Sayfa 1/5 12345 SonSon
24 sonuçtan 1 ile 5 arası

Konu: Vatanım Sensin - Senaryolar

  1. #1
    Durum:
    Çevrimdışı
    OXFORD - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emektar
    Üyelik tarihi
    28.12.2004
    Yer
    #among the stars
    Mesajlar
    39,615
    Konular
    190
    Verdiği Beğeni
    8

    Aldığı Beğeni: 33

    Bahsedilme
    1 Mesaj

    Standart Vatanım Sensin - Senaryolar

    Kendi repliklerinizi, hikayelerinizi burada paylaşabilirsiniz..
    Seri halinde yazacaksanız lütfen okuyucuya kolaylık olması açısından 1.bölüm, 2.bölüm gibi açıklamalar da ekleyiniz..

    Lütfen yorumlarınızı "senaryo yorumları" sayfasına yapınız

    Sevgiler...
    Your beliefs become your thoughts,
    Your thoughts become your words,
    Your words become your actions,
    Your actions become your habits,
    Your habits become your values,
    Your values become your destiny.

  2. #2
    Durum:
    Çevrimdışı
    şehr-i aşk - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Figüran
    Üyelik tarihi
    12.08.2010
    Yer
    JoyDivision
    Mesajlar
    291
    Konular
    0
    Verdiği Beğeni
    0

    Aldığı Beğeni: 0

    Bahsedilme
    0 Mesaj

    Standart

    Senaryo başlığımız gelmiş.:happy0064 Açılışı da ben yapayım o zaman :)

    Birkaç yıl önce acemice karalardım bir şeyler sonrasında isteğim köreldi bıraktım. Şimdi Yılke ve Hileon bana ilham mı verdi nedir, yeniden heves ettim. :img-in_lo Ancak baya pas tutmuşum, işledikçe ışıldarım inşallah.:img-tomat

    Hilal’in kurtulması ile başlayan süreci yazmak istedim biraz. Kafamda bir iki sahne vardı.

    2 part şeklinde eklemeyi planlıyorum, zira yazmak yorucu oldu. Bu part Yıldız ve Ali Kemal partı oldu biraz. Hafiften bir Hileon girişi yaptım ancak onların asıl sahneleri ikinci partta olacak. Keyifle okursunuz umarım… :love01:



    Part 1:

    Güneş yüzünü iyiden iyiye göstermeye başlamışsa da aydınlık girmiyordu Leon’un hücrelerinden içeri. Yıldız Hilal’in hastaneden kaybolduğunu ve nereye gittiği konusunda kimsenin bir şey bilmediğini söylediğinde saatler sonra ikinci kez derin bir korku yayıldı damarlarında, zifiri karanlık bürüledi hücrelerini..O kağıdı hiç almamış, o binaya hiç gitmemiş Hilal’i hiç tutuklamak zorunda kalmamış olmayı dilerdi. Derin bir iç çekti ama aldığı nefes yetmedi suçluluğun boyadığı karanlığını dağıtmaya…Bilinçsizce mezarlığa doğru ilerlerken aniden durup başını yukarı kaldırdı.

    *****
    Birkaç saat önce hastane…

    Yıldız ve Azize hastanede huzursuz bir uykuda görünen Hilal’in başında bekliyorlardı. Silahların bulunması ile Hilal aklanmıştı. Hastaneye getirdiklerinde ölüden farksızdı. Gözleri bomboş bakıyor, yanaklarından istemsiz yaşlar süzülüyor ama sesi çıkmıyordu. Ne olup bittiğinden haberi yokmuş gibiydi. Biraz uyuması için sakinleştirici yaptılar ve yatağının başından bir saniye olsun ayrılmadılar.

    Hilal ise nerede olduğundan habersiz rüyasında babasının bir kahraman gibi karargaha daldığını, düşman askerlerini birer birer yere serdiğini, onu kurtardığını görüyordu. Uyandığında nerde olduğunu anlamadı önce, babasını aradı gözleri yarı mutlu bir telaşla…Ama loştu her yer, bulanıktı menzil. “Baba?” diye yokladı karanlığı zayıf sesiyle. Azize hemen oturduğu sandalyeden sıçradı. Görüşü netleşince Azize’yi fark etti Hilal. “Anne!” diye bir fısıltı döküldü dudaklarından. Azize hemen yatağın yan tarafına oturup Hilal’in yüzünü avcunun içine aldı. “Kızııım, burdayım yavrum. Burdayım. Geçti.”

    “Geçti mi gerçekten, bitti mi? Gözleri Yıldız’a takıldı sonra. “Abla…”

    Yıldız korkarak birkaç adım yaklaştı yatağa doğru. Annesinin kalktığı sandalyeye oturup Hilal’in elini tuttu. “Geçti canım, hastanedesin şimdi.”

    “Babam yok mu?” kelimeleri döküldü Hilal’in ağzından. Şaşırdı kendisine, öyle bir beklentisi olduğunu bilmiyordu. Rüyanın etkisinden olacak diye düşündü hızlıca.

    Azizenin bakışları gölgelendi. “Gelecek, hadi dinlen kuzum. Uyu biraz.”
    Hilal başını öbür tarafa çevirip gözlerini kapattı. İçinde sağlam kalan birkaç parça daha kırılmıştı sanki. Azize yataktan kalkıp başıyla Yıldız’a kapıyı işaret etti.

    “Ben babana bakmaya gidiyorum Yıldız. Sakın, bak sakın başından ayrılma kardeşinin. Yalnız kalmasın.”

    Yıldız başını salladı. “ Ayrılır mıyım hiç? Artık bir dakika yalnız bırakmam onu. Sen merak etme “

    ***

    Bir iki saat geçmişti. Azize hala dönmemiş, Hilal uykusundan uyanmamıştı. Yıldız kapının açılmasıyla daldığı düşüncelerinden sıyrıldı. Kapının önünde dikilmiş olan Ali Kemal’i görünce içinde bir öfkenin kabardığını hissetti.

    Ali Kemal birkaç adım yaklaştı yatağa doğru. Hilal’i orda kanlı canlı görünce tuttuğu nefesini bıraktı. “Uyuyor mu ? İyi mi hilal, nasıl? Zarar vermişler mi ona?”

    Yıldız oturduğu sandalyeden kalktı Ali Kemal’in karşısına dikildi. Ali Kemal bakışlarını Hilal’den Yıldız’a doğru çevirdi. Öfkesi gözlerinden okunuyordu Yıldız’ın.

    “Umrunda mı sanki? Bir kere görmeye geldin mi? Kurtarılması için bir şey yaptın mı? Nerdeydin Ali Kemal?”

    Umrundaydı ya. Umrundaydı tabi…Duyar duymaz gelmiş Hilal’i görmek istemiş ama izin vermemişlerdi. Kumandanın emriymiş. Alelacele babasını görmeye gitmiş ancak bulamamıştı. Ne annesi vardı ortalıkta ne de Yıldız. Yıldız’ı bulmak istemiş konağa gitmiş bahçede Leon’un ağlayan Yıldız’ı teselli ettiğini görünce girmeden geri dönmüştü. Hilal’in silahlar bulununca affedileceğini öğrenmiş sonrasında tüm dikkatini bu konuya vermişti.
    Cevdet’in silahlara ondan önce ulaşması onun hiçbir şey yapmadığı anlamına gelmezdi. Ancak Yıldız bunları bilmiyordu elbette. Öfkeliydi, korkmuştu ve hesap soracak suçlayacak birilerine ihtiyacı vardı. Ve yıldız her zaman Ali Kemal’i suçlardı…

    “Şimdi sırası değil Yıldız. Öfkeni sonraya sakla, Hilal’i uyandıracaksın.”
    Yıldız daha çok öfkelendi bu sözlere.

    “Sırası olmaz tabi. Verecek cevabım yok desene şuna. Ne zaman ihtiyacımız olduğunda ordaydın ki zaten?”

    Öfkelenme sırası Ali Kemal’deydi bu kez. Başını dikleştirip, Yıldız’ın gözlerine baktı korkusuzca. Aralarındaki mesafeyi bir adım kapattı. Gerilimin dozu yükselirken yatağında kıpırdanan Hilal’e baktılar ikisi de, Ali Kemal kolundan tutarak odanın dışarısına çıkardı Yıldız’.

    “İhtiyacın olduğunda seni teselli edecek birini bulursun sen Yıldız. Bulmuştun da zaten.”

    “Ne demek o ?”

    “Şu Yunan Teğmeni diyorum. Hilal’in orda olmasının sorumlusu o adamken teselliyi onda arayan sensin ama suçlu benim öyle mi?”

    Yıldız’ın bakışları değişti. Hayal kırıklığı hakimdi şimdi gözlerine.

    “Ordaymışsın, neden gelmedin Ali Kemal? Görmedin mi ne halde olduğumu? Düşünemedin mi o an aslında sana ihtiyacım olduğunu. Neden gelmedin ?“

    Ali Kemal cevap vermeden çıkışa doğru yürümeye başladı. Yıldız da peşinden… Yıldız cevaplayamayacağı sorular soruyordu ve cevabını almak da ısrarcıydı.

    “O yunan teğmen var ya… Leon… Canla başla savaştı Hilal’i kurtarmak için, yardım istedi benden. Senin yapman gereken her şeyi o yaptı.”

    Ali Kemal durup Yıldız’a döndü yeniden.

    “Herşeyi biliyormuş gibi konuşma Yıldız . Yeter! ”

    “ Sen biliyo musun peki Benim o gün Hilal’e keşke Yunanlılar seni de tutuklasa da biz de biraz rahat etsek dediğimi… Onu o hücrede görünce kahrolduğumu, suçluluktan boğazımın düğüm düğüm olduğunu… Sen yine başına bir iş açma kurtarmam seni dediğimi? Biliyo musun bunları? Ya ona bi şey olsaydı Ali Kemal?...” Sesi giderek zayıflayan Yıldız son kelimelerinde hıçkırıklara boğuldu. Ali Kemal’in savunması tuzla buz oldu Yıldız’ın gözünden düşen yaşlarla… Koşup sarıldı hemen Yıldıza. Yıldız başını Ali Kemal’in göğsüne dayayıp ağlamaya devam etti.

    “Nerdeydin Ali kemal?” diye fısıldadı usulca….

    Yıldız ve Ali Kemal Hilal’in odasının birkaç dakika önce boşaldığını bilmeden kendi savaşlarında ve teslimiyetlerinde bir süre daha kayboldular…

  3. #3
    Durum:
    Çevrimdışı
    şehr-i aşk - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Figüran
    Üyelik tarihi
    12.08.2010
    Yer
    JoyDivision
    Mesajlar
    291
    Konular
    0
    Verdiği Beğeni
    0

    Aldığı Beğeni: 0

    Bahsedilme
    0 Mesaj

    Standart

    Gece gece duygusallığım tavan yaptı. :img-hyste
    2. Partı da tamamladım. Replik yazmak ne zor işmiş ya :icon_sorr
    Düşündüğümden kısa oldu ama napalım kalem bu kadarına yetiyor (:


    Part 2 :


    Güneş yüzünü iyiden iyiye göstermeye başlamışsa da aydınlık girmiyordu Leon’un hücrelerinden içeri. Yıldız Hilal’in hastaneden kaybolduğunu ve nereye gittiği konusunda kimsenin bir şey bilmediğini söylediğinde saatler sonra ikinci kez derin bir korku yayıldı damarlarında, zifiri karanlık bürüledi hücrelerini..O kağıdı hiç almamış, o binaya hiç gitmemiş Hilal’i hiç tutuklamak zorunda kalmamış olmayı dilerdi. Derin bir iç çekti ama aldığı nefes yetmedi suçluluğun boyadığı karanlığını dağıtmaya…Bilinçsizce mezarlığa doğru ilerlerken aniden durup başını yukarı kaldırdı. Öyle ya, aydınlık arıyorsa gökyüzüne bakardı insan klasik mantıkta…

    Herkes her yerde Hilal’i arıyordu. Leon nereye geldiğini fark ettiğinde şaşırdı… Onu mezarlığa getiren neydi bilmiyordu. Bir içgüdü belki de… Ölümün hududunda Hilal tek başına yürümüş olsa da onu o sınırdan kendisi çekip almış, ölümün soğuk nefesini kollarına yığılan Hilal’in buz gibi bedeninde duyumsamıştı. Onu buraya getiren o olmuştu belki de, insan öyle bir ayazı kolay alt edemiyor teslim olmak tatlı geliyordu belki…
    Yürümeye devam etti. Gözüne kırmızı bir eşarp takıldı sonra bir mezar taşının arkasında, adımları hızlandı…Hızlandı… ve onu gördü. Yere oturmuş dizlerini çenesine doğru çekmiş ellerini dizlerinin etrafına dolamıştı. Bomboş ve buğulu gözlerle mezar taşına bakıyordu ama görmüyordu sanki. Leon’un vücudu yeniden ışık geçirmeye başlamıştı. Tuttuğu nefesini bırakıp Hilal’in yanına koştu.

    “Hilal!” eğilip bir elini omzuna koydu küçük hanımın, buz gibiydi vücudu. Görmeyen gözlerine bakıp sordu “Ne yapıyorsun burda, meraktan aklını yitirdi herkes. “ Hilal tepki vermedi…”buz gibi olmuşsun.”

    Leon üniformasını çıkarıp omuzlarına attı hemen genç kızın. Hilal ben o üniformayı giymem bile demedi.

    “kalk hadi, seni eve götürezeyim...”

    Gözlerini diktiği noktadan ayırmadan konuştu bu kez hilal “ Ev… Bi zamanlar benim de evim vardı. Denizin ötesinde Selanik’te. Ölümü hiç düşünür müsünüz Teğmen?”

    Leon ne diyeceğini bilemedi, Hilal de bir şey söylemesini beklemedi zaten.Leon'la değil kendi kendine konuşuyor gibiydi.

    “Bizim aklımızdan hiç çıkmazdı. Babam her cepheye gidişinde her gece dua ederdim. Derdim ki Allah’ım lütfen ölümü bizle babamı alarak tanıştırma.”
    Hilal’in durmak bilmeyen gözyaşları yeniden yanağına yol açtığında Leon başını mezar taşına çevirmeyi akıl edebildi. Cevdet Albay’ın adı yazılıydı orda.

    “Dualarım bir işe yaramadı sanırdım, baban öldü dediklerinde evimi kaybettim ben. Ev dediğin aileydi çünkü. O olmadan eksiktik biz. Şimdi o var ama tamam olamıyoruz. Bu mezara geldiğimde eğer hayat bundan ibaretse derdim, kaybettiklerin fazlaysa kazandıklarından, ölüm niye bu kadar geç? Oysa ölüm hep erken geliyormuş. Karşılamaya hazır değildim hiç. Nasıl hazır olur ki insan? Babamı kaybetmeye de hazır değildim ben, onu bu omuzlarımdaki üniforma ile burda gördüğümde de hazır değildim. Kolaydı eskiden, eve döndüğünde koşup sarılmak. Sarılınca bilirdim ki babam yanımda ona bir şey olmadıkça bana da bir şey olmaz, o korur beni. Bu kez emin olamadım, güvenemedim beni koruyacağına.”

    Leon uzanıp gözyaşlarını sildi başparmağı ile genç kızın. Sonra dirseklerinden tutup kaldırdı yavaş yavaş. “ Güven Hilal,bir anne gibi. anneler kıymaz ki yavrusuna.

    “Peki baba kıyar mı?” diye sordu Hilal.

    “Kıymaz” dedi. Leon ama düşünceliydi. Hilal’in dirseklerini bıraktı. Belinden tutup yönlendirdi onu. Fazlasına cesaret edemedi ancak bu yanlış bir karardı. Hilal yığılıverdi kollarında. Leon sımsıkı tuttu onu. Başında durmakta zorlanan eşarbı kayıp gitmiş saçları her yana dağılmıştı genç kızın . Olsun böyle de güzeldi.Gözlerinin önüne düşen bir iki tutam saçı elleriyle geriye çekti. Gözlerinin altında mor halkalar oluşmuş, ağlamaktan burnu kıprkırmızı olmuştu genç kızın.Kaşları çatıktı. Olsun böyle de güzeldi. Elbisesi çamura bulanmış, eteği bir parça yırtılmış ayakkabısının teki kayıplara karışmıştı. Olsun böyle de güzeldi. Hem de çok güzel…

    İncelemeyi bıraktığında kucağına aldı genç kızı. Ve yürümeye başladı. Sevgi böyleydi bir avuç büyüklüğündeki kalbe tonlarca duygu sığdırmak gibi; içten, sıcak bir yük gibi; hamallığı kutsal....Ancak Leon o an bu küçük hanımı sevmeye başladığından habersizdi….

  4. #4
    Durum:
    Çevrimdışı
    Earth ~ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Oyuncu
    Üyelik tarihi
    15.08.2009
    Yer
    iki keklik.
    Mesajlar
    1,106
    Konular
    2
    Verdiği Beğeni
    0

    Aldığı Beğeni: 2

    Bahsedilme
    0 Mesaj

    Standart

    Herkese merhabalar. Yorumlar başlığında bana hafiften verdiğiniz gaza dayanarak dizinin finaline dair minik bir senaryo yazdım. İnşallah beğenirsiniz.

    ---

    YAZ 1930

    Hilal aniden sıçrayarak uyandı. Soluk soluğa, içinde bulunduğu odaya şaşkın gözlerle baktı. “Yine aynı kâbus.” diye söylendi kendi kendine. Yattığı yerden doğruldu. Başucundaki sürahiden bir bardak su alıp içti. Günün sıcağı iyiden iyiye odaya dolmaya başlamıştı. Saatine bakıp yataktan kalktı. Birden ağzına ekşi-acı bir su gelmeye başladı. Lavaboya koşup yüzüne avuç avuç soğuk su çarptı. Daha sonra odaya dönüp zoraki haraketlerle üstünü değiştirdi, ifadesiz bir yüzle saçlarını taradı. Tuvalet aynasındaki yansımasına boş gözlerle baktı. Sonra kalktı, başucundaki komodinden Leon’un resmini çıkardı. Yatağa oturdu.

    Leon’un çok eski bir resmiydi bu. Tanışmalarından yaklaşık altı ay önce Atina’da çekilmişti. Sanat okulundan çiçeği burnunda mezun Leon, henüz babasının imalarına kulak asıp asker olmayı seçmemişti. Resimde eski bir piyanonun başına oturmuş, ince güzel ellerini piyanonun tuşları üzerinde gezdiriyordu. Son anda fotoğraf makinesine dönüp gülümsemiş olmalıydı. Yüzünde hem müşfik, hem çocuksu bir gülümseme vardı. Hilal bu resme ne zaman baksa, geçirdiği kötü günleri bir anlığına arkasında bırakıyor, serin bir dağ havası yüzüne vurmuşçasına ferahlıyordu. Parmaklarını fotoğrafın üzerinde gezdirirken gözlerinden birkaç damla yaş düştü.
    - Leon, sevgilim. Nerdesin?
    Fotoğrafın ferahlatıcı etkisi yitmeye başlarken, kâbuslarına giren o akşamı yeniden hatırladı.

    EYLÜL 1922

    Hilal, tarih öncesi bir zamanda terk edilmişçesine ıssız harabede dakikalardır yüreği ağzında volta atıyordu. Sanki yıllardır burada bekliyor gibiydi. Arada birkaç sokak öteden gelen bağrışmalar, cam kırılması, adım ve silah sesleri korkusunu kat be kat arttırıyordu.

    Şanlı Türk ordusu sonunda İzmir sınırına dayanmıştı. Menemen, Urla, Ödemiş bir bir kazanılıyordu. Büyük zafere çok az kalmıştı. Elde edilen her muaffakiyette Hilal’in içi bir kez daha gururla kabarıyor, vatanı için gelecek güzel günlerin varlığına tüm kalbiyle inanıyordu. Daha sonra şüphe bulutları sarıyordu içini. Peki, sevdasına ne olacaktı? Yunan komutanı Vasili’nin oğluna Smyrna’da pekâlâ yer vardı. Peki ya İzmir’de?
    - Hilal.
    - Leon!
    Birbirlerine koşarcasına yaklaşıp sarıldılar. Hilal, Leon’un göğsüne yaslanırken Leon Hilal’in saçlarından kokusunu içine çekti.
    - Nerede kaldın, çok korktum senin için.
    - Merak etme, buradayim.
    Ayrıldıklarında Hilal Leon’un yüzündeki endişe dalgasını hemen sezmişti.
    - Neyin var Leon?
    Leon gözlerini kaçırıp yutkundu.
    - Babamla konustum.
    Yunan ordusundaki görevinden istifa ettiğinden beri aylardan sonra ilk kez “babam” demişti Leon. Öldüğünü zannettiği oğlunun yaşadığını, ancak Türk safında savaşan bir asker olduğunu öğrendikten sonra diğer evladının “Haksız bir işgal için ne sevdiğim kadına, ne de kardeşime silah doğrultamam.” diyerek savaşın en ateşli zamanlarında ordudan ayrılmasını bir ihanet olarak algılayan Vasili, onu evlatlıktan reddetmişti. O günden beri babası “Komutan Vasili” idi Leon için.
    - Ne konuştunuz?
    - Yunan kuvvetleri Symrna’den çekilmek üzere Hilal. Tüm komutanlar artık silahlarını bırakıp canlarının tasasina düsmüsler. Gemilere atlayıp şehri terk etmeleri yakindir.
    Hilal uzaklarda bir yere dalıp gitmişti.
    - Üzüldüğümü söylersem yalan olur.
    - Neler hissettiğini tahmin edebiliyorum. Hak vermiyor değilim sana. Ama mesele bu değil.
    Hilal’in bakışları fişek gibi Leon’a döndü. Leon yutkundu, sesinin titremesine mani olamayarak o cümleyi söyledi.
    - Benim de gitmem gerek, Hilal.
    - Ne?
    Hilal öylece Leon’un yüzüne bakakaldı. Gözleri doldu, yüzüne beliren çarpık, tuhaf bir gülüşle konuşmaya başladı.
    - Leon, ne gitmesi? Nereye? Hayır, hayır…
    - Hilal...
    - Ha-hayır, sen gi-gidemezsin. Senin gitmene gerek yok ki. Ordudan ayrıldın sen. Asker değilsin artık.
    - Hilal!
    Hilal’in gözünden sicim gibi yaşlar akıyor, vücudu inceden titriyordu. Leon, kızın yüzünü avuçları içine aldı. Gözlerini gözlerine dikti.
    - Gitmem gerek, başka çarem yok! Ne olursa olsun ben eski bir Yunan askeriyim, İsgal Kuvvetleri Komutani General Vasili’nin oğluyum.
    Hilal “Hayır, olamaz” manasında başını sağa sola birkaç defa hızlıca salladı.
    - Leon gitme, yalvarırım.
    İşte o an Leon da daha fazla tutamadı kendini, gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü. Dayanamayıp Hilal’i bağrına bastı. Hilal başını Leon’un göğsüne yasladığında sesi hıçkırıklara dönmüştü artık.
    - Ay yüzlüm… Gitmek zorundayim. Eğer burada kalırsam ne seni, ne ağabeyimi rahat bırakırlar. Benim yüzümden senin saçinin teline zarar gelirse ben nasil yaşarım?
    Hilal başını kaldırdı, hem öfkeli hem yalvaran gözlerle baktı.
    - Peki ben sensiz nasıl yaşarım Leon? Benim vatanım sensin!
    Leon Hilal’in alnına uzun bir öpücük kondurdu. Hilal’in başı öne eğikti, ağlıyordu. Leon tekrar Hilal’in yüzünü avuçlarına alıp kendine çevirdi.
    - Hilal bana bak, bak bana. Gözümün icine bak!
    Hilal ürkek ve mahzun bakışlarını yerden kaldırıp Leon’un gözlerine dikti.
    - İsterse dünyanin öbür ucu olsun… Hiçbir şey sana olan sevdami değistiremeyezek, anladin? Biz ne zorluklar atlattık Hilal, hatırla.
    Hilal bundan iki sene öncesini hatırladı. Savaşın başladığı günü. Her şeyin başladığı günü. Cepheye gitmeden evvelki gece, o bahçede birbirlerine hislerini aşikar etmişlerdi. Hilal cebinden oyalı mendilini çıkarıp verdiğinde, ilk kez orada öpmüştü Leon onu. Kısacık, ürkek ama tutkulu. Gözyaşları arasında birden gülümsedi. Bu sefer o bir adım öne atılarak öptü Leon’u.
    - Bunu da atlatazayiz. Dönezeğim Hilalimou.
    - Döneceksin.
    Yüzlerini birbirlerine dayamış ağlarlarken neden sonra Leon birden durdu, elini paltosunun iç cebine götürdü. O an Hilal gördüklerine inanamadı. İki sene önce Leon’a verdiği mendildi bu! Biraz kırışmış, ucu Leon’un kanıyla lekelenmişti ama o mendildi işte. Hilal var gücüyle gülümsedi.
    - Saklamışsın.
    Leon “Başka türlüsü mümkün müydü?” dercesine gülümseyerek baktı Hilal’e. Hilal mendili cebine koyduktan sonra başındaki ince, mavi örtüyü çıkarıp Leon’a verdi. Leon yıllar önce mendili kokladığı gibi, örtüyü de koklayarak paltosunun içine soktu. O anda adım sesleriyle irkildiler. Ali Kemal ile Yıldız’dı gelenler.
    - Vedalaşma faslı bittiyse gidelim. Ne kadar erken yola çıkarsa iyi.
    Hilal ile Leon yarı hüzünlü yarı telaşlı gözlerle birbirlerine baktılar. Leon son kez uzun uzun alnından öptü Hilal’i. Yıldız hıçkırıklara boğulan kardeşini omuzlarından tutup çekti. Leon, Ali Kemal onu kolundan tutup çekerken bir yandan ağlıyor, bir yandan da gülümseyerek Hilal’e bakıyordu.
    - Gelezeğim Hilal, merak etme! Dönezeğim!
    Hilal de hem hıçkırarak hem gülümsemek için çaba harcayarak cevap verdi Leon’a.
    - Biliyorum sevgilim, döneceksin.
    Leon ile Ali Kemal hızla gözden kaybolduklarında, Hilal dayanamayıp olduğu yere düştü. Yıldız ciğeri sökülürcesine ağlayan kardeşinin başını omzuna yasladı.
    O gece hem İzmir’in, hem de Hilal’in kalbinde bir yangın başladı. İzmir’in yangını dört gün sonra sönse de, Hilal’inkini söndürmek epey vakit alacaktı.

    YAZ 1930

    - Hişt, gel bakayım buraya! Babanı uyandıracaksın.
    Ali Kemal, epey uzun sürmüş, boğucu, koyu bir uykudan yavaş yavaş uyandı. Yüzünde süt, sabun ve lavanta kokan minik ellerin varlığını hissettiğinde gülümseyerek gözlerini araladı. Babacan bir tavırla oğlunun esmer başını okşadı. Daha sonra pencerenin önünde mahçup bir gülümsemeyle dikilen karısına sevdalı gözlerle baktı. Günün modasına uyup kestirmesine katiyen izin vermediği uzun dalgalı saçlarıyla, içinde yıldızlı bir gökyüzü parlayan gözleriyle, pembe yanakları, al dudakları, upuzun beyaz geceliğiyle bir mucize gibi karşısındaydı işte!
    - O kadar dedim hâlbuki uyandırma diye. Ah oğlum!
    - İlişme çocuğa, özlemiştir babasını benim oğlum.
    Mustafa, babası başını ikinci kez okşadıktan sonra muzip bir gülüşle odasına kaçtı. Ali Kemal yatakta hafifçe doğrulup karısını kolundan tutarak kendisine çekti.
    - Sen bir az gelsene bakalım buraya.
    - A, ne oluyorsun Ali Kemal?
    - Gel gel.
    Yatakta yan yana, yüzleri birbirlerine çevrili uzandılar. Bir elleri birbirlerinin yüzlerinde, diğerleri yastıklarının altında, bir süre gülümseyerek birbirlerine baktılar. Ali Kemal, karısının yüzüne düşen bir tutam saç dalgasını kulağının arkasına sıkıştırdı.
    - Yıldız…
    - Hı?
    - Ben diyorum ki… Artık şu beşiği küçük odaya mı alsak? Baksana başka türlü ben böyle kolundan tutup çekmedikçe başbaşa kalamayacağız.
    Yıldız’ın yüzünde hınzırca bir gülüş belirdi, hemen yatakta doğruldu.
    - Edepsiz seni, anlaşıldı senin niyetin! Sen çok iyi bilirsin kolumdan tutup çekmeleri.
    Cümlesini bitirmesiyle yastığını kapıp Ali Kemal’e fırlatması bir oldu. Birden boğuşmaya, yastıklarla birbirlerine vurmaya başladılar. Tam birkaç kahkaha koyuvermiştiler ki, tiz bir ağlama sesiyle donakaldılar. Ali Kemal yarım kalmış bir hevesin verdiği hafif bir gülüşle kendini tekrar yatağa bıraktı, Yıldız yarı gülümseyerek yarı yılgınlıkla pencerenin önündeki beşiğe doğru ilerledi.
    - Sana da günaydın güzel kızım!
    ***

    Hilal, Leon’un resmini çekmeceye kaldırdıktan sonra gündelik işlerini halletmeye koyuldu. O gün gazeteye gitmeyecekti. Kendisine yarım yamalak bir kahvaltı hazırladı, içinde yaşaması bir eziyete dönen evini toparladı. Salondaki masaya geçip gazeteleri incelemeye çalıştı, yapamadı. Can sıkıntısıyla sol elindeki yüzüğünü döndürdü. Daha sonra çiçekleri sulamak için kapının önüne çıkmaya niyetlendi.

    O esnada otuzlu yaşlarının başında, uzun boylu, zayıfça bir adam elinde büyükçe bir tahta bavulla şehrin sokaklarını arşınlıyordu. Açık kumral saçlarını tarayan rüzgârda tanıdık bir koku vardı. Attığı her adımda çok iyi bildiği bir bedeni okşar gibiydi. Gökyüzü ile denizin birleştiği ufuk çizgisine baktıkça sanki çok yakın, çok temiz bir çift göze bakar gibiydi. Adımları onu yüzlerce kez geçtiği yollarda ustaca yürüttü ve sokağın köşesindeki iki katlı, mavi evin önünde onu durdurdu. Bavulunu yere bıraktı.
    - Hilal!

    Hilal kapının önündeki çiçeklerin başında, olduğu yerde birkaç saniye çakılı kaldı. Elindeki suluğu alelacele basamağa bırakıp arkasına döndü, yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı. Koşaradım merdivenleri indi, Leon’un boynuna atladı.
    - Dur, yavaş. Benim küçük karıcığım beni çok özlemiş anlaşılan! Alt tarafı bir haftadır yoktuk.
    Sarıldıktan sonra karısının önce alnına, sonra dudağına ufak bir öpücük kondurdu. Daha sonra utangaç bakışlarla sokağı kontrol etti. Gülüştüler. Hilal, kocasının koluna girip başını omzuna yasladı. Beraber evlerine girdiler. Taş duvar, işte şimdi Hilal ile Leon’un yuvası olmuştu.
    ***
    Ali Kemal, Leyla’yı giydirdikten sonra yatağa oturttu. Etrafta telaşlı telaşlı konuşan, bir yandan da giyinip süslenen karısını seyre daldı.
    - Hilallere geçmeden manava uğrarız, köşedeki çiçekçiyi de unutmayalım. Ali Kemal, şu kolyeyi takar mısın?
    Ali Kemal gülümseyerek tuvalet masasına doğru yanaştı, Yıldız’ın kolyesini taktı. Yıldız kurnaz bir gülümsemeyle Ali Kemal’e döndü.
    - Güzel oldun mu?
    Ali Kemal ise Yıldız’ın sorusunu karşılıksız bırakmadı.
    - Hem de çok.
    ÇAT!
    Balkon kapısının çarpma sesiyle aniden sıçradılar. Leyla ağlamaya başladı.
    - Mustafa, anneciğim!
    Yıldız yataktan kızlarını kaptığı gibi koşarak balkona çıktılar. Yıldız korkuluklara doğru koşup var gücüyle bağırdı.
    - MUSTAFA!
    O esnada balkonun diğer ucundan oğullarının ağlama sesi duyuldu. Ali Kemal derin bir rahatlama nefesi alarak oğlunu kucakladı. O esnada Yıldız’ın ağladığını fark etti.
    - Yıldız? Tamam, korkma. Mustafa burada, iyi.
    - Ali Kemal, be-ben çok kork-tum. Hani sen de gitmiştin ya…
    - Yıldız.
    - Ha-hani sen de, öğren-diğin zaman gitmiştin ya.
    - Tamam Yıldız, geçti, merak etme.
    Ali Kemal karısına sarıldı ve o hiç yaşanmamasını istediği geceyi bir kez daha hatırladı.

    YAZ 1922

    Ali Kemal bardağı kafasına diktikten sonra sendeleyerek yerinden kalktı. Aylardır, cepheye gittiğinden beri tek yudum koymamıştı ağzına. Ama şimdi… Tüm dünya, gerçeklik, yaşantılar; hepsi dönüp duruyordu etrafında.

    Birkaç saat, birkaç saat önceydi yalnızca. Salonun bir ucunda annesi, babası. Diğer ucunda annesi, babası. Ali Kemal vaziyetin saçmalığına çarpık çarpık güldü. Karanlık sokakta ilerlerken o anlar, o sözler kafasının içinde yankılanıp duruyordu yeniden.

    Bir cam vazonun düşüp parçalanması gibi dört yana saçılmıştı gerçeklik. Salonun bir ucunda hastalıktan solmuş benzi ve az önce yüzüne çarpan gerçeklikle yere yığılıp sayıklayan bir kadın. “Oğlum, oğlum… Dimitri…” Bir yandan onu tutan, diğer yandan mavi gözleri yaşlarla dolan bir Yunan subayı. Annesini kucaklarken yabancı gözlerle onu süzen bir genç adam. Salonun diğer ucunda beti benzi bembeyaz, kaybetme korkusu ile şaşkınlığı aynı anda yaşayan gözü yaşlı Azize. Yanında allak bullak bir yüz ifadesiyle Cevdet. Şaşkınlıktan elini ağzına götürmüş, titreyen, bir yandan düştü düşecek babaannesini tutan Hilal. Ve gözyaşlarıyla buğulu ışıklı gözlerini onun gözlerinden hiç çevirmeyen Yıldız!
    “Nasıl? Nasıl? NASIL OLUR! Bir köy varmış, yakıp yıkmışlar… Bir çocuk kurtulmuş oradan… O çocuk… Ben… Azize o günkü kıyafetlerini saklamış… Annesi o kıyafetleri tanımış… O çocuğun bir doğum lekesi varmış… O lekenin aynısından kardeşinde… Bir Yunan köyü varmış… Yunan…”
    - NASIL OLUR LAN?!
    Ali Kemal sesinin imkânlarını zorlayarak bağırdı boş sokak boyunca, daha sonra olduğu yere çöküp doya doya ağladı. Belki yarım saat, belki bir saat içinin bütün yükünü boşalttı orada. Neden sonra ayağa kalktı, ağlamanın verdiği yorgunluk ve rahatlıkla, sarhoş adımlarla ilerlemeye başladı. Ailesi bildiği insanlarla senelerini geçirdiği evin yolunu tuttu. Kapıyı zorlukla açıp evde gezindi. Yüzünde sakat bir gülümsemeyle yaşanan anları düşündü. Merdivenlere yöneldi, balkona çıktı.

    Dışarıda serin bir meltem, şefkatle yüzünü okşuyordu. Korkuluklara oturdu, ayaklarını dışarıya doğru sarkıttı. Gözlerini kapattı. Burada kendisiyle başbaşa, Ali Kemallikten uzak, Dimitrilikten uzak, sadece deniz kokusunu içine çekerek gülümsedi.
    - Ali Kemal!
    Birden gözlerini açtı.
    - Ali Kemal, napıyorsun, in çabuk oradan aşağı!
    - Yıldız?
    - Ali Kemal, düşeceksin!
    - Yıldız git başımdan, rahat bırak beni!
    - Hayır, gitmiyorum. Hadi in oradan.
    Yıldız ardında dikilmiş, gözyaşları içinde Ali Kemal’in yüzünde bir umut ışığı arıyordu. Ali Kemal inadına yaparcasına korkuluğun dışındaki pervazda ayağa kalktı.
    - Ali Kemal sana diyorum!
    - Yıldız git! Git buradan.
    Birden hıçkırarak ağlamya başladı.
    - Bu nasıl bir hayat lan? Yunan komutanının oğluymuşum ben Yıldız! Ölesiye nefret ettiğim, Hilal’in canına, babamın canına kasteden o adamın oğluymuşum ben! Teğmen Leon’un kardeşiymişim!
    - Biliyorum.
    Bir süre sustular.
    - Onlardan nefret ettim ben. Cepheye gittim, savaştım. Onlara silah doğrulttum. Öldürdüm onlardan birkaçını. Kardeşime silah doğrulttum lan ben!
    Yıldız yalvarırcasına bir ses tonuyla konuşmaya başladı.
    - Bilmiyordun ki. Hangimiz biliyorduk ki Ali Kemal? Bütün bunların ne önemi var ki! Bütün bunlar… Ne olursa olsun, benim umrumda değil Ali Kemal. Sen Ali Kemalsin, başkası değil! Yıldız’ı seven Ali Kemal. Uğruna ailesini karşısına alan. Sen benim sevdiğim adamsın… Sen benim gençliğimsin, beraber ağladığım, beraber savaş meydanlarına gittiğim adamsın. Senin milliyetin benim umrumda değil ki. Benim vatanım sensin!
    Ali Kemal gözündeki yaşları koyuvererek arkasına döndü, yere çökmüş ağlayan Yıldız’ın yüzüne ve önündeki kocaman boşluğa baktı.
    - Hadi Ali Kemal, in oradan. Her şeye kaldığımız yerden devam edebiliriz. Hadi, gel.
    Ali Kemal Yıldız’ın biçare uzanan eline baktı. Daha sonra derin bir nefes alıp korkuluklara tutundu ve kendisini yukarı doğru çekti. Var gücüyle Yıldız’ına sarıldı.
    - Buradayım, gitmiyorum bir yere.
    - Çok korkuttun beni Ali Kemal.
    Bir süre iki çocuk gibi ağlayarak, birbirlerine kenetlenmiş bir şekilde orada kaldılar. Ufukta günün ilk kızıllıkları beliriyordu.

    YAZ 1930

    Leon hızlı adımlarla kapıya doğru yöneldi.
    - Hoş geldiniz.
    - Hoş bulduk birader. Hilalciğim, bu çiçekler sana.
    - Çok naziksin abi, buyurun.
    Ali Kemal, oğlunun peşinden arka bahçeye doğru yöneldi. Leon, Azize’nin kucağındaki ufaklığı kucağına aldı.
    - Hoş geldiniz anne. Hoppa, gel bakalım Leylamou.
    - Hoş bulduk.
    Azize, Hilal’e uzun uzun sarıldıktan sonra diğerlerini takip etti. Son olarak Yıldız, makyajının bozulmamasına dikkat ederek öptü Hilal’i.
    - Hişt, sen konuştun mu bakalım Leon’la?
    - Yok, sırası gelmedi daha.
    - Aşk olsun Hilal, yani sen de…
    Yıldız bir gülüş koyuverip bahçeye yöneldi. Hilal, bahçe kapısının ağzında dikilen Leon’un yanına gitti, Leyla’nın eline bir öpücük kondurdu.

    Hilal, mutfaktaki işlerini hallettikten sonra bahçe kapısının önünden etrafı seyre daldı. Bahçe, yazın güzelliklerini tüm renkleriyle sergiliyordu. Masanın başına oturan Azize, artık gözlerine işlemiş yorgunluğuna ve ince hüznüne rağmen halinden memnundu. Ali Kemal dakikalardır mangalı yakmaya uğraşıyor, Yıldız sofrayı hazırlarken kocasının beceriksizliğine dem vurup ona tatlı tatlı sataşıyordu. Mustafa zıplayarak meyve ağaçlarından birine dalmaya çalışırken, minik Leyla anneannesinin kucağında uyuyakalmıştı bile. Leon ise onlardan nispeten uzakta, kuyunun önündeki ufak taburede oturmuş, dalgın dalgın bakıyordu etrafına.

    Savaşta hem sevdiğinin hem de öz be öz ağabeyinin savaştığı cepheye silah doğrultmuş, Hilal’inden harp zamanı uzunca bir süre uzak kalmış, kaybetme korkusuyla sınanmıştı. Bu esnada Ali Kemal’in öldü sandığı kardeşi Dimitri olduğunu öğreninde asıl şoku yaşamıştı. Artık alkol bağımlılığından ve savaş şartlarından bünyesi bitap düşüp vereme yakalanan annesi, hayatının en mühim haberini aldığında çoktan ölüm döşeğine düşmüştü bile. Ağzından kan gelerek canıyla cebelleştiği vakitlerde hayatının en mutlu günlerini yaşıyordu Veronica. Bir yanına şaşkın ve ürkek Dimitrisini, diğer yanına gözyaşlarını artık saklamayan Leonunu alıp kan çanağına dönen gözlerini ikisine dikmiş, oğullarının ellerini birleştirmişti. “Bir daha bu eller hiç ayrılmasın.” diyerek gözlerini kapamıştı. Annesinin ölümünü daha atlatamadan, yine bir ayrılıkla sevdiğinden kopartılmıştı. Üç sene boyunca Hilal’le mektuplaşmanın haricinde iletişime geçememişti. Sonunda İzmir’e geri döndüğünde başka imtihanlar beklemişti onu. Ama yine de halinden memnundu Leon. İnsan yavaş yavaş her şeye alışıyordu. Annesinin yokluğuna, babasının buruk kaybına alışmıştı. Bu yeni ülkeye, yeni nizama alışmıştı. Yeni dinine, yeni ismine, hatta mahalle çocuklarının “Gâvur Aslan Bey geçiyor!” demelerine bile alışmıştı. Güzel sanatlar mektebindeki piyano öğretmenliği hayalinin işiydi. Güzel bir şehirde yaşıyor, güzel bir evde oturuyordu. Geceleri sevdiği kadını teninde hissediyor, gündüzleri onun güzel gözlerine uyanıyordu. Ah bir de çocukları olsaydı! Ama bunun pek mümkün olmadığını biliyordu Leon. Savaş zamanında Hilal’in yaralanmasıyla deliye dönmüş, kahrolmuştu Leon. O zaman artık bu işkenceyi sürdürmenin manasızlığını kavramış, rütbesini söküp atmıştı. Ameliyatından sonra doktorla konuştuğunda, Hilal’in bir evladı olmasının düşük bir ihtimal olduğunu öğrenmişti.

    Leon, Hilal’in bir süredir kendisini izlediğini fark edince zoraki bir gülümsemeyle karısına baktı. Hilal, onun içinden geçenleri anlarcasına sıcacık gülümsedi. Daha sonra onu içeriyle çağırdı.
    - Yapacak pek bir iş kalmadı aslında. Hemen salatayı yapıverdik mi tamamdır.
    Leon arkasını dönmüş, sebzeleri incelikle yıkayıp doğrarken Hilal çaktırmadan gülümseyerek konuşmaya başladı.
    - Ellerine sağlık. Eh, bundan sonra yemeklerde daha çok yardımını bekliyorum.
    - E aşk olsun Hilalimou, sanki yardım etmiyormuşum gibi sen de.
    - Ediyorsun tabii, hakkını yiyemem. Temizlik için de ablama gelen yardımcı kadını mı alsak? Malum, benim ellerim ayaklarım şişecek, paytak ördek gibi yürüyeceğim. Merdivenleri inip çıkmak hayli zaman alır.
    Leon işini bırakmadan merakla sordu.
    - Nereden çıktı şimdi o? Yoksa hasta mısın Hilal?
    - Aman Leon, sen de bir kere leb demeden leblebiyi anlayıver!
    O an Leon olduğu yerde kaldı, domatesle bıçağı elinden bırakıp yavaşça Hilal’e dönerken karısının yüzündeki muzip gülüşle karşılaştı.
    - Yoksa sen? Hamilesin?
    Hilal gülerek başını hızlıca salladı.
    - Hilal!
    Leon bir adım öne atılarak sıkıca kucakladı Hilal’i, kahkahaları birbirine karışıp mutfakta çınladı. Ayrıldıktan sonra Leon şaşkın bakışlarla Hilal’e baktı.
    - Bizim bir çocuğumuz oluyor? Allah’ım nasıl bir mucize bu!
    - Başından beri her şeyde kendini gösteren bir mucize.
    Hilal, Leon’un gözlerinden süzülen yaşları görünce kendi gözlerinin de dolmasına engel olamadı. Yanağını, Leon’un ıslak yanağına dayayıp bir süre öyle bekledi. Leon da karısını birkaç saat önce sokakta yarım kalan hasretle öptü.
    - Yavaş ol, annemler gelirse…
    - Ne var? Karım, çocuğumun annesi değil misin?
    Hilal bir kahkaha kaptırdı, daha sonra çalan kapıya doğru yöneldi.
    - Babacığım, hoş geldin!

    Hilal, babaannesinin mezarına yaptığı haftalık ziyaretten dönen babasına uzun uzun sarıldıktan sonra içeriye buyur etti. Yemekte uzun uzun sohbet ettiler. Ali Kemal’in İş Bankası’ndaki işinden, Leon’un – ya da Cevdet’in deyimiyle Aslan oğlunun – öğretmenliğinden, Hilal’in gazetedeki yazarlığından, Yıldız’ın Halk Fırkası’nın kadın kollarındaki faaliyetlerinden uzun uzun bahsettiler. Hilal mutlu haberi verdiğinde herkes sevince boğuldu. Ali Kemal amca mı dayı mı olacağını hesaplarken, Leon “Erkek olursa adını Cevdet koyarız.” dediğinde Hilal’in sevdası ile Cevdet’in gururu gözlerinden okunuyordu. Haber verme sırası Cevdet’e gelmişti.
    - Geçtiğimiz hafta Ankara’dan iki vekil geldi, görüştük. Gazi Paşa’nın ısrarı varmış, seneye bu vakitler buradaki vazifemi tamamlayıp Savunma Bakanlığı’nda çalışmam için teklifte bulundular. Ben de sevinçten uçarak kabul ettim tabii. Ankara’ya gidiyoruz.


    SONBAHAR 1931

    Tren gürültüyle homurdanarak kalkışa hazırlandı. Düdük uzun uzun öttü. Azize ile Cevdet, camdan sarkarak buruk bir gülümsemeyle baktılar. Vedalaşma faslı gözyaşları içinde tamamlanmıştı. Tembihler edilmiş, planlar yapılmıştı. Ali Kemal ile Yıldız, Mustafa’nın mektebi ve Ali Kemal’in işleri için seneye Ankara’ya gelmeyi düşüneceklerdi. Hilal ise Leon’un da desteğiyle hem Anadolu Ajansı’nda çalışmaya hem de minik Cevdet’i Cumhuriyet’in kalbinde büyütmeye sıcak bakmıştı. Evet, bir süreliğine yine ailecek bir arada olamayacaklardı ama yaşadıkları ayrılıkların en tatlısı buydu.

    Tren hızını arttırıp el sallayan evlatları ile torunları uzakta ufacık bir nokta haline geldiklerinde Azize derin bir iç çekerek başını Cevdet’in omzuna yasladı. Cevdet kolunu karısının omzuna attıktan sonra hafifçe aklaşan ipek saçlarını okşayarak merakla sordu.
    - Bu sefer de Ankara, ha Azize Hanım? Çok kahrımı çektin be Azize’m.
    Azize gözlerindeki yaşlara aldırmadan, şefkatli ve emniyetli bir gülümsemeyle kocasının çizgileri iyice belirginleşmiş yüzüne baktı.
    - Benim vatanım sensin, Cevdet.
    SON

  5. #5
    Durum:
    Çevrimdışı
    Earth ~ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Oyuncu
    Üyelik tarihi
    15.08.2009
    Yer
    iki keklik.
    Mesajlar
    1,106
    Konular
    2
    Verdiği Beğeni
    0

    Aldığı Beğeni: 2

    Bahsedilme
    0 Mesaj

    Standart

    Öncelikle herkese daha önceki final senaryoma dair yaptıkları yorumlar için çok teşekkür ederim. Bu sefer yine gaza geldim ve haşa "Eğer ben senarist olsaydım HiLeon ve YılKe'ye 13. bölümde ne yazardım?" diye kendi kendime sordum. Ortaya böyle bir şey çıktı. Umarım beğenirsiniz.


    Vatanım Sensin 13. Bölüm Senaryo Denemesi - Birinci Kısım


    O sabah Teğmen Leon yine hastanedeydi, ancak bu sefer teftiş için değil kendisi için gelmişti. Onu salıverdikleri günden beri bedeninde bir kırgınlık, bir üşüme hissediyordu. Annesini telaşlandırmamak için ona bu mevzuyu hiç açmamış, sabah erkenden evden tek başına çıkmıştı. Muayeneden çıkarken hastane koridorunda tanıdık bir ses duyunca, olduğu yerde kalıp dinlemeye başladı.
    Eleni: Hadi Yıldız, geç kalacağız. Annemler çarşıda bekler bizi.
    Yıldız: Geldim geldim.
    Yıldız söylene söylene paltosunu giydi.
    Y: Çeyizi çarşısı batsın!
    E: Deme öyle. Hem fena mı, ne güzel yeni eşyaların, esvapların olacak.
    Y: Evet, tek renk çarşaflar. Ne esvap ama! Geçen hafta dek Yunan konağında kalırken, Anadolu’da sürünmeye yolluyorlar beni. Allah’ım, akıl alır gibi değil!
    E: Basbayağı gidiyorsun, ha Yıldız?
    Daha sonra göğsünü gere gere önündeki sandalyeye oturdu.
    Y: Hiçbir yere gittiğim yok benim. Ben de Yıldızsam bu nikâh olmayacak, sen de göreceksin.
    Eleni şaşkınlıkla Yıldız’ın önüne diz çöktü.
    E: Yıldız? Yine ne var aklında?
    Y: Teğmen Leon.
    E: Yine mi şu mesele? Çıkar artık şunu kafandan, oluru yok bu işin.
    Y: Bu sefer öyle değil… Hilal içerideyken Mustafa Sami ile konuştum, meğer o da şu Kuvvacı dediklerindenmiş. Teğmen Leon’un da olanlardan haberi var.
    E: Sen ciddisin?
    Yıldız ufak bir tebessümle anlatmaya devam etti.
    Y: Ciddiyim ya, gördün mü ne cevherler varmış müstakbel zevcimde! Leon da hem nişanlısını hırpalayan hem de gizliden iş çeviren bir adamı tutuklamakta beis görmez. Bizim zavallı Mustafa Sami Bey, parmağına yüzük geçeceğine kolunda kelepçeyle hop nezarethaneye…
    E: Bir dakika, bir dakika. Mustafa Sami seni hırpaladı mı?
    Y: Yok canım, ama Teğmen Leon öyle biliyor.
    Eleni mavi gözleri büyümüş bir şekilde olduğu yerden kalktı.
    E: Senden korkulur Yıldız.
    Yıldız keyifli keyifli ayaklandı, Eleni’yle odadan çıkarken kapının ağzında şaşkınlıktan donakaldı.
    Y: Leon?
    Leon yüzünde dehşetli, şaşkın, donuk bir ifadeyle olup bitenleri dinlemişti. Oradan uzaklaşmak için öne atıldığında Yıldız koluna yapışıverdi.
    Y: Leon, dur bir dakika. Sen beni yanlış anladın.
    L: Yıldız bırak kolumu.
    Y: Leon yalvarırım, dinle bir dakika.
    Leon kolunu Yıldız’dan kurtarıp ona doğru döndü.
    L: Demek Mustafa Sami sana zarar veriyordu, ha? Demek daha evlenmeden gerçek yüzünü göstermişti? Ben kimin gerçek yüzünü gördüğümü çok iyi anlıyorum şimdi.
    Yıldız gözleri yaşlarla dolu, başını hayır anlamında salladı.
    Y: Leon, ben o adamla evlenmek istemiyordum. Başka çarem kalmamıştı. Mecburdum.
    Leon yüzünde sinirli bir gülüşle konuşmaya devam etti.
    L: Yıldız sen bana yalan söyledin! Yalanın mecburiyeti olmaz.
    Yıldız gözlerinden akan yaşlara engel olamadı.
    L: Dilerim Mustafa Sami Bey’le mesut olursunuz, Yıldız Küçük Hanım.
    Leon şapkasını başına geçirip sinirli ve aceleci adımlarla hastaneden uzaklaşırken, Yıldız hıçkırıklarla ağlayarak son çaresinin ellerinden kayıp gidişini izliyordu.

    ***

    MS: Hilal hemşire!
    Hilal olduğu yerde kalıp kendisine seslenene doğru döndü.
    H: Mustafa Sami Bey?
    MS: Azize Hemşire ile Yıldız Hanım’ı göremedim, nikâh hazırlıklarıyla meşguller galiba?
    H: Evet, çarşıya çıkacaklardı. Yarınki kına gecesi için.
    MS: Tabii, genç kızdır, heves etmiştir. Gönül isterdi ki davullu zurnalı düğün yapalım ama malumunuz, Anadolu’nun ahvali belli.
    Hilal onaylarcasına başını salladı.
    MS: Madem valideniz yok, o vakit sizi vazifelendirmem icap edecek.
    H: Mevzu nedir?
    MS: General Vasili’nin konağından haber yollamışlar, evde hasta varmış. Fayton hastanenin önünde hazır, sizi bekliyor.
    Hilal, Mustafa Sami’yi dinlerken bir an durup düşündü. “Evde hasta varmış.” Acaba kimdi rahatsızlanan?
    H: Hemen çıkıyorum.

    ***

    Hilal, konağın geniş salonunun ortasındaki koltukta oturmuş etrafına bakınıyordu. Kapının önündeki askerlerin azlığını görünce Kumandan Vasili’nin evde olmayışına sevindi, bir kez daha Kumandan’la karşılaşıp sinirlerini oynatmak istemezdi.
    Sabırsız bir çocuk gibi ayaklarını oynatarak beklerken üst kattan gelen tıkırtıları işitti. Bir sandalyenin yere sürülme sesi ve kapı açılışına benzer bir gıcırtı. Yaklaşık on saniyelik bir sessizliğin ardından bir piyanodan süzülen melodiler üst kattan taşıp evin bütününe ve Hilal’in bulunduğu odaya yayılmaya başlamıştı. Hilal dikkatle kulak kesildi. Önceleri duyusuna gelişigüzel akan notalar daha sonradan tanıdık bir anlam kazandı ve Hilal parçanın adını kulaklarına inanamayarak koydu: İki Keklik! Acaba Kriya Veronica bu parçayı nereden biliyordu? Hilal yüzünde şaşkın bir gülümsemeyle kendisini melodiye kaptırmış, ayağını hafifçe yere vurarak ritim tutmaya başlamıştı. Şarkı epey ilerleyip sonlara doğru yaklaşınca Hilal iyice türkünün içine girdi ve kendine engel olamayarak mırıldandı.


    “Uzun da geceler, dilim yari heceler / Yar benim olsan, yar yar”

    O anda müzik aniden durdu. Hilal bir anda irkildi, piyanoyu çalanın kendisini fark ettiğini düşünerek yanakları kızardı, eli ayağına dolaştı. Su içmek için ayaklanıp sehpanın önüne geldiğinde o an geldi aklına. Hangarın önünde Yunan askerlerine karşı durdukları, ardından Leon’la konakta karşılaşıp konuştukları anı. Sürahideki su nasıl damla damla akıyorsa önündeki bardağa, Leon’un söyledikleri de aynı o şekilde doluşuyordu zihnine.
    “Aşksız bir yürek çorak bir ülkedir, hiçbir şey yetişmez orada... İnsanı sevmeyen memleket sevmeyi nereden bilecek?”

    Hilal elleri titreyerek suyu içerken Veronica salona girdi.
    V: Küçük Hanım, hoş geldiniz.
    H: Kryia Veronica. Nasılsınız?
    V: Teşekkürler. Sizi beklemiyorduk, evinizde istirahat edersiniz diye düşünmüştük.
    H: Malumunuz, vazife beklemez… Hem, ben sizi görmeyi de istiyordum.
    Veronica şaşkınlıkla genç kadına baktı.
    V: Ne için?
    Hilal yutkundu, başını öne eğip gözlerini kaçırdı.
    H: Salıverilmemiz için Yunanistan başbakanına mektup yazmışsınız. Ben… Teşekkür ederim.
    Veronica belli belirsiz gülümsedi.
    V: Mühim değil, Küçük Hanım. Genç bir kızın suçsuz olduğu halde ölüme yollanmasına göz yumamazdım, neticede ben de bir anneyim… Üstelik bence asıl teşekkürü oğluma etmelisiniz.
    H: Oğlunuza mı?
    Hilal şaşkınlıkla başını kaldırıp gözleriyle Veronica’nın yüzünde bir cevap aradı.
    V: Evet. Türkler sizin canınıza karşılık oğlumu kaçırmışlardı. Belki bu hadise olmasaydı infazı durdurmazlardı, Başbakan’ın cevabı da devreye giremezdi.
    H: Leon nerede şimdi?
    Veronica Hilal’in merakını hafif bir şaşkınlıkla karşıladı.
    V: Yukarıda. Hastaneye onun için fayton yollatmıştık.

    ***

    Leon uzandığı yataktan kapının çalış sesiyle doğruldu.
    L: Oriste!
    Kapı açıldı, Hilal’di gelen.
    L: Hilal?
    H: Rahatsız olma.
    Leon Hilal’in sözüne aldırmadan yatağın ucuna oturdu. Hilal gözlerini Leon’a dikmiş, kendince onun iyi olup olmadığını sorguluyordu.
    H: Rahatsızlanmışsın, geçmiş olsun.
    L: İyiyim, bir şeyim yo…
    Leon’un cümlesi boğuk öksürüklerle kesilirken Hilal telaşla hafifçe hızlanmış birkaç adımla Leon’un başındaki su dolu bardağı uzattı. Leon, gözlerini Hilal’den ayırmadan suyu bir dikişte içmişti; sanki onun gözlerinin mavisini içiyormuşçasına ferahladı içi.
    L: Teşekkür ederim.
    Hilal su bardağını yerine koyarken, Leon’un başucundaki nota kâğıtları gözüne çarptı. Yüzü bir iki saniyeliğine şaşkınlıkla gölgelendi. Onun bu şaşkınlığını görmüş olmak Leon’u keyiflendirmiş olacaktı ki, bıyık altından gülümsedi.
    L: Hazır evdeyken biraz çalışmak istedim.
    Daha sonra “Neden Hilal’e hesap verircesine konuşuyorum ki?” diyerek kendini sorguladı, bakışlarını önüne eğdi. Hilal ise sesini ve ritim tutuşlarını duyup çalmayı bırakanın Leon olduğunu fark edince utançtan eli ayağı birbirine dolaştı. Konuyu dağıtmak amacıyla muayene çantasını kapıverdi.
    H: Hala ateşin var mı?
    L: Bilmem…
    Leon tıpkı pansuman esnasında yaptığı gibi Hilal’in üstüne gitmeye karar vermişçesine çapkın çapkın gülümsedi. Hilal ise yine o zamanki gibi Leon’dan geri kalmadı, birkaç adım öne atılıp heyecandan buz tutmuş elinin titremesine mani olmaya çalışarak Leon’un alev gibi yanan alnına dokundu. İşte o zaman Leon’un süngüsü düştü, göğsünde bir kor yuvarlanıp içine karıştı sanki. Huşu içinde gözlerini kapadı, Hilal’in belli belirsiz titreyen elinin verdiği serinlik bir pınar gibi çağlıyordu göğüs kafesinde.
    H: Var. İğne yapalım.
    O vakit Leon yine cüretkâr tavrını takınmaktan geri kalmadı; önce siyah yeleğini, ardından yakası aralı beyaz gömleğini usulca çıkardı. O esnada Hilal de Leon’un hareketlerine aldırış etmeyip iğneyi hazırlamaya çalışıyor, ancak yanaklarının ateş basmasına engel olamıyordu. Sonunda hazır olduğunda Leon’un koluna iğneği yaparken heyecanını gizlemek istercesine sert davranmıştı. Leon canının yandığını belli edercesine hafifçe iç çekti.
    L: Eliniz ne kadar hafifmiş, Hemşire!
    Hilal ise Leon’un istihzasına aynı şekilde cevap verdi.
    H: Tıpkı dilim gibi, değil mi Teğmen?
    Hilal yavaşça toparlanırken, Leon da gömleğini giymiş, düğmelerini ilikliyordu.
    H: Bu sizi biraz daha rahatlatır. Doktorun verdiği ilaçları kullanmaya devam edersiniz. Geçmiş olsun.
    Hilal çantasını kapıp giderken, Leon beklenmedik bir şekilde aniden onun koluna atılıverdi.
    L: Hilal!
    Hilal şaşkınlıkla olduğu yerde kaldı. Kolunda Leon’un eli, tuttuğu çantayı tekrar yerine bırakıp Leon’un karşısına çökercesine oturuverdi. Leon’un içinde bir endişe dalgası uçuşan bakışları bir Hilal’in ellerinde, bir yüzünde gidip geliyordu.
    L: Bileklerin?
    Hilal, Leon okun kolunu bıraktıktan sonra başını hafifçe öne eğdi.
    H: Mühim bir şey değil. İnfazın olacağı vakit kelepçelediklerinde olmuştu.
    Daha sonra bakışlarını Leon’a döndürdü.
    H: Asıl senin başına gelenler…
    Yaklaşık beş saniye, öylece birbirlerine bakakaldılar. Hem çok uzak, hem de çok yakındılar. Hilal birden ayaklandı, çantasını yeniden kaptı. Kapının kolunu kavradığında yeniden Leon’a döndü.
    H: Ben teşekkür ederim, Leon. Her şey için…
    Hilal kapıyı aniden açıp, çarpıp çıktı. Eliyle göğsündeki çarpıntıyı susturmak istedi, beceremedi. Bir an evvel buradan uzaklaşmak için koşaradım aşağıya indi. Leon ise kapı kapanır kapanmaz derin bir nefes verdi, kendini yıkılırcasına yatağa bıraktı.


    - Devam edecek. -

Sayfa 1/5 12345 SonSon

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Vatanım Sensin - Replikler
    By OXFORD in forum Vatanım Sensin
    Cevaplar: 69
    Son Mesaj: 08-04-18, 19:12:57
  2. Vatanım Sensin- Spoiler
    By OXFORD in forum Vatanım Sensin
    Cevaplar: 24
    Son Mesaj: 12-05-17, 16:13:37
  3. Vatanım Sensin - Bölüm Yorumları (12)
    By OXFORD in forum Vatanım Sensin
    Cevaplar: 1010
    Son Mesaj: 02-03-17, 22:26:29
  4. Vatanım Sensin - Bölüm Yorumları (2)
    By OXFORD in forum Vatanım Sensin
    Cevaplar: 996
    Son Mesaj: 16-12-16, 17:38:53
  5. Vatanım Sensin - Bölüm Yorumları (1)
    By Defneci in forum Vatanım Sensin
    Cevaplar: 999
    Son Mesaj: 13-11-16, 17:12:45

Bu Konudaki Etiketler

Yer imleri

Yer imleri

Yetkileriniz

  • Konu Açma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

webmaster forum
netspor
taraftarium24
yerli filmler
diziizle.blog
fragmanlar
juul
One Hit Wonder
Bu sistem vBulletin® alt yapısına sahiptir, Version 4.2.5 kullanılmaktadır. Telif hakları, Jelsoft Enterprises Ltd'e aittir. Copyright © 2020

Mobil Ödeme bahis
cratosslot giriş
vdcasino
meritroyalbet
güvenilir casino siteleri
canlı casino
meritroyal bet
casino siteleri
canlı rulet
deneme bonusu
ilbet giriş
bursa escort
kartal escort
maltepe escort
bahis siteleri
güvenilir casino siteleri
casino siteleri
canlı bahis siteleri
escort ankara

LinkBacks Enabled by vBSEO 3.6.1 © 2011, Crawlability, Inc.