Sayfa 1/12 1234511 ... SonSon
59 sonuçtan 1 ile 5 arası

Konu: Romy Schneider

  1. #1
    Durum:
    Çevrimdışı
    aşk_bu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Yönetmen
    Üyelik tarihi
    13.06.2006
    Yer
    Diyarbakır
    Mesajlar
    22,320
    Konular
    57
    Verdiği Beğeni
    0

    Aldığı Beğeni: 0

    Bahsedilme
    0 Mesaj

    Standart Romy Schneider

    Romy Schneider: Bir mite ağıt

    20 yıl önce hayata veda eden ünlü oyuncu Romy Schneider'in özel yaşamı, büyük aşkı Alain Delon'un kendisini terk etmesiyle başlayıp, 14 yaşındaki oğlunun ölümüyle biten bir trajediler silsilesi
    58 film, iki başarısız evlilik, iki çocuk ve sayısız ilişki. Ünlü Alman oyuncu Romy Schneider, 29 Mayıs 1982 tarihinde 43 yaşında hayata gözünü kapadığında geride bıraktıkları bunlardı. İmparatoriçe Sissi olarak ünlenen Schneider, hayatı boyunca üzerine yapışan bu imajı silmek için savaştı. Trajedilerle dolu özel hayatı en az oyunculuğu kadar ilgi gördü. Ve zamansız ölen her kahraman gibi bir efsaneye dönüştü.
    Kasabanın en güzel kızı
    "Hani büyülü bir ışık saçan çocuklar vardır,"
    diyordu Das Verhör / Sorgu filminde Romy Schneider. Kendisi de öyle bir çocuktu. Bir komşuları hâlâ dünmüş gibi hatırlıyor: "Çok güzeldi. Öyle de güzel konuşup gülüyordu ki..." Bir keresinde Romy 5 yaşındayken bir doğumgünü kutlamasına davet ediliyor. Eve döndüğünde Romy'ye soruyor annesi, nasıl geçti diye. "Harikaydı, Berchtesgaden'in en güzel kızı olduğumu söylediler." Berchtesgaden, Romy Schneider'in, daha doğrusu Rosemarie Magdalena Albach - Schneider'in doğup büyüdüğü yer. Bavyera'nın, mavi gökyüzü ve yeşil dağları arasında, kırmızı damlı, pembe panjurlu Mariengrund çiftliğinde, savaşa ve anne babasının boşanmasına rağmen Rosemarie, ancak
    çocuk kitaplarına yaraşır bir çocukluk yaşıyor. Küçük kız, sadece anne babası, ünlü oyuncular Magda Schneider ve Wolf Albach-Retty'nin değil, herkesin gözbebeği. Henüz 15'indeyken ilk defa tanışıyor setlerle. Ana-kız, Rosemaire'nin ilk filminde birlikte rol alıyorlar ama küçük kızın annesinin eteklerinden kopması uzun sürmüyor. İkinci filmini çevirdikten sonra Romy adını alıyor.
    Bir rüya gerçek oluyor
    Romy'nin yönetmen Ernst Marischka ile karşılaşması hayatının dönüm noktalarından biri. 2. Dünya Savaşı'ndan yenilgiyle çıkmış ve savaşın etkilerinin hâlâ fazlasıyla hissedildiği Almanya'nın acilen yeni kahramanlara ihtiyaç duyduğu bir dönem. Almanya'nın umut vaat eden genç oyuncuları arasına girmeyi başarmış olsa da o sıralar kimse bu taze 17'liğin önce Almanya, sonra bütün Avrupa'yı fethedeceğini tahmin bile edemiyor. Kimse, yönetmen Marischka dışında. Marischka, "Avrupa'nın bütün genç kızlarının rüyalarını sen süsleyeceksin," diyerek Romy'ye Sissi'de başrol veriyor. Ve Sissi efsanesi doğuyor.
    Peş peşe üç film çekiliyor. Sissi (1955), Sissi, die junge Kaiserin / Genç İmparatoriçe Sissi (1956) ve Sissi - Schicksalsjahre einer Kaiserin / Sissi - Bir İmparatoriçenin Kader Yılları (1957). Romy Schneider'e dünya çapında ün kazandıran Sissi imajı, daha üçüncü filmin çekimleri tamamlanmadan Romy için bir prangaya dönüşüyor. Bir arkadaşına "Koca bir milletin bekâretini kaybetmeni beklemesinin nasıl bir duygu olduğunu biliyor musun? Sissi'den kurtulmalıyım," diye yazıyor. (Oysa Romy Schneider, hiçbir zaman Sissi'den kurtulamayacak, yıllarla birlikte Sissi'yle özdeşleştirilmekten duyduğu rahatsızlık daha da artacaktır. Hatta 1971 yılında Paris'te bir otelde karşılaştığı yapımcı Luggi Waldleitner'in Sissi'ye olan hayranlığını dile getirmesi, Schneider'ı çileden çıkaracak ve herkesin ortasında Waldleitner'e
    bağırıp çağırıp küfretmesine neden olacaktır.) Tam bu sırada, büyük aşkım dediği adamla karşılaşıyor: Alain Delon. O zamanlar kimsenin adını sanını bilmediği Delon ve ünlü Schneider, Christine'in çekimlerinde âşık oluyorlar ve Romy, Delon'un peşinden Fransa'ya gidiyor.
    Alain Delon
    Alman basını, İmparatoriçeleri'ni ihanetle suçluyor. Oysa Fransa'ya gidişiyle birlikte yepyeni bir sayfa açılıyor Romy'nin hayatında. Romy'nin anne babası da kızlarının
    'Fransız Kazanovası'nın' peşinden gitmesinden
    rahatsızlar. Özellikle de annesi "Bu kadar yakışıklı bir adama asla tek başına sahip olamazsın," diye uyarıyor kızını. Masum Sissi
    imajını nispeten kurtarmak için de nişanlanmasında diretiyor. Tutkulu, inişli çıkışlı bir aşk yaşıyor ikili. Bu arada Romy çocuk Sissi olmaktan çıkarak, ünlü yönetmen Lucino Visconti'nin himayesinde, ciddi, dünya çapında bir oyuncuya dönüşüyor. Alain de kariyeri üzerinde çalışıyor; sayısız kadın ve erkek girip çıkıyor hayatına. Farkında olmasına farkında Romy bütün olup bitenlerin ama bir türlü de Alain'den vazgeçemiyor. Ta ki Alain onu ansızın bırakana kadar. Fransızların yüzyılın aşkı dedikleri, sadece beş yıl sürüyor. 1963 yılının son günlerinde bir demet çiçek ve kısa bir not buluyor lain'den: "Nathalie'yle Meksika'ya gidiyorum. Hoşçakal. Alain". Hepsi bu kadar.
    İki evlilik, bir intihar
    Dünyası yıkılan Romy çaresiz annesinin yanına Berlin'e dönüyor. İki yıl sonra kendinden 14 yaş büyük yönetmen Harry Meyen'le dünya evine giriyor; oğulları David dünyaya geliyor. Her şey yoluna girmiş, Romy mutluluğu yakalamış görünse de, Meyen'in aşırı koruyucu ve bazen aşağılayıcı tavrından, sadece anne ve eş olmaktan sıkılıyor, daha da önemlisi unutulup gitmekten ölesiye korkuyor. Derken Alain Delon yeniden sahneye çıkıyor! Delon'un tek bir telefonu, Romy'nin her şeyi bırakıp yeniden oyunculuğa dönmesine yetiyor. Birlikte, gişe rekorları kıran La Piscine / Sen Benimsin'i (1968) çekiyorlar. Romy, yılların acısını çıkarırcasına, Claude Sautet, Orson Welles gibi ünlü yönetmenler, Yves Montand ve Marcello Mastroianni gibi dev oyuncularla dur durak demeksizin çalışıyor. "Benim için iyi olmadığını bilsem de hep en uca kadar gitmek isterim. Meslek yaşamımda olduğu gibi özel hayatımda da sınırları zorlamayı severim," diyen Romy ayakta alkışlanırken, Berlin'de karısını bekleyen Meyen'in kariyeri ve bununla birlikte evlilikleri de çatırdıyor. Schneider-Meyen çifti 1975 yılında boşanıyor.
    Aynı yıl ünlü oyuncu, kendinden 10 yaş küçük sekreteri Daniel Biasini ile şansını deniyor. Ama Daniel'in gözü sadece başka kadınlar ve Romy'nin parasında. Bu evlilikten Sarah doğuyor. "Biraz Elizabeth Taylor gibiyim; o da âşık olduğu adamlarla hemen evlenip çocuk yapmak istiyor," diyor bir röportajında. Kötü talih Romy'nin peşini bırakmıyor, boşanmalarından dört yıl sonra eski kocası Meyen, kendini asıyor.
    İntiharından Romy kendini sorumlu tutuyor. Biasini ona destek olacağı yerde oğlu David'i de yanına alıp Amerika'ya uçuyor;
    "Geri döndüğümde sensiz de yaşıyor olabileceğim," diyerek. Ve Romy ikinci evliliğini bitirmeye karar veriyor, ancak bu sefer de oğlu David sorun çıkartıyor. Boşanma süreci Schneider için sabır denemesine dönüşüyor. Çığ gibi büyüyen borçları da cabası. Bu zor dönemde en büyük desteği sevgilisi Laurent Petin. Onun tavsiyesiyle, bir psikiyatri kliniğinde tedavi görüyor.
    Ama hayat, ünlü oyuncuya en büyük darbeyi henüz vurmamıştı. 1981 yılının 6 Haziran günü Magda Schneider, kızının "Anne, çocuğum, çocuğum öldü!" çığlığıyla uyanıyor. Korkunç bir kaza olmuştu. 14 yaşındaki David, bahçe çitlerinin üzerinden tırmanmaya çalışırken, ayağı kaymış ve sivri demirlerden
    biri gövdesini delmişti! Oğlunun hastanede öldüğü anda, Romy Schneider artık bir daha barışmamak üzere hayata küsüyor. Uzun bir süre eski bir dostunun şatosunda yaşıyor, sonra Laurent Petit ve Sarah'nın refakatinde, amaçsız oradan oraya taşınıyor. Acı veren anılar peşini bırakmıyor bir türlü. Uykusuz gecelerde oğlu David'e uzun mektuplar yazıyor. Gerçekle hayalin kesiştiği anlardaysa David'le buluşup onunla konuşuyor. Annesi Magda anlatıyor: "O dönemde sık sık beni telefonla arayıp, çocuklarım sağ olduğu için beni kıskandığını söylerdi. Ben 43 yaşında yıkılmış bir kadınım derdi. Ölümünden önce son görüşmemizde, beni öpücüklere boğdu. Ama numara yapıyordu." Yalnız bir tek şeyden vazgeçemiyor Romy: Sinemadan. Ruhsal ve bedensel olarak kötü durumda olmasına rağmen, son filmi La Passante du Sans Souci'yi (1981) çeviriyor.
    'Çocukluğunu cebine koy'
    Romy Schneider'ın ölümü erken olmakla birlikte şok etkisi yaratan bir son olmadı. Uzun zamandır kederini ve acısını alkolle, sakinleştiricilerle bastırmaya çalıştığı, sağlığını, gücünü, en önemlisi yaşama sevincini yitirdiği biliniyordu. Kendisi de sonun yaklaştığını hissediyor olmalıydı ki, ölümünden bir süre önce bir gece vakti vasiyetini kaleme aldı. Sonra 1982 yılının 29 Mayıs günü Laurent Petit onu ölmüş olarak buldu evlerinde, masanın başında yığılmış bir şekilde. Doktorlar ölüm raporuna 'ani kalp durması' diye not düştüler ama uzun süre kimse inanmadı Sissi'nin kalp yetmezliğinden can verdiğine. Ve tüm mitlerde olduğu gibi Romy Schneider'in aslında intihar ettiği, hatta öldürüldüğüne dair söylentiler ortalıkta dolaşmaya başladı. Sevgilisi Romy'nin cansız bedeniyle karşılaştığında, elinde Almanca olarak yazılmış bir not tutuyordu: "Çocukluğunu cebine koy ve kaç, çünkü yapabileceğin tek şey bu." Romy Schneider, çok sevdiği Paris'in yakınlarındaki bir köy mezarlığına gömüldü. Mezar taşında sadece gerçek ismi Rosemarie Albach yazılı.
    Derleyen: Yeşim Kasap


  2. #2
    Durum:
    Çevrimdışı
    aşk_bu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Yönetmen
    Üyelik tarihi
    13.06.2006
    Yer
    Diyarbakır
    Mesajlar
    22,320
    Konular
    57
    Verdiği Beğeni
    0

    Aldığı Beğeni: 0

    Bahsedilme
    0 Mesaj

    Standart

    Yabancı Fransız AHMET PARMAN
    Romy Schneider, 23 yıl önce bugün, 43 yaşında öldü. Kalp krize dense de, şaşaa ve acıların içiçe yaşandığı trajik hayat yüksek dozla sonlanmıştı
    23 yıl önce bu sabah Paris'te bir apartman dairesinde bir kadın ölü bulunur. Genç sevgilisiyle gece bir yemekten dönen kadın, biraz daha oturacağını söylemiştir. Sabah sevgilisi onu yine salonda bulur. Resmi açıklama kalp krizidir, ama herkes aldığı aşırı dozda yatıştırıcıdan öldüğüne emindir. Haber elbette gazetelerin üçüncü sayfalarında kalmayacak, manşetlere taşınacaktır. Çünkü 43 yaşında ölen bu kadın Romy Schneider'dir.
    Romy Schneider (asıl adı Rosemarie Albach) 23 Eylül 1938'de Viyana'da doğar. Annesi ünlü aktrist Magda Schneider, babası yakışıklı "jön prömiye" Wolf Albach'dır. Babaannesi ise "Avusturya'nın Sarah Bernhardt"ı Rosa Retty. Aile ll. Dünya Savaşı'nı daha güvenli olan Bavyera Alplerinde "kartpostal güzeli" bir kasabada geçirir. Kasaba Allah için çok güvenlidir, Hitler'in ünlü kartal yuvası sadece 20 km. uzaklıktadır! Babasının çocuk yaşta evi terk edişi onu çok etkiler. 15 yaşına geldiğinde, hem "star kızı" hem de "pek şirin" Romy'e "haydi sen de bir filmde oyna" denecektir. Hans Deppe'nin "Beyaz Zambaklar" ilk filmi olur.
    Sinemanın en karton prensesi
    50'ler Avusturya için bir anlamda "pansuman" yıllarıdır. Halkın eski güzel günlere olan özlemini sezen Ernst Marischka, tebaası tarafından "Sissi" adıyla ve hep "toprağı bol olsun"larla anılan Kraliçe Elisabeth'in yaşamını filme çeker. Sissi'yi Romy oynar. Marischka, kraliçenin gerçekte felaketlerle dolu yaşamında, tüm "karaları" özenle "pembeye" boyamıştır. Sonuç akıl almaz bir başarıdır! Herkes monarşinin görkemli ama "ah ne yazık ki geçmiş" yüzünü görmeye koşar. Ardından çekilen "Sissi 2" ile Romy, Avrupa'nın yeni kraliçesi, ülkesinin valslerden sonra en büyük ihracıdır. 'Kerhen' "Sissi 3"ü çektiğinde artık saraylardan, yaldızlı tavanlardan sıkılmıştır. Yeni Sissi'ler için önüne konan servetleri, yıldızı sönmek üzereyken bu filmlerde oynayarak yeniden parlayan annesinin ısrarlarını red eder. Yıllar sonra şöyle der: "Bir karakteri üç, dört kez canlandırırsanız, o bir halka olur boynunuza geçer." Haklıdır da, yaşamı boyunca Sissi'den, "o pırlantalarla süslü" halkadan kurtulmak için çok uğraşacaktır
    Ah Paris, vah Alain....
    1958'de, daha önce annesini üne kavuşturan "Liebelei"nin yeni uyarlaması "Christine" filmi için teklif alır. Partneri kimselerin henüz tanımadığı Alain Delon'dur. Film sinema açısından önemsizdir ama Romy'nin hayatını değiştirir. Paris'i ve Alain'i tanıdıkça ikisine de âşık olacaktır. Alain ile Paris'te kalır, sinemaya Fransa'da devam edecektir. Ancak memleketinde kıyamet kopar! "Galyalı genç bir horoz (Allah için güzel tüylü bir horoz) prenseslerini kapmıştır." Romy'e yaşamı boyunca taşıyacağı "hain" damgası vurulur.
    Alain Delon onu sinemada en büyük öğretmeni olacak olan Luchino Visconti ile tanıştırır. Visconti Romy'i "Yazık ki Fahişe" oyununda Alain Delon ile birlikte oynatır! Romy daha önce hiç sahneye çıkmamıştır, dahası Fransızcası tam oturmamıştır. Sonuç yine de büyük bir başarıdır! Kulis ise bambaşka bir alemdir. Romy Alain'e aşık, bir baba gibi gördüğü Visconti'ye hayrandır. Alain Romy'e sırılsıklam, Visconti Alain'e delidivanedir. "Boccacio 70" filminin Visconti'nin çektiği bölümünde kocası "kiralık kızlara müptela" baronesi oynar. Güzel barones sonunda kocasına kendisini para karşılığında vermeye karar verir. Coco Chanel giysilerini şık bir baştan çıkarıcılıkla tek tek üzerinden sıyırdığı ünlü striptiz sahnesi sinema tarihine geçer.
    Orson Welles'in "Dava" filmindeki rolüyle Fransa'da 1964 yılının en iyi yabancı aktristi seçilir. (Fransızların onu Fransız kabul etmelerine daha zaman vardır!) İki Amerikan yapımında oynadıktan sonra Yeni Dünya'ya uçar. Ancak bu macera kötü başlar. Alain Delon uzun bir mektup yazıp, babasından sonra onu terk eden ikinci önemli erkek olur. Amerika'da pek başarı getirmeyen üç filmde oynar. Amerika defteri daha ilk sayfalarında kapanır.
    Hayat bağları...
    1965'de Alman tiyatrocu Harry Meyen'le evlenir. Ertesi yıl Berlin'de David'i dünyaya getirir. David, oğlu, her şeyi! Bir yıl, kendi deyimiyle tam bir küçük burjuva yaşamı sürdürür. Jacques Deray'in "Sen Benimsin" filminde Alain Delon ile kamera karşısına geçer ve Alain'e değil ama Fransa'ya ve sinemaya parlak bir dönüş yapar. Ardından dönemin "ümit veren genç yönetmenlerinden" Claude Sautet bir film teklifi getirir: "Hayat Bağları". Sıradan hayatlarda yaşanan sıradan sırların tarafsız bir gözle anlatıldığı bu filme Fransızlar bayılırlar, her şey ne kadar da sahicidir! Romy'nin Michel Piccoli ile uyumu ise anlatılmazdır. Aynı yönetmenin "Şeref Yolu"nda yine Michel Piccoli ile yeni bir başarıya imza atar. Derken Visconti, "Ludwig" filmi için ona hiç de yabancısı olmadığı bir rolü önerir. Avusturya Kraliçesi Elisabeth'i oynayacaktır. Elbette Elisabeth'in gerçek yaşamını! "Ludwig" hem Visconti'nin döktürdüğü, hem Romy'nin Sissi ile hesaplaştığı bir film olur. Claude Sautet'nin "Sen ve Ben"inde Yves Montand ve Sami Frey ile oynadığı yapmacıksız "aşk üçgeni" Fransızları yürekten vurur. A. Zulawski'nin "Önemli Olan Sevmek" filmindeki kompozisyonuyla Fransız Oscar'ı Cesar'ı alır. O nihayet Fransızdır!
    Başarı ve felaketler...
    "Savaş Kurbanları" filmi ile "Sissi"den sonra en yüksek hasılatı elde eden Romy, meneceri Daniel Biasini ile evlenmiştir. Kızı Sarah doğar. Üst üste oynadığı Claude Sautet'nin "Mado" ve "Basit Bir Öykü" filmleri, yönetmenin diğer filmleri benzeri Fransız küçük burjuva yaşamının 'olduğu gibi' sinemaya yansımasıdır. Ve ikinci Cesar'ını kazanır! Bertrand Tavernier'nin "Ölümü Beklerken" filminde medyanın "çiğnediği" bir kadındır. O ara medya da onu ezer geçer, eski kocası Harry intihar etmiştir, suçlu odur! Claude Miller'ın "Korkunç Şüphe"sini bitirdiğinde yine özel yaşamıyla manşetlerdedir. İkinci kocasından da boşanmıştır. Ardından yaşamının en büyük felaketi gelir. Oğlu David "akıl almaz" bir kazada, bahçe duvarından atlarken parmaklıkların üstüne düşerek ölür. Romy aylarca herkesten kaçar. Paris yakınlarındaki Boissy Sans-Avoir köyüne yerleşir. Sonunda "çalışmak bir yerde unutmaktır" diyerek "Saint Souci Yolcusu" filmine başlar. Savaşta kocasını, çocuğunu ve sonunda yaşamını yitiren kadında biraz da kendisini oynar. Filmi ölen kocası ve oğluna adama isteği önce fazla özel bulunur: Romy acıyla güler: "Özel mi? Bugün özel olan neyim kaldı? Eğer ben herkese aitsem, herkes de benim neleri kaybettiğimi bilmeli". Filmin jeneriğine "David'e ve babasına" yazısı girer.
    Yeni projeleri vardır. Alain Corneau ve Andre Techine ile film yapacaktır. Fassbinder onun için bir senaryo yazmaktadır. Ama 29 Mayıs 1982 sabahı perde kararır, ışıklar yanar, film biter. Son yıllarını yaşadığı Boissy Sans-Avoir köyünde oğlunun yanına gömülür.
    Bugün, 400 nüfuslu bu köyün minik mezarlığını ziyaret edenler, Rosemarie Albach yazılı mezar taşının yılın 365 günü çiçeklerle kaplı olduğunu görürler. Fransızlar, bir yabancı da olsa, Romy'i 23 yıldır unutmamışlardır. Darısı cenazesine herkesin koştuğu ama iki yıl sonra mezar yeri bile unutulan hafızası zayıf bir ulusun sanatçılarının başına diyelim.



    Üçüncü kuşak Schneider: Annem beni gözetliyor
    1938'de Viyana'da doğan Rosemarie Magdalena Albach-Retty Romy Schneider babannesi Rosa Albach-Retty, babası Wolf Albach-Retty ile annesi Magda Schneider gibi oyuncuların olduğu bir ailenin kızı. Magda Schneider 1945 yılında eşinden boşandıktan sonra yanına aldığı kızının kariyerine de yön verdi. Annesinin nezaretinde olan Romy ilk filmini çektiğinde 15 yaşındaydı. Kariyerini denetleyenlerden biri de restoran sahibi olan ve kendisine karşı 'sağlıksız' bir ilgisi olduğunu söylediği büyükbabası Hans-Herbert Blatzheim'dı. Kraliçe Victoria'nın ilk yıllarının anlatıldığı Mädchenjahre einer Königin (1954) Schneider'ın canlandırdığı ilk kraliyet ailesi filmiydi. Ancak asıl çıkışı üç filmlik bir seri olan 1955'deki Sissi'deki Avusturya İmparatoriçesi Elisabeth rolüyle oldu. Aradan yıllar geçse de hala tatlı ve saf Sissi olarak anılmaktan dolayı rahatsızlık duyan Schneider günlüğüne 'Sissi değilim... On yaşımdayken bile değildim. Hiçbir zaman olmadım.' diye yazmıştı. Serinin üçüncü filminden sonra devamında rol almayı reddetti ve daha karmaşık karakterler canlandırmayı tercih etti. Ancak kariyeri boyunca Sissi imgesi onun peşini bırakmadı.
    HAYATININ AŞKI ALAİN DELON
    'Sissi yulaf unu gibi üzerime yapıştı' diyen Schneider'ın özel yaşamı hep fırtınalı geçti.
    Christine'de (1958) tanıştığı Fransız aktör Alain Delon'a aşık oldu ve 1959'da sözlenen çift Paris'e yaşamaya başladı. Başka bir kadın yüzünden terk edilen Schneider yaşadığı kalp kırıklığına rağmen ölünceye dek Delon ile arkadaşlığını sürdürdü. Delon'un onun hayatının aşkı olduğu söylendi. Schneider'in en iyi filmlerinden biri olan La Piscine onları beyazperdede tekrar biraya getirdi. Paris'e taşındığı dönem onun uluslararası sinema kariyerinin de başlangıcı oldu ve ona Hollywood'un kapılarını açtı. 1964'te Jack Lemmon ile komedi filmi Good Neighbor Sam'de, 1965'te Woody Allen ile What's New Pussycat'te rol aldı. Ancak aktrisin Hollywood'un hikayesi kısa sürdü. Franz Kafka'nın The Trial adlı romanından uyarlama Le Proces'de Orson Welles, Kral II. Ludwig'in hayatını anlatan Ludwig'de Luchino Visconti gibi yönetmenlerle çalıştı. 1966'da evlendiği Berlinli tiyatro yönetmeni Harry Meyen'la David Christopher adlı bir oğulları oldu. Ancak evlilikleri yürümedi ve dokuz yıl sonra yolları ayrıldı. Meyen'ın intiharı güzel oyuncuyu bunalıma sürükledi. 1975'te asistanı Daniel Biasini ile evlendi ama altı yıl sonra ayrıldı. Bu evliliğinden de Sarah Magdalena Biasini adlı kızı oldu. Son filmi 1982'deki La Passante du Sans-Souci oldu.
    İki kez Cesar Ödülü'ne layık görülen Romy Schneider toplam 40 film çevirdi. Hiç oyunculuk eğitimi almayan ancak başarısı ile sinemada bir ikon haline gelen aktris 70 ve 80'lerde Fransa'da Avusturya ve Almanya'da olduğundan daha fazla tanınıyordu. Basının hedefi haline geldiği için Almanya 16 yı boyunca film çekmedi.
    Tüm yaşamı boyunca sigara tiryakisi olan Schneider özellikle de 1981'de oğlunun bir kaza sonucu hayatını kaybetmesinin ardından kendini alkolle avuttu. Oğlunun ölümüyle yıkılan aktris 'Ne yaparsam kamera karşısında yapıyorum, gerçek hayatta hiçbir şey yapamıyorum' diyordu. 43 yaşındayken Paris'teki evinde ölü olarak bulunduğunda söylentilere göre alkol ve uyku haplarıyla öldürücü bir kokteylle intihar etmişti. Ancak otopsi sonucu ölüm nedeni kalp krizi olarak açıklandı.
    SARAH HEMŞİRE OLMAK İSTİYORDU
    Romy Schneider'ın kızı Sarah Biasini annesine tıpatıp benzeyen siması ile dikkat çekiyor. Uzun bir süredir annesi gibi sinemaya giriş yapmayı düşünen ancak annesinin gölgesinde kalacağı düşüncesi ile bir türlü cesaret edemeyen Biasini, ilk kez tarihi bir film ile seyircilerin karşısına çıkacak. Julie-Chevalier de Maupin (Julie- Kralın Ajanı) adlı film iki bölüm halinde 8-9 Ocak'ta SAT 1 televizyonunda gösterime girecek. Alman Bunte ve Neue Revue dergilerine konuşan 27 yaşındaki Biasini, gelecekteki kariyeri ve annesi üzerine konuştu. 'Annemin beni yukarıdan gözetlediğini hissediyorum. Hayata çok genç yaşta veda etmesi çok üzücü. Ancak o öldükten sonra sevgi ile büyütülmem benim için büyük bir şans. Çünkü anneleri öldükten sonra sevgi bulamayan çocuklar da var' diyor.
    Annesini henüz beş yaşındayken kaybeden Sarah, çok güçlü duygular beslediğini annesinin hafızasına kazındığını ve ona benzetildiğine ilişkin sözler karşısında memnun olduğunu söylüyor. Schneider soyadını almayan onun yerine İtalyan kökenli babasının Biasini soyadını tercih eden genç oyuncu 'Soyadımdan gurur duyuyorum. Biasini kelimesi kulağa oldukça egzotik geliyor' diyor. Sarah, 1999 yılında annesinin anısına düzenlenen bir gecede, kendisine star olmayı isteyip istemediğini soran gazetecilere, 'Hayır, ben hemşire olmak istiyorum. Ancak hiçbir zaman asla dememeli' cevabını vermişti.
    Derleyen: Buket KARA


    Sarah Biasini


    Altın Koza’da Romy Schneider rüzgarı20 Mayıs 2008
    Adana’da, bu yıl 15’incisi düzenlenecek Altın Koza Film Festivali’nde, Avusturyalı oyuncu Romy Schneider için düzenlenecek özel bölümde, oyuncunun 4 filmi sinemaseverlerle buluşacak.
    Bu yıl 2-8 Haziran tarihleri arasında düzenlenecek Altın Koza Film Festivali’nde, birçok festivalde ödül alan, övgüye değer bulunan dünyanın dört bir yanından uzun metraj filmlerin yanı sıra sinema tarihinin unutulmaz yıldızlarından Romy Schneider için “Romy Schneider 70 Yaşında” adını taşıyan özel bir bölüm ayırıldı. Bu bölümde, 15 yaşında perdede görülmeye başlanan, güzelliği ve oyunculuğuyla olduğu kadar kısacık süren trajik hayatıyla da hafızalarda özel bir yer edinen Avusturyalı yıldızın, rol aldığı dört film gösterilecek.
    29 Mayıs 1982’de 43 yaşında hayata veda eden, ünlü oyuncular Magda Schneider ve Wolf Albach-Retty’nin kızları, Sissi serisinin unutulmaz başrolü, trajedilerle dolu özel hayatı en az oyunculuğu kadar ilgi görmüş ve her zamansız ölen kahraman gibi bir efsaneye dönüşmüş olan Schneider, Claude Sautet, Orson Welles gibi ünlü yönetmenler; Yves Montand ve Marcello Mastroianni gibi dev oyuncularla çalışmış.
    Bu özel bölümde de oyuncunun Claude Sautet ile çektiği iki film yer alacak: Cesar ve Rosalie (Cesar et Rosalie-1972) ve Hayat Bağları (Les Choses De La Vie-1970). Cesar ve Rosalie’nin iki aşk arasında kalmış annesi Rosalie; Hayat Bağları’nın genç, güzel, alımlı kadını Helene rollerinde Schneider’e, Cesar rolüyle en iyi erkek oyuncu ödülü almış Yves Montand ve Helene’e ayak uyduramayan yorgun aşık Pierre performansıyla Michel Piccoli eşlik ediyorlar.
    Bölümde yer alan filmlerden bir diğeri de, Bertrand Tavernier’in, yönetmenin filmografisinde farklı bir yeri olan Naklen Ölüm (Death Watch). Bu filmde Harvey Keitel’in canlandırdığı televizyon muhabirince sürekli takip edilen, bir TV eğlencesi haline sokulmak niyetiyle yaklaşılan Katherine rolüyle Schneider unutulmaz bir performans sergiliyor. Romy Schneider’in izlenebileceği son film ise, başrollerini Michel Serrault, Lino Ventura, Guy Marchand gibi ünlü oyuncularla paylaştığı, Claude Miller’in klostrofobik filmi Gözaltı (Garde A Vue).


    Doğum Günün Kutlu Olsun, Romy! Romy Schneider (23 Eylül 1938, Avustralya - 29 Mayıs 1982, Paris)09 Nisan 2003
    Romy, 1982 yılında Paristaki dairesinde ölü bulundu. Adli Tıp raporunda Kalp krizi sonucunda doğal ölüm yazıyordu. 43 yaşında çok güzel bir kadının bu şekilde ölümü nasıl doğal olabilir?
    "Eğer bana kalsaydı, hemen her şeyimi bırakır, oyuncu olurdum. Tıpkı annem gibi", diye yazmıştı 14 yaşındaki Rosamarie Magdalena Albach, 1952 yılında günlüğüne. Bir yıl sonra, istediği fırsatı elde etti ve Wenn der weiße Flieder wieder blüht adlı filmde, annesi Magda Schneider ile birlikte rol aldı. İlk kamera deneyimini gerçekleştirdikten kısa bir süre sonra okulu bıraktı. 1954-1957 arasında hayatına damgasını vuracak 4 filmde oynadı. Alman sinemasının kitch seri filmlerinden Sissi, Romy'ye hem erken, hem de ön yargı yaratacak bir şöhret kazandırıyordu. Romy'nin sinema kariyeri üvey babası Hans Herbert Blatzheim tarafından zeki bir biçimde yönetiliyordu. Her insan içine çıkıldığında, annesinin kendisine "Gülümse, hadi gülümseme şimdi", diye fısıldadığını anlatıyordu Romy. Ancak üvey babasının kendisine taciz bulunduğunu itiraf etmesi için 40'lı yaşlara ulaşması gerekecekti: "Üvey babam gayet açık bir biçimde bana yatmamızı teklif etti".
    Romy Scheider, 1958'de ilk kez bir yabancı prodüksiyonda, Girls in Uniform'da oynadı. Yine aynı yıl Christine filminde rol aldı. Christine'deki rol arkadaşı Alain Delon, o dönemde Fransız sinemasının süperstarıydı. Romy Alain'e aşık oldu ve ailevi kısıtlamaları bir kenara atarak uçar gibi Paris'e koştu. "Tamamen Fransız olmak istiyorum, Fransızlar gibi yaşamak, aşık olmak, sevişmek ve giyinmek istiyorum", diye yazmıştı günlüğüne. İleride herşeyi bir çırpıda özetleyecekti: "Benim hayatıma yön veren üç kişi oldu: Alain, Visconti, Coco Chanel". Chanel'in, Romy'ye zarif, baş döndürücü bir Pariziyen tarzı kazandığı söylenir. Ama belki de Romy'dir giydiği herşeye tarzını veren. Romy Fransa'daki sinema çalışmalarından hiç memnun değildi: "Fransa'da ciddiye alınmıyordum. Herkesin gözünde Alain Delon'un sevgilisinden başka bir şey değildim. Ne zaman Visconti ile ya da Rene Clement ile çalışacaktım?"
    Romy, Alain Delon için ülkesini ve arkadaşlarını terk etmişti ama hayatta bir tek onun sevgilisi olarak kalmak da istemiyordu. Sissi filmleriyle ünlenmişti ama oyunculuk yeteneği bunların çok çok ötesindeydi. Dönemin poh pohlananan, şımarık, doyumsuz çocuğu Delon'dan çok daha iyi bir oyuncuydu Romy.
    1961 yılında Romy, çok sevdiği yönetmen Visconti ile çalışma fırsatını buldu. Aynı yıl iki Visconti filminde oynadı. Visconti onun için "Avrupa'daki en parlak kadın oyunculardan biri", diyordu. Romy'yi takdir edenlerden biri de Orson Welles'ti. Kafka'nın Dava'sının sinemaya uyarlanması söz konusu olduğunda Welles, Romy'yi aradı. Dava'daki rolü Romy'yi uluslararası sinema çevrelerinde yükseltti. Artık Hollywood onu bekliyordu.
    Paris Match o dönemde şu saptamayı yapmıştı: "Greta ve Marlene'den 40, Marilyn'den 15 yıl sonra, beyaz perde nihayet yeni bir büyük yıldıza daha kavuştu". İki kez Cesar Ödülü'ne layık görülen Romy, hiç oyunculuk eğitimi almadan 40 film çevirmişti bile, yaşamı boyunca ise tam 61 film için kamera karşısına geçecekti.
    Romy Schneider, başarılı bir oyuncu, bir sinema ikonu, bir cazibe simgesi olarak tarihe geçti. Ama beyaz perdenin dışında, mutsuz bir hayatın pençesinde sürükleniyordu. Delon'la ilişkisi onu hem kısıtlıyor, hem de yoruyordu. Top model ve şarkıcı Nico'yu da yıpratan, ona da hayatı zindan eden de aynı "sabıkalı" Delon değil miydi? Romy'nin ilk evliliği de bedbahttı. Berlinli tiyatro yönetmeni Harry Meyen ile evliliklerinden oğul David Christopher dünyaya gelmişti. David'in doğumundan sonra şöyle diyordu Romy: "Hayatımın nasıl bir biçimde değiştiğini soruyorsunuz, ben biraz değişik bir açıklamada bulunayım, nihayet benim de bir hayatım oldu". Meyen ile evliliği yürümedi, Meyen'in intiharı Romy'yi de ölüme yaklaştırdı.
    Romy 1977 yılında özel sekreteri Daniel Biasini ile evlendi, bu evlilikten de bir kız çocuğu Sarah Magdalena dünyaya geldi. Romy ilk filmini çevirdiğinde, gerçek babası Wolf Albach-Retty ona yazdığı mektupta "Çocukluğunu cebine tıkıştır ve yollara düş", diyordu. Romy hayatının ilk on dört yılını yatılı okullarda, anneanne evlerinde geçirmişti. Şimdi kendi oğlu David de benzer şeyleri yaşıyordu. David 5 Temmuz 1981'de büyükannesinin evinin önünde bir kazaya kurban giderek hayatını yitirdi.
    Romy, "Ne yaparsam kamera karşısında yapıyorum, gerçek hayatta hiç bir şey yapamıyorum", diyordu. Hayatının son döneminde sakinleştiriciler, alkol, uyku ilaçlarına gömüldü. 1976'da Alman feminist Alice Schwarzer'e verdiği söyleşide bir kadın olarak karşılaştığı zorlukları içten bir dille anlatmıştı. 29 Mayıs 1982 Paris'teki dairesinde ölü bulundu. Kimileri intihar ettiğini düşündüler. Oysa Adli Tıp raporunda "Kalp krizi sonucunda doğal ölüm" yazıyordu. Magda Schneider, Romy'nin bütün sevenleri adına itirazda bulundu: "43 yaşında çok güzel bir kadının bu şekilde ölümü nasıl doğal olabilir?"


    özellikle sissi filmleriyle tanıdığımız, çok fazla filmde rol almış, güzelliğiyle dünya çapında ün yapmış ancak genç yaşta ölmüş avusturyalı aktrist

    o zamanların ünlü aktörü alain delon'la olan ilişkisiyle de oldukca ün kazanmış aktrist

    oglunun demir parmakliklar uzerine duserek olmesinden sonra kendini toparlayamamıstı..


    vizyonda olan ''8 femmes'' filmindeki'' fotograftaki kadın''.tüm zamanların en güzel kadınlarından biridir süphesiz,kendisi alain delonla aşk yaşamıştır.



    belki de güzellik konusunda audrey hepburnle aşık atabilecek tek kadın. alımlı, o kadar alımlı ki o almanca konuştugu halde siz fransızca dinlermiş gibi hissediyorsunuz. o alain delon'a bakarken daha bir güzelleşiyor, siz içinizdeki cızz sesini bastırmaya çalışıyorsunuz. genç ve güzel bir kadınken ölmüş, oysa bugun bile dünyanın en güzel kadınlarından biri olarak hala capcanlı.


    bir tane olsun düzgün filmini görmedigim/göremedigim oyuncu. anladigim kadari ile sadece güzel bir kadinmis rahmetli.


    prenses. bir rivayete göre taptığı kocası alain delon'u bir erkekle yakaladıktan sonra hayattan elini eteğini çekmiştir. oğlunu da yitirince, artık hayatın medusa yüzünu görmüş, kalbi taşlaşamadığından, gitmeye karar vermiştir.
    neden en masum ve güzel olanlar erken gider, veya kendileri gitmeyi tercih ederler? bir melek onu kıskanmıştır belki, yanına almıştır. solan bir başka gül için


    dunyanin en mahsun, en guzel ve en bakılası yuzune sahip olan kadın.


    alain delon'a kapılmakla hayatının hatasını yapmış olan kadın.


    claude sautetnin ilk ideal kadinidir. ikincisi için sautet'nin les choses de la vie ve une histoire simpleinda dokturmustur. bunlar degerleri bilinememis basyapitlardir.


    hala hayatta ve hayatinin baharinda olsaydi, yuzuklerin efendisi filminde arwen rolunu baska kimseye kaptirmayacak, zerafetin ve guzelligin ismi.


    sissi üçlemesinin sinema dünyasına adımını çok erken atan yıldızı, gelmiş geçmiş en kendine has, güzelliği dillere destan, hala keşke hayatta olsa dedirten aktrist.


    çocukluğumda güzellik kavramımın şekillenmesine sebep veren oyuncu. gözlerinde hüzün taşıyan kadın... öldüğü gün ağzımı bıçak açmamıştı.

    banner'daki resmini selda alkor zannettiğim kişi...


    çocukluk günlerimin prensesi.
    bir dramaturg tarafından fiziksel olarak benzetildiğim ve hiç alakam olmadığını bile bile bu durumla övündüğüm * dramatik hayat öykülerinin içinde yeri olan insan...


    çıplak ve zarif omuzlara dökülen ya da şık bir topuz halinde kuğu boynun yukarısında toplanmış saçlar, geniş ve mağrur bir alın, en neşeli anlarda bile usulca "bir derdim var" dercesine buğulu gözler, gülümseyişlerin en hüzünlüsünün evsahibi dudaklar... keşke hayatını mutlu yaşayıp da melodramlarda sadece "oynasaydı."


    zamanımızın insanı kadın olmaktan bile usandıran muz soyar gibi etlerinizi üzerinizden ayıklayan taş gibi hatun sözüne inat güzelliğin dağınık dalgalı topuzlara derin bakışlara ve en güzeli kusur sayılıp aldırılan göz torbalarına yerleşebileceğini kanıtlayan aktris. aysun kayacı ve eşrafından tahrik olamayacak kadar alt yapılı adamların harcı kadın ve oyuncu


    kucuk sissy nin avusturya kralicesi elisabeth olusu, macaristan a uzanisi ve devami hakkinda cekilen 3 avusturya filmiyle unlenmis guzeller guzeli aktrist. "allah cirkin sansi versin" dedirtecek cinsten aci dolu bir yasam surmustur. ununun avusturya sinirlari disina tasmasiyla paris e gitmis, bir donem idolu alain delon ile birlikte olmustur. sonra tiyatro yonetmeni harry meyen ile evlenmis, oglunun parmaklıklardan dusup olmesinden sonra iflah olmamistir. alkolle beraber aldigi ilaçlardan mütevellit bir kalp krizi sonucu olmustur. orson wellesin "dava" si ve alain delon lu "havuz" en iyi filmlerindendir. avusturya kralicesi: sissy triolojisinden bahsemeye bile gerek yoktur. klasiktirler.


    seksi olamayacak kadar güzel bir kadındı.
    bütün dünya güzelliğine hayranken mutluluğu pek bilemeden göçtü gitti.


    oglu david christopher meyen 1981'de, kendisi 1982'de ölmü$tür. 1 sene dayanabilmi$. intihar ettigi söylentileri cikmi$ fakat kalp krizinden öldügü aciklanmi$tir.


    Schneider'in anısına
    Altın Koza'da sinemanın 'bebek yüzlü' yıldızı Romy Schneider'ın 4 filmi de yer alıyor.
    Bu yıl 2-8 Haziran tarihleri arasında düzenlenecek Altın Koza Film Festivali’nde, birçok festivalde ödül alan, övgüye değer bulunan dünyanın dört bir yanından uzun metraj filmlerin yanı sıra sinema tarihinin unutulmaz yıldızlarından Romy Schneider için “Romy Schneider 70 Yaşında” adını taşıyan özel bir bölüm ayırıldı. Bu bölümde, 15 yaşında perdede görülmeye başlanan, güzelliği ve oyunculuğuyla olduğu kadar kısacık süren trajik hayatıyla da hafızalarda özel bir yer edinen Avusturyalı yıldızın, rol aldığı dört film gösterilecek.
    29 Mayıs 1982’de 43 yaşında hayata veda eden, ünlü oyuncular Magda Schneider ve Wolf Albach-Retty’nin kızları, Sissi serisinin unutulmaz başrolü, trajedilerle dolu özel hayatı en az oyunculuğu kadar ilgi görmüş ve her zamansız ölen kahraman gibi bir efsaneye dönüşmüş olan Schneider, Claude Sautet, Orson Welles gibi ünlü yönetmenler; Yves Montand ve Marcello Mastroianni gibi dev oyuncularla çalışmış.
    Bu özel bölümde de oyuncunun Claude Sautet ile çektiği iki film yer alacak: Cesar ve Rosalie (Cesar et Rosalie-1972) ve Hayat Bağları (Les Choses De La Vie-1970). Cesar ve Rosalie’nin iki aşk arasında kalmış annesi Rosalie; Hayat Bağları’nın genç, güzel, alımlı kadını Helene rollerinde Schneider’e, Cesar rolüyle en iyi erkek oyuncu ödülü almış Yves Montand ve Helene’e ayak uyduramayan yorgun aşık Pierre performansıyla Michel Piccoli eşlik ediyorlar.
    Bölümde yer alan filmlerden bir diğeri de, Bertrand Tavernier’in, yönetmenin filmografisinde farklı bir yeri olan Naklen Ölüm (Death Watch). Bu filmde Harvey Keitel’in canlandırdığı televizyon muhabirince sürekli takip edilen, bir TV eğlencesi haline sokulmak niyetiyle yaklaşılan Katherine rolüyle Schneider unutulmaz bir performans sergiliyor. Romy Schneider’in izlenebileceği son film ise, başrollerini Michel Serrault, Lino Ventura, Guy Marchand gibi ünlü oyuncularla paylaştığı, Claude Miller’in klostrofobik filmi Gözaltı (Garde A Vue).



    Alain Delon: 70 yaşın hüznü
    Alain Delon, İstanbul'a gelebilseydi onunla röportaj yapacaktık. Son dakika değişiklik oldu. Bugün yaşadığı stresi aşamadığı için Türkiye'ye gelemeyen sinema ikonunun hikayesini anlatmanın tam zamanı.
    Alain Delon'la daha önce de karşılaşmıştım. Hem de üç kez... İlki, bir yıl yaşadığım 1961 yılı Paris'indeydi. Delon yeni ün yapmıştı ve sevgilisi, büyük aşkı Romy Schneider'le birlikte Dommage qu'elle soit une Putain- Yazık ki bir Fahişe" adlı oyunda rol alıyordu. Adına bakmayın, eski, klasik bir oyundu bu... Sahneye koyan da büyük sinema ustası Luchino Visconti'den başkası değildi. Ve iki ünlü sanatçı, tiyatronun önünde uzun kuyruklar oluşturuyordu.
    DELON 'BUNALIMDA'
    Yıllar sonra bu kez 90'lı yıllarda yine Paris'te, sevgili Erkan Özerman beni konsere davet etti. François Valery adlı bir şarkıcının konseri...Orada yine Delon'la karşılaştım. 1997 Berlin şenliğinde ise filozof-yazar Bernard Henry-Levy'nin yönettiği "Gece ve Gündüz" adlı filmin basın toplantısında gördüm onu...Yönetmen ve de efsanevi oyuncu Lauren Bacall'la birlikte... Ve sonunda onunla karşılıklı oturup konuşma umudu belirdi. Çünkü 25. yılında İstanbul festivalinin ünlü Fransız konuklarından biriydi. Gazete röportajı yapacak çok az sayıda gazeteci arasında benim adım da vardı. Böylece yıllar sonra onu yeniden görecektim. Üstelik oturup doğru-dürüst konuşacaktık.... Ancak son dakikada bir sürü değişiklik yaşandı. Delon 'bunalımdaydı', seyahate çıkmak istemiyordu, İstanbul'u iptal etmişti. Festival yöneticileri panik halindeydi: Bir ünlü olmadan açılış olur muydu? Sonunda sayısız yazışma sonucu, Delon Fransız turizm bakanıyla birlikte onun özel uçağıyla gelmeyi kabul etti. Öğleden sonra 5'te inip gece törene katılacak, aynı gece bakanla birlikte dönecekti. Ama olmadı. Cuma öğlene doğru haber geldi: Delon içinde bulunduğu stresten kurtulamamıştı, yola çıkmak istemiyordu. Ama ben yine de bu Pazar Portresi'ni ona ayırmak istedim: Hem ilginç bir sinema ikonunu daha iyi tanımak, hem de gelemeyişinin gerçek nedenlerini kavramak için... Delon'un gerçekten son derece maceralı bir yaşamı olmuştu. 1935 doğumlu sanatçı, sorunlu bir ailede büyümüş, birçok kez okuldan kovulmuş, sonraları Halles'lerde taşıyıcılık, garsonluk, tezgahtarlık gibi işlerde çalışmıştı. 50'lerde Fransa'nın o zamanki adıyla Hindiçini'deki savaşına paraşütçü olarak katılmıştı. Tam bir 'kötü çocuk'tu o: Son derece yakışıklı, ama serseri ruhlu... Savaştan dönünce yine küçük işlerde çalışmış, 1957'de ilk filmini çevirmişti. Bizler onu 1960'ların hemen başında, bizde "Üç Sevgili" adıyla oynayan "Faibles Femmes" filmiyle tanımış ve vurulmuştuk. Yargımız hiç değişmedi: O sinemada gelmiş-geçmiş en güzel erkek yüzüydü. Delon'un sinema serüveni uzun soluklu oldu. Öncelikle Fransız tarzı gangster veya romantik filmlerde oynadı. "Christine", "Kızgın Güneş", "Vurgun", "Siyah Lale", "Paris Yanıyor", "Doğru Yoldan Ayrılanlar", "Kiralik Katil" gibi filmlerde, tipik Fransız erkeğini gizemli ve çekici yanlarıyla temsil ediyor, ayrıca İtalya'da Visconti ve Antonioni, İngiltere'de Joseph Losey ve Anthony Asquith gibi ünlü yönetmenler onu istiyordu. ABD'de ise Jane Fonda, Dean Martin, Anthony Quinn, Richard Burton, Burt Lancaster gibi ünlü oyuncularla birlikte çalışıyordu. Sanki James Dean'in Fransız şubesiydi ilk başlarda... Sonraları ise oyunculuğu gelişti, çok farklı işler yaptı. Toplam 85 filminden en aşağı bir düzinesi, sinema tarihine geçen başyapıtlar sayılabilir.
    YÖNETMEN DE OLDU
    Sonra Melville, Verneuil, Deray gibi yönetmenlerle birlikte Fransız kara-filmini adeta yeni baştan yarattı. Yakışıklı, ama buz gibi soğuk, hatta ölümcül erkek tiplemesi birçok filmine damgasını vurdu: "Sen Benimsin"den "Sicilyalılar Çetesi" ne, "Kızıl Çember"den "Öldürme Hırsı"na dek... Bir ara 1970 sonlarından başlayarak yönetmenliği de denedi, birkaç gangster filmi imzaladı. Ama çok başarılı olduğu söylenemez. Ama maceracı yanı hiç azalmadı, fırtınalı ruhu durulmadı. 1968'lerde adı dönemin kimi ünlü politikacılarıyla birlikte bir mega-skandala karıştı, mafya ve uyuşturucu dedikodularına bulaştı: Bu kez de sanki Fransa'nın Frank Sinatra'sıydı. Üstelik bir Yugoslav badigardla eşcinsel bir ilişkisi olduğu da söylendi. Ama hepsinden aklandı, tüm dedikodulardan sıyrıldı. 60'larda Romy Schneider'le olan büyük aşkı sona erdikten sonra, dönemin güzel yıldızı Nathalie Delon ilk eşi oldu, ondan Anthony adlı bir oğlu var. Birçok kadınla macera yaşadı: Özellikle meslekdaşları Mireille Darc ve Nathalie Baye'le. 1987'de Rosalie Van Breemen adlı Holandalı bir soyluyla evlendi ve bu evlilik, iyi-kötü hala sürüyor. Ondan da iki çocuğu var: Anouchka ve Alain-Fabien. Ayrıca evlenmediği kadınlardan en az üç çocuğu olduğu biliniyor. Delon, aylar önce, Paris-Match dergisiyle yaptığı bir söyleşide, ne denli yalnız olduğunu anlatmış, 'kalbinin bomboş olduğunu ve bir kadına ihtiyaç duyduğunu" söylemiş ve yüzlerce, binlerce mektup almış!...70'ini aşmış Delon, dünyanın her yerinde bu denli tanınmasına rağmen, kendisini yalnız hissediyor, sürekli geçmişe eğiliyor, hatalarını görüyor, belki en büyük aşk fırsatlarını elinden kaçırdığını düşünüyor. Beş yıl nişanlı kaldığı Alman kökenli güzel yıldız Romy Schneider'le ilişkisi 1969'dan 1985'e kadar süren Mireille Darc'la bir çatı altında yaşamayı başaramamış olması, belki onu bu ileri yaşında bunalıma iten başlıca neden... Paris-Match'ın çok yakın tarihli bir diğer sayısında ise Delon tümüyle kendisini hüzne ve pişmanlığa terketmiş görülüyor, gözlerinde yaşlar var... Resimdeki Nathalie Baye'e İstanbul festivalinde de göreceğimiz "Notre Histoire- Bizim Hikayemiz" (bizde "Ayrı Odalar" diye oynamıştı) filmini hatırlatarak, "o film gerçekten de 'bizim hikayemiz' olabilirdi, ama ben beceremedim" demiş, gecenin bir başka anında ise, Mireille Darc'a "Seni bırakmamalıydım. Sen benim kayıp cennetimsin, benim hatamla kaybolmuş cennetim" itirafını yapmış..







    Sanat ve sinema tarihinin sırlar bırakan intiharları

    Kleopatra'dan Slyvia Plath'a, Mayakovski'den Marilyn Monroe'ya kadar yaşamına intiharla son verenlerin bu akibeti neden tercih ettiğini kimse bilemez.
    İntihar etmek ölüm denen korkunç ve bilinmeyen boşluğa gönül rızasıyla isteyerek dalmak hayat denilen Tanrı'nın o muhteşem armağanını görülmemiş bir hovardalıkla, bir anlık bir karar ya da iyice düşünülmüş bilinçli bir eylem sonucu savuruvermek... Şair Slyvia Plath'ın hayatını anlatan aynı adlı güzel film nedeniyle yeniden gündeme geldi, intihar denen olay...
    Ve ben de sanat, özellikle sinema tarihinin intiharla bitmiş acı kaderlerini şöyle bir anmayı düşündüm. İntihar denen olay tarihte de var oldu. Her dönemde ve her kültürde... Özellikle tarihe çok radikal biçimde müdahale edip insanlığın yolunu değiştirmeyi arzulamış ve bunu başaramamış kimi ünlü isim, sonunda intiharı seçti. Mısır kraliçesi Kleopatra, Sezar ve Marcus Antonius'u kullanarak Roma'ya da hakim olma tasarıları boşa çıkınca intiharı seçti hem de bir yılana kendini sokturarak! Roma İmparatoru Neron'un çılgınlığının kaçınılmaz sonuydu bu... Ya da yüzyıllar sonra dünyayı kana bulayan Adolf Hitler'in bir Berlin sığınağında kendisi ve sevgilisi Eva Braun için öngördüğü kaçınılmaz akibet...
    Edebiyatta ise Shakespeare için, Julyet'in öldüğünü sanan Romeo'ya layık başka bir son düşünülemezdi bile... Fransız ozanı Gerard de Nerval'in melankolik karakteri de sanki başka bir sona ulaşamazdı. 20. yüzyılda da kimi yazarlar aynı yolu seçti: Rus şairi Mayakovski, Fransız sanatçıları Antonin Artaud, Paul Celan veya Henry de Montherlant, İngiliz kadın yazarları Virginia Woolf ve Sylvia Plath, İtalyan yazarı Cesare Pavese... Amerikalı Ernest Hemingway'le Japon Yukio Mishima da aynı sonu seçtiler. Hem de en sert ve 'erkekçe' ölümlerle: Hemingway kendini av tüfeğiyle vururken, Mishima da tipik Japon geleneğince hara-kiri yapmayı seçti. Sonu intihar değilse de acı bir trafik kazasıyla ve de çok erken yaşta gelen Fransız yazarı Albert Camus zaten "Felsefenin eğilmesi gereken tek önemli konu intihardır" dememiş miydi?
    FIRTINALI HAYATLARIN SONU
    20. yüzyılın en popüler alanlarındaki kimi intiharlar da gerçekten şaşırtıcı oldu. Genelde hep mutlu ve neşeli oldukları sanılan sinema ya da pop-müzik starlarının intiharları akıl alır şey miydi? O fırtınalı hayat içinde üst üste gelen kimi düş kırıklıkları, kimi bunalımlar, tatminsizlikler, zaten sanatçı olmak için adeta gerekli olan o hassas ve usturanın ağzı üzerindeki ruhları, kimi zaman erken bir ölüme sürükledi. Örneğin 1930'ların ünlü aktrisi Lupe Velez bir aşk macerasının hüznüyle kendisini öldürdüğünde, sadece 36 yaşındaydı. Egzotik filmlerin kraliçesi güzeller güzeli Maria Montez banyosuna girdi ve bir daha çıkamadı. Yıl 1951'di ve o 32 yaşındaydı. Sinema tarihinin belki en görkemli intiharı, Marilyn Monroe'nunkidir. Aslında tam aydınlanmamış ve hala tartışılan bir ölümdür bu... Ama Marilyn'in, Hollywood'un yarattığı ve yine onun yok ettiği bu süper-starın, çok karmaşık nedenlerle, hayatının o döneminde gerçekten ölümü düşündüğü ve istediği artık biliniyor.Yarı bilinçle de olsa alınan o ilaçlar, ölüme çıkarılmış bir davetiyeydi. O zayıf anında ölüm ona belki beyaz kanatlı bir meleğin temsil ettiği tek kurtuluş olarak görünmüştü. Öyle olmalı. O da 1962 yılında öldü: 36 yaşında...
    Belki en trajik intiharlardan biri Pier Angeli'ninkiydi. 1950 yılıyla birlikte birden hayatımıza giren bu son derece temiz ve saf yüzlü güzel İtalyan kızı, kısa zamanda Hollywood'a gitmiş ve orada "Teresa", "Üç Aşkın Hikayesi", "Sombrero", "Yukarda Biri" gibi filmlerle ün yapmıştı. Sanatçı, sinema başkentinde gencecik bir adamla, James Dean'le tanıştı ve birbirlerine aşık oldular. Ama 'mamma' Angeli, bu serseri kılıklı genci onaylamadı ve sevgili kızını yine kendi ırkından gelen, İtalyan kökenli, halim-selim bir şarkıcı-oyuncuyla, Vic Damone'yle evlendirdi. James Dean kısa zaman sonra aşırı hızdan ölüp gitti ve bir efsane oldu. Angeli ise mesleğini gitgide kötüleşen filmlerle sürdürdü. Belki de annesi yüzünden kaçırdığı mutluluğun hayali hiç peşini bırakmamıştı. Sanırım asla mutlu olamadı ve 1971 yılında intihar etti. 39 yaşındaydı. Başkaları da var tabii...
    Eşi romancı Romain Gary'nin intiharından kısa süre sonra Amerikan kökenli Fransız yıldızı Jean Seberg de arabasının içinde hayatına son verdi. 40 yaşındaydı. Deneyimli İngiliz oyuncusu, "Perde Açılıyor"la Oscar kazanmış George Sanders 1972 yılında intihar etti. 1980'lerde Romy Schneider, Natalie Wood gibi kimi ünlü yıldızın ölümleri esrar perdesine bürünmüştü ve kimileri intihar olasılığını dile getirdiler. Fransa'nın parlak oyuncusu, bir dönemde Gerard Depardieu'ye rakip gösterilen Patrick Dewaere ise 1982'de intihar ettiğinde 36 yaşındaydı. Bu 36. yaşa aman dikkat!.. Fransız chanson'unun parlak ismi Mike Brant, kendisini bir binanın 6. katından atarak ölümü seçtiğinde 32 yaşındaydı. Ünlü şarkıcı Dalida ise daha 31 yaşında deneyip başaramadığı intiharı 1990'larda gerçekleştirdi. 50 yaşında bile yoktu. Sylvia Plath intihar ettiğinde 30'unu yeni aşmıştı. Daha fazla beklemeye tahammülü olmamıştı, genç Amerikan şairinin... Bizde pek olmayan intihar geleneğini -iyi ki yok, bu da eksiğimiz olsun!- son dönemde akla getiren tek sanatçımız, yine bir kadın şair, Nilgün Marmara olmuş ve onun da Plath'ın sanatıyla içli-dışlı olduğu söylenmişti. Gerçeğin nerede olduğunu kim bilebilir? Sözünü ettiğim tüm bu ayrıksı ve hüzünlü yaşam öykülerinde olduğu gibi, bir ölümün gerçek yüzünü ölenin dışında kim bilebilir?
    Bizde intihar geleneği fazla yok. Genç yaşlarda ölümü seçen şair Nilgün Marmara ise son dönemde akla gelen isimlerden biri. Marmara'nın da Sylvia Plath'in şiirlerinin etkisinde kaldığı söylenmişti
    Konu eyllse tarafından (26-10-09 Saat 01:34 ) değiştirilmiştir.

  3. #3
    Durum:
    Çevrimdışı
    aşk_bu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Yönetmen
    Üyelik tarihi
    13.06.2006
    Yer
    Diyarbakır
    Mesajlar
    22,320
    Konular
    57
    Verdiği Beğeni
    0

    Aldığı Beğeni: 0

    Bahsedilme
    0 Mesaj

    Standart

    Yaşasaydı

    Tempo Dergisi, 1982 yılında ölen hüzünlü güzel Romy Schneider’ı teknik olanaklarla canlandırarak 60 yaşında nasıl olabileceğini gösterdi.
    Sissi, bundan yüzyıl önce 10 Eylül 1898’de akıl hastası bir adamın saldırısına uğrayarak ölmüştü. Romy ise 29 Mayıs 1982’deşüpheli bir şekilde aniden kalp krizinden öldü. Bu iki kadının birçok ortak yönü vardı. Romy Schneider’ın hayatı da Sissi’ninki kadar trajikti. Biricik oğlu David 14 yaşındayken pencereden düşerek ölmüş, birinci kocası da intihar etmişti. Tabii ki Romy’nin kalbi bütün bunları kaldıramamıştı. Bu yüzden ölümü için ‘‘şüpheli’’ tanımı yapılıyor.
    Çevirdiği 3 Sissi filmiyle uluslararası şöhreti yakalayan güzel yıldız Schneider, bugün yaşasaydı 60. yaşını kutluyor olacaktı. Sanatçı bir aileden gelen Schneider, Avusturya Kraliçesi Sissi’yi anlatan filmlerle şöhreti yakaladı. Schneider, 43 yaşındayken kalp krizinden öldü. Diğerleri gibi hızlı yaşadı ve genç öldü.








    Annesinin modeli
    Sinemaseverlere göre Romy Schneider bir efsanedir, ama kızı için sadece artık hayatta olmayan bir anne. Sarah Biasini, her geçen gün 41 yaşında ölen Romy Schneider'e biraz daha benziyor. Fakat dış görünüşteki bu benzerliğe karşın, Sarah annesinin izinden yürümeyi düşünmüyor. Ne annesinin ne de büyükannesi Magda Schneider'in Avrupa sinemasındaki başarıları genç kızı pek etkilememiş. Bu yıl yirmi yaşına basacak olan Sarah, ilerde fikir değiştirip değiştirmeyeceğini tahmin etmek çok zor.
    Sarah, sinema oyunculuğundan söz edilince ‘‘Annemin bıraktığı meşaleyi benim yakmam mümkün değil. Annemle ve büyükannemle gurur duyuyorum. Onlar büyük birer sanatçıydılar, ama benim onları izlemem gerekmez’’ diyor.
    Babası Daniel Biasini, ünlü yıldız ile evlenmeden önce onun özel sekreteriydi. Romy Schneider ile evliliği kısa sürdü. Bu beraberlikten dünyaya gelen Sarah, annesinin ölümünden sonra babaannesi ve büyük babasıyla yaşadı.







    Pencerede Bir Kadın ‘‘Une Femme a sa Fenetre’’
    Y: Pierre Granier-Deferre O: Romy Schneider, Philippe Noiret, Victor Lanoux / 1976
    DUYGUSAL *** İtalyan bir aristokrat ve diplomat ile evli olan Margot, savaş öncesi yıllarda Atina'da görevli kocası ile beraberdir. Bu arada Yunanistan'da sıkıyönetim ilan edilmiştir. Bir gece oteldeki odasına komünist liderlerden biri polisten saklanmak için girer. Margot'nun hayatı tümden değişir.






    Romy Schneider - Alain Delon
    Marilyn Monroe, Marilyn Diterich gibi yıldızların varisi olarak görülen Romy Schneider gerçekten de beyazperdenin gelmiş geçmiş en güzel kadınlarından biri. Sissy filmleriyle ünlenen Schneider, hayatının en büyük aşkını henüz 20 yaşındayken Christine adlı filmin çekimlerinde tanıştığı Alain Delon ile yaşadı. Tabii en büyük hayal kırıklığını da.
    Delon için ülkesinden ayrılan Schneider, çok geçmeden Alain Delon tarafından terk edildi. Hem de bir başka kadın yüzünden. Daha sonra iki kez evlendi ama yine de Deon'un açtığı kalp yaralarını bir türlü tamir edemedi. Oğlu David'in balkondan bahçeyi çevreleyen demir parmaklıkların üzerine düşüp feci şekilde ölmesi ise onu iyice yıktı. Alkole sığındı Paris'teki evinde ölü bulunduğunda henüz 43 yaşındaydı.
    Belki de artık 70'li yaşlarına gelne Alain Delon'un hayatındaki en büyük pişmanlıktı Schneider'e çektirdiği aşk acısı. Belki de o yüzden Cannes Film Festivali'nin kapanış töreninde "o harika kadın için" salonu dolduran binlerce kişiden alkış istemesi.







    Konu eyllse tarafından (26-10-09 Saat 01:35 ) değiştirilmiştir.

  4. #4
    Durum:
    Çevrimdışı
    aşk_bu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Yönetmen
    Üyelik tarihi
    13.06.2006
    Yer
    Diyarbakır
    Mesajlar
    22,320
    Konular
    57
    Verdiği Beğeni
    0

    Aldığı Beğeni: 0

    Bahsedilme
    0 Mesaj

    Standart

    Romy Schneider ve oglu









    YAĞDI YAĞMUR…ÇAKTI ŞİMŞEK

    Romy Schneider için.

    Deniz kıyısında koşuyordum
    Birden ormanın içine girdiğimi fark ettim
    Şimşek çaktı,gök gürledi,yağmur başladı
    Ormanda yapayalnızdım
    “Ne kadar somut şiirler yazıyorum”diye sevindim
    Ormanı,şimşeği ve yağmuru yazmıştım
    Kaplansa içerilerde bir yerlerdeydi
    Şimdi onlar gerçektiler
    Şimdi benim yazdığım gibiydiler
    Bulutların arasından çıkan pembe bir ışık,denizin
    Gökle birleştiği yerde pembe bir çizgi
    Çiziyordu
    “Ufukta pembe bir çizgi vardı”diye yazabilirim ben
    Bu cümlenin bu kadar somut olduğunu kim bilebilir?
    Evet,somut şiirler yazıyorum ben,siz bilebilir misiniz?
    “Bir zamanlar bir Romy vardı”desem,”Ufukta pembe bir
    çizgi vardı”anlar mısınız?
    Ya da”Aşık ya da başka bir şey olmak” desem,
    “başka bir şey olmak”nedir bilebilir misiniz?
    Bunu benim için yapar mısınız?
    Çünkü ben “bu şiir Romy’i anlatmıyor”derseniz,
    Sevinerek”Bu şiir Romy’i anlatıyor”anlayacağım
    Romy de “Unutamıyorum,ama yaşamak istiyorum”demişti,
    Bunun apaçık”Unutmamak ölmek demektir”olduğunu
    Kim anladı?
    Siz anladınız mı?
    “’Gitme kal’diyemedik sana Romy,ama gitme kal”dediniz
    Mi?
    Bir zamanlar bir Romy vardı
    Ahmet Güntan








    Konu eyllse tarafından (26-10-09 Saat 01:36 ) değiştirilmiştir.

  5. #5
    Durum:
    Çevrimdışı
    aşk_bu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Yönetmen
    Üyelik tarihi
    13.06.2006
    Yer
    Diyarbakır
    Mesajlar
    22,320
    Konular
    57
    Verdiği Beğeni
    0

    Aldığı Beğeni: 0

    Bahsedilme
    0 Mesaj

    Standart










    Naklen ölüm...Ümit ASLANBAY
    Fikri aklıma düşüren Yılmaz Özdil ... Bundan sonraki yarışmanın adı `Benimle Ölür müsün` olacak herhalde diye yazdı; orada bıraktı. Aslında, yarışma buydu birkaç eksiğiyle, bundan sonra olacak olan o... Bertrand Tavernier , 1980 tarihli filminde, geleceğin İskoçya `sında yani iletişim teknolojilerinin geliştiği(!) İskoçya `da, kamu iletişim ağının bir yapımcısı, halkın ölümün mekaniğine duyduğu hastalıklı ilgiyi ratinge çevirmeyi başarır . Ölümcül hasta olan bir yıldızı teşhis ardından hayatının son aşamalarına kadar izleyecektir. Söz konusu, yayın konusu ve formatı `Naklen Ölüm/La Mort En Direct ` artık. Belki `Canlı Ölüm` demek daha doğru. Bu iş için birkaç aylık ömrü kalmış bir yazar olan Romy Schneider bulunur ve o bu unutulmaz rolünde, beynine kamera yerleştirilen bir muhabir aracılığıyla bize yaşamının son anlarını aktarır. Naklen/canlı ve doğrudan... Geleceğin dünyası bir röntgencilik dünyasıdır Tavernier`e göre... Bakın, reality show programlarına. Bizlere gerçekliği tüm boyut ve ayrıntılarıyla vermeye çalışır. Eksiklik, filmdeki gibi beyne yerleştirilecek bir kamerayı henüz keşfedememiş olmamızdır sadece: Mümkün olduğu gerçeğe yakın mekanlar; çiflik, ev vs. Doğala yakın ışıklandırmalar, doğal yani canlı sesler, bize arada izahat veren sunucular (ki onlar müdahale etmez sadece anlatırlar!), acaba az sonra bir şey olacak mı diye beklenilen uzun ve sıkıcı çekimler, hiç kullanılmayan efekt ve müzik bindirmeleri, basit sıradan kamera yerleşimleri ve bize aslında ne olduğunu anlatan gözümüzün içine içine giren alt yazılar... Hepsi biz onun gerçek olduğundan şüphe etmeyelim diye yapılıyor. Pekiyi ama gerçek mi? Değil. Ama gerçekçi bir formatta veriliyor ve aldatıyor. Gerçeğin tamamen kendisini naklen, doğrudan indirmek için bir teknolojik ilerlemeye daha ihtiyacımız var! Ama şu haliyle, varolan tesis ve imkanlarla son sınıra ulaşıldığı, ortada medyatik bir başarı olduğu muhakkak!.. Hiçbir birikimi olmayan, annesinin sözünden çıkmayan, efendi karakterli yani sıradan biri olan Ata `nın her halini, odalardaki konuşmalarını, nasıl `yırtmaya` çalıştığını ve şöhret olduğunu, neden nasıl öldüğünü ayrıntılarıyla biliyoruz. Yani herkes olabilir. Herkesin öleceği gibi. Sonrası hakkında da bilgi sahibiyiz. Sık sık yapılan röportajlarda onun yarışma ardından yaşadığı sıkıntıları, sevdiği insanlarla birlikte olamayışını, Adana `ya kadar uzanan maceralarını, ayakta kalma, şöhretini elde tutma savaşını da... Ama uymadı, uymuyor. Yaratılan ortam, gerçek hayatı birebir veremiyor. Gerçek hayatta olanlar ve rakipler Ata `nın televizyon evindekiler kadar kolay değil ve yapay sahici olmayan şöhret onu koruyamıyor. İyi de kimin umurunda? Cenazesine büyük bir kalabalık katılıyor, kimileri tabutu başında fotoğraf çektirerek daha kısa erimli ve hacimli bir şöhreti yakalıyorlar. Şöhret, yeter ki gelsin, sonrasına bilahere bakılır... Çok seyredilen her programda bu yanılsama yaşanıyor, yaşatılıyor. Sıradan biri, herhangi biri o renkli dünyalarda neden olmasın ki, onlar da zaten öyle değil mi? Gerçek bu değil mi? Hayır değil, onlar gerçek ama ekrana yansıyanlar, yansıtılanlar gerçekmiş gibi. Birilerinin beynine ışığa duyarlı kamera yerleştirmedikçe, o birilerinin her dakikasını izlemedikçe gerçeğe ulaşmamız imkansız. Kaldı ki bunu yapabilsek dahi sorunlarımız var. Kameranın seçtikleri ne olacak; en basitinden onun yakınındaki nesneyi büyük ve önemli görürüz, kalanı önemsizdir veya daha az önemlidir. Ata kadar önemli, Ata kadar önemsiz. Ama, az kaldı oluyor. Kameralarıyla Amerikan ordusunun neferi vaziyetinde, naklen ölümü çekmek için Irak `a giden `embedded gazeteciler` bize bulundukları açıdan `gerçeği` göstermediler mi? Önemliyi, önemsizi bizler için tayin etmediler mi? Artık anlayın: Şöhret olmak için, Ata `nın cenazesinde poz vermek, donla denize girmek, Köşkün önünde soyunmak yetmiyor. Ölmek gerekiyor. Naklen/canlı/doğrudan. Ata da maalesef bunu, bir Altın Vuruş yaptı


    Romy Schneider Oberhausen‘dePaul Hofmann & Ernst Schreckenberg

    Jean Chapot, 1966 yılında, ilk kez yönetmenlik yaptığı Fransız-Alman ortak yapımı “Baca No: 4” adlı filmin dış çekimleri için Oberhausen’i seçti. Filmin bir sahnesinde şehirde bulunan büyük sanayi tesisi Gutehoffnungshütte yeralıyordu.
    Dünyaca tanınan aktörler Romy Schneider ve Michel Piccoli bir kaç hafta için senaryoda yazıldığı gibi “renksiz sanayi bölgesine” geldiler. Bu film, Romy Schneider’in “Sissy” imajının ardından Almanya’daki ilk çalışmasıydı. Film 26 Ağustos 1966’da Alman sinemalarında gösterime girdi.



    La Mort En Direct / Death Watch / Naklen Ölüm
    Yönetmen: Bertrand Tavernier
    Oyuncular: Romy Schneider
    Harvey Keitel
    Max von Sydow
    Harry Dean Stanton
    Süre: 128'
    Yapım Yılı 1980
    Dil Fransızca
    Türü Dram

    Çok uzaklarda olmayan bir geleceğin sınai İskoçya'sında ölüm, Vincent Ferriman'ın deyişiyle "yeni pornografi"ye dönüşmüştür. Kamu iletişim ağı NTV'nin acımasız yapımcısı Ferriman, halkın ölümün mekaniğine karşı duyduğu sapkınlık derecesinde büyük ilgiden yararlanarak, ölümcül hasta olan bir "yıldız"ı, teşhisinden hayatının son aşamalarına kadar izleyecek bir TV şovu yaratır. Şovun adı, "Naklen Ölüm"dür.
    Ferriman'ın bulduğu kişi de, kansere yakalanmış ve yalnızca iki aylık ömrü kalmış Katherine adlı güzel bir yazardır. Roddy, NTV bilimadamları tarafından, Katherine'nin gizlice filmini çekmesi için beynine ışığa hassas bir kamera konulmasına izin vermiş, yalnız, kırgın bir adamdır. Kolayca incinebilen hasta kadını bulur, ona dostluk gösterir ve kırsal bölgede ikisi birlikte yolculuk ederlerken Roddy, heyecanla bekleyen bir ulusa her akşam gösterilmek üzere, gizlice Katherine'i filme çeker…
    Sakinlerinin ölenlere acımasız bir röntgencilikle yaklaştıkları bir geleceğin dünyasını hayal eden Naklen Ölüm medyaya âşık toplumumuzun bu eğilimi sürdürerek "herşey ilginç, ama hiçbir şey önemli değil" noktasına varabileceğine ilişkin kehanetimsi bir öngörüdür sanki.




    Viyanalı Sisi Murat Belge
    Viyana iyidir, hoştur, yalnız biraz fazla 'emperyal' bir kenttir. Kendisi bugüne kalamamış bir imparatorluğun bilumum izlerini bu kentte görüp uzun uzun seyredebilirsiniz.
    Habsburg Sarayı, Avrupa'nın en büyük sarayıymış. Herhalde öyledir. Dün gündüzki boş vaktimde buralarda dolaştım. Daha önceki gelişlerimden iyi kötü hatırladığım bazı yerlere yeniden baktım. Bunlardan biri kütüphane. 'Görkemli'den başka bir sıfat düşünemiyorum burayı anlatmak için.
    Ama başka bir mekân, bu sıfatla anlatılıyorsa, çeşitli bakımlardan tatsız bir yer de olabilir. 'Kütüphane' mekânı, bu sıfatı en iyi kaldıran yer, ne de olsa.
    Sarayın bazı odaları, Franz Josef'le Elizabeth'in daireleri, eşyaları da görülebilirdi ve yıllar önce bir gelişimde buraları gezdiğimi hatırlıyorum. Michaeler Platz tarafından girilen bu kısımda şimdi bir de 'Sisi Museum' açılmış. Zamanım vardı, 'Haydi, şunu da göreyim' dedim ve gördüm.
    İmparatoriçe Elizabeth'i ya da 'samimi' adıyla Sisi'yi, dünya, Romy Schneider'in filmiyle tanıdı sanıyorum. Ama Hollywood'dan çıkma her ürün gibi, bu da, gerçekten çok Hollywood değerlerini yansıtan bir filmdi.
    Gelgelelim, Habsburg'da açılan bu 'müze' de Sisi konusunda daha 'soğukkanlı' davranmıyor bence. Loş bir mekâna giriyor, birtakım esrarengiz koridorlardan geçiyorsunuz. Sağa sola sepriştirilen nesneler daha farklı olsa, lunaparklardan falan bildiğimiz 'korku tünelleri'ne bile benzetmek mümkün. Ama tabii burada amaç korkutmak değil, bizlere bir imparatoriçenin 'insan' ve hatta 'kadın' özelliklerini göstermek. Sisi'nin anılarından veya mektuplarından alınmış birtakım sözler de, bu etkiye önemli bir katkı sağlamak üzere, duvarlara yazılmış. Müze düzenlemesi, 'onu anlayın', 'onu sevin' diye üstümüze geldikçe, istediği etkinin tersini de yaratıyor olabilir. Şüphesiz Sisi'de dokunaklı bir özellik var: hem güzel, hem de mutsuz bir kadın (üstelik bir de imparatoriçe olursa) her insanın duygudaşlık rezervlerine dokunur. Ama Sisi'de zaman zaman tadını kaçıran bir 'kendine acınma' santimantalizmi de var ki, bu da sıkıcı olabiliyor.
    Düğününden birkaç gün sonra, 'Ah, beni özgürlüğe götürecek yoldan keşke hiç sapmasaydım. Ah, boş gösterişin alımlı caddelerinden hiç yürümeseydim' diye bir şeyler yazmış. Franz Josef gibi biriyle 'evli' olmanın 'mutlu bir yaşantı' olmayacağını anlıyorum. Habsburg Sarayı da, anlamlı bir hayat geçirmek için en uygun yer olmayabilir. Ama Sisi bütün bunların -hem de o kadar erkenden- gerçekten farkında mıydı? Yoksa o da kendine 'gamlı imparatoriçe' kimliği hazırlıyor ve bu 'hayat rolü'nün provasını mı yapıyordu?
    Sisi, bu kimliği ve bu imgeyi ayakta tutmak için elinden geleni yaptı herhalde. Bu arada, kimilerinin ima ettiği gibi, Macar aristokratlarla birtakım ilişkileri oldu mu? Herhalde olmadı -hem zaten olması, gene o imgeye yakışmazdı. Ama kendi yaptıklarının yanı sıra, başkalarının ona yaptıkları, özellikle de bunların sonuncusu, yani İtalyan anarşist Luccheni'nin (amaçsız ve anlamsız) bıçağıyla can vermesi, Sisi'nin ebedi uluslararası kimliğini ve imgesini belirlemiş oldu. Diana'nın da öncüsü olarak, Sisi, mutsuz prensesler galerisinin en iç gıcıklayıcı figürü haline geldi. Ve yalnız o galeride (ya da bu müzede) değil, milyonlarca kişinin gönlünde kendine bir yer edindi. Sonuç olarak, derecesi elbette değişebilir, ama Sisi'ye bir sevgi duymamak mümkün değil. O zaman, belki müzesinin düzenleniş tarzına da fazla takılmamak gerek: bu duygulara uygun olmuş.



    Konu eyllse tarafından (26-10-09 Saat 01:36 ) değiştirilmiştir.

Sayfa 1/12 1234511 ... SonSon

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

Yer imleri

Yer imleri

Yetkileriniz

  • Konu Açma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

LinkBacks Enabled by vBSEO 3.6.1 © 2011, Crawlability, Inc.