Sayfa 1/2 12 SonSon
7 sonuçtan 1 ile 5 arası

Konu: Kalp Atışı - Senaryolar

  1. #1
    Durum:
    Çevrimdışı
    Rafadan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Oyuncu
    Üyelik tarihi
    12.07.2017
    Yer
    Ankara
    Mesajlar
    1,275
    Konular
    1
    Verdiği Beğeni
    0

    Aldığı Beğeni: 9

    Bahsedilme
    1 Mesaj

    Standart Kalp Atışı - Senaryolar

    Sezen Aksu-Beni Yak

    Beni yak, kendini yak, her şeyi yak
    Bir kıvılcım yeter ben hazırım bak
    İster öp okşa, istersen öldür
    Aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk

    Seni içime çektim bir nefeste
    Yüreğim tutuklu, göğsüm kafeste
    Yanacağız ikimiz de ateşte
    Bir kıvılcım yeter hazırım bak
    Aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk

    Allah'ım Allah'ım
    Ateşlere yürüyorum
    Allah'ım acı ile
    Aşk ile büyüyorum

    Beni yor hasretinle, sevginle yor
    Sevgisizlik ayrılıktan daha zor
    Dilediğin kadar acıt canımı
    Yokluğun da varlığın da yetmiyor

    EYLÜL - BÖLÜM 1 (Nezarethane)

    Ben kendi yaralarımı kendim sardım hep. Düştüğümde, canım yandığında kimse üflemedi yaralarıma. Kimsenin canı benim canım acıyor diye acımadı... İlk kez biri yaram acımasın diye merhem sürüyor… İlk kez biri merhemle değil de dokunuşuyla iyileştiriyor beni… Dokunuşların iyileştirici gücü varmış anlıyorum o an... Sızlayan yarama dokunduğu daha o ilk an bir serinlik hissediyorum daha önce hiç yaşamadığım... Bakakalıyorum ona öylece, tek bir anda zaman durmuş gibi… Ellerini hissetmek merhemden daha iyileştirici geliyor bana… Hiç çekmesin istiyorum ellerini. O kesiksiz anda kalalım öylece... Elleri öyle güzel ki tutsam sanki bir daha hiç düşmeyecekmişim gibi sıcak…

    Eylül: Ne saçma değil mi, siz ve ben…
    Ali: …

    Gözünün içine içine bakıyorum, ilk kez çekinmeden ama ürkek… Tek bir sözüne muhtacım. Tek bir şey söylese bu acı dinecek belki… Kimse tarafından sevilmemiş, tercih edilmemiş bir kızın ilk kez birinden deli gibi bir söz bekleyişi bu. Sevgisizliğimin maskesi düştü ilk kez. İlk kez bu kadar çıplağım… İlk kez bu kadar savunmasızım ben. Gözüme baksa ruhumu, acılarımı, korkularımı, susuşumdaki yalvarmayı görebileceği kadar çıplağım. O kadar şeffafım ki bir baksa tüm bilmeceyi çözecek… Bak bana, bak ruhuma… Bir kıvılcım yetecek bana...

    Saatler kadar uzun muydu bana bakışı… Bir konuşsa tüm acılarım dinecek… Gözleri hâlâ gözlerimde… Görebiliyor mu acaba ruhumun nasıl da onun tarafından sevilmek istediğini… İmkansız bir şey istiyorum biliyorum, hiç benim olamayacak bir şeye elimi uzatmak istiyorum, dokunmak, hissetmek… Bakıyor hâlâ, hiç çekmese gözlerini, elleri yaramın üstünde kalsa öyle… Acımıyor artık hiç..

    Söylemedi hiçbir şey; tek bir söze, tek bir gülüşe tutunabilirdim oysa. İlk kez bu kadar inmişti zırhım…

    Nasıl yapıyordun sen Eylül? Nasıl bürünüyordun zırhına… Gözlerimi çekiyorum gözlerinden…

    Eylül: Benim yüzümden sizi de okuldan atacaklar.

    Zor da olsa o anın çarpıcılığını uzaklaştırmaya çalışıyorum zihnimden. Üstümü yavaş yavaş giyiniyorum tekrar. Karşısında bu kadar çıplaklaşabildiğim için utanıyorum. Ruhumu görmesin istiyorum artık gözlerimden...

    Ali: Bırak şimdi beni. Düşünmemiz gereken sensin Eylül. Başın ciddi belada.

    Az önceki suskunluğunun aksine şimdi konuşabiliyor…

    “Ah küçücük gemi
    Sulara attın şimdi
    Kendini, delisin…”

    Yırtık gömleğimin kolunu indiriyorum kolumu sıcak ellerinin iyileştiriciliğinden zorla koparıp. Yine eski Eylül olmaya çalışıyorum…

    Eylül: Alışık olmadığım şeyler değil bunlar benim! Kimseye ihtiyacım yok!

    Bakmıyorum gözlerine, ne hissediyor bilmiyorum… Az önce gösterdiğim o çıplak tarafımı örtmeye çabalıyorum sert kabuğuma çekilerek.


    Ali: Eylül bu basit bir mesele değil!
    Eylül: Evet, ama benim meselem!

    Az önce sesimin tınısında yansıttığım o kırılmışlığımı bir daha belli etmeyecek kadar gururluyum! İstediğim ama belki de duymaya yine de hazır olmadığım o cevap gelmediğine göre kalkıp gitmeliyim artık sanırım…

    Usulca ayağa kalktığımda şaşırdığını, soru sorar gözlerle bana baktığını fark ediyorum. İçim hiç bu kadar acımamıştı benim… Zorla konuşuyorum…

    Eylül: Her şey için teşekkür ederim.

    Bir an, sadece bir an şaşkınlıkla bakakalıyor bana. Hazır olmadığını anlıyorum onun da… Ama o zaten hiçbir şeye hazır değil fark ediyorum… Git desem kalmak istiyorum demeyecek kadar suskun.

    Eylül: İçimden bir ses sizi son kez gördüğümü söylüyor.

    Evet bir an onun da benimkine benzer bir acı hissettiğini algılıyorum. Yutkunuyor, ne diyeceğini bilemez gibi… Ne hissettiğini bilmiyorum ama git desem gidecek biliyorum…

    Ali: Vedalaşıyor muyuz!

    Sesinde öyle bir vurgu var ki beni alaşağı ediyor! Ben, Eylül Erdem! Vedat Erdem’den dayak yerken ağlamayan, ruhu ölmüş kız, ağlamamak için yutkunuyorum tam da şu anda… Kendimi tutabilmem için kuşandığım zırhımı paramparça edebilecek bir soru bu. Vedalaşmayalım diyebilmeyi çok isterdim…

    Eylül: Bir daha buraya gelmeyin. Birlikte hiçbir yerde görünmemiz doğru olmaz.

    Bunları söylerken bile ondan duymak istediğim şeylerin bambaşka oluşu kalbimi eziyor. Gücümün sınırındayım, bir an önce bitmezse bu fasıl ayakta kalamayacağım kadar güçsüzüm… Bir an yine gözlerine bakıyorum…

    Ali: Haklısın…

    Bu söz birden çarpsa da suratıma kendimi tutmayı başarıyorum. Ama o an elimde olmayan tek bir an kırgın bir bakış fırlatıveriyorum suratına. Beklentisinin bir hayal olduğunu bilse de insan gerçeklerle yüzleşmek her zaman sarsıcıdır… İçimdeki o her şeye meydan okuyabilecek kız çocuğu bu “Haklısın” sözünü yediremiyor gururuna… “Aptal” diyorum kendime “Aptalsın, ne duymayı hayal ediyordun ki…”

    Ali: Yanma başladığında tekrar bunu sür. Acı öyle hemen geçmez ama zamanla hafifler merak etme…”

    Bu cümleyi kurduğu an ellerinin sıcaklığını yeniden duyuyorum ellerimde. O küçük mavi kapaklı merhem kutusunu avucuma sıkıştırıyor… İlk kez bir yarama merhem olan o kutu… Ona ait ama bende olan tek şey… O kutuyu nasıl sıkıyorum avucumda bilmiyorum… Ellerinin yaramın acısını alışını tekrar hisseder gibi tutuyorum onu. Tüm hayatımı o küçük kutuya koymuşum gibi… Yaram yeniden sızlamaya başlıyor. Acı hiç geçmeyecek biliyorum… Bir daha hiçbir yaramı hiçbir merhem bu küçücük kutu kadar iyileştiremeyecek… Bir daha kimse yarama merhem sürmeyecek…

    Beynim ayaklarıma zor hükmediyor. Gitmem gerek artık biliyorum. Son bir bakış bırakıyorum gözlerine yüzünün her kıvrımını hafızama kazıyorum o an… Yürüyorum… O son kapı… Açsam bitecek her şey, bu acı… Açamıyorum bir türlü… Açarsam ölecekmişim gibi, açıp o kapının dışına çıkarsam dünyadaki tüm oksijen tükenecekmiş gibi, nefes alamayacakmışım gibi… Son kez bakmak istiyorum, bakamıyorum… Kapıyı aç ve çık, bu kadar basit! Çıkıyorum...
    Konu NATY&FACU tarafından (11-01-18 Saat 20:24:33 ) değiştirilmiştir.

  2. #2
    Durum:
    Çevrimdışı
    Rafadan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Oyuncu
    Üyelik tarihi
    12.07.2017
    Yer
    Ankara
    Mesajlar
    1,275
    Konular
    1
    Verdiği Beğeni
    0

    Aldığı Beğeni: 9

    Bahsedilme
    1 Mesaj

    Standart

    Feridun Düzağaç - Aşkın Önsözü Ayrılık

    Konuşmadan anlatsam ya da
    Yüzüne bakmadan ki yapamam
    Gözlerin dolar şimdi ya da
    Önce benimkisi ne fark eder ki

    Kelimeler şu an kocaman birer yalan
    Konuşursam seni yakar susarsam kendime katlanamam

    Hiç durmadan yürürdüm yolumuz olsa
    Bu sana son susuşum son sözüm olsa
    Sonsuza gitmiyor aşk keşke gitseydi
    Alsa ikimizi uçup gitseydi
    Bir hayat biriktirdim sana yetseydi

    Ne seninle ne sensiz anlatmak kolay değil
    Ve anlamak zor
    Hiçbirinde olmadı belki şimdi zamanı
    Bunu hayra yor

    Kardanadam güneşe aşık olmuş
    Bir sabah doğmuş güneş kara kışa
    Kardanadam mutlu yok olmuş

    ALİ ASAF - BÖLÜM 1 (Nezarethane)

    Bu soğuk odada onu beklerken kalbimin gümbürtüsü yayılıyor odanın boşluğunda. Hissettiğim bu şeyin ne olduğunu bile düşünmeden sürükleniyorum peşi sıra… Birazdan getirirler onu buraya, gerçi gelmek ister mi onu bile bilmiyorum… Gelse ne konuşacağımı da... Bildiğim tek şey benim hatam yüzünden onun burada olduğu…

    Garip bir hisle fark ediyorum arkadaki kapının önüne geldiğini. Beni gördüğünü de anlıyorum… Görmüyorum ama çok yoğun bir his var içimde… Kapının açılışını duyunca kalbim tekliyor birden, öğretmen maskemi takınıyorum. Kendim bile henüz anlamlandıramamışken onun beni görüp anlaması korkutuyor beni…

    Girdi içeri şimdi. Bir cesaretle bakıyorum yüzüne… Başı önde, ağır ağır geçiyor önümden… Kendimi gizleme içgüdüsüyle gardımı almış bekliyorum… Oysa yaşadığım o yoğun duygunun içinde kulaklarım uğulduyor. Gözlerim yırtık gömleğinin sağ kolunda saklamaya çalıştığı yerde… Bir şey söylese bir öğretmen edasıyla cevap verip kendimi gizlemek için bir kaşım havada… Başı önde yüzüme hiç bakmadan oturuyor karşıma. Sağ kolunu saklıyor benden. Birden kısacık bir an gözlerini kaldırıp bakıyor bana… O ilk an tüm gardım düşüyor, alabora oluyor tüm duygularım… Öğretmen edası siliniyor yüzümden bir anda. Acı duyuyorum, eziliyorum bakışlarının altında. Bakışlarıyla karşılaşmaya hazır olmadığımı daha iyi anlıyorum o an. Tüm hesaplarım çöküyor, kurmayı planladığım tüm cümleler siliniyor zihnimden... Korkuyorum bakışlarındaki acıdan… İşte o bir an tüm maskelerim düşüyor yüzümden… O an sığınabileceğim, kendimi yeniden korumaya alabileceğim şeye tutunuyorum… İndiriyor gözlerini...

    Ali: Kolunu göster bana!

    Bastırmaya çalıştığım tüm karmaşama inat bir öğretmen edasıyla konuşuyorum. Yeniden kaldırıyor gözlerini, yine korkuyorum…

    Eylül: Bir şeyim yok…

    Gizlemeye çalıştığı her şeyi görebiliyorum oysa… Sesindeki kırıklığı bile elimle tutabilirmişim gibi somut hissediyorum. Konuşurken saniyelik yakaladığım bakışlarını yine indiriyor masaya…

    Ali: Göster dedim.

    Yaralanmış olma ihtimalini düşünerek yanımda getirdiğim yanık merhemini çıkarmak için çantama uzanıyorum… O ise yarasını göstermemekte direniyor. .

    Eylül: Bir şeyim yok, iyiyim ben!
    Ali: Yalan söylüyorsun gösterir misin!

    Uysalca ama korkuyla uzatıyor kolunu bana. Yüzüme bakmıyor şimdi hiç… Yavaşça katlıyorum gömleği varsa yarasına değmesin diye itinayla… Gözümün önünde acı veren bir yanık... Gördüğüm o ilk an acı duyuyorum en derinimde. O kadar zamandır burada ve yarasına kimse bakmamış! Bunu düşünmek bile o an içimi yakıyor… O ana kadar bu yanığın acısını çekerek beklediğini bilmek ağır geliyor bana. Seni koruyacak biri yoksa hayatında kimsenin acısını umursamadığı bir insan oluyorsun işte… Merhemden bir parça alıp yarasına dokunuyorum… Dokunduğum an yanıyor canı, yüzü karmakarışık oluyor… Acısını anladığım an gözlerine bakıyorum birden, yutkunuyorum, canım yanıyor, gözlerim o anın şiddetiyle doluyor… Gözyaşlarım akmak için zorluyor beni. “Tamam” diyorum sessizce “tamam…”... Merhemi usul usul sürüyorum canının acısına içimden ağlayarak… Tenine dokunabilmek garip… O an orada yaşanan tüm duygular elle tutulur nesneler gibi asılıyor boşlukta. Öyle bir elektrik ki çarpılacakmışız gibi birden… Hiç böyle bir duygu yoğunluğu yaşadığımı hatırlamıyorum. Eylül… Ah Eylül… Hiç kıpırdamıyor artık. Sesini duyuyorum o elektrikli boşlukta.

    Eylül:Ne saçma değil mi, siz ve ben…

    Sesi giderek kısılıyor… Afallıyorum birden, başımı kaldırdığımda gözümün içine bakıyor. Ürkek, acı çeker gibi… Bakakalıyorum saniyelerce, ne kadar sürüyor bilmiyorum… Sorsalar bir ömür kadar. O dupduru yüzünde tüm ruhunu gösteren o gözlere bakmak ürpertiyor beni. Ama alamıyorum gözlerimi. Zaman bir koca mıknatıs gibi… Bir şeyler söylememi ister gibi mi bakıyor yoksa ben mi öyle anlamak istiyorum bilmiyorum. Konuşamıyorum… Neden sonra yutkunuyorum, indiriyorum gözlerimi, merhemi sürmeye devam ediyorum. Ruhum karmakarışık… Kırık sesini duyuyorum tekrar…

    Eylül: Benim yüzümden sizi de okuldan atacaklar…

    İncinmiş bir ses, içimde boğuluyorum, gözlerinde… Zırhımı tekrar kuşanıyorum ben de onun gibi…

    Ali: Bırak şimdi beni, düşünmemiz gereken sensin. Başın ciddi belada.
    Eylül: Alışık olmadığım şeyler değil bunlar benim. Kimseye ihtiyacım yok!

    Bunu söylerken kolunu çekiyor elimden… Avucumdaki sıcak ten gidiyor… Yüzüne bakıyorum, sert. Yine o katı, sert kabuğun içinden bakıyor bana. Bölünmüş anlarda zırhı inse de, çıplak kalsa da karşımda ustaca tekrar giriyor o zırhın içine… O çıplak kaldığında korkuyorum…

    Ali: Bu basit bir mesele değil Eylül!
    Eylül: Evet, ama benim meselem!

    İçimi acıtıyor bu sertlik… Ulaşmaya çalışıyorum tekrar ruhuna. Oysa teni ellerimin arasındayken nasıl savunmasız bakıyordu gözlerime… Arkama yaslanıyorum, “Yine mi duvar Eylül!” dercesine… Ama Eylül, o an beklemediğim bir şey yaparak ayağa kalkıyor, yine afallıyorum… Soran gözlerle bakıyorum benden kaçırdığı gözlerine.

    Eylül: Her şey için teşekkür ederim.

    Acıyla tuttuğum nefesim içimde patlıyor… Ruhumun keşmekeşinde boğulmak üzereyim. Konuşamıyorum...

    Eylül: İçimden bir ses sizi son kez gördüğümü söylüyor…

    Vuruyor bu cümle beni! Hiç beklemediğim bir yerden kurşun yemiş gibiyim… Ben kendimi kandırmaya çalışırken ondan ayrı kalma ihtimalini hesap etmemiştim hiç. Ben konuşmasam da Eylül hep orada olacaktı… Öyle ummuştum. Şimdi onu bir daha görememek fikri balyoz gibi iniyor beynime… Nefes alamıyorum… Kafamı eğip gözlerine bakmaya çabalıyorum canhıraş. Bakmıyor yüzüme… Yüzüme baksın istiyorum... Hep bana baksın... Yüzü karmakarışık yine…

    Ali: Vedalaşıyor muyuz!?

    Öyle bir soruyorum ki soruyu içim veda olmaz, şimdi değil diye haykırıyor… Ben bunu duymayı beklememiştim hiç. Vuruluyorum, nefesim kesiliyor, sesim giderek sönüyor konuşurken… Bir an yine ufacık bir an bana bakıyor, acıyla… Neden bunca acı yüzünde çözmeye çalışıyorum… Anlamlandıramıyorum… O da bir şey hissediyor olabilir mi diye düşündüğüm an “O da?!” diyorum kendi kendime. “Sen bir şey hissediyor musun ki?” diyorum. İçimdeki diğer ses yanıt veriyor “Ben ne hissediyorum bilmiyorum, ben hiçbir şey bilmiyorum şu an…”

    Eylül: Bir daha buraya gelmeyin, birlikte hiçbir yerde görünmemiz doğru olmaz.

    Acıyla gülümsüyorum, her bir hücrem acıyor tek tek, beynim uyuşmuş…

    Ali: Haklısın…

    Ağzımdan çıkan tek söz bu oluyor. Birden bana bakıyor! O gözlerdeki acı nasıl bir acı Allah’ım… Öyle kahredici bakıyor ki o an orada dünya başıma yıkılıyor… Öyle bir söz ki bu, ağzımdan çıkarken dilimi yakıyor, gözlerimi acıtıyor… Varıyor karşımdaki küçücük varlığın her zerresini acıtıyor… Ama varlığımla ona daha fazla zarar vermek istemiyorum. Mecburum buna… Başını eğiyor yine, dudaklarını sıkıyor ağlamamak için… Elini tutuyorum avucumda, sıcacık, ürkek… Titriyor ben dokununca. Merhem kutusunu bırakıyorum avucuna. Kalbimi ellerine koyar gibi… Bir kutuya bir bana bakıyor… Yüzümde hala gözyaşlarımı perdeleyen o çarpık gülüş var…

    Ali: Yanma başlayınca tekrar bunu sür. Acı öyle hemen geçmez ama zamanla hafifler merak etme…

    Kendime söylüyorum aslında bu sözleri... Kendimi avutuyorum... Acı zamanla hafifler merak etme Ali...

    Başını tasdik edercesine sallıyor. Gözlerime bakmıyor, dudaklarını daha çok sıkıyor… Tam gücünün son noktasına geldiği an başını çevirip kapıya yöneliyor… Hiç bir şey söyleyemiyorum. “Gitme” desem gidemeyecek hissediyorum… Ama konuşamıyorum… Kapının önünde kalıyor öyle, ne o bana bakıyor ne ben ona bakabiliyorum… O birkaç saniye ruhumu parça parça ediyor… Acı çekiyorum… Ama açık etmiyorum kendimi… Ve o son eşik… Açılıp kapanan kapı sesi boşlukta yankılanırken tuttuğum yakıcı nefesi acıyla bırakıyorum… Gitti...

  3. #3
    Durum:
    Çevrimdışı
    Rafadan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Oyuncu
    Üyelik tarihi
    12.07.2017
    Yer
    Ankara
    Mesajlar
    1,275
    Konular
    1
    Verdiği Beğeni
    0

    Aldığı Beğeni: 9

    Bahsedilme
    1 Mesaj

    Standart

    Sezen Aksu-Söz Bitti

    Yarından haber yok dün bitti
    Saatler son günü çalıp gitti
    Yeminler yaşlandı dudaklarda
    Düğümlendi derken söz bitti

    Vagonlar bir dolup bir boşaldı
    Kuruyan gözlerim yine yaşardı
    Sarardı sırayla fotoğraflar
    Ne hayatlar içinde kaldı

    Unutursun için yana yana
    Unutursun ölüm sana bana
    Zaman basıp kanayan yarana
    Unutursun, unutursun


    EYLÜL - BÖLÜM 2 (Nezarethane/Ev)

    O kapıyı açıp çıktığımda bir boşluğa yuvarlanır gibi oluyorum. Geçmişimi, bugünümü, geleceğimi ardımda bırakmış gibi… Sonsuz bir boşluk her yerimden yakalamış gibi… Ondan kopmak vücudumun parçalara ayrılması gibi… Sanki o benim vücudumun bir parçası gibi.. Aldığım nefes ciğerlerimi yakıyor. Ayaklarım geri geri giderken olmak istediğim yeri çok şiddetli bir acıyla hissediyorum. Kal deseydi kalırdım…

    “Konumuna bakmadan açık ettin kendini Eylül. Sen kim, o kim! Ne bekliyordun ki… Elbette seninle olmak istemeyecekti, yanında olmak istemeyecekti.” Düşünceler beynimi acıtıyor. Kafamın içinde “Haklısın” sözü dönüp duruyor. Gururuma yediremediğim o söz… Tamamen çıplak kalmayı göze alarak ona aktığım anı utanca çeviren o söz. Nezarethaneye döndüğümde avucumdaki o küçük mavi kapaklı kutuya bakıyorum. Mutlu oluyorum bir an… O da dokundu bu kutuya, o da baktı… Onun dokunduğu, baktığı her şeyi sevdiğimi fark ediyorum… İçim acıyor yine yeniden…

    O öğretmen, sen öğrencisin Eylül! Yerini ve haddini bilemedin… Asla ulaşamayacağın bir adama dokunmak istedin. Ellerinin sıcaklığı teninden uzaklaşmasın istedin… Kutuyu verip ellerini çektiğinde ellerinin havada kalakalması bile o sıcaklıktan kopmak istemediğini göstermiyor mu? Kolumda hala parmaklarının sıcaklığı var… Gözlerimi kapatıp dokunuşlarını hayal ediyorum yeniden…

    Hayatımın birden nasıl böyle tepetaklak olduğuna anlam veremiyorum. Hangi ara kopamayacak kadar bağlandım ona? Haklısın dediğinde nasıl öldü ruhum tekrar? Oysa beni yeniden gülümsetebilen onun varlığıydı. Şimdi yine annemin öldüğü o gündeki gibiyim. Ağlayacak kadar bile gücüm yok… Uyusam, sadece uyusam ve hiç uyanmasam… Geçse bu sızı… Hiç yaralanmamış olsa kalbim…

    Dakikalar ilerledikçe yokluğu daha bir acıtmaya başlıyor canımı… Söz vermişti, hep yanında olacağım diye… Ona en çok ihtiyacım olduğu anda ise elimi tutmaktan korktu…

    Babaannem geliyor ziyaretime. Bir sürü yiyecek getirmiş. Yaralanıp yaralanmadığımı soruyor güçsüzce. Açık etmiyorum. Asıl yara kalbimde babaanne. Her gördüğümde ona doğru aktığım adam gitti. Hayatımın denge noktası gitti, dünyanın ekseni gibi benim eksenim de kaydı… Bana kanser olduğunu, ameliyat olacağını “Su içeceğim.” der gibi rahat söylüyor. İçim boşalıyor birden. Bomboşum… Kelimeler boşlukta dağılan parçacıklar gibi zihnimde oradan oraya savruluyor. Kanser… Ameliyat… Ali Asaf… O da gitti… Babaanne… Babaanneme bir şey olursa tamamen yıkılacağımın farkındayım… Allah'ım ne olur güç ver ona, beni onsuz bırakma… Ağlamamak için tutuyorum kendimi. Hadi git, diyorum. Ameliyat ol kurtul… Beni düşünme babaanne...

    Babaannem gidip de yalnız kaldığımda içimden kaynayıp gelen gözyaşlarımı durduramıyorum artık… Gözyaşım her şey için akıyor… Babaannem için, içimi acıtan o kocaman ve güçlü adam için, kendim için… Çaresizce bekliyorum olacakları…

    Yarım saat kadar sonra yine o polis geliyor kapıya beni hırpalayan. Serbestsin diyor çıkarıyor beni… Demek Bahar geri aldı şikayetini...Kolumdaki yanığın sızısına aldırmadan çıkıyorum oradan. Eve vardığımda hava iyiden iyiye kararıyor… Tam odaya yönelecekken gözüm merdivenlere takılıyor. Engel olamıyorum kendime yukarı çıkıyorum… O mavi kapıya geldiğimde kalbim ağzımın içinde atıyor, kulaklarım uğulduyor… Kapıyı usulca tıklatıyorum bir cesaret. Ses yok. Ellerim titriyor. Bir daha tıklatıyorum, sonra bir kez daha… Yine ses yok. Elim kapının koluna gidiyor. Açıyorum, oda karanlık… Sokak lambası içeriye vurunca odanın çıplaklığını fark ediyorum. Odanın ışığını açtığımda tüm eşyaların toplanmış olduğunu görüyorum. Gitmiş… Bir iki adım atıyorum odanın içine doğru. Yerde bir makbuz, onun altında da bir fotoğraf görüyorum. Elime aldığımda acı tüm hücrelerimi kaplıyor… Ali Asaf… Yere çöküyorum, dizlerimin feri kesiliyor. Ne kadar kalıyorum orada elimdeki fotoğrafa bakarak bilmiyorum. Tek bildiğim onun nefes aldığı odada nefes almak istediğim… Güçsüzüm çok... Neden sonra çöktüğüm yerden kalkıp çıkıyorum odadan. Kapıyı örtüyorum, son kez bakarak, aşağı iniyorum. Fotoğrafı en kıymetli varlığımmış gibi çantama koyuyorum. Yatak odasında uyuyan babaannemin yanına kıvrılıp sarılıyorum ona… Ağlıyorum içime içime…

    ~~~~~~~~

    Feridun Düzağaç - Ardından

    Yorgun argın döndüm eve
    Bir soğuk duş aldım yokluğunun üstüne
    İki yol çıkardın önüme
    Eyvah dedim kaçtım
    İçimden geçenlerin aksine
    Sen zamana bırak daha gençsin
    Alışırsın
    Ben bıraktım zamanı
    Aşık olduğun adam kaldım

    Gittiğin yerde bulduklarınla mutlu ol
    Avun, sevil
    Yolun bahtın açık olsun
    Ben şaşkın, kararsız
    Kimseye zararsız yaşarım
    Ben şaşkın, karanlık
    Bir sürü yarayla yaşarım


    ALİ ASAF - BÖLÜM 2 (Ev)

    O odadan ruhum paramparça çıkıyorum. Onun bastığı yerlere basarak… Onun dokunmuş olabileceği duvarlara dokunarak… Onun baktığı yerlere bakarak... Yorgun dönüyorum eve… Beni içine alıp yutacak bir boşlukta yürür gibi… Eve vardığımda ayağım tökezliyor birden. Tam orası Eylül'ün gelip bana çarptığı yer… Kulağıma seslerimiz doluyor… “Ne biçim bir kızsın sen böyle?” “O biçim işte! Beğenmiyorsan küçük oğluna almazsın! … Amca!” “Amca!? Amca dedin içim acıdı! Ufak numaralar bunlar!” Sahi kaç yaş var aramızda? Dokuz? Ya da on mu? Acımtırak bir gülüş var dudaklarımda. Daha küçücüksün… “Kız sana amca diyor, sen daha acaba bir şeyler mi hissediyor diyorsun… O zaman sesinin tınısındaki o acı neydi…” İçimdeki sesler kulaklarımda uğuldayıp birbirine karışırken babaannesiyle kaldığı odanın önünden geçiyorum, kapı hafif aralık… Gayriihtiyari içeri bakıyorum. Uyuduğu yatağa, giydiği terliğe, kitabının üstüne bırakılmış kalemine, kitabının yanında duran tokasına, yarısı içilmiş su bardağına, yatağın köşesinde duran formasına… Çalışmaya başlamadan önce saçlarını toplayışını hatırlıyorum, okul formasıyla onu görüp de takıldığım günü sonra… “Güzeell forma yakışmış, botlar olmamış yalnız.” Her öğrenciye takılmazdım ben böyle. Ona takılmak istiyordum oysa, hep onunla konuşmak… Bilerek laf atıyordum. “Neden peki Ali! Bunun farkındaysan yaşadığın duygunun nasıl farkında olmazsın!?” İçimdeki sesi duymazlıktan gelip “Öğretmeninle konuşmayacak mısın?” dediğimde bana dönüşünü anımsıyorum gözümü kapatıp. Birden bana dönüp bakışı nasıl hoşuma gitmişti… Sırf bana baksın, benimle konuşsun diyeydi... Aklıma gelenler korkutuyor beni, yalanlıyorum kendimi… Zihnimdeki görüntüleri kovmaya çalışıyorum, gitmiyor...Neden çıkmıyorsun aklımdan Eylül! Onunla ilgili her şeyin içimi böyle acıtması nasıl bir muamma? Kapının kolunu elim yanmış gibi bırakıyorum birden. Hızla geri çekilip odama çıkıyorum... Nezarethaneden çıktığımdan beri bir saniyem bile onu düşünmeden geçmedi... Ona duyduğum şey yalnızca bir öğretmenin öğrencisine duyduğu merhamet ve sevgi oysa. Başka türlü ne olabilir ki!? Ustaca kandırabiliyorum kendimi, az evvelki görüntüleri zihninden geçiren ben değilmişim gibi… “Her öğretmen öğrencisini bu kadar düşünür mü Ali, kendini kandırma!” “Sus…” diyorum içimdeki sese, “Sus artık!” Ben değer veriyorum ona, yaralanmış bir insanın kendi küllerinden yeniden doğmaya çalışmasını saygı ve hayranlıkla izliyorum. Olan sadece bu! Ama o küllerinden doğmaya çalışan küçücük kız kendi isteğiyle kendi kanatlarını koparıyor şimdi… Benim yanlışım yüzünden kendini cezalandırıyor… Bugün o soğuk odada bana bakışlarını hatırlıyorum… İçine içine ağlayışını... Parmaklarımın ucundaki ürkek, titreyen yaralı teni... Kırgın sesini… Dokunduğumda acıyan yarasını hatırlayınca gözlerim doluyor acıyla, engel olamıyorum… Ben yanına gidene kadar geçen onca saatte kimsenin yarasına bir merhem sürmemesi acıtıyor canımı… Neredeyse kemiğe kadar varmış o yanığın sızısı merhemsiz geçer mi… Oradan çıkınca Bahar’ın yanına uğradığım an geliyor aklıma. Onun o hırsına, yalan söyleyebilme rahatlığına bakıyorum, bir de Eylül'ün yapmadığı bir şeyi sessizce üstlenirken ki asaletine… Yalansız dolansız oluşuna… Aradaki farkın uçurumundan başım dönüyor... Sonra Bahar'ın özenle tedavi edilmiş yarasını hatırlıyorum. Bir de Eylül'ün bir merhem bile çok görülen, sızısıyla öylece bırakılan, önemsenmeyen yarasını… Koruyacak kimsesi olmayan bir insanın ne kadar değersiz görüldüğünü fark ediyorum böylece… Onu ben koruyabilirdim… Ama bunun için tek kelime etmedim. Onu korumak şöyle dursun en çok zararı ben verdim ona… Umutlarına tutunmak isteyen bir insanın kanatlarını kırdım ben… Davranışlarımın yanlış anlamaya müsait olduğunu daha iyi anlıyorum şimdi. “Yanlış mı anlaşıldı, emin misin Ali! Yoksa anlaşılan şeyler tam da anlaşıldığı gibi miydi!” Benimle açıkça kavga halinde olan içimdeki beni susturmaya çalışıyorum yine…

    “Ne saçma değil mi, siz ve ben…” Bu cümle zihnimde yankılanıp duruyor. Karmakarışığım… İki yol mu sundu önüme “Kal” ya da “Git”... Eğer böyleyse ben kaçmayı tercih ettim... Sustum. Yutkundum ve içime sakladım verebileceğim tüm cevapları... Korktum ve kaçtım… Hem kaçtım hem kolunu elimden çekince kırıldım… Hem sustum hem duvar ördü diye kızdım… Hem korktum hem gidişini gururuma yediremedim… “Korkaksın Ali!” Sadece umutlarıyla yaşayan, bakışlarındaki fırtınadan korktuğum o kızdan kaçtım ben. Korktum ve kaçtım… “Kabullen artık! Kimse bu kadar düşündüğü birini sıradan görmez!” “Sus diyorum sus, sus…”

    Düşünceler beynimin içini kemiriyor… Kafamın içinde Eylül'ün her halinin fotoğrafı var… Silemiyorum görüntüleri… Silinsin de istemiyorum zaten…

    O küçücük odada söylenecek her şey söylendi… Varlığım ona en büyük zararı verdi farkındayım. Bir daha gidemem nezarethaneye… Yanında olmamı istemediğini söyleyen birine gidemem… Peki o zaman gözlerindeki o acı, sesindeki kırıklık neydi… O hayal kırıklığı dolu kalp… “Yapma Ali! Sen öğretmensin, o da senin öğrencin. Nasıl düşünürsün böyle…”

    Beynimi uyuşturan bu düşüncelerden kurtulmak istiyorum. Benim yüzümden acı çeksin istemiyorum… Tüm bu olanlardan sonra burada da kalamam daha fazla. Bu durum aklıma geldiğinde nefesim ciğerlerimi yakıyor. Burası onun evi… Bir çatı altında olduğumuz tek yer… Artık burada olup da akşamları babaannesine attığı kahkahaları, sesini, mırıldandığı şarkıları, saçlarını toplayışını, ders çalışırken önündeki sarmayı yediğimde attığı “N’apıyorsun sen ya!” bakışını göremeyeceğim... Bunu fark etmek kalbimin ince ince sızlamasına yetiyor…

    O daha genç… Yolunu, yönünü yine bulur… Mutlu olur. Acılar geçer, aşklar unutulur, dokunuşların elinde bıraktığı sızı geçer bir gün... Bense tüm kırgınlıklarımla yaşar giderim… Yokluğunun üstüne söylenecek kelimelerim bitti...

    Kendimi tüm bunlara rağmen hala kandırmaya çalışmam ironik... İçimdeki ses yine duyuruyor kendini… “Kendini kandırıyorsun Ali! Bu duygunun aşktan başka adı yok. Sadece öğrencim dediğin biri kalbini bu denli sızlatamaz.” İçimdeki sesi susturmak için uğraşmıyorum, beyhude bir çaba çünkü. Eylül diyerek sızlarken her hücrem… O sesi duymamak için eşyalarımı toplamaya başlıyorum… Bu seslerin hiçbir önemi yok… Beni yanında istemiyor… Zaten varlığım mutluluk da getirmiyor…

    Eşyalarımı alıp aşağı indiğimde Gülayşe Sultan’la karşılaşıyorum. Bakışları sert. Suçluyor beni belli. Haksız da sayılmaz… Konuşuyoruz, evden ayrılmamın en doğrusu olduğunu söylüyor bana. Konuşmama izin vermeden kızının üstünde emeğimin olduğunu söyleyip helal et, diyor sertçe. Konuşacak kelimeler tükendi. Gitmeliyim artık…

    Bahar’la konuşmaya gittiğimde şikayetini geri alması konusunda uyarmıştım. Esma arıyor şimdi. Şikayetlerini geri almışlar, Eylül çıkacakmış… Ruhumdaki arbedenin ortasında tek mutlu olduğum şey bu oluyor. Sırada okulla görüşmek var. Eylül'ün eğitimine devam edebilmesi için… Sonrasıysa İstanbul'a, kaçtığım yere
    dönüş… Onsuz bir hayata başlama zamanı… Onun mutlu olabilmesi için bu şart...
    …
    Çok uzun sürmeyen bir yolculuktan sonra Dalaman Havaalanındayım. Ayaklarım geri geri gidiyor. Nefes alamıyorum. Hala iç seslerimle boğuşmaya devam ettiğim bir anda anonsu duyup kapıya yöneliyorum… Kalbimi, tüm benliğimi burada, o küçücük kızın yanında bıraktığımı kendime ısrarla inkar ederek biniyorum uçağa… Kulaklığımdan gelen müzik kulağıma değil hücrelerime doluyor sanki…

    Orda duruyorsun
    Terk edilmiş, beyaz ve nazlı
    Git diyorlar gidiyorsun
    Kal diyorlar ne bir ses ne bir şarkı
    Kırgınım saçılmış bir nar gibi
    Sessiz akan bir ırmağım gecede
    Git dersen giderim
    Kalırım kal dersen
    Söylenmemiş sahipsiz bir şarkıyım
    Git dersen giderim
    Kal dersen kalırım
    ...

  4. #4
    Durum:
    Çevrimdışı
    Rafadan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Oyuncu
    Üyelik tarihi
    12.07.2017
    Yer
    Ankara
    Mesajlar
    1,275
    Konular
    1
    Verdiği Beğeni
    0

    Aldığı Beğeni: 9

    Bahsedilme
    1 Mesaj

    Standart

    Düş Sokağı Sakinleri - Ölümler

    Ölümler çıplak gelir
    Geceyi indirir yavaşça gözlerine
    Benden geçmek kolay değil
    Feryat eder dilim hüzünlere

    Vedalar doğru değil
    Sevgiler yalan değil
    Koşarım ben sensizliğe
    Bu son bakışta gitmek
    Hiç mümkün değil

    Görünür bana senden kalan
    Bilirim ki vardır şarkımı duyan
    Boşunadır yakarış çizilene
    Geçer zaman aşk sevilince

    Ölümler çıplak gelir
    Geceyi indirir yavaşça gözlerine
    Senden çıkmak kolay değil
    Beterdir hayat acılar çekenlere

    Vedalar doğru değil
    Sevgiler yalan değil
    Koşarım ben bensizliğe
    Ağlarım yağmur düşünür seni
    Kapı açık... Gir içeri

    EYLÜL-BÖLÜM 3 (Ev/Hastane)

    Sabaha babaannemin kollarında uyanmak hafifletiyor acımı. O bilindik sıcaklığa, güvenli kucağa, anne kokusuna daha çok sokuluyorum gözyaşlarımı bastırabilmek için…

    Gülayşe: Ne zaman geldin sen kuzum, niye söylemedin, haber etmedin bana?

    Bakıyorum yüzüne yorgun gözleri dolu dolu. Gülümsüyorum mutlu olsun diye…

    Eylül: Geç saatti çıkardıklarında, geldiğimde uyuyordun. Kıvrıldım ben de yanına… Babaanne…
    Gülayşe: Söyle kuzum.

    Deyip saçımı okşuyor, yüzümü görmesin diye iyice sokuluyorum sıcacık göğsüne… Asi, herkesten her şeyden nefret eden ben; meğer ne kadar muhtaçmışım şefkatli bir kucağın sıcaklığına… Sıcacık bir elin saçlarımda gezinmesine…

    Eylül: Ali Hoca…

    Babaannemin sesi sertleşiyor birden. Sesim sönüyor benim de…

    Gülayşe: Ne olmuş Ali Hoca’ya?
    Eylül: Merak ettim… Benim yüzümden onun da başına iş açıldı.
    Gülayşe: Ne suçluyorsun kendini kız! Ne açılacakmış başına!
    Eylül: Gitti mi…

    Sesim o kadar cılız çıkıyor ki ben bile zor duyuyorum…

    Gülayşe: Gitti tabi, gitmeyip de n’apacaktı! Ama hakkını yemeyeyim en azından giderayak bir iyiliği dokundu.
    Eylül: Ne oldu ki?
    Gülayşe: Okulla görüşmüş, devam edebil diye. Kendi de gitti işte, İstanbul'a mı ne dönmüş.

    Daha fazla konuşamıyorum. Okulla görüşmüş demek… “Teşekkürler hocam, büyük iyilik bu yaptığınız… Okul evet, hayatımdaki en önemli şey…”

    Kahvaltı ediyoruz zoraki. Ameliyat var bugün. Kalbim pır pır… Hayatımda sahip olabildiğim tek ailem babaannem… Mutlu olayım, korkmayayım diye sağdan soldan muhabbet ediyor. Bakıyorum güzel yüzüne, saçımı ilk kez okşayan o ellerine… Çıkıyoruz evden hastaneye gitmek için. Yürüye yürüye meydana inelim diyor. Yürüyoruz… Kalbimin bir yarısı babaannemde, bir yarısı onun artık yürümediği bu yollarda…

    Meydana geldiğimizde sesi geliyor derinden…

    “Güzeell, forma yakışmış, botlar olmamış yalnız.”

    Yutkunuyorum, içim acıyor… Neden hep benimle uğraştın? Nedendi o yakınlık, şimdi içimi acıtan… Neden bozdun dengemi de ben senin karşında böyle çırılçıplak kaldım?

    Hastaneye giriyoruz. Hemen yatışını yapıyorlar babaannemin. Yanına uzanıveriyorum, sevgi arsızıyım. Sarılıyor bana sıkı sıkı... Hazırlıyorlar, sedyeyle almaya geliyorlar sonra. Yanındayım hep, elini tutuyorum. Asansöre giderken el ele göz gözeyiz. Ameliyatını Bahar’ın babasının yapacağını söylüyor bana… Asansöre giriyor gülerek güçlü kadın… “Allah'a emanet ol, emi kızım.” diyor. Zaten Allah'tan ve senden başka kimsem yok ki… El sallıyor bana, ben de ona öpücük atıyorum… Güçlü görünmeye çalışıyoruz ikimiz de… Kapanıyor kapı, ben kalakalıyorum öylece... Babaanne n’olursun bitsin bu… Senden başka kimsem yok, gel bana geri… Ellerim ilk kez seninle ısınmışken, ilk kez seninle sarılmışken bir kucağa beni bırakma… Korkuyorum, çok…

    Hayatımda hiç bu kadar korktuğumu hatırlamıyorum annemin öldüğü günden sonra… Tüm hayatımda olduğu gibi babaannemi beklerken de yapayalnızım. Tek ailemin bana sapasağlam geri dönüşünü acıyla, korkuyla beklerken elimi tutan, bana güç veren kimse yok yanımda. Eskiden kimsenin varlığına ihtiyaç duymuyordum oysa. Sevgiye alıştığımdan beri yalnızlık çok daha acıtıcı geliyor… “Eylül senin kimseye ihtiyacın yok! Babaannenden başka!” Babaanne… Allah'ım n’olursun onu bana bağışla. Beni bu hayatta yapayalnız bırakma…

    Kaç saat geçti aradan hala haber yok. Gelene geçene babaannemi soruyorum. Doktor ameliyat bitince size bilgi verecek diyorlar. Çaresizce bekliyorum… Neden sonra Bahar'ın babası Sinan Bey’i görüyorum. Hemen koşuyorum yanına. Heyecanlıyım ama yüzüne bakınca heyecanım yüzümde soluveriyor... Gözlerine bakıyorum bir şey söylesin diye. Kalbim korkuyla atıyor...

    Sinan: Ameliyat beklediğimiz gibi iyi geçmedi.
    Eylül: İyi geçmedi derken?

    Alacağım cevap şimdiden sıkıyor yüreğimi…

    Sinan: Bir yakının, kimin kimsen yok mu?

    Gözünün içine bakıyorum, beynim duruyor… Algılamaya çalışıyorum...

    Sinan: Haber versen iyi olur. Cenaze işlemlerinin başlatılması gerek.

    Yok algılamak istemiyorum ben bunu. Yok yok yok!

    Eylül: Ne!? Ne diyorsunuz siz?
    Sinan: Ailenden biri geldiğinde konuşuruz.
    Eylül: Ne saçmalıyorsunuz siz!

    İçimi yakan bu cümleleri yok sayamıyorum.

    Eylül: Onun ailesi benim, benim ailem de o. Başka kimsemiz yok! Nerde o!
    Sinan: Büyüğün gelince onunla konuşacağım!

    Allah’ım bu nasıl bir rahatlık! Hala büyüğün diyor… Benim ondan başka kimsem yok! Yok! Gidiyor. Bakakalıyorum öylece beni kaale almayan adamın arkasından… Hayatımda yaşayacağım en büyük acıyı bana böyle haber veren adamın arkasından… Babaanne! Gözümün önünde gülerek asansöre girişi… Son görüntü o son bakış… Dayanamıyorum, parça parçayım… Dizlerim taşımıyor beni. Hayatım boyunca ağlamadığım kadar çok ağlıyorum. Ağlıyorum… En çok da kendime…

    ~~~~

    Cenazeden sonra eve gidiyorum, Esma bırakmak istemiyor beni ama kimseyi istemiyorum yanımda. İçimdeki acı kimseyi ortak edemeyeceğim kadar çok… Artık bir ailem de yok. Sığınabileceğim bir liman, beni çok sevdiğine inandığım biri yok artık… Kapı çalıyor, kalkmıyorum yerimden. Duvardaki kocaman saate bakıyorum, saat 14.33. Israrla çalıyor. Pes edip açıyorum Esma var karşımda. Ben davet etmeden giriyor içeri. “Yalnız bırakmak istemedim seni.” diyor. Konuşmuyorum hiç, konuşamıyorum… Kaçıyorum oradan lavabo bahanesiyle. Lavaboda uzun süre kaldıktan sonra dönüyorum yanına…

    Esma: Bu sabah 8 gibi biri aradı seni… Telefonun bendeydi ya.
    Eylül: Kim?
    Esma: Selim diye biri.
    Eylül: Kimmiş ki?
    Esma: …
    Eylül: Esma kendimde değilim zaten, ne diyorsun?
    Esma: Ali Hoca’nın yakınıymış.

    Kalbim tekliyor birden, buz kesmiş kalbim ısınıveriyor tüm kırgınlığıma inat… Gözlerine bakıyorum anlatsın diye.

    Esma: Seninle görüşmek istedi, ben de bugün cenazemiz olduğunu, senin görüşme yapabilecek durumda olmadığını söyledim.
    Eylül: Neden aramış ki?
    Esma: Bilmiyorum… Sonra ararım tekrar dedi. Ha bu arada…
    Eylül: Ne oldu?
    Esma: Üzülme ama.
    Eylül: Daha ne kadar üzülebilirim ki…
    Esma: Ali Hoca…

    İçim cız ediyor. Bir şey mi olmuş yoksa ona! Onun yakını beni neden arar ki, dahası nereden bulur numaramı… Allah'ım ne olur ona bir şey olmuş olmasın! İçimdeki acıyı söndüremiyorum… Cılız bir sesle soruyorum korkarak..

    Eylül: Ne olmuş ona!?
    Esma: Amerika'ya gidecekmiş bir hafta sonra. Oradaki iyi üniversitelerden birine... Mesleğine tekrar dönmek için...
    Eylül: …

    Konuşamıyorum, biliyorum acının tüm yansıması gözlerimde. Gücüm kalmadı ki bir şey soracak…

    Esma: Çok iyi bir fırsat bu Ali için dedi…

    Anlıyorum… Her kimse bu Selim, ayak bağı olma diyor bana. Bu adamın hayalleri var, onları gerçekleştirebilecekken senin yanında ne işi var diyor. Diyor ki bana Ali'nin hayatından uzak dur… Anlıyorum tüm alt metni. “Senin sonun belli değil, bugünün belli değil Eylül. Her şeyin belirsizken onun senin yanında olarak fırsatı tepmeyeceğini bilmeliydin… Sen kimsin o kim? Ne istiyorsun, senin yanında durup hayallerini yok saymasını mı! Adam sana sadece bir öğrenci olarak yaklaşırken senin bunları düşünüyor olman ne ironik Eylül!”

    Tüm sözleri içime içime söylüyorum… Hayallerini gerçekleştirebilmesi için onun hayatından tamamen silinmem gerekiyor… “Ne zaman girdin ki zaten onun hayatına Eylül…” İnce uyarıyı anlıyorum en azından… Babaannem geliyor yine aklıma... Yapayalnız oluşum...

    Dayanamayıp çıkıyorum evden. Ayaklarım beni hastaneye götürüyor. Sinan'ı bulup hesap sormak istiyorum. Eminim bir şey oldu o ameliyatta. Ameliyata gülerek giren kadın nasıl ölü olarak çıkar oradan! Görevlilerle tartışıyorum, tam o esnada görüyorum onu. Yanına gidiyorum öfkeyle. Yine kaale almıyor beni. “Biliyorum.” diyorum “Biliyorum… Sen öldürdün onu! Ispatlayacağım!” Konuşmuyor bile doğru düzgün. Çıldırmak işten değil… Tüm hücrelerime yayılıyor bu öfke… Çıkıyorum oradan. Arkan sağlam değilse kimsenin önemsemediği biri oluyorsun… İnsanlar acıya nasıl duyarsız olabiliyor ki bu kadar… İçim çok acıyor… Yokluğunda ne yapacağımı bilmiyorum! Yürüyorum gözümdeki yaşları silerek… Elbet bir gün ortaya çıkacak her şey… Telefonum çalıyor. Arayan babam. Kapatıp cebime koyuyorum. Tek kelime dahi konuşmak istemiyorum artık onunla. Arkamda bir ses duyuyorum aniden. Zihnim bana oyun mu oynuyor! Yoksa duymayı deli gibi özlediğim ses mi bu…

    Ali: Eylül!

    Birden dönüyorum arkamı, koşarak geliyor bana. Acıdan öyle uyuşmuş haldeyim ki ne tepki vereceğimi kestiremiyorum. Karşımda tüm canlılığıyla o duruyor. Bir an yeniden nefes almaya başlamış gibi oluyorum. O tek bir an, sanki atmayan kalbim atmaya başlıyor… Ben bu adamı ne zaman böyle sarsılmaz bir yere koydum kestiremiyorum. Babaannemin acısından sonra bakınca nefes alabildiğim tek kişi oluyor. Kimse acımı dindiremezken acımı dindirir gibi, musluktan kana kana su içer gibi bakıyorum yüzüne...

    Ali: Neden bana söylemedin?
    Eylül: Niye söyleyeyim?

    Israrla belli etmemeye çalışıyorum, onu görünce içimde sevilmeye özlem duyan o kız çocuğunun varlığını. “Niye söyleyeyim?” derken aslında “Niye bırakıp gittin?” diye sorduğumu anlamasın istiyorum.

    Ali: Her zaman yanında olacağım dedim sana! Yanında olabilmek için bilmem lazımdı!

    Son cümleyi ses tonu yükselerek söylüyor. Hem kavga ediyorum onunla içimde hem baktıkça kayboluyorum onda. Garip bir şekilde canımın acısının az da olsa dindiğini fark ediyorum. Gözlerine böyle bir ömür bakabilirmişim gibi hissediyorum. Ama aklıma Esma'nın söyledikleri gelince...

    Eylül: İstemiyorum!

    Acı doluyor yüzü… Kıyamıyorum… Ama hem gidecek olması hem de o “Haklısın.” sözü durduruyor beni. Gururuma yediremediğim o söz… Hayatımda ilk kez birine böyle duygular hissediyorum. Acemiyim, her şeyin acemisiyim… Bildiğim tek şey beni bırakıp gittiği. Ölümü de acıyı da tek başıma yaşayışım… Yanımda olmak istemedi… Elimi tutmaya korktu… Belki de tutmak bile istemedi zaten… Ama ben istemiyorum dediğimde öyle bir bakıyor ki yüzüme, kal dersem kalacakmış gibi… Oysa önüne çıkan fırsat, kalmasına izin vermeyecek kadar güzel… Biliyorum... Anlıyorum... Kendimi kontrol etmeye çalışıyorum… Ama istemiyorum derken bile ruhum ona akıyor gözlerimden… "Gözlerimin sana adeta yalvardığını anlıyor musun?"

    Ali: Tamam… Bak şu an konuşmak için uygun zaman değil biliyorum. Susarız biz de. Konuşmayız zamanı gelene kadar. Ama izin ver yanında kalayım, lütfen…

    O bunları söylerken ben ona akıyorum… Nasıl bir ümitle bakıyorum yüzüne bir anlasa… Alamıyorum kendimi… Büyülenmiş gibi kapılıyorum her hareketine, her sözüne… İçim başka söylüyor dilim başka…

    Eylül: Bütün öğrencilerinizin hayatına böyle karışıyor musunuz hocam?

    Bunu söyledikten sonra durup yüzüne bakıyorum… Duymak istediğim cevap kalbimde cılız bir ses halinde beliriyor. “Hayır!" demesini istiyorum, "Sadece sen!” demesini... Susuyor yine, şaşırıyor cümleme… Yine hazır olmadığı yerden vurduğumu anlıyorum… Haklısın dememiş miydi zaten bana… Tüm güvenim altüst oluyor tekrar… Cevap yok yine. Arkamı dönüp yürümeye başlıyorum…

    Ali: Beni yanında istemiyor musun Eylül!

    Allah'ım neden bu acı… Neden… Babaannemin acısına eşdeğer bu acı neden? Aşk bu mu? Bağlanmak, kopamamak… Ağlamak o cümleyi duyunca… Adım atamamak, adım atarsam ondan uzaklaştığım her santimetre için ayrı ayrı acıyacak olması canımın...Yanımda olmasını istediğim sadece sensin diyememek... İstemiyorum derken bile ne olur elimi tut demek… Gözlerimi silip sesimi kontrol ediyorum.

    Eylül: İstemiyorum! … Lütfen bir daha karşıma çıkmayın!

    Adımlıyorum o yolu, her adımda ondan uzaklaşarak, her adımda bir parçam benden koparak… İçime içime ağlayarak. Ruhumu öldürerek…

    Yanımda duran motora bomboş ruhumla bakıyorum. İçim bomboş… Tükenmiş gibiyim.

    Mehmet: Hava almak iyi gelir…

    Cevap vermeden biniyorum motora. Çünkü adımlarımın beni ondan daha fazla uzaklaştırmaya gücü yetmeyecek biliyorum. Adımlarıma devam edebilmek için biniyorum… Ruhum, kalbim, acılarım, sevinçlerim, gülüşlerim ardımda kalıyor...

  5. #5
    Durum:
    Çevrimdışı
    Rafadan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Oyuncu
    Üyelik tarihi
    12.07.2017
    Yer
    Ankara
    Mesajlar
    1,275
    Konular
    1
    Verdiği Beğeni
    0

    Aldığı Beğeni: 9

    Bahsedilme
    1 Mesaj

    Standart

    Düş Sokağı Sakinleri - Gayret Et

    Gitmem gerek bu şehirden
    Bir rüya oldun sevdamın gergefinde
    Neden çocuklar beni gösteriyor
    Yağmur yağsa güneşin yerine

    Ha gayret güzelim gayret
    Biter elbet bu yağmur sabret

    Sensizlikten olsa gerek
    Çekilmez oldu buralar
    Hep benle beraber bulamadıklarım
    Bak cesaretim yok artık
    Geç oldu yorgunum
    Yine deli oldum sayende
    Saçında rüzgar

    Ha gayret güzelim gayret
    Biter elbet bu yağmur sabret

    Ayrılıktan olsa gerek
    Gecikiyor sabahlar
    Hep benle beraber unuttuklarım
    Dönmüyor epeydir başım
    Denizler yalan
    Sevmek ateş olurmuş derler
    Yanmak yalan

    Şimdi öyle uzak ki geldiğim yollar
    Yanlış bir öyküdeyim beni yeniden yaz

    Bir çocuktum sevmiştim
    Avuçlarımda aynalar
    Gayret et güzelim elini uzat

    Ha gayret güzelim gayret
    Biter elbet bu yağmur sabret

    ALİ ASAF - BÖLÜM 3 (İstanbul Ev/Cafe)

    Atatürk Havaalanına indiğimde hissizim tamamen… Geldiğim bu yerden öyle uzakta ki ruhum… Hep kaçtım hayatım boyunca. Oysa aşkta kaçmak da olmaz pişmanlık da derdim. Ama ben hep kaçtım. Korkağım çünkü! Karşımdaki kızın gözlerinden yansıyan ruhundan korktum, duruluğundan, yalansızlığından korktum… Ellerinin sıcaklığı avuçlarımı yakınca, saçlarına dokunmak isteyince ellerim korktum…

    Valizimi alıp çıkışa ilerliyorum. Onun olmadığı bir şehirde nefes alamaz gibi, zihnim onun görüntüleriyle dolu. Bir taksi çeviriyorum kapıdan…

    Eve vardığımda babam karşılıyor beni.

    Ziyanur: Hoş geldin evlat!

    Gülen yüzüyle kolları kocaman açılmış duruyor karşımda… Sarılıyorum, ne çok özlemişim… “Baba!” diyorum “Baba…” “Özledim seni Ali Asaf.” diyor… “Ben de çok özlemişim.” Gülerek geçiyoruz içeri. En büyük özelliğim bu sanırım. İçimde ne yaşanırsa yaşansın, bana dışarıdan bakan biri “Ne güler yüzlü, ne pozitif bir adam.” der… Öyleyim de gerçekten. Duygularımı maskelemekte üstüme yok… Belki de anı yaşayan, her şeye pozitif bakabilen biri olduğum için öyle… Duygularımı sadece onun yanında maskeleyemedim ben. Sadece onun duygularını yaşarkenki duruluğuna bakıp yansıttım ben de kendimi ayna gibi... Bir tek onun yanındayken sürekli gülen Ali Asaf değil, duygularını içinden geldiği gibi yaşayabilen Ali Asaf oldum… Unutursun diyorum kendi kendime… Zaman hafifletir acıları. İnanıyorum buna.

    Günü geceye bağlıyorum. Şu saatlerde nezarethaneden çıkmış olması lazım… Eve gelip beni görmezse ne hisseder diye düşünüyorum… “Kendini çok önemsiyorsun Ali… Sen olmadan da hayatına devam eder elbette.” Kendi kendime kurduğum bu cümle içimi acıtıyor… Bensiz de gayet mutlu olabileceğini düşünmek canımı acıtıyor… Onsuz bir evde, onsuz bir sabaha uyanmak için uzanıyorum yatağa… Dilimde bir şarkı…
    "Ayrılıktan olsa gerek
    Gecikiyor sabahlar
    Hep benle beraber unuttuklarım…”

    Ertesi sabah Selim abimi arıyorum. Sesimi duyunca nasıl seviniyor…

    Selim: Vaay Ali! Nasılsın kardeşim?
    Ali: İstanbul'dayım abi, dün geldim. Görüşelim mi?
    Selim: Ciddi olamazsın, çok sevindim. Hastanedeyim şimdi ben. Gel sen de.
    Ali: Tamam abi, dışarıda bir yerlerde oturup konuşalım. Çok özlemişim seni.
    Selim: Ben de seni kardeşim, ben de seni…

    ~~~

    Bir cafede oturuyoruz Selim abimle. Çok uzun zaman oldu görüşmeyeli…

    Selim: Hangi rüzgar attı seni buraya söyle bakalım.
    Ali: …

    Bir çift göz attı beni buraya abi…

    Ali: Öyle gerekti işte. Boşver şimdi sen beni. Senden bir şey rica edebilir miyim?
    Selim: Sormana gerek var mı, buyur.
    Ali: Amerika'ya gideceğim. Ben gidince o kıza göz kulak olur musun?
    Selim: Eylül'den mi bahsediyorsun?
    Ali: Evet...

    Şaşırıyor… Kaç kez bahsettim telefonda ona Eylül'den kim bilir… Sıradan bir öğrencim dediğim kızı her telefonda en yakınlarımdan birine anlatıp durdum…

    Selim: Aşık mı oldun sen ona!?

    Kendime bile açıklayamadığım soruyu soruyor bana. Şaşkın, inanamaz gibi bakıyor…

    Ali: Bak… Bu duygunun adı ne bilmiyorum. Ama benim için çok değerli. Çok önem veriyorum ona.

    Onaylamadığı her halinden belli oluyor. Zaten aşık mı oldun sen ona, derkenki ses tonundan bile anlaşılıyordu. Umursamadan elimdeki kağıdı ona uzatıyorum.

    Ali: Selim abi! Adı, adresi, numarası, her şeyi burada yazıyor.

    Tavrı; yine beni öyle bir kıza yakıştırmadığını, ona bu kadar değer vermemi mantıksız ve yanlış bulduğunu anlatıyor…

    Ali: Başka türlü içim rahat etmeyecek. Sana da güveniyorum abi.

    Hafif bir esinti kağıdı Selim abiye doğru savuruyor. Kabullenmesi için gözünün içine bakıyorum…

    Ali: Lütfen…

    Kağıdı alıyor eline, gözlerime bakıyor. Onaylamasa da kabul ediyor… En azından artık içim rahat. Onu bu hayatta en güvendiğim insana emanet ediyorum… Ama Eylül bunu nasıl karşılayacak bilmiyorum. Hayatına herkesi almaz o kolay kolay. Hayatına babaannesi dışında dahil olabilen bir Esma, bir de benim…

    Hayat devam ediyor Ali. Pasaport, vize işlemleri, hazırlıklar seni bekler.

    ~~~

    Ertesi gün yataktan yine içimde bir acıyla kalkıyorum. Normalde mutlu uyanırım sabahları… Eylül…

    Selim abiyi arıyorum, saat 9.21.

    Ali: Günaydın abi.
    Selim: Günaydın kardeşim.
    Ali: Abi n’aptın, aradın mı Eylül'ü.
    Selim: Sabah 8 gibi aradım. Esma diye bir kız açtı telefonu.
    Ali: En yakın arkadaşı. Ee nasılmış, Eylül'le konuşabildin mi?
    Selim: Konuşamadım. Cenazeleri varmış, babaannesi mi ne ölmüş dün.
    Ali: Ne! Abi ne diyorsun sen! Nasıl olmuş, ne olmuş…

    İçim acıyor… Eylül… Nasıl bir acı yaşadın sen, tek başına. Ben burada kaçmak için hazırlık yaparken…

    Selim: Bilmiyorum ki kardeşim. Ayrıntı soramadım…

    Kapatıyorum telefonu. Ne yapacağımı bilemez gibi bir salona gidiyorum, bir odaya gidiyorum, bir bahçeye çıkıyorum… Babaannesinin onun için ne demek olduğunu çok iyi biliyorum. Annesini kaybetmiş, asi, dünyadan nefret eden bir kızı sevgisiyle sarıp sarmalamış Gülayşe Sultan… Yanına gitmek, ona sarılmak için dayanılmaz bir istek duyuyorum. Hiç sarılmadık biz birbirimize… Hiç dokunmadık...İçimdeki acı dayanılmaz… Ali kaçma artık. Bu son fırsatın… Kafamı topladıktan sonra küçük bir valiz hazırlayıp çıkıyorum evden saat 10. Havaalanına gelmem 1 saatten fazla sürüyor. Bazı şeylerin daha çok farkına varıyorum bu sürede. Onu görecek olma fikri kalbimi attırıyor mesela. Sessiz bir kabulleniş benimki. İç seslerimi susturmuyorum artık. Burada geçirdiğim iki günde ondan uzak kalmanın acısını çektiğimde kendimle savaşmaktan vazgeçtim. 12.30’da Dalaman’a uçak varmış. Şimdi sadece beklemek kaldı.

    Dalaman’a 2’de iniyoruz.Elimdeki küçük valizi bagaja vermediğimden bekleme derdim yok. Zaten bekleyecek gücüm de yok. Hemen çıkıp bir taksi buluyorum.

    Ali: Marmaris’e.

    Gülayşe Sultan'ın yerinde durduğumuzda saat 3’ü çeyrek geçiyor. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyor, iniyorum taksiden. Elimde valiz kapıda nefesimi kontrol etmeye çalışırken kapı açılıyor. Eylül sanıp nefesimi tutuyorum.

    Esma: Hocam!? Siz, burada… Gitmemiş miydiniz?
    Ali: Sonra anlatırım. Eylül burada mı?
    Esma: 15 dakika falan oldu çıktı o hocam.
    Ali: Nereye gittiğini söyledi mi?
    Esma: Biraz önce aradım neredesin diye, hastaneye gidiyorum dedi. Varmıştır şimdi oraya.
    Ali: Tamam Esma, sonra görüşürüz tamam mı?

    Başka bir şey sormadan valizi bırakıyorum oraya. Koşuyorum var gücümle. Sanki alacak tek bir nefesim kalmış da onu da Eylül'ü görünce alabilecekmişim gibi koşuyorum.

    Hastaneye geldiğimde bulamıyorum onu. Güvenliğe soruyorum Eylül'ün gelip gelmediğini onu tarif ederek. Az önce çıktı diyorlar. Yeniden başlıyorum koşmaya… Yolun karşı tarafında yürürken görüyorum onu… Ah o an… Nefes alabildiğimi hissediyorum, ciğerlerime doluyor varlığı.

    Ali: Eylül!

    Dönüp bana bakıyor, o kadar şaşkın ki...O an anlıyorum bu kaçış boşuna, onsuz geçen iki gün boşuna… O bana bakmadan geçen her dakika boşuna. Ruhum duruluyor, sadeleşiyorum ona baktıkça.

    Ali: Neden bana söylemedin?
    Eylül: Niye söyleyeyim?

    Asi ruh...

    Ali: Her zaman yanında olacağım dedim sana! Yanında olabilmek için bilmem lazımdı!

    O an bana öyle bir bakıyor ki… Suya duyduğu ihtiyaç gibi… Ama gururunu incittim biliyorum. Haklısın dediğimdeki kahreden bakışları hala gözümün önünde… Dudakları çatlamış, gözlerinin ışığı sönmüş ama bana bakarken ışıldıyor yine...

    Eylül: İstemiyorum!

    Dili başka gözleri başka konuşuyor…

    Ali: Tamam… Bak şu an konuşmak için uygun zaman değil biliyorum. Susarız biz de. Konuşmayız zamanı gelene kadar. Ama izin ver yanında kalayım, lütfen…

    Yalvarıyorum resmen. Konuşurken nefesim kesiliyor sürekli. Büyüleniyorum gözleriyle. Öyle bir bakıyor ki bir nehrin denize karışması gibi karışmak istiyorum ona… İçime alayım, koruyayım istiyorum… Dayanılmaz bir istek duyuyorum saçlarına dokunmak, onu öpmek için… Sanki öpersem can suyu olacakmış gibi ruhlarımıza… Yalvarır gibi bakıyorum...

    Eylül: Bütün öğrencilerinizin hayatına böyle karışıyor musunuz hocam?

    Beklemediğim bir tokat gibi çarpıyor yüzüme bu söz. Bakakalıyorum yüzüne. Arkasını dönüp gidiyor... Sadece senin hayatına karışmak istiyorum Eylül, bir küçük nehir gibi sana karışmak istiyorum…

    Ali: Beni yanında istemiyor musun Eylül?

    Kalakalıyor olduğu yerde. O dupduru yüzünü göremiyorum… Kalbim hızla çarpıyor, dön bana, bak gözlerime… Kıpırdayamıyor. Ağladığından, sesini kontrol edebilmeyi beklediğinden adım kadar eminim… Neden sonra sesini duyuyorum. Yüzünü bana göstermeden konuşuyor...

    Eylül: İstemiyorum! Lütfen bir daha karşıma çıkmayın!

    Uzaklaşıyor benden. Bir an, kısacık bir an tüm görüntüleri canlanıyor zihnimde Eylül'ün. Tüm bakışları bir bir geliyor gözümün önüne. Kendi duygularımla cebelleşirken bana bakışlarını hatırlıyorum. Haklısın dediğimde kahreden, yanında olmak istiyorum dediğimde bana akan bakışlarını… Gidiyorum diyor bana ama aslında durdur beni diyor. Anlıyorum. Bırakmayacağım! O da istiyor biliyorum, hissedebiliyorum... Hafifçe gülümseyip koşmaya başlıyorum tekrar. Duygularıma sahip çıkabilmek için... Koşuyorum… Ama anlık bir şey oluyor ve Eylül, o an gelen o serserinin motoruna hiç konuşmadan binip gidiyor. Afallıyorum... Yetişemiyorum… Bana istemiyorum diyen kız, ona hiçbir şey demeden gidiyor onunla. Adımlarım yavaşlıyor, gülüşüm siliniyor yüzümden. Hayatımda yaşadığım en acı hislerden biri. Ağzımda kötü bir tat var, kalbimde acı… Yutkunamıyorum bile, ah Eylül gitme der gibi bakıyorum... “Hak ettin Ali! Korktun, yanında olmadın onun, koruyamadın, incitmelerine müsaade ettin, bırakıp gittin onu. Hayal kırıklığına uğrattın hep, kaçarak, sorularını cevapsız bırakarak… Kaybettin Ali! Hayatındaki en büyük pişmanlık anını yaşıyorsun, farkında değilsin!”

    “Aşk yarasının getirdiği delilik aşık bir beynin kanıtıdır. Ben kendimi hep bu delikten korumaya çalıştım. Bu yüzden bedel ödedim ve onu kaybettim…”

Sayfa 1/2 12 SonSon

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Kalp Atışı - Bölüm Yorumları (15)
    By NATY&FACU in forum Kalp Atışı
    Cevaplar: 1000
    Son Mesaj: 25-01-18, 20:54:19
  2. Kalp Atışı - Bölüm Yorumları (7)
    By NATY&FACU in forum Kalp Atışı
    Cevaplar: 1000
    Son Mesaj: 25-11-17, 10:46:03
  3. Kalp Atışı - Bölüm Yorumları (6)
    By NATY&FACU in forum Kalp Atışı
    Cevaplar: 1000
    Son Mesaj: 16-11-17, 21:57:13
  4. Kalp Atışı - Bölüm Yorumları (4)
    By NATY&FACU in forum Kalp Atışı
    Cevaplar: 1000
    Son Mesaj: 01-11-17, 15:57:19
  5. Kalp Atışı - Bölüm Yorumları (3)
    By NATY&FACU in forum Kalp Atışı
    Cevaplar: 1000
    Son Mesaj: 21-10-17, 00:21:56

Bu Konudaki Etiketler

Yer imleri

Yer imleri

Yetkileriniz

  • Konu Açma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

webmaster forum
netspor
taraftarium24
yerli filmler
diziizle.blog
fragmanlar
juul
One Hit Wonder
Bu sistem vBulletin® alt yapısına sahiptir, Version 4.2.5 kullanılmaktadır. Telif hakları, Jelsoft Enterprises Ltd'e aittir. Copyright © 2020

Mobil Ödeme bahis
cratosslot giriş
vdcasino
meritroyalbet
güvenilir casino siteleri
canlı casino
meritroyal bet
casino siteleri
canlı rulet
deneme bonusu
ilbet giriş
bursa escort
kartal escort
maltepe escort
bahis siteleri
güvenilir casino siteleri
casino siteleri
canlı bahis siteleri
escort ankara

LinkBacks Enabled by vBSEO 3.6.1 © 2011, Crawlability, Inc.