Sayfa 5/5 İlkİlk 12345
24 sonuçtan 21 ile 24 arası

Konu: Vatanım Sensin - Senaryolar

  1. #21
    Durum:
    Çevrimdışı
    hileonidas - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Figüran
    Üyelik tarihi
    14.03.2017
    Mesajlar
    355
    Konular
    0
    Verdiği Beğeni
    62

    Aldığı Beğeni: 58

    Bahsedilme
    0 Mesaj

    Wink Karaboranda Bir Nefes Gibi - Devam 5 (2)

    -----------Bölümün başı bir önceki sayfadadır. Bölümün devamını buradan okumaya devam edebilirsiniz ------------




    4.Gün
    Çeşitli Yerler - Gün Boyu (1)

    Devam



    ✼✼✼

    Hilal ve annesi hastaneye geldiğinden beri her şey olabildiğince sakin gitmişti. Önceki gün çatışmada yaralananların çoğu taburcu olmuştu bile. Ama civar yerlerdeki katliamlardan kaçan, yollara düşen yeni hastalar gelmişti. Hilal’in yine ne dün geceyi, ne Leon’u, ne de bugün aklını karıştıranları düşünmesine vakti olmamıştı. Her şey başlı başına bir hengameydi başında. Öğleden sonra Hilal annesine bakınırken annesinin yanında bir Yunan askerin olduğunu gördü ve onu rahatsız ettiğini düşünerek yanına gitmeye yeltendi; ama annesinin durumu kontrol altına aldığını görünce biraz nefeslenmek için kendini dışarı atmak istedi. Tam o sırada Kirya Veronika ile burun buruna geldiler.

    Hilal: Kirya? Ne işiniz var burada, iyi misiniz?

    Veronika Hilal’i gördüğüne memnun bir şekilde onun ellerinden tuttu ve “iyiyim” diye başını salladı. Yorgun gözleri farklı söylese de Hilal’e gülümsüyordu. İkisi beraber hastane girişindeki beyaz banklardan birine oturdular.

    Veronika: Seni görmeye geldim Hilal. Leon’u merak ediyorum, görüyorsun onu değil mi?

    Hilal yüzü yere bakarken kafasını salladı. Veronika Hilal’in yüzünü elleri arasına alıp buğulu gözlerle kısık sesle konuşmaya devam etti.

    Veronika: Hilal, söyle ona. (Hilal’in de gözleri buğulanmış şimdi günlerdir uyku girmediği belli olan Kirya’nın gözlerine odaklanmıştı) Gitsin buralardan. (Hilal, Leon’un tekrar gitmesi fikriyle çarpıldı önce. Kaşları çatıldı Kirya’nın gözlerine bakarken, “Gitsin tabi” diye düşünemedi halbuki biliyordu hâlâ onun için en hayırlısı, gitmesiydi) Kaçmanın sonu yok. Lütfen söyle ona Hilal, seni dinler O, lütfen. (Veronika şimdi elleri önünde sesi iyice titreyerek konuşuyordu). Benim kocam, hiç bir vakit baba olamadı. Şimdi... zannederim, iyice gözü dönmüş.

    …

    Veronika, kocasının Konak’taki odasında Albay Stavros ile konuşmalarına kulak misafiri olmuştu. Duyabildiği kadarıyla kocasının Leon’u, kendi oğlunu, vazifesi uğruna gözden çıkardığını düşünmekteydi. Leon'un bir hain olarak duyulması en çok Kumandan Vasili'ye dokunuyordu elbet, bir babadan öte bir asker olarak. Veronika’nın kalbi her şeyi dinlemeye bile dayanamamıştı. Hilal’e sıkıca sarıldı duyduklarını anlatırken. Elleriyle yine tutmuşken Hilal'in ıslak yüzünü, şimdi yalvarıyordu.

    Veronika: Oğlumu sana emanet ettim ben. Senin sayende gerçek oğluma kavuştum, şimdi o piyano çalan, o güzel yazıları yazan ellerin ne yeniden silah tutmasına ne heba olmasına kalbim dayanamaz. Leon'u kaybetmektense bir daha hiç görememeyi yeğlerim, en azından bilirim yaşadığını ha? Ama bilirim, sen olmadan olmaz, bırakmam demişti bana. Ben de bırakma demiştim. Sen ikna edersin onu Hilal. Ne olursun gidin buralardan. Lütfen.

    Hilal: Kirya… B-ben nasıl gi-

    Hilal ve Kirya konuşurlarken, şimdi bir çift kara göz de çatılmış kaşlarla onlara misafir olmuştu. Azize şimdi onlara doğru yürümeye başlamış Veronika’ya ters ters bakıyor, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Veronika Azize’yi fark edip, Hilal'in yüzünü bıraktı ve ikisi de göz yaşlarını silip toparlanmaya çalıştılar. Hilal hemen ayağa kalktı, annesinin yanına dikildi. Veronika, Azize’ye baktı oturduğu yerden ve yavaşça O da ayaklandı.

    Azize: Hilal- ne bu hal böyle? Kirya, iyi misiniz siz?

    Veronika: İyiyim Azize. Umarım daha iyi olacağım.

    Azize: Kirya, bu yaptığınız hiç münasip değil.

    ...

    Veronika göz yaşlarını silip, kafasını sallayarak geldiği faytona doğru yürüdü ve yoluna giderken Hilal’e sevecen ve yalvarır gözlerle bakmayı sürdürdü. Neyin münasip olup neyin olmadığının ne önemi vardı ki artık? Azize Hilal’e döndü çatık kaşlarla, bulundukları ortam farklı olsaydı bağıra çağıra sinirle söyleyeceklerini şimdi olabildiğince durgun ama kızgın bir sesle söylüyordu “Ne istedi senden Kirya ha?... Neyse Kirya’nın senden ne istediği önemli değil Hilal. Senin Teğmen ile bir yolun yok, benim müsaadem yok anlıyor musun? Ablanın farklı hayalleri vardı düştü peşine, kahrolduk zaten. Sen ise sevdaya düşmüşsün anladık, dinledik, ama oluru yok bunun, yok! Uzak duracaksın!”. Azize sözleri bitince bir hışım acelesi olduğunu ve gitmesi gerektiğini söyleyip hızlı adımlarla Hilal’den uzaklaştı. Hilal şimdi beyaz banka tekrar oturmuş annesinin ardından bakıyor, onun ve Kirya’nın dediklerini düşünüyordu.

    ✼✼✼


    Leon, Cevdet’in yanından ayrıldığında düşünceleri birbirine karışmış haldeydi. General Cevdet’in böyle bir plan yapabilmesine ayrıca şaşırmıştı. Sanki her şey çok kolaydı, bir yandan da o kadar zor. Muhakkak ona söylediklerinden fazlasını düşünüyor olmalıydı. Hem Hilal nasıl ikna olurdu ki, işe de yaramazdı sanki? Babasını durdurmaya bu yetmezdi. Kalbi heyecanla çarpsa da aklı almıyordu. Ama öncelikle, Ali Kemal ile bir an önce konuşup Hilal’in canı için uğraştığını anlatmak niyetiyle meyhaneye gitmeye karar verdi. Nihayetinde o da ne zamandır Hades’in karşısına dikilmek istiyordu.

    Leon meyhanenin arka girişine artık aşinaydı, her yerin arkasına, gizli giriş çıkışlarına aşina olduğu gibi. Meyhanenin ön girişine doğru geldiğinde masada tek başına oturan ve elinde bir şeyle uğraşan Mehmet’i gördü. Arkasını dönüp çıkmak yerine yavaş yavaş yaklaşmaya devam etti. Mehmet elindekini bırakıp cebine attığı sırada Leon’un adımlarının sesi Mehmet’in ona doğru bakmasına neden oldu. İki adam bir süre birbirlerine bakakaldıysa da çok geçmeden Mehmet hemen silahına davrandı.

    Leon (p*ç gülüşüyle): İkidir silahsız birine silah çekiyorsun.

    Mehmet: Hııı. Ha silahlı ha silahsız, bu sefer sonunun değişeceğini mi sanıyorsun? (Silahını sertçe masaya koydu) Al!

    Leon: Ben- Ali Kemal’i görmeye geldim, seninle bir işim yok.

    Mehmet: Haa, olduuuu. Bir de beyzadenin işine göre davranacağız öyle mi?

    Leon: Telgrafı diyorsan, Hilal’in canı için yaptım ben onu, ve çoktan tamir ettim. Sen görmedin herhalde daha?

    Mehmet: Hilal için demek. Oldu her şey halloldu o vakit!

    Leon: Hilal için, evet. Onun adı geçince senin için de akan suların durduğunu biliyorum.

    Mehmet öylece durdu kısa bir süre.

    Mehmet: Bir şeyin durduğu yok, yazıklar olsun ona! Sen benim abimin katilisin be!

    Leon: Al hıncını o vakit, ne bekliyorsun, hadi! Ama unutma, sen de asker olmuşsun Mehmet. Ben o ilk günkü Symrna’ye adımını atan Teğmen değilim artık.

    Mehmet (Leon’un üstüne çullanarak bağırdı): Burası İzmir! Ve hep öyle kalacak!

    Leon: Ai sto diaolo!

    Bir anda Mehmet’in yumruklar Leon’un her yanına vurmaya başladı. Leon sadece gardını tutuyordu ama Mehmet’in bir yumruğu göğsünün altındaki dikişlerinin üstüne gelince acı çekerek Mehmet’in yüzüne vurdu, öyle ki kaşının açılmasını sağladı.

    ...

    Öte yandan, Azize, Yüzbaşı Yakup’un hastaneye getirdiği pusula ile aceleyle Cevdet’in yanına gitmiş, şimdi duyduklarına inanamaz bir halde buluştukları küçük odada bir o yana bir bu yana yürüyordu.

    Azize: Sen- aklını mı kaçırdın Cevdet? Kızımızı böyle bir oyuna alet etmeyi nasıl düşünebilirsin? Nasıl? Teğmen iyi biri, lakin buna müsaadem olamaz benim. Kat’a! Daha biz Yıldız’ın rezilliğini unutamadık sen kalkmış neler düşünüyorsun! O zaman müsaaden yoktu, şimdi nasıl isteyebilirsin böyle bir şeyi?

    Cevdet: Yıldız- o konuda hiçbirimizi dinlemedi, sen de biliyorsun, gidip Vasili’nin emeline alet olacaktı. Üstelik Vasili hamlesini benim sözümü çiğneyerek yaptı, Teğmen’in de suçu yoktu belli ki. Hilal’im farklıdır, eğer kendi istemezse olacak iş değil zaten. Lakin, bu işe yarayabilir Azize, dar düşünme. Vasili hem Hilal’e dokunamaz hem de içeriden malumatımız olur. Bak plana itimadın yok, tamam, bana itimadın yok mu?

    Azize: Hamleler, planlar… Cevdet ağzından çıkanları duymuyor musun sen? Kızımızın onuru, hayatı, geleceği söz konusu. Bir askerinmiş gibi konuşuyorsun! Onu korumak isterken ateşin içine atıyorsun resmen! Hilal zaten bunu kabul etmez, nasıl ikna edeceksin?

    Cevdet: Ben değil. Sen konuşacaksın, sen ikna edeceksin.

    Azize: Hah! Gözümden sakındığım kızımı, daha bugün bu işin oluru yok diye azarladığım kızımı ellerinden tutup…

    Cevdet: Azize… Ruhum… Gel otur, gel. (Cevdet Azize’nin ellerinden tutup onu sakinleştirmeye çalıştı) Ben ister miyim kızımızın kötülüğünü? İçim içimi yiyor inan, ne sanırsın? Lakin bir çıkış yolu bu. Dedim ya Hilal istemezse, yani ister de (yarım gülümseyerek), böyle olmasına razı gelmezse… (derin bir iç çekerek) gidecekseniz buradan Azize. Başka yolu yok artık, böyle devam edemez.

    Azize: Seni bırakıp nereye gidelim Cevdet? Gidemeyiz hiçbir yere!

    Cevdet: O vakit, sakince düşün sen dediklerimi. Hilal ile konuş, ben onun en doğru kararı vereceğinden eminim. Elbet Ali Kemal’i de bilgilendirmek lazım, ama açıktan değil. Onun dışında bir süre gizlilik arz ediyor.

    ...

    Mehmet ve Leon birbirlerine iyice dalmışlardı ki araya Ali Kemal giriverdi. Ali Kemal ikisini ayırıp, Mehmet’i uzaklaştırırken “Durun! Ayrılın!” diye bağırıyordu.

    Mehmet: Çekil önümden Ali Kemal!

    Ali Kemal: Dur dedim Mehmet!... Teğmen, sen de var git yoluna! Seninle görülecek meseleyi ben bizzat, sonra halledicem!

    Leon (eli göğsünün altında, ah ederek): Seninle konuşmam lazım- Ali Kemal.

    Ali Kemal: Şimdi var git yoluna dedim!

    Leon bir süre neler olduğunu anlamak için baksa da çok durmadan kafasını sallayarak, elini de göğsünün altında tutarak, meyhanenin arkasına yöneldi.

    Mehmet: Bu neydi böyle şimdi Ali Kemal? Neden koruyorsun bu adamı? İntikamımızı almayacak mıydık?

    Ali Kemal, Leon’un gittiğinden emin olmak için arka tarafı kolaçan etti ve sonra yine Mehmet’in yanına gelerek açıklamaya çalıştı “Ben de zil takmış değilim şu an Mehmet. Ama Kumandan’ın onun için farklı tasarrufu olduğunu öğrendim. Fazlasını bilmiyorum henüz. Gerekirse ben keseceğim hesabını sen hiç merak etme, bir yere gittiği yok anlaşılan. Neyse bırak onu şimdi. Gel otur şöyle, beni bir dinle.”

    ✼✼✼

    Akşam üstü Hilal merakına dayanamayarak, dünkü baskının boş çıkması ve telgrafın da tamir edilmesinden hareketle her şeyin düzeldiğini düşünerek matbaaya geldi. O da matbaaya gelen diğer herkes gibi onları izleyen gözlerden habersizdi. Matbaanın kapısını açıp girdiğinde de hararetle konuşan Mehmet’in ve çalgıcıların yüzü birden düşüverdi ve önlerine döndüler. Hilal Lütfü’nün aralarında olmadığını fark etti, ve belli ki her şey sandığı gibi düzelmemişti.

    Hilal: H-hayırdır? Yeni bir şey mi oldu? Lütfü mü yoksa?

    Hilal yavaşça masaya yaklaştığında herkesin ondan yüzünü kaçırdığını fark etti. Şimdi iyice meraklanmıştı. Mehmet’in kaşının açıldığı fark etti, herhalde bir kavgaya bulaşmıştı diye düşündü; ve tabi her zamanki gibi burnundan soluyordu.

    Osman (önüne bakarak konuştu): Gel (H)ilal kardeş. (H)epimiz iyiyiz de... bozuk olan telgrafı konuşuyorduk, yani nasıl (h)aberleşeceğiz bundan sonra diye...

    O sırada masaya iyice yaklaşan Hilal şaşkınlıkla Osman’ın suratına bakakaldı “Hâlâ- bozuk mu? Lakin...”

    Mehmet sinirli bir şekilde Hilal’e döndü “Niye bu kadar şaşırdın? Kendi kendine tamir olmasını mı bekliyordun? O herif iyi bozamamış sandın zaar!”

    Bir anda sinirle parlayan Mehmet’in gözleri daha önce hiç olmadığı gibi yumuşak bakmaya başladı Hilal’e. O öyle durduğunda herkes de yüzünü birden bugün farklı görünen Hilal’e dönmüştü. Hilal açık lila, neredeyse beyaz tondaki eşarbı ile parlıyor, pencereden gelen ışığın saçlarında yarattığı parıltılarla ve yüzünün allığı ile her zamankinden farklı görünüyordu. Yanakları al al, dudakları hâlâ kor renginde olduğundan herkesin nutku tutulmuştu, tıpkı bayrağı asmaya gittikleri gün gibi, göz alıcı bir güzellikteydi. Hilal herkeste ve özellikle Mehmet’in bakışlarındaki bu farklılaşmadan rahatsız olurcasına yerinde hareketlendi, Mehmet’e değil ama diğerlerine bakarak cevap vermek istedi.

    Hilal: L-lakin… baskından bir şey çıkmamış oldu değil mi? Bakın burayı mühürlememişler bile. Her şey yerli yerinde?

    Cezmi: Öyle de… Baskın da hâlâ bir muamma be ya. Benim aklım hiç almadı bu işi!

    Hilal: Aklının almayacağı iş değil Cezmi abi. Telgraf içindi işte, bozuk telgrafla bir şey çıkmadı?!

    Osman: O vakit, Teğmen bize iyilik mi etmiş oldu yani? Benim kafa da durdu valla!

    Hilal hafif gülümsese de söylediklerini o da tam anlamlandıramadığının farkındaydı.

    Hilal: Anlarız elbet, anlarız. Hele bir Salih ağa yoluna varsın da yine bir yol da buluruz. Biliyorsunuz değil mi malumatın yolda olduğunu?

    Eli çenesinde yüzünü eğmiş şimdi düşüncelere dalmıştı Hilal. Leon ona yalan mı söylemişti, niye yalan söylesindi, o halde ne yapmaya çalışıyordu? Ne doğruydu, ne yanlıştı, o da işin içinden tam çıkamıyordu. Yalan olmasa da Leon’un ona söyleyemedikleri de sürekli canını acıtıyordu. Daha düzgün konuşamamışlardı bile. Dün gece… Ah o dün gece aklından çıkmamakla kalmıyor aklını yitirmesine sebebiyet veriyordu. Her şeyi düzeltmek istediği, ona itimat ettiği her anda böyle duvara çarpıp duracak mıydı peki? Kulübeye gidip konuşsa mıydı? Şimdi neredeydi kim bilir! Bir anda Mehmet’in yumuşak olsa da sıkıntılı olduğu anlaşılan sesi nedeniyle düşüncelerinden uzaklaştı ve göz göze geldiler.

    Mehmet: Biliyoruz.

    Mehmet de diğerleri de, Hilal’den çıkan, pusulayı küçük Salih ile gönderme fikriyle gururlanarak gülümsüyorlardı. Hilal Mehmet’in kapkara gözlerindeki ışıltıları ne zamandır görmemişti. Sonra, Mehmet Hilal’e bakarken birden toparlandı yerinde, eli kaşının üstüne gitti refleks olarak ve devam etti “Lakin, bak herkesin yanında söylüyorum Hilal, o adamın aramızda yeri yok. En baştan hata ettin, anla artık.”

    Mehmet şimdi yine her zamanki haline bürünmüştü. Emin olmasa da Hilal’deki bu farklılığın ne anlama geldiğini biliyor gibiydi. O telgrafı bahane etse de aslında Hilal’in itimadını sorguluyordu yine, ve elbette sevgisini. Nasıl sevebiliyordu Hilal o adamı diye düşünüyordu. Kulaklarında “Çünkü, seviyorum onu!” diyen Hilal’in sesi çınladı birden. Ona bakmayan, şimdi yine düşünceli bir şekilde önüne bakan Hilal’e döndü yüzünü, bir cevap bir tepki verecek mi diye merak ediyordu.

    Hilal matbaaya ne umutlarla gelmişti, şimdi yine neler duyuyordu. Düşüncelerinden çıkıp diyecek hiçbir şey bulamıyordu. Yazdığı son yazıyı da almayı unuttuğundan orada daha fazla durmasının bir anlamı yoktu. Şimdi ona yine her zamanki gibi bakan tayfanın yüzlerine baktı. En son da Mehmet’in. Ne o peşinden geldikleri Hilal olabilmişti karşılarında, ne de coşkuyla dinledikleri, dizelerini ezberledikleri Halit İkbal. Yüzü asık bir halde, kafasını “tamam” dercesine salladı ve gerisin geri kapıya yöneldi. Herkes önüne döndüğünde, Mehmet Hilal’in arkasından bakakalmıştı; eli ise cebine gitti, sabah erkenden geldiğinde tamir edilmiş olduğunu gördüğü ve ellerindeki son malumatı gönderip sonra da kendi elleriyle bozduğu telgrafın iğnesi parmaklarına değince, yüzünü yeniden önüne döndü.

    ✼✼✼


    Göz altına alma emri General Cevdet sayesinde şimdilik durdurulmuş olsa da Albay Stavros önlemlerini almaya devam ediyordu, artık her zamandakinden daha sert ve ataktı. Zaten emirlerini doğrudan Kumandan Vasili’den alıyor ve General’in de sonuna gün sayıyordu.

    Leon meyhaneden çıktıktan sonra, önce hastaneye gidip sonra da Hilal’i bulma ümidiyle geldiği matbaanın etrafından geleni gideni gözlüyordu. Sivil giyimli olsa da yüzlerini bildiği bir iki Yunan askerinin etrafta konuşlandığını fark etti. Muhtemelen başkaları da vardı. Hava hafif kararmaya başlasa da yerlerinden ayrılmıyorlar, sanki halktan biriymiş gibi etrafı gözlüyorlardı. Sonra sivil giyimiyle Albay Stavros’u gördü uzaktan, takipte olan askerlerden birinin yanına gidip malumat aldığı belli oluyordu, ancak çok geçmeden kalabalığın içinde kayboldu. Leon, baskının, askerlerin matbaayı mühürlememiş olmalarının bir tuzak olduğunu anlamaya başlamıştı, demek herkesi takibe almışlardı. Bu nedenle Hilal’i göremedikçe huzursuzluğu artmaya başladı. Yavaş yavaş evlerine gitmeye başlayan ahalinin ve esnafın içerisinde herkesin ne yaptığını görmek de kolay olmamaya başlamıştı. O sırada Hilal’in matbaanın ön tarafındaki sokaktan çıktığını görebildi, çok geçmeden ise onu gözden kaybetti.

    …

    Hilal, matbaadan çıktığında aklındaki düşüncelerle dalgın dalgın etrafındaki kalabalığın bile farkında olmayarak yürüyordu. Onun aklı da bu işi çözemiyordu, Leon ne haltlar karıştırıyordu? Her şey hata mıydı gerçekten? Oyun muydu? Yalan mıydı? Neydi doğru olan? Kalbine ses verdiğinde bu soruların hepsi kayboluyordu ama aklını susturamadığında iyice kayboluyordu. Vicdanında nefes bulduğu Leon’un mu, yoksa vicdansız bulduğu Mehmet’in gözleri mi doğruyu söylüyordu? Her şeyi tamir etmek o kadar kolay değildi belli ki... Derin bir iç çektiğinde ne olduğunu anlayamadan bir anda kollarından tutulup, ağzı da kapatılıp, kenar ve dar bir ara sokağa çekildi. Karşısında hiç görmeyi beklemediği pis pis sırıtan yüzü gördüğünde şimdi sıkıştırıldığı yerden hareket etmesi mümkün değildi.

    Stavros: Nihayet elime düştünüz, Hilal.


    TBC
    ✼✼✼

  2. #22
    Durum:
    Çevrimdışı
    hileonidas - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Figüran
    Üyelik tarihi
    14.03.2017
    Mesajlar
    355
    Konular
    0
    Verdiği Beğeni
    62

    Aldığı Beğeni: 58

    Bahsedilme
    0 Mesaj

    Wink Karaboranda Bir Nefes Gibi - Devam 6 (1)

    Merhabalar, 4. günün devamı ile karşınızdayım. Öncelikle okuyanların gözlerine sağlık, çok teşekkür ederim. Çok geciktirmeyeceğimi söylemiştim, yoğun bir hafta nedeniyle anca bu kadar oldu. Umarım keyifle okuduğunuz bir bölüm olur.



    4.Gün
    Çeşitli Yerler - Gün Boyu (2)



    Kalabalığın sessizliği. Tek duyabildiği buydu. Büyük bir kalabalık, ve daha büyük bir sessizlik. Kalbi sıkışmış, adeta kulaklarını sağır etmişti. Tüm odağını tek bir insanın sesine, yüzüne yoğunlaştırmış, gözleriyle görebileceği en uzak noktalara bakınır olmuştu. Gökyüzünün kasvetli bulutları da akşamı erken getirmişti sokaklara. Öyle ki, Leon’un bulunduğu ara sokak şimdi karanlık bir oda gibiydi. Gizlendiği yerden her yeri görmesine zaten imkân yoktu, ama aniden bastıran kasvetli bulutlar ile tedirginliği iyice artmıştı. Dayanamadı. Bir anda, o sessizliği, o kalabalığı yardı ve etraftaki rutin devriyesinde bulunan tek tük üniformalı askerlerle, Albay’ın kendisi yahut onun konuşlandırdığı sivil giyimli askerlere yakalanma riskine rağmen, ahalinin içine karışıverdi. Şimdi gökyüzünün azizliğine uğramadan evlerine gitmek için uğraşan kalabalığın tam ortasında oradan oraya gitmeye çalışıyor, Hilal’in ara sokaklara girmiş olma ihtimalini düşünüyor ve kasketinin altından etrafına bakınıyordu. Hilal özellikle bugün hiç de fark edilmeyecek gibi değildi hem, o duvak gibi eşarbını uzakta da olsa karanlık da olsa görmemesi imkansızdı diye düşünüyordu.

    …

    Hilal’in gözleri, karşısında Albay’ı görmüş olmanın verdiği şaşkınlık ile açılmıştı. Pek mümkün görünmese de tutsak alındığı ellerin arasından kurtulmaya çalışıyordu. Üstünde hakimiyet kurmuş adamın bir eli bileklerini ve bir eli ağzını kapalı tuttuğundan, var gücüyle ittiriyor, başını sağa sola çeviriyor ancak çabası nafile kalıyordu. Üstelik Albay Stavros, pis sırıtışıyla dişlerinin arasından konuşmaya devam ediyordu.

    Stavros: Size gözümün üzerinizde olduğunu, peşinizde olduğumu söylemiştim- despinada. Eğer bir açığınızı daha yakalarsam demiştim ki... tıpış tıpış kendi ayaklarınızla karşıma çıktınız. Gerçekten- ablanız, tam bir Helen. (Yüzüne doğru iyice yaklaşırken) Lakin, şimdi böyle yakınınızda bu güzelliğinizle Helen’i bile dize getirebileceğinizi fark ediyorum. Hele bu kokunuz… (içine çekerek) kesinlikle size daha çok yakışmış.

    Stavros’un sırıtışı yüzünde yayıldıkça ve nefesi suratına, boynuna yakınlaştıkça Hilal gözlerini kaçırarak ondan yüzünü çekiyordu. Ellerini kelepçe gibi kavrayan adamdan kurtaramıyordu. Üstelik tüm gücüyle üstüne çullanan adam üst bedenini ve bacaklarını da kullanarak Hilal’in tüm hareketlerini kısıtlıyordu. Arkasındaki büyük tahta sandığın çıkmış olan çivileri sırtına batıp canını acıttığında, çabasının yeterli olmadığını görüp gücünü toparlamak için çırpınmayı bıraktı.

    …

    Öte yandan, kalabalık ve hayli karanlık sokaklarda Hilal’i arayan bir çift göz daha vardı. Sivil giyimli Yüzbaşı Yakup, Miralay Cevdet’ten aldığı talimata göre Albay’ı ve Hilal’i takibe almış, keskin gözleriyle etrafı tarıyordu. Cevdet, Yakup ile konuşmuş, karargahtaki gelişmelerden, Vasili’nin muhakkak karşı planı olduğundan ve malumatsız bırakıldığından; üstüne Stavros’un emirlerini doğrudan Kumandan’dan alıp muhakkak durdurulması gerektiğinden, kendi planından bahsetmiş ve hem Albay’ı hem de kızını takip etmesini, gözünün üzerlerinde olmasını istemişti. Elbette Teğmen’in de. Yakup, Cevdet’in planını sorgulasa ve Teğmen’e itimat edemeyeceklerini söylese de Cevdet’in, Teğmen’i bir piyon olarak kullanma düşüncesine ve kızına olan itimadına şaşırmamıştı. Ancak yine de, her zaman olduğu gibi ailesinin asıl vazifelerini engellediğini ve Vasili’yi durdurmaya planının yetmeyeceğini söylemekten geri kalmadı. Yakup mantığıyla hareket eden biri olarak Miralay’ın da mantığı ile hareket etmesini bekliyordu ve şimdi işin içine hissiyatını karıştırmasından da rahatsız olmuştu. Ya da belki Miralay aklındaki her şeyi anlatmamış olmalıydı; Teğmen’e nasıl itimat edebilirdi, üstelik telgrafı bozduktan sonra? Belli ki o da hâlâ Vasili’nin adamıydı, karşı çıkamıyordu. Mehmet ve Ali Kemal onun baskın ile alakası olduğuna da emindi. Ve gerçekten, öncelikle söz konusu olan sadece kızının hayatı değildi, öyle mi? Daha sağlam planlar gerekiyordu artık, hem de tüm malumat ağı çökmüşken! Kesin olan bir şey var ki o keskin zekaya sahip kumandanın sürekli ailesi nedeniyle vatan vazifesini aksatması hiç hoşuna gitmiyor ve bundan rahatsızlık duyuyordu. Çünkü vazife, önüne hiçbir engel koyulamayacak kadar kutsaldı. Şüphelerini dile getirse de öncelikle Albay’ın durdurulması gerektiğinde hemfikir kalmışlardı.

    Yakup bir anda, kalabalığın gürültüsü içerisinde hemen yakınlarındaki bir yerden bir kadına ait olduğu anlaşılan bağırışı duydu, ve düşüncelerinden uzaklaşarak hemen sesin geldiği yere yöneldi.

    ...

    Hilal gücünü biraz toparladıktan sonra dizini Stavros’a geçirmeye çalıştı önce, ama başarılı olamadı.

    Stavros: Her şeyin ucunun size bağlandığını düşünüyorum, Hilal. Siz, Halit İkb- Ah!

    Stavros, birden elinin tekini kurtararak belinin yanına doğru yumruklayabilen Hilal nedeniyle sendeledi. Çok güçlü bir etki yaratmasa da Hilal’in ellerini yakalamak için kızın ağzını kapatan elini çekti ve bu sırada Hilal’in can havlindeki sesi dar sokakta yankılandı.

    Hilal: Çekilin üstümden!!! Siz- ne yaptığınızı zannediyorsunuz!!!

    Stavros hemen toparlanarak Hilal üzerindeki hakimiyetini yeniden ve bu sefer daha güçlü bir şekilde sağlarken, Hilal, şimdi yüzüne değen adamdan ve nefesinden iğrenerek, yüzünü uzaklaştırmak için yana çevirip gözlerini kapamıştı.

    Stavros: Gerçekten benden kaçabileceğinizi mi düşündünüz, H-…

    Hilal, gözleri kapalı olduğundan üstündeki ağırlığın gittiğini fark etti önce, sonra gözlerini açtığında “Hilal… iyi misin?” diye bir kolundan tutup onu kontrol etmek için yüzüne doğru eğilmiş endişeyle bakan ve elinde büyük bir kalas tutan Leon’un bulanık suretini gördü. Gözlerini öyle sıkı kapatmıştı ki önce her şey bulanıklaşmış, şimdi yavaş yavaş netleşiyordu. Hilal olduğu yerde, elleri suratında, nefeslenip sakinleşmeye çalışırken; Leon yerde belli ki başına aldığı darbe ile yere yığılmış, baygın yatan Albay’ın üstüne eğilerek boynundan nabzını kontrol etti ve “Aslında seni şuracıkta gebertmem lazım, malaka herif!” diye sinirle söylenip küfretti. Aynı sinirle elindeki kalası yere atarak Albay’ı görünmemesi için büyük sandıkların arkasına doğru çekti ve duvara yaslayarak sakladı. Daha sonra Hilal’e doğru geldi ve rahatlamış bir nefesle Hilal’e sıkıca sarıldı “İyisin, çok şükür!”. Hilal’in aklından önceden düşündüğü her şey uçup gitmişti ve o sarılmaya öyle ihtiyaç duymuştu ki o da karşılık verip gözlerini kapatarak bir süre Leon’un nefesiyle nefesini düzenlemeye devam etti.

    Sonra bir anda, tüm soruları aklına birden hücum etmiş gibi, Hilal Leon’u hafif sertçe iterek kendini ondan ayırdı. Demin yaşadığı korkuyu çabuk atlatmışçasına, şimdi Leon’a şüpheli gözlerle, hafif çatık kaşlarla bakar olmuştu. Leon ise bu bakışlara takılmadan bir an önce Hilal’i oradan götürebilmenin telaşı içindeydi; “Hadi, gitmeliyiz. Her an başkaları da gelebilir.” dedi ve yönünü dar sokağın arkaya bakan tarafına dönerek Hilal’e elini uzattı. Bir yandan da biri geliyor mu diye iki tarafa da bakınmaya devam ediyordu. Hilal, adamın eline öylece bakakalmıştı. Leon, bunu fark edince herhalde şoku atlatamadı diye düşünerek Hilal’in elini kendisi yakalayıverdi, ve kızı sokağın arkasına doğru çekiştirmeye başladı.

    Hilal (çıkışarak): Leon- bırak, ne yapıyorsun!

    Leon: Tez davranmalıyız Hilal? Başkaları da var dediiim... Omzuma mı alayım, onu mu istiyorsun?

    Leon kendi söylediğine gülümserken, biraz olsun Hilal’in de yüzünü güldürerek bir an önce oradan gitmelerini sağlamak istiyordu; Hilal ise tavırlı halinden ödün vermiyordu.

    Hilal (elini çekerek): Bırak dedim, Leon!

    Leon, Hilal’in sesindeki kızgınlığa şaşırmıştı, kendisine neden bu şekilde davrandığını anlayamadı ve öylece kalakaldılar. Albay yüzünden miydi, kendisi yüzünden miydi? Yoksa pis herif dahasını mı yapmıştı? Yok, yok, tam vaktinde oradaydı ve kızgınlığı dışında iyi görünüyordu. Sonra, sabahki düşüncelerini hatırladı ve yoksa korktuğu başına mı gelmişti diye içi sıkılarak sordu.

    Leon: N-neden böyle- davranıyorsun?... D-dün gece yüzünden mi?

    Dün gecenin lafını Leon’dan duyunca, kızın çatık kaşları bir anda şaşkınlığa bıraktı kendini ve gözleri açılıverdi. Zaten al al olan yanaklarına şimdi utangaçlığın verdiği sıcaklıkla, yüzünü ve gözlerini yere çevirdi. Kısa bir sessizlikten sonra ise hafif bir iç çekişle neredeyse fısıldayarak ve kafasını sallayarak “H-hayır” diyebildi. Hâlâ Leon’un yüzüne bakamıyordu. Leon “Hayır” cevabı üzerine rahatlayarak Hilal’e doğru adım attı, başını eğip “Ne oldu?” diye sordu. Hilal o zaman yüzünü kaldırıp, bu sefer hafifçe çatılan kaşlarıyla biraz sitemkâr bir tonla “Telgraf hâlâ bozuk?” dedi. Genç adam şaşırmıştı; şimdi onun da kaşları çatılmış durumu anlamlandırmaya çalışıyordu. Şaşkın bir şekilde “Ben onu tamir ettiiim?” dedikten sonra adamın elleri düşünceli bir şekilde çenesine giderken, kızın gözleri soru işaretleriyle doldu bu sefer. Kısa bir sessizlik girdi aralarına ama sessizliği Leon’un tedirgin sesi bozdu ve “H-Hilal, konuşalım, tamam? Lakin, Tanrı aşkına önce şuradan bir gidelim.” dedi. Hilal derin bir nefes alıp vererek kafasını salladı; gözleri, sureti yumuşamıştı, ve tekrar uzatılan eli boş çevirmeyerek, el ele tutuşarak sokağın daha aydınlık olan arka çıkışına doğru koşmaya başladılar. Onlar giderken dar sokağın başlarında içerideki büyükçe sandıkların arkasından onları izleyen gözlerin sahibi önce sokağa girecek olan bir Yunan erini tepe taklak etti, daha sonra da Kumandan Vasili tarafından bir göreve gönderildiğini bildiği Miralay’a yola çıkmadan önce malumat vermek üzere oradan ayrıldı.

    ✼✼✼


    Uzun bir süre geçtikleri yollar tanıdık gelmedi Hilal’e. Hava şehir merkezinden daha aydınlıktı oysa. Ne şehirden çıkmışlardı ne de şehir merkezinden uzaklaşmışlardı aslında. Kendi şehrini, Leon’un daha iyi bilir hale gelmiş olmasını garipsedi birden. Dar sokaklardan geçerek çıktıları ağaçlık bir alanda yan yana yürüyorlardı şimdi. İkisinin de içindeki gürültünün ve yaşanılandan ötürü hissettikleri hararetin aksine, etraf sessiz ve epeyce serindi. Hilal yaşadığı olayın yanında aklındaki diğer soruları düşünüyordu. Yaşadığı olayı hatırlayınca birden baş dönmesi, mide bulantısı hissedip aniden sendeledi, neredeyse yere düşecek gibi oldu, ama elbette güçlüydü ve hemen toparlandı. Kendisini tutarak endişeli gözlerle ona bakan Leon’a iyi olduğunu, eve gitmesi gerektiğini söyledi, ama Leon en azından bu gece ortalıkta olmaması gerektiğini, baskından sonra herkesin peşine adam takıldığını ve Ali Kemal’in durumdan haberli olduğunu söyleyerek onu ikna etti, evdekileri de abisi hallederdi. Hilal bir yandan bunları nasıl bildiğine bir yandan abisiyle durumu hallettiklerine şaşırırken öte yandan da kulübeye gideceklerini düşünmüştü ama nereye gittiklerini sorduğunda Leon söylemek istemez bir tavırla “kimsenin aklına gelmeyecek bir yere” diye gülümsemişti. Soruları iyice birikiyordu. Leon nasıl malumatlı oluyordu her şeyden? Ne ara abisi ile görüşmüştü? Telgraf meselesini aralarında halletmişler miydi o vakit, yoksa abisi onu sağ koyar mıydı? Baskının ardında doğrudan Albay Stavros mu vardı yani ve şimdi bir de onun peşinde miydi? Sonra, Albay’ın kendine söylediklerini hatırlamaya çalıştı. Eli yüzüne gitti aniden, iğrenerek silme hareketi yaptı sanki adamın nefesini tekrar yüzünde hissedermiş gibi. Çırpınmaktan ve sinirden pek de bir şey anlamamıştı ki...

    Leon biraz öne doğru geçmiş ön tarafı kontrol ederken, Hilal onun peşinde, düşüncelerle sinir olarak yürümeye devam ediyordu. Sonra Leon’u izlerken yine tam vaktinde yetişmesi nedeniyle çok tanıdık bir an canlandı gözlerinin önünde. Duraksadı. O anı düşündükçe öyle hızlı çarpmaya başladı ki kalbi, soruların çoğu karahindiba çiçeğine üflemişçesine uçuştu gitti. Eli yine böğrüne gitmişti her zaman olduğu gibi. Bu his. Zamanla iyice yoğunlaşan ve dün gece farklı bir şekilde hissettiği bu his…

    Leon’un el işareti ile onu çağırdığını görünce ona doğru gitmeye başladı. Yanına geldiğinde, karşısında daha seyrek ve ince ağaçların arasından fark edilen yüksek duvarların arkasından görünen binanın rengi ve çatısı ile tanıdık olan manzara, Hilal’in bir hışım Leon’un koluna yapışarak onu durdurmasına neden oldu.

    Hilal (şaşkın bir sesle ve gözleri açılarak): Sen- aklını mı yitirdin, Leon? Yakalanırız burada!

    Leon (yarım gülüşüyle kafasını “hayır” anlamında kaldırdı): Bir şey olmaz, gel.

    Hilal: Kimsenin aklına gelmeyecek yer burası mı? Delirdin iyice!

    Leon: Hilal… Güven bana.

    Leon’a güvenmek… Hah! Zaten sorunların en büyüğü itimat değil miydi? Aklına yeniden musallat olan sorularla Leon’un şimdi, oniks gibi kararmış ama binanın arkasındaki loş ışıkları yansıtan gözlerine bakakalmıştı Hilal. “O his… O his senin gözlerinde Teğmen!”.

    Leon başını yana eğdi usulca, bakışlarını Hilal’in dalgalı denizlere dönmüş gözlerinden çekmeden elini uzattı tekrar. Hilal’in içi hiç rahat değildi, burada ne işleri vardı anlamıyordu, nasıl buraya getirirdi Leon onu, aklındaki sorular neredeyse bir sele dönüşüp onu boğacak gibiyken Leon’un rahatlığına da bir o kadar şaşırmıştı. Bir yandan önlerindeki binaya bir yandan da Leon’a bakarken yavaşça Leon’un yeniden uzattığı eli tuttu ve beraber yürümeye devam ettiler.

    Binanın arkasındaki sık ağaçların arasından geçerek, arkadaki yüksek duvarların bitiminde yükleme yapılması için bulunan dar yolun kenarındaki yere eğik tahtalı-demirli kapıdan daha önce çıktıkları zamanı, çok iyi hatırlıyordu her ikisi de.

    ✼✼✼


    Yakup: Matbaaya uğramayın bir süre, ortalıklarda görünmeyin! Bugünü atlattık gibi ama yarını bilemem.

    Mehmet ara sokağa bırakılan işareti görmüş, Ali Kemal’i de alarak gizli mekanlarındaki Yüzbaşı Yakup’un yanına gitmişti. Yüzbaşı Yakup, Albay Stavros ve baskınla ilgili malumatı ve de Kumandan’ın ikisine aktarılmasını belirttiği talimatlarını anlatırken, Mehmet sinirle karşılık veriyor, bir yandan “geliyorlarsa gelsinler!” diyor bir yandan Teğmen’e dokunmamalarının Kumandan’ın emri olduğuna inanamıyordu. Ali Kemal de donuklaşmış bakışlarla, Kumandan’ın ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyordu. Yüzbaşı Yakup, Teğmen’in sadece piyon olarak kullanılacağı ve asıl amacın içeriye adam sokmak olan planı detaylarına girmeden anlatırken her iki genç adam da Teğmen’e itimat edemeyecekleri konusunda hemfikirdi.

    Ali Kemal: Kumandan kafayı sıyırmış herhalde... O telgraf hâlâ bozuk, Teğmen’in taraf değiştirdiğini mi zannediyor? Biz de vicdanlı adam dedik yardım ettik lakin onun ettiği tam şerefsizlik!

    Mehmet: Teğmen’in gebermediği hiç bir planda ben yokum, öyle biline!

    Yakup: Şu malumat sağ salim yerine ulaşsın da belki yeni bir plan yapmamız gerekir. Oradaki malumata bağlıyız şu an ve Yunan her zamankinden daha hızlı ilerliyor. Belki adamları toplayıp doğrudan Anadolu’ya gitmek gerekir. Lakin Kumandan içeride birinin olması gerektiğinde ısrarlı.

    Mehmet telgrafın iğnesini almadan önce gönderdiği malumatı hatırlayarak, yarım gülümsemesiyle onayladı “Malumat belki umduğumuzdan da tez varır.”

    Yakup: İnşallah yiğidim. Tamam, hadi dağılalım. (İki genç adam arkalarını dönmüş çıkışa doğru yönelmişken) Ha... Ali Kemal sen biraz daha kal hele.

    ✼✼✼


    Kapısından girip basamaklarla aşağıya doğru indikleri karanlık kömür deposunda, deponun kapısının yanındaki ızgaralı pencereden içeri giren ışık dışında hiç bir aydınlatma yoktu. İçeriye doğru yürüdükçe de gözün gözü görmesine bile ışık yeterli olmaz olmuştu. Küflü ve nemli basıklık daha önce olduğu gibi rahatsız ediciydi. Leon, Hilal’in elini sıkı sıkı tutmuş, diğer eliyle duvarlara dokunarak yürüyor ve kömürlüğün içinde girecekleri kapıya doğru ilerliyordu. Ortamın karanlığı ile birlikte Hilal’in gözünün önünde buraya daha önceki gelişleri canlandı. Yine o zaman da, Leon bir an olsun kolunu bırakmamış hatta demin girdikleri demir kapıdan çıkıp güvenli bir şekilde yoluna gidene kadar oradan ayrılmamıştı. Şimdi anlıyordu ki, belki de hiç bırakmak istememişti. İçeri dönmesi gerekmese, koşullar farklı olsa… O gece o basık ama dört taraftan loş aydınlatması olan kömürlükte sadece ikisiyken, dans ederken olduğu gibi sanki ayrı bir dünyada gibilerdi. Eve vardığında o dünyanın başına yıkılması çok gecikmemişti tabi…

    Leon, sonunda taş bir kapıyı bularak ittirdiğinde Hilal sesten irkilivererek şimdiki zamana döndü, sonra neredeyse arasına sıkışacakları kadar dar ve yine karanlık bir geçide girdiler beraber. Leon’un elinden sıkıca tutmuş, dik ve dar merdivenleri onunla beraber yavaşça çıkarken, şimdi de Leon ortalıklarda görünmüyorken buraya geliyor olmalıydı diye düşünüyordu Hilal. O gün Kirya’nın söyledikleri ile kafası da karışmıştı. Hem hâlâ babasının emrindeydi, hem de babası tarafından gözden çıkarılmış bir halde? Hem de ikisi de onun yüzündendi. Bu düşünceyle canı daha beter sıkıldı. Her iki halde de, o anda hâlâ o eli tutuyor olmasına, onun peşinden gidiyor olmasına, tüm yaşadıklarına şaşırmaması elde değildi. Hislerini dinlediğinde anlıyordu ki, itimadı sürekli zedelenirken, aralarındaki fırtınalar hiç eksik olmazken; o eli tutuyor olmak ona aynı zamanda anlayamadığı bir biçimde büyük bir güç de veriyordu. Sanki şu an bulundukları durumdaki gibi onlar da karanlığın içinde bir bilinmezliğe doğru yolculuk etmiyorlar mıydı? Yolun sonu nereye çıkarsa çıksın ikisi bir olsalar, el ele dursalar, sanki her şeyi halledebilecekler gibi geliyordu. Yeter ki aralarında yalan olmasın, yeter ki Leon o işgalci suretine geri dönmesin, vicdanını kaybedip bu kanlı ordunun maşası olmasın; yoksa o eli tutamazdı diye düşünüyordu Hilal, tutamazdı. Bu yüzden de Leon’un cevaplaması gerekenler vardı.

    Leon aniden durdu; dikliğinden neredeyse tırmanılan basamaklar bitmişti. Hilal’in elini bırakarak önlerindeki duvarda, dar olan bir aralığın tahtadan kapağını çekerek açtı bu sefer. Açılan aralıktan kendini hafifçe yukarı çekerek içeri girdi ve “Bekle” dedi. Hilal merakla Leon’u beklerken, hemen dönmeyen adamın ardından fısıltıyla karışık seslendi; “Leon?”. İçerden duyduğu seslerden kapak gibi bir yerleri açtığını tahmin ediyordu. Biraz sonra Leon geri geldi ve dar aralıktan elini uzatarak Hilal’i yakalayıp onu da yukarı çekti. Leon açtığı kapaklardan çıkarken; bir dolabın içinde olduklarını fark etti Hilal. Gömme bir dolaptı belli ki, sonra yere yakın kapaktan ise onu gizleyen ve içinde erkek kıyafetleri asılı olduğunu fark ettiği genişçe bir dolabın içine sokmuştu başını. Leon dolabın odaya açılan kapağının önünde Hilal’i bekliyordu. Hilal de çok geçmeden bu yolun sonunun nereye çıkacağını merak eder gözlerle kafasını dışarı uzattı ve Leon’un yardımıyla onun yanına çıkabildi. Perdeleri açık olan pencereden odaya gelen ışık neredeyse tükenmişti. Hava artık iyice karardığından tam olarak hangi odada olduklarını anlamasa da, odanın ortasını kaplayan ve şimdi önünde durduğunu görebildiği koca yatağa bakılırsa bu bir yatak odasıydı. Bu içinde olmayı bile hazmedemediği evde, Leon’un yanında olması, onun “güven bana” demesi hislerini değiştirecek miydi?

    Leon, dolabın kapağını kapatıp, Hilal’i dolabın yan tarafındaki masanın önüne doğru geçmesi için kollarından çekiverdi. Öyle yakındı ki, nefesi Hilal’in alnına, saçlarına geliyordu. Hilal yüzünü göremese de onun muzır gülüşünü takındığına emindi. Leon Hilal’i bırakıp, önce hemen odanın kapısına doğru gitti. Kulağını kapıya koyup dışarıyı dinlerken yavaş bir hareketle kapıyı kilitleyip, sonra da yere eğilerek dışarıya ses ve ışık gitmemesi için kapının aralığındaki daha önceden koyduğu bezi düzeltti. Daha sonra kapının hemen önünde bulunan büyük ve uzunca komidinin yanında durarak üzerindeki ikili şamdanlardaki mumları yakmaya başladı. O tüm bunları karanlığın içinde bir nizam içerisinde yaparken, Hilal Leon’un onu bıraktığı masanın önünden ayrılmamış onu görmeye çalışıyordu. Mumlar teker teker odaya ışığını vermeye başladığında her şey daha belirgin bir hale gelirken, Hilal bulundukları odaya göz gezdirmeye başlamıştı. Leon arkasını dönüp Hilal’e kurnaz kedi bakışlarını doğrultmuş muzipçe gülümserken, etrafına bakınan Hilal’in suratı şaşkın olduğu kadar kızgındı da. Sonra, Hilal’e doğru gelip önünden geçerek odanın diğer tarafındaki pencereye gidip odadaki ışık dışarıya belli olmasın diye kalın perdeleri de kapattı. Hilal bir yandan da hâlâ Leon’un neler yaptığını izlemeye devam ettiğinden yüzünü de sağına doğru dönüvermişti ki gözleri bir anda hemen Leon’un yanı başındaki üniformaya kayarak donuklaştı. Leon perdeleri de kapattıktan sonra arkasına döndüğünde Hilal’in bu haliyle karşı karşıya kaldı ve daha önceki gülümseyişinin yerini tedirgin bir yüz ifadesi alıverdi. Ani bir hareket ile üniformayı asılı olduğu ayaklı kıyafet askılığından alarak, dolabın içine asıverdi. Leon, dolabın kapağını kapattığında Hilal’i kollarını önünde çapraz yapmış, çatık kaşlarla önüne bakarken buldu. Sanki gözlerini özellikle kendisinden kaçırıyor gibiydi. Leon Hilal’in bu fikrinden hoşnut kalmayacağını bildiğinden nereye gideceklerini söylememişti zaten, ve Hilal elini tuttuğunda onun ikna olduğunu düşünmüştü. Şimdi kendi nedenleri ile Hilal’in aklından geçenlerin çarpıştığına adı gibi emindi. İç çekerek odanın kapısının hemen yanındaki ve yatağın başındaki komidine doğru ilerledi ve sürahiden su doldurarak Hilal’e doğru uzattı, hâlâ çatık kaşlarıyla bu sefer yüzüne bakan ancak her an üzerine atlayacak gibi duran kızdan bir tepki alamayınca suyu kendisi dikiverdi. Gerçekten susamıştı. Birazdan Hilal’in aklındaki, muhtemelen hepsi suçlayıcı olan soruların üzerine yağmur gibi akmaya başlayacağını sezmiş olsa da burada güvende olacaklarından emin ve o nedenle de rahattı.

    Hilal (kızgın ama durgun, alçak bir sesle): Sesimi çıkaramayım diye beni buraya getirdin herhalde?

    Leon muzipçe gülümsedi ve kafasını “hayır” anlamında iki yana salladı.

    Hilal: Ortalıklarda yokken buraya gelip keyif mi çatıyordun? Kendi odanda hem de, oh ne âlâ!

    Leon, Hilal’den gelecek hiç bir soruya, hiç bir imâya şaşırmamaya yemin etmiş gibi gülümsemesini bozmadan cevap verdi.

    Leon: Buraya kaçak olduğumdan beri yalnızca bir kez geldim Hilal, o da miteramu hastaneden çıktığında...

    …

    Veronika: Hilal. Hilal için mi söz veremiyorsun hı? Onun için mi her şey?

    Matbaada sabahladığı ilk gün, annesinin, infaz kararını öğrenerek aynı günün ilerleyen saatlerinde fenalaşarak hastaneye kaldırıldığını Hilal’den duyduktan sonra, Leon annesini Hilal’in yardımıyla sadece bir kez hastanede görebilmişti. Hilal’in onu sarmalayan ve korkularını biraz olsun dindiren kollarından telaşla ayrılırken “Ne olursa olsun benim onu görmem gerek” deyip Hilal’i dinlememişti, ama Hilal’in bir yolunu bulacağını da bilmişti. Yunan askerlerinin cirit attığı hastanede, ölüm tehlikesi atlatmış ve o anda da verilen ilaçların etkisiyle neredeyse ölü gibi yatan annesinin, kendi yüzünden perişan olmuş, çökmüş suretine bakarken ve eliyle onun saçlarını okşarken duyduğu suçluluk ve üzüntü daha da büyümüştü. Küçükken annesi Charon’u anlattığında nasıl korktuğunu, o kendisine sarıldığında o korkulardan nasıl kurtulduğunu ve içinin nasıl güven kapladığını anlatmış, titreyen sesiyle devam etmişti “Sen o Charon’a söyle, bizim ne ona verecek altın paramız var, ne de geçmek istediğimiz bir nehir, tamam? Seni bırakmayacağımı söyle ona, gerekirse senin yerine oradan geçeceğimi... hı?”

    Kurtarmıştı miterasını Charon’un ellerinden belki de işte bu sözlerle; ya da sevdiği kadın yaşama döndürmüştü bu dünyadaki sevdiği diğer kadını, ona bakarak ve kaçmasına yardım ettiği, bırakmadığı oğlunun iyi olduğu havadisini ona bahşederek. Matbaada kaldığı günlerde, Leon annesine tekrar tekrar yaşattığı acıları da düşünmüş, annesinin hastaneden çıkmış ve daha iyi durumda olduğunu haber almış olsa da, o acıları dindirmek istercesine onu bir kez daha görmek istemişti. İşte o zaman aklına balo gecesi Hilal’i Albay Stavros ve diğer askerlerden kaçırırken götürdüğü Konak’ın altındaki hamamın arkasındaki kömür deposu geldi. Sonradan yaptığı keşifle o gece duvarda fark ettiği taştan çıkıntının gizli bir geçide açılan kapı olması onu hayli şaşırtmıştı. Ne güzel bir tesadüftür ki geçidin uçlarından biri önceden evin varlıklı sahibinin çalışma odası olarak kullandığını öğrendiği şimdiki yatak odasına çıkıyordu. Bu riski alıp, Konak’a gidip, miterasını görebilirdi diye düşünmüştü. Hem babasının yakın çevrede, daha sonradan köy katliamı olduğunu öğrendiği, vazifeye gittiğini de biliyordu.

    Yine bugünkü gibi odasına gelip çok dikkatli davranarak odanın kapısından dışarı çıkmış ve annesinin yatak odasında istirahatte olduğunu düşünerek ara holden onların odasına geçmişti. Annesi yatağında yatıyor ve uyuyor gibiydi, Leon kapıyı kilitledikten sonra yavaş adımlarla annesinin baş ucuna yürüdü. Hastanedekinden çok daha iyi görünüyordu ama hâlâ üzüntüden gözlerinin altları çöküktü, yüzü hâlâ soluktu. Leon’un yanına oturup elleriyle saçlarını okşamasından sonra yavaşça gözlerini açmış ve Leon’u karşısında gördüğüne inanamayarak bir süre öyle bakakalmıştı. Gördüklerinin gerçek olduğunu yani oğlunun gerçekten yanı başında durduğunu algılaması ile ikisinin de göz yaşları sel olmuş, sevinçle birbirlerine sarılmışlardı. Sonra, konuşmaya başlamışlar ve Leon annesine yaşattığı acılar için özür dilerken bile böyle bir acıyı tekrar yaşatmayacağına dair söz verememişti. Konu elbette ki tek gayesi yaşaması olan, kendini bulmasında ve uzun zamandır yok saydığı vicdanını hatırlamasında ona yol gösteren kadına gelmişti. Annesinden Hilal’in adını duyduğunda gözlerinin içiyle gülümsemiş, biraz utanarak önüne bakıp hafif heyecanla onu annesine anlatmaya başlamıştı.

    Leon: H-hilal… (annesinin yüzüne bakarken gülümseyişi iyice yaygınlaşmıştı yüzünde, gözlerindeki parıltılar artmıştı) Hilal, bana hiç bilmediğim, benim konuşmaya bile sakındığım bir lisanı öğretti miteramu. Sevmeyi… öğretti. Şimdi ben onu sevmekten vazgeçemiyorum.

    Veronika, ne zamandır yüzünün böylesine güldüğünü hatırlamadığı oğlunu dikkatle ve şefkatle dinlerken yıllar önce kendi ellerinden kayıp giden sevdayı Leon’da gördüğünü düşünüyordu. Bir zamanlar kocasıyla o da böyle büyük bir aşkı paylaşmamış mıydı? İlk oğullarını kaybedene kadar. O kayıp ikisini de bambaşka insanlara dönüştürmüştü sanki. Ne kendisini ne de kocasını tanıyabiliyordu şimdi. O, karısına büyük bir aşkla bağlı sade ve mütevazı kocası, hırslı olduğu kadar gaddar ve kindar bir adama dönüşüvermişti. Kendinden uzaklaşan biri eşine ve hayattaki oğullarına nasıl yakın olabilirdi ki… Ama kendisinin de yıllardır içinde yaşattığı matemin oğlunu yapayalnız koyduğunun farkına varmıştı son zamanlarda. Yeterince sahiplenememişti onu. Ona iyi bir anne olamamıştı, belki de.

    Oğlu “Hilal’den sevmeyi öğrendim” derken babasının eski halinden aldığı özelliklerin farkında değildi elbette ama Veronika şimdi gözleri parlayarak sevdasını anlatan oğlunda bunları da görmüş ve bu sevdayı hiç kaybetmemesini dilemişti; öyle ki Leon'un içinde babasının son haline dönüşmemesini sağlayan sevgiyi, merhametini, vicdanını ateşleyen Hilal'i büyük bir şevkle sahiplenivermişti. Hem Hilal, Leon için karargaha geldiğinde onda da bu büyük sevdayı görmüştü Veronika. Hem yar gibi hem de kendisinin yıllardır yapamadığı haliyle bir anne gibi oğlunu sarmalamıştı demek, bırakmamıştı. Bu iki gencin her şeye rağmen, savaşa, düşmanlıklara, ayrılıklara rağmen birbirlerini hayatta tutmaya çalıştıkları ve beraber olmanın bir yolunu aradıkları belliydi.

    Veronika (gözünden yaş akarken bir yandan da eliyle Leon’un yanağını okşuyordu): Onu- asla bırakma olur mu? Onu sevmekten asla vazgeçme.

    Leon (gülümseyerek): Vazgeçemem ki zaten.

    Leon gitmek üzere ayaklandığında bu görüşmenin bir kerelik olduğunu ve onu merak etmemesini söylese de Veronika, o günden sonra belki oğlu bir daha gelir diye hizmetçileri Leon’un odasına yaklaştırmamaya başlamış, üst kata sadece belli saatlerde çıkmaları için talimat vermişti. “Olsun, ben beklerim.” demişti oğluna da.

    ...

    ---------Bölümün bu kısmı bile buraya yazmak için uzun olduğundan yine bölmem gerekti. Devamı için bir sonraki paylaşımdan okumaya devam edebilirsiniz: x -----------

  3. #23
    Durum:
    Çevrimdışı
    hileonidas - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Figüran
    Üyelik tarihi
    14.03.2017
    Mesajlar
    355
    Konular
    0
    Verdiği Beğeni
    62

    Aldığı Beğeni: 58

    Bahsedilme
    0 Mesaj

    Wink Karaboranda Bir Nefes Gibi - Devam 6 (2)

    -----------Bölümün başı bir üstteki paylaşımdır. Bölümün devamını buradan okumaya devam edebilirsiniz :img-in_lo----------


    4. Gün
    Gün Boyu - Çeşitli Yerler (2)

    Devam


    ✼✼✼


    ...

    Hilal: Kaçak mısın sen sahi? Babanın emir eri değil misin sanki, Teğmen!

    Leon: Oradan bakınca kaçak gibi durmuyor muyum? Söz konusu sensen üniformalı da olurum, Hilal.

    Leon'un o üniformaya geri dönmesi düşüncesi Hilal'in sinirlerini iyice bozdu.

    Hilal: Ve tesadüfe bak ki geçit odana çıkıyor! Üniformandan uzağa değil yani...

    Leon: Sahiden tesadüf çünkü eskiden burası çalışma odasıymış Hilal. Bir geçit de mutfağın kilerine çıkıyor. Kileri mi tercih ederdin?

    Hilal: İkisini de- tercih- etmiyorum, Leon. Burada olmak istemiyorum! S-sen, beni buraya getirmeyi nasıl düşünebildin? Nasıl? Sanki aklımda yeterince soru yoktu? Sanki aramızdaki itimat bozulmamıştı! Bir de bu! Hapiste olmayı yeğlerim! Ben gitmek istiyorum, hem de hemen!

    Leon Hilal’i anlamıyor değildi elbette, ama onun da biraz onu anlamasını bekliyor gibiydi. Eliyle bitkin bir şekilde alnını sıvazlarken Hilal’in dolaba yöneldiğini fark etti.

    Leon: Hilal, yapma. Her şey hapse yeniden girmemen için zaten. Şu an en emin yer burası diye buraya getirdim seni? En azından bu gece için inat etme.

    Hilal: Ben korkmuyorum Leon! Saklanacak da değilim!

    Leon dayanamayıp bir anda çıkıştı; “Lakin ben korkuyorum Hilal!!!”

    Bir süre sinirli gözlerle birbirlerine bakakaldılar ve Hilal kaşları hâlâ çatık bir halde de olsa Leon’un bu çıkışıyla susmuştu. Leon’un sesi biraz yüksek çıktığından aniden yüzü kapıya döndü, sanki “acaba duyulmuş mudur” diye düşünür gibi iç çekti. Ve böylece birbirlerinin bakışlarından koparak biraz kendi hallerine kalmış oldular.

    Kendini daha da beter esir hissettiği bu evde, hele bu odada olmak Hilal için çok ağırdı, çok rahatsızlık vericiydi. Kendi kendine o eli tuttuğu için kızıyordu, yine aklı kalbine yenik düşmüş gibi hissediyordu. Sinirle aldığı nefesi verip eşarbının önünü açtı ve durumu kabullenmeye çalışırken, gözleri bu sefer yazı masasının üzerindeki kağıtlara ve deftere takıldı. Leon’a arkası dönük bir şekilde tekrar yazı masasının önüne geldi. Bir yandan masanın üzerindekileri incelerken bir yandan derin derin nefes alıp veriyor, kendini, düşüncelerini toparlamaya çalışıyordu. Elleri masanın ortasında duran üstü yazılı defterin üzerine uzandı usulca, ama dokunmadan elini geri çekti. Sinirden ya da tüm yaşadıklarının etkisi miydi bilmiyordu ama iyice sıcak basmıştı artık, ve biraz rahatlamak için paltosunu çıkarıp, masanın önündeki sandalyenin üstüne asıverdi.

    Leon, yüzünü önüne dönmüş Hilal’in ne yaptığını izlerken eli göğsünün altına gitti, birden yaptığı çıkış nedeniyle göğsünün altındaki yarasının sızladığını hissederek yüzü buruştu. Yine de önemli bir şey olduğunu düşünmüyordu. Hilal paltosunu çıkarınca “biraz kabullendi durumu herhalde” diye düşünürken kendisi de daha rahat hissetmek için sonunda kasketini ve yeleğini çıkarabilmişti. Elleriyle saçlarını karıştırıverdi. Hilal, iç çekerek yavaş yavaş önünü döndüğünde ikisinin de beyazlar içerisinde olduğunu fark etti önce, karşılaştıklarından beri fark etmediği bir detaydı bu onun için. Biraz kömür isleri bulaşmıştı Leon'un gömlek kollarına, muhtemelen kendi eşarbına da. Mumların loş sıcaklığında gözleri buluşmuştu yine. Bu sefer, Leon, önünde duran güzellikten gözleri kamaşmış gibi bakıyordu Hilal’e, gözleriyle onu maşuk bir şekilde süzüyordu. Sadece eşarbı ile değil şimdi üstündeki işlemeli beyaz bulüzüyle de gelin gibi göründüğünü düşünmekten ve bunun bir işaret olması hissinden kendini alamamış, iç çekmişti. Sanki bazı şeyler tesadüf olamayacak kadar denk geliyordu üst üste. Hilal ise Leon’un kendisine bakışlarından sonra gözlerini kendi üstüne çevirdi bir an için. Bugünün erken saatlerinde neler düşünerek neler yaptığı aklına gelmişti, giydiği bulüzün dekoltesini düzeltiverdi. Ve Leon’un bakışlarına tekrar kendini teslim ettiğinde onun dün geceyi düşündüğüne yemin edebilirdi. Zaten düşündüğünü de öğrenmişti daha önce. Ki kendisi de pek aklından çıkarabiliyor gibi değildi. Bakışları hâlâ yumuşamamış olsa da, burada olmanın verdiği rahatsız edici hissiyatın yerini, “Leon’un odasında” onunla yalnız olması nedeniyle utanma hissiyatı alıyor gibiydi... Gözü kocaman yatağa kayıverdi birden ve yanaklarının iyice kızardığını hissederek, sağ elinin tersini yanağına getiriverdi. Konak’ta kaldığı günleri düşünüp şimdi ile kıyasladı kafasında. Çok tuhaf bir durumdu bu. Bu düşüncelerle yutkunmuştu ki, hâlâ komidinin yanında kendisini süzen Leon elini göğsünün altından çekiverince, gömleği de beyaz olduğu için aynı yerde iyice belirgin olan kan lekesini fark etti ve gözleri açılıp telaşlanarak koşar adım Leon’un yanına geldi.

    Hilal: Leon? Yaralanmışsın!

    Leon ne olduğunu anlamadan üstüne gelen Hilal’e ve onun yöneldiği yere bakarken, Hilal birden Leon’un gömleğini pantolonunun içinden çıkarıp yukarı sıvamaya başladı. Leon da üstten düğmeleri açmaya başlamıştı ki Hilal alttan düğmeleri açarak ona yardım etmeye çalıştı ve bir yandan da onu yatağa oturttu. Leon gömleği üzerinden atıp yarasına bakmaya çalışırken, Hilal ne olduğunu daha iyi görebilmek için büyük komidinin üzerindeki şamdanlıklardan birini alarak Leon’un yanına geldi tekrar. Şamdanlıkla yarasına doğru eğilmişti ki Leon muzipçe “Beni iyice yakmaya niyetlesiniz herhalde... küçük hanım.” diyerek Hilal’e takıldı ve Hilal’den küçük bir tepki alsa da onun hâlâ onun kadar bulundukları durumdan memnun olmadığını, buna rağmen onun için endişeli olduğunu anlamıştı. Hilal şamdanlığı yanlarındaki komidinin üzerine koyarak yatağın üzerinde Leon’un önüne oturdu, elleriyle yaralarına dokunmaya ve kanamanın olduğu yere bakmaya çalıştı.

    Hilal: Kanama olmuş yaranda, neyse ki dikişlerin atmamış. Altında ve sağ tarafında da morluklar var. Darbeyle olur bu anca, kavga mı ettin sen?

    Leon: Önemli bir şey yok işte...

    Hilal: Ne yapacağız şimdi, yarayı temizlemek için bir şeyler var mı ki? Sarsak iyi olur.

    Leon (biraz düşündükten sonra büyük komidini işaret ederek): Şu- komidinin ilk çekmecesinde olacak bir şeyler. Azize Hemşire, annen-, daha önce pansumana geldiğinde lazım olur diye bırakmıştı.

    Gözleri açıldı Hilal’in, annesinin Leon’a pansumana geldiği geceyi hiç düşünmek istemedi. Gözlerini kapatıp aldığı nefesi vererek ayağa kalkıp komidinden malzemeleri almaya gitti ve çekmeceden bir miktar pamuk, küçük bir şişe ile sargı bezini eline aldı. Aynı yerde makas da aranırken gözleri tam önünde duvarda asılı duran ve şamdanlıktaki mumun ışığı ile aydınlanmış, gölgesi duvarda dans eden tahta haça kayıvermişti. Leon da Hilal’i izlerken bunu fark etti. Ancak Hilal çok takılmadan yazı masasına doğru gitti ve “Makas var mıdır?” diye sordu. Leon “Masanın üst çekmecesinde olacaktı.” diye cevap verdi. Makası da bulan Hilal hemen Leon’un yanına geldi ve yine önüne oturdu.

    Şişedeki solüsyondan küçük bir pamuğa döküp yarayı temizlemeye başlamıştı ki, Leon’un sızıyla iç çekişini fark etti. Bakışları biraz yumuşamış, hafifçe gülümseyerek ona imâlı bir şekilde baktı sanki her defasında mahsus yaptığını düşünüyormuş gibi ve onun bu bakışları Leon’un da muzipçe gülümsemesini sağlamıştı, halbuki gerçekten yarası sızlıyordu. Hilal, tekrar yaranın üstüne eğildiğinde bu yaranın kendi açtığı yara olduğunu fark etti birden. Sertçe yutkunarak, sanki vurulmuş gibi durdu bir süre. Yaraya değen elleri titredi, yüzü düşmüştü. Sonra yavaşça sağ elinin parmaklarının ucunu dudaklarına getirdi ve uçlarına bir öpücük kondurdu, ve öptüğü parmalarını aynı yavaşlıkla yaranın üstüne götürdü. Hilal’in bu hareketiyle Leon’un da içi titremişti, ama aşkla. Yüzü yere eğik olsa da yaptığı hareketin anlamını biliyordu ve yüzünün düştüğünü fark etmişti. O kirpikler bir an önce yukarı kalkıp o gözler ona baksın diye bekliyordu. Hilal sargıyı sarmak için Leon’a iyice yaklaşmak durumunda kaldı, Leon’un omzuna ve dolayısıyla yüzüne yaklaştığı her defa kalbi çıkacak gibi oluyordu. Sargının tamamını Leon’dan gözlerini kaçırarak tamamladığı anda, Leon dayanamayıp Hilal’in sağ elini tutup dudaklarına getirerek öpmeye başladı. Hilal ise hâlâ Leon’un yüzüne bakamıyordu. Leon’un kendi yüzünden yaşadıkları ve Kirya’nın bugün ona söyledikleri aklındaydı. İstemeye istemeye, dudaklarından fısıltı gibi bir “Git.” sözcüğü çıktı. Leon şaşırmıştı, tam anlayamamıştı, Hilal’in yere eğik olan yüzünü kaldırdı eliyle, gözlerine baktı. Mumun ışığıyla beraber Hilal’in gözlerindeki buğular ışıldıyordu. İstemeden söylediği diğer laflarından biriydi Leon’a göre, ama emin olmak için sordu.

    Leon: Gideyim, öyle mi?

    Hilal (bakışlarını Leon’dan kaçırarak): Ö-öyle. Hâlâ en hayırlı olan bu değil mi? Zaten gidecektin Mehmet jurnallemese?

    Leon: İyi ki jurnallemiş. Musibetten kurtulamadık, tamam; lakin, seni bırakıp gitmeyi kabullenmem bile hataydı! Hatta hatırlat da bir dahaki kavgamızda Mehmet’e teşekkür edeyim.

    Leon’un dudakları, ağzından kaçırdığı lafı fark ettiğinde, üst üste gelmişti ki; Hilal'in gözleri hemen açıldı ve “Mehmet mi yaptı bunu sana? Onunla mı kavga ettin?” diye sordu.

    Leon anlatmak istemese de devam etti; “Kavga denilmez aslında, abisinin hıncını almasına izin verdim; lakin yumruğu yarama gelince (yarım gülümseyişle) ben de onun kaşını patlattım sanırım.”

    Hilal (gözlerini devirdi, Mehmet’in açık kaşını hatırladı): O dava da bitecek gibi değil, Leon. Gitmen en iyisi işte?

    Leon: Onun derdi bir tek abisi değil Hilal? Fark etmemiş olamazsın?

    Hilal: N-ne demek şimdi bu? Ne derdi var başka? Telgrafı kastediyorsan?

    Leon (gözlerini devirdi, kabahatinden kurtulamamanın verdiği sıkıntı yanında, hatasını kabul edişiyle tek kaşı havaya kalkıp indi): Tamam, o da var. Lakin, hâlâ bozuk olmaması gerekiyordu? Kulübeye gitmemeye karar verme sebebim de O bu arada, ya orayı da jurnallemişse?

    Leon bu düşüncesi üzerine telgrafın bozulmasıyla da Mehmet’in ilgisi olabilir mi diye aklından geçirirken, Hilal onun sözlerini anlamış olduğunu onaylayarak kafasını sallıyordu.

    Hilal: Haklısın. Lakin, telgrafı senden başka kim bozmak ister ki Leon?

    Leon: İsteyerek değil, mecbur kaldığım bir şeydi o ve tamir ettim diyorum? D-dün gece, senin, yani... Yanına gelmeden önce... demiştim ya? (Hilal dün gecenin bahsini duyunca yine gözlerini kaçırınca Leon da elleriyle alnını sıvazladı, belli ki bunun için farklı bir konuşma yapmaları gerekiyordu ancak Hilal utandıkça durup durup dün gecenin bahsini açmasından o da rahatsız olmuştu, hemen konu dağılmasın diye de toparladı) Hilal, yalvarıyorum sana ezberlerini bir kenara bırak artık. Her şeyi konuşalım, lakin samimi olalım, hı? Tamam, bozdum, (vurgulayarak) mecburen, ama bana yeniden itimat etmen için daha ne yapmam gerekiyor?

    Hilal (kaçırdığı yüzünü tekrar Leon’a çevirerek): H-her şeyden önce benden böylesi meseleleri saklamaman gerekiyor? Başka bir yol bulamaz mıydık? Üstelik... b-benim yüzümden. (Leon kafasını “hayır” anlamında sallıyordu, her ikisinin de cevabı “hayır”dı ona göre. Ama aklına bugün General Cevdet ile olan konuşmaları da düştü. İki baba. Hilal. Biri öldürmek isterken biri yaşatmak istiyordu. Ama yine de hiç bir şey Hilal yüzünden değildi. Ard arda “Hayır, hayır!” demesiyle Hilal derin bir nefes alıp verdi ve devam etti) Tamam, samimi olalım o vakit… (Biraz durduktan sonra, sesi titremesine rağmen devam etti) B-ben, aklımın- kalbimle ettiği harpten... y-yorgun düşüyorum. Ne zaman sana inansam ve kendimi biraz olsun bıraksam ardından hep acı bir yüzleşme yaşıyorum. O-o yüzden kalbimi değil aklımı dinlemeliyim. Ve- aklım bana gitmen gerektiğini söylüyor.

    Leon: Sen olmadan...

    Birbirlerine imâlı bakışları ikisinin de kulübedeki akşam konuştuklarını hatırladığını gösteriyordu. Leon’un gözleri bunun ne manasız olduğunu söyler gibi bakıyordu; Hilal, gözlerini kırpıştırarak devam etti.

    Hilal: E-evet. Elbette.

    Leon kafasını eğip, sağa sola sallayıp, Hilal’in yüzünü avucunun içine aldı.

    Leon: Bunun mümkünâtı yok artık. Benim aklım da kalbim de kalmamı söylüyor. Benim- şikayet ettiğim de yok ki hem? S-senden sakladıklarım yüzünden tüm bunlar, haklısın, ve belki de bunlar hep olacak Hilal? Lakin yalan değil ki söylediklerim? O nedenle sen o aklına söyle; benden şüphe etmeyi bıraksın, tamam? Hem sen de ikisinden birini dinlemek zorunda değilsin… (Bir süre duraksadı) Sen istersen şem ol, ben yine de pervanelikten vazgeçemem ki?

    Leon gözleriyle gülümsüyordu, ama Hilal üzüntüyle Leon’un söylediklerini dinliyordu. Şem olmak istemese de, kendini tamamen pervanenin aşkına bırakamayacağını düşünüyordu. Ama Leon onun etrafında kanatlarını aşkla çırpmaya devam ederken, O daha ne kadar dayanabilirdi ki? Zekiye’yi hatırladı birden.

    “Zavallı mum! Acaba ben de senin gibi yana yana tükenip gidecek miyim?”


    O anda gözlerinden bir iki damla yaş akmaya başladı. Şemi bırakıp, pervaneyi düşündü. Onun göz yaşları da pervaneye örtü olursa, onun yüzünden yine ve hep canı yanmaya devam ederse, buna ne kadar dayanabilirdi peki? Pervane aşkı için can vermişti sonuçta ve aşk yakar mıydı her vakit? O yüzden mi hep bir sızı oluyordu içinde aşkı düşündüğünde, o yüzden mi eli hep böğrüne gidiyordu? Harpten çıkamıyordu yine, kurtulamıyordu. Şem olmuştu bir kere. Leon elleriyle Hilal’in gözyaşlarını silerken, pervanenin şeme yaklaştığı gibi yaklaşmıştı Hilal’e. Hilal gözlerini kapatmış, kendini Leon’un dokunuşlarına bırakmıştı.

    Gecenin içinde şemine uçmayı bekleyen pervane, aşkın kendine çektireceklerine çoktan razı olmuştu. Ateşi titreyerek “git” diyorsa sevgili, bu zaten “kal” demektir diye düşünüyordu. Biliyordu ki kendi içinde yanan şem gidemezdi, gitmek istese de. Lakin, şeme koşmaktan başka ne gelirdi elinden pervanenin? O da her şekilde yanacaktı zaten, biliyordu.

    Yaklaştıkça yaklaştı pervane, alçaldıkça alçaldı. Önce şemin sağ gözünden öptü, uçtu kanatlarıyla şemin can ipine, fısıldadı; “İllaki aşk!”. Sonra uçtu sol gözüne, bir öpücük de oraya kondurdu. Çırptı kanatlarını can ipine, yine fısıldadı; “İllaki ateş!”.

    Yaklaştıkça döndü, döndükçe yandı. Ve en sonunda kanatlarını şemin can ipine değdirdi, fısıldamadı bu sefer çağladı; “İllaki şem!”.

    ✼✼✼


    Azize tüm gün olduğu gibi eve geldiğinden beri de Cevdet ile konuştuklarını düşünüyordu. Hasibe ana ve Yıldız oturma odasında konuşurken o dalgın dalgın onları pek duymayarak etrafa bakınmıştı. Sonra, sanki ne yapması ne düşünmesi gerektiğine dair bir işaret ararcasına yemek öncesi kızların odasına gitti.

    Önce Hilal’in yatağına gidip oturdu. Odaya düşünceli gözlerle bakınıyordu. Kızının yastığına elleri gitti, sanki onu okşuyor gibi okşadı. Çok geçmeden yataktan kalkarak Hilal’in yazı masasının önüne gelip durdu. Koltuğu çekip oturdu. Kızını ve Teğmen’i düşünüyordu. Birden bunu nasıl düşündüğüne bile inanamayarak irkildi. Teğmen’in yaptıklarını göz ardı edemezdi. Merhametine... vicdanına hep şükretmişti. Hatta kendisine teşekkür de etmişti. Ama sonradan her şeyin kızı için yapılıyor olmasını öğrenerek rahatsızlık da duymuştu. Kızıyla konuştuğunda ve onun da Teğmen’i sevdiğini öğrendiğinde, içini oradan hiç çıkmayacak gibi görünen korkular kaplamıştı. Kızının mutluluğunu istiyordu sadece, ama ondan sonra da her gün korkuları artmaya devam etmişti. Şimdi… şimdi nasıl kabul ederdi? Bu kızını kendi elleriyle ateşe atmak değildi de neydi? Hem, O da böyle severken sevdasını bir oyuna çevirmek değil miydi bu? Teğmen’in milletine, dinine bakmamıştı Hilal, aynı lisandan konuşuyorlardı belli ki. Savaşın ortasında üniformasının ardında Leon’un vicdanını görmüştü demek. Cevdet düştü aklına birden, kendisinin uzun süre kabullenmediği üniformanın ardında kendi Cevdet’i vardı hep, görememişti; belki Hilal de kabullenememiş, ama sonuçta tek gördüğü Leon’un vicdanı olmuştu demek ki. Ah bir de babasını bilseydi? Derin bir iç çekti. Cevdet gözleri önüne geldiğinde, bugün kendisini ikna etmeye çalışırken onun eskisi gibi Bektaşi’yi alıntılaması da aklına gelince gülümsedi; “Dili, dini, rengi ne olursa olsun iyiler iyidir” demişti. Teğmen de iyiydi elbet, şimdi öğrenmişti ki ona kızdığında onu suçladığında bile onun suçu olmamıştı meğer. Eli ağzına gitti. Diğer kızının hırsını düşünüp o gece bu odada Hilal’in kim bilir neler yaşadığını düşündü. Daha önce anlayamamıştı hiçbir şeyi. Görmemişti. Duymamıştı. Şimdi çok kızıyordu Azize kendine, hem de çok.

    Ayağa kalkmaya karar verip, masadan destek aldığında, masayı öne doğru bastırdığından dengesinin bozulup hafifçe kendine doğru gelmesine sebep oldu ve o anda üst raflarından birinden düşen defterle beraber içindeki kağıtlar masaya saçılıverdi, birkaç divit ve diğer bir defterle beraber. Azize bir çırpı düşenleri toparlamaya kalkmıştı ki, kağıtların üzerindeki yazılar dikkatini çekti, özel olduklarını düşünemeden çoktan kağıtları eline almıştı. Kaşları meraklı bir halde çatılmış, okumaya başlamıştı. Birkaçının üzerinde karalama ağırlıklı denemeler var gibiydi, ama iki tanesi şiir gibiydi. Başta ikisini de vatanla ilgili yazılar zannetti Azize, yarım bırakılmış bir tanesi öyleydi. Diğerini okudukça kızının vatan sevdasına gülümseyen yüzü düştü, ve gurur hissi yerini endişeye bıraktı.

    …

    Şem de pervane de yanıyordu. Hilal ve Leon birbirlerine karışmış, yekpare olmuşçasına koca yatağın köşesinde nefeslerini nefeslerine katıyorlardı. Hilal, Leon’un çıplak tenine değerken parmak uçlarının da yandığına yemin edebilirdi. Elleriyle geniş omuzlarından, ensesinden tuttukça, Leon onu nefessiz bıraktıkça, onun parmakları da dokunmak için daha da telaşlanıyordu.

    Leon ıslak öpüşlerini Hilal’in açık boynuna götürmek için, dudaklarını Hilal’inkilerden kopardığında tek istediği daha çok yanmaktı. Artık kanatlarını daha da çırpmamak, ateşe daha da şevkle uçmamak için bir neden var mıydı? Aklı kalbiyle bir atan genç adam için yanmanın ne önemi vardı? Yeter ki şemin alevi sönmesin, yoksa kanatları aşk için, ateşe varmak için çırpmayacaksa zaten olmasındı. Bembeyaz bulüzünün dekoltesinden parlayan bembeyaz teni o kadar davetkardı ki elleri omuzlarından bulüzünü sıvamaya başladı.

    “Ah pervanem, sen azıcık bir ışık, bir ateş gördün mü, hemen yanıyorsun.
    Ben ise tamamıyla yanıp tükeninceye kadar dikilip duruyor, dayanıyorum.”


    Hilal: Dur- Leon! Burada olmaz. Böyle olmaz.

    Hilal bir anda toparlanıp yataktan ayağa kalkmıştı. Aklı yine kalbine dur demiş, yine şemliğini göstermişti. Leon elleriyle saçlarını geriye attığında, bu kopuştan memnun olmadığı belliydi ama Hilal haklıydı.

    Leon: Haklısın. Böyle olmaz. (Vurgulayarak) Şimdi olmaz...

    Hilal hâlâ olduğu yerde dikilirken, Leon eğilip ayakkabılarını çıkarmaya başladı, aklına yine dün gece düşmüştü. Muzipçe “Ağaç arkası değil tabi...” diye söyleniverdi. Yüzünü kaldırıp Hilal’e baktığında, onun yere baktığını ama yüzünün asık olmadığını, hatta yarım da olsa gülümsediğini gördüğünde rahatladı. Belli ki yavaş yavaş utangaçlığı da soruları da tükeniyordu. Yatağa iyice kurulunca, Hilal’e bakıp “E gel?” dedi. Hilal şaşırmıştı, irkilip Leon’a bakakaldı, daha yeni olmaz demişti ya? “Nereye?” diye sorarken bir yandan yatağa bir yandan Leon’a bakıyordu. Yine elleri mi terlemişti ne? Leon, demin yatağın üzerinde neredeyse yuvarlanmak üzereyken durduklarını hatırlayıp muzipçe gülümserken, masumane bir tavırla “Yaralı bir pervanenin sandalye üstünde pineklemesine gönlün razı gelmez değil mi? Gel işte...”. Hilal, ellerini eteğine sildi. Gözlerini kırpıştıra kırpıştıra yatağın ucuna oturup, sonra da eğilip ayakkabılarını çıkardı. Artık bir su içse iyi olacaktı. Tekrar doğrulduğunda su içip döndüğünde, ellerini önünde kenetlemiş ve hâlâ kendisine muzipçe gülümseyen Leon’u gördüğünde kaşlarını kaldırıp “E kay?” diye söylendi. Leon’un muzip gülümsemesi hiç kaybolmayacak gibi yüzüne yapışmıştı adeta. Yavaş yavaş yana doğru kaydı. Hilal de arkasını yatağa yaslayabilmişti ki yan yana oturduklarında, Leon birden yine hareketlendi. “Yok, yok. Olmadı böyle. Ben kapı tarafında olayım” deyip kızın üstünden çok yavaş hareketlerle yine önce olduğu yere geçti. Leon’un gülümsemesi iyice yüzünde yayılmıştı, Hilal adeta bu gece gözlerini kapatmaması gerektiğine emin olmuştu. Birbirlerine bakmadan otururken, Leon yine hareketlendi, “E hadi uyuyalım o vakit. Çok erken saatte çıkarız.” deyip yatağın yanındaki komidinin üzerindeki mumlara üfleyip yatma pozisyonuna geçmeye başladı.

    …


    “...
    Her zerrem sana dönüşüyor, Leon.
    Korkuyorum,
    Geride sana bakacak bir ben kalacak mı...
    Bilmiyorum.”


    Okuduklarıyla Azize’nin gözlerinden birkaç damla yaş akıvermişti, elleriyle göz yaşlarını silip oturduğu sandalyenin arkasına yaslandı. Hâlâ içindeki endişelere dur diyemese de kızının divitinden dökülenlerin hepsi yüreğine işlemişti. Bilirdi kızının edebiyatının ne kadar güçlü olduğunu ama sanki yazılanlarda kızının aşkı ve çaresizliği vücut bulmuş çığlık atıyor, beni duy, bana yardım et diyordu. Cevdet de bu sevdaya güvenir olmuştu anlaşılan diye düşündü. İstenmese de engel tanımayacak gibi olan, içlerinde biriktirdikleriyle bir gün bir baraj olup taşacak gibi duran bu hisler ona hem çok tanıdık hem de çok yakındı...

    Kağıtları defterin arasına koyup, diğer düşen her şeyi de yerlerine kaldırıp sandalyeden kalkmıştı ki, odanın kapısı açılıverdi.

    Yıldız: Anne? Ne yapıyorsun burada?

    Azize: Ben- kağıt bakınıyordum. Hilal’de vardır diye geldim.

    Yıldız: Seni çağırıyoruz da yemek için, duymadın hiç. Hem, Hilal nerede?

    Azize, Cevdet’in söylediklerine göre Hilal’in bir süre ortalıklarda görünmemesi, bilindik yerlere gitmemesi gerektiğini anlamış ve bunu Ali Kemal ile ayarlatacağını düşünmüştü. Ama Yıldız’a bunu söylemek istemedi, vâkıf olması da gerekmiyordu zaten.

    Azize: Hilal, hastanede nöbetçi. Ben de yemekten sonra gidicem zaten. Asıl sen nerelerdeydin bugün? Geç gelmişsin, babaannen söyledi.

    Yıldız: H-hiç.. Nerede olucam? Eleni’ye uğrayıp geldim işte, abartmış.

    Azize: İyi. Bir ara hastaneye de teşriflerinizi bekleriz Yıldız Hanım. Elin bir iş tutsun dedik, beğendiremedik galiba?

    Yıldız: Anne, nereden çıktı şimdi bu sorgulama?

    Azize: Neyse... Hadi geç, babaannen beklemesin daha.

    Aşağıdan gümbür gümbür kapı sesi gelmeye başladı birden, Hasibe Ana’nın sesi yükseldi “Azize!!!”, Azize ve Yıldız merdivenlerden bir koşu aşağıya inerken, sokak kapısı büyük bir gürültüyle açıldı ve Yunan askerleri evin içine dolmaya başladı; “Psakste! Arayın evi!”.

    ✼✼✼


    Hilal, Leon’un yatağının üzerinde oturduğuna, onun da yanında uzanmış olmasına alışmaya çalışıyordu. Kulübede olsalardı şimdi gözlerini kapatıp kapatmamak için bu kadar düşünmezdi herhalde diye içinden geçirirken, o zaman da şemliğinin tuttuğunu hatırlayıvermişti. Zaten tek sorun şem olması da değildi, ama kendini tamamen bırakamaması onun da içini yiyordu. Koşullar ne kadar da boğucu oluyordu… Yine de, çorak kalsaydım şayet, diyordu, bilir miydim savaşın kendi dar dünyamdakinden daha beter yıkıcı olduğunu? Sesli sesli ve hızlıca nefes alıp ağzından veriyor, odaya bakınıyordu. Karşısındaki dolabın içinde asılı olan üniformayı düşünüyor, görmese de varlığından rahatsız olmamaya çalışıyordu. Hem, yarın, öbür gün ne getirecekti, bilinmezliğin içindeki yolculuk nereye sürükleyecekti daha?

    Leon uyuyalım demesine rağmen, gözleri apaçık, büyük komidinin üzerinde hâlâ yanmakta olan mumların ışığı yardımıyla Hilal’i izliyordu. Öyle güzeldi ki yine, gözlerini alamıyordu, sanki ibadet edermişçesine… Hilal’in yeniden aklındaki sorularla cebelleştiğini anlamıştı, o güzel gözleri yine dalgalanmıştı. Ve onun da aslında konuşmak istediği, söylemek istediği ne kadar da çok şey vardı. General Cevdet’in söylediklerini bile daha kafasında tartmaya vakit bulamamıştı. “Biraz düşün” demişti, “Feda edeceklerini de düşün, ama benimle konuşmadan Hilal’e bir şeyi açık etme. Elbet asıl onun ne düşüneceği önemli”. Düşünmeye gerek yoktu aslında pervanenin nezdinde, o çoktan feda etmişti her şeyi. Asıl Hilal’i önemliydi. Şimdi, Hilal yanındayken hayallerinden çıkıp gelen bir görüntüydü bu onun için. Belki sadece biraz daha edeplisi. Bu düşünceyle Leon birden sesli gülünce, Hilal başını ona dönüverdi ve “Ne oldu?” der gibi ona baktı. Leon dudaklarını üst üste getirip kendini toparlayınca “Samimi konuşmaya devam edelim mi?” diye sordu; Hilal “olur” dercesine başını salladı. Bir nefes alıp;

    Leon: Şayet-

    Hilal: Ben-

    İkisi de aynı anda ağızlarını açmışlardı, birbirlerine gülümseyerek bakakaldılar. Leon “devam et” dercesine göz işareti yaptı. Hilal önüne dönmüştü, dudaklarını büzüştürüp lafını hazırlıyor gibiydi, sorup sormama konusunda kararsız kalmıştı, ama şimdi sanki sormak için en uygun zamandı çünkü merakını yenemiyordu.

    Hilal: Ben- şu diğer mektubunu öğrendim.

    Leon'un kaşları merakla çatıldı, hangi diğer mektup diye düşünmeye başladı, miterası yine mi karıştırmıştı masasını? Hilal, Leon’un gözlerinin yere doğru düşünür şekilde bakmasından ötürü konuşmaya devam etti.

    Hilal: Şu, gözlerin sahibine yazdığın? (Leon şimdi anlamıştı hangi mektuptan bahsettiğini. O gözlerin sahibi ona meraklı meraklı eğilmiş bakarken o da gözlerine kilitlemişti bakışlarını. Ama Hilal önüne döndü ve omuzlarını silkeleyerek devam etti) Yani, merak ettim. Nereden icap etmişti ki?

    Leon: Okudun mu ki?

    Hilal: Yok. Olduğunu öğrendim işte.

    Leon nasıl cevap vermesi gerektiğini düşünüyordu. Belki de ilk kez, aşkını tamamen kabullenip yazıya döktüğü gün, o gözlerin sahibinin onun karşısına geçip onu yıkıp gidişini; silahının ucuna geçip, onu, sevdiği insanı yaşatmak için çabalayan, ya da suçuna ortak olmuş biri gibi değil de sadece düşmanı olarak görmesiyle yaşadığı acıyı, vazifenin omuzlarına yüklediği ağırlıkla boğuluşunu… Ve elbette sonradan ablasıyla yaşanılanları… Ki Hilal’in bu konuda yarasının derinliğini de çok sonraları anlamıştı, Leon. Eli dudaklarının üstüne gitmiş, baş parmağı ile dudaklarını sıvazlarken yutkunuverdi.

    Leon: İcap edişi... hiç bir vakit, ne bir ümit ne de bir vaad verdiğimi, (Hilal yine yüzünü genç adama döndü, yüzündeki meraklı ve bir o kadar da memnun bakışları Leon’a doğru ifade ettiğini düşündürttü. Diliyle dudaklarını ıslattı.) kesin bir dille, lakin nazikçe anlatmamın gerekmesindendi. Yani, kabul edilmedi herhalde, lakin... benim niyetim buydu.

    Hilal, Leon’un ona yazdığı güzel mektubunu okurken, kısa bir süre için de olsa, içinde yeşeren vadiyi düşünüp bu mektupta da kendiyle ilgili neler olduğunu çok merak ediyordu. O sırada Leon, Hilal’in yanı başında duran sağ elini avuçlarının içine aldı. Hilal’in duyduğu veya duymak isteyeceği kısmı yavaş yavaş sevdiği kadının gözlerinden ayrılmadan alıntılamaya başladı.

    “Yolumu bulmamı sağlayan gözleri hayal ediyorum,
    O gözler ki bana her baktığında beni hayal âlemine sürüklüyor.
    Bu hayal içinde her gün yeniden yaşayabilme gücünü kendimde buluyorum.
    O gözlerin başka birine bakabilme ihtimali canımı tahmin edemeyeceğin kadar çok yakıyor.
    Bu fırtınanın içinde o gözlerin sahibiyle aynı kıyıya varabilmeyi her şeyden çok istiyorum.”



    Her bir satırda Hilal biraz daha kayarak Leon’un yüzünün karşısında yatar pozisyona geçivermişti. Yüzünden okunuyordu büyük bir ferahlık hissettiği, ne kadar handandı şimdi sureti. Deminki daldalı mavilikler gitmişti. İnandığı Tanrı sabahki duasına cevap vermişti sanki, Hilal’i yanında, mum ışığının gözlerinde dans edişiyle ona bakıyordu. Gözlerini Leon’un gözlerinden bir an olsun ayırmamış; sağ elini başının altına aldığından sol eliyle Leon’un yüzünü okşamaya başlamıştı. Sonra Leon eliyle kızın elini avuçlarına aldı ve birbirine kenetlendiler. Birbirine kenetlenen o iki el Hilal’e, bugün karanlığa doğru girerken o eli tuttuğunda hissettiği gücü hatırlattı. O da Leon’un gözlerinde kayboluyordu her zaman, hayallere dalıyordu; bu fırtınanın içinde o kıyıya beraber varmayı o da her şeyden çok istiyordu. Ah bu his…

    Leon, Hilal’in ona yazdığı mektubunu okurken neler hissettiğini, yüzünün gülüp gülmediğini çok merak etmişti ve şimdi bu dizelerini ona okurken ki haliyle içinden şiirler, dizeler yeniden akmaya başlamıştı. Bu halleri sonsuza kadar süremez miydi? General Cevdet’in bugün kendisine izah ettiği ancak daha tam olarak anlamlandıramadığı planı, bu sonsuzluğu bahşetmez miydi?

    Hilal birden kendi kendine kıkırdayınca, Leon kaşlarını kaldırıp ona baktı “Ne oldu?” der gibi; Hilal utanıp “Yok, olmaz” diye kaşlarını kaldırdı; "Diyemem". Leon ısrar edince Hilal de utana sıkıla “Aynı kıyı… aynı yatak…” dedi, sonra muzipçe gülümsedi ve Leon’un da gamzelerinin daha da belirginleşmesine sebep oldu. Leon iki eliyle yüzünü tuttu Hilal’in.

    Leon: “Murada ermek, sabır iledir” demiş Bektaşi.

    Hilal (birden Leon’un elleri arasından sıyrılarak, büyük bir şaşkınlıkla yerinde doğruldu): Yok artık Leon! Sen Bektaşi’yi de mi biliyorsun?

    Hilal bu sözleriyle ağzından kahkahasını kaçırarak gülmeye başlayan Leon’un ağzını kapatıverdi aceleyle, bir yandan da şışlıyordu. Ama kendisi de gülmeye başlamış olduğunun farkına varmamıştı. Leon da onun ağzını kapatıp, ikisi beraber ellerinin altından gülmeye devam ederken, bir yandan da birbirlerine sessiz olmaları gerektiğini hatırlatırcasına “şşş” diyorlardı. İkisi de durulurken, birbirlerine sıkıca sarıldılar, aynı yatakta. Leon şimdi gözlerini hiç kapamak istemese de, hissettiği bu huzur göz kapaklarına ağırlık bindirir gibi olmuştu. O gözlerini, çoktan kapamışken, sessizlik dolmuşken odaya, birbirlerinin nefeslerini dinleyişini Hilal bozdu.

    Hilal: Leon?

    Leon: Hmm?

    Hilal: Babaannem, maharet güzel görmektir der hep... Odan- güzelmiş.

    Leon içinden geçenleri, onunla her hayalini, her şeyi, her dizeyi, her şiiri söylemek istedi Hilal’ine; istedi ki savaşı değil aşkı görsün gözleri hep. Alnından öpüp, saçlarının kokusunu içine çekip daha da sarıldı.

    ...

    Gün Hilal’in odasında başlamıştı, sancılı ve kabullenmesi zor bir şekilde Leon’un odasında bitiyordu. Genç adam şimdi sevdiği kadının koynuna yüzünü yaslamış, uzun zamandır yaşadığı yorgunluğu, tüm korkuları çoktan atlatmışçasına, yarını düşünmeden ilk kez huzurla uykuya dalıyordu. Odayı neredeyse bitmek üzere olmasına rağmen aydınlatan mumlar ise sanki Hilal gibi gözlerini kapatmaya direniyordu. Hilal mumlardan gözlerini ayırmadan son demlerini izlerken bir yandan da elleri yavaş yavaş Leon’un saçlarını okşuyordu. Şimdi nihayet kendini bıraktığı sakin akan nehirde, Hilal’in içinde gürül gürül akan ırmak da kendini dinginliğe bırakıvermişti. Kalbiyle aklını, tüm çatışmalarından uzak, beraber dinlediğinde, aslında çoktan Leon’un olduğunu fark ediyor, yansa da tükense de nihayetinde onunla aynı denize, aynı kıyıya ulaşmak için gürüldediğini hissediyordu.

    Çünkü Leon Hilal'de yok oldukça Hilal'in de her zerresi Leon'a dönüşüyordu. Kendini hiç ait hissetmediği ve esaretin, işgalin, hatta savaşın simgesi olan bu Konak’ta, üstelik de Leon’un yatağında, onun kollarıyla ve nefesiyle sarıp sarmalanmışken sabah olmamasını diliyordu.

    Şamdanlıktaki iki mum sonunda ateşini tüketip, dumanını havaya verirken kabulleniyordu; önlerinde ve bazen aralarında, aşılması gereken uzun yollar, sarp geçitler, dik uçurumlar olsa da...

    “İnsan, zamanı durdurmak istediği yere aittir.”*


    TBC
    ✼✼✼



    NOTLAR:
    1. Gizli geçit fikri nedeniyle saçmaladığımı felan düşünmediniz inşallah, biraz bu nedenle çekinerek yazdım, ama inanın evin, geçidin planını bile çizerek, her şeyi mantık çerçevesinde oturtmaya çalıştım. Konak günlerinde, Hilal ve Leon’un etkileşiminin hep daha fazla olmasını istemiştim. Leon’un odasına gitmemiş olması elbette uygun oldu, ama hem o günler için hem de sonraki günler için içimizde “ah keşkeler” kalmıştı neticede. Farklı sahneler de yazılabilirdi elbette ama olmadı (kütüphane felan olurdu mesela). 2. sezonda da olur mu artık Allah bilir. Hikayede, aralarındaki çatışma nedeniyle de böyle bir sahne ihtiyaç vardı diye düşündüm yoksa kurgudan bağımsız olarak bu sahneyi ilk düşünüp twitter grubumla paylaştığımda çok farklıydı, M seviyesi birazcık yüksekti, ama o hali kurgu içinde hikayeye uygun olmadı. Ve ben bu halini daha çok sevdiğimi söyleyebilirim. Umarım siz de sevmişsiniz bütünüyle.

    2. Pervane ve Şem’i, hem hikayesinden hem de hikayeye dayandırılarak yazılan çeşitli şiirlerden esinlenerek kendim düzenledim.

    3. Sevgili Sinova10 ‘un Ranini.tv’ye yazdığı “Er geç denize ulaşacak içimizdeki nehirler” yazısından minicik de olsa esinlenerek yazdıkların oldu. Kullanmama izin verdiği için kendisine teşekkür ederim. Yazısını muhakkak okumalısınız. Ayrıca Psakste! yi de Sevgili Asteraki'den öğrendim ben Desakste diyordum :) Kendisine teşekkür ederim.

    4. Bölümün ilk kısmında bu bölüm için Abel Korzeniowski dinlediğimi belirtmiştim. İkinci kısımda ise özellikle “Letters” parçasını dinleyerek yazdım.

    5. *Amelie filminden bir repliktir.

    6. Hikayemi okuyan, okuyacak olan, bana moral veren ve yazmamı teşvik eden herkese teşekkürler. Yine her türlü yorumlarınızı beklerim.

  4. #24
    Durum:
    Çevrimdışı
    ömer&ceren - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Yardımcı Yönetmen
    Üyelik tarihi
    18.01.2006
    Yer
    sarı Laleler :)
    Mesajlar
    2,137
    Konular
    4
    Verdiği Beğeni
    1

    Aldığı Beğeni: 0

    Bahsedilme
    0 Mesaj

    Standart İmkansızın Şarkısı

    Not: Sezon finalinden sonra, içimden gelmişti, yazmıştım bu senaryoyu. geçenlerde elime geçti, burada yayınlayayım dedim. Tek bölümlüktür.

    Coşku... Coşku her yerdeydi.
    İnsanların yüzlerinde, masmavi gökyüzünde, sıcak toprakta... Soludukları hava gibi içlerine doluyor, onları canlandırıyordu.
    Çünkü sonunda olmuştu... Kendilerine inanmayan, imkansız olduğunu,
    bir hayalin peşinde koştuklarını söyleyen milyonlara rağmen, kendilerine inanan mavi gözlü, koca yürekli tek bir adam önderliğinde Türk milleti, adeta bir anka kuşu misali küllerinden yeniden doğmuş, kendilerinden hoyratça koparılan vatanlarını geri almışlardı.
    Gün mutluluk günüydü, gün kutlama günüydü... Bir şeyleri kutlamayalı o kadar uzun zaman olmuştu ki, insanlar günlerdir sokaktaydı, evlerine girmek istemiyorlardı. Bahçelerde, yollarda, kaldırımlarda, düşman elinde yara almış güzel İzmirlerini sevgileriyle tedavi ediyorlardı adeta.
    Hilal, günlerdir her sabah geçtiği yolu bir kez daha arşınlarken, etrafındaki herkese gülümseyerek selam veriyordu. Hepsini tanıyormuş gibiydi,
    hepsi bu vatanı geri almak için canla başla çalışan o koca ordunun bir parçasıydı çünkü, biliyordu. Türk milleti tek yürekti artık, tek ruhtu.
    Limana vardığında, her sabah olduğu gibi gözleri önce umutla, sonra hayal kırıklığıyla taradı etrafı. Aradığı, beklediği gemi yoktu... Ama kendine üzülme hakkı vermedi Hilal. O hep olduğu gibi, yine dimdik, yine güçlü, bekleyecekti o gemiyi.
    Yıllar önce, kalbinin bir yarısını bir gemi söküp götürmüştü, tam da bu limanda... Onca zaman, hiç alışkın olmadığı bu yarım kalmışlıkla yaşamaya çalışırken, kendi sesi çınlamıştı kulaklarında hep: "İzmir'e al sancağı diktiğimiz gün, seni Kordon'da bekliyor olacağım." O bir söz vermişti,
    yüreğinin diğer yarısına bir söz vermişti, ve o, Türk kızı Hilal, verdiği sözleri tutardı.
    Kaç defa onun bu limanda gemiden indiğini hayal etmişti, hatırlamıyordu.
    Sureti gözlerinin önünden asla silinmeyen sevgilisini... Gözlerini kapattığında yanındaymışçasına görebiliyordu onu. Leon'u... Onun ince ruhlu, nazik teğmenini. Her baktığında içine işleyen gözlerini, çok nadir gördüğü için her seferinde alıp eski bir romanın yaprakları arasına saklamak istediği gülüşünü,
    gamzelerini...Ama en çok, en mutlu olduğu anda bile gözlerinin ardında saklanan o ince hüznü hatırlıyordu Hilal. Babası tarafından sevilmek,
    takdir görmek isteyen, bunun için hep kendini istemediği yerlerde, istemediği durumlarda bulan bir çocuğun hüznü...
    Babasını mutlu etmek için vicdanının, güzel kalbinin, merhametinin kaldıramayacağı bir savaşın içine düşmüştü Leon. Hilal onun ince, uzun parmaklı ellerini düşündü. O ellere silahın nasıl hiç yakışmadığını... Oysa başka bir dünyada, daha adil bir dünyada bir piyanistin elleri olabilirdi o eller.
    O dünyada, o parmakların piyano tuşları üzerinde dans edişini, tuşlardan yükselen namelerin insanları mest edişini hayal edebiliyordu.
    Bu hayallerle avutuyordu kendini. Bu hayallerle bastırıyordu yüreğindeki endişeleri. İçinde bulundukları meşakkatli durum, Leon döndüğünde yaşayabilecekleri sıkıntılar, içinde gömmeye çalıştığı o yerden yüzeye çıkmak için çabalıyordu sürekli. Ne yaparlarsa yapsınlar, kim olduklarını değiştiremezlerdi çünkü. Savaşçı bir Türk kızı ve eski bir Yunan askeri...
    O kadar imkansız mıydı gerçekten? Oysa üzerinde durduğu bu topraklar,
    etrafındaki o coşkulu insanlar, bu bayram havası... Bütün bunlar imkansızın mümkün olduğunun en canlı kanıtı değil miydi? Hem onlar en büyük engeli zaten aşmışlardı, sevmişlerdi birbirlerini... Bundan sonra kim durabilirdi ki önlerinde?
    İçine dolan bu yeni kararlılıkla gözlerini sildi, duruşunu dikleştirdi Hilal.
    Bekleyecekti, ne olursa olsun bekleyecekti. Aylar, yıllar sürse de bekleyecekti. Sabırla, umutsuzluğa kapılmadan... Sabretmeyi, umut etmeyi en iyi o bilirdi çünkü. Narin bir çiçekmişçesine baktığı, içinde büyüttüğü sevdasını korumaya, yaşatmaya kararlı, bekleyecekti.
    Bekleyecekti...

Sayfa 5/5 İlkİlk 12345

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

Yer imleri

Yer imleri

Yetkileriniz

  • Konu Açma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

LinkBacks Enabled by vBSEO 3.6.1 © 2011, Crawlability, Inc.