartlara göre aslında korkulacak bir şey olmamak lâzım. Bununla birlikte daha bir nokta hakkındaki yüksek görüşlerinizi de almak istiyoruz. Lehimizde bu kadar elverişli şartlar ileri sürülmesine yatkın bulunacak olan Amerikan Hükumeti, böyle bir mandaterliği kabul etmesine yani buna katlanmasına karşılık,Amerika adına ne gibi yarar ve çıkarlar sağlamış olacaktır? Bununla kendi hesaplarına elde edecekleri sonuç nedir? Bu konudaki yüksek düşünce ve bilgilerinizle de bizi aydınlatmanızı acele bekleriz, efendim.

Mustafa Kemal

Amasya, 3.8.l919

3' cü Ordu Müfettişliği Kurmay Başkanlığı'na
Bekir Sami Bey'den alınan cevap aşağıda arz olunur :

Mustafa Kemal Paşa'ya Özel : Amerikalılarla şimdiye kadar yapılan görüşmeler tabiatıyla hep özel bir şekilde olmuş ve sırf bir varsayımdan ibaret kalmış olduğu için, mandaterliklerin her iki tarafa yükleyeceği şartlar üzerinde durulmamıştır. Mümkünse, hazırlıklara başlanarak Sivas Kongresi'nin bir an önce açılması gereğini özet olarak arz ederim.

Kurmay Yarbay Arif


(Devamı var...)

Nazlıhan
17-04-07, 13:17
(Devamı...)

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne
Saygıdeğer Efendim,

Memleketin siyasî durumu en son kertesine geldi. Kendimize bir yön çizebilmek için, Türk milletinin zarını atıp olumlu bir durum alma zamanı ise geçmek üzere bulunuyor.

Dış durum İstanbul'da şöyle görünüyor :

Fransa,İtalya, İngiltere, Türkiye'nin mandaterlik meselesini Amerikan Senatosu'na resmen teklif etmiş olmakla birlikte, Senato'nun bu teklifi kabul etmemesi için bütün güçlerini kullanıyorlar. Taksimden pay kaçırmak elbette işlerine gelmiyor.

Suriye'de aradığını bulamayan Fransa, zararını Türkiye'den kapatmak istiyor. İtalya namuslu bir emperyalist olduğundan, savaşa ancak Anadolu'nun bölüşülmesinde pay almak için girdiğini açıktan açığa söylüyor. İngiltere'nin oyunu biraz daha incedir.

İngiltere, Türk'ün birliğini, çağdaşlaşmasını, gerçek bir bağımsızlık kazanmasını, gelecekte bile istemiyor. Yeni imkân ve görüşlerle ;tamamen çağdaş ve kuvvetli bir Müslüman - Türk hükûmeti başında hilâfet de olursa, İngiltere'nin elindeki müslüman esirleri için kötü bir örnek olur. İngiltere Türkiye'yi bütünü ile ele geçirebilse, kafasını kolunu koparır, birkaç yılda sadık bir sömürge durumuna sokar. Buna, memleketimizde en başta ve özellikle dinî sınıflar çoktan taraftardırlar. Fakat bunu Fransa ile dövüşmeden yapabilmek mümkün olamayacağından taraftar olamaz. Fakat, Türkiye'yi bütün olarak korumak gereği duyulursa, yani bölüşmenin büyük askerî fedakârlıklarla yapılabileceğini anlarsa Lâtinleri sokmamak için Amerikan görüşünü tutar ve destekler.Nitekim İngiliz siyasetçileri arasında zaten bu görüşe eğilimli olanlar vardır. Morisson (Morison) gibi ünlü kimseler Amerika'nın Türkiye'de manda kurmasmı istiyorlar.

Başka bir çözüm yolu da, Türkiye'yi Trakya'dan, İzmir'den, Adana'dan, belki de Trabzon'dan ve hele İstanbul'dan yoksun bıraktıktan sonra, eski Kapitülasyonları ve boğulmaya mahkûm iç sınırlarıyla başbaşa bırakmak.

Biz İstanbulda, kendimiz için, bütün eski ve yeni Türkiye sınırlarını içine almak üzere geçici bir Amerikan mandasını Kehven-i şerolarak görüyoruz. Dayandığımız noktalar şunlardır :

1- Aramızda, hangi şartlar altında olursa olsun, Hristiyan azınlıklar kalacaktır. Bunlar hem Osmanlı vatandaşı olma haklarından yararlanacaklar hem de dışarıda bir Avrupa devletine dayanarak karışıklık çıkaracaklar, sürekli olarak müdahaleye yol açacaklar ve zaten göstermelikten ibaret olan bağımsızlığımızdan azınlıklar adına her yıl bir parça daha kaybedeceğiz.

Güçlü bir hükûmet ve çağdaş bir idare kurulabilmesi için, patrikhanenin siyasî imtiyazla, azınlıkların kuvvetli devletler vasıtasıyla yaptıkları sürekli tehditler ortadan kalkmalıdır. Küçük ve zayıf bir Türkiye bunu başaramayacaktır.

2 - Biribirini yok eden, çıkar sağlama, hırsızlık, macera ve şöhret için yaşayanların hırsını doyuran bu hükûmet anlayışı yerine, milletin refah ve kalkınmasını sağlayabilecek, halkı ve köyleri, sağlığı ve zihniyeti ile çağdaş bir halk durumuna getirebilecek bir hükûmet anlayış ve uygulamasına ihtiyacımız var.Bunun için gerekli olan paraya uzmanlığa ve kudrete sahip değiliz. Siyasî dış borçlar, siyasî esareti artırıyor. Taraf tutma, cahillik ve çok konuşmaktan başka olumlu bir sonuç veren yeni bir hayat yaratamıyoruz.

Bugünkü hükûmet, adamlarını takdir etmese bile, halkı ve halk hükûmeti kurulmasını yararlı gören Filipin gibi vahşî bir memleketi, bugün kendi kendini idareye muktedir çağdaş bir makine haline koyan Amerika, bu konuda çok işimize geliyor. On beş yirmi yıl sıkıntı çektikten sonra yeni bir Türkiye'yi, her ferdi öğrenimi ve zihniyetiyle gerçek bağımsızlığı kafasında ve cebinde taşıyan bir Türkiye'yi, ancak yeni dünyanın kabiliyeti yaratabilir.

3 - Yabancı devletlerin Türkiye üzerindeki rekabetlerini ve kuvvetlerini memleketimizden uzaklaştırabilecek bir yardımcıya ihtiyacımız var. Bunu ancak Avrupa dışında ve Avrupa'dan daha güçlü bir elde bulabiliriz.

4 - Bugünkü oldu bittileri ortadan kaldırmak ve davamızı sür'atle dünyaya karşı savunabilmek için, gerekli güce sahip bir devletin yardımını istemek lâzımdır. Yayılma siyaseti güden Avrupa'nın başvurduğu binbir yol ve alçakça siyasetine karşı böyle bir vekil olarak Amerika'yı kendimize kazanarak ortaya atabilirsek, Doğu Meselesi'ni de Türk Meselesi'ni de gelecek için kendimiz çözümlemiş olacağız.

Bu sebeplerden dolayı, bir an önce istememiz gereken Amerikan mandası da, elbette sakıncasız değildir. Haysiyetimizden epeyce fedakârlık etmek mecburiyetinde bulunuyoruz. Yalnız, bazılarının düşündüğü gibi, Amerika'nın resmî sıfatında dinî eğilim ve taraf tutma yoktur. Hristiyanlara para verecek misyoner kadın Amerika'sı, Amerika'nın yönetim mekanizmasında bir yer tutmaz. Amerika'nın yönetim mekanizması dinsiz ve milliyetsizdir. O, türlü cins ve mezhepten insanları çok uyumlu ve kaynaşmış olarak bir arada tutmanın yolunu biliyor.

Amerika, Doğu'da mandaterlik yapmak Avrupa'da başına dert açmak niyetinde değildir. Fakat onların onur meselesi yaptıklan şey, yöntemleri ve idealleri ile Avrupa'dan daha üstün bir milet olmak iddiasıdır. Bir millet içtenlikle Amerikan milletine başvurursa, Avrupa'ya, girdikleri memleket ve milletin yararına nasıl bir idare kurduklarını göstermek isterler.

Amerikan resmî mahfillerinin önemli şahsiyetleri arasında epey lehimize bir hava oluştu. İstanbul'a Ermeni dostu olarak gelen birçok hatırı sayılı Amerikalı, Türk dostu ve Türk propagandacısı olarak döndüler.

Bu akımı temsil eden resmî ve gayrî resmî Amerikan görüşünün altında yatan gizli düşünce şudur : Türkiye'yi parçalamamak, eski sınırları içinde bir bütün halinde olduğu gibi korumak şartıyla genel ve tek bir mandaya bağlamak. Suriye, Amerikan Komisyonu orada iken, genel bir kongre toplayarak Amerika'yı istemiştir. Suriye'nin bu isteği Amerika'da çok iyi karşılanmıştır.

Amerika, bizim topraklarımız üzerinde Ermenistan kurmaya niyetli görünmüyor. Eğer mandayı alırlarsa, bütün milletleri eşit şartlar altında bir memleket evdâdı olarak kabul edip alacaklarını önemli çevrelerden haber aldım.

Ne var ki, Avrupa, mutlaka bir Ermenistan meselesi ortaya çıkarmak - özellikle İngiltere - Ermenilere tavizler vermek istiyor. Amerikan kamuoyunda zulüm görmüş Ermeniler adına bir oyun oynamaya çalışıyor. Avrupa korkusu bizim fikir adamlarını düşündürüyor. Reşat Hikmet Bey gibi, Câmi Bey gibi,hattâ millî birliğe şekil veren diplomatlarımızın, Ermeni meselesi için bir çözüm yolu tavsiyeleri var. Resmen size yazılıyor.

Çok tehlikeli anlar geçiriyoruz. Anadolu'daki mücadeleyi dikkat ve sevgiyle izleyen bir Amerika var. Hükûmet ve İngilizler, bunun Hristiyanları öldürmek,İttihatçılar getirmek için yapılan bir hareket olduğu düşüncesini Amerika'ya elbirliği ile benimsetmeye çalışıyorlar.

Her an bu Millî Mücadele'yi durdurmak için kuvvet gönderilmesi tasarlanıyor; bunun için İngilizleri kandırmaya çalışıyorlar. Millî Mücadele sür'atle ve olumlu isteklerle kendini ortaya koyarsa ve Hristiyan düşmanlığı gibi bir rengi de olmazsa Amerika'da hemen destek bulacağını yine çok önemli çevreler garanti ediyorlar.

Sivas Kongresi toplanıncaya kadar, Amerikan komisyonunu alıkoymaya çalışıyoruz. Hattâ, kongreye Amerikalı bir gazeteci göndermeyi de belki başarabileceğiz.

İşte bütün bunlar karşısında, dâvâmızda bize yardımcı olabilmesi için, bu fırsat dakikalarını kaybetmeden, bölüşülme ve çözülme korkusu karşısında, kendimizi Amerika'ya başvurmaya mecbur görüyoruz Vasıf Bey kardeşimizle bu hususta birleştiğimiz noktaları kendisi de ayrıca yazacaktır.

Türkiye'yi azim ve irade sahibi geniş görüşlü bir iki kişi belki kurtarabilir. Macera ve boğuşma devri artık geçmiştir.Gelecek için kalkınma ve birlik savaşı açmaya mecburuz. Sınırlarında bu kadar çok evladı ölen zavallı memleketimizin düşünce ve medeniyet savaşında kaç tane şehidi var.Biz Türkiye'nin hayırlı evlâtlarından, yarının kurucuları olmalarını istiyoruz. Sizin, Rauf Bey kardeşimizle birlikte, temelleri bile çöken zavallı memleketimiz için uzakları görerek düşünüp çalışmanızı bekliyoruz.

Saygılarımı gönderir, başarınıza dua ederim. Millî dâvâda canıyla başıyla çalışanlar arasında, sade bir Türk askerinin alçak gönüllülüğü ile, sizinle birlikte olduğumu ifade ederim. 10.8.1919

Halide Edip

Afyonkarahisar 13.8.1969

15' inci Kolordu Komutanlığı'na
Mustafa Kemal Paşa'ya özel : İstanbul'daki çeşitli partilerin birleşerek Amerika hey'etine verilmek üzere aldıkları kararlar aşağıda arz olunur :

1- Ermenistan için Türkiye'nin doğu sınırları üzerinde Ermenilerin işine yarayacak bir toprak parçası vermeye Doğu illerindeki Türklerin ve orada iş başında bulunan büyüklerin, bu bölgenin gelecekteki refahını ve serbestçe gelişmesini düşünerek razı olabilecekleri görüşünde olduklarını, yalnız bu görüşlerini, oradaki Kürtlerle işbirliği yapmış olmaları ve Kürtlerin de Ermenilere toprak verme düşüncelerine kesinlikle karşı bulunmaları dolayısıyla açığa vurmak istemediklerini ve hattâ açığa vursalar bile, oradaki Türk çoğunluğunun, aşağıdaki şartların yerine getirileceği konusunda kendilerine güvence verilmedikçe bu düşüncede Kürtlerden ayrılmayacaklarını zannettiklerini tespit etmiştir. Şöyle ki Birincisi,Türk ve Kürt çoğunluğunun ve aralarındaki diğer azınlıkların yaşadıkları toprakların bütünlüğü; ikincisi, Türk bağımsızlığının tam olarak tanınması ve fiilen garanti edilmesi; üçüncüsü, Türkiye'nin çağdaş medeniyete ulaşabilmesi için serbestçe gelişmesine engel olan kayıtların kaldırılmasıyla Wilson prensiplerinde vadedildiği üzere, bağımsızlıklarından ve haklarından en güvenli bir şekilde yararlanmasına imkân verilmesi; dördüncüsü, bu hususlarda ve Türklerin gelişmelerinin çabuklaştırılmasında Amerika'nın bize yardımcı olacağını, Cemiyet-i Akvam 'a karşı üstlenmesi.

2 - Boşaltılacak topraklardan çıkarılacak olan Türk ve Kürtlerin gönderildikleri yeni topraklarda derhal yerleştirilmeleri ve bu topraklardan hemen yararlanmalarını sağlamak için Amerika'nın yardım etmesi.

3 - O çevrede ve özellikle Erzincan ve Sivas arasında yoğun olarak bulunan Ermeniler'in yine Ermenistan sınırları içine gönderilmelerinin sağlanması.

4 - Ermenistan adına ve hesabına gerçekleşmesini muhtemel gördüğümüz toprak verme durumu, bağımsız bir Ermenistan adına değil, ancak büyük ve medenî bir devletin mandası altında gelişecek çağdaş bir devlet adına olacaktır. Çünkü,bugünkü Ermenistan'a toprak bırakmak, Türkiye'nin başına ikinci bir Makedonya derdi açmak demek olduğu gibi, Kafkasya için de bir gaile çıkarmak demektir.

5 - Bütün bunlar tartışılabilir bir "teklif" niteliğindedir. Ancak, bunların kesin bir şekil alabilmesi, memleketteki hey'etlerle temas kurmaya bağlı ise oraya Amerikan hey'etinden birinin gönderilmesi şarttır.

6 - Ve en son olarak konunun kanunî ve meşru bir şekle sokulması için Osmanlı Millî Meclisi'ne götürülmesi tabiîdir.

12'nci Kolordu Komutanı

Salâhattin

Şifre Erzurum, 21.8.1919

Kişiye özel

12' nci Kolordu Komutanlığı'na
20' nci Kolordu Komutanlığı'na
(Yalnız 12'nci Kolordu). İlgi : 13.8.1919.

İstanbul'da çeşitli partilerin Amerikan Komisyonu'na verilmek üzere aldıkları kararlar, burada Hey'et-i Temsiliye'mizce son derece üzüntü ve esefle karşılandı. Çünkü, birinci maddede Ermenistan'a Doğu illerimizden toprak verilmesi söz konusu olmaktadır. Oysa, ezici çoğunluğu Türk ve Kürt olan bu illerden bir karış toprağın bile Ermeniler hesabına yazılmasının, bugün için uygulamada mümkün olamayacağı şöyle dursun, unsurlar arasındaki nefret ve öcalma duygusunun dehşet ve şiddeti, Osmanlı Ermenilerinin dönmeleri halinde bile iller içinde yoğun olarak yerleştirilmelerini tehlikeli göstermektedir. Bu bakımdan, suçlu olmayan Osmanlı Ermenilerine gösterilecek en büyük kolaylık, adaletli ve eşit şartlar altında vatanlarına dönmelerini kabulden başka bir şey olamayacaktır. Üçüncü maddede, Erzurum ve Sivas arasında yoğun bir Ermeni topluluğu bulunduğu hayali,bilgisizlik ve vukufsuzluktan başka birşey değildir : Harpten önce bile, buralarda oturanların büyük çokluğu Türk, birazı Zaza denilen Kürtlerden ve pek azı da Ermenilerden ibaretti. Bugün artık varlığından söz edilecek sayıda Ermeni yoktur. O halde, bu gibi dernekler yetkilerini bilmeli ve bir iş yapmak isterlerse, hiç olmazsa Harbiye ve Hariciye Nezaretleri'nin barış hazırlıkları dolayısıyla yaptıkları resmî istatistik ve grafiklere olsun başvurmak zahmetinden kaçınmamalıdırlar. Bu telgrafın aynen İstanbul'a gönderilmesini rica ederiz.

Mustafa Kemal

Güvenlikle ilgili Ankara,14.8.1919

3' üncü Ordu Müfettişliği Kurmay Başkanlığı'na
1- Mustafa Kemal Paşa'ya (özel) : İstanbul'a gönderilmek üzere yazmış olduğunuz son cevaplarınız, yerine ulaştırılmış ve buna cevap olarak basılı bir raporla, Ahmet Rıza Bey, Ahmet İzzet, Cevat, Çürüksulu Mahmut Paşalar, Reşat Hikmet, Câmi, Reşit Sadi Beyler, Esat Paşalar gibi pek çok şahsiyetin düşüncelerine uygun olan Kara Vasıf'ın yani Cengiz'in ve Halide Edip Hanım'ın görüşlerinin yer aldığı uzun mektuplar geldi. Bunlar sıra ile özetlenerek arz edileceği gibi, asılları da Sivas'a gönderilecektir. Bunların hepsinde bir yardıma ihtiyaç duyulduğu ve bu yardımın Amerika tarafından yapılmasının en az zararlı yol olarak kabul ve uygun bulunduğu şeklinde bir gerekçe ileri sürülmektedir. Basılı rapor, Câmi, Rauf, Ahmet, Reşit Hikmet, Reşit Sadi Bey'ler ile Halide Hanım, Kara Vasıf, Esat Paşa, bütün parti ve derneklerin düşünceleri yoklandıktan sonra büyük çoğunluğun görüşüne göre düzenlenmiştir. Vakit varmış. Kongrede bir an önce iş görmek,Amerikalılar gitmeden tebligat yapılmak gerekirmiş. Amerikalıları oyalayarak hareketleri geciktirilmeye çalışılıyormuş. Kongre hemen kesin bir karar verebilir mi? sorusuyla Amerikalılar bu düşünceyi benimsediklerini hissettiriyorlarmış. Kongrenin toplanmasını çabuklaştırmanız rica olunur.

20' nci Kolordu Komutanı

Ali Fuat

Bu telgrafta sözü edilen uzun mektuplar günlerce telleri işgal eden şifrelerle verildi. Birbirine ekli olan o şifrelerden biri de şuydu :

Güvenlikle ilgili

Kişiye özel Ankara,17.8.1919

3'üncü Ordu Müfettişliği Kurmay Başkanı Kâzım Beyefendi'ye
Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne(özel):16.7.1919tarih ve 880 sayılı şifrenin dokuzuncu maddesinin ekidir :

Kara Vasıf'ın 10 numaralı madde hakkında ek olarak verdiği bilgi :

1- Bir yardım şeklinde Amerika'ya taraftar olursak ve bunu Doğu İlleri Kongresi, Millî Kongre, bir istek gibi telgrafla hükûmetimize bildirirse, Wilson'un Amerikan Kongresi'ne karşı güzel bir dayanak noktası olacaktır. İstanbul'da pek çok aydın bu görüşten yanadır ve böyle bir şey hazırlıyorlar. Eğer Anadolu da yaparsa yararlı olur diyorlar. Böyle olursa, Amerika'nın mandasından yararlanarak öteki alçak düşmanları memleketimizden çıkarmak ve sonra yalnızca Amerikalılarla karşılaşmak mümkün olur ve uğraşmak da kolay olur. Bir de Amerikalılar bizi şiddetle suçluyorlar. Yani hükûmeti aşağılayıp milletimizi de horluyorlar. Temsilcilerine İstanbul'dan çıkışını, Paris'e gidişini, muhtıraları.... sonra diyorlar ki, Avrupa'nın yapmaya cesaret edemediğini siz kabul ediyorsunuz. Söz gelişi,Avrupa büyük bir Ermenistan kurulmasını düşünmüyor. Sizin sadrazam, Toros'tan sınır veriyor, Ermenistan istiyor. Oysa, şimdiye kadar Amerikan komisyonlarından hiçbirisi bile, buna olabilir demedi. Bütün raporlara göre, Anadolu'da, Türkiye'de bir Ermenistan kurmak şöyle dursun, muhtar ve bölgesel idareler bile oluşturmak mümkün değildir. Nüfusları yok, toprakları yok. Bu yönetim müthiş bir askerî kuvvete dayandırılmazsa olmaz. Ermenilerde bu kuvvet olamaz, Amerika bu lûtfu yapamaz. Öteki devletler de buna tahammül edemez. Meğer ki, oraları zaptetsinler ve barış yapsınlar, Bu da mümkün değil, Rekabet bunu engeller.İşte İstanbul'un haberleri. Orada iyice düşünülsün : Epeyce zaman vardır. Amerikan Kongresi hemen hemen Wilson'u dinlemek üzeredir.

2 - İstanbul'da büyük çapta temaslar var. Onun için Mustafa Kemal Paşa genel bir emir verir mi? Yoksa İstanbul'un karar ve çalışmalarını benimser mi? Bu çalışmaların amacı, milletin birliği, vatanın bütünlüğü, istiklâl ve hâkimiyetin elde edilmesi! Eğer Mustafa Kemal Paşa buraya genel bir emir vermezse ve kendisi hemen oradan Amerikalılar, İngilizler ve diğer yabancılarla temasa geçmezse, tabiî burada faaliyet devam edecektir. Belki; ters bir sonuç ortaya çıkabilir. Buna dikkati çekerim. Bu rolü, siyaseti çok daha iyi yürüten bir Mustafa Kemal Paşa'nın mücadelesine ve kuvvetine dayanmak ise , onun sözleri, demeçleri, tavır ve hareketleriyle tutum ve söz olarak yalanlanmış.

3-Çolak Hüseyin Salâhattin iki yüzlü davranışını sürdürüyor. Sadık Bey'in en gözde bendelerinden olan bu şahsın bir mevki sahibi olmaması için ne yapılacağı düşünülüyor.

20' nci Kolordu Komutanı

Ali Fuat

Kara Vasıf Bey'e bildirilmek üzere verilen cevap şuydu :

Şifre Erzurum, 19.8.1918

Kişiye özel ve ivedi


20' nci Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa Hazretleri'ne
İlgi :17.8.1919

1- Sözü edilen Amerikan mandasının nasıl bir yardım sağlayacağının dikkatli bir incelemeden geçirilmesi ve millî gayemiz açısından bir yararı olup olmayacağının da hesaplanması pek önemlidir. İstanbul'da çalışan grubun gayesi milletin birliği, vatanın bütünlüğü, istiklâl ve hâkimiyetin elde edilmesi noktasında toplanmış gösterildiğine göre, Amerikan mandasını kabul durumunda bu gaye korunmuş olabilir mi?

2 - Millî isteklere bağlı kalmayan ve onlara uygun düşmeyen kararlar, hiçbir zaman milletçe kabul edilemeyeceğinden, milletimizin ve vatanımızın alınyazısını tayinde, millî vicdana tercüman olmaktan ibaret bulunan görevimizi tam olarak yerine getirebilmek için, millî isteğin odaklaşarak tek bir hedefe yönelmesini beklemeden hiç bir meselede yetkili görünmemiz doğru değildir. Bundan dolayıdır ki,tarafımızdan yabancılarla olan temas ve ilişkilerin, kongrenin kararlarına uyularak millet adına yapılmasını tercih etmekteyiz. Tanrı'ya şükür, yurdumuzdaki millî akımın pek çok gelişmekte, kökleşmekte ve güçlenmekte oluşu, bizleri sürekli olarak bu noktaya doğru çekiyor ve davet ediyor.

3 - Şurası da gözönünde tutulmalıdır ki, memleket ve milletin alınyazısı üzerinde Amerika veya herhangi bir devletle anlaşmaya yetkili olabilecek bir hükûmet, ancak millî hâkimiyet ilkesini kabul ve milli bir meclis'in varlığını benimseyerek ona dayanmayı gerekli sayan bir hükûmettir. Bu takdirde, İstanbul Hükümeti'ni oluşturacak şahısların da mutlaka bu vasıfları taşıması gerekir.

Burada bizce olduğu gibi oradaki çalışmalarınız da bu amacın sağlanmasına yönelmelidir.

4 - Yakında kongre kararlarını öğreneceksiniz. Gözlerinizden öperiz.

Mustafa Kemal

Bi küçük bilgi daha vereyim. Sivas'a gelmiş olan gazeteci Mister Brown(Brovn) ile bizzat görüşmeyi uygun gördüm. Karşısındakini kolaylıkla anlayan çok zeki bir genç.

Nazlıhan
17-04-07, 13:21
MANDA MESELESİNİN KONGREDE GÖRÜŞÜLMESİ

Şimdi, Efendiler, Kongre'de manda konusunda yapılmış olan görüşme ve tartışmaları elden geldiğince, olduğu gibi yüksek heyetinize dinletmeye çalışacağım :

Birçok kimse söz aldı. Hiç kimseye söz vermeden önce, başkanlık kürsüsünden zabıtlara aynen geçmiş olan şu kısa konuşmayı yaptım : Bu rapor üzerinde görüşmeye başlamadan önce bazı noktalara dikkatinizi çekmek isterim. Raporda, söz gelişi Mister Brown'dan söz edilmekte ve elli bin kişilik bir işçi ordusunun getirileceğini söylediği bildirilmektedir.

Efendiler, Mister Brown : Ben hiçbir ,resmî sıfatla görüşmüyorum. Tamamiyle özel olarak görüşüyorum diyor ve hattâ Amerika'nın mandayı kabul edeceğini değil, belki etmeyeceğini söylüyor. Onun için sözleri Amerika adına değil, kendi adınadır. Mandanın ne olduğunu kendisi de bilmiyor.Manda siz ne derseniz odur, diyor. Bu raporda önemli olarak manda meselesi vardır. Bu konuda görüşmeden önce on dakika ara verelim ( saat 15.25 ).

Sonraki oturumda - İIk söz Vasıf Bey'indir, dedim. Vasıf Bey, önce mandanın ne olduğu konusunda uzun açıklamalar yaptı. Sözü başkalarına bıraktı. Yeniden söz aldı ve bir kere prensip olarak mandayı kabul edelim, şartları üzerinde daha sonra görüşürüz dedi.

Üyelerden Macit Bey adında bir zat, genel kurulda asıl gürüşülecek mesele, bundan sonra yalnız yaşayabilecek miyiz, yaşayamayacak mıyız? Mandayı nasıl yorumlayacak ve mandaterle ne tarzda görüşeceğiz? Bizi mandasına alacak devlet kim olacaktır? Asıl mesele budur, şeklinde konuştu. Ben, başkanlık kürsüsünden Zannederim bu rapordan iki görüş ortaya çıkıyor. Bunlardan birincisi, devletin içte ve dışta bağımsızlığından vazgeçmemesi; ikincisi de, devlet ve milletin yabancı devletlerin zararlı baskıları karşısında bir yardım ve destek ihtiyacında bulunup bulunmamasıdır. Asıl kararsızlık doğuran nokta budur. Müsaade buyurulursa, bu noktayı etraflıca düşünmek için Teklif Komisyonu'na havale edelim. Sonra da yüksek huzurlarınıza arz edelim. Herhalde içeride ve dışarıda istiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz dedim. Bunun üzerine söz alan Bekir Sami Bey : yüklendiğimiz görev pek ağır ve önemlidir. Boş tartışmalara ayıracak hiçbir dakikamız yoktur. Bu raporumuzu görüşelim ve vakit geçirmeden hemen bir karar alalım dedi. Ben, başkanlık kürsüsünden bu meseleyi komisyon başkanı olmak dolayısıyla açıklayayım (ben aynı zamanda Teklif Komisyonu Başkanı idim). Bu rapor metni komisyonda okundu, üzerinde birçok konuşma ve tartışma yapıldı. Ancak, kesin karar verecek şekilde bir görüş belirmedi. Daha önce, Genel Kurul'da okunmaksızın Teklif Komisyonu'na gönderilmişti. Bu sebeple bir defa da burada okunup Genel Kurul'un görüşü belirdikten sonra yeniden Teklif Komisyonu'na gönderilerek kesin karar verilmesini istemiştik dedim. İsmail Fazıl Paşa merhum da söz alarak şu konuşmayı yaptı : Bekir Sami Bey'in düşüncesine katılırım; kaybedecek vaktimiz yoktur. Aslında sorun da basitleşmiştir. Tam istiklâl mi, yoksa manda mı kabul edeceğiz? Alacağımız karar budur. Böylesine önemli, hattâ pek önemli olan bir meseleyi yeniden komisyona götürmek ve oradan yeniden Genel Kurul'a getirmekle vakit geçirmeyelim. İş uzar. Zamanımız değerlidir. Buna bugün yarın yahut öbür gün her halde Genel Kurul'da bir karar verelim. Komisyonda vakit geçirmeyelim. Çünkü, pek ince bir konudur.

Bunun arkasından Hami Bey söz alarak İsmail Paşa Hazretleri ile Bekir Sami Beyefendi'nin düşüncelerine katıldığını söyledikten sonra : Herhalde bir desteğe muhtacız, bunun en basit delili de, devlet gelirlerinin ancak borcumuzun faizini karşılayabilmesidir ! buyurdular.

Bundan sonra, Raif Efendi manda aleyhinde konuştu. İsmail Fazıl Paşa ona karşılık olacak şekilde uzun bir konuşma yaptı. Daha sonra tekrar Bekir Sami Bey söz aldı ve dedi ki : İsmail Fazıl Paşa Hazretleri'nin tamamiyle katıldığım konuşmasına yalnız bir şey ilâve edeceğim : Kırım Muharebesinden savaşı kazanmış olarak çıkıp da katıldığımız Paris Kongresi'nde, müttefiklerimizin bize yüklemiş oldukları bilinen şartlarla bu şimdi okunan rapordaki isteklerimiz karşılaştırılacak olursa, bunlardan hangisinin daha çok bağımsızlığı yokedici olduğu anlaşılır sanırım.

Bekir Sami Bey'den sonra Hâmi Bey Hâmi Bey'den sonra da Refet Bey (Refet Paşa) konuştular. Refet Bey'in konuşması aynen şöyleydi : Mandanın bağımsızlığı yok etmeyeceği gerçeği ortada iken, bazı arkadaşlarımız - bağımsız mı kalacağız yoksa mandayı mı kabul edeceğiz? -- tarzında birtakım görüşler ileri sürüyorlar. Onun için her şeyden önce mandanın ne olduğu anlaşılmalıdır. Bununla birlikte daha mandadan söz etmeden önce, düşünceleri gıcıklayan bu raporda bu deyimin ne şekilde anlaşılmış olduğunu bilmek gerekir. Fazıl Paşa Hazretleri bağımsızlığı korumak şartıyla manda buyuruyorlar. Hâmi Beyefendi tarafından verilmiş olan rapor iki bölüme ayrılıyor. Bir gerekçe bölümü var, ondan sonra bir de mandanın ne olduğunu anlatan bölüm var. Manda meselesini buradaki görüş açılarından değerlendirebilmek için önce bir noktayı anlamak isterim. Bu rapor metni genel kurulda görüşülmeye sunulmuş mudur, sunulmamış mıdır?

İsmail Fazıl Paşa : Yanlış anlaşıldığı için biz üçümüz yani Fazıl Paşa Bekir Sami ve Hâmi Bey'ler bu raporu , geri çekiyoruz. Hiç verilmemiş saydık dedi (bu raporun müsveddesi de temize çekilmişi de kendilerinde kalmıştır).

Başkanlıktan - Rapor geri alınmıştır dedim. Raporun geri alınmış olmasına rağmen, söz alan Refet Bey, zabıtlarda beş altı sayfa yer tutan özentili bir konuşma yaptı. Bu konuşmadan, zabıtlara dayanarak olduğu gibi aldığım bazı cümleler, katibin maksadını açıklamaya yetecektir, sanırım.

Refet Bey diyordu ki : Bizim, Amerika mandasını tercih etmekten maksadımız, bütün toplumları kendine tutsak eden, kalpleri, vicdanları söndüren İngiliz mandasından kurtulmak ve sakin milletlerin vicdanlarına saygılı olan Amerika'yı kabul etmektir. Yoksa asıl iş para meselesi değildir .

Söz olarak, manda ile bağımsızlık biribirine engel olan şeyler değildir: Yalnız, eğer biz gerçekte güçlü olmayacak olursak, işte o zaman mandanın altında eziliriz ve o zaman manda bizim için bağımsızlığımızı yok edici bir unsur olur. Bir de diyelim ki, biz dışarıda ve içeride tam bir bağımsızlık isteriz. Ancak, acaba hemen kendi başımıza yapabilecek miyiz, yapamayacak mıyız? Ondan da önce acaba bizi kendi başımıza bırakacaklar mı, bırakmayacaklar mı? Bunu düşünelim. burası bir gerçektir ki, bugün bizi İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan aralarında bölüşmek istiyorlar; Ancak, eğer biz bugün bu devletin kefilliği altında bir barış anlaşması yapacak olursak, ileride, uygun şartlar altına girer girmez hemen döner ve kendi yararımızı sağlarız. Fakat, eğer olumsuz bir durum ortaya çıkacak olursa, acaba büsbütün heder etmiş olmayacak mıyız?

Herhalde bir Amerikan kefilliğini kabul etmek zorundayız. Yirminci yüzyılda, beş yüz milyon lira borcu, harap bir memleketi, pek verimli olmayan bir toprağı ve ancak on onbeş milyon lira geliri olan bir millet için, bir dış dayanak olmaksızın yaşamak imkânı olamaz : Eğer bundan sonra da bu durumumuzda kalır ve dışarıdan bir destekle kalkınamayacak olursak, belki de ileride, Yunanistan'ın saldırılarına karşı bile kendimizi savunamayız...

Allah korusun, eğer İzmir Yunanistan'da kalsa ve aramızda bir savaş çıksa, düşmanımız, Yunanistan'dan vapurlarla asker getirebileceği halde, acaba biz Erzurum'dan hangi demiryolları ile ulaştırmamızı sağlayabileceğiz. O halde, Amerikan mandası her şeyden önce bir kefil ve yardımcı bulmak için gereklidir. Hatip, sözlerini şu cümle ile bitirdi : Eğer sunmuş olduğum bu açıklamalarla ilerideki görüşmeler için bir giriş yapabildimse ne mutlu.

Efendiler, bu parlak ve ustalıklı nutkun, dinleyenlerin düşünce ve görüşleri üzerinde yapabileceği yanıltıcı etkinin derecesini kolaylıkla takdir buyurursunuz. Zihinlerin, bunun ardından gelebilecek aynı görüşteki hatiplerin konuşmalarıyla büsbütün zehirlenmesine meydan vermemek ve kendilerini özel olarak aydınlatıp yol göstermeye fırsat bulabilmek için, derhal on dakika dinlenelim efendim - diyerek oturuma ara verdim (Saat : 17.30).

Efendiler, bu nutkun son cümleleri üzerinde dikkatle durulmaya değer. Refet Beyefendi, Yunanlılar'ın İzmir'i işgalini geçici sayıyor ve savaş halinde olduğumuzu kabul etmiyor. Yunanlılar İzmir'de kalır da savaş durumuna girilirse başa çıkamayacağımız görüşünde bulunuyor.

Bundan sonraki oturumda, Bursa temsilcilerinden Ahmet Nuri Bey, manda aleyhinde uzun bir konuşma yaptı. Hâmi Bey, buna daha uzun bir konuşma ile cevap verdi ve gerçekten de pek uzun olan konuşmasının sonlarına doğru, anlattıklarını şu bilgilerle doğruluyordu :

Fakat, şimdi biraz da işin kesin bildiğim bir yanından söz edeceğim. Konunun bu safhasında, ilgili zat ile şahsen bağlantı kurmuş olduğum için, sözlerim tahminî değildir; kesin bilgilere dayanıyor. İstanbul'dan hareket etmeden önce, eski Sadrazam İzzet Paşa Hazretleri'ni ziyarete gitmiştim. Herhalde bir manda ihtiyacında olduğumuza kendileri de inanıyorlardı. Bendenizden de bu konudaki düşüncemi sordular, ben de düşündüklerimizi arz ettim. Birkaç gün sonra bendenizi çağırtıp şu meseleyi açıkladılar : Suriye ve Adana bölgesinde dolaştıktan sonra, İstanbul'a gelip siyasî partilerin görüşlerini öğrenmeye çalışan Amerikan Araştırma Komisyonu üyeleri, İzzet Paşa'yı konağında ziyaret ederek, Anadolu'daki millî teşkilâtın Türk milletini temsil ettiği inancında olduklarını ve paşayı da (yani İzzet Paşa'yı) bu işin öncüsü bildiklerini söylemişler ve eğer siz Erzurum ve Sivas Kongrelerine Amerikan mandasını istettirecek olursanız, Amerika da Osmanlı mandasını kabul edecektir. demişler, Paşa, bunu bendenize açıkladıktan sonra, bu milletin bir harbe daha gücü kalmadığından ve herhalde böyle bir çareye başvurmak zorunda kaldığımızdan söz etti ve Sivas'a gittiğim zaman oradakilere bu durumu anlatmaklığımı tavsiye buyurdu. İzzet Paşa'nın inancı da bu şekilde istenecek bir mandanın yüzde doksan kabul ihtimalinin bulunduğu ve yalnız bizim için birtakım şartlar ileri sürmenin zarurî olduğu merkezindedir. Hattâ Paşa, Amerika için milletin isteğine dayanmayan bir mandayı kabul etmek mümkün olmadığından, kongremiz tarafından gösterilecek isteğin Avrupa devletlerine karşı Amerika lehinde bir dayanak noktası olacağını da söyledi. Bendeniz bu meseleyi İstanbul'dan şifre ile Erzurum'da Rauf Bey'e bildirdim. Manda'nın kendinden çok adına karşı çıkanlar boşuna telâşlanıyorlar kelimenin önemi yoktur. Önem, işin gerçeğinde ve niteliğindedir. Manda altına girdik demeyelim de isterlerse varlığını ebedî olarak sürdürecek devlet olduk diyelim.

Bu son söze cevap verenler arasında, Husrev Sami Bey'in şu sözleri işitildi : Fakat bizim bu çalışmalardan beklediğiımiz kendimizi savunmak suretiyle, ebedi olarak varlığını koruyacak bir millet olduğumuzu ispat etmektir! Hâmi Bey, buna düşüncesinde bir geriye dönüş sezgisi uyandıracak şekilde cevap verirken, Kara Vasıf Bey söz aldı ve o günkü toplantının sonuna kadar konuştu. Vasıf Bey'in uzun sözlerinin özetini, zabıtlara olduğu gibi geçmiş olan şu cümlelerle yüksek dikkatlerinize sunuyorum : Bütün devletler bizi tamamen bağımsız bırakacaklarını söyleseler bile, biz yine bir dış desteğe muhtacız ( Vasıf Bey, sözlerinin başında ,mandaya ve dışarıdan destek adını verelim demişti ). Dört yüz ilâ beş yüz milyon lira borcumuz var. Bu parayı kimse kimseye bağışlamaz; bize bunu ödeyiniz diyecekler; halbuki bizim gelirimiz bunun faizine bile yeterli değildir. O zaman güç bir durumda kalacağız; bunun için bağımsız olarak yaşamaya malî durumumuz elverişli değildir. Sonra, yanı başımızda, bizi bölüşmeyi emel edinmiş hükûmetler var; onların ihtirasları karşısında mahvoluruz. Parasız, ordusuz ne yapabiliriz? Onlar uçakla havada uçuyorlar, biz henüz kağnı arabasından kurtulamıyoruz. Onlar savaş gemisi yapıyorlar, biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz. Bu şartlar altında bugün bağımsızlığımızı kurtarsak bile yine günün birinde bizi bölüşürler. Vasıf Bey, konuşmasını şu sözlerle bitiriyordu :

. . . İstanbul'daki Amerikalılar : Manda'dan korkmayınız. Milletler Cemiyeti Tüzüğünde yeri vardır diyorlar. İşte bütün bunlardan dolayı İngiltere'yi kendimize sürekli düşman Amerika'yı da en az kötülük gelebilecek bir devlet olarak kabul ediyorum. Eğer uygun bulursanız, buradan İstanbul'daki temsilciye 'bir mektup yazıp gizlice bir hey'et göndermek için bir torpido isteyebiliriz.

Eylül'ün dokuzunda salı günü yapılan toplantıda, manda meselesine dokunan Rauf Bey'in zabıtlara geçen konuşması aynen şöyledir : Bu manda konusu üzerinde şimdiye kadar gerek basın ve gerekse başka çevreler tarafından birçok sözler söylendi. Gerçi yüksek hey'etiniz dış destek prensibini kabul buyurmuş ise de, bu desteği kimden isteyeceğimiz açıklanmadı. Bunun Amerika olduğu dolaylı olarak anlatılıyorsa da, bence doğrudan doğruya belirtilmesinde bir sakınca olamaz!


ERZURUM KONGRESİ HİÇBİR ŞEKİLDE MANDA KABULÜ HAKKINDA KARAR VERMIŞ DEĞİLDİR

Bu sözlerden anlasilacagi üzere Rauf Bey'in görüsüyle, gerek Sivas Kongresi Hey'eti'nin ve gerek Erzurum Kongresi Hey'eti'nin anlayislari arasinda bir görüs ayriligindan dogan yanlislik olduguna süphe yoktur. Rauf Bey'in görüsünün yorumu niteliginde olan bu sözlerin, gerek Erzurum ve gerek Sivas Kongreleri bildirilerinin yedinci maddesindeki yazilis seklinden kaynaklandigina hükmedilebilir. Gerçekten de bu maddenin yazilis seklinde, belki de mandacilikta pek ileri giden ve sonu gelmemis propagandalariyla kamuoyunu bulandiranlari susturmak ve belki bundan da çok, onlann iddialarina cevap olacak bir özellik vardir. Madde metni dikkatle okunur ve incelenirse ne manda ne de Amerika'nin mandaterligini istemek düsüncesinin yer almadigi kendiliginden ortaya çikar. Bu noktayi açikça göstermek için, söz konusu maddeyi aynen hatirlatmak isterim :

Madde: 7 - Milletimiz çagdas gayelerin büyüklügüne inanir; teknik, sinat ve ekonomik durumumuzu ve ihtiyacimizi takdir eder. Bu itibarla devlet ve milletimizin hakimiyet ve bagimsizligi ile vatanimizin bütünlügü korunmak sartiyla altinci maddede belirtilen sinirlar içinde milliyetin gereklerine saygili ve memleketimizi ele geçirme emeli beslemeyen herhangi bir devletin teknik, sinai ve ekonomik yardimini memnunlukla karsilariz. Böyle adaletli ve insancil sartlari içine alan bir barisin bir an önce gerçeklesmesi, insanligin güvenligi ve dünyanin huzuru adina basta gelen milli gayemizdir.

Efendiler, bu maddenin hangi noktasinda manda ve mandaterin Amerika olacagi görüsü vardir? Olsa olsa "herhangi bir devletin teknik> sinai ve ekonomik yardimini memnunlukla karsilariz" sözlerinden manda düsüncesi çikaranlar olabilir. Ancak, mandanin anlam ve gayesinin bu olmadigi bir gerçektir. Her zaman ve bugün bile, bu açiklik çerçevesinde yapilacak yardimlari kivançla karsilamaktayiz ve karsilariz. Nitekim Ankara-Eregli ve Keller-Diyarbakir demiryollarinin yapimi için bir Isveç firmasinin; Kayseri - Sivas - Turhal hatlarinin yapimi için de bir Belçika firmasinin teknik, sinai ve ekonomik yardimini severek kabul ettik. Söz gelisi, Ankara sehrinin ve diger Anadolu sehirlerimizin bir an önce kurulup yapilmalarinda olsun, öteki bütün kara ve demiryollarimizin, limanlarimizin yapimlarinda olsun teklifte bulunacak yabanci sermaye sahiplerinin yardimlarini severek kabul ederiz. Yeter ki, memleketimize sermaye getireceklerin içeride ve disarida devlet ve milletimizin hakimiyet ve bagimsizligi ile vatanimizin bütünlügünü bozmaya yönelmis gizli emelleri olmasin. Bu maddede yer alan "milliyetin gereklerine saygili ve memleketimizi ele geçirme emeli beslemeyen herhangi bir devlet "ifadesinden, Amerikan Devleti anlaminin çikarilmasi da yersizdir. Çünkü, milliyetin gereklerine saygili dünya devletleri arasinda yalniz Amerikalilar yoktur. Söz gelisi Isveç Devleti, Belçika Devleti ayni nitelikte devletler degiller midir? Bu devletlerden herhangi birinin mandaterligi de söz konusu olabilir mi? Bir de eger dolayli olarak Amerikan Devleti kastedilmek istenseydi, "herhangi bir devletin" ifadesi yerine bir devletin kelimeleri veya hiç olmazsa sadece "devletin" kelimesi ile yetinilmesi gerekirdi. Bu bakimdan maddenin açikladigi sartlar çerçevesinde teknik, sinai ve ekonomik yardimin iyi karsilanacagi hususunun bütün devletler için söz konusu oldugu açiktir.

Efendiler, bu manda konusu üzerindeki görüsümün - bu görüs bundan önce yapilan ve su anda yüksek hey'etinizin'de ögrenmis bulundugu bunca yazisma ve tartismalarimizla ortaya konmustur -- aylardan beri gece gündüz yanimda bulunan bir arkadas tarafindan hala anlasilmamis olduguna hükmedilebilir mi? 0 halde Rauf Bey, ya aslinda benimle ayni görüste degildi veyahut ayni görüste idi de, Sivas'ta, Istanbul'dan gelenlerle yaptigi konusmadan sonra görüs degistirmis oluyordu. Burasini kestirmek bence güçtür. Simdi biraz da Rauf Bey'i dinleyelim; Rauf Bey, sözüne söyle devam ediyor:

"Ateskes Anlasmasi yapildigi siralarda Almanlarin baris anlasmasini imza etmeyecekleri sanilirken, Ingiliz basini bazi sirlari açiga vurdu. Bunun birinci bölümü, Almanya'nin baris anlasmasini imza edecegi hususu idi. Bu gerçeklesti. Ikinci bölümü de Türkiye'nin bölüsülecegi hususu idi. Bu çok sükür gerçeklesmedi. Bu bölümde, konferansin aldigi karar geregince Kizilirmak'in dogu tarafi Ermenistan sayilarak Amerikan himayesine veriliyor. Belki Gürcistan ile Azerbaycan da Amerika'ya birakiliyor, deniliyordu. Kizilirmak'in batisindaki topraklar da, Izmir ve Istanbul bunlarin disinda kalmak üzere, denize çikis yeri Antalya olarak Türkiye'yi olusturuyordu Bu bölgenin kuzeyi, Italyan ve Fransiz, güneyi de Ingiliz himaye ve yönetimine veriliyordu. Izmir'in isgali, bu açiga vurulan sirlarin dogruliigunu ispata basladi. 0 halde, böyle bir tehlike karsisinda rnemleketimize karsi en tarafsiz durumda bulunan Amerika'nin destegini kabule mecburuz. Ben bu görüsteyim."

Rauf Bey'in düsüncesini anlamak için bundan sonra daha çok devam eden sözlerini dinlemeye bilmem gerek kaldi mi?

Efendiler, pek uzun ve tartismali olarak geçen bu manda görüsmesi, taraftarlarini susturaeak ortalama bir çare bulunarak sona erdi. Hem de bu çareyi teklif eden yine Rauf Bey oldu: "Amerika'da yillardan beri aleyhimizde yapilmakta olan olumsuz yöndeki propagandalarin dogurdugu düsünce akimini düzeltmek için, her seyden önce Amerikan Kongresi'nden memleketimizi inceleyecek ve gerçegi görecek bir hey'et davet etmek. "Bu teklif oy birligi ile kabul edildi. Kongre Baskanlik Divani'nin imzalariyla bu yolda bir mektup kaleme alindigini hatirliyorsam da bu mektubun gönderilip gönderilmedigini pek iyi hatirlamiyorum. Kaldi ki, ben bu mektuba özel bir önem de vermis degildim.

Efendiler, sirasi gelmisken kisaca sunu da belirteyim: Belge olarak basvurdugum Kongre tutanaklari, Baskanlik Divan KAtipligi'nde bulunan Afyonkarahisar temsilcisi Sükrü ve manda lehindeki konusmalarini dinledigimiz Hami Beyler tarafindan tutulmus ve Hami Bey'in yazisiyla, düzgün bir deftere, temize çekilmistir.

Nazlıhan
17-04-07, 13:31
SİVAS KONGRESİ'Nİ BALTALAMA TESEBBÜŞLERİ

Efendiler, Kongre 11 Eylül'de sona erdi, 12 Eylül'de Sivas halkinin da hazir bulundugu açik bir toplanti yapilarak bazi nutuklar söylendi. Kongre görüsmeleri sirasinda, önemli olarak Meclis-i Meb'usan seçimlerinin çabuklastirilmasi ve Meclis'in nerede toplanmasi gerektigi konularina dokunuldu. Ancak, simdi açiklamaya baslayacagim mes'eleler, Kongre görüsmelerini kisa kesmeyi gerektiriyordu. Bu son noktalarla daha sonra Hey'et-i Temsiliye mesgul oldu. 9 Eylül 1919 günü, toplanmis olan bazi bilgiler Kongre'ye su sekilde açiklandi "Eskisehir ve Afyoiikarahisar'daki Ingiliz Kuvvetler' bir kat daha artirildi. General Miller Konya'ya geldi. Konya Valisi Cemal Bey ve Ankara Valisi Muhittin Pasa karsi koymaya çekiniyorlar. Yeni Kastamonu Valisi Ali Rıza Bey de tipki Cemal Bey türünden bir adammis. Pek sayin arkadaslarin böyle durumlar karsisinda siddetli davranma taraflisi olduklarim bildigimden, hemen sert tedbirler alimnasini Fuat Pasa'dan rica etmistim. Fuat Pasa da Kongre'nin kendisine olan güvenine dayanarak, Kongre adina gereken tebligat ve tesebbüslerde bulunmustur. Bu davranis tarzinin yüce hey'etinizce kabul edilmesini rica ediyor. Fuat Pasa, valilere sert uyarilarda bulunuyor. Bölgelere yüksek rütbeli subaylardan milli komutanlar tayin ediyor ve bu komutanlara millet adina her türlü yetki verilmistir" diyor.

Kongre teklifi kabul etti. Bundan sonra ben açiklamalara söyle devam ettim:

"Buraya Galip Bey adinda bir vali tayin edilmis, geliyormus. Ancak, bunun Harput Valisi Ali Galip Bey mi, yoksa Trabzon Valisi Mehmet Galip Bey mi oldugu anlasilamadi. Fakat biz baska bir bilgi elde ettik. Mister Nowil adinda bir Ingiliz binbasisi Bedirhanlilar'dan Kamuran Celadet ve Cemil Bey'lerle birlikte, yaninda on bes kadar Kürt atlisi oldugu halde Malatya'ya gelmis ve mutasarrif Bedirhanli Halil Bey tarafindan karsilanmislardir. Harput Valisi de görünüste bir posta hirsizinin pesine düsme bahanesiyle otomobille Malatya'ya gelmistir. Bu maksatla bunlara Adiyaman'daki müfreze de verilmistir. Maksatlarinin Kürtleri, Kürdistan kurulacagi vaadiyle aleyhimize çevirerek, bize karsi suikast yapilmasina yöneltmek oldugu anlasilmis ve karsi tedbirlere de basvurulmustur. Diyelim ki, valiyi ve digerlerini tutuklatmak istiyoruz. Malatya Mutasarrifi da Kürt asiretlerini Malatya'ya çagirmistir. Bu durum üzerine 13' üncü Kolordu bölgesinde faaliyete geçtik. Gereken tedbirler alinmistir. Yarin aksam Harput'tan gönderilecek bir askerî birlik bozguncuları tepeleyecektir. Buradaki Kolordu Komutani da gereken tedbirleri almistir. Malatya'ya ve öteki yerlere de gereken emirler verilmistir."

Efendiler, Sivas Kongeresi'nin hemen hemen bütün toplanti süresince, sinirlere gerginlik verecek nitelikte haberler almaktan geri kalmiyordum. Ancak, aldigim bütün bilgileri oldugu gibi Kongre hey'etine sunmakta yarardan çok sakinca buluyordum. Gördünüz ki, simdi açikladigim üzere, gerçekten tehlikeli sayilabilecek nitelikte olan Ali Galip meselesinden de söz ederken ihtiyatli bir dil kullanmayi tercih etmistim. Bence en önemli mesele, her türlü güçlük ve tehlikelere ragmen, Sivas Kongresi'nin sonuca ulasan kararlarla, görüsmelerini bir an önce tamamlamis olmak ve alinan bu kararlari memlekette uygulamaya girismekti. Bu istegim yerine geldi. Bütün memleketi içine alan milli teskilat tüzügünün ve genel kongre bildirisinin hemen bastirilarak her yere dagitilmasi yoluna gidildi. Ancak, beklenenlerin disinda yeni olaylar karsisinda kalindigindan, kongre sona erdigi halde, kongre üyelerinin yeni gelismeler kendini gösterinceye kadar Sivas'ta kalmalarini uygun gördüm ve gerekirse daha etkili olaganüstü bir kongre toplamak için de hazirlik yaptim. Ali Galip'in kaçmasi üzerine, kongre üyelerini Sivas'ta bekletmekten vazgeçildigi gibi, Ferit Pasa Kabinesi'nin düsmesi üzerine olaganüstü kongre toplanmasina da gerek görülmedi.


ALİ GALİP OLAYI

Şimdi Efendiler, Millî Mücadele tarihimizde önemli bir olay durumunda olan A l i G a l i p konusu üze rinde biraz açıklamalı bilgi vereyim:

Efendiler, daha Temmuz başında, Erzurum'da bulunduğumuz sıra larda C e l â d e t ve K â m u r a n A l i adlarında iki şahsın yabancı lar tarafından, bol para ile İstanbul'dan Kürdistan'a gönderileceği, bun ların yıkıcı propaganda ve aleyhte kışkırtıcılık yapmakla görevlendiril dikleri; bir iki gün içinde hareket etmiş ve edecek oldukları haberi alındı. Bu haber üzerinde, bunların dağdağaya meydan verilmeden gözet Ienerek yakalanmaları gereğini 3 Temmuz tarihinde Diyarbakır'da 13' üncü Kolordu Komutanı'na, ayrıca Kurmay Başkanı H a l i t B e y' e ve Canik Mutasarrıfı'na bildirdim.

20 Ağustos'ta 13' üncü Kolordu Kamutanı'na verdiğim emirde, adı geçen kimselerin İstanbul'dan hareket ettiklerinin bildirildiğini ve alı nacak tedbirler arasında, özellikle Mardin istasyonunun sıkı bir kont rol altında tutulmasının uygun olacağını yazdım.

Sivas Kongresi'nin ikinci günü, yani 6 Eylül tarihinde, "Bedirhanlı ailesinden C e l â d e t ve K â m u r a n ile Diyarbakırlı C e m i l P a ş a z a d e E k r e m adlarında üç şahsın, yanlarında, vaktiyle Diyarba kır ilinde aleyhimizde propaganda yapan bir yabancı subay bulunduğu halde silâhlı Kürtlerin koruyuculuğunda Elbistan ve Akçadağ üze rinden Malatya'ya geldikleri, orada Mutasarrıf ve Belediye Başkanı tara fından karşılandıkları" 13' üncü Kolordu'nun yazısından anlaşılıyor. 15' inci Kolordu Komutanı K â z ı m K a r a b e k i r P a ş a ' nın 3' üncü Kolordu Komutanlığı'na bununla ilgili olarak gönder diği 6 Eylül 1919 tarih ve 529 sayılı şifresinde verilen bilgide : "Yabancı subayın, Türk, Kürt ve Ermeni nüfusunu incelemek üzere, İstanbul Hükûmeti'nin iz niyle dolaştığını söyledikleri; Malatya'da bulunan süvari alayının mev cudunun azlığı yüzünden bunları tutuklamaya cesaret edemediği, bu nunla birlikte hemen tutuklanmaları için İstanbul'a başvurulduğu 13' üncü Kolordu'dan bildirilmiştir. Bu adamların ne maksatla hangi gö revle, nereleri gezecekleri konusunda bildiklerini Harput, Valisi'nden sordum" denilmekte idi. (Belge : 56 l Harput Valisi A l i G a l i p B e y' dir. Bu adamların ne maksatla geldiklerini 3 Temmuz tarihinden beri bilmekteyiz. Beş on silâhlı Kürd'e karşı bir süvari alayının mevcudu az görülmüş, tutuklanmalarına cesaret edilememiş; asıl hayret verici olan husus, bunların tutuklanması için İstanbul'a başvurmuş olduğu haberidir.

Bu küçük ve önemsiz gibi görünen noktaları, o zamanki durum değerlendirmesinde, dikkate değer anlayış ve zihniyet farklarının bulun duğunu göstermesi bakımından kaydediyorum.

Diyarbakır'da, 13' üncü Kolordu Komutanı'nın tutumu şüpheli gö rüldüğünden, doğrudan doğruya bu kolordunun Kurmay Başkanı'na 3'üncü Kolordu Komutanı'nın imzasıyla 1 Eylül 1919 tarihinde yazılan (kişiye özel) şifrede, V a l i G a l i p, Malatya Mutasarrıfı H a l i l, K â m u r a n, C e l â d e t ve E k r e m B e y' lerle beraber İngiliz binbaşısı nın mutlaka yakalanıp Sivas'a gönderilmeleri için Elâzığ'da bulunan 15' inci Alav Komutanı İ l y a s B e y ' in kendi komutasında altmış ka dar atlı ve katırlı askerden oluşan bir müfrezenin en geç 9 Eylül'de Har put'tan Malatya'ya hareketi ile ilgili olarak ve işin kestirmeden bitirilmesi bakımından doğrudan doğruya tebligat yapıldığı bildirildi ve müfrezenin hemen hareketinin sağlanması rica edildi.

8 Eylül'de, Sivas'tan da bir otomobille bazı subayların gönderile ceği bilgisi verildi (Belge : 57).

Diyarbakır'dan, Kurmay Başkanı'nın 7/8 Eylül 1919 tarihiyle bana gönderdiği şifrede şöyle deniyordu :

"Tutuklama ile ilgili isteği öğrendim. Bu hususta Komutan Bey'in emir ve receğini hiç sanmıyorum. Çünkü askerî özelliklerini biliyorum. Tarafımdan yapı lacak tebligatı ise, yerine getirmekten çekinirler. Bu konuda İstanbul'Ia haberleş mekteyiz. Bu duruma göre ne yapılması gerekeceğinin tayini yüksek kararınıza bağlıdır. Şifre kaleminin 357 sayısıyla arz edilmiştir."

13' üncü Kolordu Kurmay Başkanı
Hâlit
Elâzığ'daki Alay Komutanı İ l y a s B e y' den 13' üncü Kolordu Komutanı'nın emrine cevap olarak gelen 8 Eylül tarihli telgrafta da "Kolordu'dan aldığım emir üzerine hareketim geri bırakılmıştır. Kolor dunun izni olmadan, buradan hareket etmekliğim uygun düşmeyeceğin den, hareket emrinin Kolordu'dan bildirilmesine lûtfen yardımcı olunuz" denilmekte idi (Belge : 58).

Hâlit Bey'e hemen verdiğim cevap, aynen şuydu :

Malûm şahısların alçaklıkları ortaya çıkmıştır. İstanbul Hükümeti...... bu alçaklığa ortaktır. Oradan emir beklemek düşmana fırsat vermektir. Bu hususta tebligat yaparken, hiç kimseyi kararsızlığa düşürmeyecek şekilde, hemen emir ver mek, vakit geçirmemek gerekir. Komutanın kararsızlığa düşeceğine ihtimal veriyor sanız, zatıâliniz, tarafımızdan Elâzığ ve Malatya'daki alay komutanlarına yapılmış olan tebligatımızın uygulanmasını bildiriniz. Gerçekten lüzum varsa, komutayı uy gun gördüğünüz tümen komutanlarından biri üzerine alsın! Ağırdan alma zamanı geçmiştir. Yapılanlarla ilgili cevabınızı bekliyoruz, kardeşim.

Mustafa Kemal
Alay Komutanı İ l y a s B e y 'e de aynı tarihte bizzat şu emri ver dim : "Malûm şahısların hainlikleri ortaya çıkmıştır. İstanbul'daki mer kezî hükûmet de bunların hainliğine ortaktır. Kolordunuz komutanı bu konuda izin istemiş ve cevap alamamış olabilir. Bu bakımdan bu mese lenin çözüme bağlanmasını zâtıâlinizden beklerim.

Cevabınızı bekliyorum, efendim. Malatya'da bu işi hallettikten son ra, gerekirse Sivas'ta bize katılırsınız. M u s t a f a K e m a l". Şifre dı şındaki imza da 3' üncü Kolordu Kurmay Başkanı Z e k i B e y' indi.

Malatya'da bulunan 12' nci Süvari Alayı Komutanını da 7/8 Ey lül gecesi bizzat telgraf başına çağırmış ve görüşmekte idim. Alay Ko mutanı C e m a l B e y 'den durumu ve kuvveti hakkında bilgi aldım. Gelenlerin yanlarındaki silâhlı Kürtlerle beraber on beş yirmi kişi ka dar olduğunu, alayın da merkezde aancak o kadar kuvveti bulundu ğunu söyledi. Ben bu kuvveti yeterli gördüm. Hattâ Süvari ve topçu ala yının yalnız subayları yeterli olabilirdi Ne var ki özel durumu ve mane viyatını anlamak istiyordum.

Bunun üzerine telgraf konuşması şöyle geçti :

" Ben - Vali G a l i p B e y, İngiliz binbaşısı, K â m u r a n C e l â d e t ve E k r e m B e y 'lerin hep birlikte ustalıklı bir tertiple bu gece yakalanarak Sivas'a gönderilmeleri zaruridir. Durumunuz bunu yapmaya elverişli midir? Size buradan ve Harput'tan yardım yetiştirilecektir.

C e m a l B e y - Valiyi de beraber mi?

Ben - Özellikle, evet.

C e m a l B e y - Arz ettiğim üzere durum ve kuvvetim buna el verişli değildir. K â m u r a n, C e l â d e t ve E k r e m B e y lerin yakalanmaları hakkında 13'üncü Kolordu Komutanı ile haberleşme ya pıldı. Sonunda, durumun nezaketi dolayısıyla, şimdilik tutuklanmaları nın uygun olamayacağı hakkında emir de çıkmıştır" dedi.

Artık, bu zatın daha çok üzerine varılamazdı. "Kendilerine hisset tirmeden sıkı bir şekilde göz hapsinde bulundurunuz. Kolordunuzdan emir gelecektir. Hareket ederlerse, ne tarafa dogru gittiklerini ve han gi vasıta ile hareket ettiklerini hemen bildiriniz" talimatını vermekle yetindim. (Belge : 59).

8 Eylül günü, C e m a l B e y' den şifre ile "malûm şahısların hâlâ orada olup olmadıklarını ve göz hapsinde tutmak için alınan tedbirlerin güvenirlik derecesini" sordum ve "kendisine günde iki defa rapor ver mesinin emrettim.

H â l i t B e y' e yazdığım telgrafa ertesi günü (8 Eylül 1919) al dığım cevapta, Elâzığ'daki Alay Komutanı İ l y a s B e y e emir veril diği bildiriliyor ve bu emrin bir kopyası veriliyordu (Belge : 60).

Kolordu Komutanı C e v d e t B e y de, İ l y a s B e y'in 52 ka tırlı asker ve iki makineli tüfekle 9 Eylül sabahı hareket ettiğini ve 10 Eylül akşamı Malatya'da bulunacağını bildirdi, 9 Eylül tarihli bir şifre sinde karşı koyma hareketlerinin yoğun olduğu bir çevrede daha fazla faaliyet göstermemek hususunda kendisini mazur göreceğimi" de söylü yordu (Belge : 67). 9 Eylül'de, İ l y a s B e y müfrezesinden başka, Aziziye den iki süvari bölüğü, Siverek'ten Malatya'daki alaya bağlı bir bölük de Malatya' ya gönderildi (Belge : 62, 63, 64).

Vali A l i G a l i p 'in ve Bedirhanlılar ile C e m i l P a ş a z a d e nin yaptıkları propagandanın etkisini kaldırmak için, Elâzığ ve Dersim Bülgesi ile ilişkisi olduğunu bildiğim ve Kemah'ta bulunan H â l e t B e y'e (eski milletvekili) 9 Eylül'de Elâzığ'a hareket etmesini ve H a y d a r B e y ' le bağlantı kurmasını yazdım (Belge : 65). Ayın sonuna doğru oraya vardı.

Van valisi bulunan H a y d a r B e y de Elâzığ valiliği görevine başlamak üzere Erzurum'dan yola çıkarılmıştır. H a y d a r B e y, 15' in ci Kolordu'ya bağlı olup Mamahatun'da bulunan bir süvari alayı ile de bağlantı kurarak, gereğinde bu alayı Malatya'ya doğru harekete geçire cekti.

Otomobille bazı subayların da Malatya'ya gönderileceği konusunda bir kayıt vardı.

Gerçekten de arkadaşlarımızdan R e c e p Z ü h t ü B e y görünüş te 3'üncü Kolordu yaveri sıfatıyla ve benden aldığı özel talimatla, ya nında, başkaları da olduğu halde 9 Eylül'de, otomobille Malatya'ya ha reket etti. Maalesef bindiği otomobil, yolların bozuk ve çamurlu olması yüzünden Kangal'da kırılmış ve tam zamanında Malatya'ya yetişememiş ti. Kangal'dan sonra kâh araba ve kâh hayvanla, gece gündüz yol ala rak Sivas'tan hareketinin dördüncü günü öğleden sonra Malatya'ya va rabilmişti. R e c e p Z ü h t ü B e y 'in verdiği raporlar, durumun ay dınlanmasında çok yararlı olmuştu.

Efendiler,10 Eylül günü geç vakit şu telgrafı aldık :

Malatya,10.9.1919
Sivas'ta 3' üncû Kolordu Komutanlığı'na
Mustafa Kemal Paşa Hazretleri' ne özel :

1-10.9.1919 saat 14.00'de oIaysız olarak Malatya'ya varılmıştır.

2 - Malum şahısların hepsinin de maalesef Kâhta'ya doğru kaçtıkları, et raflı bilginin daha sonra sunulacağı arz olunur.

15' inci Alay Komutanı
İlyas
Aynı gün ve fakat, İ l y a s B e y 'in telgrafından sonra da şu telg rafı alıyoruz : Malatya'dan,10.9.1919 Sivas'ta 3' üncü Kolordu Komutanlığı'na

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne:

1- Harput Valisi ile Malatya Mutasarrıfı, İngiliz binbaşısı ve yardakçıları olan malum kimseler 15' inci Alay'ın Elâzığ'dan hareketini ve kendilerinin tutuk lanacaklarını haber alır almaz, bu sabah erkenden kaçmışlardır. Bunların Kâhta' daki B e d i r A ğ a 'nın yanına gittikleri ve oradan alacakları Kürtlerle burayı basmaya gelecekleri söyleniyor.

2 - Herhangi bir kötülüğe yeltendikleri takdirde, bunlar ve B e d i r A ğ a aşireti hakkında kovuşturma yapılması için Kolordu'dan emir alınmıştır, izlerinde gidilmektedir, sonuç ayrıca arz edilecektir.

3 - 15' inci Alay Komutanı'nın emrindeki kuvvetle, bu gün saat 14.00 te Malatya'ya geldikleri arz olunur.

12' nci Süvari Alay Komutanı
Binbaşı Cemal
Aynı tarihte yazılmış olan bu iki telgraf yanyana getirilerek ince lenirse, dikkate değer bazı noktaların göze çarpmamasına imkan yoktur.

Süvari Alay Komutanı C e m a l B e y, tarafımızdan aldığı talimat üzerine malûm şahısları sıkı ve güvenli bir şekilde göz hapsinde bulun duracak ve günde iki defa rapor verecekti.

Adı geçen kimseler,10 Eylül günü sabah erkenden kaçtıkları halde, C e m a l B e y, bu bilgiyi ancak, İ l y a s B e y müfrezesinin gelişinden ve İ l y a s B e y 'in raporundan sonra bildiriyor. C e m a l B e y, ka çakların, İ l y a s B e y müfrezcsinin Elâzığ'dan hareketini haber aldık larını söylüyor. Oysa, telgrafhane C e m a l B e y'in gözetimi altındaydı.

Sonra, kaçakların Kürtleri toplayıp Malatya'yı basacaklarının söy lendiğini de ekliyor. Bu noktalar, Süvari Alay Komutanı hakkında şüp he ve kararsızlık uyandırmaktadır.

Daha sonra alınan bilgilerden anlaşıldı ki, A l i G a l i p ve arka daşlarına 9 Eylül akşamı haber getirilmiş. A l i G a l i p geceyi uyuma dan hükûmet dairesinde geçirmiştir. 10 Eylül'de, yanlarında birkaç jan darma ve silâhlı Kürtle birlikte, hükûmet dairesinde toplanıyorlar, vez nedarın odasına giriyorlar, kasayı açıyorlar, yanlarında götürmek üzere altı bin lira sayıp bir kenara koyuyorlar ve kasaya konmak üzere de şu senedi yazıyorlar :

"M u s t a f a K e m a l P a ş a ve adamlarının ortadan kaldırılması mas raflarını karşılamak üzere, bununla ilgili emre uyularak altı bin lira alınmıştır. 10 Eylül 1919. Halil Rahmi, Ali Galip."

İ l y a s B e y müfrezesinin Malatya'ya yaklaşmakta olduğunun anlaşıldığı bir sırada, Süvari Alay Komutanı, subaylara mutasarrıfın evi ni hedef gösteriyor. Mutasarrıfın evini sarıyorlar. Telefon tellerini kesi yorlar ve evi basıyorlar. Bu hareketin başladığını sezen H a l i l B e y ' in ailesi hükûmet dairesine haber veriyor. Hükûmette, para almakla meşgul olan vali, mutasarrıf ve arkadaşları, durumdan haberdar olur ol maz, korku ve telâşla her şeyi unutup ayırdıkları parayı ve yazdıkları senedi de olduğu gibi bırakıyorlar; yanlarındaki adamları ile birlikte hazır bulunan atlarına binerek kaçıyorlar (Belge : 66, 67).

Süvari Alay Komutanı'nın ve Topçu Alay Komutanı'nın, valinin ge ceyi hükûmet dairesinde geçirmekte olduğunu bilmedikleri kabul edile mez. Mutasarrıftan çok valinin yakalanmasının önemli olduğu da açıktı. O halde, malûm kişilerin kaçmasına göz yumulduğu bir gerçektir. En basit bir yorumla, malûm kimselerin, yanlarındaki beş on silâhlı jandar ma ve Kürtle çatışmaktan büyük fenalık çıkabileceği kuruntusu Malatya' dakileri dolaylı yoldan tedbir almaya yöneltmiş ve onlara bu şahısları ürküterek kaçırma yolunu benimsetmiştir, denebilir.


(Devamı var...)

Nazlıhan
17-04-07, 13:37
(Devamı...)

10 Eylül'de İ l y a s B e y 'e verdiğim talimatta belirttiğim başlıca noktalar :

1- Kaçakların sür'atle yakalanmaları;

2 - Kürtlük akımına asla elverişli bir ortam bırakılmaması;

3 - Malatya'da, mutasarrıflığı Jandarma Komutanı T e v f i k B e y' in üzerine alması; uygun namuslu ve vatansever bir zatın da Harput'ta hemen valilik makamına getirilmesi;

4 - Malatya ve Harput'taki hükûmet kuvvetlerini tamamen ele alarak vatan ve millet aleyhine hiçbir harekete meydan verilmemesi,

5 - Kaçaklara uyanların amansızca ve merhametsizce yok edile ceğinin ilânı ve namuslu halkın gerçek durumundan haberdar edilmesi

6 - Millî varlığımızı tehlikeye sokacak olan yabancıların askerle rine de karşı konulacağının belirtilmesi ve gerekli düzen ve tedbirlerin alındığının" bildirilmesinden ibarettir (Belge : 68).

Efendiler, kaçakların, yakındaki veya çevredeki aşiretlerden bir ta kım Kürtleri toplayabileceklerini, hattâ, Maraş'ta bulunan yabancı kuv vetlerden bile yararlanabileceklerini kesin gibi kabul etmek lâzım geliyor du. Onun için de alınmış olan tedbirleri ve bu işe ayrılmış olan kuvvet leri güçlendirmek gerekiyordu. Bu maksatla Sivas'tan Malatya'ya 9 Ey lül akşamı bir katırlı müfreze daha gönderildiği gibi, 3' üncü Kolordu elden geldiği kadar kuvvetlerini güneye indirecek, 13' üncü Kolordu ta kip işini yüklenecek ve hainlere kıpırdayacak bir fırsat vermemek için pek etkili olmak gerektiğinden, Mamahatun'daki süvari alayı da Harput yönüne doğru hareket ettirilecekti.

Bu hususta 3' üncü, 13' üncü ve 15' inci Kolordu Komutanlarına ge rektiği şekilde tebligat yapıldı ve istekler bildirildi (Belge : 69).

Efendiler, verdiğimiz direktifler çerçevesinde kaçakları takip etti rirken, bir yandan da elimize geçen bazı belgeleri gözden geçirelim. Bu belgelerin, söz konusu olayı, A l i G a l i p ' in teşebbüsünü ve İstanbul Hükûmeti'nin bayağılığını her türlü açıklamadan daha mükemmel bir şekilde ortaya koyacağını zannettiğimden, onların olduğu gibi gözden geçirilmesinin yersiz olmadığı görüşündeyim.

Önce, Dahiliye Nâzırı Â d i l B e y 'le Harbiye Nâzırı S ü l e y m a n Ş e f i k P a ş a 'nın ortak imzalarıyla Elâzığ valisi A l i G a I i p B e y 'e verilen 3 Eylül 1919 tarihli talimatı birlikte okuyalım.

Bundan sonra, Dahiliye Nâzırı'nın gönderilecek kuvvet ve sarf edi lecek para miktarı ile ilgili olarak Bâbıâlî'den çektiği telgrafını görürüz :

İstanbul 906
Kendisi tarafından çözülecektir
Elâzığ Valisi Galip Beyefendi'ye
İlgi : 2 Eylül 1919, sayı : 2.

Arz olunmuştu. Padişah'ın, hakkındaki yüce buyruğu bu gün çıkacaktır. Bu bakımdan kesinlik kazanmıştır. Talimat şudur : Bildiğiniz ûzere, Erzurum'da Kong re adı altında birkaç kişi toplanarak birtakım kararlar aldılar. Ne toplananların, ne de aldıkları kararların bir değeri ve önemi vardır. Ancak, bu durumlar ülke ça pında birtakım dedikodulara yol açıyor. Avrupa'ya da pek abartılarak aksettirili yor. Bundan dolayı da kötü etkiler yaratıyor. Ortada önem verilmeye değer hiçbir kuvvet ve hiçbir olay bulunmadığı halde, sırf bu abartma ve kötü etkilerden endi şeye dûşen İngilizlerin, yakında Samsun'a epeyce bir kuvvet çıkaracakları tahmin ediliyor. Hükümetin her yere olduğu gibi size de gönderdiği, malum genelgeye ay kırı hareketler devam ederse, çıkarılacak yabancı kuvvetlerin Sivas'ı ve oradan daha da ilerleyerek birçok yerleri işgal etmeleri ihtimalden uzak değildir. Bu da memleketin çıkarlarına elbette aykırıdır. Erzurum'da toplanan malûm şahısların yakında Sivas'ta birleşerek yine bir kongre toplamak istedikleri, olaylarla ilgili ha berleşmelerden anlaşılıyor. Böyle beş on kişinin orada toplanmasından hiçbir şey çıkmayacağı hükûmetçe bilinmektedir. Ne var ki, bunları Avrupa'ya anlatmak müm kün değildir. İşte bunun içindir ki, onların orada toplanmasına meydan vermemek gerekiyor. Bunu sağlayabilmek için, her şeyden önce, Sivas'ta hükûmetin tam ola rak güvenini kazanmış va memleketin iyiliğine olan tebligatı olduğu gibi yerine getirmeye azimli bir vali bulundurmak gerekmektedir. Yüksek şahsınızı onun için oraya gönderiyoruz. Gerçi, Sivas'ta kongre toplamak isteyen birkaç kişiye engel olmak o kadar güç birşey değilse de, yüksek dereceli sivil memurlarla, komutan ların, subayların ve askerlerden bazılarının da bunlarla aynı düşüncede olmaları dolayısıyla, hükûmetin aldığı tedbirleri ellerinden geldiğince boşa çıkarmaya ve malum şahısları güçleri yettiği kadar korumaya çalışacakları gözönünde bulundu nılarak, güvenilir bir iki yüz kişinin yanınızda bulunması başarı sağlama ba kımından uygun görülmektedir. Bundan dolayı, daha önce yazdığım gibi, oralar daki Kürtlerden güvenilir yûz elli kadar atlıyı birlikte alarak, oradan niçin gi dildiğini hiç kimseye sezdirmeden, Sivas'a hiç kimsenin beklemediği bir zamanda vararak, vali ve komutanlığı hemen ele alacak ve sayıları az olmakla birlikte ora daki jandarma ve askeri iyi kullanacak olursanız, karşınızda başka bir kuvvet bulunmayacağı için derhal otoritenizi kullanarak toplantıya meydan vermemiş ola cağınız ve orada bulunanlar varsa hemen yakalayıp, göz altında İstanbul'a gönde rebileceğiniz âşikârdır. Böylece, kazanılacak hükûmet nüfuz ve otoritesi, içeride macera peşinde koşanlan yıldırarak bir daha bu gibi kötü hareketlerin meydana gelmesini önleyeceği gibi, dışanda da pek iyi bir etki yapacak, yabancıların asker çıkararak oraları işgal etmek konusundaki tasarılarından vazgeçmeleri için hükû metçe yapılacak müracaat ve teşebbüslere sağlam bir dayanak oluşturacaktır. Zaten Sivas halkının bazı tanınmış kimselerinden araştırılarak elde edilen doğru bilgilere göre, halk bu politikacıların kışkırtmalarından, para toplamak için yaptıkları bas kılardan pek nefret etmiş. Bu hareketlerin önlenmesi için, hükümete her türlü yar dıma hazırdır. Orada derhal jandarmaya yazılacak, istenildiği kadar asker buluna cağı, bunlara nüfuzlu kimseler tarafından özel olarak yardım edileceği haber veril mektedir. Bu şekilde, yeteri kadar ve hûkumete kuvvetle bağlı jandarma birliği kurulduktan sonra, birlikte götüreceğiniz süvarileri hoşnut ederek yerlerine gön deririz. İşte alınacak tedbirler bundan ibarettir. Bunun kolaylıkla ve başarıyla uy gulanması, sadece son derece gizli hareket etmeye bağlıdır. Sivas'a tayininizden, hattâ o taraflara gideceğinizden kendi aileniz içinde en çok güvendiğiniz bir tek kimseye bile bahsetmeyiniz. Sivas'a girinceye kadar, maksadınızı yanınızdakilere bile sezdirmeyiniz. Bu, başannın temel şartıdır. Bu itibarla, şimdilik ailenizi her halde orada bırakarak, etraftaki aşiretleri teftiş için beş on gün kalacağınızı aile nize ve çevrenizdeki yakınlarnıza anlatarak, hemen yola çıkıp bir gün öncesinden Sivas'a ansızın girmeye gayret etmelisiniz. Oraya vardığınızda, aşağıdaki telgrafı gereken kimselere gönderip, valilik ve komutanlığı ele alarak hemen işe başlamalı sınız. Bir yandan da makine başında durumu Nezaret'e bildirmelisiniz. Böylece, oradaki şartlar belli olur olmaz, size yine makine başında tarafımdan gereğine uy gun tebligat yapılacaktır. Bu şekilde işe başladıktan sonra, ne vakit uygun görür seniz ailenizi ve eşyanızı Sivas'a getirtebilirsiniz. Yalnız, şimdi orada bulunan R e ş i t P a ş a ' nın valilik görevinden alındığı, yerine bir başkasının gönderile ceği her nasılsa duyularak, kendisi tarafından Nezaret'e başvurulmuş olduğundan ve adları malûm kimselerin yakında Sivas'ta toplanmak istedikleri alınan haber lerden anlaşıldığından, boşuna bir dakika geçirilmeksizin bir an önce hareketle, oraya vaktinden önce ulaşmaya gayret etmeniz, işin gereği olarak pek önemli ve zaruridir. Bu durum karşısında, ne zaman hareket edeceğinizin ve ne kadar za manda oraya varabileceğinizin bildirilmesi gerekiyor.

Sivas'ta ilgililere göstereceğiniz telgraf şudur :

Zâtıâlîlerinin Sivas ve komutanlığına tayinleri Meclis-i Vûkelâ kara rıyla Padişah Hazretleri'nin yüce buyruklarına sunulmuş ve gereği şerefle onaylan mış olduğundan, hemen hareketle, bu telgrafı Sivas'taki sivil ve askerî memurlar dan gerekenlere gösterip, vali ve komutanlığı üzerinize alarak göreve başlamanız ve durumu hemen bildirmeniz tebliğ olunur. 3.9.1919

Dahiliye Nâzırı Harbiye Nâzırı
Âdil Süleyman Şefik
58) Bakanlar Kurulu.

Bâbıâli, 6.9.1919
Malatya'da Elâzığ Valisi Galip Beyefendi'ye
İlgi : 6.9.1919.

Eşkıya takibi için gönderilecek kuvvetin masraflarının jandarma ödeneği he sabına malsandığından karşılanması zarurîdir. Kaç kuruş sarf edileceğinin ve gön derilecek kuvvetin miktarı ile hareket gününün hemen bildirilmesi.

Nazır Âdil
Dahiliye nâzırı üç gün sonra da A l i G a l i p' in bir telgrafına kar şılık olduğu anlaşılan şu telgrafı veriyor :

İstanbul, 9.9.l919
İlgi : 8.9.1919. Sayı : 2

Malatya'da Elâzığ Valisi Beyefendi'ye
Sivas'ta güvenilir bir vasıta olmadığından veterli bilgi alınamamakta ise de ora halkından burada bulunan bir adamın ifadesine ve başka yerlerden de alınan genel bilgilere göre, önce halk bu kışkırtmalara taraftar değildir. Sonra, asker yok denecek kadar azdır. Bu hareketi idare etmekte olanlar, malûm şahıslar ile komu tan ve subaylardan bazılarıdır. Bunlar, işe millî bir yön vererek maksatlarını be nimsetmeye çalışmaktadırlar. Oysa, millet bu işlere taraftar değildir. Orası daha yakın olduğu için, istediğiniz bilgiyi kolaylıkla elde edebilirsiniz : Bununla, birlikte; gazeteler her nasılsa Sivas'a tayininizden bahsetmiş olduklarından, bir gün önce yola çıkmanız daha da önem kazanmıştır. Birlikte bulunduracağınız kuvvet ne ka dar çok olursa, başannın o oranda kolaylaşacağı âşikârdır. Bu kuvvetin miktarları ile, hareket tarihinizin bir gün öncesine kararlaştırılarak bildirilmesini bekliyo rum.

Nâzır Âdil
A l i G a l i p B e y bu telgrafa karşılık olarak, Malatya'dan son defa şu telgrafı veriyor :

Çok ivedi ve gizli Kendisi tarafından çözülecektir
Dahiliye Nezareti'ne
Bu ayın 14'üncü günü yeterince kuvvetle eşkiyanın peşine düşüp ve ya kalanması için Malatya'dan hareket edecek şekilde gerekli tedbirler alınmıştır. Tan rı'nın yardımı ile çarpışmadan başanlı sonuç alınacağına güven buyurulsun. Yalnız yazılan cevapları ve gerekleri geciktirilmemelidir.

9.9.1919
Elâzığ Valisi Ali Galip
Bu telgraftan, 9 -10 Eylül gecesini hükûmet dairesinde heyecanlar içinde ve sabaha kadar uykusuz olarak geçiren A l i G a l i p'in 9 Ey lül 1919 günü, henüz kahramanlığının üzerinde ve Tanrı'nın yardımı ile çarpışmada başarıdan pek ümitli olduğu anlaşılıyor.

Efendiler, bu olaydan ve bu belgelerden haberdar edilen sivil âmir lerden Dahiliye Nâzırı Â d i l B e y' e Komutanlardan da Harbiye Nâzırı S ü l e y m a n Ş e f i k P a ş a 'ya, güvensizlik bildiren telgraflar çekil mesinin uygun olacağı düşünüldü. Halkın dikkati çekildi.

Sivas Valisi R e ş i t P a ş a 'nın telgrafına cevap veren  d i l B e y 'in şu sözleri ne kadar garip ve şaşırtıcıdır.  d i l B e y sözünü ettiğim telgrafı şu cümlelerle bitiriyordu : ". . . . . . Elbette Halife Hazret leri'nin yüce buyruklarına uyma gereğini takdir edersiniz! " (Belge : 70).

Efendiler, bir tesadüf eseri olarak bu görüşme sırasında ben de telgrafhanede bulunuyordum. Bir aralık dayanamadım. Şu telgrafı yazıp çekilmek üzere memura verdim.

10,11.9.1919
Dahiliye Nâzırı Âdil Bey'e
Milletin, Padişah'ına maruzatta bulunmasına engel oluyorsunuz. Alçaklar, ca niler! Düşmanlarla millete karşı haince tertiplere girişiyorsunuz. Milletin kudret ve iradesini takdirden âciz olduğunuza şüphe etmiyordum. Ancak, vatan ve millete karşı haince ve son bir çırpınışla alçakça harekette bulunacağınıza inanmak istemi yordum. Aklınızı başınıza toplayın. G a l i p B e y ve yardakçıları gibi aptalların verdikleri ahmakçasına ve asılsız sözlere kapılarak ve M i s t e r N o w i l gibi milletimiz ve vatanımız için zararlı olan yabancılara vicdanınızı satarak yaptığınız alçaklıkların milletçe sorulacak hesabını göz önünde bulundurunuz. Güvendiğiniz şahısların ve kuvvetin sonunu öğrendiğiniz zaman, kendi sonunuzla karşılaştırmayı unutmayınız.

Mustafa Kemal
Bütün komutanlar da gerektiği şekilde müracaatta bulundular. 12 Eylül'e kadar aldığımız raporlardan, kaçakların, 10 11 Eylül gecesini Raka'da geçirdikleri, 11-12 Eylül gecesini de Raka'nın yarım saat yakınındaki bir köyde, bir aşiret reisinin yanında geçireceklerinin anlaşıldığı bildiriliyordu (Belge : 71 ). Bu bilgi, 20'inci.15' inci ve 13'ün cü Kolordu Komutanları'na bildirildi (Belge : 72).

11 Eylül ve 11-12 Eylül'de Malatya ile telgraf başında yapılan ha berleşmeler, daha Malatya'da, kesin emir ve talimat almış olan şahıs ların zihinlerinin daha henüz bir karışıklık içinde bulunduğunu göstere cek nitelikte idi.

Elâzığ'dan gelen Alay Komutanı İ l y a s B e y "Mutasarrıf Bey'in gönderdiği özel bir adam tarafından Vali A l i G a l i p ve Mutasarrıf H a l i l B e y'lerin bazı şartlarla yerlerine dönmek istedikleri" bildiril miş. "Memleketin selâmeti adına bunların bu şekildeki tekliflerini kabul etmenin uygun olup olmadığı konusundaki emrinizi beklemekte olduğu muz arz olunur" demekteydi ( 11 Eylül) (Belge : 73).

Bunun arkasından İ l y a s B e y, 11/12 Eylül gecesî yine telgraf başına gelen Süvari Alay Komutanı C e m a l, Mutasarrıf Vekili T e v f i k, Topçu Alay Komutanı M ü n i r, Jandarma Yüzbaşısı F a r u k, Baytar Binbaşısı M e h m e t ve Elâzığ'dan gelen Alay Komutanı İ l y a s B e y ler adına şunları yazdırdı :

Malatya'dan İ l y a s B e y : Güvenilir bir kimse olan Jandarma Yüzbaşısı F a r u k B e y'den biraz önce alınan bilgiler aşağıda verildiği gibidir :

F a r u k B e y , Kâhta ve çevresinde takipte, Malatya'ya beş saat uzaklıkta ki Raka köyünde Kürtlerin toplandıklarını, şimdi Mutasarrıf ile arkadaşlarının orada bulunduklarını, Siverek'e kadar uzanan bölgedeki aşiretlerin birbiri ardınca buraya gelmekte olduklarını; Dersim aşiretle rine varıncaya kadar Kürtlük adına çağırıldıklannı, Mutasarrıf'ın plânına uyularak önce Malatya'ya saldırıp tamamiyle yağmaladıktan sonra, bü tün kuvvetleri ile Sivas'a doğru yürüyeceklerini, Malatya'da bulunan Türkleri öldüreceklerini ve süreceklerini, Dersim'lilerin de aynı zamanda Harput'a yürüyeceklerini bildiriyor. Çünkü, mutasarrıfın Malatya'dan gitmesi Kürtlük adına kendilerine karşı büyük bir aşağılama ve hakaret olarak sayılıyormuş. Vali böyle bir yağmaya ve katliama taraftar ve razı olmadığını, ancak, mutasarrıfın düşüncesine de engel olamayacağını bildirmiştir. Malatya'ya çarpışarak girdikleri zaman Kürt bayrağı çeki leceğini ve yanlarındaki İngiliz binbaşısı da Urfa'da bulunan İngiliz tü meninin harekete hazır olduğunu bildirmiş ise de, H a c ı B e d i r A ğ a' nın bunun kabul etmediği ve aşiretlerin, Malatya'nın Kürdistan'ı sayılıp Malatya'da Kürt bayrağn çekilmesinde direndikleri, dün akşam Malatya'ya dönmek isteyen valiyi bırakmadıkları abartılmadan arz olu nur.

Şartları aşağıdadır :

1- Valinin yerine dönmesi;

2 - Mutasarrıfın eskiden olduğu gibi yerinde kalması;

3 - Elâzığ'dan gelen askerin geri gönder ilmesi;

4 - Vali yüz silâhlı Kürtle Malatya'ya girdiği zaman huzurun sağlanması ve Sivas'a doğru yürümesi;

5 - Aşiretlerden alınan yedi tüfekle bir tabancanın geri verilmesi;

6 - Yukarıda arz ettiklerime emirleri.

İ l y a s B e y'e şunu yazdım :

11,12.9.1919
Malatya'da İlyas Beyefendi'ye
1- Verdiğiniz bilgiler hey'etimizce dikkate alındı. Zatıalinize şartlar ileri sürenler kimlerdir? Böyle bir ilişkiye girişmek asla doğru değildir. Hainlikleri or taya çıkan vali, mutasarrıf ve yardakçılarının yakalanmaları, kışkırtmaya çalıştık ları bazı gafil kimselerin de uyarılması söz konusudur. Bunun için bütün şiddeti ile karşı koymak gerekir. 13' üncü, 15' inci ve 3'üncü Kolordu Komutanları şu daki kada telgraf başında, alınacak ortak tedbiri kararlaştırmaktadırlar. Elde edilebilen kuvvetler her taraftan harekete geçirilmiştir. Oraca alınması gereken tedbirlerin zâtıâlîniz tarafından sükûnet ve ciddiyetle alınmış bulunduğuna güvenimiz tamdır. O bölgede bulunan bütün telgrafhanelerin tutulması ve Mutasarrıf Vekili T e v f i k B e y kardeşimiz de hükûmetin güç ve otoritesini en üstün bir şekilde göster mesi dikkate alınmalıdır.

2 - Şu anda Anadolu'nun bütün merkezlerinden Zâtışâhâne'ye, yapılan ha inlik arz edilmektedir .Oraca da aynı şekilde hareket edilmelidir.

3 - İngiliz binbaşısının sözleri blöftûr. Kürtlerin de birleşip toplanabilseler bile, asker kuvveti karşısında ne dereceye kadar başarı gösterebileceklerini takdir buyurursunuz.

4 - B e d i r A ğ a ' yı, Keven aşiretinin reislerini ve bu haince hareketlere karşı olan beyleri tarafınıza çekmeye çalışmanız uygun olur.

5 - Adıyaman'dan hareket eden sûvari bölüğü ile, Siverek ve Diyarba kır'dan hareket eden birer taburla bağlantınız var mı? Nerelere vardılar?

Telgrafhanede bulunan Kongre Hey'eti adına
Mustafa Kemal
Gerçi, kongre toplantı halinde değildi ve telgrafhanede bulunmu yordu. Fakat maneviyatı kuvvetlendirmek için, Kongre Hey'eti ile ilgili göstermeyi uygun buldum ve imza olarak, yalnız "Kongre Hey'eti" diye aynı nitelikte ayrıca bir telgraf da yazdım (Belge : 74).

Bu telgrafıma ek olarak, Urfa'da, Ayıntap'ta, Maraş'ta bulunan ve sayıları pek az olan yabancı kuvvetlerini bildirerek " size bir yabancı tü meninden bahsedenlerin sözleri vatan ve millet hainlerinin yalanını ak tararak maneviyatınızı kırmak alçaklığından. . ." dır dedim (Belge : 75).

İ l y a s B e y, telgrafıma verdiği cevapta, "bir saldırı halinde, şiddetle karşı konulması kesin olarak kararlaştırılmıştır." dedikten son ra, "eldeki kuvvet, Malatya'yı uzun bir süre bir Kürt saldırısına karşı savunmaya yeterli değildir. Bunun için elden gelen sür'atle yardımcı kuvvetler gönderilmesine emir buyurulması bir kere daha istirham olu nur" dedi (Belge : 76).

İ l y a s B e y'e gereğinde bir şey bildirilebilsin diye, telgrafhanede bir subay bırakarak, önemli olan işinin başına dönmesini rica ettim (Belge : 77).

(Devamı var...)

Nazlıhan
17-04-07, 13:43
(Devamı...)

İ l y a s B e y tarafından 12 Eylül'de çekilen bir telgrafı, subay larınız ve memurlarınız için çeşitli bakımlardan yararlı olacağı düşün cesiyle, olduğu gibi bilginize sunacağım :

Malatya, 12.9.1919
Sivas'ta 3' üncü Kolordu Komutanlığı'na
Halep'teki İngiliz ordusuna bağh albay rütbesinde M ö s y ö P. P e e l (Pîl) adında bir İngiliz subayı, bugün 12.9.1919 tarihinde öğle üzeri Malatya'ya gelmiştir. Maksadının Malatya, Harput ve Diyarbakır bölgelerinde, bölgenin ileri gelenleri, sivil ve askerî memurlarla görüşmek olduğunu, kaçak M i s t e r N o w i l' in görevi ile ilgili bir şey bilmediğini ve bu konuda İngiliz Hükümeti'nin kesinlikle bilgisi olmadığını ve böyle bir propagandacı subayın buralarda gezmesini kabul edemeyeceğini ve aşiretler içerisinde derhal buraya getirilmesi için kendisine emir verileceğini söyledi. Eğer haince bir maksatla buralarda dolaştığı kanısına vârırsa, tutuklu olarak Halep'e göndereceğini ekledi. Vali G a l i p B e y ' i de kendisiyle görüşmek üzere, hayatının korunması hususunda kendisine güvence vererek buraya davet etme isteğinde bulundu. Bu hususta, üst makamdan adı geçenin buraya gelebilmesi için emir almadan gelmesinin mûmkün olamaya cağını, bunun için ilgili makamlara başvuracağımı da söyledim. Bu izin emrinin sür'atle bildirilmesi için aracı olmamı rica etti. Kendisi "yüksek siyası mutemet" adıyla anılırmış. İstanbul Hükûmeti onu tanırmış. Burada iki gün kaldıktan sonra Harput'a gidecekmiş. Giriş belgesi yoktur. Kendisine, saygıdeğer bir misafir ol duğu ve özel bir saygı gösterileceği söylenmiştir. Valiyi buraya getirtmesine ve bu zatın Harput'a doğru seyahat etmesine izin verelim mi? Bildirilmesi. Sivas'tan iki subayın şimdi geldiği arz olunur.

15' inci Alay Komutanı İlyas
Bu telgrafta söz konusu edilen hususlarla nasıl hareket edileceğini gösteren görüşlerimiz, şu şekilde kısaca bildirildi :

Sivas, 12.9.1919
Malatya'da 15'inci Alay Komutanlığına
İlgi : 12.9.1919.

1- Kim olursa olsun, giriş belgesi olmayan bir yabancı subayın Osmanlı ülkesinde işi yoktur. Kendisine büyük bir nezaketle, fakat askerce, kesin bir tu tumla durumu bildiriniz ve geldiği yere hemen dönmesini isteyiniz. Memleketten çıkıncaya kadar da ileri gelen kimseler ve memurlarla hiçbir siyasî temasa gel memesi için yanına yetenekli, uyanık bir subay katınız.

2 - Kaçak valinin vatan hainliği ile suçlandığını, ele geçince yakalanarak kanunun adaletli pençesine teslim edileceğini, bu konuda başka bir şey yapma imkânı olmadığını ayrıca anlatırsınız, efendim.

Mustafa Kemal
Efendiler, alınan tertip ve tedbirler ve özellikle gösterilen sertlik ve şiddet sayesinde, A l i G a l i p ve H a l i l B e y' lerin ayartmaya çalıştıkları aşiretler dağılmış, ümitsizliğe düşen A l i G a l i p, önce Urfa'ya oradan da Halep'e kaçmıştır. M i s t e r N o w i l de göz altın da rahatça Elbistan üzerinden gitmiştir. Ötekiler de birer yolunu bula rak kaçmışlardır. Bu safhaları daha çok açıklamakta bir yarar görmüyo rum. Bu konuda söylediklerime ek olarak yayınlanacak belgelerin okun masından, bugün ve gelecek için ibret dersi olabilecek noktalar çıkarı lacağını umarım (Belge : 78, 79, 80, 81 ).


HAİNLERLE İŞBİRLİĞİ YAPAN FERİT PAŞA KABİNESİNE HÜCUM

Efendiler, bilginize sunduğum belgeleri gördükten sonra, zannederim Ali Galip tarafından yapılan teşebbüsün Padişah'ın ve Ferit Paşa Hükûmeti'nin ortak bir teşebbüsü olduğuna şüphe ve tereddüt edenler kalmaz. Bu hainliğin ortak elebaşılarına karşı nasıl bir durum almak gerektiği bellidir. Ancak, buna karşı yapılacak teşebbüste elden geldiğince açıktan açığa hareket etmekten vazgeçmek ve o günün gereğinden olmakla birlikte teşebbüs gücünü çeşitli hedeflere yöneltmekten sakınarak bir noktada toplamak ihtiyatlı bir davranış olurdu. Biz de hücuma hedef olarak yalnız Ferit Paşa Kabinesi'ni tespit ettik ve Padişah'ın da bu Ferit Paşa Kabinesi'nin Padişah'ı olaylardan haberdar etmeyip aldatmakta olduğu tezini tuttuk. Padişah, durumu öğrenecek olursa,kendisini aldatanlara müstahak oldukları işlemi uygulayacağına güvenimiz olduğunu ileri sürdük. Hükûmetin ortaya çıkmış olan cinayeti üzerine, kendisine güven duyulmaması tabiî olduğundan, gerçeklerin yalnız ve ancak doğrudan doğruya Padişah'a arz edilmesi ile durumun düzeltilebileceğini, teşebbüslerimiz için hareket noktası olarak kabul ettik. Bu düşünceyle, Eylül'ün 11'inci günü, Padişah'a çekilmek üzere telgraf hazırlandı. Bu telgrafta, tahmin buyuracağınız üzere, zamanın gereği olan birçok basmakalıp sözler içinde : Hükûmetin silâh zoruyla kongreyi basma yoluna giderek Müslümanlar arasında kan dökülmesine sebep olacağı, Kürdistan'ı ayaklandırmak suretiyle vatanı parçalatmak plânını para karşılığında yüklenmiş olduklarının belgelerle açığa çıktığı, hükûmetin bu işlerde âlet olarak kullandığı adamların perişan edilerek kaçmaya mecbur edildiği, yakalandıkları takdirde kanunun pençesine teslim edilecekleri, bu cinayetleri hazırlayan, Dahiliye ve Harbiye Nâzırları vasıtasıyla da emredip uygulatan İstanbul Hükûmeti'ne milletin güveninin kalmamış olduğu bildirildikten sonra, namuslu kimselerin oluşturduğu yeni bir hükûmetin kurulması, bu casus şebekesi hakkında sür'atle kanunî soruşturma yapılarak suçluların cezalandırılması isteniyor; âdil bir hükûmet kuruluncaya kadar, İstanbul Hükumeti ile hiçbir haberleşme ve ilişkide bulunmamaya karar vermiş olan milletten ordunun ayrılamayacağını, olayın içyüzünü bilen ve o çevrede bulunan biz kolordu komutanları arza mecbur olduk deniyordu.

İşte bu telgraf suretinin bütün kolordularca İstanbul'a çekilmesinin uygun olacağı düşünüldü.11 Eylül günü telgraf başında kolordu komutanlarına şu talimatı verdim :

" Şimdi bir suret vereceğiz. Bu suretin 3' üncü, 15' inci, 20' nci, 13 ve 12' nci Kolordu Komutanlarının ortak imzalarıyla çekilmesini uygun görüyoruz. Okuduktan sonra diğer komutanlarla aynı zamanda çekmek için bekleyiniz."

Sadrazamlık Yüksek Katına
Şimdi doğrudan doğruya kutsal Başkomutanı'mız, şanlı Halifemiz Efendimiz'e önemli bir arzda bulunmak mecburiyetindeyiz. Engellenmemesini rica eder,aksi takdirde bundan doğacak ağır sonuçların sorumluluğunun yalnızca yüksek şahsınıza ait olacağını arz ederiz. 12' nci Kor., 13' üncü Kor., 20' r.ci Kor., 15' inci Kor., 3' üncü Kor. Yapılacak önemli maruzat, yukarıda arz etmiş olduğum üzere, padişaha çekilen telgrafta yazılanlardan ibaretti.

Eylülün 11' inci günü ve özellikle 12/13 gecesi, her tarafta, kolordu komutanları telgraf merkezlerine gelerek kararlaştırıldığı şekide İstanbul'la haberleşmeye çalışıyorlardı. Fakat sadrazam ortadan kaybolmuş gibiydi. Cevap vermiyordu. Biz de, telgraf başında, sadrazamın telgrafları alıp cevap vermesi için baskıda bulunuyorduk. İstanbul merkezindeki telgraf memurları ile yapılan uzun çekişmelerden sonra, bir telgraf memuru şu bilgiyi verdi :

" Sadrazam Paşa'ya yazılanlar telefonla söylendi. Alınan cevapta : Telgraf metni Sadrazam Paşa Hazretleri'ne arz olundu. Bildirecekleri maruzatları usulünce telgrafla arz olunmalıdır. Gelen telgraflar da usulüne uygun olarak Padişah'a takdim edilir, buyurduklarını Müdür Bey söylüyor, efendim."

Bunun üzerine, gece yarısından sonra saat 4.00'te Sivas telgrafhanesine çekilmek üzere şu telgraf gönderildi : 11/12.9.1919

Sadrazam Ferit Paşa'ya
Vatan ve milletin haklarını ve kutsal varlıklarını ayak altına alarak, Padişah Hazretleri'nin yüce padişahlık şeref ve haysiyetlerini çiğneyerek, gafilce bir takım hareket ve teşebbüslerde bulunduğunuz ortaya çıkmıştır. Milletin padişahımızdan başka hiçbirinize güveni kalmamıştır. Bu sebeple durum ve dileklerini ancak Padişah Hazretleri'ne arz etmek zorundadır. Hükûmetiniz meşru olmayan hareketlerinin sonuçlarından korkarak, millet ile padişah arasına artık engel çekiyor. Bu konudaki direnmeniz daha bir saat sürerse, millet kendisini her türlü hareket ve faaliyetlerinde serbest saymakta haklı bulacaktır ve bütün vatanın meşru olmayan hükûmetinizle kesin olarak ilgi ve bağlantısını kesecektir, bu son uyarımızdır. Bundan sonra milletin tutacağı yol burada bulunan yabancı subaylar vasıtasıyla, İtilaf Devletleri temsilcilerine de ayrıntılı olarak bildirilecektir.

Genel Kongre Hey'eti

Sivas Telgraf Müdürlüğü'ne de aynı zamanda, telefonla şu emir verildi : Genel Kongre Hey'eti

Kolordu Komutanlarına aşağıdaki genel duyuru yapıldı :

20 nci Kolordu Komutanlığı'na
5 inci Kolordu Komutanlığı'na
13 üncü Kolordu Komutanlığı'na
3 üncü Kolordu Komutanlığı'na
Kongrenin Padişahlık yüce katına olan maruzatına İstanbul'da Telgraf Başmüdürlüğünce ,engel olunmuştur. Bir saatlik bir sürede Saray'a yol verilmezse bütün Anadolu nun İstanbul'la haberleşmesinin kestirileceği cevap olarak adı geçen müdürlüğe bildirilmiştir. Kongrenin bu meşru isteğine olumlu oevap alınmadığı takdirde, tebliğ anından başlayarak Ankara, Kastamonu, Diyarbakır telgraf merkezleriyle Sinop'taki telgraf haberleşmelerinin durdurulması, yani kongre ile ilgili haber ve bildiriler dışında hiçbir telgrafın İstanbul'a geçirilmemesi ve İstanbuldan da kabul edilmemesi; Batı Anadolu ile haberleşmemize engel olmayacaksa Geyve Boğazı yönündeki hattın da tutulması veya geçici olarak kesilmesi ve yapılan işlerin sonuçlarının bildirilmesi rica olunur, Bu talimatın yerine getirilmesine engel olacak telgraf memurları, bulundukları yerlerde derhal Divan-ı Harb'e verilerek haklarında en ağır ceza uygulanacaktır. İşbu tebligat gereğinin yerine getirilmesi 20 nci, 15 inci, 13 üncü ve 3 üncü Kolordu Komutanlarından rica edilmiştir. Alındığının bildirilmesi. Sıvas'ta Genel Kongre Hey'eti

Bu telgrafla verilen talimat daha sonraki telgraflarla da tamamlanmıştır.

11-12 Eylül gecesi yapılmış olan genel tebliğe ek olarak da şu ricada bulunuldu.

Bu gece sonuç elde edilinceye kadar bütün komutanlarla sivil idare âmirlerinin ve ilgili hey'etlerin telgrafhaneden ayrılmamaları rica olunur. Genel Kongre Hey'eti

Telgrafhanelere de şu uyarıda bulunuldu :

Ektir : Bu tebligat gereğinin yerine getirildiği haberi Kongre Hey'eti'nce öğrenildikten sonra, yine aramızda haberleşmeye devam edileceğinden telgrafhanelerde adam bulundurulması rica olunur.
Kongre Hey'eti

m3hm3t_k
17-04-07, 21:02
Bence Türkiyede Türk tarihini en iyi anlatan yapımdır diye düşünüyorum Tabi dizi olarak.
Bu diziyi yapanlara ve TRT1 Kurumuna Canı gönülden Teşekkür ediyorummm...

Size bir Sır vereyim ''her bölümde ağlıyorum'' Gerçekten.... :)

Dur yolcu!
Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın,
Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver bu sessiz yığın
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.
Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda,
Gördüğün bu tümsek, Anadolu’nda
İstiklal uğruna, namus yolunda,
Can veren Mehmet’in yattığı yerdir.
Bu tümsek, koparken büyük zelzele
Son vatan parçası geçerken ele
Mehmet’in düşmanı boğduğu sele
Mübarek kanını kattığı yerdir.
Düşün ki haşrolan kan, kemik, etin
Yaptığı bu tümsek amansız çetin
Bir harbin sonunda bütün milletin
Hürriyet zevkini tattığı yerdir

svç80
18-04-07, 11:39
kurtuluş savaşı resimleri
devam:

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/45.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/46.jpg

http://www.atamer.sakarya.edu.tr/images/kurtulus/47.jpg


son

svç80
18-04-07, 11:46
istiklal savaşı gazetesi

tarih:30 haziran 1919
pazartesi

http://img120.imageshack.us/img120/558/haziran3001nk5.jpg

http://img135.imageshack.us/img135/742/haziran3002ar6.jpg

29 haziran

http://img243.imageshack.us/img243/3486/haziran2901la4.jpg

http://img135.imageshack.us/img135/8101/haziran2902ne3.jpg


not:üzerine iki kez yıklayarak büyültüp okuyabilirsiniz

svç80
18-04-07, 12:02
28 haziran

http://img152.imageshack.us/img152/5511/haziran2801iq8.jpg

http://img152.imageshack.us/img152/9224/haziran2802ni7.jpg

27 haziran

http://img139.imageshack.us/img139/2083/haziran2701qp6.jpg

http://img139.imageshack.us/img139/7272/haziran2702dz3.jpg


çok uzun bir devamı var ama ekleyip eklememekte kararsızım sayfaları çok dolduruyor...
karar sizin ekle derseniz ekleyeceğim:img-wink:

Nazlıhan
18-04-07, 18:25
Sevgili Sevinç; ne kadar güzel paylasımlar bunlar böyle? Lütfen, bu konuyla ilgili ne kadar döküman varsa ekle bir zahmet... Savası, zamanının gazetesinden okumak gibi bir ayrıcalık var mı? Ben geçmis olayları okurken genelde "acaba o zamanın insanları bu olaya nasıl tepki vermisti?" diye düsünmekten kendimi alamıyorum... O yüzden çok isabetli bir paylasım olmus canım... Çok tesekkürler... :img-kiss:

Sayfa düzeni bozuluyorsa hepsini bir anda ekleme o zaman... Zaten Allah izin verirse dahaca buradayız... Zamanla eklemeye devam edersin... Çünkü daha ikinci 13 bölüm baslamadı... Ve biz, buraya düzenli yazan iki kisi olarak bir baslıgı daha devirmeye niyetliyiz degil mi?:img-wink: Baksana 90 sayfayı çoktan devirdik bile...:good:

Maalesef ben Nutuk'a yarın devam etmek zorundayım... Simdi belli baslıkları var Nutuk'un ve o baslıklar içerisinde ayrı ayrı baska baslıklar var ve sıradaki bölüm fazlasıyla uzun... O yüzden genis bir zamanımda insallah...


Sevgili m3hm3t_k; Necmettin Halil ONAN siiri için tesekkürler...

svç80
18-04-07, 21:05
sevgili nzlhan rica ederim.beğenmene sevindim böyle tarih kokan haberlerden benden başka etkilenenlerde olduğunu bilmek çok güzel.:img-yes: çevremdeki insanların duyarsızlığını görünce bazan ''acaba bendemi bir tuhaflık var'' diye düşünmeden edemiyorum:icon_sorr neyse en iyisi ben biraz daha ekliyeyim:img-grin2



istiklal savaşı gazetesi

tarihler geriye doğru gittiği için haberler ters olacaktı onun için en geriye gittim ileriye doğru eklemeye devam ediyorum:img-wink:

19 mayıs 1919 pazartesi

http://img131.imageshack.us/img131/9729/19mayis00ud3.jpg

http://img85.imageshack.us/img85/6014/19mayis01sg2.jpg

http://img106.imageshack.us/img106/9505/19mayis02gq5.jpg

http://img157.imageshack.us/img157/1438/19mayis03kr2.jpg

20 mayıs

http://img123.imageshack.us/img123/8642/20mayis01ja5.jpg

http://img123.imageshack.us/img123/2968/20mayis02ec5.jpg

http://img241.imageshack.us/img241/5817/20mayis03zq6.jpg

http://img241.imageshack.us/img241/4122/20mayis04bv9.jpg

svç80
18-04-07, 21:46
21 mayıs

http://img176.imageshack.us/img176/1317/21mayis01jg3.jpg

http://img247.imageshack.us/img247/7366/21mayis02xg2.jpg

http://img247.imageshack.us/img247/1940/21mayis03ri2.jpg

http://img130.imageshack.us/img130/1703/21mayis04op9.jpg

22 mayıs

http://img201.imageshack.us/img201/2904/22mayis01tl9.jpg

http://img176.imageshack.us/img176/8330/22mayis02qu4.jpg



devamı gelecek

Nazlıhan
19-04-07, 11:45
sevgili nzlhan rica ederim.beğenmene sevindim böyle tarih kokan haberlerden benden başka etkilenenlerde olduğunu bilmek çok güzel. çevremdeki insanların duyarsızlığını görünce bazan ''acaba bendemi bir tuhaflık var'' diye düşünmeden edemiyorum neyse en iyisi ben biraz daha ekliyeyim.

Canım, bana Nazlıhan diyebilirsin...

Tarih sevmek öyle sıradan birsey degil ki... Roman okumak ayrıdır, tarihi kitap okumak ayrı... Romanda gerçek olabilecek ya da olmus bazı olayları gerçekçi bir dille anlatan yazarlar vardır... Tarihi gerçeklerde ise yorum yoktur, tamamen olayın kendisi ayrıntılarıyla anlatılır... Bence ikisi de çok farklı bir olay... Çünkü romanlarda hayal gücünü çalıstırırsın; "acaba bu olay nasıl olur?" diye... Digerinde ise düsünürsün; "acaba nasıl olmus?" diye... Tabi bunları tarihi olayları sıkıcı bulmayanlar düsünür o ayrı konu... Neyse galiba ne demek istedigimi az buçuk anlatabildim canım...:img-wink:

Degerli paylasımların için çok tesekkürler canım... :img-kiss: Gerçekten çok güzel ayrıntılar var...

Ben de Nutuk'a devam edeyim artık... Pes pese en az 15 mesaj filan olacak ama neyse... :)

svç80
19-04-07, 21:22
farklı bir konu ama değişiklik olsun istedim:img-wink:


http://img248.imageshack.us/img248/4865/264077tg4.jpg


Atatürk'ün 1935 yılı Şubat ayında Antalya'ya yaptığı gezi sırasında Ege Vapurunda çekilen fotoğrafı Büyük Önderin keyifli günlerinden birini gözler önüne seriyor. Fotoğrafta bacaklarından tutan manevi kızı Ülkü de oyun oynarken görülüyor....


http://img440.imageshack.us/img440/7257/imagegb8.jpg


işte dünyanın şapka çıkardığı lider :good:
hadi yerine koy birini koyabilirsen!


.................ATATÜRK’ÜN 30 FARKI..................

1."ATA" LAFINI SEVMEZDİ
"Atatürk" hitabını ilk kez donemin Türk Dil Kurumu Başkanı bir
konuşmasında kullanmış,Mustafa Kemal de çok beğenerek soyadı olarak
almıştı.Kendisine Ata" diye hitap edilmesinden hiç hoşlanmazdı...

2.EN SEVDIGI YEMEK
Manastır Askeri Lisesi yıllarından kalan bir alışkanlıkla hayatı boyunca
en sevdiği yemek kuru fasulye ve pilav olarak kaldı.Tatlıya düşkün
değildi ama canı istediğinde çok sevdiği gül reçelini tercih ederdi...

3.EN BUYUK HAYALI DUNYA TURUNA CIKMAKTI
Ömrü yetseydi bir dünya turuna çıkıp Türk dili ve tarihi üzerindeki
çalışmalarını genişletmek en büyük hayaliydi...

4.BASUCU KITABI "CALIKUSU" YDU.
Binlerce kitabi vardı.Ama bunların arasında bir tanesini hayatı boyunca
hatta cephede bile başucundan ayırmadı.Reşat Nuri Güntekin'in ünlü
Çalikuşu" romanını hep yanında taşır,her gün rastgele bir yerinden açar,birkaç sayfa okurdu…

5.KABUL SALONUNDAKI AT YAVRUSU
Atlardan sonra en sevdiği hayvan köpekti.
"Fox" adini verdiği köpeği,Gazi`nin yatağının ayak ucunda uyurdu.
Hayvanlara düşkünlüğü o dereceydi ki bir gün
misafirlerinin de görebilmesi için yeni doğmuş bir tayla
annesinin Çankaya Köşkü kabul salonuna getirilmesini bile emretmişti...

6.TAM BIR SALON ADAMI
En sevdiği dans valsti.Müzik zevki çeşitlilik gösteriyordu.Klasik Batı
müziği dışında Anadolu ezgilerini de severek dinlerdi...

7.GOMLEKLERININ TUMU BEYAZDI
Gömleklerinin hepsi beyazdı.Bu gömlekler ilk yıllarda İsviçre`de özel
olarak dikilirken sonra yerli mali kullanma kampanyasına öncülük edebilmek
için Beyoğlu`nda bir terziye diktirilmeye başlanmıştı...

8.DOLABINDA LACİVERTE YER YOKTU
Takım elbiselerinin tasarımlarını hep kendisi çizerdi.Lacivert takım
giymeyi sevmezdi…

9.ÖLÇÜLERİ
Boyu 1.74 idi.Hayatinin son dönemlerine kadar 76 olan kilosu hastalığının
ilerlemeye başlamasıyla 46'ya kadar düşmüştü.43 numara siyah rugan
ayakkabı giyerdi...

10.RUMELI SIVESI
Özenli ve temiz bir Türkçe konuşurdu. Ancak bazı kelimeleri Rumeli
şivesiyle telaffuz ederdi...

11.HAZIN BIR HIKAYE
Hayatında bir donem çok önemli yer tutan Mustafa Kemal`in evlenmesinden
sonra hayatına trajik bir şekilde son veren Fikriye Hanim`in mezarının
nerede olduğu bilinmiyor….

12.CUMHURBAŞKANLIĞINDAN SIKILIYORDU…
Hayatinin çoğunu geçirdiği savaş cephelerinden sonra Cumhurbaşkanı olarak
geçirdiği yıllar ona bir tecrit yaşantısı gibi geliyor,çok sevdiği
halkından ve sade bir vatandaş yaşamından uzaklaştığını düşünüyordu...

13.PAPA`NIN TEMSİLCİSİNE ELBİSE
Kıyafet Kanunu çerçevesinde tüm din adamlarının dini kıyafetleriyle
sokağa çıkmaları yasaklanınca,Monsenyor Roncalli`ye kendi terzisi Kemal
Milaslı eliyle bir koleksiyon hazırlattı…

14.KENDİSİ TIRAŞ OLMAZDI
Sabah kahvaltılarıyla arası hiç hoş değildi.Yataktan kalkar kalkmaz
odasındaki divanin üzerine bağdaş kurarak oturur,günün ilk kahvesini
sigarasını içerdi.Bir özelliği de kendi kendine tıraş olmamasıydı...

15.DÜZEN TAKINTISI VARDI
Evinde,çevresinde hatta konuk olduğu evlerde bile eğri duran eşyaları
düzeltmeden rahat edemezdi…

16.HOŞGÖRÜLÜ LİDER
Koylunun birinin gazete kağıdına sardığı tütünü içmeye calisirken eli
yanmış,"Alin bunu kendi içsin" diyerek Atatürk`e
küfretmişti.Mahkemeye çıkarılacaktı.Atatürk olayı dinledikten sonra "Onu
mahkemeye vereceğinize doğru dürüst sigara içmesini temin edin" dedi...

17.SİGARA PAZARLIĞI
Hastalığının başlangıcında kendisini muayene eden Dr.Fissinger günde kaç
paket sigara içtiğini sormuş,Atatürk "sekiz" demişti.Doktor bunu günde
bir pakete indirmesi gerektiğini söyleyince gülümseyerek cevap
vermişti:"Ben zaten bir paket içiyorum.Bundan sonra bunu sizin izninizle
yapacağım"...

18."BU NASIL HALKÇILIK?"
Bir sabah milletvekilleri ile trene binmişti.Kondüktörün
milletvekillerinden bilet parası almamasına şaşırmış nedenini
sormuştu.Trenin milletvekillerine bedava olduğunu öğrenince epey
sinirlenmiş, "Ne de güzel halkçılık ama" demişti...

19."LAİKLİK ADAM OLMAKTIR!"
İlk mecliste bir oturum sırasında üyelerden biri laikliğin ne manaya
geldiğini anlamadığını söyleyince Gazi çok sinirlenmiş ve elini
kürsüye vurarak bir din bilgini olan üyeye cevap vermişti: "Adam olmak
demektir hocam,adam olmak!"…

20.KURBANLARI BAGISLARDI
Gittiği yurt gezilerinde kendisi için kurban edilen hayvanlara bakamaz
böyle durumlarda sırtını döner yada kesilmelerini engellerdi...

21.YABANCI DİLE MERAKI
Askeri lisede öğrenmeye başladığı Fransızca'yı sonraki yıllarda
geliştirdi.Zengin bir kelime bilgisi vardı.Konuşurken araya
Fransızca sözcükler de eklerdi...

22.FASULYESİNE POKER
Kumardan hoşlanmaz ama arkadaşlarıyla fasulyesine poker oynardı.Oyun
sonunda kazandıklarını iade ederdi...

23.KAN GÖRMEYE DAYANAMAZDI
Cephelerde düşmanla göğüs göğüse savaşmış biri olarak en ilginç özelliği
savaş meydanları dışında kan görünce fenalaşmasıydı...

24.KULAKLARI DUYAN TEK KİŞİ.
Fransiz tarihçisi Herriot Ankara`ya geldiğinde Gazi`nin kulaklarının
duyuyor olmasına şaşırmış anılarında bunu espirili bir dille anlatmıştı:
"T.C`de bir tane kulakları duyan kişi var,onu da Cumhurbaşkanı yapmışlar"…

25.BİR RİCASI BAŞ AÇTIRDI
Bir gün halk arasında dolaşırken çarşaflı bir kadına rastlamış, "Hafız
Hanım,benim hatırım için başındaki örtüyü açar mısın?" diye sormuştu.
Kadın baş örtüsünü açarak,Atatürk`ün önünde eğildi ve ellerini öptü...

26.BİLARDO VE YÜZME
Sportmen kişiliği vardı.Her gün at biner,yüzmeye gider ve bilardo
oynardı...

27.EN BAŞARILI DERS.
Eğitim hayatı boyunca en başarılı dersi matematikti.Pozitif bilimlere
ilgisi hayatı boyunca sürdü...

28.YAGCILARA GEÇİT YOK
Yağcılara çok kızardı.Bir akşam sofrasında kendisine gereksiz şekilde iltifat
eden Abdülhak Hamit`e müdahale etti...

29.SON YILBAŞI GECESİ
1937`yi 1938`e bağlayan son yılbaşı gecesini Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü
Aras ile baş başa geçirmişti.O gece dolabındaki bazı elbiseleri bakana
hediye etmişti…

30.KÖŞKTEKİ GÜVERCİNLİK
Kuşları çok severdi.Çankaya Köşkü`nde özel bir bakıcının ilgilendiği
güvercinliği vardı…

svç80
20-04-07, 01:08
Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesindeki sınır illerinden olan Ardahan,
sınırları içerisindeki Damal Dağları'nda beliren Atatürk silüeti ile
ünlüdür.
Her yıl Haziran ayının 15 ile Temmuz ayının 15'ine kadar saat
18'den itibaren Karadağ sırtlarında Atatürk'ün bu silueti net olarak
yaklaşık 20 dakika güneş batımından önce izlenmektedir.Atatürkün
profilden görüntüsü görenleri hayrete düsürmektedir

http://img455.imageshack.us/img455/2571/siluet1wz8sl6.jpg





kimdi bu adam

7 yaşındayken babasını kaybetti ve yetim kaldı. 8 yaşında okuldan alındı ve köyde yaşadı...
10 yaşında yüzü kanlar içinde kalacak şekilde, yeni okulundaki hocasından dayak yedi. Ailesi onu okuldan aldı.
17 yaşında hayalindeki okulun istediği bölümü için gerekli not ortalamasını tutturamadı.
24 yaşında tutuklandı, günlerce sorguya çekildi ve 2 ay tek başına bir hücrede hapis yattı.
25 yaşında sürgüne gönderildi...
27 yaşında kendisinden bir yaş büyük meslektaşı kendisinin de üyesi bulduğu derneğin çalışmalarıyla kahraman ilan edilirken, kendisi hiç önemsenmiyordu.
30 yaşında kendisi başka şehirleri düşman elinden kurtarmaya çalışırken, doğduğu şehir düşmanların eline geçti.
30 yaşında amiri, onu kendisinden uzaklaştırmak için başka göreve atanmasını sağladı. Yeni görevinde fiilen işsiz bırakıldı. Aylarca boş kaldı.
37 yaşında böbrek hastalığından Viyana'da 2 ay hasta ve yalnız halde yattı.
37 yaşında komutan olarak yeni atandığı ordu, dağıtıldı.
38 yaşında Savunma Bakanı tarafından görevinden atıldı.
38 yaşında bir toplantıda giyebileceği bir tek sivil elbisesi bile yoktu ve başkasından bir redingot ödünç aldı. Ayrıca cebinde sadece 80 lirası vardı. 38 yaşında kendisi için tutuklama kararı çıkarıldı.
39 yaşında idam cezasına çarptırıldı.
Sonra ne mi oldu? 42 yaşında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı oldu!
Bu öykü efsanevi lider Mustafa Kemal Atatürk'e aittir.
Mümin Sekman, bu öyküyü, insanoğlunun azmine örnek olarak yazmış. Diyor ki:
- Başarınızın önündeki engel ne? Paranız mı yok? Atatürk'ün de yoktu! Sağlığınız mı bozuk? Atatürk'ün de bozuktu! Çevrenizde sizi çekemeyenler mi var? Atatürk'ün de vardı! Bazı yakın arkadaşlarınız sizi arkadan mı vurdu? Atatürk'ün de başına geldi! Aileniz çok zengin değil miydi? Atatürk'ünki de değildi! Amirleriniz hakkınızı mı yiyor? Atatürk'ünkini de yemişlerdi! vs..vs...vs..
Özeti: Çaresizlikten yakınmayın.. Çare sizsiniz..

svç80
20-04-07, 01:19
http://img389.imageshack.us/img389/3433/0147rc4vknr6.jpg

ATATÜRK KURTULUŞ SAVAŞINDA

Ne bulutlar gitti, ne padişahlardan bir haber geldi.
Kemal Paşa derler bir yiğit vardı.
Bu sefer de millet türkülerle Kemal Paşaya haber saldı.


Kemal Paşa, yenilmez yiğit, şanlı komutan!
Savaş girer gibi yetiş bize!
Yetiş bize, çöllerde bile olsan!
İnanç doldur, güç doldur içimize!


Bin kere yurdumuzu kurtaran!
Bir görseydin ağlardın hâlimize!


Kuşun kanadında türküler
Kemal Paşanın gönlüne vardı,
Cevabından önce kendi geldi.


Bir gemi yanaştı Samsun'a sabaha karşı,
Selâm durdu kayığı, çaparı, takası,
Selâm durdu tayfası.


Bir duman tüterdi bu geminin bacasından, bir duman,
Duman değildi bu!
Memleketin uçup giden kaygılarıydı.


Samsun limanına bu gemiden atılan
Demir değil!
Sarılan anayurda,
Kemal Paşanın kollarıydı.


Selâm vererek Anadolu çocuklarına
Çıkarken yüce komutan,
Karadeniz'in hâlini görmeliydi.


Kalkıp ayağa ardısıra baktı dalgalar
Kalktı takalar,
İzin verseydi Kemal Paşa
Ardından gürleyip giderlerdi.
Erzurum'a kadar.


Bu ne inançtı ki, Kemal Paşa
Atının teri kurumadan
Sürüp geldin yeni yeni savaşların peşinde


Bir selâm gibi gitti Erzurum'a,
Bin selâm gibi geldi Sivas'a Erzurum'dan.
Dağlar alçaldı yol vermeğe,
Temizlendi ılkımından karından.


Analar, bacılar yola döküldü,
Cephane taşıdı arkasından.
Irmaklar suyundan faydalandı,
Ağaçlar dalgasından.


Yer gök inledi bir yol daha
Kurtuluş savaşından.

.....................................

Düşman koymuş meydanları kaçıyordu.


Kattı Kemal Paşa'nın ordusu düşmanı uğruna
Pişman eti anasından doğduğuna.
Çevirdi Sakarya, çevirdi süvariler,
Veryansın etti topçu,
Veryansın etti piyadeler.


Kattı Kemal Paşa'nın ordusu, sürdü gitti,
Yetiştikçe vurdu düşmana.
Hayın düşman sarhoş gibi sallana sallana
On beş günde İzmir'i dar buldu,
Ölen kurtuldu, sağ kalan teslim oldu.


Kaçtı gemiler.
Alnı sargılı, kolu sargılı, boynu sargılı,
Ahmet'ler, Bekir'ler, Ali'ler,
Mahmut'lar, Kâzım'lar, İsmail'ler
Peşlerinden yettiler,
Diz çöküp Kordonboyu'na
Ta yürekten çekip tetiği
Gemilere yaylım ateş ettiler.


Bu ne inançtı ki, Gazi Paşa!
Atının teri kurumadan
Sürüp gittin yeni yeni savaşların peşinde.


Sana borçluyuz ta derinden
Çünkü yurdumuzu sen kurtardın
Hasta, yorgun düşmüştük
Yaralarımızı iyice sardın ..


Yiğittin, inanç doluydun, yapıcıydın
Sanatkardın, denizler kadar engin
Kimsenin görmediğini görürdü
Sevgiyle bakan gözlerin ..


Dedin ki: Bu millet, bu büyük millet
Yüzyıllar boyu geri kalmış
Bu yurt, bu güzel yurt, bizim yurdumuz
Her yanından yaralar almış ..


Dedin ki: Bir güzel savaşmalı
Kurmak için yeniden
Bilgiyle, inançla, coşkunlukla
"Öğün, çalış, güven" ..


Sana borçluyuz ta derinden
Işığısın bu yurdun
Dilimizi, ulusallığımızı öğrettin bize
Çünkü cumhuriyetimizi sen kurdun ..


Hürriyeti sen yaydın içimize
Halkçıyız dedin halk içinden
İnançta hür yetiştirdin bizi
Borçluyuz sana ta derinden ..


Devrimlerle yüceltti, çok yüceltti
Bu milleti temiz ellerin
Sana borçluyuz ta derinden
En büyüğü Mustafa Kemal'lerin...

svç80
20-04-07, 01:36
Yil 1910..

Fransizlar Yeni Buluslari Olan Uçagi Tanitmak Için Tüm Uluslardan Katilimcilari Davet Ederler...

Herkes Böyle Bir Icatin Gerçeklesmis Olmasi Nedeniyle Saskin Ve Meraklidir...

Dönemin Osmanli Hükümetine De Katilimci Için Haber Gönderilmis...

Hükümet Icatlara Oldukça Merakli Olan Ali Riza Pasa Yi Gönderelim O Meraklidir Demisler...ve Derhal Saraya çagirmislar...

Kendisine Fransizlarin Bulusundan Bahsetmisler Ve Osmanli Yi Temsilen Gitmesini Istemisler...

Ali Riza Pasa Bu Nu Biz Yapmaliydik Demis Içinden Hayiflanarak...

Yalniz Demisler Pasa Ya Davet 2 Kisilik Yanina 1 Kisi Daha Al Onu Da Sen Belirle Demisler...

Ali Riza Pasa Biraz Düsünmüs Ve Bir Delikanli Var Onu Götüreyim Demis...

Neyse Ali Riza Pasa Ve Delikanli Paris'in Yolunu Tutmuslar...

Paris'te Otel E Yerlesmisler...ve Bulusun Gösterilecegi Gün Kalabalik Meydan Ve Pist Herkes Merakla

Bekliyor..derken Pilot Hazirliklarini Yapiyor...üstüne Mont Giyiyor Birde Gözlük Takiyor...uçak Havalaniyor...

Parendeler Taklalar Manevralar Müthis Bir Gösteri... Piste Iniyor... Alkislar Arasinda Iniyor Uçaktan...

Herkes Kiskanç Ama Saskin .... Bir Yetkili Bir Gönüllü Istiyor..pilotun Arkasinda Ona Eslik Edebilecek Cesareti Olan..

Bizim Delikanli Atiliyor.. Ben Ben... Tamam, Deniyor Ve Delikanliya Gözlük Ve Mont Veriliyor...

Delikanli Montu Giyiyor Gözlügü Takiyor.. Kalabaliktan Siyrilmak üzere Iken Ali Riza Pasa Kolundan Tutuyor..

Bosver Sen Binme Birak Baskasi Binsin Diyor...neden Diye Soruyor Delikanli Birsey Mi Hissettiniz.. Yok, Sen Yine De

Binme Evlat Diyor... Derken Baskasi Biniyor Uçaga..uçak Havalaniyor Delikanli öfkeli Pasa Ya ... Parandeler..manevralar.. Derken Uçak Alev Topuna Dönüyor Ve Piste çakiliyor..2 ölü...

Delikanli Pasaya Bakiyor Hayretler Içinde... Pasa Magrur Ve Mutlu Bir Insani Kurtardigi Için...ama Bir Baskasi ölmüstü....

Ama Kurtardigi Bir Insan Degildi....

Bir Ulustu...

çünkü Delikanli Mustafa Kemal Atatürk' Tü....

Sunay Akin' Dan

svç80
20-04-07, 13:43
İSTİKLAL SAVAŞI GAZETESİ
devam:

23 mayıs

http://img329.imageshack.us/img329/4196/23mayis01yq8.jpg

http://img109.imageshack.us/img109/6830/23mayis02rs2.jpg

http://img109.imageshack.us/img109/7205/23mayis03ua5.jpg

24 mayıs

http://img411.imageshack.us/img411/4161/24mayis01ao8.jpg

26 mayıs

http://img152.imageshack.us/img152/3597/26mayis01uu4.jpg

http://img329.imageshack.us/img329/5909/26mayis02zb9.jpg

27 mayıs

http://img172.imageshack.us/img172/5759/27mayis01ub6.jpg

http://img152.imageshack.us/img152/9591/27mayis02oz1.jpg


devam edecek

Nazlıhan
20-04-07, 16:06
Sevgili Sevinç; degerli paylasımların için tesekkürler canım... Yine çok güzel seyler eklemissin... :good:

Resmi sitenin ana sayfasında okudum... Kınalı Kuzular "Türkü Albümü" çok yakında tüm müzik marketlerde diye yazıyordu... :happy0064 Sevindim ama sayfamız eski diziler arasına karıstıgı için de ayrıca üzgünüm...:icon_sorr

Olsun, yeni bölümler baslayınca yine gündemdekilerdeki yerimizi alırız Allah'ın izniyle... Ama gönül isterdiki daha fazla ilgi olsun... Ana sayfayı en çok hak eden dizi bizimkisi aslında... Benim ülke tarihim, eften püften konulardan daha fazla ilgiyi hak ediyor... Sonuçta bu dizide iyi yada kötü bizim atalarımızın hikayesi anlatılıyor... Onları anlamadan bilmeden simdikileri anlamak ve bilmek istemiyorum...:img-cool2 Gerçi hep basa saran konularından dolayı istesemde kolaylıkla anlayamayacagım galiba... Bir de dizilerin profesyonelligine yakısır bir sekilde hareket ettiklerini görebilseydik keske...

Neyse, yeni bölümleri merakla bekliyorum...

Nazlıhan
23-04-07, 10:45
Tüm ulusumuzun 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun...

Atamızı ve silah arkadaslarını rahmetle anıyorum...

Gönül isterdiki bu bayramlar hakkıyla kutlansın... Anzaklar yenildikleri tarihi yeri unutmaz ve her yıl o yere akın akın giderken bizler 25 Nisan diye sadece günü hatırlıyoruz... Bu kadar mı unuttuk milli benligimizi?

Tüm dünya çocuklarına armagan edilmis bir bayramı kimseler dogru dürüst bilmezken, Ermeniler sözde soykırımlarını elaleme kabul ettirmeye çalısıyor... 24 Nisan'da onlara bu yüzden önemli...

Milli benligi savunanlarla bagnazcıları karıstırmayalım lütfen... Arkamızdan dönen dolaplara sessiz kalmayalım...

evren91
24-04-07, 15:01
bence türk ulusunun yaşadığı savaş yıllarını çok iyi anlatan bir diziydi.
biraz daha çıksa iyi olurdu.bence az bölümü vardı.öğretici duygu yüklü
güzel bir diziydi.

avrasya
24-04-07, 22:19
DEminden beri bakıyorum bu forumu bulamadım.Aklıma hiç gelmiyo ki eski diziler kısmına alınmış olsun.Niyeysse konduramadım heralde.Neyse burdada olsa buldum
Kaset haberine çok sevindim gerçekten...Doyumsuz müzişklerdi onlar..:good:

Nazlıhan
25-04-07, 10:55
ÇANAKKALE KARA SAVAŞLARI GÜNEY CEPHESİ


SEDDÜLBAHİR BÖLGESİ

itilaf kuvvetleri, Türk birliklerinin asıl kuvvetlerinin iç bölgelerde, düşman gemilerinin top menzilinden içeride olmalarından dolayı kıyılarda tutunabilmişler ancak ileriye iç bölgelere ilerleyememişlerdir.
Ayrıca Saros Körfezi'ne İngilizler, Kumkale ve Beşike'ye, Fransızlar sahte çıkarma harekatları düzenleyerek Türk kuvvetlerini buraya bağlayıp Gelibolu yarımadasına kuvvet gönderilmesini engellemek istemişlerdir.
Bu sahte saldırılar Türk kuvvetleri tarafından püskürtülmüştür. 25-26 Nisan Seddülbahir kıyı muharebelerinde düşman hedefine ulaşamayınca 28 Nisan'da Kirte (Alçıtepe) Köyü'nü ele geçirmek için tekrar saldırdılar.Seddülbahir'deki düşmanı denize dökmek için 1-2 ve 3-4 Mayıs geceleri Türk kuvvetleri taarruza geçtilerse de başarılı olunamamıştır. Türk taarruzlarının hemen ardından düşman kuvvetleri Seddülbahir bölgesinden içerilere dalmak, Kirte'yi almak için ikinci defa saldırıya geçtiler. Bu saldırılara 2. Kirte Muharebesi denir. Ancak 6,7,8 Mayıs tarihlerinde yapılan bu taarruzlarda da hedeflerine ulaşamadılar. Arkasından da 4-6 Haziran'da 3. Kirte Muharebesi cereyan ettiyse de düşman yine başarılı olamadı. Düşman 21 Haziran'a kadar yaptığı taarruzlarda Türk cephelerini yağmalamıştı. Bunun üzerine hem daha fazla donanma desteğini sağlamak hem de Türk cephelerini parçalamak düşüncesi ile 21-22 Haziran 1915'te Kerevizdere bölgesine taarruz ettiyse de başarılı olamadı. Bunun üzerine düşman denize yakın olan Zığındere Mevkii'nde Türk mevzilerine 28,29 Haziran'da taarruz etti. Ancak yine bir sonuç alamadı. Türk kuvvetleri bu bölgede 2 Temmuz'da karşı bir taarruz yaptı, ancak başarılı olunamadı ve geri çekilmek zorunda kalındı. Düşman bu taarruzlara cevap olarak 12-13 Temmuz'da Kerevizdere'ye ikinci kez taarruz etti. Fakat bu kez yine Türk ordusunun güçlü mukavemeti ile karşılaştı. 6-7 Ağustos günleri Seddülbahir bölgesinden Arıburnu bölgesine Türk kuvvetlerinin kaydırılması için Kirte istikametinde yine saldırsalar da başarılı olamadılar. İngiliz genel kurmayı deniz kuvveti ile boğazı geçemeyeceklerini anladıktan sonra amaçlarına kara muharebesi ile ulaşma denemesine karar vermiş ve bu yolla 25 Nisan 1915 sabahı çıkarma harekatına başlamışlardı. Bu maksat için görevlendirilen İngiliz ve Fransız kara kuvveti irili ufaklı 84 taşıt gemisi ile Gelibolu yarımadası kıyısına çıkarılacaktı. Bu kuvvet 63 bin İngiliz, 12 bin Fransız askeri, değişik cins ve çapta 140 topla mücehhez altı tümen ve bir piyade tugayından oluşuyordu.
Doğu Akdeniz Seferi Kuvvetleri Baş Komutanı General Hamilton, Çanakkale'de asıl çıkarma yeri olarak Seddülbahir ve yakın çevresi kıyılarını seçmişti. Bu bölgenin taktik derinliklerini Alçıtepe bloğunu bir hamlede ele geçirmek ve boğazdaki Türk topçusunun üzerine çöken etkin bir kıyı başı mevzii tutmak istiyordu. Bölgedeki harekat Alçıtepe'den sonra birkaç yönlü gelişmelere tâbi olacaktı. Dağınık Türk kuvvetlerini çiğneyip Alçıtepe plan hedefine varabileceğini düşünmek doğaldı, fakat bu mümkün olmadı. Çünkü bu saldırılar Türk kuvvetleri tarafından püskürtülmüştür, düşman hedefine ulaşamamıştır.


SAROS KÖRFEZİ ÇIKARMASI
Bu çıkarma bir gösteri ve aldatmaca çıkarmasıydı. Türk kuvvetlerini bu bölgeye çekmek için akşama doğru 1200 kişi karaya çıkarıldı ve bu bir müddet sonra geriye alındı.


BEŞİKE LİMANI ÇIKARMASI
Bu da bir gösteri çıkarmasıydı. 25 Nisan'da bir Fransız kruvazörü ve üç torpido muhribi desteğinde yapılan çıkarma, aniden yoğun sisin bastırması ile durduruldu.


KUMKALE ÇIKARMASI
Bu çıkarma da bir gösteriş niteliğinde çıkarmaydı. Kıyıya Altıncı sömürge piyade alayı çıkmıştır. Savunma birliklerimizin parça parça kullanılmasından dolayı düşmanı denize dökmek mümkün olmadı. Düşman 27 Nisan'da Morto Limanı'na çıkabilmek için Kumkale'yi terk etti . Buna rağmen Fransızlar 778, Türk birlikleri ise 1735 kişi zayiat vermiştir.

24-25 Nisan 1915 gecesi uykusuz geçirilmişti. Gecenin ilk saatleri sakin geçirildi. Düşmanın uzak mesafelerde dolaşan karakol gemilerinden başka bir şey görünmüyordu. Deniz durgun, hava ılıktı. Gece yarısına doğru düşman gemilerinin aniden kıyı sularına toplandıkları görüldü. Şiddetli top ateşi açıldı.25 Nisan saat 04:30'da gemilerden cehennemi bir ateş açıldı. Ayrıca, Queen Elizabeth gemisi taşıdığı 38'li taretleri ile filoyu destekliyordu. Ayrıca Fransızlar, bu bölgeye sahte çıkarma harekatları düzenleyerek Türk kuvvetlerini buraya bağlayıp Gelibolu yarımadasına kuvvet gönderilmesini engellemek istemiştir.
Seddülbahir sırtları sayısız infilaklarla kaynıyordu. Ateş yoğunluğu ileri hat siperlerimizin üzerlerine oturtulmuştu. Bu saldırıya rağmen bu küçük Türk birlikleri ellerinde bulunan piyade tüfeklerine ve kanındaki cevhere dayanarak göğsünü düşmana açarak savaşıyordu.
Çanakkale'nin kan ve barut kokan destanını olayların içinde gün be gün yaşamış İngiliz baş komutanının tuttuğu günlük notları tarihi bir belge olarak renk katıyor. General Hamilton bakın bu günü nasıl anlatıyor. " Amiral De Robec ile, benim bulunacağım yer Queen Elizabeth'in köprü üstü. Danışma karargahım ise 6 inçlik top bataryası içindeki çelik kulede mevkii aldılar. Böylece , tek gemi halinde seyrettik ve saat 04:30'da Seddülbahir açıklarına ulaştık. Her yer sessiz ve kül rengi . Buradan Kabatepe yönüne rota verdik ve yarı yolda Türkler, Helles burnu tabyalarından ağır top atışına başladılar. Halen Kabatepe açıklarındayız. Güneyden çıkarma tam yüklenerek başladı. Şarapneller deniz üzerinde infilak ediyor, parçaları suya çarpıyor. Makineli tüfekler mermi yağdırıyor, mermi üzerimizden aşıyor, artık her cephede savaş başladı. Güneye doğru rota değiştirdik, tekke burnu doğusundaki sahaya yaklaştık. Başarılı çıkış harekatı icra ediliyor ama kanlı ve zalimcesine....yer gök karışıyor ve Türk toprakları hallaç pamuğu gibi atılıyordu."
*

ALÇITEPE MUHAREBESİ
Doğu Akdeniz Seferi Kuvvetleri Baş Kumandanı General Hamilton, Çanakkale 'de asıl çıkarma yeri olarak Seddül-bahir ve yakın çevresi kıyılarını seçmişti. Yukarıda ifade edildiği gibi bölgenin taktik derinliklerini kilitleyen Alçıtepe bloğunu bir hamlede ele geçirmek ve boğazdaki Türk topçusunun üzerine çöken etkin bir kıyı başını mevzii tutmak istiyordu. Çıkarma yapacak olan 29. İngiliz piyade tümeni için beş ayrı çıkarma noktası saptamıştı. General Hamilton bu çıkarma yerleri hakkında büyük umutlar beslemekteydi. Kirte'deki Türk ihtiyatları çok zayıf ve perakende birliklerdi. Saraf'ın çiftliği çevresindeki ihtiyat grupmanı yaklaşık bir alay kuvvetinde olup mesafe bakımından da uzaktı. Bu bakımdan çıkarılacak kuvvetlerin hareketi Kirte doğrultusunda erkenden birleştirilebilirdi. Bölgedeki Türk savunması çözülür ve beş yerde yapılan çıkarmalar derinlikte birleşerek Alçıtepe üzerine bir sel gibi akabilirdi.
Takviyeli 29. İngiliz Tümenin ancak iki taburdan ibaret Seddülbahir-Kirte eksenindeki dağınık Türk savunma kuvvetlerini çiğneyip Alçıtepe plan hedefine varacağını düşünmek doğaldı. Fakat, bu mümkün olmadı. Çünkü kıyılara dağılmış bulunan küçük Türk müfrezeleri denizden gelen çelik ateş ve insan sellerine karşı onların asla tahmin etmedikleri bir inanç ve pervasızlık ile direnecek her yerde savunmayı hareketlendirip ileriye atılacak ve amfibi harekat üstünde adeta bir ölüm fırtınası gibi esecekti. Çıkarmayı kıyılar şeridinde söndüren İngilizlerin Alçıtepe'ye ebediyen hasret bırakan asıl gerçek bu idi. Türk birlikleri giriştikleri savunma muharebelerinde çoğu kez taktik kuralları da aşan kendilerine özgü civanmert tutumları ile muharebe sahasına hakim olmuşlar ve ölümden ötesini ararcasına dövüşerek Çanakkale'nin adını tarihselleştirmişlerdir.
*

TEKE VE ERTUĞRUL KOYU ÇIKARMASI
Üçüncü tabur on ikinci bölük Teke Koyu'ndaki mevzilerinde hazır beklemekteydi. 40 kadar küçük deniz araçlarına yüklenmiş bir piyade taburu kadar tahmin edilen düşman kuvveti saat 06:00 'da sekiz dizi halinde kıyılara çekildiler. Donanma ateşleriyle bu çıkarmayı desteklemekte idi ve ateşleri 12. bölük mevziine oturtulmuştu. Bu ateş altında bölüğün siperleri çökmüş kumlu yerlerdeki mevzii ve tel örgü hatları birbirine karışmış fakat bölüğün erleri bulundukları çukur ve sütretlerde yuvarlanıp eski düzenlerini bozmamışlardı. Düşman taşıtları kıyı sularına düşer düşmez 12. bölüğün birden bire şahlanarak mevziilerinden çok şiddetli ve isabetli tüfek ateşleri çıkarma birliklerinin birbirine girmesine sebep oldu. İngiliz hücum birlikleri yalnız iki takımdan ibaret Türk kuvvetinin ateşleri ile büyük zayiat vermişti. Teke koyundaki ilk hesaplaşma bu şekilde kapandı. Türklerin buradaki mevziileri İngiliz donanması tarafından bir kez daha ağır bombardımandan geçirildi.12. bölüğü tamamen yok etmek ve kıyılarda sağ kalan İngilizleri yaşatmak için elden gelen her şeye başvuruyorlardı. Saat 06:00'da Ertuğrul Koyu'na tertiplenme çıkarma araçları 400 metre mesafeye gelince bütün hafif ve ağır silahlarıyla topları koy üzerinden ateşlerini topladılar. Saat 06:30'da yirmi filika kıyı üstüne düşerken 10. bölükten çok şiddetli bir tüfek atışı başladı. Türk bölüğü dişini sıkıp son ana kadar sabrederek tam zamanında çıkarma kafilesini bastırmıştır. Atışlar hızlı ve çok isabetli oluyordu. Düşman bozguna uğramıştı. Can kaygısı ile sulara atlayanlar, boğulan ve sularda vurulanlar çoktu. Ertuğrul Koyu muharebelerine ilkin 10. piyade bölüğü başlamıştı. Fakat River Clyde harekatı olan 2. harekat başlarken tabur komutanı binbaşı Mahmut Sabri durumu tehlikeli görerek 11. bölükten bir kısım kuvvet ile bu kanadı takviye etmişti. İşte 25 Nisan'da düşmanın asıl çıkarma eksenine büyük zayiat verdirerek büyük bir başarı kazanan bu bir buçuk bölüklü Türk kuvveti idi. İngiliz ve İrlanda taburları %70 zayiat vermişlerdir.
İngiliz harp tarihinin Ertuğrul Koyu ilk çıkarma muharebesini açıklayan şu cümleler büyük anlam taşımak-tadır. " Karaya çıkmak için yapılan herhangi bir harekete karşı atışlar derhal o noktada toplanıyordu.Türklerin ateş disiplinleri cidden hayrete şayandı. 25 Nisan'da güneydeki Türkler bir zafer kazanacak sayıda değillerdi, fakat komutanlarının azmi onlara çok önemli yararlar sağladı. Sed-dülbahir'deki küçücük Türk garnizonu deniz topçusunun dehşet veren ağır etkisini ilk kez tatmış olmasına rağmen 25 Nisan sabahından akşamına kadar yerlerine inatla sarıldılar ve savunmada anlatılması imkansız işler gördüler." İngiliz harp tarihine böyle altın harflerle geçen komutanın adı; Ezine'li Yahya Çavuş idi.


KABATEPE ÇIKARMASI
21 Nisan sabahı saat 05:00'e doğru iki zırhlı üç torpido Kabatepe'ye hakim mevzilerde bulunan bataryalarımıza ve Kabatepe'deki siperlerimize açtığı ateşler himayesinde sahile çıkan kuvvetler ateşlerimizle karşılandı ve yapılan hücum ile 200'ü mütecaviz zayiat vererek geri çekildi. Düşmanın bu hareketinden Kabatepe'ye dayanarak sol tarafı tehdit etmek veya Kabatepe'nin tarafımızdan işgal edilip edilmediğini anlamak gibi bir maksat tatbik ettiğine hükmedilebilir.
*
*
1.KİRTE (28 NİSAN 1915) MUHAREBESİ
Bu saldırılarda asıl amaç Alçıtepe'yi ele geçirmekti ama bunu başaramayan düşman, 29. İngiliz tümeni ve Fransız tugayı ile Kirte bölgesinde yoğun bir harekata geçti. Bu taarruza 25. ve 19. alayların karşılık vermesi ile düşman geri çekilmek zorunda kaldı ve düşmana 30 bin zayiat verdirildi.
*

2.KİRTE (6-18 MAYIS 1915) MUHAREBESİ
Düşman 1. Kirte Muharebesi'nden ders almayıp, ikinci defa Alçıtepe'yi ele geçirmek için harekete geçmişti. Arıburnu bölgesinden bir Avustralya ve bir Yeni Zelanda tugayını bu bölgeye getirdi. 6 Mayıs'ta 5 tümen ve 1 tugayla taaruza geçen düşmanın karşısında 7. ve 9. tümenler bulunuyor, 5.tümen ise ihtiyatta idi. 3 gün süren muharebeler düşmana kuvvetin 1/3 ünü teşkil eden 65 bin kişiye mal olmuştu.
Bunun sonucu olarak Çanakkale kara muharebelerinin ilk safhası sona ermiş ve boğaza inmek umudu kaybolmuştu. Geriye ise 30 Nisan da, Mısır'dan yollanan taze Hint tugayından başka bir şey kalmamıştı. 13 Mayıs 1915'te Golyat İngiliz muharebe gemisi batırılmış ve 750 kişilik mürettebattan 570'i ölmüştü. Bu sırada U-21 Alman denizaltısı, 24 Mayıs'ta Triyamf ve 27 Mayıs'ta Macestik Muharebe gemilerini batırdı. 16 Mayıs'ta düşman tarafından komuta değişikliği olmuştu. Fransız komutanı General Damat'ın yerine General Guro ve Amiral Kepratlın yerinede Amiral Nicol atanmıştı. Enver Paşa, 13 Mayıs'ta 5.Ordu Komutanlığı'na Arıburnu'na bir karşı taarruz emri vermişti. Bu amaçla Kuzey Grup Komutanı Esat Paşa komutasında 42 bin kişilik bir kuvvet toplandı. 18-19 Mayıs gecesi, 2.Tümen düşmana kahramanca taarruz etti. Ancak başarı sağlanamadı. Ve bu tümenin kaybı 9 bin ölü olmuştu. O gece 03.30'dan 04.00'e kadar yarım saatte her iki alayda 60 subay ve 5 bin er kayıp verilmişti.Saldırıları tamamen kesilene kadar bu kayıp 9 bine yükselmiştir.
Gelibolu'da da bundan daha ağır çarpışmalar olmuş ama hiçbiri bu derece yoğun bir öldürme şeklinde olmamıştı. Bu süre içinde İngiliz ve Fransızların da kayıpları fazla olmuş, İngilizler 683 subay ve 16.000 er, Fransızlar ise 324 subay ve 22.107 er kaybetmişlerdir. Bu yüzden her iki tarafta da nisbî bir sükun başlamış, daha doğrusu bundan sonraki çarpışmalar çok kanlı siper savaşları şeklini almıştı.
*
*
3.KİRTE (4-6 HAZİRAN 1915) MUHAREBESİ
19 Mayıs 1915'te Arıburnu bölgesine yapılan Türk taarruzunun başarılı olmayışı ve ağır kayıplar verdirilmesinden cesaretlenen düşman Kirte Bölgesi'nde taarruz hazırlıklarına başladı. 29. , 42. ve Deniz P. Tümeni birleştirilerek 8. Kolordu teşkil edildi. Cephenin sağ tarafında bulunan iki Fransız tümeni de General Guro emrine verildi.Türkler tarafından Kirte yolunun kuzeyinde 9. ve güneyinde 12.tümenler bulunuyordu. 15. ve 7.tümenler başlangıçta ihtiyatta idi. 4 Haziran'da başlayan saldırıda düşman kuvvetleri merkezden saldırıya geçti. Düşman kuvvetlerinin kaybı 7.500, Türklerin kaybı ise 9 bin olmuştu.
*

KEREVİZDERE VE ZIĞINDERE ÇARPIŞMALARI
19 Mayıs Türk taarruzundan sonra başlayan siper savaşlarında kuşkusuz Kerevizdere ve Zığındere çarpışmaları en şiddetlileridir. Kerevizdere Bölgesi'ne ilk taarruz Fransızlar tarafından 21 Haziran, 2. Türk tümenine karşı oldu. Daha önce yapılan topçu saldırısıyla yıpratılan tümen çok ağır kayıplar verdi. 22 Haziran'da yapılan Fransız taarruzu ise pek etkili olmadı. Bu saldırılar sonucunda 2.ve 12. tümenlere 6 bin kayıp verdirilmiş, Fransız kayıpları ise, ölü ve yaralı olarak 2.500 kişi idi.Bu defa düşman 28 Haziran günü Zığındere'nin batısında ve doğusunda 11. Tümene karşı saldırıya geçti. Düşman ezici topçu ateşiyle, tamamen tahrip edilen yaralı ve şehitlerimizle dolu olan Zığındere'nin batısına kolaylıkla girdi. Doğu bölgesindeki başarılı olamamış 157. Tugay Komutanının öldürüldüğü bu çarpışmada kahraman Mehmetçik bölgeyi başarıyla savunmuştu. 28 Haziran'da İngiliz kaybı 1750, Türk kaybı ise 2000 olmuştu. 29,30 Haziranda yapılan Türk taaruzu çok az kazanç, ancak çok ağır kayıpla sonuçlanmıştır. 5 Temmuz'da yapılan diğer Türk taaruzunda Türkler saldırıya geçti. Ancak sonuç alınamadı. 16 bin kayıp verildi.* Zığındere, Çanakkale Savaşları içinde en kanlısı olmuştur.28 Haziran-15 Temmuz arası Zığındere bölgesinde Türk tümenlerine yapılan taarruzlar 15 bin zayiata mal oldu. Ve 4.Tümen 3 Temmuz'da 12. Tümeni değiştirerek cephe savunmasını devraldı. Tümen, Saros Bölgesi'ne gönderildi.
Ağustos ayında Anafartalar'a yapacağı çıkartmanın başarısını garantilemek isteyen düşman, Türk komutanlığının dikkatini güney bölgesine çekmek amacıyla 12 Temmuz'da çok şiddetli bir topçu hazırlığından sonra Kerevizdere'ye dalgalar halinde taarruza geçti. Türk tümenleri batıdan itibaren 11., 7., 1. ve 4. Tümenler bir cephede, 6. Tümen geride ihtiyatta bulunuyordu. İngiliz taarruzu 7. Tümen, Fransız taarruzu ise ihtiyattaki 6.Tümenin kullanılmasıyla durduruldu. 12-13 Temmuz'da düşman kuvvetleri 1.5 km'lik cephe boyunca saldırmışlar, 400 metre kazanmışlardır.Düşman kaybı 4 bin Türk kaybı ise 10 bin olmuştu.
*
*
BİBLİYOGRAFYA
1.ALTINTAŞ,Ahmet, Belgeleryle Çanakkale Savaşları, Çanakkale:1996
2.BODUR, İbrahim, Çanakkale Savaşları,Çankkale:196
3.ÇAMOĞLU, Şemsettin, Çanakkale Boğazı ve Savaşları, İstanbul
4.Genel Kurmay Başkanlığı, Çanakkale Muharebeleri,Ankara:1992
5.Genel Kurmay Harp Tarihi, Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi
6.GENÇCAN, Mehmet İhsan, Çanakkale Savaşlarından Altın Harfler,İstanbul:1990
7. GÖRGÜLÜ, İsmet, On Yıllık Harbin Kadrosu, Ankara:1994
8.GÜNESEN,Fikret, Çanakkale Savaşları, Ankara:1990
9.GÜZEL, Abdurrahman, Çanakkale,Çanakkale:1994
10. MOOREHEAD,Alan, Çanakkale Geçilmez, İstanbul:1992

*******

KAYNAK: http://www.canakkale.gov.tr/savas_13_guney.htm

svç80
25-04-07, 12:03
bu gün çanakkale kara savaşlarının başlamasının 92.yıldönümü bu vesileyle şehitlerimizi saygıyla anıyor allahtan rahmet diliyorum...


centilmenler savaşı

1914 yılında Avrupa dört yıl sürecek kanlı bir savaşın eşiğindeydi. Sömürgecilik ve milliyetçilik akımları kıtadaki gerginliği günden güne büyütüyordu.

Savaş kıvılcımını çakan ise Avusturya – Macaristan İmparatorluğu Veliahtı Arşidük Ferdinand’ın aşırı milliyetçi bir Sırp tarafından öldürülmesi oldu.

Saldırının üzerinden bir ay geçtikten sonra (28 temmuz 1914) Avusturya, Sırbistan’a savaş açma kararı aldı. Bu karar aynı zamanda I. Dünya Savaşı’nın açık bir ilanıydı.

Avrupa’nın doğusunda ise hızla kan kaybeden Osmanlı Devleti, Avrupalı rakiplerinin gözünde eski saygınlığını ve gücünü yitirmiş bir ‘hasta adam’ konumundaydı. Tarihin gördüğü en geniş sınırlara ulaşmış bu büyük imparatorluk, girdiği son iki savaştan yenilgiyle çıkmış ve uzun süredir yeni bir zafer kazanamamıştı. Tersine sürekli toprak kaybediyordu.

Osmanlı, I. Dünya Savaşı’nın başında İttifak ve İtilaf Devletleri olarak kutuplaşan kıtada bir saf tutma eğilimine girdi. Başta İtilaf Devletleri’ne yakınlaşan Osmanlı’nın bu planı Rusya engeline takıldı. Zira Osmanlı’nın müttefik olarak savaşa girmesi boğazlar ve İstanbul üzerinde planları olan Rusya için istenilecek bir durum değildi.

Ancak İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa, Rusya) için boğazların hakimi Osmanlı’nın karşı safta, Almanya’nın yanında yer alması da söz konusu olamazdı.


ÇANAKKALE BOĞAZI
#
65 kilometre uzunluğunda
#
En geniş yeri 5 bin 800 metre
#
En dar yeri bin 250 metre (Kilitbahir)
#
En derin noktası 106 metre
#
Yılın 12 ayı ters akıntı var
#
Çevrede yüksek ve kıvrımlı tepeler
#
Dört önemli plaj: Bolayır, Suvla, Arıburnu ve İlyas Burnu


Osmanlı savaş ilan ediyor

Osmanlı - Almanya yakınlaşması ise İngiltere'nin aldığı bir kararla hız kazandı.

İngiltere Osmanlı için hazırladığı iki savaş gemisini teslim etmeme kararı aldı. Yeni müttefiğiyle ilişkileri pekiştirmek isteyen Almanya da bu fırsatı kaçırmayarak Türkiye’ye zararın telafisi için iki yeni savaş gemisi önerdi.

Goeben (Yavuz) ve Breslau (Midilli) adlı bu savaş gemilerinin boğazlardan geçişine izin veren Osmanlı, bu kararıyla Almanya'ya daha da yakınlaştı.

Gemilerin 28-29 ekim 1914 gecesi Rusya'nın Odessa ve Sivastopol limanlarını topa tutması da açık bir savaş ilanı oldu.

Bu saldırıyla savaşın fiilen bir tarafı olan Osmanlı’ya önce Rusya, ardından İngiltere ve Fransa savaş açtı. Osmanlı I. Dünya savaşında birden fazla cephede savaştı. Ancak kuşkusuz bu cephelerin en önemlisi Türk ordusunun Alman ordusuyla aynı safta savaştığı Çanakkale’ydi.

Dünyanın gördüğü en kanlı savaş olmasına karşın bugün ‘Centilmenler Savaşı’ olarak anılan Çanakkale, harap olmuş Türk ordusuna güvenini geri kazandırdığı gibi savaşın her iki tarafı için de bir kahramanlık ve cesaret destanı oldu...

http://www.cnnturk.com/images/ozel_dosyalar/canakkale1.jpg

İngiltere’nin Çanakkale Cephesi kararı

İtilaf Devletleri için Osmanlı’nın açık savaş ilanı ‘gücünden korkulacak bir rakibin arenaya çıkması’ değil, ‘müttefiğe yapılacak yardımın kesilmesi’ anlamına geliyordu.

Zira o güne kadar boğazları tarafsızlık içinde yöneten Osmanlı’nın rakip haline gelmesi Rusya’ya müttefiklerden yapılacak yardımın engellenmesine ve Çarlık donanmasının Karadeniz’de sıkışıp kalmasına neden olacaktı. Bu nedenle Rusya’nın müttefikleri İngiltere ve Fransa vakit kaybetmeksizin Osmanlı’ya yönelik planlar üzerinde çalışmaya başladı.

Bu planlar arasında en cazip olanı kuşkusuz boğazların ele geçirilip İstanbul’un alınmasıydı. İstanbul’u ele geçirmek hem boğazın iki yakasına hakim olmak, hem Rusya üzerindeki baskıyı azaltmak, hem de düşmanı manen yıkmak demekti.

Çok geçmeden İngiltere’deki Savaş Konseyi, uzun tartışmaların ardından Çanakkale’ye harekat kararı aldı. Tartışmaların odak noktasını boğazların kara harekatı olmaksızın, sadece donanma gücüyle ele geçirilmesi oluşturuyordu.

Deniz Bakanlığı Birinci Lordu Winston Churchill, harekatın kara desteği olmaksızın başarıya ulaşacağını ileri sürerken, deneyimli Kurmay Başkanı Amiral Lord Fisher bunun mümkün olmadığında ısrar ediyordu.

Bir başka tartışma konusu da yine Churchill’in Çanakkale’de kullanılmasını önerdiği çağdışı gemilerdi. Dünyanın en büyük donanmasına sahip olan İngiltere’nin Çanakkale’ye eski gemileri yollamasına yine Lord Fischer karşı çıkıyordu.

Uzun tartışmaların ardından Churchill, Fisher’i ikna etti ve 28 ocakta son söz söylendi.

http://www.cnnturk.com/images/ozel_dosyalar/gemi.jpg254.jpg

Türk ordusunun durumu

Trablusgarp ve Balkan Savaşları’ndan yeni çıkan Türk ordusu, bu önemli savaş kararının alındığı dönemde yorgun ve harap durumdaydı. Ordunun yeterli silahı ve cephanesi yoktu. Hatta askerlerin doğru düzgün üniformaları bile yoktu.

Bu dönemde Türk ordusu, boğazları savunmak için denize mayın döşedi. Kıyılarda da bu hatları koruyacak gizli mevziler oluşturdu.

http://www.cnnturk.com/images/ozel_dosyalar/top.jpg254.jpg

İtilaf Ordusu’nun durumu

İstanbul’u kara harekatı olmaksızın ele geçirme amacında olan İngiltere, Çanakkale cephesi için Akdeniz’in gördüğü en büyük deniz gücünü topladı.

Zırhlılar, destroyerler, mayın tarama gemileri ve tekneler eskiydi, ancak yine de Osmanlı’nın modernize olmamış silahlarından daha etkiliydi. 14 savaş gemisi arasında en ihtişamlı olanı 15 inçlik toplarıyla Queen Elizabeth’ti. 15 inçlik toplar Türk menziline girmeden hedefleri vurabilme gücü anlamına geliyordu.

Amiral Guepratte komutasındaki Fransız donanması ise dört savaş gemisi ile yardımcı teknelerden oluşuyordu. Bu arada takviye güç olarak dünyanın dört bir yanından gelen İtilaf askerleri, Mısır’da konuşlandırılıyordu.

svç80
25-04-07, 12:17
25 nisan Anzak çıkarması


Gelibolu’ya çıkarma yapacak birlikler arasında Anzaklar olarak bilinen Avustralya ve Yeni Zelanda askerleri de bulunuyordu.

Hepsi gönüllü olan Anzakların savaş geleneği yoktu. Kaynaklarda ‘uzun boylu, iri yapılı’ olarak tarif edilen Anzaklar, tarihlerindeki ilk savaşı yabancı bir devletin topraklarında, yine yabancı bir devlet için çarpışırken yaşayacaklardı.

Mısır’dan gelip Limdi Adası açıklarında toplanan İtilaf askerleri arasında Anzakların (30 bin) yanı sıra Fransızlar (16 bin), İngilizler (17 bin), Afrika’dan Zouave’lar, yabancı lejyon askerleri, Hindistan’dan Sihler ve Gurkhalar, Levanten Yahudiler, Rumlar, İskoçyalı, İrlandalı, Kraliyet deniz tümeni (10 bin) toplam 75 bin kişi vardı. Ancak savaşın ilerleyen dönemlerinde İtilaf ordusu için savaşanların sayısı yüzbinleri buldu.

http://www.cnnturk.com/images/ozel_dosyalar/canakkale254ata.jpg

Mustafa Kemal'in Anzaklarla rastlantısal karşılaşması gidişatı değiştirdi

Türk cephesinde kara çıkarmasına hazırlık

Bu arada Alman komutan Liman Von Sanders, askerler için katı bir eğitim programı hazırlıyordu. Gündüz yürüyen askerler gece siper kazıyordu. Yeterli ekipmanı olmayan askerler köylülerden kazma ve kürek topluyor, toprağı çoğunlukla süngüleriyle kazıyordu.

Denizaltılara karşı ise boğazın altına dikenli teller döşeniyor, torpil başlıklarından mayın yapılıyordu.

http://www.cnnturk.com/images/ozel_dosyalar/kara254.jpg

25 nisan: Ana saldırı

Kara harekatı için hazırlıklarını tamamlayan İtilaf ordusu Gelibolu yarımadasındaki Kabatepe’yi ana saldırı noktası olarak belirledi. Anzak askerlerini iki kademe halinde bölgeye çıkarmayı planlayan İtilaf ordusu, böylelikle yarımadadaki Türk birlikleri arasındaki bağlantıyı yok etmeyi amaçlıyordu. Böylece donanmanın da boğazlarda ilerlemesinin önü açılacaktı.

Ancak boğazın güçlü akıntısına kapılan ve sürüklenen Anzak tugayı, Kabatepe yerine Arıburnu'na çıktı. Birliklerin karaya ayak basmasıyla birlikte, haritada işaretli olandan başka bir noktaya çıkıldığı anlaşıldı.

Zira kıyıdan sonra birkaç yüz metre boyunca düzgün zeminde yürümeyi bekleyen Anzak tugayının önünde bir yamaç yükseliyor ve yamaca tırmanmaya çalışan askerler yoğun Türk ateşi altında kalıyordu.

İlk kayıplarını veren Anzaklar subaylarla iletişim kesilmesi sonucu nereye gideceklerini de kestiremiyordu.

Oluşan kaos ortamında az sayıda asker iç bölgelere girmeyi başardı. Kalan askerler ise kıyıya çivilendi. Sabah saat 08.00 olduğunda 8 bin İtilaf askeri kıyıya çıkabilmişti.

http://www.cnnturk.com/images/ozel_dosyalar/mkemal254.jpg

Mustafa Kemal sahnede

Anzak çıkarması zekasına ve görüşlerine saygı duyulan, ancak Osmanlı idaresiyle yaşadığı anlaşmazlıklar nedeniyle önemli mevkilere getirilmeyen bir asker olan Mustafa Kemal için dönüm noktası olacaktı.

Mustafa Kemal’in Anzak askerleriyle olan rastlantısal karşılaşması savaşın kaderini de başbamka bir boyuta sürükledi.

Anzak çıkarmasının üzerinden birkaç saat geçtikten sonra Mustafa Kemal taburlarından birini Anzak askerlerine karşı gönderme emri aldı. Conkbayırı’na yaklaştığında hazırlıksız yakalanarak düşmandan kaçan Türk askerlerini gördü.

Bulundukları konum itibariyle düşmanla burun buruna olduğunu gören Mustafa Kemal, kaçan askerlere süngülerini takmalarını emretti ve askerleri yere yatırdı.
Mustafa Kemal daha sonra bu anı şöyle anlatacaktı:


“Conkbayırına doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile dağ bataryasının yetişebilen askerlerinin marş marşla benim bulunduğum yere gelmeleri için, yanımdaki emir subayını geriye yolladım. Bu askerler süngü takıp yere yatınca, düşman askerleri de yere yattı. Kazandığımız an, bu andır...”

Elindeki en iyi birlik olan 57’inci alayı savaş alanına getiren Mustafa Kemal, askerlerine saldırı emri verdi:

“Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler gelir başka komutanlar hakim olabilir”

Hayatlarında ilk kez savaşan Anzak askerleri, kısa sürede yorgunluğa yenik düştü. Çanakkale’nin zor şartları ve haritası çıkarılmamış toprak da askerleri fiziksel olarak etkiledi.

O gün Anzakları tepeden aşağı püskürten Mustafa Kemal, Conkbayırı ve Sarıbayır’ın Gelibolu’nun güneyi için kilit nokta olduğunu anlamakta gecikmez.

İngiliz yazar Alan Moorehead ‘Gelibolu’ adlı kitabında bu anı şöyle yorumlar:

“İtilaf Devletleri açısından bakıldığında ast rütbeli ama dahi bir komutanın o anda o noktada bulunması tüm seferin en acımasız rastlantılarından birisidir, o orada olmasa Avustralya ve Yeni Zelandalılar Conkbayırı’nı belki de o sabah ele geçirecekler, savaş daha o anda sonuçlanmış olacaktı.”

Anzak cephesinde durum böyleyken İngiliz komutan Hamilton kendisini Queen Elizabeth’in kaptan köşküne kapatır ve savaş alanıyla bağını keser.

Çıkarmanın beşinci gününde Anzak ordusunun katettiği mesafe 200 - 300 metreyi geçmez.

KEŞİF UÇAKLARI
#
I. Dünya Savaşı sırasında kullanılan uçaklarda uçuş mesafesi hayli düşüktü.
#
Çanakkale'den kalkan bir uçağın İstanbul'a ulaşması mümkün değildi.
#
Bombalar pilotun ayağının altındaki bir yuvadan ya da uçaktaki gözlemci tarafından aşağıya fırlatılıyordu.
#
Silah olarak çelik çivi kulanılıyordu.
#
İtilaf ordusu keşif uçakları için Bozcaada’da 730 metrelik bir pist oluşturdu. Bu pist bile günün şartları için uzak kalıyordu.
#
Keşif uçakların en önemli başarısı havadan düşman siperlerinin fotoğraflarını çekmesiydi.
#
Türk ordusu Nievport tipi deniz uçağıyla ağustos 1914’ten itibaren İngiliz ve Fransız gemilerinin faaliyetlerini izlemeye başladı. Savaş sırasında Türk keşif uçaklarının sayısı üçe çıktı.
#
Keşif uçuşlarıyla İtilaf donanmasının gemileri ve sayısı ile harekat hazırlıkları belirlendi.
#
İtilaf ordusunun elinde ise İngiliz ve Fransızlara ait toplam 20 uçak bulunuyordu.
#
Bu uçaklar Türk mevzileri üzerinde kayda değer keşif uçuşları yapmalarına rağmen, boğazlara döşediği mayınlara İtilaf donanmasına birçok kayıp verdiren Nusret mayın gemisini gözden kaçırmışlardı.

svç80
25-04-07, 12:27
Harekatın sonu: Anafartalar

Mayıs ayı geldiğinde İtilaf ordusunun İngiliz, Fransız ve Anzak toplam 20 bin kaybı vardı.

Ölü sayısının artması karşısında İngiltere’de Lord Fisher tepki gösterdi:

“Tanrı Çanakkale’nin belasını versin. Orası bize mezar olacak”

Cepheden Londra’ya gönderilen mesaj da umut verici değildi. Ordunun yeni bir saldırı isteğinde olduğu, ancak başarısızlığın bedelinin yıkıcı olacağı belirtiliyordu.

Mayıs ayında İngiliz donanmasının gözbebeği Queen Elizabeth geri istendi. Lord Fisher de görevinden istifa etti.

Bu sırada İstanbul’da Enver Paşa, elde edilen başarılardan memnundu. “Tarihe İngiliz donanmasının güçsüzlüğünü kanıtlayan kişi olarak geçeceğim” diye böbürleniyordu.

http://www.cnnturk.com/images/ozel_dosyalar/siper.jpg254.jpg

Ölülerin gömülmesi için ateşkes

Anzak cephesinin komutasını üstlenen Mustafa Kemal’e karşı hareketsiz kalan İtilaf askerleri yorgun ve umutsuzdu.

Yaşanan kanlı çarpışmalar sonucu 10 metreye kadar düşen siper mesafesinde Türk ve Anzak askerlerine ait cesetler artmaya başladı. Savaş alanında yaralananlar ise çürümeye yüz tutmuş cesetlerin arasında yatıyordu.

Yaşanan tüm olumsuz şartların yanında salgın hastalık tehlikesi belirdi. Bunun üzerine Liman Von Sanders ve Sir Ian Hamilton devreye girerek ölülerin gömülmesi için ateşkes ilan edilmesine karar verdi.
24 mayısta başlayan ateşkes dokuz saat sürdü. Ateşkes şartları arasında ölüler gömülürken dürbün kullanılmaması ve düşman hatlarına yaklaşılmaması, askerlerin başlarını siperden çıkarmaması, tüfeklerin ait oldukları tarafa iade edilmesi ve verilmeden önce tetik mekanizmalarının çıkarılması vardı.

Ateşkes sırasında savaş alanındaki kanlı mücadelenin tarafları Türk ve Anzak askerleri birlikte toplu mezarlar kazdı. Bu sırada taraflar arasında düşmanlıktan ziyade arkadaşlıklar başladı.

Karşılıklı sigara ikramı, değiş tokuş edilen özel eşyalar düşman askerlerini birbirine yakınlaştırdı. Ateşkes bittiğinde askerler ‘talihin açık olsun, güle güle git, güle güle gel’ temennileriyle tokalaşarak vedalaştı.

Anzak askerlerinin Türk askerleri hakkında yazdıkları ‘Centilmenler Savaşı’ sırasındaki cesaret ve hoşgörü ortamını özetliyor. Gaz maskesi kullanmayı reddeden Anzaklar:

“Türkler gaz kullanmaz, onlar dürüst savaşçılardır”

“Türklerin dürüst, Almanlardan daha dürüst savaşçı olduklarını düşünüyorum... Türkler ülkelerini savunuyorlardı"

"Onlar da bizim gibi ülkeleri için savaşıyorlardı. Çok dürüst çarpıştılar ve bizim gibi dürüst, kuvvetliler. Her iki taraftan da değerli insanlar kaybedildi"

“Esirlere de çok iyi bakıyorlardı. Gelibolu'da kaldığım süre içinde Türklerin herhangi bir çirkin ya da alçakça tutum ve eylemini işitmedim”

http://www.cnnturk.com/images/ozel_dosyalar/anzakaskeri254.jpghttp://www.cnnturk.com/images/ozel_dosyalar/mezar254.jpghttp://www.cnnturk.com/images/ozel_dosyalar/anzak254.jpg

Harekatın sonu: Anafartalar Savaşı

Çanakkale cephesinde haziran ve temmuz aylarında da kayda değer bir ilerleme kaydedilmedi. Ancak temmuz ayında alınan önemli bir karar ağustos ayında topyekün saldırıya geçilmesi planıydı. İtilaf ordusunun bu seferki amacı küçük ve büyük Anafartalar’ı ele geçirmekti.

Çanakkale cephesinde 9–20 ağustos tarihleri arasında yapılan Anafartalar harekatı İtilaf ordusunun çıkarma harekatının sonunu getirdi.

İngiliz askerleri 6-7 ağustos tarihlerinde Arıburnu'ndaki Suvla kıyılarına çıkarma harekatı düzenledi. Saldırının başlamasından kısa bir süre sonra harekat komutanlığını Miralay Fevzi Çakmak’ten devralan Mustafa Kemal, göreve gelir gelmez karşı saldırı emri verdi.

İngiliz ordusu süngü hücumuyla püskürtüldü ve ağır kayıplar verdi. I.Anafartalar Savaşı’yla İtilaf ordusuna önemli bir darbe vuruldu.

15 ağustosta İtilaf devletleri ikinci bir saldırı düzenledi, ancak daha önce ele geçirdikleri bazı mevzileri ve Kireçtepe’yi kaybettiler. 20 ağustosta ise büyük Anafartalar’a son bir saldırı daha düzenlendi. Ancak Türk askerleri bu saldırının önünü de ağır kayıplar verdirerek kesti.

Mustafa Kemal Anafartalar harekatında gösterdiği başarıyla dahi bir asker olarak parladı. Anafartalar Savaşları’nın ardından Mustafa Kemal, takviye güç alarak iyice bitkin düşen İtilaf ordusunu Gelibolu’dan tamamen püskürtmek istedi. Ancak Mustafa Kemal istediği takviye askerleri alamayınca grup komutanlığından istifa etti.
İstifası kabul edilmeyen ve ‘hava değişimi’ne çevrilen Mustafa Kemal, İstanbul'a geri döndü. Rütbesi albaylığa yükseltildi.

İtilaf ordusu geri çekiliyor

Harekatının başarısı Osmanlı’yı savunan konumundan saldıran konumuna getirdi.

Bu arada her iki tarafın askerleri arasında da yorgunluk artık karşı koyulamaz hale gelmişti. Birkaç metrelik siper mesafeleri arasında kayda değer bir saldırı olmuyordu.
Eylül ayında İtilaf ordusu arasında takviye asker talebi yeniden gündeme geldi. Ancak bu dönemde İngiliz ordusunda yapılan bir değişiklikle harekatın sonunun geldiği anlaşıldı. Sir Ian Hamilton İngiltere’ye geri çağrıldı, yerine Monro atandı.

Savaş yerinde durumu inceleyen Monro askerleri geri çekmeyi önerdi. Öneri kasım 1915’te Gelibolu’ya gelen Tivh tarafından onaylandı. İngiliz Savaş Konseyi 7 kasımda Çanakkale'yi boşaltma kararı verdi.

İtilaf ordusu 20 aralık 1915'te Anafartalar-Arıburnu, 8 ocak 1916'da Seddülbahir bölgelerinden çekilmeye başladı. Geri çekilme aşamalı olarak 9 ocak 1916’da tamamlandı.

"Savaş budur"

Şehitlerden 20 bini Türk toplumunun en eğitimli insanlarından oluştuğu için Winston Churchill şöyle diyecekti:
"Biz de çok kayıp verdik ama Türklerin omurgasını kırdık. Tüm harekâtın, iki taraftan da binlerce kaliteli genç insanın katliamı olduğunu bir sonuç vermediğini düşünüyordum. Savaş da zaten budur."
Dünyanın gördüğü bu en kanlı savaş, beraberinde bugün bile süren bir dostluğu beraberinde getirdi. Bu savaş nedeniyle Türkler, Yeni Zelandalılar ve Avustralyalılar arasında kurulan dostluk bağları günümüzde de devam ediyor.

Her yıl Anzak çıkarmasının yıldönümü olan 25 nisanda Çanakkale’ye gelen Anzaklar, ilk savaş tecrübelerini bu topraklarda yaşayan atalarının anısına gündoğumunu karşılıyorlar...

Tümen komutanı olarak girdiği savaşta Gelibolu'nun kara savunmasının sorumluluğunu alan Mustafa Kemal’in Gelibolu'da hayatlarını feda eden düşman askerleri için söylediği sözler çok anlamlıydı:

"Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar, burada bir dost vatanının toprağındasınız, huzur ve suskunluk içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yanyana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar, gözyaşlarınızı dindiriniz, evlatlarınız bizim bağrımızdadır, huzur içindedirler, huzur içinde uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır."


http://www.cnnturk.com/OZEL_DOSYALAR/haber_detay.asp?pid=787&haberid=90709

avrasya
30-04-07, 11:57
Arkadaşlar maalesef kötü bir haberim var diziyle ilgili.Posta kutuma, attığım bir rica iletisine(dizinin devam etmesi için,ilginin aslında çok büyük olduğunun bilinmesi gerektiğinin vs..), cevap gelmiş syn. Ahmet Yenilmezden.Yaklaşık üç aydır trt yönetiminden 100 kişilik ekibin cvp beklediğini yazmış.Büyük maddi kayıplara uğramışlar.'Gelişmeleri sitemizden yayınlayacağız' diyor ayrıca.
Umarım trt sorumlu bir kurum gibi davranır da insanları daha fazla mağdur etmez.Tamam dizinin devavm etmesini isterim.Ama bu şekilde fedakarca çalışan insanların zarar görmesini de istemem.:sad53:

seheripek46
30-04-07, 12:15
nasıl yani maddi zarar derken neyi ifade ediyorsun pek anlayamadım yani işallah kötü anlamda maddi zarar demek istememişindir

Nazlıhan
01-05-07, 13:57
Arkadaşlar maalesef kötü bir haberim var diziyle ilgili.Posta kutuma, attığım bir rica iletisine(dizinin devam etmesi için,ilginin aslında çok büyük olduğunun bilinmesi gerektiğinin vs..), cevap gelmiş syn. Ahmet Yenilmezden.Yaklaşık üç aydır trt yönetiminden 100 kişilik ekibin cvp beklediğini yazmış.Büyük maddi kayıplara uğramışlar.'Gelişmeleri sitemizden yayınlayacağız' diyor ayrıca.

Umarım trt sorumlu bir kurum gibi davranır da insanları daha fazla mağdur etmez.Tamam dizinin devavm etmesini isterim.Ama bu şekilde fedakarca çalışan insanların zarar görmesini de istemem.:sad53:

Üzüldüm gerçekten... Birileri kendi imkanlarıyla birseyler yapmaya çalısıyor ama ilgili kurum sessiz kalıyor... Adaletsizlik bu ya... Ama pardon sözüm saygın kuruluslarımızdan olan TRT'ye degil, orada yönetici konumunda olan bazı kisilere... Sonuçta bu dizi bize milli degerlerimizi anlatıyordu... Birileri son günlerde yükselen bilinçli milliyetçilik karsısında rahatsız olmus olmalı ki henüz bir karara varılamamıs... Belki kesin karar için Cumhurbaskanlıgı seçimlerinin sonucunu bekliyorlardır... Malum milletin nabzını yoklamak lazım... :)

lal2
01-05-07, 17:12
Arkadaşlar maalesef kötü bir haberim var diziyle ilgili.Posta kutuma, attığım bir rica iletisine(dizinin devam etmesi için,ilginin aslında çok büyük olduğunun bilinmesi gerektiğinin vs..), cevap gelmiş syn. Ahmet Yenilmezden.Yaklaşık üç aydır trt yönetiminden 100 kişilik ekibin cvp beklediğini yazmış.Büyük maddi kayıplara uğramışlar.'Gelişmeleri sitemizden yayınlayacağız' diyor ayrıca.
Umarım trt sorumlu bir kurum gibi davranır da insanları daha fazla mağdur etmez.Tamam dizinin devavm etmesini isterim.Ama bu şekilde fedakarca çalışan insanların zarar görmesini de istemem.:sad53:

Inanamiyorum ya. Bu yapilan resmen saygisizlik ve seviyesizlik... uyuyorumu görevliler, revision islemiyor galib. Emek verenlere bir saygisizlik, bu vatan icin geleceklerini verenlere bir saygisizlik. Üften püften okadar cok program varken bu mu gözlerine batti????

Nazlıhan
07-05-07, 14:02
Resmi sitenin ana sayfasında bir klip var. Türkü CD'sinden "Eledim" türküsünü diziden görüntüler esliginde yayınlıyorlar. Ama türkü albümü çıktı mı, haberim yok. {Hemen müzik marketlere bir ziyaret sart oldu. :)}

svç80
17-05-07, 12:24
resmi siteden alıntıdır:happy0064

http://img301.imageshack.us/img301/7803/ads305zkkkhui4.jpg

Nazlıhan
17-05-07, 19:05
Ah ah... Sevdigim bir dizinin türkü albümü çıkmıs kadar sevindim...:)

Görüntüleri izleyince diziyi özledigimi fark ettim. Salı günleri yayınladıkları yeni bir dizi vardı. O da eski diziler kervanına katılmıs bile. TRT'nin ne yaptıgını anlayamıyorum artık. :img-cool2 Özel kanallara özenmiyordur insallah. Ne güzel 19 Mayıs yaklasırken dizimizi izlemeye devam edecektik belkide...:icon_sorr

shake_it
18-05-07, 03:22
Arkadaşlar maalesef kötü bir haberim var diziyle ilgili.Posta kutuma, attığım bir rica iletisine(dizinin devam etmesi için,ilginin aslında çok büyük olduğunun bilinmesi gerektiğinin vs..), cevap gelmiş syn. Ahmet Yenilmezden.Yaklaşık üç aydır trt yönetiminden 100 kişilik ekibin cvp beklediğini yazmış.Büyük maddi kayıplara uğramışlar.'Gelişmeleri sitemizden yayınlayacağız' diyor ayrıca.
Umarım trt sorumlu bir kurum gibi davranır da insanları daha fazla mağdur etmez.Tamam dizinin devavm etmesini isterim.Ama bu şekilde fedakarca çalışan insanların zarar görmesini de istemem.:sad53:

o mail bana da geldi çünkü mail listesine dahilim..
bende ilk dizi başlamadan önce şöyle okumuştum..
ilk 13 bölüm çanakkale savaşı, sonraki 13 bölm kurtuluş savaşı, sonraki 13 bölümde Türk destanları olmak üzere toplam 39 bölüm olacak diye biliyodum... trt'de reyting savaşlarına dahil oldugundan maalesef 13'de kaldık.. 100 kişi magdur edilmiş tüm bunların yanında.. halbuki benim gibi Çanakkale Savaşlarının aşığı pek çok insan var..

ben hayatımda hiçbir dizide bu kadar ağladıgımı ve duygulandıgımı hatırlamıyorum.. üçpınarlı ali'de, yahya çavuş'ta, kınalı hasan'da, mektebi sultani'li muzaffer'de.. ve bunların hepsi gerçek hikayelerdi.. Mehmet Akifi izlerken arkasından dualar okudum.. böyle büyük bir şair, daha önemlisi gerçek bir "adam" hangi duygularla İstiklal marşını yazmış diye... hep imrendim... sonuçta bu iş ahmet yenilmez ve ekibinin yüreğini koyarak yaptıgı bir işti.. yüreklerine sağlık...

bu arada trt kınalı kuzulardan dolayı ödüller alırken haber bültenine bile çıkartılırken, sebepsiz yayından kaldırılınca kimsenin kılı kıpırdamıyo...

kısacası kınalı kuzular "popüler" ve "kötü" tamamen kurmaca ve entrikalarla dolu tv dizilerine yenilmek zorunda bırakıldı.. benim önerim zaten her bölümü sinema filmi tadında olan dizinin ya sinema filmi olarak çekilmesi ve belirli aralıklarla sunulması, ya da dogru dürüdt bir kanalda yayınlanması.. bu biraz hayalperest oldu sanırım.. Tüm kanallar aynı çarkın içindeler maalesef.. en iyisi sinema filmi olması..

tekrar ahmet yenilmez ve ekibine sonsuz teşekkürler..

Nazlıhan
19-05-07, 11:12
GENÇLİĞE HİTABE

Ey Türk gençliği ! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!


Gazi Mustafa Kemâl ATATÜRK
20 Ekim 1927

Kaynak:http://www.mebnet.net/ataturk/genc-hitabe.htm

************************************************** ********

GENÇLİĞİN ATATÜRK'E CEVABI

Ey Büyük Ata,

Varlığımızın en kutsal temeli olan, Türk İstiklâl ve Cumhuriyetinin sonsuz bekçisiyiz. Bu karar, değişmez irademizin ilk ve son anlatımıdır. İstikbâlde, hiçbir kuvvet bizi yolumuzdan döndürmeyecektir. Bizler, bütün hızımızı senden, ulusal tarihimizden ve ruhumuzdaki sönmez inanç ateşinden alıyoruz. Senin kurduğun güçlü temeller üzerinde attığımız her adım sağlam, yaptığımız her atılım bilinçlidir. En kıymetli emanetimiz olan, Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti, varlığımızın esası olarak, eğilmez başların, bükülmez kolların, yenilmez Türk evlatlarının elinde sonsuza dek yaşayacak ve nesillerden nesillere devredilecektir. İstiklâl ve Cumhuriyetimize kastedecek düşmanlar, en modern silahlarla donanmış olarak, en kuvvetli ordularla üzerimize saldırsalar dahi, ulusal birliğimizi ve yenilmez Türk gücünün zerresini bile sarsamayacaktır. Çünkü, bu aziz vatanın toprakları üzerinde yetişen azimli ve inançlı Türk gençliği, dökülen temiz kanların ve Cumhuriyet devrimlerimizin aydın ürünleridir. Vatanın ve milletin selameti için her zorluğa iman dolu göğsümüzü germek, gerçek amacımızı olacaktır.

Ey Türk'ün büyük Ata'sı !

İstiklâl ve Cumhuriyetimizi korumak gerektiği zaman, içinde bulunacağımız durumlar ve şartlar ne olursa olsun, kudret ve cesaretimizi damarlarımızdaki asil kandan alarak, bütün engelleri aşıp her güçlüğü yenmek azmindeyiz.

Türk gençliği olarak özgürlüğün, bağımsızlığın, egemenliğin, cumhuriyet ve devrimlerin yılmaz bekçileriyiz. Her zaman, her yerde ve her durumda Atatürk ilkelerinden ayrılmayacağımıza, çağdaş uygarlığa geçmek için bütün zorlukları yeneceğimize, namus ve şeref sözü verir, kendimizi büyük Türk ulusuna adarız.

Türk Gençliği

Kaynak:http://www.mebnet.net/ataturk/genc-cevabi.htm

svç80
19-05-07, 13:59
19 mayıs atatürk'ü anma gençlik ve spor bayramınız kutlu olsun

http://img243.imageshack.us/img243/3815/uyjtuygpp9.jpg



ATATÜRK'ÜN 19 MAYIS 1919'DA SAMSUN'A ÇIKIŞI VE TÜRKİYE'DE MİLLİ EGEMENLİK İLKESİNİN GERÇEKLEŞMESİ

Millî Mücadelenin Atatürk tarafından dile gelen hikâyesinin ilk cümlesi, "1919 senesi Mayısının 19'uncu günü Samsun'a çıktım" ile başlar. Diğer bir deyişle, 19 Mayıs 1919 Millî Mücadelenin fiilen başladığı tarihtir. 19 Mayıs bir başlangıçtır; fikir ve karar sahibi Atatürk'ün hedefine varan yolda ilk adımdır. Şevket Süreyya Aydemir'e göre, "Mustafa Kemal'in yeni hayatı, yeni âlemi, onun, 1919 Mayısının 19'uncu günü Samsun kıyısında Anadolu karasına ayak basmasıyla başlar, yani onun zuhurunun, hem kendi kaderine, hem milletimizin tarihine, hem çağımızın akışına, çeşitli yönlerden yön ve şekil veren safhası o gün, orada ve Mustafa Kemal'in Samsun kıyısına ayak basmasıyla başlamıştır."(1)
Egemenlik(Hakimiyet); egemen olma, hakimlik, üstünlük, amirlik manalarına gelir ve hükmeden, buyuran, buyruğunu yürütebilen üstün gücü ifade etmek için kullanılır. Egemenlik, devlet kudretinin bir vasfıdır.İç hukukta en üstün kudreti, uluslar arası hukukta da bağımsız bir gücü ifade eder.(2)
Millî Egemenlik ise; bir milletin kendi kaderine hakim olarak, kendi geleceğini tayin etme gücünü elinde bulundurması demektir. Yani bir milletin kendini idare etmesi, kendine hükümet edecek heyeti seçmesi anlamına gelir. İç görünüşü itibarıyla demokratik rejimi, yani egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu ortaya koyarken, dış görünüşü ile de milletin özgür ve bağımsız yaşamasını, yani dışa karşı millet birliğini ve bütünlüğünü ifade eder.(3)
Millî Egemenlik, bir kişi veya sınıfın egemenliğinden uzak olarak, milletin kendi yönetiminde söz sahibi olması anlamına geldiğinden, milletin genel iradesinin ortaya konulmasını sağlar ve iktidarın, kayıtsız şartsız millete ait olmasını ifade eder. Millî Egemenlik anlayışında millet, kendisini oluşturan fertlerden ayrı, onların üstünde bir kişiliğe, bir iradeye sahiptir ve egemenlik bu kolektif kişiliğe aittir. (4)
Millî Egemenlik, millet iradesini hakim kılması münasebetiyle demokrasinin temel şartıdır. Bu sebeple, bütün demokratik rejimlerde en üstün kuvvet ve devlet yönetimi konusunda belirleyici unsur olarak, devlete yön verirken, aynı zamanda devlet fonksiyonlarının oluşmasını da sağlar. (5)
Millî Egemenlik, insanlık tarihinde başlı başına kuvvet kaynağı olan ve kuvvet doğuran fikirlerden birisi olarak, devletlerin yapısını değiştirebilecek ve tarihin akışını etkileyebilecek kadar etkilidir. Dolayısıyla, insanlık tarihi açısından büyük önemi sahiptir. (6)
Atatürk'e göre Millî Egemenlik, devlet ve milletin mukadderatında amil ve hakim unsur olması gereken bir değerdir. Çünkü Millî Egemenlik, adaletin, eşitliğin, hürriyetin dayanağı ve milletin namusu, haysiyeti, şerefidir. Bu sebeple Atatürk, Millî Egemenlik ilkesini devletin temel unsurlarından birisi haline getirmeye çalışmıştır. Bundan amaç ise; siyasî, sosyal ve ekonomik yönden, yabancı etkilerden uzak, millî iradeden oluşmuş bir toplumun meydana gelmesini sağlamaktır. (7)
Atatürk,"Millî Hakimiyet öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar" ifadesiyle, Millî Egemenlik ilkesinin gücünü ortaya koyarak, devlet hayatındaki önemini
vurgulamıştır. (8)
Türkiye'de Millî Egemenlik ilkesinin gerçekleştirilmesi, tamamen Atatürk'ün bu konudaki düşünce ve çalışmalarının sonucudur. Atatürk'ün 19 Mayıs 1919'da Samsun'a ayak basmasıyla birlikte, Türk tarihinde ilk defa kişisel egemenlikten, Millî Egemenliğe geçiş süreci başlamıştır. Atatürk, Samsun'a ayak bastığı andan itibaren, hem içe, hem de dışa dönük olarak, dinî ve batılı fikirleri yanına almış ve bunların senteziyle Anadolu'da tek idare, tek devlet, tek egemenlik, tek kumandan, tek meclis ve tek millet fikirlerinden hareket ederek, her alanda gerçek Millî Egemenlik ilkesini uygulamaya çalışmıştır. Dolayısıyla, Türkiye'de Millî Egemenlik ilkesinin genel anlamda ilk defa Atatürk'ün önderliğinde girişilen Millî Mücadele yıllarında uygulandığını söylemek mümkündür. Çünkü bu dönemde, memleketin içine düştüğü kötü durum karşısında, bazı aydınlar memleketin kurtarılması için bir büyük devletin mandasını kabul etmekten başka çare görmezlerken,Atatürk bunlardan çok farklı düşünmüş ve millete güveni esas alan bir hareketin peşinde olmuştur.(9)O, memleketin içinde bulunduğu kötü durumu kastederek Nutukta; "... Bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da Millî Hakimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak! İşte daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamasına başladığımız karar, bu karar olmuştur."(10)
Atatürk'ün Samsun'a varır varmaz, müfettişliğin kendisine yüklediği vazifeleri yerine getirmek amacıyla hazırladığı 22 Mayıs 1919 tarihli rapor; Ordu müfettişinin birçok noktalarda, talimatın sınırını da aşarak, bütün memleket kaderi ile ciddi bir şekilde uğraştığını göstermektedir. Hazırladığı bu ilk raporunda Atatürk, Samsun bölgesindeki asayişsizliğin sebebinin Rumlardan kaynaklandığını, Türklüğün yabancı mandasına ve kontrolüne tahammülü olmadığını, Yunanlıların İzmir'i işgale haklarının bulunmadığını ve en önemlisi, milletin, millî egemenlik esasını ve Türk milliyetçiliğini kabul ettiğini ve bunu gerçekleştirmeye çalışacağını belirtmiştir. Dolayısıyla Atatürk, milletin birlik ve beraberliği ile Millî Egemenlik ilkesini Millî Mücadelenin temel dayanağı yapmaya kararlı olduğunun ilk işaretini vermiştir. Millî Mücadelenin ilk ana programını teşkil eden bu rapor, Tevfik Bıyıklıoğlu'na göre, gerçekte, bir ihtilâl programından farksızdır. (11)
Atatürk, Samsun'un İngiliz işgalinde ve kıyıda bulunması ve civarındaki Rum çetelerinin faaliyetlerinden ötürü karargâhının içerde daha emin bir yere naklini gerekli görmüş ve 25 Mayıs 1919'da Havza'ya hareket etmiştir. Atatürk için artık tarihî görev başlamış bulunuyordu. Bundan sonra Osmanlı Devleti bir süre adeta iki elden idare edilecekti. Çünkü Atatürk her gittiği yerde halkın arasına girerek İstanbul Hükümeti gibi halkı sükunete değil, tersine onları harekete geçirmeye çalışacaktı. Yine O, sadece bir komutan olmayacak valiler ve millî teşekküllerle haberleşen,Türk milletini düştüğü kötü durumdan haberdar eden, memleketin dertlerini dert edinen bunlara çare arayan, cemiyetler toplayıp kararlar alan bir önder olacaktı. (12)Nitekim, 28 Mayıs 1919'da Havza'dan bütün memlekete, askerî ve mülkî amirlere, Müdafaayı Hukuk Cemiyetlerine gönderdiği bir tamimle İzmir'in işgalini protesto için yurdun her tarafında mitingler yapılmasını, halka felaketin büyüklüğünün anlatılmasını ve bunu köylere kadar yaymalarını istedi. Bunun üzerine memleketin her köşesinde İzmir'in işgaline tepki olarak mitingler yapıldı. İstanbul'da altı miting, Anadolu'nun çeşitli şehir ve kasabalarında toplam 96 miting tertip edildi.(13)
İstanbul mitinglerine ve Atatürk'ün Havza'daki faaliyetlerine ilk tepki işgal makamlarının onu İstanbul'a geri çağırmaları olmuştur. Atatürk, o güne kadar"Ordu Müfettişi" sıfatı ile bütün kişisel ağırlığını koyarak hareket etmişti. Şimdi bu sıfatın tehlikeye düştüğünü görüyordu. Bu nedenle başlattığı eylemi kişisel olmaktan çıkarıp halka mal etmekte acele etmek gerekiyordu. Harbiye Nezaretine oyalayıcı bir cevap vererek 12 Haziran 1919'da Amasya'ya gitti. Ali Fuat Paşa (Cebesoy), Refet Bey(Bele) ve Rauf Bey'in (Orbay) katkılarıyla 14 Haziran 1919'da kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti bünyesinde, Mustafa Kemal tarafından önceden hazırlanmış metnin üzerindeki çalışmalar tamamlanarak Millî Mücadele tarihimize Amasya Tamimi olarak geçen ilk önemli belge kabul edildi. Tamim, Konya'da bulunan 2.Ordu Müfettişi Cemal Paşa (Küçük, ya da Mersinli Cemal Paşa)ile Erzurum'da 15.Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa'nın da onaylamasından sonra 21/22 Haziran 1919'da tüm ilgililere duyuruldu. (14)
Amasya Tamimi'nde dikkati çeken noktalar özellikle şunlardır."Yurdun bütünlüğü, milletin istiklâli tehlikededir" denilmekle, tehlike çanı çalmakta, alarm işareti verilmektedir. Tamimin ikinci maddesi birinciyi tamamlamakta İstanbul Hükümetinin aczi ortaya konularak, bu durumun milletimizi yok olarak tanıttırdığı açıklanmaktadır. Tamimde yer alan önemli bir hüküm de, "Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır" parolasıdır. Millî Egemenliğe ve millî bağımsızlığa yer veren bu ilke, daha sonraki tarihî gelişmelerle Türk İnkılâbının bir temel dayanağı olacaktır. Tamim, bölgesel değil, bütün ülkeyi içine alacak bir kuruluşu öngörmekte ve bu amaçla bir kongrenin toplanması gereğini belirtmektedir(15).
Amasya Tamimi, Millî Egemenliğe dayalı yeni bir Türk devletinin kurulması yolunda atılan ilk adımdır. Türk milletine bu çağrının gerekçesini ve uygulanacak plânı açıklamaktadır. Artık yüzyıllardır Türk milletinin kaderine hükmetmiş olan Padişah iradesine karşı ayaklanma başlamıştır. Nitekim Tamimle birlikte İstanbul'a gönderilen mektuplarda, artık İstanbul'un Anadolu'ya egemen değil, bağımlı olmak zorunda olduğu belirtilmiştir. Ordunun Amasya'da alınan kararların uygulanması ile görevlendirilmesi artık ordunun da ihtilâlin içinde yer aldığını göstermesi bakımından önemlidir.(16)
Tamim, millet gerçeğine dayanarak alt üst olan düzenin yerine yeni bir düzeni öngörmektedir."İstiklâl", bu yeni düzenin parolası, millî iradeye dayanan"Millî Hakimiyet" ilkesi de gücüdür.(17)
Amasya Tamimi'nin bir diğer önemi de,Türk Milliyetçiliği akımının, inkılâbın bir temel prensibi olarak değerlendirilmiş olmasıdır. Milliyetçilik Amasya Tamimi'nden itibaren millî mücadelenin esası, özü, temel yapısı olmuş, milleti harekete getiren, ona millî şuur ve vicdanının sesini duyuran, politik tutumun hedeflerini gösteren prensip olmuştur.(18)
Kısaca, Amasya Tamimi,Türk İnkılâp Tarihinde, hukukî ve siyasî önemi ile yeni Türk devletinin kuruluşunu hazırlayan bir temel vesika olması bakımından özel bir değer ifade eder.
Devletin kaderinde, milletin söz sahibi olması anlamını taşıyan Millî Egemenlik ilkesinin, Millî Mücadele dönemi boyunca ve daha sonra da üzerinde durulacak en önemli hususlardan birisi olduğu, Anadolu'nun çeşitli şehirlerinde kongreler düzenlenerek, halkın istek ve düşüncelerinin belirlenmeye çalışılmasından da açıkça anlaşılıyordu. Zaten sadece bu kongrelerin toplanması bile, millet egemenliğinin gerçekleştirilmesi yolunda atılmış önemli bir adımdı. Çünkü kongrelerde alınacak olan kararlar, milletin temsilcilerinin görüşleri doğrultusunda ortaya çıkacaktı. Bu da milletin girişilecek olan mücadelede söz sahibi yapılması demekti.(19)
Bu çerçevede, 23 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihleri arasında yapılan Erzurum Kongresinde alınan kararlar arasında; "Kuva-yı Milliyeyi âmil ve İdare-i Milliyeyi hakim kılmak esastır" ibaresinin bulunması, bütün bu çalışmaların Türkiye'de Millî Egemenliği gerçekleştirmek esasına dayandığı açıktır. Yine 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında yapılan Sivas Kongresinin sonunda yayınlanan beyannamede de; "İstiklâlimizin temini için Kuva-yı Milliyeyi âmil ve Millî İradeyi hakim kılmak esastır" denilerek,Erzurum Kongresinde bu konuda alınan kararın aynen tekrarlanması, şüphesiz Atatürk'ün bu konudaki kararlılığının bir göstergesi olmuştur. Bu çerçevede,Atatürk'ün Sivas'ta çıkarttığı gazetenin adının İrade-i Milliye ve Ankara'da çıkarttığı gazetenin adının da, Hakimiyet-i Milliye olması tesadüf değildir.(20)
Türkiye'de Millî Egemenlik konusunda atılmış önemli adımlardan birisi de Son Osmanlı Mebusan Meclisinde 28 Ocak 1920'de kabul edilen Misak-ı Millî kararlarıdır. Misak-ı Millî ile her şeyden önce millî ve bölünmez bir Türk ülkesinin sınırları çizilmekle birlikte Türkler, tam bağımsızlık şuuruna erişmişler ve millet olarak asgari haklarını istemişlerdir. Bu Misak (Ant), Erzurum ve Sivas Kongreleri kararlarındaki millî kurtuluş programını, millî hudutlarımızı daha geniş ve belirli kılarak tam bir hukuk ve siyaset anlayışı esaslarına oturtmuştur.(21)
Misak-ı Millî'nin kabulünden sonra İngilizler 16 Mart 1920'de İstanbul'u işgal ederek,Son Osmanlı Mebusan Meclisini de dağıtmışlardır. İstanbul'un işgaliyle birlikte Osmanlı Devleti'nin tamamen etkisiz kaldığını ve milletin içinde bulunduğu kötü duruma bir çare bulmasının artık mümkün olmadığını gören Atatürk, milletin kurtuluşunu yine milletin kendisinin sağlayacağı düşüncesiyle ve Millî Egemenlik ilkesinin tam anlamıyla gerçekleştirilmesini sağlamak amacıyla, 19 Mart 1920'de bütün valilere, mutasarrıflıklara ve komutanlıklara bir genelge göndererek, Ankara'da "olağanüstü yetkilere sahip" yeni bir meclisin toplanmasını istedi.Bu genelgede yer alan hükümlere uygun olarak yapılan seçimler sonucunda belirlenen milletvekillerinin yanında, İstanbul'dan Ankara'ya gelmeyi başaran milletvekillerinin de katılmasıyla, yeni meclis 23 Nisan 1920'de Ankara'da açıldı.(22)
Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasıyla,Türkiye'de Millî Egemenlik ilkesi resmen ve de fiilen gerçekleştirilmiştir. Böylece millet kendi geleceğini kendisi belirleme imkânına kavuşmuştur. Bunda da en büyük pay, hiç şüphesiz Atatürk'e aittir.

Atatürk, T.B.M.M.'ni açarak en büyük ideallerinden birisi olan,Türkiye'de Millî Egemenlik ilkesini devletin temel unsurlarından birisi haline getirirken, "Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir" ifadesiyle de, hükümranlık hakkını ve otoritesini sadece T.B.M.M.'ne vermiştir.O, böylece bu konuda milleti tam yetkili kılarken, aynı zamanda diktatörlüğe karşı da bütün kapıları kapatmıştır.(23)
Atatürk,Meclisin,Millî Egemenlik ilkesi gereği, milletin kaderine nasıl hakim olması gerektiğini de, yine mecliste yaptığı bir konuşmada şu sözlerle ifade etmiştir;"Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve millî saltanat ve hakimiyetini bir şahısta değil, bütün fertleri tarafından seçilmiş vekillerden oluşan bir Meclis-i Ali'de temsil etti. İşte o meclis, Meclis-i Alinizdir;Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Milletin saltanat ve hakimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisidir." (24)
19Mayıs 1919'da Atatürk'ün Samsun'a çıkmasıyla başlayan Türkiye'de Millî Egemenlik ilkesini gerçekleştirme çalışmaları, 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasıyla fiilen gerçekleşmiş ve "Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir" ifadesinin 20Ocak 1921'de kabul edilen ilk Anayasada yer almasıyla da hukukî anlamda güvence altına alınmıştır. Böylece Türkiye'de Millî Egemenlik ilkesinin gerçekleşme evreleri de tamamlanmıştır.

http://www.meb.gov.tr/belirligunler/19mayis/index.html

Nazlıhan
25-05-07, 11:05
Sevgili Sevinç; paylasımın için tesekkürler canım. :img-kiss:

Resmi sitenin anasayfasında albümle ilgili ayrıntılar var. Hatta yer verilen parçaları dinleyebiliyorsunuz...:happy0064 Iyi dinlemeler...

http://www.kinalikuzular.com.tr/

mxrxt
14-06-07, 15:21
bu dizi uzun zamnadir izledigim diziler icinde en begendigim diziler arasinda yerini aldi özellikle ilk bölümü olan kinali hasan gercekten cok güzeldi burda yönetmen ve seneryo yazalari oyunculari kameranmanlari herkezi tebrik etmek istiyorum ..ama keske dizi yayindan kaldirilmasaydi...aslinda böyle dizilere cok ihtiyacimiz var..

Nazlıhan
16-07-07, 18:41
Merhabalar...

Dikkat ettiniz mi? Bu hafta sonu yapılacak seçim öncesi bütün partiler "milli benlik" olayına taktılar. 1. ilkesi milliyetçilik olmayanlar bile bu konuya öncelik veriyor. Madem öyle, bu zamana en iyi uyacak dizilerden biri degil miydi Kınalı Kuzular? Tam da tekrarlarının verilme zamanı degil mi? En azından bilinçli olarak bir seyler ögrenmis olurduk. Pek sevgili siyasetçilerimizin üstü kapalı yaptıkları ya da birbirlerine sıraladıkları o güzel (!) sözlerin arasından bu kavramı ögrenmek durumunda kalmazdık degil mi? {Allah hakkımızda hayırlı siyasetçiler verir insallah. :)}

Sevgilerimle...

TARİHTE BUGÜN:
16 TEMMUZ 1922: Gazi Mustafa Kemal, Anadolu ve Müdafaa-i Hukuk Grubu toplantısında dogal baskan, Ali Fuat (Cebesoy) Pasa ise Grup Baskanı oldu. ''Misakı Milli'' temel ilke kabul edildi.
{Hey Allah'ım, ne mübarek günde dogmusum ya.:img-hyste }

Nazlıhan
20-07-07, 16:34
TARİHTE BUGÜN:

20 TEMMUZ 1919- Mustafa Kemal Pasa, daha Milli Mücadele'nin basında ''cumhuriyet'' kavramını dile getirdi. Mazhar Müfit (Kansu) Bey'in, Erzurum'da iken, ''Basarı takdirinde hükümet sekli ne olacak?'' sorusuna, ''Açıkça söyleyeyim: Hükümet sekli, zamanı gelince cumhuriyet olacaktır'' yanıtını verdi.

20 TEMMUZ 1922- Mustafa Kemal'in Başkomutanlıgı, süresiz olarak uzatıldı. (Bu dördüncü ve son uzatma oldu.)

dişi einstein
20-07-07, 16:53
Kınalı Kuzular adlı yapım beni başka diyarlara götürmüştü. Tekrarlarını şu an ben de izlemek istiyorum. Gerçekten de dediğiniz gibi tam da zamanı. Buraya eklenen her bilgi için de çok teşekkür ederim. Bunlar bizlerin ama bunun farkında değiliz herhalde. Ben de duyduğum bir şeyi sizlere söyleyeceğim. Yani duymadım aslında bizzat şahit oldum. Şimdi dizinin 13 bölümlük kısmı tamamlandı dendi. Ve dizi bitmiş gibi gözüktü. Ama geçen ay Demir Karahan oğlu ile birlikte bir programa katıldı ve bu seneki projelerinden bahsetti. Ve projelerin içinde yine Kınalı Kuzular vardı ve bu sefer önceden de (burada konuşulan) diğer kısımların çekileceğini söylüyordu ve bu projede yer alacağını da belirtti. Ve sanırım burada çoğu kez bahsi geçen yayınlamama politikasını Demir Bey çok iyi bir şekilde izah etti. "Böyle bir diziyi TRT yayınlamayacak da kim yayınlayacak..."Ve devamında buna benzer cümleler. Bu dizinin devam bölümlerini açıkcası bekliyorum ben de. Ama burada olan haberler de endişelendiriyor. Ben de meraktayım. Hiç değilse tekrarlarını görmek istiyorum. Daha küçücük bir sahnesinde tüylerim diken diken oluyor. Albümünü bile dinlemek insanı farklı bir yerlere sürüklüyor. Ben bu yapımda emeği geçen herkesi kutluyorum. Umarım önlerine çıkan engelleri aşarlar da bizler de nerede ne olduğumu izleriz bu yapım sayesinde. Şimdiden teşekkür ederim.

Nazlıhan
21-07-07, 11:34
Sevgili dişi einstein; içten yorumun için tesekkürler. :img-wink: Geçen ay sahit oldugun olay da, içimde küçükte olsa bir umut ısıgı oldu. Benim bildigim kadarıyla yapım diziyi çekmeye hazır. Ama TRT kurumundan olumlu cevap alamamıslar ve kaç aydır beklemedelermis. Sayın Ahmet Yenilmez bir arkadasımızın {avrasya} "dizi devam edecek mi?" sorulu mailine karsılık; "Yaklasık üç aydır TRT yönetiminden 100 kisilik ekibin cevap bekledigini yazmıs. Büyük maddi kayıplara ugramıslar. Gelismeleri sitemizden yayınlayacagız' demis." Bu mail Mayıs ayında gelmisti. Sen geçen ay diyorsun, yani Haziran'da. Insallah güzel haberleri yakında alabiliriz.:img-yes: Ama yine de dizinin yeni bölümleri baslamadan tekrarlarının verilmesi hiçte fena olmazdı.:img-blush

Sevgilerimle.bye

Nazlıhan
15-08-07, 15:44
http://img411.imageshack.us/img411/4921/cumhuriyetbalo03ur1.jpg (http://imageshack.us)

Sevgili ATAM, ülke meselelerimize en az sizin kadar duyarlı bir Cumhurbaskanı seçilebilmesi dilegiyle; nur içinde yatasınız...

svç80
30-08-07, 11:52
30 ağustos zafer bayramınız kutlu olsun

http://img266.imageshack.us/img266/9607/losjjgjjjax4.jpg

http://img205.imageshack.us/img205/6923/phkhkun2.jpg

Türk askeri,dünyanın hiç bir ordusunda yüreği seninkinden temiz,daha sağlam bir askere rastlanmamıştır.
Herzaman her zaferin mayası sendedir.Her zaferin en büyük payı senindir.
Mustafa Kemal ATATÜRK


30 ağustos 1919 cumartesi

http://img205.imageshack.us/img205/8054/agustos3001qt6.jpg

http://img263.imageshack.us/img263/3852/agustos3002hh5.jpg






ZAFER BAYRAMI (30 Ağustos)

Türk tarihi zaferlerle doludur. Ama 30 Ağustos 1922’de zaferle sonuçlanan Dumlupınar Savaşı, Türk ulusunun yeniden dirilişidir.

Malazgirt Savaşı’yla (1071) 26 Ağustos’ta Anadolu’nun Türklere kapıların açan kahraman ordumuz; Başkomutanlık Meydan Muharebesi’yle de Anadolu topraklarının Türk Vatanı" olduğunu önünde durulmaz bir iradeyle düşmana ispatlamıştır. Ve yine ulusumuzun iradesiyle Cumhuriyet kurulmuştur.
Atatürk, ünlü "Nutuk"unda Kurtuluş Savaşı’nı anlatır. Her Türk yurttaşının okuması gereken Nutuk (Söylev)’da Atatürk savaşa nasıl hazırlandığımızı da anlatmaktadır.

O’ndan öğrendiğimize göre: Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, Batı Cephesi Komutanı ve İnönü Savaşları kahramanı İsmet Paşa ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak Paşa büyük bir gizlilik içinde taarruz planlarını hazırlarlar.

1922 Ağustos ayında Türk Ordusu taarruza geçmek için, Kurmay heyeti’nce karar verilir. Mustafa Kemal, İsmet Bey, Fevzi Çakmak ve diğer paşalar ile kurmaylar; savaşı yönetmek üzere Kocatepe’ye gelirler.

26 Ağustos sabah, saat 05.30’da Türk topçu birlikleri Afyon’un güneyinden düşman siperlerini ateşle vurmaya başlar. Ardından piyadeler hücuma geçerler. Planlandığı gibi Büyük Taarruz devam eder ve düşman gerilemeye başlar, bozguna uğrayarak ikiye ayrılır.

30 Ağustos’a kadar düşman ordusu çembere alınır. 30 Ağustos sabahı, 1. Ordu ve avcı hatlarını ile 4. Kolordu’yu denetleyen Başkomutan Mustafa Kemal Paşa; saat 14.00’da Aslıhanlar yakınındaki "Komuta Karargâhından taarruz emrini verir. Dumlupanır’da ordumuz düşmana son darbeyi vurur. Düşman askerleri kaçmaya başlar. Mustafa Kemal Paşa; kaçan düşman askerlerini kovalamak için, "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!" komutunu verir. Yunan Başkomutanı General Tikopıs dâhil çok sayıda esir alınır.

Şahlanan Türk Ordusu düşman güçlerini İzmir’e kadar kovalar. 9 Eylül 1922 günü Türk Ordusu İzmir’e girer. Batı Anadolu’yu yakan yıkan düşman kuvvetleri canlarını zor kurtararak, geldikleri gibi gemilere binerek giderler.

30 Ağustos 1922 tarihi, Türk ulusunu esir etmek isteyen emperyalist güçlere karşı; kadınıyla çocuğuyla, ordusuyla topyekûn verdiği bir savaşın ve ulusal benliğini kurtardığı ve Zafer Destanı’nın yazıldığı gündür.

Bu mutlu günde, zaferi bize yaşatan Atatürk ve silah arkadaşları ile kahraman Türk Ordusu’na şükran ve minnetlerimizi sunarken, ulusumuza da Zafer Bayramı kutlu olsun...

Nazlıhan
30-08-07, 12:19
30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI

GÜNÜN ANLAMI VE ÖNEMİ
Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşmasıyla yurdumuz tamamen elimizden alınıyor, vatanımızda hür olarak yaşama hakkımıza son veriliyordu. Yüzyıllardır üzerinde bağımsız olarak yaşadığımız bu topraklar düşmanlara veriliyor, bizim de bunu kabul etmemiz isteniyordu.

Türk milletinin bu durumu kabul etmesi elbette mümkün değildi. 19 Mayıs 1919'da Atatürk'ün Samsun'a çıkmasıyla, lideriyle kucaklaşan Anadolu, Atatürk'ün önderliğinde Kurtuluş Savaşı'nı başlattı. Amasya Genelgesi'nin yayınlanmasının ardından Erzurum ve Sivas Kongreleri yapıldı. Daha sonra 27 Aralık 1919'da Ankara'ya gelen Atatürk, 23 Nisan 1920'de TBMM'yi kurdu. Böy-lece hem memleketin yönetimi halkın iradesine verilmiş oluyordu. Hem de Kurtuluş Savaşı'nın merkezi Ankara oluyordu.

TBMM meclisi yaptığı görüşmelerde yurdun durumunu ve kurtuluş çarelerini aradı. "Misak-ı Millî sınırları içinde vatanın bir bütün olduğu ve parçalanamayacağı görüşü"nden hareketle, düşmanla mücadele kararı alındı. Oluşturulan düzenli ordularla savaşa girildi. İlk başarı, Doğu'da Ermeni çetelerine karşı kazanıldı. Daha sonra, Batı cephesinde, Yunanlılarla, I. İnönü ve II. İnönü Savaşları yapıldı. Bu savaşların kazanılmasıyla Yunanlılar'a büyük bir darbe indirilmiş oldu. Bunun üzerine Yunan ordusu yeniden saldırıya geçti. Saldırı üzerine Mustafa Kemal, or-dularına: "Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır. Bu satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz." emrini verdi.

Türk askeri, büyük bir azim ve fedakârlıkla bu karara uydu. 23 Ağustos ve 12 Eylül 1921 tarihleri arasında yapılan Sakarya Meydan Muharebesiyle, Türk milleti 1699 Karlofça Antlaşmasından beri ilk defa toprak kazanmaya başlıyordu. Sakarya Savaşı, Türk milletinin savunma durumundan taarruz durumuna geçtiği önemli bir savaş olarak da tarihe geçti. Bu zafer sonunda, TBMM tarafından, Mustafa Kemal'e "gazi" unvanı ve "Mareşal" rütbesi verildi.
Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olan Sakarya Savaşı'ndan sonra, büyük bir taarruzla düşmanı tamamen yok etme kararı alındı.

1922 yılı Ağustosuna kadar, hazırlıklar tamamlandı. Güneydeki Türk birlikle-ri, büyük bir gizlilik içinde Batı cephesine kaydmld". İstanbul'daki cephane depolarından silah ve cephane kaçırıldı. İtilaf Devletleri tarafından tahrip edilerek kullanılmaz hâle getirilen toplar onarıldı. Yeni silâhlar satın alındı. Ordumuza taarruz eğitimi yaptırıldı. Bu hazırlıklardan sonra, Gazi Mustafa Kemal'in başkomutan-lığını yaptığı ordumuz, 26 Ağustos 1922'de düşmana saldırdı. Bir saat içinde düşman mevzileri ele geçirildi. 30 Ağustos'ta düşman çember içine alındı. Sağ kalanlar esir alındı. Esirler arasında Yunan Başkomutanı Trikopis'te vardı.

Bu savaş, Atatürk'ün başkomutanlığında yapıldığı için Başkomutanlık Meydan Muharebesi olarak adlandırıldı.

Büyük Tarruzun başarıyla sonuçlanmasından sonra düşman, İzmir'e kadar takip edildi. 9 Eylül 1922'de İzmir'in kurtarılmasıyla yurdumuz düşmandan temizlenmiş oldu. Hain düşmanın, haksızca ve alçakça işgaline "dur" diyen ve kanımızın son damlasını akıtmadan yurdumuzu bırakmayacağımızı dünyaya ispatlayan bu büyük zaferi her yıl, 30 Ağustos günü, bayram yaparak kutluyoruz.

Alıntı: http://www.meb.gov.tr/belirligunler/30agustos/yazilar/anlam.htm

--------------------------------------------------------------------------


KOCATEPE'DEN İZMİR'E...

Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları!

Afyonkarahisar-Dumlupınar büyük meydan muharebesinde zalim ve mağrur bir ordunun asıl muharebe birliklerini inanılmayacak kadar az bir zamanda imha ettiniz. Büyük ve necip miletimizin fedakarlıklarına layık olduğunuzu ispat ediyorsunuz.

Sahibimiz olan büyük Türk Milleti, istikbalinden emin olmaya haklıdır. Muharebe meydanlarındaki maharet ve fedakarlıklarınızı, yakından müşahade ve takip ediyorum. Milletimizin hakkınızdaki takdirlerine vasıta olmak görevimi durmadan ve sürekli bir şekilde yerine getireceğim.

Başkumandanlığa tekliflerde bulunulmasını cephe kumandanlığına emrettim. Bütün arkadaşlarımın Anadolu'da daha başka meydan muharebeleri verileceğini gözönüne alarak ilerlemesini ve herkesin fikri güçlerini, kahramanlık ve vatanseverliğini, birbirleriyle yarışırcasına göstermeye devam eylemesini talep ederim.

Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri!


Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı
Başkumandan Mustafa Kemal
1 Eylül 1338 (1922)

Alıntı: http://www.meb.gov.tr/belirligunler/30agustos/
--------------------------------------------------------------------------


Sevgili Sevinç; paylasımların her zamanki gibi çok güzeller, tesekkürler canım.:img-kiss:

BlackMamba
07-10-07, 00:32
Kınalı Kuzular, VCD'de
Çanakkale Savaşları'nda şehit düşen askerlerin mektuplarından senaryolaştırılan ve geçtiğimiz sezon TRT 1'de 13 bölüm halinde ekrana gelen Kınalı Kuzular, şimdi de VCD olarak yayınlandı.

Televizyonda gösterildiği süre içerisinde izleyicinin beğenisini kazanan dizinin her bölümü farklı bir hikayeden oluşuyor.

Yapımcılığını Ahmet Yenilmez'in üstlendiği dizi, adını, Çanakkale'de şehit düşen ve annesinin cepheye gönderirken vatana kurban olsun diye kına yaktığı 'Kınalı Hasan'dan alıyor.

Dizide yer alan diğer hikayelerin isimleri ise şöyle: Bedeli Çanakkale'de ödendi, Nişanlıya verilen söz, Üçpınar Ali, Ezineli Yahya Çavuş, Bir tutam saç, Hasan Ethem, Son nefes, Beni Sizlerden Ayırmayın, Mehmed Akif, Reşit Paşa Vapuru, Üç Kardeş ve Mustafa Kemal.

"Söz konusu vatansa gerisi teferruattır diyerek şehadet şerbeti içen ecdadımızın nesillere vasiyetidir bu öyküler..." sunumuyla hazırlanan 13 VCD'lik set, Moral Prodüksiyon tarafından piyasaya yayınlandı.

erendiz
17-10-07, 23:12
Bu diziyi sevenler için müjdeli bir haber:

17/10/2007 Günaydın eki

http://www.sabah.com.tr/gny/haber,268AA329B152403C83813EEEE9256996.html
Yüksel Aytuğ'un haberi:

....TRT de ilginç bir adım attı. Geçen yıl yayınlandığında hepimiziduygulandıran, Çanakkale Savaşı'nın kahramanlarını ekrana taşıyan Kınalı Kuzular adlıtelevizyon dizisinin yeni bölümlerinin çekilerek, yayınlanmasına karar verildi.

Nazlıhan
18-10-07, 10:50
Sevgili BlackMamba ve sevgili erendiz; eklediginiz haberler gerçekten çok güzel. Tesekkür ederim.:img-kiss: (TRT sonunda bekledigimiz kararı verebildi.)

Masallah, bu sene bayagı bir dönem dizimiz var. Insallah farklı kanallar bu dizileri aynı saate koymazlarda biz de rahat rahat izleriz.:D

Sevgilerimle.bye

erendiz
24-10-07, 23:08
Son bir haber:
Kınalı Kuzular dizisinin VCD'lerini TRT piyasaya çıkartmış, edinmek isteyenler olursa internet sitelerinde satışta..
Bu arada Karayılan dizisi güzel olacağa benziyor, izlemeye değer bence..Elveda Rumeli ise sırf Erdal Özyağcılar için seyredilir, çok hoş bir dizi..

Nazlıhan
25-10-07, 11:09
Sevgili erendiz, güzel haberler getirip duruyorsun. Tesekkür ederim.:img-kiss:

Söyledigin dizilerden Elveda Rumeli gerçekten çok güzel. Baslayacak olan Karayılan'ın yanı sıra, Kanal 7'de dönem dizilerine basladı. Bir tanesi "Istiklal"; Kınalı Kuzular gibi her hafta, 1878-1923 yılları arasında yasayan baska bir kahramanın hikayesi anlatılıyor. Digeri de Demir Leblebi... 1940'lı yılları anlatıyor. Kısacası bol keseden dönem filmlerimiz var. Insallah farklı kanaldakiler aynı saatte olmaz da, biz de hepsini rahat rahat izleriz.;)

Sevgilerimle.bye

anseri
07-08-08, 23:17
gerçekten her türk gencinnin izleyip okuyup öğrenmesi gerekn konuları işliyodu..
sonunu izleyemedim ama başlarda izliyodum çok gzldi insan o zmanlarda yapılan fedakarlıkları vatan sevgisini görünce tüyleri ürperiyo ben napıyorum diye düşünüyosunuz yada şuan neler yapılıyo..

Gerçektn anlmak lazm o zmanları Elveda Rumeli dizisinide tavsiye ederim şuan 2. sezonu çekilecek izlemyenler warsa onda da öyle tariten bahsediliyo..

m_m
07-08-08, 23:34
mükemmel bir diziydi çok güzeldi ama son bölümünü izleyemedim

keşki devam etseydi.

SmnR
08-11-08, 16:44
Özellikle ilk bölümüne hayram kaldığım ve en çok ağladığım diziydi. Nedense hep izlenmesi gereken diziler bitiyor.

sonbahar_06
28-12-08, 15:48
önce '' kınalı kuzular'' , sonra '' dur yolcu '' nun devamı çok yakında geliyor

yapımcı yine ahmet yenilmez

yine dev bir prodiksiyon hemde dönem projesi