Sayfa 3/3 İlkİlk 123
15 sonuçtan 11 ile 15 arası

Konu: Filinta - Senaryolar

  1. #11
    Durum:
    Çevrimdışı
    aksiseda381 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Figüran
    Üyelik tarihi
    17.06.2015
    Yer
    Kayseri
    Mesajlar
    460
    Konular
    0
    Verdiği Beğeni
    0

    Aldığı Beğeni: 7

    Bahsedilme
    0 Mesaj

    Standart

    sevgili Hazel ablacım hiç bekletir miyim seni bizim kuzular en son ayrıydılar az daha ayrı kalsınlar dedim :)

    ALİ-SÜREYYA BÖLÜM 2

    Ali, Kadı Gıyasettin’in yanından çıktığında şaşkın şaşkın etrafa bakındı.Olacak iş miydi bu şimdi? Kadı Gıyasettin yaşanan elim olaydan ötürü Süreyya’yı korumakla görevlendirmişti Ali’yi. Ondan uzak durması gereken şu zamanda en yakınında olmak ….. Çıkamadı işin içinden. Ya Süreyya ne diyecekti bu duruma? Kendisine ilan-ı aşk eden ve reddettiği adamı her daim yanında görecekti. Tuhaf bir durumdu. Daha fazla düşünmemeye karar verdi. İş olacağına varırdı nasılsa.
    - Ali ! Nereye böyle hızlı hızlı?
    Ali döndü baktı, Mustafa’yı gördü. Yüzüne bir gülümseme yayıldı:
    - Sorma kardeşim Gıyasettin Hocam bir iş verdi onu halletmeye çalışacam
    - Hayırdır??
    - Süreyya Hanım’ı koruyacakmışım.
    - Ne? Oğlum nasıl yapacaksın bunu? Her gün onu görmeye nasıl tahammül edeceksin?
    - Bilmiyorum Mustafam bilmiyorum
    - Allah yardımcın olsun kardeşim
    - Amin, amin.
    Ali düşüne düşüne yürümeye başladı. Nasıl gidecekti o eve bir daha? Neyse, dedi. Görev bu nasılsa mutlaka yerine getirilmeliydi. Derin bir nefes aldı ve Süreyya’nın evine doğru yürümeye başladı. Kapıya geldiğinde hala tereddütlüydü ama sonunda kapıyı çalmayı başarabildi.

    İçeri girdiğinde heyecanla beklemeye başladı ama kesinlikle duygularını açığa vurmamalıydı bu ikisi için de iyi olacaktı hem burada sadece görev icabı bulunmaktaydı. O sırada Süreyya içeri girdi yine çok güzeldi . O da şaşırmıştı. Gözlerinde sorgulayıcı bir tavır vardı:
    -Bıçak Ali?? Siz , burada? Hayırdır?
    -Hayır mı şer mi bilemem Süreyya Hanım dedi gayet soğuk bir sesle Ali. Kadı Efendi sizi korumakla görevlendirdi beni. O elim olaydan sonra size daha çok dikkat etmeliymişiz.
    -Yaa demek öyle. Teşekkür ederim ama gerek yok ben başımın çaresine bakarım.
    -Bu bir görevdir ve ben de bunu yerine getirmekle mükellefim yoksa burada olmaya bayılmıyorum Süreyya Hanım .

    Süreyya şaşırmıştı ama bozuntuya vermedi. İyi o zaman , Ethem Efendi’yle konuşup durumu gözden geçirirsiniz dedikten sonra odadan çıktı. Odasına girdiğinde burnundan soluyordu. Bu ne küstahlıktı? Hani kendisini seviyordu bu adam ? Ne kadar da kolay unutmuştu. Bir de gelmiş kendisini koruyacağını söylüyordu.

    Ali de evden çıktığında hala şaşkındı. Nasıl olmuştu da Süreyya’nın karşısında nutku tutulmamıştı??

    Şimdilik bu kadar :img-wink:

  2. #12
    Durum:
    Çevrimdışı
    Okyanus - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Yönetmen
    Üyelik tarihi
    20.12.2012
    Mesajlar
    5,176
    Konular
    1
    Verdiği Beğeni
    229

    Aldığı Beğeni: 1,863

    Bahsedilme
    7 Mesaj

    Standart

    Bizim senaryolar bölümümüz olmuş :) BİR KORKU GECESİ 1'i de paylaşayım bari de yeni görenler 2 ne alaka demesin :)

    ************************************************** *****************************

    Stephen King-Maça Kızı Sayfa 32'nin ilk satırı...


    ''Bilmiyorum geçmişinden hiç söz etmiyor.''

    Haliç kenarında Hasanla beraber taş sektiren Mustafa beş metre ötelerinde çimlere oturmuş defterine bir şeyler yazmakla meşgul olan Abdullah'a bakarak bu sözleri söylemişti.


    Abdullah tamamen işine konsantre olmuş gibi gözüküyordu. Mustafa ve Hasan'ın varlığını unutmuştu sanki. Kah gökyüzüne bakıyor kah Haliç'i seyre dalıyor kah yerlerde gezinen böcekleri inceliyordu. Sonra da defterine bir şeyler yazmaya koyuluyordu.Burnunun üzerine düşen gözlüklerini bile düzeltmiyordu. Tamamen işine odaklanmıştı. Arada gülümsüyor, sonra yine derin düşüncelere dalıp bir şeyler yazıyordu. Haliç'in esintisi zaten her biri ayrı bir havada olan saç tellerini iyice hoyratlaştırmıştı. Günün son güneş ışıkları yüzüklerinde parıldıyordu.


    Birazdan akşam olacaktı. Üçlü, zorlu bir gün geçirmişti. Beş gündür İstanbul'u kana bulayan seri katili buldukları ipuçları, dikkatli planları ve zekaları sayesinde iş üzerindeyken yakalamışlardı. Artık biraz da olsun nefes almaları gerekiyordu. Bütün bu belalı can sıkıcı durumlardan uzaklaşmak için kendilerini Haliç kıyılarına atmışlardı..


    Mustafa'nın sözlerinden sonra Hasan bir süre Abdullah'ı seyre daldı. Hem Mustafa'yı hem de Abdullah'ı çok severdi. Sonra Mustafa'ya dönüp Abdullah için;

    ''Geçmişinde çok büyük sırlar saklı olmalı.'' dedi..

    ''Hepimizin geçmişinde sırlar saklı değil mi zaten?'' diyerek karşılık verdi Mustafa..


    Güneş artık batmıştı ve hava iyice kararmaya başladı. Abdullah artık bir şeyler yazmayı bırakmıştı. Birden başını çevirdi ve Mustafayla Hasan'a gülümsedi.

    ''Sıkılmadınız mı taş sektirmekten, gelin yanıma oturun.'' diyerekten seslendi..

    Yanına geldiklerinde;

    ''Mustafam ve Hasanım hadi ateş yakıp etrafına oturalım. Size bir gece hikayesi anlatacağım.'' dedi..


    Abdullah'ın enteresan hikayelerini dinlemeyi çok seven ikili hemen bir ateş yakmaya koyuldular. Ateş hazır olunca etrafına hep beraber oturdular. Ortalarında yanan ateş yüzlerinde parıltılara sebep oluyordu. İstanbul birden serinlemişti. Mustafa ateşin üzerinde ellerini ovuşturmaya başladı. Hasan yere çömelmiş, elinin altındaki taşlarla oynuyordu. Ve birden gözlüklerinin üzerinden onlara bakan Abdullah hikayesini anlatmaya başladı..

    ************************************************** *************************

    Eveeet geldik korkunç hikayemize ama önce ilham gelmesi gerek :img-hyste İyice karanlık çökmesini bekleyip ışıkları mı kapatsam acaba :img-hyste Yorganı başıma geçirip Fredi'nin kabuslarına mı dalsam :img-hyste


    ************************************************** ***********

    Hava iyice karardı :happy0064 Korkunç hikayelerimiz başlasın mı Hazır mısınız gençler :happy0064 Are you reeeadyyyyyyy :img-punk::img-punk::img-punk: (Küçükken izlediğim bazı korku filmlerinden sonra hiç de korkunç değilmiş demişliğim var. Lütfen siz de okuduktan sonra aynısını deyin :img-hyste )

    ************************************************** ************************

    Ve birden gözlüklerinin üzerinden onlara bakan Abdullah hikayesini anlatmaya başladı..


    Rusya'nın Sibirya yakınlarında gözlerden ırak, adı sanı pek bilinmeyen bir kasaba varmış. Kasaba halkı dış dünyaya fazlasıyla kapalıymış.. Dışardan da gelen giden fazla olmazmış. Bazen kaybolan yabancıların yolu kasabaya düşermiş. Onların da ya bir kısmından bir daha haber alınamazmış ya da bir kısmı kasabaya henüz ayak basmadan geri dönermiş.


    Yolunu kaybedip kasaba yakınlarına varan bir meczubun anlattığına göre; kasabanın tabelasını gördüğü an kalbine bir sancı saplanmış. Korku bütün bedenini sarmış. Tabelayı döven rüzgarın sesi sanki bir çığlığa benziyormuş. Sallanan ağaçlar sanki ağıt yakıyor gibiymiş. Adam tirtir titremeye başlamış.. Hala sebebinin soğuk mu yoksa korku mu olduğundan bir türlü emin olamamış. Bir adım atmış ve


    ''Tü Bismillah kış kış ne olmuş Abdullah adama saldırmışlar mı?''

    ''Dur Hasan korkma hiçbir şey olmamış. Zaten adam kurtulmuş ki başına gelenleri anlatmış. Hımm ne diyordum''


    Bir adım atmış ve kulak yırtarcasına güçlü bir uğultu duymuş.. Kasabada kendisini ölümün beklediğini anlayıp gerisin geri dönüp koşar adımlarla oradan uzaklaşmış..


    ''Ohh iyi bari.. Ne işi varmış zaten bilmediği yerlerde? Otursun evinde ohh mis gibi sıcak sıcak..''

    ''Hasan Abdullah dedi ya adam yolunu kaybetmiş diye..''

    ''Tamam da amirim kaybetmeseydi o zaman uzaklaşmasaydı evinden.. Bak evinden uzaklaşanların başına neler geliyor''

    ''Tamam Hasan. Abdullah'ı dinlemeye devam edelim. Ee Abdullah bu kasaba ile ilgili başka neler anlatılıyor?''

    ''Mustafam sırlarla dolu bir kasaba olduğu söyleniyor. Hakkında fazla bilinen bir şey yok.. Ama anlatılan efsaneler çok..Anlatılan efsanelerden birine göre''


    Kasabanın bebekleri iki farklı göz rengiyle doğuyormuş. Biri mutlaka kırmızı tonlarında oluyormuş. Diğeri ise normal renklerde..


    ''O ne be Abdullah tövbe bismillah..Olur mu hiç öyle şey? Allahım sen bizi koru..''

    ''Dur Hasan dinle bi efsane dedi ya Abdullah..''

    ''Tamam Mustafa dinliyorum ama hiç hoşlanmadım bu hikayeden..''



    Efsaneye göre yüzlerce yıl önce kasabanın şu an ki halkı kasabayı istila edince kasabanın eski yerlisini kasaba meydanında kocaman bir ateş yakarak tek tek içine atıp yakmışlar.

    ''Pis vicdansızlar, caniler nasıl yapmışlar böyle bir şeyi.. Allah ıslah etsin..''


    Yerli halktan bir çocuk ateşin içinden çıkıp kaçmaya çalışırken istilacıların kurşunlarına hedef olmuş. Çocuğun kanının kasaba meydanındaki ateşte yanan halkına doğru saatlerce aktığı söyleniyor.


    Ve işte daha sonra efsaneye göre yeni kasaba halkı bu olaydan sonra lanetlenmiş.. Her doğan çocuk kırmızı bir gözle doğmaya başlamış.. İşte o kırmızı gözlerin kurşuna dizilen çocuğun kanını sembolize ettiği düşünülüyor. Aynı zamanda gece gündüz rüzgarların çığlık sesiyle estiği söyleniyor. O seslerin de ateşe atılan yerli halkın çığlığı olduğu düşünülüyor.


    Ve bir gün yine kasabaya yolu düşmüş birinin anlattığına göre


    ''Dur Abdullah dur daha fazla anlatma.. Şimdi kalbim duracak.. Bize ne Rusya'nın çorak topraklarından, kırmızı gözlü çocuklarından.. Bu ne ya yarı ömre indim resmen.. Ohh be benim İstanbulum ne güzel.. Abdullah yok mu senin bildiğin bir Karadeniz fıkrası? Anlat da içimiz şenlensin gözünü sevdiğim..''

    ''Tamam Hasanım bu gece tüylerini ürperten hikayeme son vereyim.. Ben fıkra anlatayım o zaman size..''


    Bir Osmanlı karakolunda Zeyrek ve Çeyrek adında iki zabit varmış. Bu ikili bir gün karakolun en büyük dostlarından biri olan Lö Abdullah'ın icathanesine gitmişler. Lö Abdullah'ın ilginç icatları karşısında gözleri faltaşı gibi açılmış bu iki zabitin.. İcatlardan biri çok dikkatlerini çekmiş.. Lö Abdullah hemen uyarmış onları..Bakın efendiler buna dokunmayın tehlikeli demiş.. Ama bizim Zeyrek ve Çeyrek durur mu hiç başlamışlar ilginç icatla oynamaya.. Ve birden her ikisi de yıldırım çarpmışa dönmüş.. Horon tepen Karadenizliler gibi titremeye başlamışlar. Bir yandan titrerken bir yandan da Hızır idi Yunus idi Hızır idi Yunus idi Hızır idi Yunus idi şeklinde sözler söylemeye başlamışlar :img-hyste


    ''Abdullah ne Hızır'ı ne Yunus'u?''

    ''Bilmiyorum ki Mustafam sanki gelecekten bu sözler kulağıma fısıldandı'' :)


    Başka bir hikayede buluşmak üzere canlar bye

  3. #13
    Durum:
    Çevrimdışı
    Okyanus - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Yönetmen
    Üyelik tarihi
    20.12.2012
    Mesajlar
    5,176
    Konular
    1
    Verdiği Beğeni
    229

    Aldığı Beğeni: 1,863

    Bahsedilme
    7 Mesaj

    Standart

    Koza Kelebeğim yazdıklarını sakla demişti :love01: Bu kısım iyiymiş, burda saklamaya karar verdim :img-hyste Hepsi bir yerde olsun bari :img-wink:

    Hani Lara vurulmuştu da bacakları tutmaz olmuştu ya yurt dışına tedaviye göndermiştim onu. Nerden bilebilirdik babası tarafından ilaçla bir süreliğine sakat bırakılacağını

    Kelime oyunlarımızdan :img-wink:

    ************************************************** ***************************

    Galata - Fırtına- Tutku- Elma - Hasbihal


    Galata Limanı'ndan uzaklara doğru baktı Mustafa..
    Ufka doğru yol alan gemi gittikçe küçülüyordu..
    Gemi ile beraber umutları da küçülüyordu sanki..


    Yıkılmıştı.. Harap bir haldeydi..
    Kendini yenilmiş ve oldukça güçsüz hissediyordu..
    Baktığı deniz durgundu ama kendisi
    fırtına
    ya yakalanmıştı..


    Gördüğü ilk andan beri gönlüne düşen şirin bakışlısını, tatlı yarini, büyük bir aşkla tutkuyla bağlı olduğu sevdiğini tekrar görebilecek miydi acaba?
    Ona kavuşabilecek miydi?
    Güzel gülüşünü tekrar görüp sesini duyabilecek miydi?


    Gemi artık görünmez olmuştu..
    Geriye sadece köpüklü sular kalmıştı..
    Martıların sesi geliyordu acı acı..
    Sanki Mustafa'nın hüznüne eşlik ediyorlardı.
    Mustafa ile beraber Lara'nın gidişine ağıt yakıyorlardı.
    Kuşlar çığlıklarla Mustafa ise sessizce..


    Mustafa bekledi.. Bekledi..
    Ne kadar zaman geçti farkında değildi..
    Hayat onun için donmuştu sanki..
    Zaman durmuştu..
    İstanbul susmuştu..
    Artık kulaklarına kuşların da sesi gelmiyordu..
    Yaprakların hışırtısını duymuyordu..
    Rüzgarın uğultusunu işitmiyordu..


    Derken omzunda bir el hissetti.. Sıcacık bir dost eli..
    Başını çevirdiğinde Ali'nin gülümseyerek kendisine baktığını gördü..
    O samimi gülüş, o dost eli can verdi sanki Mustafa'ya..
    Tekrar nefes almaya başladı..


    Ali; ''Üzülme Mustafam.. Geri gelecek.'' dedi.. ''Sana geri dönecek. Ve hayallerinizi yaşamaya başlayacaksınız artık.'' diye ekledi..


    Mustafa derin bir nefes aldı.. Hüzünlü gözlerle Ali'ye bakıyordu.
    Kardeşine bir şeyler demek istiyordu ama konuşmayı unutmuştu sanki..
    Onun bu halini fark eden Ali konuşmaya devam etti..


    ''Unutma Mustafa, Lara tedavi olmak için gitti Londra'ya.. Tedavisini olacak ve geri dönecek.. Tekrar yürüyebilecek.. Gemiden inip sana doğru koşacak ve 'Döndüm Mustafam' deyip sana sarılacak..''


    Mustafa tüm gücünü toplayıp; ''İnşaAllah Ali'' dedi.. ''Bu ayrılış çok dokundu bana.. Hem bu kadar zor zamanlarında yanında olamamak öldürüyor beni.. Ona destek olamamak.. Ona güç verememek..''


    ''Böyle düşünme.'' dedi Ali.. ''Aranızda mesafeler olsa bile kalbinizde mesafe yok.. O senin aşkını alıp da gitti. Aşkın ona güç veriyor. Onun aşkı da sana güç versin..''


    Mustafa biraz rahatlamıştı ama yine de aklı çok karışıktı.. ''Ya tedavi kötü sonuçlanırsa.. Ya Lara tekrar yürüyemezse.. Ya tekrar geri dönmek istemezse..''dedi..


    Ali'nin sesi çok içtendi; ''Mustafam bu şekilde düşünmemelisin. Lara güçlü bir kız.. İkiniz için de mücadele edecek.. Ve tekrar yürüyebilecek.. Bizler de bol bol dua edeceğiz.. Sakın Allah'tan ümidini kesme..''


    Mustafa başını sallayarak; ''Haklısın Alim..'' dedi.. ''Vedalaşırken kulağıma üç çocuğumuz olacağını söyledi. Rüyasında görmüş..''


    Mustafa gülümseyerek söylemişti bunu.. Ali de gülmeye başladı..


    Ali muzurca; ''Ooo demek üç yeğenim olacak. İyi bari tekinin adı şimdiden belli.. Ali.. Diğeri de Abdullah olsun.. Diğerinin ismi de Hasan Gıyaseddin..'' dedi..


    Mustafa; ''İyi de Ali, ya üçü de kız olursa.'' diye cevap verdi..


    Gülüşmeye başladılar.. Sonra Mustafa'nın gözü birden Ali'nin eline ilişti.. ''Oğlum elindekiler de ne öyle?'' dedi..


    ''Elmaaa..'' diye cevap verdi Ali.. ''Hani çocukken elma ısırmaca oynardık.. Elmaları ısırırken en yüksek sesi kim çıkaracak diye yarışma yapardık.. Sana doğru gelirken elma satan bir amcaya denk geldim, kaptım hemen iki tane..''


    Mustafa Ali'yi boynundan çekti.. ''Ulan Ali ne adamsın.. Ver bakalım şu elmanın tekini.'' dedi.. ''Bu arada herhalde unutmamışsındır, her zaman kazanan ben olurdum..'' diyerek elmasını ısırdı..


    ''Mustafa sende boy uzadıkça hafızan kısalmış galiba.. Ulan unuttun mu ben kazanırdım da sen hep mızıkçılığa yatardın..'' diyerek karşılık verdi Ali..


    İki dost gülüşerek, hasbihal ederek elmalarını yemeye başladılar..


    Uzaklardan bir geminin sirenleri duyuldu..
    Mustafa başını kaldırdı..
    Limana doğru bir gemi yaklaşmaktaydı..
    Nazlı nazlı süzülüyordu boğazın serin sularında..


    Mustafa; ''Buna benzer başka bir gemiyle Laram da geri dönecek..'' diye umutla içinden geçirdi.. Sonra can dostuna dönerek hasbihal etmeye devam etti..

  4. #14
    Durum:
    Çevrimdışı
    Okyanus - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Yönetmen
    Üyelik tarihi
    20.12.2012
    Mesajlar
    5,176
    Konular
    1
    Verdiği Beğeni
    229

    Aldığı Beğeni: 1,863

    Bahsedilme
    7 Mesaj

    Standart

    Bu da kitap oyunumuzdan :img-wink: Mucdimiz Abdullah'a İtalya'dan tatlı bir mucidiye getirmiştim :img-hyste


    Maeve Binchy - İtalyanca Aşk Başkadır - Sayfa 81..

    ''O, alttan alıp kendini geri planda tutmaya çabalayarak yaşamaya çalışırken başkaları öne çıkmanın savaşını vermişlerdi. Demek ki yeni yaşamında öğrenmesi gereken şeylerden biri bu olacaktı. Yaşamını yitirmeyip başını dik tutmak istiyorsa..

    Signora burnunu sildi ve sırtını dikleştirdi. Artık menüye korkuyla bakmıyor, kamburunu çıkartarak oturmuyordu.''



    Pera'da bir lokantaya oturmuş yemeğini yiyen Signora İtalya'da geride bıraktığı hayatını düşündü. Orta gelirli bir ailenin tek çocuğu olarak bir İtalya kasabasında yaşamıştı uzun yıllar.


    Hayatının her döneminde karakteri ve uğraşıları sebebiyle zorluklar yaşamıştı. Yaşıtlarından çok farklıydı. Yaşıtları da bunun ayırdında olduğu için onu hep dışlamışlardı. Ya da onunla bol bol alay etmişlerdi.


    Signora kendine kasabada kimsenin uğramadığı yerler bulur, saatlerce orada tek başına takılırdı. Arkadaşları ise hayvanlardı. Kasaba ormanına gider hayvan arkadaşlarıyla beraber saatlerce koşturur dururdu. Sürekli bu şirin arkadaşlarını incelerdi. Her birinin özelliğini bilirdi. Bazen de onlara yarışlar yaptırırdı.


    Bir gün iki tırtılı yarıştırırken kasabanın kötü çocuklarından iki tanesi aniden belirip onunla alay etmeye başladılar. Ona gülüyorlar, sürekli hakaret dolu sözler söylüyorlardı. Küçük signora o kadar sinirlenmişti ki sapanını kaptığı gibi çocukların bacağına nişan aldı. Kendisi bir kız, karşısındaki oğlanlar oldukça iriydi ama kasabada onun kadar iyi nişancı ve hızlı koşan bir çocuk yoktu.


    Çocukların bacaklarını iyice kızarttıktan sonra tazı gibi eve doğru koşmaya başladı. Bir yandan iri oğlanların kendisine yetişmesinden korkuyor, bir yandan da kahkahalar eşliğinde koşuyordu. Oğlanların o pörtlemiş gözlerle ve acı dolu çığlıklarla kendisine baktıkları anı hatırladıkça gülmekten kendini alamıyordu. Son hızla koşarken bir şeye çarptı. Başını kaldırdığında çarptığı kişinin babası olduğunu gördü.


    ''Dur kızım be ne hal? Soluk soluğa kalmışsın.''

    ''Baba beni seviyor musun?''

    ''Elbette kızım seni çok seviyorum. Bu nerden çıktı şimdi?''

    ''Ben çok tuhaf bir kızım ya o yüzden sordum.''

    ''Sen tuhaf değilsin. Sen gayet normal ve harika bir çocuksun.''

    ''Ama kasabanın çocukları öyle demiyor baba. Benim çok tuhaf olduğumu söylüyorlar. Onlarla oynamak yerine hayvanlarla oynayıp, hayvanlarla sohbet ediyormuşum. Delinin tekiymişim. Kimse beni sevmiyormuş. Annem babam benden utandıkları için beni saklıyorlarmış.''
    Küçük Signora sözlerinin sonunda hafifçe hıçkırmaya başladı.

    Babası kızına sarılarak; ''Güzel kızım biz senden utanmıyoruz. Bilakis seni çok seviyoruz. Sen deli falan da değilsin, tam tersi çok akıllısın. Doğayla iç içe olmayı sevdiğini biliyorum. Ama istersen kasabadaki çocuklardan da arkadaş edin kendine.''

    ''Ama baba onlar çok şapşallar. Dediğim hiçbir şeyi anlamıyorlar. Sonra da benimle delisin sen deyip alay ediyorlar.''

    ''Neyse sen takma onları kafana. Sana bir sürprizim var.''

    ''Sürpriz mi? Nedir baba? Hemen söyle!''

    ''Hani bir ağaç evin olsun istiyordun ya malzemeleri hazırladım. Bugün yapmaya başlıyorum.''

    ''Seni çok seviyorum. Sen harika bir babasın.''
    diyerek küçük signora babasının boynuna atıldı.


    Baba-kız ağaç evini birlikte yapmaya başladılar. Baba küçük kızına hayret ve hayranlıkla bakıyordu. O kadar becerikli ve özel bir çocuktu ki.. Bıraksa ağaç evini tek başına bile yapabilecek kapasitedeydi. Kızının bu kasabaya hapsolmasına çok üzülüyordu.


    Ağaç ev tamamlanınca Signora vaktinin çoğunu burda geçirmeye başladı. Çok sevdiği kitaplarını bile artık burda okuyordu. Önceden kasaba gölünün kenarına uzanarak okurdu. Ama artık ağaç evinden çıkmayı hiç istemiyordu. Burası onun küçük minik dünyasıydı. Ve burda özgürdü, kimseler tarafından rahatsız edilmiyordu.


    Babası kendisine okuma-yazma öğrettiği gibi her hafta kasaba kitapçısından kitap alır kızına getirirdi. Bazen babasının farklı ülkeler hakkında bilgi veren kitaplar da getirdiği olurdu. Signora en çok Osmanlı hakkında bilgi veren kitapları okumayı seviyordu. Kitabının birinde İstanbul'un çeşit çeşit manzaraları resmedilmişti. Hepsine bayılmıştı. İstanbul'u görmeyi çok istiyordu. Bu güzel şehrin boğazını seyretmek, sokaklarında dolaşmak en büyük arzusuydu..


    Signora'nın diğer en büyük tutkusu ise çeşit çeşit icatlar yapmaktı. Kasaba hurdalığından bulduğu ıvır zıvırları ağaç evine doldurur, parçaları bir araya getirip ilginç ilginç icatlar yapardı. Özellikle bu durumdan annesi çok memnundu. Kızının ilginç icatları sayesinde evin işlerini artık daha kolay yapıyordu.


    Kızı, üzerine oturulan ilginç bir icat yapmıştı. Kenarlarında pedallar vardı. Ön tarafına ise iki tane uzun sopa monte etmişti. Sopaların ucuna bezler bağlamıştı. Oturup pedalları çevirdikçe sopalar hareket ediyor ve camları siliyordu. Ayrıca kızı; ''Anne son zamanlarda baya kilo aldın. Hem bu sayede egzersiz de yapmış olursun.'' demişti. (Gülmek serbest :img-hyste )


    Kızı mutfakta da işini kolaylaştıracak değişik şeyler icat etmişti. Kızının yaptığı mutfak aleti sayesinde çok güzel pastalar, kurabiyeler yapıyordu. İlginç aletin bir kefesine pasta kreması için gerekli malzemeleri koyuyor, bir kefesine pandispanya için gerekli malzemeleri koyuyor, bir kefesine de çilekleri koyuyordu. Ve makinenin pedalını çevirmeye başladı zaman bir yanda krema hazırlanıyor, bir yanda pastanın pandispanyası hazırlanıyor, diğer yanda ise çilekler dilimleniyordu. Kızı bu alete ''Lö Robot'' ismini takmıştı. :img-hyste:img-hyste


    Aradan yıllar geçti. Signora artık güzel bir genç kız olmuştu. Çocukken nasılsa şimdi de öyleydi. Kasaba halkından uzak; tatlı hayvan arkadaşları, kitapları, çeşitli icatları ve anne-babasıyla geçen güzel bir yaşamı vardı.


    Ama maalesef günlerden bir gün acı bir olay gerçekleşti. Signora'nın annesi ve babası alışveriş için gittikleri kasaba meydanından dönerken bir kaza geçirmişlerdi. Annesi olay yerinde ölmüştü. Babası ise hemen kasaba doktoruna götürülmüştü. Olayı öğrenen Signora hemen soluğu doktorun evinde aldı. Babasının ellerini tutarak ağlamaya başladı. Babası son nefesini vermek üzereydi;


    ''Kızım annenle ben seni çok sevdik. Bize harika bir evlat oldun. Ama artık biz yanında olamayacağız. Lakin kalbimiz hep seninle olacak, bunu sakın unutma. Bana bir söz vermeni istiyorum.''

    Signora hıçkırıklarla; ''Kendini yorma baba.. İyileşeceksin.. Tekrar beraber balık tutmaya gideceğiz.'' dedi.

    ''Kızım bana söz ver.''

    ''Ne sözü baba, benden ne istiyorsun?''

    ''Bu kasabadan gideceksin. Hatta bu ülkeden de gideceksin. Kendine yeni bir hayat kurmanı istiyorum. Mesela annenle bana sürekli bahsettiğin o güzel İstanbul şehri olabilir. Oraya git.. Kendine mutlu bir hayat kur..''

    Babası son sözlerini söyledikten sonra ölmüştü.


    İstanbul Pera'da yemeğini yerken babasının son sözlerini hatırlayan Signora; ''Sözümü tuttum baba.. İstanbul'a geldim. Ve burda yeni ve mutlu bir hayatım olacak..'' diye içinden geçirdi.

  5. #15
    Durum:
    Çevrimdışı
    Okyanus - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Yönetmen
    Üyelik tarihi
    20.12.2012
    Mesajlar
    5,176
    Konular
    1
    Verdiği Beğeni
    229

    Aldığı Beğeni: 1,863

    Bahsedilme
    7 Mesaj

    Standart

    Maksat eğlenmek :img-hyste

    *******


    ''Aç Bir Kuyu Suyu'' eserimi iftiharla sunarım :img-hyste


    Yoğun ve yorucu geçen bir günün ardından Ali daha fazla dayanamayıp kendini yatağa atmıştı. O gün hava da çok sıcaktı.. Bir süre sonra uykuya daldı.. Ama huzur dolu bir uyku değildi, birden kabus görmeye başladı..


    Kabusunda Boris, Süreyya ile ikisini Afrika'nın kızgın çöllerine sürgüne göndermişti. Ama birini çölün taa bir ucuna diğerini ise taa diğer ucuna yollamıştı. Çok acımasızdı bu Boris.. Aşıklara bile insafı yoktu..


    Ali bir yandan Süreyya'yı arıyor bir yandan da çölün zorlu şartlarıyla mücadele etmeye çalışıyordu. Boris fesini bile almasına izin vermemişti. Pis vicdansız onun yüzünden Ali'nin güzelim başını güneş fena halde kavuruyordu. Bir süre sonra saçları alev alacaktı sanki... Ayaklarında ise hiçbir şey yoktu. Kızgın kumlar ayaklarını kor ediyordu. Susuzluk ise had safhadaydı.. Dayanılacak gibi değildi..


    Birden bir ses duydu Ali.. Aman Allahım kum fırtınası mıydı o? Ali daha ne olduğunu anlayamadan bir kum fırtınasının ortasında kalmıştı. Elleriyle güzelim gözlerini kapamaya çalışıyor ama nafile.. Kum bütün bedenini istila ediyordu. Ali fırtınadan kurtulmaya çalışırken ayağı dolandı ve kum tepesinden aşağı yuvarlanmaya başladı.. Daha fazla dayanamayıp bayıldı..


    Gözlerini açtığında Ali uzaktan birinin geldiğini gördü.. Bir kadın.. Süreyya mıydı yoksa?


    Hayır olamaz bu da diğerleri gibi bir serap olmalıydı.. Büyük bir umutsuzlukla ayağa kalkan Ali ileriye baktı.. Evet ama hala Süreyya kendisine doğru geliyordu.. Bu sefer gördüğü serap değildi.. Süreyyaydı..


    Bu sevinçle Ali birden şarkı söylemeye başladı;


    Off onu gördüm geliyor geliyor, geliyor bir peri
    Sıcak bastı yanıyor yanıyor, yanıyor ah kalbim :img-in_lo
    Aç bir kuyu suyu kuyu suyu kuyu suyu iç :img-hyste
    Ver bir kuyu suyu içelim ferahlayalım biz :img-hyste




    Ali'nin şarkısına Süreyya da şarkıyla karşılık verdi;

    Çok sıcak off sıcak su gerek bize
    Çok uzak off tuzak aşk tuzak bize
    Aç bir kuyu suyu kuyu suyu kuyu suyu iç
    Ver bir kuyu suyu içelim ferahlayalım biz :img-hyste



    Ali tekrardan sazı eline aldı;

    Sanki ben çölde mecnunum aşkınla kavruldum :img-in_lo
    Güneş onun gözlerinde ben fena tutuldum :img-in_lo
    İç bir kuyu suyu kuyu suyu kuyu suyu iç :img-hyste
    Ver bir kuyu suyu içelim ferahlayalım biz :img-hyste



    Bu sefer söz sırası Süreyya'daydı;

    Anlat anlat hadi anlat inanırım belki :img-wink:
    Belli olmaz ben de sana çok aşığım belki :happy0064
    Aç bir kuyu suyu kuyu suyu kuyu suyu iç :img-hyste
    Ver bir kuyu suyu içelim ferahlayalım biz :happy0064



    Ama rüya Ali'nin rüyası olduğu için son söz onundu;

    Ya belki deme ne olur ne olur aşk yolunu bulur
    Sen bana bir evet de gör bak bu aşk roman olur :img-punk:
    Aç bir kuyu suyu kuyu suyu kuyu suyu iç :happy0064
    Ver bir kuyu suyu içelim ferahlayalım biz :happy0064

Sayfa 3/3 İlkİlk 123

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

Yer imleri

Yer imleri

Yetkileriniz

  • Konu Açma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

LinkBacks Enabled by vBSEO 3.6.1 © 2011, Crawlability, Inc.